Posts Tagged ‘tefânî’

Kenetlenme

Herkul | | KIRIK TESTI

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde iman ve Kur’ân hizmetine gönül verenlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin “tefânî sırrına” dayanması üzerinde ısrarla durur. O, tefânîyi, birbirinde fâni olmak; kendi nefsanî hislerini unutup, kardeşlerinin meziyet ve güzellikleriyle fikren yaşamaktır şeklinde tarif eder. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 204) Biraz daha açacak olursak tefânî, birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varma, kardeşlerimizin mazhar olduğu muvaffakiyetlere sevinme, yeri geldiğinde onları kendimize tercih edebilme demektir. Hiç şüphesiz böyle bir ufuk, İslâm’ın emrettiği din kardeşliğinin oldukça ileri bir seviyesini teşkil eder. Böyle bir ruhla hareket eden kimseler birbirlerine sımsıkı kenetlenerek aralarında tam bir birlik oluşturacaktır. Birbirinde fani olan kardeşler bir kubbeyi oluşturan taşlar gibi baş başa verecek, kenetlenecek ve birbirlerini düşmekten koruyacaklardır.

Kur’ân-ı Kerim, bu kenetlenme meselesini nazarlarımıza şöyle verir: اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ “Allah, O’nun yolunda, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar halinde savaşanları, mücadele verenleri sever.” (Saff sûresi, 61/4)

Sahîheyn’de (Buhârî-Müslim) geçen bir hadislerinde de Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu manayı şöyle ifade eder: الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كالْبُنْيانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Mü’minin diğer mü’minlerle münasebeti, bir binanın taşlarının münasebetine benzer; birbirlerine destek verirler.” (Buhârî, salât 88; mezâlim 5; Müslim, birr 65)

Evet, böyle güçlü bir kenetlenmeden kuvvet doğar; baş başa verip birlikte hareket eden insanlar, şahsi güç ve kuvvetlerinin çok üzerinde başarılara imza atabilirler. Buna mukabil tek başına hareket eden, başkalarına itibar etmeden kendi imkânlarıyla bir şeyler yapmaya çalışan kimseler kısmen muvaffak olsalar da onların bu muvaffakiyetleri devamlı ve geniş tesirli olmayacaktır. İşte bu kabiliyetler başka kabiliyetlerle ele ele verir, sahip oldukları istidat ve kabiliyetleri, güç ve imkânları bir araya getirir ve aynı hedefe doğru hareket ederlerse nice zorlukların üstesinden gelebilir, aşılmaz zannedilen tepeleri aşabilirler. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Böyle bir kenetlenme, hem bizim kuvve-i maneviyemizi takviye edecek, düşmeden, dağılmadan geleceğe yürümemizi sağlayacak hem de başkaları için bir çekim gücü oluşturacak, atmosferimizi bir cazibe merkezi hâline gelecektir. Pek çok insanın aynı duygu ve düşünce etrafında bir araya gelip birbiriyle kenetlenmesi başkalarının da dikkatini çekecek, özellikle kitle ruh hâletiyle hareket eden kimseleri kendine çekecektir.

Her şeyden önemlisi, böyle bir kenetlenme, âyetin ifadesiyle ilahî muhabbeti, o da ilâhî inayeti celbeder. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir.” (Tirmizî, fiten 7; Nesâî, tahrim 6) Şayet Cenâb-ı Hak yardım ve inayetini şart-ı âdi planında bizim kenetlenmemize bağlamışsa, böyle bir kenetlenmeyi sağlayamazsak o yardımdan mahrum kalınacak demektir. Ancak kenetlendiğimizde ilâhî inayet bizi kuşatır. Ayrıca O’nun inayeti altında olan insanlara kimse zarar veremez. Onlar tüm engelleme çabalarına rağmen ilâhî inayetle durmadan, duraksamadan hedeflerine doğru yürürler.

Meselenin bir başka yanı da şudur: Bazı ayetlerin işaret, bazı hadislerin de tasrih ettiği üzere ümmet-i Muhammed, hata üzerinde ittifak etmez. Dinî hükümlerin tespitinde icmanın bir delil olarak kullanılmasının önemli bir sebebi de budur. Aynı şekilde Kur’ân’ın “şûrâ”yı mü’min bir toplumun en bariz vasıflarından biri olarak ortaya koymasının arkasında da aynı temel espri yatar. Zira kafa kafaya verip belli meseleleri birlikte müzakere eden kimselerin yanılma oranları tek bir kimseye göre çok daha uzak bir ihtimaldir. Farklı fikirlerin çarpışmasından hakikat ortaya çıkar. Bazen bir kişinin fikrinden yüzlerce insan istifade eder. Heyetteki her bir insan, konuşulan mevzuya kendi birikimiyle katkıda bulunur.

Kararlarında isabet etme, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmek suretiyle cemaat şuuru kazanmış bir topluluğa Allah’ın özel bir lütfu olabilir. Yani bir araya gelip birlikte hareket edebilen insanlara Allah hususi inayet ve teveccühte bulunur, muvaffak kılar, onları dalalete ve büyük yanılgılara düşmekten korur.

Buna karşılık, münferit hareket eden kimseler çok daha fazla yanılmaya maruz kalırlar. Fertler dâhi bile olsalar bu böyledir. Çünkü insan ne kadar zeki ve bilgili olursa olsun yine de ilmi ve fikri, tek kişinin ilim ve fikri olmakla sınırlıdır; bütün olayları, bütün detayları her an göremeyebilir. Üstelik fertler karar ve tercihlerinde nefislerinin, hevalarının tesirinde kalabilirler. Bu yüzden, büyük karizmaların fikirlerine, dahiyane projelere değil, itimat edeceksek bir gaye-i hayal etrafında kilitlenmiş fertlerin meşveret neticesinde ulaştığı neticelere itimat etmeliyiz.

Tefânîden, kenetlenmeden, kardeşlikten söze başlamıştık. Yapılan hizmetlerde başarıya ulaşma adına bunlar çok önemli vasıflar, çok önemli disiplinlerdir. Ne var ki böyle bir kenetlenmenin, bu seviyede samimi bir kardeşliğin meydana gelmesi de akabinde oluşan vahdet ruhunun korunması da kolay değildir, ölesiye gayret gerektirir. Bunun için fertlerin ciddi bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Dikkat edilmediği takdirde zamanla işin içine haset ve kıskançlık duyguları girebilir, enaniyetler çarpışabilir, çatışma ve ihtilaflar baş gösterebilir. Belli paye ve makamlara gözlerini diken insanlar oraya ulaşmak için görünme, bilinme ve kendini ifade etme arzusu içine girebilirler. Başarılarını nazara vermek suretiyle göz doldurmaya çalışabilirler. Ehl-i dünya arasında bu tür şeyler çok yaşandığı gibi, iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların arasında da yaşanabilir. Bunlar benim ciddi endişe ettiğim hususlardır.

Mü’min, kendi fazilet ve meziyetlerini “hafâ” türabına gömme noktasında kararlı olmalı, başkalarının yaptığı en küçük hizmetleri dahi alkışlamalı, takdir etmeyi bilmeli. İstenilen, beğenilen bir yere, koyacaksa, kendini değil başkalarını koymalı; maddi manevi makamlara sahip olma hususunda hep kardeşini kendine tercih edebilmeli.

Hasetten ve onun sebebiyet vereceği hınç, kin ve düşmanlıklardan korunma adına da kimsenin gıpta damarını tahrik etmemeli, kendi fazilet ve meziyetlerimizi öne çıkarmaya çalışmamalıyız. “Bendeniz şöyle konuşmuştum, böyle demiştim, şöyle yazmıştım, şunları yapmıştım.” gibi şeyler söylediğiniz zaman başkalarının kalblerinin derinliklerindeki kıskançlık duygularını tahrik edersiniz. Zira siz kendinizi azıcık öne çıkarınca başkaları bundan rahatsızlık duyar. Bu, insanın çok zayıf bir damarıdır. Hem kendini öne çıkarmak ister hem de başkalarının kendilerini öne çıkarmasından rahatsız olur. Siz kendinizi anlatmaya başladığınızda bundan rahatsız olmayacak, kıskançlık duygularını baskı altına alabilecek insan sayısı çok azdır.

Şu kadar var ki, insanları takdir etme, onların başarılarını nazara vererek onları alkışlama, bununla onları daha fazla hayır yapmaya teşvik etmenin yanında; Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmeme (temize çıkarmama), övgüyü kaldıramayacak kimseleri methetmek suretiyle onların sırtına, altından kalkamayacakları bir ağırlık yüklememe de temel disiplinlerimizdendir. Bir şey anlatırken mübalağaya girmeme, kimseye kamet-i kıymetinin üstünde değer atfetmeme ve bütün sözlerimizin vakaya mutabık olmasına dikkat etme de… Eğer dinimizin koyduğu bu ölçülere aykırı hareket edersek maksadımızın aksiyle tokat yiyebiliriz.

İslâmî ahlâkın, İslâm’a göre yaşamanın en önemli dinamiklerinden olan istikamet; ifrat ve tefritten, her türlü aşırılıktan uzak durma ve her şeye gerektiği ölçüde önem atfetme demektir. İşte bu manada “sırat-ı müstakim” erbabı her şeyi yerli yerine koyar. Mübalağalardan, insanları kaldıramayacakları şekilde sena etmekten uzak durduğu gibi, yapılan güzellikleri de görür, o güzelliklere vesile olanları -yukarıda zikredilen esasları rahatsız etmeden- takdir etmesini de bilir. Zira başkalarının yapmış olduğu hayırlı hizmetlerden bahsetme, onları sena etme, minnetle anma ve duada yad etme, kadirşinaslığın bir gereğidir. Böyle bir kadirşinaslık, insanları hayır hususunda daha da cesaretlendirecek ve motive edecektir. Bunlar, hasedin önünü alma ve kardeşliği muhafaza etme adına önemli ölçülerdir.

Diyelim ki bir yerde i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan bir kardeşimiz var. Gerçekten hepimizin yüzünü güldürecek güzel işler yapıyor. Siz bir yolunu bulup onun meziyetlerini öyle bir anlatmalısınız ki o kendini anlatma ihtiyacı duymasın. Belki böyle biri, kendi yaptıklarını anlatma niyeti içindedir, hatta bunları kafasında planlamış, kurgulamıştır. Siz onun yaptıklarını öyle bir nazara verirsiniz ki ona anlatacak bir şey bırakmazsınız.

Bediüzzaman Hazretleri de ihlâs düsturlarını sayarken “kardeşlerinin meziyetleriyle şâkirâne iftihar etme” prensibi üzerinde duruyor. Evet, eğer bir meziyeti öne çıkaracak, onunla iftihar edeceksek, bu, kendi meziyetlerimiz değil, kardeşlerimizin meziyetleri olmalı. Kendimizden bahsetmek yerine kardeşlerimizden bahsetmeliyiz. Birisinin öne çıkması gerekiyorsa kendimizi değil kardeşlerimizi öne çıkarmalıyız. Böyle bir tavır hem hasedin önünü alacak hem bizi gurur ve kibirden koruyacak hem de aramızdaki birlik ruhunu perçinleyecektir.

Bunlara dikkat etmeyecek olursak hasedin, gururun, çekişme ve kavgaların önüne geçemeyiz. Aramızdaki birlik ve beraberliği muhafaza edemez, vifak ve ittifak içinde hareket edemeyiz. Bunlar da hem sevaplarımızı alır götürür hem de yaptığımız güzel işlerin yümün ve bereketini. Yürürüz, yürürüz ama yol alamayız vesselam.

***

Not: Bu yazı, 21 Haziran 2007 ve 6 Ağustos 2007 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

507. Nağme: Kardeşlik Hukuku

Herkul | | HERKUL NAGME, NAGMELER

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.”

*Herkes aynı hidayet çizgisini takip eder, aynı taleplerde bulunur ve aynı duyguları paylaşırsa, vifak ve ittifak adına artık ekstradan bir kısım argümanlar kullanmaya ihtiyaç kalmaz. Yürüdüğümüz yol birliği bizi hiç farkına varmayacağımız şekilde Cenâb-ı Hakk’ın murat buyurduğu istikamette tam bir vifaka ve ittifaka ulaştırır. Bugün ona şiddetli ihtiyaç var.

*Hazreti Bediüzzaman İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.” diyor. Dalalet yolunda insanlar bir kısım menfaatler mülahazasıyla bir araya gelseler bile, o ca’lî ve sun’î birlik uzun ömürlü olmaz. Vifak ve ittifakın uzun ömürlü olması, hidayet yolunda olmasına bağlıdır. Ancak Allah’ın murad-ı sübhanisine uygun yürüme yolunda kalıcı bir vifak ve ittifak temin edilebilir.

“Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.”

*Toplumda huzurun temini herkesin kendisine terettüp eden vazifeyi bihakkın yerine getirmesine ve fertler arasındaki sevgi ve hürmet bağlarının canlı tutulmasına bağlıdır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) لَيْسَ مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا “Küçüklerimize merhamet etmeyen ve büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmizi, Birr 15) buyurmuştur. Küçüklerimize şefkat etmeyen, onları bağrına basmayan, kucaklamayan, sıyanet etmeyen, ahiret ve ebedi saadetlerini de hesaba katarak gerektiği ölçüde onların üzerlerine eğilmeyen; büyüklerimize karşı da saygılı ve hürmetle dopdolu olmayan kimseler için, “Bizden değildir.” buyurmak suretiyle böyleleri hakkında oldukça ağır bir ifade kullanmış ve böylece bu meselenin ehemmiyetine dikkat çekmiştir.

“Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz.”

*Büyüğe karşı saygılı olmak küçüğün vazifesidir fakat büyüğe düşen de şefkat, merhamet ve mülâyemetle küçüğün üzerine eğilmekle beraber ondan asla hürmet beklememektir. Evet, kimse kendisini diğerinden farklı görmemelidir. Bu çerçevede Hazreti Üstad Bediüzzaman’ın “Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder.” ölçüsüne uygun hareket etmek çok önemlidir. Bu, yaşı başı, konumu, bulunduğu makamı baskı unsuru gibi görmeme, mütekabiliyet çizgisi içinde iş yapma ve yaptırma şeklinde de anlaşılabilir.

*Evet, kimse ben büyüğüm düşüncesiyle kimseyi kendisinin dûnunda görmemelidir. Manevî büyüklük, ilim açısından büyüklük, bir şeyler okumuş olma yönüyle büyüklük, yaş-baş itibarıyla büyüklük, insanların tayin, takdir ve büyük görmeleri zaviyesinden büyüklük; belediye başkanı, nahiye müdürü, ilçe kaymakamı, vilayet valisi, parlamenter, bakan, başbakan veya cumhurbaşkanı olma itibarıyla büyüklük… Bunlar -başkalarının onu büyük görmesi ayrı bir mesele- insanın kendisini büyük görmesine sebebiyet vermemelidir; çünkü öyle bir kabul bir kompleksin ifadesidir.

*Yavuz Sultan Selim, bir manada gerçek insanlığın yolunu göstererek şöyle buyuruyor: “Padişah-ı âlem olmak bir kuru kavga imiş / Bir veliye bende olmak cümleden âlâ imiş.”

“Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın.”

*İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen (Hazreti Ali’nin dile getirdiği) كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu haliyle temsil ediyordu. Dolayısıyla ilk günlerde, çölden yeni gelmiş bir bedevî, bozuk bir üslup, çirkin bir eda, yakışıksız bir tavır ve kaba bir ses tonuyla “Muhammed kim?” diyebiliyor ve Efendiler Efendisi’ne, “Abdulmuttalib’in torunu” diyerek hitap edebiliyordu. Fakat bir gün geliyordu ki, herkes, O’nun kim olduğunu, konumunun neden ibaret bulunduğunu, Hak katındaki yerini ve Allah’la münasebetindeki enginliğini duyuyor, görüyor, anlıyordu. Kısa bir süreliğine de olsa, O’nunla oturup kalkanlar, O’nun söz incilerini derme fırsatı bulanlar hemen Rasûl-ü Ekrem’in boyasıyla boyanıyordu. Öyle ki, O konuşurken, Ashab efendilerimiz başlarında kuş varmış da onu kaçırmamak için hiç hareket etmemeleri gerekiyormuş gibi duruyor ve pürdikkat O’nu dinliyorlardı.

*Rehber-i Ekmel’e karşı saygılı davranmak sahabenin vazifesi, öyle bir saygı da O’nun hakkıydı. Evet, O (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), bir yere ayak bastığı zaman değil orada oturan insanlar, arzın altındaki çürümüş kemikler bile ayağa kalkmalıydı. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisi için toparlanılıp ayağa kalkılınca, “Acemlerin, büyüklerine ayağa kalktığı gibi ayağa kalkmayın.” diyordu.

*Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslîmât), kendisi için ayağa kalkanlara “Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!” dediği hâlde, Sa’d b. Muaz hazretleri meclise girerken “Efendiniz için ayağa kalkın!” buyurmuştur. O, bu mübarek beyanıyla, insanların onur ve haysiyetlerini koruma, özellikle de toplumun önünde yer alan insanlar hakkında itimat telkin etme ve halkın gönlünde onlara karşı hürmet hissi uyarma gibi hikmetler gözetmiş olabilir.

“Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez!”

*Rehber-i Ekmel Efendimiz’in amcazadesi olan Abdullah bin Abbas hazretleri daha sağlığında “Hıbrü’l-Ümme” (ümmetin allâmesi) “Bahr” (ilimde derya) ve “Tercümânü’l-Kur’ân” (Kur’ân’ı bize intikal ettiren, ilâhî muhtevayı tercüme eden) gibi sıfatlarla anılan büyük bir âlimdi. Hazreti Ömer, ashabın yaşlılarından oluşan “Meşveret Meclisi”ne, yaşının küçük olmasına rağmen İbn Abbas’ı da alırdı. Hazreti Zeyd bin Sabit de sahabenin ileri gelenlerinden ve âlim bir zat idi. Bir gün, Zeyd b. Sabit, ata binerken, İbn Abbas, onun atının üzengisini tutmuştu. Zeyd b. Sabit de ona, “Ey Rasûlullah’ın amcasının oğlu, böyle yapma!” demişti. İbn Abbas, “Âlimlerimize böyle yapmakla emrolunduk.” mukabelesinde bulununca Zeyd b. Sabit hemen onun elini öpmüş ve şöyle buyurmuştu: “Biz de Rasûlullah’ın yakınlarına karşı böyle yapmakla emrolunduk.”

*Ne büyük küçüğüne karşı şefkatinden taviz vermeli, onu kucaklama mevzuunda ahesterevlik etmeli ne de küçük onu görmezlikten gelmeli. O ona karşı vazifesini bihakkın yerine getirmeli, o da ona karşı bihakkın vazifesini yerine getirmeli. Çünkü esas birliği bozan ve insanları çok yanlış, şeytanî yol olan ayrıştırmaya sevk eden sebep, bazılarının kendilerini fâik görmeleridir. Kendini büyük görmek bir zehirlenme ve bir nevi cinnettir.

*Farklılık, üstünlük ve bencillik gibi marazlardan doğup beslenen ayrılık duygu ve düşüncesi, bir milleti yıkan temel unsurların başında gelmektedir. Mehmet Akif’in “Tefrika girmeden bir millete düşman giremez / Toplu çarptıkça yürekler, onu top sindiremez!” beyti de bu hakikati ifade etmektedir.

Katiyen ye’se düşmemeli, asla her şey bitmiştir dememeli ama bir ızdırap korosu oluşturup dua dua inlemeli!..

*Katiyen ye’se düşmemeli, asla her şey bitmiştir dememeli. Allah’ın bitirmediğini kimse bitiremez. Firavun bitirememiş ki başkaları da bitirsin.. Nemrut bitirememiş ki başka Nemrutlar da bitirsin.. Hitler bitirememiş ki başka Hitlerler de bitirsin.. bitiremezler!.. Fakat, başkalarının ızdırabını paylaşma, onu aynen yaşama, ağıt kesiyorlarsa beraber ağıt kesme, iştirak etme, ızdırap korosu oluşturma çok önemlidir. Aksine sevinçli bir hadise söz konusu ise, mesela bir dostumuz hacca gidip gelmişse, onun o sevincine ortak olma, bu defa da sevinç korosu oluşturma; hatta o sevinç, gözyaşı dökmek şeklinde icra ediliyorsa, ona o şekilde iştirak etme kardeşlik hukukunun gereğidir.

*Günümüzde bir bela ve musibet üzerimize çökmüşse, sürekli balyozlar inip kalkıyorsa, kimin başına balyoz inmiş olursa olsun, hepimiz onun ızdırabını ruhumuzda duymalıyız.. duymalı ve başımızı seccadeye koyup, “Allahım, buna bir son ver; zalimlerin iflahını kes, mazlumların imdadına lütfeyle, koş!” demeliyiz.

*Hazreti Pir’in dediği gibi, dua külliyet kesbettiğinde kabule karîn olur. Izdıraplar da külliyet kesbettiğinde muzdariplerin ızdırapları zâil olur; muztarların ıztırarları son bulur. Toptan inlemek lazım; toptan sevinmek lazım.

*Hatta siz, mesleğiniz ve meşrebiniz itibarıyla, Hareket’in felsefesi ve dünya görüşünün gereği olarak, bütün insanlığın, hususiyle İslam dünyasının ızdırabını ruhunuzda duymalı, onlar için el açıp yakarmalısınız. Teheccüdünüzü ve ondaki duanızı onunla taçlandırmalı ve seccadenizi gözyaşlarınızla ıslatıncaya kadar “Ne olur Allahım bahtına düştük, Sen Müslümanlara ferec ve mahreç ihsan eyle!..” diye yalvarmalısınız.