Doğrusu, her gün ayrı bir zevk u sefâ şöleniyle mest u mahmur yaşayanların –ona da yaşama denecekse– bunları duyması da mümkün değildi. Duyamazlardı da, zira o gün her yanda ürperten bir bohemlik yaşanıyor; çoğu kimse hevâ ve hevesinin güdümünde bir oraya, bir buraya yalpa yapıp duruyor; sürekli “akıl akıl” dendiği hâlde doğru dürüst onun kurallarına da hiç mi hiç riayet edilmiyor; böylece çözülmeleri çözülmeler takip ediyor ve toplumda mütemadi kırılmalar ve yıkılmalar yaşanıyordu. Buna karşılık “çare” diye ortaya atılan düşünce ve mülahazalar ise, adeta bu süreci daha da hızlandırıyor ve çoklarının yeniden dirilme ümitlerini de alıp götürüyordu.
Bir de bütün bu olanları bir cemad hissizliğiyle seyreden şaşkın bir güruh vardı ki bunların durumu tamamen yürekler acısıydı; neyin ne olduğunu bilemeyen bu insanlar olup bitenleri görüyor fakat bir türlü anlayamıyor, bir yere sürüklendiğini hissediyor ama akıbetini kestiremiyor, yer yer bazı oyunlarda kullanılıyor ancak hiçbir şeyin niçin ve nedenine akıl erdiremiyordu.. Kur’ân’ın: “Kalbleri var ama onunla bir şey idrak edemiyorlar, gözleri var fakat göremiyorlar, kulakları var ancak onunla işitilecek şeyleri işitemiyorlar.”1 dediği gibiydi bu güruhun hâli; bunlar her şey altüst olurken durduğu yerden alık alık bakıyor, sonra da kahreden bir tevekkülle –zannediyorum buna tevâkül demek daha uygun olacaktır– hissiz, hareketsiz, olduğu gibi kalakalıyorlardı. Ne güneşin gurub ettiğinin farkında ne ayın husûfa uğradığının ne de zulmet zulmet üstüne her yanı saran karanlıkların. Her tarafta yarasalar şehrâyinler tertip ediyormuş, karanlığın çocukları ışığın yenik düşmesinin keyfini çıkarıyormuş, fırsattan istifade dört bucakta şeytanlar cirit atıyormuş onların umurunda bile değil..