Müşahhas bir misal arz edeyim: Allah hidayet eder ve hidayetinin vesileleri vardır. Camiye gelmek, nasihat dinlemek, fikren tenevvür etmek, hidayetin birer yoludur. Kur’ân-ı Kerim’i dinlemek, mânâsını tetkik edip derinliklerine nüfuz etmek de hidayet yollarındandır. Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Huzur-u Risaletpenâhîlerine gitmek, rahle-i tedrisi önünde oturmak, onu can kulağı ile dinlemek; keza, bir mürşidin rahle-i tedrisi önünde oturmak, onun cennetâsâ iklimine girmek, onun gönülden ifade edilen sözlerine kulak vermek ve ondan gelen tecellîlere gönlünü mâkes yapmak, hidayet yollarından birer yoldur. İnsan bu yollarla, hidayete mübaşeret eder. Evet, camiye geliş küçük bir mübaşeret olsa da, Allah (celle celâluhu) camiye gelişi hidayete vesile kılabilir. Hidayet eden Allah’tır; fakat, bu hidayete ermede Allah’ın kapısını, “kesb” unvanıyla döven kuldur.
İnsan, demhaneye, meyhaneye, puthaneye gider; böylece “Mudill” isminin kapısının tokmağına dokunmuş ve “Beni saptır.” demiş olur. Allah da murat buyurursa onu saptırır. Ama dilerse engel çıkarır, saptırmaz. Dikkat buyurulursa, insanın elinde o kadar cüz’î bir şey vardır ki, bu ne o hidayete ne de dalâlete hakikî sebep olacak mahiyette değildir.
Şöyle bir misal arz edeyim: Siz, Kur’ân-ı Kerim’i ve va’z ü nasihati dinlediğiniz, keza ilmî bir eser okuduğunuz zaman, içiniz nura gark olur. Hâlbuki bir başkası minarenin gölgesinde ezan-ı Muhammedîyi duyarken, va’z ü nasihati işitirken, hatta en içten münacatlara kulak verirken rahatsız ve tedirgin olur da; “Bu çatlak sesler de ne?” diye ezanlar hakkında şikâyette bulunur.