anında kullanılmak üzere binlerce yedek at besleniyordu. Devlet imkânları olabildiğine genişlemişti. Buna rağmen o, kamu malında fazlasına hakkı olmadığını düşündüğü için oldukça mütevazı ve kılı kırk yararcasına bir hayat yaşıyor, Allah’a vereceği hesabı düşünüyordu.Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer gibi kâmet-i bâlâlar tevazu kanatlarını yerlere serdikçe Allah da onları yükseltti ve onların eliyle İslam bayrağını her yerde dalgalandırdı. Nam-ı celil-i ilahi, nam-ı celil-i Muhammedî onlar sayesinde uzak diyarlarda bir bayrak gibi dalgalandı. Farklı kültür ve milletlerden insanlar akın akın İslam’a koştu. Allah onların eliyle Bizans ve Sasani gibi dönemin en güçlü iki devletini dize getirdi. Hz. Ömer’in gelişine, duruşuna ve genel ahvaline bakan Kudüs hahamları, “İşte Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını teslim edeceğimiz zat budur!” dediler. Burada şunu dememe müsaade edin: Nerede onlar, nerede biz! Onları sevdiğini ve onların yolundan gittiğini iddia edenler kendilerini bir kere daha gözden geçirmeli değiller mi?Hz. Osman ve Hz. Ali’nin durumları da onlardan farklı değildi. Hz. Osman çok varlıklı biriydi. Düşünün ki Tebük seferi öncesinde orduya destek maksadıyla 700 deveyi yüküyle birlikte bağışlamıştı. Hem Mekke’nin hem de Medine’nin en zenginleri arasında yer alıyordu. Buna rağmen o, oldukça sade bir hayat yaşıyor, Mescid-i Nebevî’de kumdan bir yastık üzerinde istirahat ediyordu. Saraylarda değil, sıradan bir evde yaşıyordu. Öyle ki gözü dönmüş caniler onun bulunduğu eve rahatlıkla girmiş ve Kur’ân okuduğu esnada onu şehit etmişlerdi.Hz. Ali daha çocuk iken İnsanlığın İftihar Tablosu’na iman etmiş ve ilkler arasında yerini almıştı. Daha sonraki hayatında da mesafe katederek zirveleri tutmuştu. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) onun hakkında o kadar çok takdirkâr sözleri vardır ki bunlar bir araya toplansa bir kitap meydana getirir. Fakat Haydar-ı Kerrar, Damad-ı Nebi, Fatih-i Hayber,