İçeriğe geç

Başta Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra da O’nun ashabı, dinî düşünce ruhlarında mayalandığı andan itibaren, başkalarına dinî mevzuları anlatmayı, dini, hayata hayat yapmayı ve bu yolla insanları hakikî kurtuluşa ulaştırmayı hayatlarının gaye ve ideali hâline getirdiler. Zaten dine hizmet yoksa, hayatta kalmanın da bir mânâsı yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle, yeryüzünde Allah’ın halifeleri olan biz mü’minler, bütün hâdiseleri dinî duygu ve düşünce perspektifinden değerlendirmek mecburiyetindeyiz. Şayet bir su aşağıya doğru akıyor ve dinimiz de bize onun yukarıya doğru akmasını emrediyorsa, dinin dediği oluncaya kadar çalışmakla mükellefiz. İşte bu mükellefiyetimizi idrak edebiliyorsak varlığımızın bir hikmeti ve yaşamamızın bir mânâsı vardır. Durum aksiyse, yaşamamız abes ve mevcudiyetimiz de lüzumsuzdur.

Bu şuur ve düşünce Allah Resûlü’nde en üst seviyedeydi. Kur’ân-ı Kerim birkaç yerde hem O’nu ikaz hem de O’nun yüce ve muallâ kametini bizlerin nazarına vermek için فَلَعَلَّكَ1 ile başlayan âyetlerini serdediyordu: “Neredeyse kendini bitirip tüketeceksin. Neredeyse kendini öldüreceksin..” Sabah kalkıyor, inanmayan çehreler görüyor, akşam yatarken onların hayalleri nazarında beliriyor.. duyup hissettiklerin karşısında, insanlarla alâkana göre ızdırap ve kalak içinde iki büklüm oluyorsun. Sana ait ulvî hayatı unutuyor ve neredeyse intihar edecek duruma geliyorsun. Evet, şu sözler sözü ve ilâhî mesaja gönül verip onun aydınlatıcı ikliminde şekillenmiyorlar diye, durmadan inliyor ve inanıp onunla bütünleşemediklerinden dolayı da öyle üzülüyor ve kıvranıyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip biteceksin.

71