Gün geldi –bu meş’um dönemin başlangıcı birkaç asır öteye dayanır– millet ruhuna bir güve musallat oldu. Kemirdi onu sağından-solundan ve delik-deşik etti ruh ve mânâ köklerini. Büyük ölçüde yaralı, hatta bazı yanları çürümeye yüz tutmuş bu bünyenin ayakta durması ve kendi olarak kalması çok zor görünüyordu. Muhalif rüzgârlar sürekli onu sallıyor, sarsıyor, dalını-budağını kırıyor, sağında-solunda çatlamalar meydana getiriyor ve onu hiçbir şey yapamaz hâle düşürüyordu. Artık o, milletlere yön verme, dünya hâdiselerini belirleme mevzuunda tamamen dışlanmıştı; hem de dünyanın öyle âdil, müstakim ve hakperest bir güce ihtiyaç duyduğu bir zamanda.. evet artık onun idare etme ve sözünü dinletme büyüsü bütün bütün bozulmuştu. Durduğu yerin çok gerilerine çekilmiş, dünkü kapıkullarının seviyesine inmişti; sesini duyuramıyor, dediklerini dinletemiyor ve sürekli irtifa kaybediyordu; irtifa kaybediyor ve bu iradî, gayr-i iradî sürüklenişe bir türlü “dur” diyemiyordu. Mütemâdiyen bir meçhule doğru kayıyor, kaydıkça başkalaşıyor ve onunla beraber dün din kardeşi, tebaa, reâya deyip bağrına bastığı, sıyanet ettiği toplumlarda da korkunç bir değişim, değişimle beraber bir düşmanlaşma vetiresi yaşanıyordu.