Bir pençede dünyanın ödünü koparan ve kükrediği zaman ormana velvele salan bu adama bak ki, gece olup da, Rabbiyle münasebete geçince, tepeden tırnağa bir âbid ve zâhid kesiliyor. Sanki şimdi o herkesi tir tir titreten hükümdar değil de bir Tâvus b. Keysân veya bir Üveysü’l-Karanî’dir. Bu hâl ve bu vaziyet çok az insana nasip olmuş bir pâyedir. Onun içindir ki bunlar, sahabeden ve tâbiînden sonra adı anılması gereken şahıslar arasındadırlar.
Kanunî’ye gelince o da büyük insandır. Zaten onlara hata isnadı, yaptıklarının kendi kametine uygun düşmemesi sebebiyledir. Büyük bir seferden dönünce, kalbine gurur girmesin diye o geceyi bir izbede geçirecek kadar muhasebe ve iç murâkabesine sahiptir.
Ne var ki öyle bir şahsiyet, şeriatın ahkâmına karşı daha hassas davranmalıydı, diyoruz. Çünkü ona ancak böyle bir vasfı yakıştırabiliyoruz. Şunu da unutmamak gerekir ki, Kanunî kendi devrinde, istediği gibi hiç kimseye sormadan kararlar almış ve bunları kitaplaştırmış değildir. O, bütün meseleleri o günün ulemâsına sormuş ve onlardan aldığı fetvalara göre hareket etmiştir. Hele cin ve insin müftüsü, büyük müfessir Ebussuûd Efendi ki, onun şeyhülislâmıdır; böyle devâsâ birinin murâkabe ve kontrolü altında bulunan bir zatın, öyle aklına geldiğince hareket edemeyeceği gün gibi âşikârdır. Öyleyse bu hatalar içtihadî hatalar kabul edilmelidir. Hele bizler “Ölülerinizin kötü yanlarını anmayın. Onların hep iyi taraflarını anlatın.”1 ikazına uyarak ecdadımızın hep iyi taraflarını anıp anlatmak zorundayız. Hayrü’l-halef olmak da bunu gerektirir.
Dipnotlar
- 1 Ebû Dâvûd, edep 30; Tirmizî, cenaiz 33.