Sürat, hiçbir zaman insanoğlunun en birinci ihtiyacı olmadı. İnsanlar onu, aradıkları şeylere ulaşmak için istediler. İnsan-oğlunun mutlak mânâda sürat aradığını veya sürat karşısında olduğunu vehmedenler, gelişen seyr u sefer vasıtalarına veya modern muhabere, muvâsala imkânlarına taraftar olma, ya da aleyhinde bulunma gibi tuhaflıklara girdiler. Bu insanlar arasında, sürati ve onun elemanlarını göklere çıkarıp putlaştıranlar, teknolojik gelişmeleri takdis ederek onları her şey sayanlar olduğu gibi, hedefsiz, gayesiz bir süratin abesiyetini, modern imkânlara düşmanlık şeklinde ifade edenler de oldu. Aslında, her iki zümre de, sürate takılıp kalıyor ve onu mücerret olarak yorumluyorlardı.
Sürat, gayesini aşmamalı, hep onun gerisinde kalmalıdır. Evet sürat, insanı, insanî hedeflere yönlendirici olduğu, bu hedefleri gerçekleştirebildiği, beraberinde huzur ve mutluluk da getirdiği, hasretleri dindirip hicranları sona erdirdiği, vakit fevt etmeden her arızanın üzerine yürüyüp dünyadaki umumî âhenge ve devletler arası muvazeneye hizmet ettiği, dünyevî-uhrevî problemlerin çözümüne katkıda bulunduğu, ilmî araştırma ve ilmî tespitleri hızlandırdığı ölçüde mübeccel ve mukaddes ise de, bunlardan tecrid edilip tek başına kaldığı zaman, bizim için mânâsız bir kuruntudan farkı yoktur.
Gaye ve hedefle alâkalı böyle bir düşünce tarzı, aynı zamanda bizimle başkaları arasındaki farkı da göstererek, sürati bir fantezi olmaktan çıkarıp yüksek bir mefkûre hâline getirir ve ideal ruhların sabah-akşam heceleyip durdukları engin bir muhtevaya ulaştırır.