İçeriğe geç

Hemen arz edeyim ki, bu istifham da yine, akide ve tasavvurdaki bir yanlışlıktan doğmaktadır. Eğer hayat, sadece dünyevî hayattan ibaret bulunsaydı ve insanın evvel ve âhir yeri burası olsaydı; belki bu itirazın da makul bir yanı ve bir mesnedi olduğu iddia edilebilirdi. Hâlbuki, insan için burası bir ekim yeri, bir gayret sahası ve bir bekleme salonu ise; öteki âlem, bir harman ve hasat yeri, bir bağbozumu, semere zamanı ve nihayet sıkıntılardan kurtulup saadetlere erme yeridir. Bu itibarla da, burada iyinin kötüyle, mücrimin nezihle vefat etmesinde hiçbir gayri tabiîlik yoktur. Bilakis, işin böyle cereyan etmesi en makul ve en mantıkî olanıdır. Zira ikinci dirilişte, herkes niyetle davranışlarına göre hususî bir varlığa erecek, ona göre muamele görecek ve ona göre ya tekdire maruz kalacak veya lütufa mazhar olacaklardır.

Hâsılı; ölüm ve ecel, bu dünyada bulunma ve hizmet etme süresinin bitiminden ibarettir. Böyle bir süre, insanın iradesini nefyetmeme çizgisinde, önceden hazırlanmış, tescil edilip kütüklere geçirilmiş bir plân keyfiyetinde olup; ve yine her şeyi bilip gören Zât’ın emir ve fermanıyla, mevsimi geldiğinde infaz edilmesinden başka bir şey değildir. Bunun toplu olmasıyla, münferit olması arasında da mantıkî hiçbir fark yoktur.

Öyle zannediyorum ki, pek çok meselede olduğu gibi burada da, Yüce Yaratıcı’nın sonsuz ilim, kudret ve iradesini bilememe, inhirafın başlıca sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Diğer bir sebep de, eşya ve hâdiselere bakış zaviyesinin yanlışlığıdır. Olup biten şeyler muvacehesinde, kafalarımızı, hatalı tabiat ve tesadüfler anlayışından sıyıramamış ve gönüllerde tecride erememişsek; içimiz zayıf akidelerle, şeytanî vesveselerin muharebe meydanı hâline gelecektir.

153