Süfyan-ı Sevrî ve Bişr-i Hâfî gibi hak dostları, halktan olabildiğine istiğna ve Allah’a (celle celâluhu) bağlılık içinde halka hizmet etmişler. Dünyadan müstağni olmuşlar, halktan hiçbir şey beklememişler, kendilerini mahlûkatın en aşağısı saymışlar. Hayatları süresince halkın irfan hayatına hizmet etmişler ve müridleri, kendi kalb ve ruh ufku seviyelerini aştığında onları başkasına havale etmesini de bilmişlerdir. Ben böylesi bir tekke ve zaviyenin de alkışçısı olageldim.
Sözün burasında hemen şunu ifade edeyim ki, bugün böylesi zatların bulunmayışı, vatanın bütünlüğü mevzuunda yapacağımız hizmetlerde bizde ciddi bir gedik de meydana getirmiştir. Evet, tekke ve zaviyenin kaybedilmiş olması millet adına ciddi bir hüsran olmuştur.
Ancak ne Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ne Müslümanlık ne de benim nazarımda, Rabbiyle münasebeti zayıf, ibadet ü taat neşvesinden mahrum, yaptığı şeyleri formalite olarak yapan insanlarla temsil edilen tekke ve medreseler de kat’iyen kabul edilemez. Süfyan-ı Sevrî, İbrahim Edhem, Bişr-i Hâfî, Cüneyd-i Bağdâdî, Şah-ı Geylânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend, İmam Rabbânî gibi zevatı getirsinler biz de kemerbeste-i ubudiyet içinde tekke ve zaviyelerine devam edelim, derim.