Kanaatimce, bu lâubâliliğin altında mârifet eksikliği yatmaktadır. Zira, Allah’ı bilmesi lazımdır ki insan haşyetli olsun. “Allah saygısını tam olarak ancak O’nu hakkıyla bilenler duyarlar.”2 fehvâsınca, Mevlâ-yı Müteâl’e karşı gerekli hürmet ve tâzimi de ancak O’nu sıfât-ı sübhaniyesi ve Esmâ-i Hüsnâ’sıyla tanımaya muvaffak olmuş, ihsan ufkunda seyahat eden Hak erleri ortaya koyabilirler. Tabiî onların haşyetleri de herkesin kendi mârifet seviyesine ve yakîn mertebesine göre farklı farklıdır. Sadece atalarından duyduklarıyla yetinen ve dinin esaslarını taklide bağlı olarak kabullenen kimselere gelince, belki onlar da, öyle sığ bir bilgiyle de olsa, Cennet’e girebilirler ama hiçbir zaman Allah’ı gereği gibi tanıyamaz ve haşyet hisleriyle dolamazlar.
Talebin Kadar İnsansın!..
Diğer taraftan, mezkur dua, her şeyden öte Allah’ı isteme ve O’nun rızasını dileme mânâsına geldiğinden dolayı da çok kıymetlidir. Şayet bir insan, Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunurken, ihtiyaç listesinin başına Zât’ıyla münasebette derinleşmeyi koymuyorsa; başka ne isterse istesin, bütün taleplerinden önce ve hepsinden ziyade mârifet, muhabbet, aşk ve iştiyak dilemiyorsa, en önemli meseleyi tâli mütalaa etmiş ve onu arkaya atmış demektir.
Dipnotlar
- 2 Fâtır sûresi, 35/28.