Evet, Kur’ân’da Allah’ın çok zikredilmesi belli bir sınır konulmadan anlatılır. Şayet bir mürşid, müridinin vaziyetini biliyorsa ona göre bu zikre bir sınır koyar. Karşısına aldığı adamı tepeden tırnağa süzer, kalbine bakar ve Allah’la ne kadar münasebeti varsa ona göre bir vazife tahmil eder. Mesela, “Allah, çok zikredilmesini emrediyor; bu senin için beş yüzdür” der ve ondan günde 500 kez zikir çekmesini ister. Bu, mürşidin ferasetiyle ortaya koyacağı bir şeydir. Hâlbuki Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) oturup da bir defada beş yüz kere “Allahu Ekber” dediğini bilmiyoruz. Ama bir zatın, irşad sadedinde müridine 500 veya 5000 tesbih vermesi, o mürşidin ferasetine bırakılmış bir husustur. O, talebesinin kabiliyetlerini bilir ve ona göre bir vazife verir. O mürid de o zikri yapmak suretiyle mürşidiyle münasebetini devam ettirir. Mürşidi, onun daha fazlasını yapabileceğini anladığı zaman vazifesini artırır. Bu durum, talebenin kalbindeki kasvet delininceye, Nur-i Muhammed (aleyhissalatü vesselam) onun içine nüfûz edinceye ve tabiat paslarının silineceği ana kadar devam eder. Bu süreçte müridin Allah’la münasebeti kuvvet kazanır, ulvi âlemlerle belli bir ufukta münasebete geçer. İşte bu şekilde verilen tesbihler sözlük mânâsı itibarıyla bid’attır ama aslı dinde olduğundan dolayı buna bid’at-i hasene (güzel, müspet bid’at) denmiştir. Bunu bir mürşid, irşad etmek istediği zatın durumuna göre belirler. Mesela biri Zeynelabidin’den menkul Cevşen’i, başka biri Evrad-ı Kudsiyeyi veya Evrad-ı Şâzilî’yi tavsiye eder ki, bunların parça parça Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı virdlerinden alındığı söylenmektedir. Bazıları, Muhammed Bahâuddin Nakşibend gibi büyük zatlar tarafından bir araya getirilmiştir. Mürşid, talebesinin durumunu biliyorsa bunları ona tavsiye eder, o da bunları yaparak ruhen terakki eder. Yani cismaniyetten çıkar, hayvaniyeti bırakır, kalb ve ruhun derece-i hayatına girer, adeta meleklere has bir hayat yaşamaya başlar.