Hülyalarının tadına alışmış her hayal çocuğu, Süleymaniye’nin kokusunu duyar duymaz, geçmişin bütün şiirini, bütün mânâsını ve bütün zevkini birden tadar. Evet herkes, hülya ufku ölçüsünde Süleymaniye’de rüyaya yatmış gibi, onun herhangi bir menfezinden kanatlanarak asırlar ötesine yürür; önceki günü dünle, dünü de bugünle bir arada görür ve ruhuna zaman üstülüğün en engin hazlarını duyurur. Her ruhta bir çiçek gibi açılan mahrem hülyalar, Süleymaniye’nin tedai ettirdikleriyle en derin şekilde ve birden açılır, açılır da kendilerini bu tedailerin gelgitlerine salabilenler içlerinde bin bir haz, dudaklarında sımsıcak bir tebessüm, uğradıkları her yere kucak kucak huzur ve itminan taşırlar.
İnsanlar bu yüce mâbedi tam duyduklarında eğilip bir de ruhlarına bakabilseler, onda içlerinden kopup gelen duygularını, ümitlerini, arzularını, isteklerini besleyen bir büyü bulurlar. Bulurlar da, yaşadıkları hayat içinde ayrı birer şahsiyetle daha var olduklarını duyarlar. Sanki hakikatin çerçevesini dar bulup da, hayalî dünyalara pencereler açıyor gibi bir kısım mahrem âlemleri temâşâya koyulurlar.
Süleymaniye’de her şey nazlı bir çiçek edasıyla güzelliğin son rikkatine kadar açılmış olarak yaşıyor gibidir.. ve her güzellik umumî bir âhenk içinde, noktasıyla, çizgisiyle, kelimesiyle, satırıyla zevke açık gönüllere hazların en enginini sunmaktadır.