Hazreti Ömer’in dâr-ı bekaya irtihalinin akabinde, bu hâdise Hazreti Ali’nin aklına gelir; “Bakalım Münker ve Nekir’e nasıl cevap verecek?” der. Cenâb-ı Hakk’ın aradaki perdeyi kaldırması neticesinde, Haydar-ı Kerrar, dostunun suâl anına muttali olur: Melekler heybetli hâlleriyle Hazreti Ömer’in yanına gelirler ve ona “Rabbin kim? Peygamber’in kim? Dinin ne?” diye sorarlar. Ömer Efendimiz, meleklerin suâline yine bir soruyla mukabele eder; “Siz nereden geliyorsunuz?” der. “Yedinci kat semadan..” cevabı üzerine, bu defa “Yedinci kat sema ile burası arasındaki mesafe ne kadardır?” diye sorar. Melekler, “Yedi bin sene..” derler. İşte o zaman, Hazreti Ömer, kendi ufkunu seslendirir ve “Siz yedi bin senelik yoldan geldiğiniz hâlde Rabbinizi unutmadınız da, ben evimden çıkıp kabre gelinceye kadar Rabbimi, peygamberimi ve dinimi niçin unutayım?” der. Bu sırlı hâdiseyi müşâhede eden Hazreti Ali, “Allah’ın rahmet ve bereketi senin üzerine olsun ey Ömer, sahiden davanın eriymişsin!” buyurur.
Evet, aslında ölüm, kabir, suâl, berzah, mahşer, hesap, mizan ve Sırat gibi akabeler, bir mânâda hep burada geçilmektedir. Ömür sermayesini ve sayısız nimetleri değerlendirebilenler, daha dünyadayken o sarp yokuşları dümdüz birer yola çevirmektedirler. Tevbe kurnalarında arınarak mâsiyet yüklerinden kurtulmakta ve sırtlarında fazla ağırlıklar taşıma zahmetine dûçar olmadan rahatça Cennet’e uçmaktadırlar.