esen fırtınalardan etkilenmiyor, toprağa kök salmış ağaçlar gibi yerlerinde dimdik duruyorlardı.Sahabeden sonra da İslam’ın ilk çağlarında iç ve dış gelişim birlikte devam etmiştir. Müslümanlar bir taraftan cepheden cepheye koşup cihanın dört bir yanında fetihlerle gönüllere girerken, diğer yandan da ilim ve irfanda derinleşmeyi ihmal etmemişlerdir. Âlimler her tarafta İslami ilimlerin tedvin ve tedrisiyle meşgul olmuşlardır. Tarlada sabanın arkasında çift sürerken bir yandan da dinî meseleleri konuşmuş, tek bir hadisin tespiti için uzun yolculuklara katlanmışlardır. Kur’ân’ın “Allah’ın indirdiği şekliyle” okunması adına vücuh ve kıraat ilimlerini geliştirmiş ve bunları kırsaldaki insanlara kadar ulaştırmışlardır. Her tarafta medreseler açmış, ders halkaları teşkil etmiş, talebeler yetiştirmiş, eserler telif etmiş ve baş döndürücü bir ilmî faaliyet ortaya koymuşlardır.Açılım ve genişlemelerle birlikte yerimizde sapa sağlam durmak istiyorsak bizim yapmamız gereken şey de budur. Her inkişafla birlikte bulunduğumuz yere yeni kökler salmalı, bir iki kazık daha çakmalıyız. Büyütülen çadırın yerinde sağlam durabilmesi için daha çok ve daha sağlam kazıklara ihtiyaç duyması gibi biz de dış dünyadaki açılımlarımızla birlikte keyfiyette daha çok derinleşmeliyiz ki kayma ve sapmalardan, dağılma ve devrilmelerden salim kalabilelim.Genel bir ilke olarak sahabenin mualla mevkiini korumaya çalışıyor ve onları sorgulamama mevzuunda çok hassas davranıyoruz. Şunu unutmamak gerekir ki; Hz. Osman döneminden sonra fitnelere ve karışıklıklara sebep olanlar yalancı peygamberlerin peşine düşen, isyan eden ve çoğunlukla yeni Müslüman olmuş, İslam’ı tam anlamıyla tanıyıp hazmedememiş kimselerdi. Onlar, işleyen bir sistemin içine girmiş olsalar da henüz bu sistemin nasıl kurulduğunu, işlediğini, uğrunda ne kadar göz nuru döküldüğünü, beyin sancısı çekildiğini, ne tür ızdıraplara maruz kalındığını bilmiyorlardı. Daha sonraki dönemlerde de içinde