İkinci bir husus: Cahiliye devrinde çeşitli sebeplere tesir-i hakikî veriyorlardı; meselâ yine Buhârî, Müslim’de gördüğümüz rivayete göre “Yağmuru bize nev verdi.” diyorlardı. Yani “Falan yıldız zuhur edince, bulut teşekkül eder ve o yıldız bize yağmur verir.”7 itikadında idiler.
Bu hususta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyururlar ki: “Yıldızın zuhur veya sukutuyla yağmur geldi, diyenler kâfir oldu; yağmuru Allah verdi, diyenler de mü’min…”8 Evet, bir cemaat, her lütfu Allah’tan bildiği gibi, yağmurun da Allah’tan geldiğine inanıyor. İşte onlar mü’min… Diğer bir topluluk ise, her şey gibi yağmuru da sebeplere veriyor. Onlar da Allah’a karşı küfür etmiş oluyorlar. O devirde, böyle esbaba tesir-i hakikî verme çok yaygındı. Bunu, kökünden kesip atmak, her şeyin Allah’ın elinde olduğunu göstermek.. O’nun, ulûhiyetinde bir olduğu gibi, rubûbiyetinde dahi bir olduğunu iş’âr için, değil emare ve alâmetler, sebepler dahi zapturapt altına alınmıştır.
Evet, nasıl Allah zâtında tektir, öyle de icraatında dahi vezir ü vüzeraya ihtiyacı yoktur. Yıldız doğsa da doğmasa da yağmuru veren Allah’tır. Ama çok defa yağmurun gelmesini herhangi bir sebep veya bir yıldızın zuhuruna mukarin kılar. Bu bir iktirandır. Ta insanlar yağmurun geleceğine hazırlansınlar. Ama O, yağdırmayabilir de. Evet O, ne isterse onu yapabilir… Efendimiz bu hakikate inandırmak için, yani esbap ve vasıtaların tesiri olmadığını, her şeyin Müsebbibü’l-Esbap olan Allah’ın elinde bulunduğunu göstermek için, halkın, eşya ve hâdiselere sebep ve vesile saydığı her şeyi yıkıyor ve nazarları Kudreti Sonsuz’a çeviriyordu.
Dipnotlar
- 7 Buhârî, istiskâ 27; Müslim, iman 125; Ebû Dâvûd, tıp 22.
- 8 Buhârî, istiskâ 27; Müslim, iman 125; Ebû Dâvûd, tıp 22.