Evet, yeter ki biz, ruhunda mündemiç bulunan değerler dünyasına insanımızı yeniden tevcih edebilelim, insana saygının ibadet olduğunu onun ruhunda bir kez daha uyarabilelim. Çünkü Cenâb-ı Hak: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِۤي اٰدَمَ“Biz, hakikaten insanoğlunu şanve şeref sahibi kıldık.”3; لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِۤي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ“İnsanı ahsen-i takvîme mazharolarak yarattık.”4 âyetleriyle bize, her insanın mükerrem ve ahsen-i takvîm sırrına mazhar olarak yaratıldığını ifade buyuruyor. Elbette ki, burada insanın şerefli ve mükerrem yaratılmasından kastedilen sadece onun gözüyle-kaşıyla, burnu, kulağı ve yüz yapısıyla mükemmel olan maddî yapısı değildir. Bütün bunlar, ahsen-i takvîmin sadece dışa vuran kalıbıdır. Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın ahsen-i takvîm dediği hususun esasen insanın iç donanımıyla, özüyle ilgili olduğunun bilinmesi gerekir. Yani burada insanın, potansiyel itibarıyla, kimi zaman melekleri bile geride bırakabilecek bir kıvam ve derinliğe sahip bulunduğu kastedilmektedir. Zaten İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şahsında o büyüklüğü, o rif’at ve o nimeti apaçık bir şekilde görmemiz mümkündür.
Dipnotlar
- 3 İsrâ sûresi, 17/70.
- 4 Tîn sûresi, 95/4.