Aslında, yaratılış itibarıyla akıl, hep Yaratan’a açıktır, sürekli O’nu arar; hevâ ve hevese yenik düşmemişse mütemadiyen ışığı kovalar ve dünyevîliği aşabildiği andan itibaren de bir mârifet mahzenine dönüşerek O’nun aşk u iştiyakıyla sabahlar-akşamlar ve kalbin süt emdiği aynı memeden süt emmeye başlar. Ruh, varoluş gayesi itibarıyla melekûta müteveccih ceberût hulyalı; latîfe-i rabbâniye, ceberûta nâzır sır mefkûreli; sır ise, her zaman şiddet-i zuhur ve azametle mest ü mahmûrdur. Kalb refakatindeki akla gelince o, belli ölçüde bu pâyeleri tahayyül, hatta tasavvur eden fark ufkunun bir şahidi gibidir.
228