Evet, dinî değerler insanların hayatlarına hükmetmediği sürece, toplumdaki bu tür problemlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Siz her şakînin (haydut) arkasına bir tane hafiye taksanız, bu defa onlar hafiyelerle ortak olur, daha organizeli, daha sistemli kolektif hırsızlıklar, hortumlamalar başlar. Bunun önüne geçmek için bu sefer hafiyelerin de arkasına bir adam takmanız gerekir. Bu silsile hâlinde devam eder. İşte Hazreti Pîr’in ifadesiyle, bütün bu sıkıntıların üstesinden gelmenin yolu, kalblere bir yasakçı koymaktır.116 Kalbinde Allah korkusu bulunan bir insan, yere düşerken bir başkasının ayakkabısına bastığında, bu durumdan dolayı “Bunun hesabını Allah bana sorar.” düşüncesiyle ayakkabının sahibini bulup, “Elimde olmadan senin ayakkabına bastım. Hakkını helal et.” der. Bu düşüncedeki bir insan yemek masasına oturduğunda da “Acaba benim ağzıma götürüp getirdiğim bu kaşıkta bir başkasının hakkı var mıdır?” diye düşünür ve hayatını hep bu hassasiyet üzerine sürdürür.
Sadaka Taşları Dile Gelse…
Yukarıda aktardığım misaldeki hassasiyeti yaşayan Osmanlı toplumundaki nezahet ve ruh nezafetini görmek için zekât ve sadaka taşlarına bakmak yeterli olacaktır. Bildiğiniz üzere birileri zekât ve sadakalarını götürüp o taşlara bırakıyor, ihtiyacı olan insanlar da ihtiyacı kadarını oradan alıyordu. Böylece veren süm’a ve riyâ tehlikesinden kurtulmuş, alan da minnet altında kalmamış oluyordu. Veren, Allah Resûlü’nün lâl u güher beyanlarından biliyor ki verilen gizli sadaka, ateşin suyu söndürdüğü gibi Rabbin gazabını söndürür.117 Başka bir hadis-i şerifte Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), arşın gölgesinde gölgelenecek yedi grup insanı sayarken, bunlardan birinin de “sağ elinin verdiğini sol eli bilmeyen insan” olduğunu buyurur.118 Bu hadisi, “Sağınıza