İçeriğe geç

İşte böyle zevkî ve hâlî olarak, envâr-ı Zât’ın tecellîsine mazhar olan ârifler, çok defa bütün kevn ü mekânların ziya-i Hak’la kuşatılması ihtisaslarını –bunda mizaç ve meşreplerin tesirini de unutmamak icap eder– ya لَا مَوْجُودَ إِلَّا هُوَ2 veya لَا مَشْهُودَ إِلَّا هُوَ3 sözleriyle seslendirmiş ve mâsivâullah’ın bir zıll-i zâil olduğuna hükmetmişlerdir.

Aslında, bütün varlık O’nun ziya-i vücudundan, bütün şuûn u harekât O’nun esmâ-i sübhaniyesinden, umum keyfiyât ve hususiyetler de O’nun ilim, irade ve kudret… gibi sıfât-ı sübhaniyesindendir. Herkesin anlayacağı bir dille ifade edecek olursak; bütün varlık ve hâdiseler, arkalarındaki Sıfât-ı İlâhiye ve Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellîlerinden ibarettir. Her ârif-i billâh, –yerinde arz etmeyi düşünürüm– seviye ve donanımına göre Esmâ-i Hüsnâ’nın çehresinde Müsemmâ-i Akdes’i okur; Sıfât-ı Sübhaniye vesâyetinde O’nu Zât’ına uygun tanımaya çalışır; hâl ü zevk ufku itibarıyla envâr-ı Zât’ı müşâhede zevkine ulaşmışsa o muhît ziya ile kuşatılır; hayretten dehşete, dehşetten kalaka, kalaktan heymâna yürür/yürütülür de nefsi dahil artık ağyâr adına hiçbir şeyi duymaz ve hissetmez olur. Hatta duyup hissetme elinde olsa da kat’iyen böyle bir arzu ve teşebbüste bulunmaz. Onun gözleri hep sırrının ufkunda ve latîfe-i rabbâniyenin dur dediği yerdedir. Bu iradî midir, gayr-i iradî mi; yoksa bir semere-i cezb ve lütf-u incizab mıdır; مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ“Tatmayan bilmez.”, bilenler de söylemez. Zaten akl u fikrin sükût edip birkaç adım geriye çekildiği böyle bir noktada dilin söyleyeceği fazla bir şey de olamaz. Aslında eğer haddini biliyorsa, kalbin arkasına geçer ve sükût murâkabesine dalar.

276