İçeriğe geç

Ebû Talib sözünde durdu. Allah Resûlü’nü kırk seneye yakın himaye etti ve O’na muzahir oldu. O’nun bu iyiliği karşılıksız kalmadı. Cenâb-ı Hak da O’na Hz. Ali (radıyallâhu anh) gibi evlât nasip etti. Her nebinin nesli kendinden devam ediyordu. Hâlbuki Allah Resûlü’nün nesli, Hz. Ali’den devam edecekti. Hatta Efendimiz’e isnat edilen böyle bir rivayet olduğu da söylenmektedir.5

Hz. Ali (radıyallâhu anh), İki Cihan Serveri’nin vilâyet yönünü temsil ediyordu. Bu itibarla o bütün velilerin sertacı sayılır. Kıyamete kadar gelecek bütün tarikat erbabının, bütün ricalin takdirle yâd edip inkıyat edeceği, sultanlar sultanı, Şâh-ı Merdân, Haydar-ı Kerrâr, Damad-ı Nebi, Aliyyü’l-Murtaza; Ebû Talib’e, Allah Resûlü’ne karşı gösterdiği mürüvvetin bir hediye ve bir karşılığı gibiydi.

Ebû Talib de babası Abdülmuttalib gibi sadece zâhirî bir sebepten ibaretti. O’nu asıl himaye eden ve yetiştiren Cenâb-ı Hak’tı. Allah (celle celâluhu) bir taraftan o mümtaz şahsiyeti nebi olma seviyesine yükseltirken, diğer taraftan cemiyeti, O’nu kabul edebilecek kıvama getiriyordu. Gün geçtikçe, O’nun nübüvvetine olan işaretler netleşiyor ve Hz. Muhammed Aleyhisselâm, herkesin konuştuğu ve herkesin yakından tanıdığı bir insan olarak hep gündemdeki muallâ yerini muhafaza ediyordu.

1 Buhârî, bed’ü’l-vahy 3.

32