Bu sebepledir ki sahabe-i kiram ve tâbiin-i fiham arasında dahi akıbet endişesini dillendiren dünya kadar insan olmuştur. Daha sonraki büyük zatlar da aynı şekilde yaşamışlardır. Onların dualarında, Allah’a yakarışlarında bu endişelerini görmek mümkündür. Onlar kılı kırk yaşarcasına dinlerine bağlı yaşamış; dinî esasları tahkim etme, sağlam blokajlar üzerine oturtma adına ellerinden geleni yapmışlardır. Bununla birlikte ölürken kâfir olarak yuvarlanıp gidebilecekleri endişesiyle yaşamışlardır.
Hâşâ ki onlar böyle bir akıbete düçar olmuş olsunlar. Fakat hayatlarında bir kerecik olsun böyle bir endişe ve korku duymayan insanların imansız gitmelerinden endişe edilir. Biz hiç kimsenin akıbeti hakkında kesin bir hüküm veremeyeceğimiz için bu tür kimselerin kâfir olarak ölmesi “mukadderdir” diyemeyiz. Kaldı ki Allah’ın rahmeti gazabına sebkat etmiştir. Bu tür kimseler de bu rahmetten istifade edebilirler. Fakat böyle bir endişe ve korku her mü’minde olmalıdır. Hatta İmam Gazzâlî Hazretleri, mü’minin hayatı boyunca korku ağırlıklı yaşaması, ölürken ise recayı öne çıkarması, Allah’ın rahmetine sığınması gerektiği üzerinde durur.
Onun bu yaklaşımı havf-reca dengesi adına önemli bir ölçüdür. Dolayısıyla ahiret korkusu sebebiyle hakiki bir mü’minin yüzü solmalı, rengi kaçmalı, kasıkları ağrımalı, ayakları titremelidir. Çünkü insan, şeytanın nerede nasıl bir çelme takacağından emin olamaz. Fakat bu korku onu hiçbir zaman ye’se (ümitsizliğe) düşürmemelidir. Yeis duyguları ağır basmaya başladığı an hemen reca (ümit) ipine sarılmalı ve “Rabbim, Senin rahmetin o kadar geniş ki benim gibi mücrimleri bile kurtarır. Benim gibi nice derbeder ve zavallı kulların Senin kapına gelmiş ve eli boş dönmemişlerdir.” demelidir.