İçeriğe geç

Biz çoğu zaman işin akıbetini bilemeyiz. İlk başta şer gibi gördüğümüz şeyler, akıbet itibariyle bizim için hayırlı olabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretlerinin hayatına baktığımızda, o büyük zatın oradan oraya sürüldüğünü görürüz. Erek Dağı’ndan alınmış Barla’ya sürülmüş, ardından Eğirdir’e, oradan Kastamonu’ya, daha sonra Denizli’ye derken hayatı hep sürgün ve hapislerle geçmiştir. Kaderin bir cilvesi olarak oradan oraya dolaştırılmıştır. Fakat bu, onun gittiği her yere tohum atmasına, oralardaki muhtaç insanlara ses ve soluğunu duyurmasına vesile olmuştur. O, yaşadığı mağduriyet, mazlumiyet ve mahkumiyetleri kazanıma çevirmiştir. Yani Cenâb-ı Hakk’ın, bazen insanların eliyle yapılan zulüm ve haksızlıklar vasıtasıyla da meşiet ve iradesinin gereğini ortaya koyduğunu unutmamak gerekir. Bu icraatları insanlar yapıyor gibi görünse de gerçekte işleyen, kader elidir.

Çok geçerli bir mani yoksa verilen vazifeyi yapmamak, gönderilen yere gitmemek doğru değildir. Bunun için mazeretler uydurma ise daha büyük bir yanlıştır. Ne olursa olsun doğruyu söylemek gerekir. Açıkça, “Kusura bakmayın, bu konuda bir mazeretim yok. Fakat ben böyle bir yere gidemem, böyle bir vazifeyi yapamam.” demek daha doğru bir tavır olur.

Evet, olumlu ve güzel bir işe karşı müstenkif kalma, yapması gerekli olan vazifeyi terk etme insan için bir kabahattir. Bunun için, gerçekçi olmayan eften püften mazeretler uydurmak, anne-babayı, çoluk-çocuğu, eşi dostu gerekçe göstermek ise bundan daha büyük bir kabahattir.

166