İçeriğe geç

Onlar bakarken yukarı âlemlere de, aşağı âlemlere de gözleriyle değil basîretleriyle bakarlar. Göz ancak, şu cevher u araz, şu elvân u eşkâl âlemini görebilir. Basîret ise, mülkle beraber melekûta, mâverâ-i tabiata ve hakikate nâzırdır. Zira o, melekûtun ilk rasathanesi sayılan “latîfe-i rabbâniye” gibi zâhir ve bâtının iltisak noktası ve Cenâb-ı Hakk’ın da nazargâhı sayılan fuâdın görmesidir. İnsan kendi nihâî ufkunu ancak o rasathaneden temâşâ edebilir; ilâhî feyiz sağanakları boşalınca oraya boşalır; Hazreti Müşâhid-i Ezelî’nin insanlarla olan muamelesi de oranın mamur veya harabe olmasına göre cereyan eder. Bu itibarla, her zaman insanın nazarı O’nda, gönlü de O’na tam müteveccih ve mütemadi bir bekleyiş içinde olmalıdır ki, hep lâl ü güher yağsın o beyt-i Hudâ’ya ötelerden.

Enbiyâ ve hakikî evliyânın bakışları, teveccühleri böyledir; onlar ilâhî feyizlerin ümmet ve müntesiplerine sirayetleri adına da birer nuranî vasıta mesabesindedirler. Sadece nazar değil, el tutmak, sohbetinde bulunmak, onun atmosferini paylaşmak birer sirayet vesilesidir. Bütün tasavvuf yollarında nazara önem verilmekle beraber, Mevlevî ve Melâmîlerde onun daha özel bir yeri vardır. Bunlar arasında, nazarı seyrin bir rüknü görenler de olmuştur ki, onlara göre tâlib veya sâlik, üstad ya da mürşidin bir nazarıyla –biiznillâh– cezb u incizab ufkuna yükselir ve çok uzun seyr u sülûklara vâbeste ruhanî mesafeleri birden kat’eder ki buna “nazar-ı hakânî” derler.

273