Diğer taraftan bu rükünlerdeki her bir inhiraf, –Efendimiz’in ifadesiyle– insanı sîreten (iç görünüşü itibarıyla) hayvaniyete götürür. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), imamdan önce hareket eden için, “Sizden biri, rükû ve secdede başını imamdan önce kaldırdığı zaman Cenâb-ı Hakk’ın, onun başını merkep başına veya suretini merkep suretine çevire(rek dirilte)ceğinden korkmaz mı?”5; acelece yapılan secde için, “Başınızı yem gagalayan karga gibi koyup kaldırmayın!”6; teşehhütte yanlış oturma şekli için, “Otururken kendinizi köpekler gibi salmayın!”7 buyurmuştur. Demek ki namaz, insanın, insan-ı kâmil olmasını ifade etmektedir. Bundan dolayı insan, kıldığı namazlarını bir kere daha yorumlamalı; kıyam, rükû ve secdeyi derinlemesine bütün benliğinde duymaya çalışmalıdır.
Huşû ve hudûun yanında, namazın şart ve rükünlerine uygun olarak kılınması da çok önemlidir ve hiç kimse bunu basit göremez. Çünkü namazın, dış şekliyle iç muhtevası arasında sıkı bir münasebet vardır. Ne var ki bu mükellefiyeti sadece şekle irca etmek kat’iyen doğru değildir. Şeklin yanında namazın mutlaka mânâ ve muhtevasına da uygun olarak kılınması gerekir.
Hâsılı, namaz, ibadet adına çok önemli bir esastır. Hatta ihtiva ettiği mânâlar itibarıyla ona “ibadetlerin özü” de denilebilir. Bundan dolayı sahabe, namaz kılmayana münafık nazarıyla bakmış, ulema ise çok defa “amelî nifak” konusuna, namazın terk edilmesini misal vermiştir.
Evet, namaz deyip geçmemeli; namazdan geçen, korkarım ki bir gün dinden de geçer. Bir insan şayet namaz kılmıyorsa hayatının en büyük kayıp kuşağında yaşıyor demektir. O hâlde illa namaz, illa namaz!
1 Şuarâ sûresi, 26/218-219.
2 Buhârî, îmân 37, tefsîru sûre (31) 2; Müslim, îmân 5, 7.