Posts Tagged ‘nagme’

265. Nağme: “…VE GAYBIN SON HABERCİSİ” (Bugünkü Cuma Hutbesi)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün Cuma namazında mescidimizin hatibi Cemal Türk Hocamız/ağabeyimiz idi. Cemal ağabeyimiz önce muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Allah, Kâinat, İnsan ve Nübüvvet” başlıklı makalesinden üç dört paragraf okudu; daha sonra “…Ve Gaybın Son Habercisi” unvanlı müthiş başyazıyla devam etti.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun anıldığı yerler ıtır çarşısına döner; ismi zikredilince gönüllere birden bire O’nun başlar döndüren kokusu siner. Hutbe boyunca mescidimizde de öyle oldu; hem okuyanın samimiyeti hem makalenin mükemmeliyeti hem de dinleyenlerin O’na olan hasreti salona bambaşka iklimlerin atmosferini taşıdı.

İşte bugünkü nağmemizde o Cuma hutbesini yazı, ses ve video dosyaları olarak paylaşacak; bu vesileyle her bir cümlesi ayrı bir yazı konusu olan o iki câmi makaleyi de hatırlatmış olacağız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Dosyayı yazı olarak indirmek için tıklayınız

Dosyayı PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

Cuma Hutbesi

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِى هَدَانَا لِهذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْ لاَ أَنْ هَدَانَا اللهُ. وَ مَا تَوْفِيقِي وَ لاَ اعْتِصَامِي إِلاَّ بِاللهِ. عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَ إِلَيْهِ أُنِيبُ. أَشْهَدُ أنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ، وَ لاَ نَظِيرَ لَهُ، وَ لاَ مِثَالَ لَهُ. اَلَّذِى لاَ أُحْصِي ثَنَاءً عَلَيْهِ، كَمَا أَثْنَي عَلَى نَفْسِهِ. عَزَّ جَارُهُ، وَ جَلَّ ثَنَاؤُهُ، وَ لاَ يُهْزَمُ جُنْدُهُ، وَ لاَ يُخْلَفُ وَعْدُهُ، وَ لاَ إِلهَ غَيْرُهُ. وَ نَشْهَدُ أَنَّ سَيِّدَنَا، وَ سَنَدَنَا، وَ مَوْلاَنَا مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ حَبِيبُهُ وَ رَسُولُهُ. اَلسَّابِقُ إِلَى الأَنَامِ نُورُهُ، وَ رَحْمَةٌ لِلْعَالَمِينَ ظُهُورُهُ. صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَ عَلَى آلِهِ وَ أَوْلاَدِهِ وَ أَزْوَاجِهِ وَ أَصْحَابِهِ وَ أَتْبَاعِهِ وَ أَحْفَادِهِ أَجْمَعِينَ. أَمَّا بَعْدُ: فَيَا عِبَادَ اللهِ! إِتَّقُوا اللهَ تَعَالَى وَ أَطِيعُوهُ. إِنَّ اللهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَ الَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُونَ. فَقَدْ قَالَ اللهُ تَعَالَى فِي كِتَابِهِ الْكَرِيمِ: أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْــمِ الله الرَّحْمنِ الرَّحِيم. وَإِذْ أَخَذْنَا مِنَ النَّبِيِّينَ مِيثَاقَهُمْ وَمِنْكَ وَمِنْ نُوحٍ وَإِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ. وَأَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا *و في أية أخرى، مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ، وَكَانَ اللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًاـ صَدَقَ اللهُ الْعَظِيمُ. وَبَلَّغَنَا رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْكَرِيمُ

Tarih boyu peşi peşine gelen bütün nebiler rehberlik misyonuyla gelmiş; insanlığın geçeceği yollara ışıklar saçmış; yoldakilerin gözlerinden perdeyi kaldırmış; Allah, kâinat ve eşyânın hakikati adına arkalarındakilerin ufuklarını aydınlatmış ve onları yalnızlık tasasından, kederinden ve akıbetleri itibarıyla da belirsizlik endişelerinden kurtarmışlardır.

İlk insan ve ilk nebiden itibaren her nübüvvet hareketi temel konularda müşterek bir yol takip etmiş: sürekli, tevhid, haşr ü neşir, peygamberlik, kulluk ve adalet gibi esasları nazara vermiş; füruata ait meselelerde de zaman, umumî şartlar ve insanlığın ulaşabildiği seviyeye bağlı irşad, tembih ve değişik ikazlar televvünüyle yoluna devam etmiş; etmiş ve müntesiplerine hep yüksek hedefler göstermiştir.

Kur’ân, rüşdünü idrak etmiş insanlığa son mesaj ve son çağrıdır. En son gelen bu ilâhî risalet, bütün dinlerde aynı olan değişmez muhkem esasları hatırlatmanın yanında, inkişaf buudlu füruattaki emirleriyle de, bütün zaman ve mekânların ihtiyacını karşılama vaadiyle gelmiş ve dinî düşünceye son noktayı koymuştur. Bundan sonra artık insanlık, bu son mesajın ışığı altında yoluna devam edecek; gelişme ve değişme enerjisini bu yeni nizama bağlı kullanacak ve mutlak hakikate ulaşma cehdini de onun vesâyeti altında gerçekleştirmeye çalışacaktır.

Evet, artık bundan sonraki çağlar Kur’ân çağı ve bundan sonraki devran da İnsanlığın İftihar Tablosu’nun devranıdır. Kulak verilecek mesaj O’nun mesajı ve önümüzdeki upuzun yollarda hep par par yanacak çerağ da O’nun çerağıdır. Evet, şimdi ferman her şeyi halis tevhide ircâ eden bu En Büyük Muvahhid’de…

…Ve Gaybın Son Habercisi

Allah, kâinat ve insan konusunda son sözü, varlık ağacının çekirdeği, kâinat kitabının ille-i gâiyesi ve Hakk’a davetin en gür sesi olan Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylemiştir. “Gayb” ve “Gaybü’l-gayb”ın son habercisi O, eşya ve hâdiselerin yanıltmayan yorumcusu O, insan ve Yaratıcı münasebetini hem de herhangi bir iltibasa meydan vermeyecek şekilde ortaya koyan O ve böyle bir münasebetin gereklerini açık-seçik belirleyen de O’dur. O, bir yönüyle ilk ve Hakk’a en yakın, diğer yönüyle de son, fakat en emin bir kurbet rehberidir. (…) Nübüvvet çerağı başta O’nunla tutuşturulmuş, özündeki mânâ ve muhteva da en nurefşan şekliyle yine O’nunla ortaya konmuştur. Evvel­den evvel ilk nur O’nun nuru, son ışık tufanı ise O’nun haricî âlemdeki zuhurudur. Bir başka zaviyeden O, âfak ve enfüsün fihristi, varlığın özü, usâresi, yaratılış ağacının gaye çerçevesinde en münevver meyvesi ve Yüce Yaratıcı adına bütün ins ü cinnin de efendisidir. (…)

Onun şöhreti tâ Âdem Nebi öncesine dayanmakta; ziyası vücudundan evvel dillere destan; kudûmu ise –ayağı başımızın tacı– bütün insanlığa bir ihsandır. Varlığı vücud sadefinin en saf incisi, mesajı da mesajların en umumîsidir. (…) Taayyün ve kaderî programda evvel O, nübüvvet davasında son sözün hatibi O, zahirin hakikî şârihi O, esrâr-ı bâtının nâtıkı da O’dur. (…)

Bütün bu özelliklerinin yanında O, Kur’ân mucizesi ve kevnî harikalar gibi o kadar çok payelere mazhar olmuştu ki, bunları ta’dat etmek bile mücelletler ister.. aslında, O’ndaki bütün bu derinlikler O’nun melekûtî yönüne ait enginliklerinden kaynaklanıyordu ki, O bu yanıyla her türlü tarif ve tavsîfi aşkın bir mahiyet arz etmektedir.. evet, O’nun mahiyeti meleklerden de ulvî ve taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. Varlığı bir ilk nur ve nüve olduğu ayanlardan ayan; O’nunla harekete geçmiştir kutsal kalem, O’nunla gerçekleşmiştir beşerî plan ve O’dur nübüvvet silsilesinde vücud-u Hakk’a en açık burhan. O’dur Hazreti Zât’ın ilk mir’at-ı mücellâsı; O’dur ilâhî sıfatların en şeffaf mahall-i tezahürü; O’dur kâlî ve hâlî Hakk’ın en fasih tercümanı, Allah’ın cihanda mücessem rahmeti ve bizlere lütuf ve nimetlerini tamamlamasının remzi.

O’nunla esrâr-ı ulûhiyet bütün vuzûhuyla bilinir olmuş; O’nunla cihanlar nurlanmış ve varlığın çehresindeki zâhirî sisler-dumanlar silinmiş; kâinatın öbür yönündeki hakikatler ayan-beyan ortaya çıkmış ve Âdem Nebi’ye icmâlen bildirilen her şey O’nda tam tafsîle ulaşmıştır.

Evet bizleri yanıltmadan Hakk’a ulaştıran biricik vesile O; ilâhî esrâr hazinelerinin anahtarları O’nda; varlığın mebde ve müntehâsının sırrı da O’na emanettir.

O mümtazlardan mümtaz Zât, Cenâb-ı Hakk’ın O’na itaati kendine itaat kabul ettiği bir kıblenümâ; O’nun neşrettiği nurlarla, bir kitaba, bir saraya, bir meşhere dönüştü kâinat ve aydınlandı kapkaranlık o koskoca amâ. Zulmetler ziyâ oldu sayesinde, buluştu O’nun aydınlık ufkunda son kez arz u semâ.

Mesajı Kur’ân O, ufku irfan O, beyanı burhan O ve iki ci­hanın vesile-i saadeti de O’dur. Hakk’ın, harika bin nişanla taltif ettiği zât O, nâmı, Kur’ân’ın referansına bağlı kıyamete kadar yâd-ı cemîl olarak anılacak da O’dur. O’dur insanlığın medâr-ı şerefi, nübüvvet hakikatinin merkez noktası. Pey­gamberler ordusunun seraskeri ve ins ü cinnin yanıltmayan rehberi. O’nun beyanı, Fuzûlîce ifadesiyle: “Enbiyâ leşkerine mîr-i livâdır.” O’nun kitabı Hak’tan bize en büyük armağandır. “Ruh-u A’zam”ın mahall-i tecellisi O ise –ki öyle olduğu muhakkaktır– O’nun mesajı da ruhlarımızın âb-ı hayatıdır. O’nunla insanlık gerçek insanî değerlere uyanmış ve O’nunla Allah’ın istediği renge boyanmıştır. O’nsuzluk tam hasret ve hicran, O’ndan kopma da apaçık bir dalâlet ve hizlandır.

Evet, esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin merkez noktası O, peygamberlik semasının kutup yıldızı da O’dur. İlk zuhur ve icmâl-i hakikat O’na bağlı gelişmiş, son mücessem ilâhî inayet O’nunla ifade edilmiş ve kıyamet günü her kapıyı açacak şefaat anahtarı da O’na teslim edilmiştir/edilecektir. (…)

Gökler velîmesine çağrılan Hakk’ın özel davetlisi O’ydu; herkesin gözünü diktiği “Kâb-ı Kavseyn”e uğrayıp geçen de yine O’ydu. “Sidretü’l-Müntehâ”nın misafiri olmak sadece O’na bahşedilmiş bir mazhariyet, مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغَى mazmununca gördüğü şeyler karşısında başının dönmemesi, bakışlarının bulanmaması da O’na lütfedilmiş özel bir temkindi. O, Âyetü’l-Kübrâ’nın kendi hususiyetleriyle zuhûrunu müşâhede etti, ama asla gözleri kamaşmadı; kamaşmadı ve bütün gök ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu. Cibril, ilk defa O’nunla, idrak edilmez bir gök yolculuğunda bir beşere arkadaş ve hadim oluyordu… Bu yolculukta aynı zamanda O, berklerin ışık hızını aşkın bir süratle fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüyor ve görülmezleri görüyordu. “Sidretü’l-Müntehâ” ilk konak.. “Kâb-ı kavseyni ev ednâ” idrakinde aklın pes ettiği bir zirve.. ve likâullah da idrak ufkumuzu aşan bir mazhariyet.. bütün bunların kahramanı ise, (Şeyh Galip’in ifadesiyle) o Sultan-ı Rusül Şah-ı Mümecced, bîçarelere devlet-i sermed, dîvân-ı ilâhîde ser-âmed, Ahmed ü Mahmud ü Muhammed idi. O, gördü, gördüklerini gördürmek üzere aramıza döndü; duydu, gelip duyduklarını ruhlarımıza duyurdu.. ve vicdanlarımıza Evvel ü Âhir’in, Zâhir ü Bâtın’ın esrarını fısıldadı. Evvel’in en önemli remzi O, Âhir’in nurefşân aynası O, Ehadiyet-i Zâtiye ve Vahidiyet-i Sıfâtiyenin en bülendâvâz davetçisi O; zât, sıfât ve esmâ bilgisinin en emin emanetçisi hakikî insan-ı kâmil de O’ydu… O, taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri; Mekke’den Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri; berzahtan Mahmud namıyla livâü’l-hamdin mihmandarı ve bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın perdedarı, ruhânî âlemlerin feyz kaynağı ve cismaniyet âleminin de asıl cevheriydi.

Ey varlığın özü ve nüvesi, yaratılış ağacının meyvesi ve tevhid hakikatinin en gür sesi.! Eğer Sen olmasaydın bizim ve kâinatların ne anlamı olurdu ki.! Biz, Senin sayende kendimizi okuyabildik ve konumumuza göre –geçebildikse– doğru bir duruşa geçebildik. Belirsiz görünen varlık ve hâdiseler Senin kudûmunla aydınlandı. Teşrifinle her şeyin rengi değişti ve her nesne varlığın perde arkası adına fasih bir lisan kesildi. Sâyen yere düşmese de, sâyende düşmekten, düşüp ebedî helâk olmaktan kurtulduk. Kâinat muammasını çözüp değerlendirme vazifesi tâ ezelde Sana verilmişti. Senden evvel gelenler, ömür boyu sadece bu muammanın icmâlini heceleyip durdular. O muammayı hall ve o icmâli de tafsil eden Sen oldun. Her iki cihanın anahtarları da takdir-i evvel ve teslîm-i âhirle Sana verilmiştir; dünya kapısını açan Sen; ukbâ yolunu gösteren de Sensin. Mesajınla Sen hakikat-i tevhidin sözcüsü, cin ve insin de kurtarıcısı oldun. (…)

Sensin gaye varlık ve öteler ötesinde muhaverelere konu biricik mevcut.. Sensin yokluğun bağrında ilk kızaran gül.. Sensin şu bağistan-ı cihanı velveleye veren bülbül.. Sensin muktedâ-i ekmel ve rehber-i küll ve Sensin “amâ” üzerindeki ince tül.

أَلاَ إِنَّ أَحْسَنَ الْكَلاَمِ وَ أَبْلَغَ النِّظَامِ. كَلاَمُ اللهِ الْمَلِكِ الْعَزِيزِ الْعَلاَّمِ. كَمَا قَالَ اللهُ تَبَارَكَ وَ تَعَالَى فِي الْكَلاَمِ. وَ إِذَا قُرِئَ الْقُرْآنُ فَاسْتَمِعُوا لَهُ. وَ أَنْصِتُوا لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ. أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ. بِسْـمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِنَّا أَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذِيرًا وَدَاعِيًا إِلَى اللهِ بِإِذْنِهِ وَسِرَاجًا مُنِيرًا وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِأَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ حِينَ تَقُومُ ـ

اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ. اَلْحَمْدُ للهِ حَمْدَ الْكَامِلِينَ كَمَا أَمَرَ. نَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلهَ إِلاَّ اللهُ وَ نَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَ رَسُولُهُ النَّبِيُّ الْمُعْتَبَرُ. تَعْظِيمًا لِنَبِيِّهِ وَ تَكْرِيمًا لِفَخَامَةِ شَانِ شَرَفِ صَفِيِّهِ. فَقَالَ اللهُ عَزَّ وَ جَلَّ مِنْ قَائِلٍ مُخْبِرًا وَ آمِرًا: إِنَّ اللهَ وَ مَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَ سَلِّمُوا تَسْلِيمًا}. لَبَّيْكَ…

 إِنَّ اللهَ يَاْمُرُ بِالْعَدْلِ وَ الإِحْسَانِ وَ إِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَي وَ يَنْهَي عَنِ الْفَحْشَاءِ وَ الْمُنْكَرِ وَ الْبَغْيِ. يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ

 

264. Nağme: Manada Derinleşmezseniz “Derin”lerle Baş Edemezsiniz!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Yine bir hasbihalden çıkar çıkmaz, Allah’ın dinleme imkanını lütfettiği çok güzel bir sohbeti daha sizinle paylaşmak için bilgisayarın başına geçtik. Her zamanki gibi bir an önce terütaze size ulaştırmak için acele ediyoruz.

Daha 2-3 saat önce ikindi namazını kılınıp tesbihat yapılır yapılmaz, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dolabından sakarin istedi. Zira, aşırı hâlsizliğe ve terlemeye, hafif baygınlığa yol açan, kanda normalden daha az şeker bulunması rahatsızlığı diyebileceğimiz hipoglisemi geçirme tehlikesi sezmiş; şekerinin ciddi şekilde düşmesinden endişe etmişti. Sakarin kullanıp bir miktar bekledi ve bu nağmede arz edeceğimiz enfes hakikatleri dile getirdi.

*Maddî hayatımızın sıhhat ve afiyet üzere devamı adına ihtimam gösterdiğimiz gibi (en az onun kadar) manevî hayatımızın sıhhat ve selameti hesabına da dikkatli yaşamalıyız.

*Uhrevî hayatımız adına hassas yaşamamız, hem Rabbimize, hem de O’nun emirlerine karşı saygının gereği olduğu gibi, bizi bulunduğumuz seviyeye bağlı kalmaktan kurtarıp derinleşmemizi de sağlayacak bir vesiledir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şerifte abdest almayı “isbağ” kelimesiyle ifade etmiştir ki, bu kelime, abdestin gereklerini eksiksiz ve tastamam yerine getirmek, ağıza ve buruna dolu dolu su vermek, elleri ve ayakları iyice yıkamak demektir. Hadiste kullanılan diğer bir ifade de “ale’l-mekârih” sözüdür; bu da, bütün zorluklarına rağmen, soğuk-sıcak demeden suyun başına koşup tastamam abdest almak manasını ihtiva etmektedir. İşte şartlar ne olursa olsun, böyle tastamam abdest alma, uhrevî hayata ve ibadetlere ihtimam gösterme demektir ki, bu da Allah’a saygının, O’nun emirlerine saygının, o ibadete saygının ve insanın kendisine saygısının ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda başkaları üzerinde de tesir hasıl edecektir.

*Çoğu zaman şadırvan başında şuurluca abdest alan bir insanın hali, gönüllere, bir kitap dolusu felsefe döktürmekten daha çok tesir eder.

*Dünya bir müstevda’dır (geçici, kısa süreli ve veda edilip gidilecek bir mekandır); burada emaneten ve iğreti duruyoruz. İbadetlere ihtimam göstermek, asıl vatana ehemmiyet vermenin ve oraya ait beklentilere imanın bir neticesidir.

*Mü’min için derinleşmenin sonu yoktur ve o her zaman daha bir derin olma peşinde koşmalıdır.

*Elemsiz lezzet, sadece Allah yolunda olan işlerdedir.

*Şayet mü’minler kendi düşüncelerinde derinleşmez, iman, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhani açısından her gün farklı bir duyuşa yelken açmazlarsa, karşılarındaki derin devletlerle, derin organizasyonlarla, derin sistemlerle başa çıkamazlar.

*Sizin zâd, zahire ve cephaneniz “Lâ havle velâ kuvvete illa billlah”tır.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) cihad meydanında düşmanla karşılaşacağı zaman bir taraftan maddî planda bütün hazırlıklarını yapıyor ve sebepleri eksiksiz yerine getiriyor; diğer yandan da harbin her aşamasında Cenâb-ı Hakk’a el açıp dua dua yalvarıyordu. Kollarını öyle kaldırıyor ve öyle yana yakıla dua ediyordu ki, ridası omuzundan düşüyor, Hazreti Ebu Bekir gözyaşları içinde yerden alıp onu tekrar Efendimiz’in mübarek omuzlarına koyuyordu.

*Bugün adanmış ruhlara da hemen her yönden hücum eden kimseler oluyor. Evet, günümüzde maddi kılıç kınına girmiştir, Kur’an’ın elmas kılıcıyla mücadele etmek lazımdır. Bu arada dua hususunda da asla kusur edilmemeli, her fırsatta insanın Allah’a en yakın olduğu secde anı kollanmalı; Kur’an ayetlerinde geçen ve Peygamberimizin okuduğu rivayet edilen dualar tekrar edilmeli; o duaları bilmeyenler de kelam-ı nefsi şeklinde dua mülahazalarıyla dolmalıdırlar. Mesela, “Allahım yeryüzünde açılımda öncülük yapanlara, önden giden atlılara hiçbir yerde hezimet, falso ve fiyasko yaşatma!” diye akıllarından geçirebilirler. Kendileri hesabına da (Abdülkadir Geylanî hazretlerinin, “Halim Sana ayan, söze ne hâcet!” dediği gibi) “Allahım, halimi Senin bilmen, benim onu şerhetmeme ihtiyaç bırakmıyor; beni talepten müstağni kılıyor!” mülahazalarıyla dolabilirler.

19:57 dakikalık bu nağmeyi dualarınıza vesile olması istirhamıyla sunuyoruz.

263. Nağme: Hayatın Mevsimleri O’nunla Şirinleşir!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Daha iki saat önce muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yaşlılığın zorluklarından hareketle sözlerine başlayıp ihtiyarlığı çocukluk, olgunluğu gençlik dönemleri kadar şirinleştirmenin vesilelerine dikkat çekti. Bir senenin farklı mevsimleri olduğu gibi hayatın da çeşitli mevsimleri bulunduğunu ve hepsinin kendine has güzelliklerinin var olduğunu belirten kıymetli Hocamız, 15 dakikalık hasbihalinde şu hususlara değindi:

*Hastalıkların ve rahatsızlıkların sebebiyet verdiği sıkıntılara rağmen yaşlılığın da güzel yanları var. Özellikle, ahirete iştiyak hâsıl etmesi yönüyle ihtiyarlığı duymak da çok önemli. Hele bir de gönlünde az çok “vuslat arzusu” varsa, insan bir taraftan maruz kaldığı sıkıntılara katlanmanın sevabını, diğer yandan da vuslat iştiyakıyla yanmasına rağmen “artık gelebilirsin” emrini alacağı ana kadar sabretmenin sevabını kazanır.

*Dikkatle bakılsa, hayatın her rengi, deseni ve mevsiminin çok şirin olduğu görülecektir. Çocukluğun ayrı bir şirin yanı var.. gençliğin ayrı bir şirin yanı var.. orta yaşın ayrı bir şirin yanı var.. ihtiyarlığın da ayrı bir şirin yanı var!..

*Hayatın mevsimlerini şirinleştirmenin yolu her fasılda ne yapılacağını bilmekten geçer.

*Hiçbir gölgenin olmadığı mahşer meydanında Zıllullah’ta (Allah’ın gölgesinde) gölgelenecek insanlardan biri de gençliğini Allah’a ibadetle tezyin eden gençtir.

*Cismâniyete, bedene, beşerî garîzelere, şehevât-ı nefsaniyeye ve bohemliğe başkaldırma öyle bir ibadettir ki onun eşi menendi olamaz.

*Şayet şikâyet niyeti yoksa, yaşlının uf puf etmesi bile ibadettir. Hastanın inlemesi tesbih yerine geçer.

*O’nun muradı istikametinde yaşanan hayatın her faslı güzeldir. O’nun muradına göre değilse, çocukluk çirkin.. delikanlılık çirkin.. olgun yaş çirkin.. yaşlılık çirkin.. ölüm çirkin.. berzah hayatı çirkin.. hesap ağır.. mizan vefasız.. köprü tutarsız.. Cehennem yüzsüz!..

*Mevcudu inkar etmek de nankörlük olur; bu ititbarla da “Hiçbir şeye mazhar değiliz” dememeli.. fakat, hayatı rantabl değerlendirdiğimiz de söylenemez.

*Kendimizi sorgulama, eksiğimizi gediğimizi görme, zikzaklarımızı hep nazara alma, güzel değerlendiremediğimiz ya da bütün bütün kirletip zayi ettiğimiz günlerin pişmanlığını duyma ve bu mevzuda göstereceğimiz cehd u gayret, o eğri büğrü yollarda yürümemize kefaret olur.. ayrıca, bizi estağfirullah çekmeye ve yeni yanlışlara karşı teyakkuza sevkeder.

Kıymetli dostlar,

Daha önceki mesajlarımızda, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı, Yeni Ümitve Yağmur mecmualarına verdiği değerin bir neticesi olarak senelerdir onların mizanpajından baskısına kadar hemen her aşamasıyla yakından ilgilendiğini ifade etmiştik. Kendisi müsait olduğunda bizzat başyazı, tasavvufî makaleler ve şiirler yazdığı gibi, yayınlanan her çalışmayı çok değerli bulduğunu, mutlaka okumaya çalıştığını; şayet değişik sebeplerle okuyamamışsa, hazırlanan özetleri dinlediğini belirtmiştik. Ayrıca, seçilen ve odasına bırakılan güzel resimlere değerlendirme nesirleri ve nazımları yazdığını, bunların daha sonra dergi kapakları ya da iç resim yorumları olarak neşredildiğini de haber vermiştik.

Muhterem Hocamız şu aralar dergilerin gelecek sayılarının mizanpajıyla meşgul oluyor. Yeni çektiğimiz aşağıdaki fotoğrafta böyle bir an görülüyor.

Muhabbetle..

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dergilerin gelecek sayılarında yayınlanacak makaleleri seçerken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, dergilerin gelecek sayılarında yayınlanacak makaleleri seçerken

 

262. Nağme: Ey Nefis, Sebebi Sensin, Kusurlar Senin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin ikindi namazı sonrası çay faslında dile getirdiği çok önemli hakikatleri arşivimizde bekletmeden arz ediyoruz. Kıymetli Hocamız bu 19:46 dakikalık hasbihalde şu konuları anlatıyor:

*İnsan her şeyi en mükemmel şekilde götürmeye çalışmalı, ekmeliyete (en mükemmele) ve etemmiyete (tastamam yapılana) talip olmalı ama şayet istediği neticeyi elde edemezse onu da kendi kusurlarından bilmelidir.

*Kendini Kur’an’a ve i’la-yı kelimetullaha adamış insanlar hizmet daireleri içinde bir eksik ve bir gedik olduğu zaman, “Burada yapılabilecek bazı şeyler vardı, ihtimal ben onlarda kusur ettiğimden dolayı böyle bir falsoya maruz kaldık!” demelidir. Bu aynı zamanda bir zımnî tevbedir ve bu düşüncede olanların eksikliklerini Cenâb-ı Hak telafi eder.

*“Yaptığım şey mükemmel.. kusur yok yaptıklarımda.. kusur beni dinlemeyen ve anlamayanlarda; düşüncelerini benim düşüncemle test etmeyenlerde.. ben çevremin yaptığı kusurların riskini yaşıyorum.” Hafizanallah, bu düşüncenin, (Firavun’un dediği gibi) “Ben sizin en yüce rabbinizim!” demekten farkı yoktur.

*“Bir eksik, bir gedik, bir sürçme, bir tökezleme varsa, bana ait kusurdandır.” Hatta insan bir yönüyle bu türlü kusur ve sürçmelerdeki nefis muhasebelerini biraz da başında bulunduğu işle doğru orantılı olarak ele almalıdır. Bir problem varsa, o işin başındaki insan o problemi kendinden bilmelidir. Daire büyüdükçe, o dairelere hükmeden insanlar da kendi daireleri hesabına yaşanan o falso ve fiyaskoların kendi düşüncelerindeki boşluklardan, Allah’la münasebetlerindeki boşluklarından, İslamiyeti iyi duyup sindirememedeki boşluklarından Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’ın düsturlarını çok iyi yorumlayamama boşluklarından, zamanı doğru okuyamamadaki boşluklarından, hasım cepheyi doğru okuyamama boşluklarından kaynaklandığına inanmalıdırlar.

*İnsanın, başına gelen gâileleri kendinden, kendi nefsinden bilmesi onun imanının kemalinden kaynaklanır. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de, “Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir.” (Nisa Sûresi, 4/79), “Başınıza ne musibet geldi ise, o, ellerinizin kazancı iledir; kaldı ki Allah çoğunu da affediyor.” (Şûra Sûresi, 42/30) gibi ayetlerle bu hususa işaret etmiştir. Bu ve benzeri ayet-i kerimelere bakıldığında ve kâinatta cereyan edip duran hâdiseler süzülüp satır satır incelendiğinde görülecektir ki, o hâdiselerin hiçbirini rastlantıya vermenin, onların başıboş olduğunu düşünmenin imkânı yoktur.

*Kendi kendime insülin iğnesi vururken mahfazasını düşürsem ya da bir sinire, kılcala rastlasa veya kan çıkmasına sebebiyet verse de abdest ihtiyacı hasıl olsa, onu bir kusuruma bağlıyor, mesela “Herhalde besmele çekmediğimden oldu!” diyorum.

*İnsan, musibet televvünlü her şeyi kendisine ait kusurlara bağlarsa, o zaman ne kadere taş atar, ne dışarıda bir mücrim arar ve ne de başkalarını suçlar. Her menfilik karşısında, önce kendisiyle hesaplaşır ve nefsinin yakasına yapışır. Böyle bir hesaplaşma da onun içinde istiğfar hislerini tetikler ve onu tevbeye sevkeder.

*Mükemmele talip olmakla beraber fiyasko yaşamamanın önemli bir vesilesi her ihtimali hesap ederek alternatif planlar hazırlamaktır.

*Mükemmeli yakalamada önce alternatif planlar yapma ve sonra elden gelen gayreti ortaya koyma ile beraber işin her safhasında ortak akla müracaat etme de çok önemlidir.

*Söz Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem), “İstişare eden kayıp yaşamaz, riske maruz kalmaz!” buyuruyor. Kendisi de vahiy ile müeyyed olmasına rağmen hemen her meseleyi hem de kendi yetiştirdiği insanlarla istişare ediyor.

*Kimseye bâki değildir mülk-ü devlet sîm-ü zer / Bir harab olmuş gönül tamir etmektir hüner.”

*Orta Asya’da ilk falso yaşadığımız yer Özbekistan olmuştu. Halbuki en sıcak yerlerden birisi orasıydı; devlet başkanı mektup yazmış, Emir Timur’un altın kartını, Uluğ Bey’in altın kartını göndermişti bana. Fakat, şu anda aklımda değil, kim bilir belki aklımın köşesinden geçti, belki mel’un bir rüyada gördüm; belki hayalimi kirlettim; belki enâniyet itibarıyla belki de aidiyet mülahazasıyla, “Yahu meğer neymiş bu arkadaşlar, Allah’ın izniyle girdikleri yeri nura gark ediyorlar” dedim. Allah da suratıma çarptı, “al ağzının payını, senin enâniyetine, aidiyet mülahazana düşen şey budur!” Bu mülahazalarla belki elli defa ağladım; “Ya Rabbi, böyle bir şey düşündüm ve dedimse, ben hata ettim!.”

*Küçük dairede ya da büyük dairede, etemmiyete ve ekmeliyete talip olan insanlar, evvela alternatif planlar hazırlamalı; saniyen, kalblerinin Allah’la sağlam bir irtibat içinde bulunmasını sağlamalı; salisen, hep mü’mince düşünmeli davranmalı ve rabian, bir arıza, bir kusur meydana geldiği zaman kusurlarını itiraf edecek kadar da faziletli ve civanmert olmalıdırlar.

261. Nağme: Durağanlık, İrfan Kuyularının Kokuşması ve Çare

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugün arz edeceğimiz 14:55 dakikalık hasbihalde Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu konulara değiniyor:

*Sözün kıymeti, kalbin yediği heyecan mızrabından meydana gelmesiyle doğru orantılıdır.

*İçine kova salınmayan kuyu durağanlığın mahkumu demektir ve bir zaman sonra suyu da içilmez hale gelir.

*İnsan, Hak ile meşgul olmak ve hakkın peşinden koşmak suretiyle her zaman daha bir derinleşmeye çalışmalıdır; zira o durduğu an ülfet ve ünsiyet kokuşmasına maruz kalır.

*Durağanlığa karşı savaş ilan etmek lazım.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “İki günü eşit olan haybettedir (kaybetmiştir)!” buyuruyor. Demek ki, insan her günü daha farklı bir kazanımla selamlamalıdır.

*Hak kapısındaki hiçbir âh ü feryad, hiçbir figan ve hiçbir heyecan karşılıksız kalmaz.

*Zât-ı Ulûhiyete, kulluk hesabına, kalbî ve ruhî hayat adına sunacağınız tâatlerinizin mahfazası “şuur” olmalı ve onlar, kalbin sesi soluğu olarak O’na sunulmalıdır.

*Bir, ağızdan çıkana bakarlar; bir de kalbde var olana. Bunların örtüşmesi asla cevapsız kalmaz.

*“Yanarsam nâr-ı aşkınla yanayım yâ Rasûlallah
Ezelden bağrı yanık bir gedâyım yâ Rasûlallah
Hevâ-yi nefsime tâbî olup pek çok günah ettim
Huzûra hangi yüz ile varayım, yâ Rasulallah!”
diyen Leyla Hanım, “Gidip boynumda zincir ile Ravza-ı Pâk’a, o denlü ağlayam ben ki, görenler hep beni dîvâne sansın ya Rasûlallah!” sözleriyle geri çevrilmeyecek bir dilekçe vermiş oluyordu.

*Zaman, Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği öyle kıymetli bir sermayedir ki, iyi değerlendirdiğinde onunla ebedi hayatı peyleyebilir.. ebedi hayat ne oluyor; Cenab-ı Hakk’ın cemal-i bakemalini müşahede etmeyi, “Ben sizden razıyım” cevabını almayı onunla elde eder. Onun için kudsî hadiste, Allah Teâlâ أَنَا الدَّهْرُZaman, Benim ayine-i izâfîmdir.” buyurarak, zamanı, Kendiyle irtibatlandırmıştır.

*Destimâl, aslında elbezi, mendil anlamına gelen Farsça bir kelimedir. Özel mânâda ise, Hırka-i Saadet ziyaretlerinde dağıtılan ince tülbentleri ifade eder. Osmanlı’da Hırka-i Saadet ziyaretinde, ziyaretçiler tarafından alınan o tülbentler/mendiller o günün bir hatırası olmak üzere saklanır, vefattan sonra da yüze ve göğse örtülürdü.

*Ülfeti yırtmak için sürekli tefekkür, tedebbür, müzakere ve derince okumak lazımdır.

*Derinlik peşinde olmak, canlılığın İsrafilidir; durağanlık, ise, canlı kalmanın Azraili…

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Bu Haftanın Bamteli (25-31 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda SELAM RUHU” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 5-6 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

260. Nağme: Hevaya Düşmemek ve Emaneti Düşürmemek İçin Gereken Korumalar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, daha 2-3 saat önceki hasbihalinde çok önemli hususları hatırlattı, hayati meselelerden bahis açtı ve sözlerini bitirirken de gözyaşları içinde dua yaptı.

Hiç bekletmeden arz edeceğimiz 16 dakikalık sohbette muhterem Hocamız şu konulara değindi:

*Din ve iman mahrumiyeti öyle bir mahrumiyettir ki, dünya dolusu altın verseniz yine de onu telafi edemezsiniz.

*İnsan her gün bir kere vahşi canavarlar tarafından parçalansa, küfrün ağına düşmekten yine hafif kalır. Ne var ki, hidayetin engin, aydınlık ve nurani iklimini bilmeyenler, küfürdeki bu dehşeti de sezemezler.

*Hidayeti elde etmek çok zordur, devam ettirmek ondan da zordur.

*Hevaya girmek de çok kolaydır ama bir kere de içine girildi mi artık ondan kurtulmak zorlardan zordur.

*Hevaya düşmenin de dereceleri vardır. Sığ haldeki hevadan insan belki kendisini kurtarabilir; fakat bir de onun esiri olmuşsa, Allah korusun, o, insanı kalbinin mühürleneceği kerteye kadar sürükler.

*İnsan hevasının esiri olmamak için Kur’ân’ın “Kim ihsan şuuruyla yüzünü (kendini) Allah’a teslim ederse muhakkak ki o en sağlam kulpa sarılmıştır.” (Lokman, 31/22) diyerek ifade buyurduğu “Urvetü’l-vüska”ya; yani, kopmayan, kırılmayan, parçalanmayan, kendisine tutunanı yolun zikzaklarında düşürüp bırakmayan, en sağlam kulp olan iman, İslam ve ihsan şuuruna sarılmaya bakmalıdır.

*Ne güzel söylenmiş: “Hevâya düştün ey dil, meclis-i takvâya gelmezsin / Gözün aç, gâfil olma; bi dahi dünyâya gelmezsin.” (Lâedrî)

*İnsan hevaya düşmemek ve şahsı hesabına en önemli sermayesi olan imanını kaybetmemek için amel-i salih, ihlas, ihsan, tefekkür, tedebbür, sohbet-i Canan… korumalarıyla sürekli kalbini, ruhunu muhafaza altında tutmalıdır. Hatta bu türlü korumaları ne kadar çok olursa olsun yine de yetersiz bulmalı, adeta yeni korumalar edinmelidir.

*Bir de üzerimizde Allah’ın, Rasûlullah’ın ve seleflerimizin emaneti bulunmaktadır. O emaneti düşürmemek ve zayi etmemek için de çok hassas olmak; az önce zikredilen korumalara ilave olarak temkin, güçlü hazım sistemi, ulu orta konuşmama, her meseleyi başkalarının hissiyatını da hesaba katarak ortaya koyma… gibi başka korumalara da ihtiyaç vardır.

*Şayet -Allah muhafaza- emaneti muhafaza etme adına gerekli olan korumaları sağlamaz ve emaneti zayi edersek, Allah hesap sorar. Rasûl-ü Ekrem hesap sorar. Hazreti Pir de hesap sorar.

259. Nağme: Laf Eğlencesi, Müzik Dinlemek ve Dudağa Sıçrayan Ney

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü tefsir dersinde Lokman Sûresi’nin ilk on bir ayetinin müzakeresini tamamladık. Cenâb-ı Hak bu surenin 6. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواً أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ

“Öyle insanlar vardır ki hiçbir delile dayanmaksızın, halkı Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için laf eğlencesi satın alırlar. İşte onları zelil ve perişan eden bir azap vardır.” (Lokman, 31/6)

Bu ayetin, müşriklerden Nadr b. Haris’in davranışı üzerine nazil olduğu nakledilir. Rivayete göre, bu şahıs, Acem masalları ihtiva eden kitaplar satın alıp getirir ve Mekkelilere şöyle derdi: “Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) size Ad ve Semud kavimlerinin masallarını anlatıyor; ben de size Rum ve Acem masallarını söyleyeceğim.” Böylece bunları okur, müşrikleri eğlendirir ve insanları Kur’an dinlemekten alıkoymaya çalışırdı.

İşte 13:49 dakikalık ses dosyası olarak paylaşacağımız bu nağmede zikrettiğimiz ayet-i kerime ile alakalı yorumların bir kısmını bulacaksınız. Ayrıca, şu hususlara temas edildiğini göreceksiniz:

*“Laf eğlencesi”ne neler dahildir?

*Müzik dinlemeyi mübah ya da günah kılacak ölçüler var mıdır?

*Gençliğimizim ahlakını bozmak için uygulanan sinsi bir plan…

*Ashâb-ı Kirâm’ın çok yazılmayan önemli bir yanı..

*Eskiden dergah ve tekkelerde def çalınması, daireye vurulması ve ilahiler söylenmesi…

*Belli seviyedeki insanların Kur’an-ı Kerim ile iktifa edişi..

*Hocaefendi’nin ney üflemekle alakalı bir latifesi..

*Alvar İmamı’nın davul-zurna sesine hıçkıra hıçkıra ağlaması..

*Arkasına sadece sapkınların ve çapkınların takıldığı, değişik vadilerde şaşkın şaşkın dolaşıp duran ve yapmadıkları şeyleri söyleyen şairler.. ve diğer yanda, iman edip iyi amel işlediği gibi her vesileyi değerlendirip Allah’ı çokça anan şiir üstadları…

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

***

Bugünkü dersten bir fotoğraf (Muhterem Hocamız, el-Kulûbu’d-Daria’daki bir duanın inceliklerine dikkat çekerken…)

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

258. Nağme: Allah’ı Zikir ve O’nun Zikri

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Yine bir Bamteli çekimi için yerlerimizi alıp muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’den soru sorabileceğimize dair “buyurun” hitabını duyunca şu suali dile getirdik:

Ankebût Sûresi’nde

اُتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

buyuruluyor.

وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ

beyanı nasıl anlaşılmalıdır?

Muhterem Hocaefendi, sorumuzun konusunu oluşturan ayetin mealini vererek sözlerine başladı:

Sana vahyedilen kitabı okuyup tebliğ et, namazı hakkıyla ifa et! Muhakkak ki namaz, insanı, ahlâk dışı davranışlardan, meşrû olmayan işlerden uzak tutar. Allah’ı anmak, elbette en büyük fazilettir. Allah bütün işlediklerinizi bilir.” (Ankebût, 29/45)

Daha sonra “Ben namaz kılıyorum ama günahlardan ve kötülüklerden de bir türlü uzak duramıyorum?!.” diyen insanlara cevap teşkil edecek hususlara temas etti. İnsanı masiyetten koruyacak bir namazın özelliklerini ve namazı “kılma” ile onu “ikâme” etme arasındaki farkları anlattı.

Zikrullah’ın hangi manalara geldiğini açıklayan, Kur’an okumanın ve namaz kılmanın çok şümullü birer zikir olduğunu vurgulayan kıymetli Hocamız, zikreden ve zikrinde de ısrarda bulunan zâkirin, Cenâb-ı Hak’la mukâvele yapmışçasına hıfz u himâye ve inâyet seralarına alınmış olacağını ifade etti.

Muhterem Hocaefendi akabinde,

فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُمْ

“Anın Beni ki anayım sizi” (Bakara, 2/152) ilâhî fermanına dikkat çekerek, zikir sayesinde aczin ayn-ı kuvvet, fakrın da ayn-ı gınâ hâline geldiğini belirtti. Bu hakikati şu manadaki sözlerle şerhetti:

“Siz, Allah’ı zikr u fikr u ibadetle yâd edince, O da sizi teşrîf ve tekrîmle anacak.. siz duâ ve münacâtlarla hep O’nu mırıldanınca, O da icâbetle size lütuflar yağdıracak.. siz onca dünyevî işlerinize rağmen O’nunla münasebetlerinizi devam ettirince, O da dünya ve ukbâ gâilelerini bertaraf ederek sizi ihsanla şereflendirecek.. siz yalnız anlarınızı O’nun huzuruyla şereflendirince, O da yalnızlıklara itildiğiniz yerlerde size “enîs ü celîs” olacak.. siz rahat zamanlarınızda O’nu dilden düşürmeyince, O da rahatınızı kaçıran hâdiseler karşısında size sürekli rahmet esintileri gönderecek.. siz O’nun uğrunda yollara dökülüp O’nu cihana duyurunca, O da sizi dünya ve ukbâ zilletlerinden kurtaracak.. siz bütün davranışlarınızda ihlâslı olunca, O da sizi gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, insan tasavvurunu aşan hususî iltifat ve hususî pâyelerle şereflendirecek…”

Muhterem Hocamız sohbetini bitirirken sözü günümüzün adanmış ruhlarına getirdi ve şu hakikati hatırlattı: Kur’an buyuruyor ki, “İman edip, makbul ve güzel işler yapanları Rahman (hem kendi indinde, hem de mahluklar nezdinde) sevimli kılacak, hüsn-ü kabule mazhar edecektir.” (Meryem, 19/96) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu ayet münasebetiyle buyurmuştur ki: “Yüce Allah bir kulunu sevince Hazreti Cebrail’e, “Ben falanı/falanları sevdim, sen de sev” der. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselam) da onu sever ve gökte olan meleklere, “Allah falanı sevmiştir, siz de seviniz!” diye nida eder. Artık göklerdekiler de onu sever. Sonra yeryüzünde de onun için bir sevgi ve kabul yerleşmiş olur.” Evet, iman edip salih amellere yapışanlar hakkında yerde ve gökte sevgi vaz’edilir. Günümüzde dünyanın dört bir yanına hizmete koşan mefkure muhacirlerinin hemen her yerde hüsn-ü kabul görmesinin ardında da bu sır vardır.

Bamteli niyetiyle kaydettiğimiz bu güzel sohbeti 19:55 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak hiç bekletmeden arz ediyoruz.

Hürmetle…

257. Nağme: Fesada Uğrayan Dünya ve Yeni Bir Arınma Kurnası “IRMAK”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

İnsanlık için yeni bir arınma kurnası olacağına inandığımız bir televizyon kanalı yayın hayatına başlıyor: IRMAK TV.

Geçtiğimiz günlerde, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, televizyonculuğa yeni bir soluk ve anlayış kazandıracağını umduğumuz IRMAK için bir tebrik mesajı göndermişti. Hocamızın mesajını hemen paylaşmamış, televizyonun açılış programının yapılacağı gün neşrederek aynı zamanda biz de bu yolla tebrik ve başarı dileklerimizi dillendirmeyi düşünmüştük.

İşte bu nağmede muhterem Hocaefendi’nin mesajını ve onu imzalarken çektiğimiz iki fotoğrafı arz edeceğiz.

Ayrıca, bugün Rûm Sûresi’nin tefsirini tamamladık. Derste geçen bazı yorumları, özellikle şu dört ayetle alakalı açıklamaların bir kısmını 12:52 dakikalık ses dosyası olarak sunacağız.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“Allah’ın buyruklarını umursamayan şu insanların kendi tercihleri ile yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde (bütün dünyada) bozukluk ortaya çıktı, nizam bozuldu. Doğru yola ve isabetli tutuma dönme fırsatı vermek için, Allah, yaptıklarının bazı kötü neticelerini onlara tattırır.” (Rûm, 30/41)

قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلُ كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُشْرِكِينَ

“De ki: Dünyayı gezin de daha önce geçmiş toplumların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakıp anlayın. Onların da ekserisi müşrik idiler.” (Rûm, 30/42)

مَنْ كَفَرَ فَعَلَيْهِ كُفْرُهُ وَمَنْ عَمِلَ صَالِحاً فَلِأَنفُسِهِمْ يَمْهَدُونَ

“Kim inkâr ederse inkârının zararı kendisinedir. Kimler de güzel ve makbul işler yaparlarsa, onlar da kendileri lehine iyi bir hazırlık yapmış olurlar.” (Rûm, 30/44)

وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذِيقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِهِ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِأَمْرِهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

“O’nun varlığının ve kudretinin delillerinden biri de: Size rahmet eserlerini tattırması, emri ile gemilerin akıp gitmesi ve O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz için, rüzgârları müjdeci olarak göndermesidir.” (Rûm, 30/46)

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajını imzalarken:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajını imzalarken

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajını imzalarken

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, IRMAK Televizyonu’nun yayın hayatına başlayışı münasebetiyle gönderdiği tebrik mesajı:

Irmak Televizyonu’nun Fedakâr Hâdimleri,

Müessesenizin yayın hayatına başlaması münasebetiyle gerçekleştirilecek olan programla ilgili davetinizi memnuniyetle aldım; çok teşekkür ederim. Diyar-ı gurbette bulunmam sebebiyle bu teveccühünüze müsbet karşılık veremesem de her zaman kalben yanınızda bulunduğumu bilmenizi istiyor, affınızı istirham ediyor, en derin hürmet ve selamlarımı sunuyorum.

Günümüzde -maalesef- bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkarmada kurgu-bilimlerde olduğundan da ürpertici ve o ölçüde de bir büyüye sâhip bulunan bir kısım medya organları, güzellikleri çirkin, çirkinlikleri güzel gösterebiliyorlar.. küçüklükleri alkışlattırıp büyüklüklere lanet yağdırtabiliyor; bedeni ve cismâniyeti ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâb döküp insan hissiyatını köreltebiliyor; gıybet, iftirâ ve dedikoduya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirebiliyorlar.

Halbuki, bütün şubeleriyle medya, milletin duygularının tercümanı, kitlelerin rehberi ve güzelliklerin nâşir-i efkârı olmalıdır. Her televizyoncu, gazeteci ve yazar, selim kalb, akıl ve his ürünlerini gönül ekranlarına yansıtmalı; her zaman söz ve davranışlarında edepli, lisan ve kaleminde de nezih davranmalıdır. Yoksa, mevhum bir fayda uğruna, muhakkak zararlara sebebiyet verilmesi kaçınılmazdır.

Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri kendi döneminde taşrayı İstanbul’a, İstanbul’u da Avrupa’ya kıyas ederek efkâr-ı umumiyeyi bataklığa sürükleyen, şahsî garazları ve intikam fikrini uyandıran, böylece haysiyet kırıcı bir neşriyatla İslâm ahlâkını sarsan bazı gazetecilere hitaben “Ey gazeteciler! Edipler edepli olmalı!” diye seslenmiştir.

Gazeteciler ve yazarlar gibi, bir yönüyle onların yaptığı her işi birden deruhte eden televizyoncular da, bütün yeteneklerini, sanat kabiliyetlerini ve yayıncılık imkanlarını hep hakkın, iyinin ve güzelin emrine vermeli; temiz kalbleri bâtıl tasvirlerle yaralamamalı, insanların saf düşüncelerini çirkin hayallerle kirletmemeli ve nefsanîlikleri resmederek onları cismâniyetin köleleri hâline getirmemelidir. İdeal bir televizyonun ekranlara akseden her verisi, milletin genel hissiyatını seslendirmeli; onun bağlı kalacağı ilkeleri de vicdanlardaki hakikat hissi ve halis niyet belirlemelidir.

Allah’a sonsuz hamd ü sena olsun ki, son dönemde bu sahanın da bütün bütün boş ve sahipsiz kalmadığı söylenebilir; yayıncılığı sadece dünyevi menfaatlere bağlı götürenlerin yanında bugün Hak ve hakikatin sesi olma gayretindeki müesseselerin mevcudiyeti de bir gerçektir. Şu kadar var ki, yayın içeriğini bir Müslümanın 24 saatine göre oluşturan ve akışını 5 vakit namaz istikametinde planlayan bir televizyona ihtiyaç duyulduğu da aşikardır. İman ve İslam hakikatlerini gergef gergef işleyen programlarıyla fert, aile ve cemiyetin beklentilerine cevap verecek, herkese hitap etmesinin yanı sıra kadınları ve çocukları da bilhassa gözetecek bir yayın kurumunun lüzumu izahtan varestedir.

Bu açıdan, Irmak Televizyonu’nun kendi kültür köklerimize bağlı ve evrensel insanî değerler çizgisinde neşriyatta bulunarak, mezkur ihtiyacı ve işaret edilen beklentileri karşılayacağına, böylece televizyonculuğa yeni bir soluk ve anlayış kazandıracağına inanıyor, onu hem Türkiye hem de yakın coğrafya için çok önemli bir beslenme kaynağı ve yarınlar adına da bütün yeryüzüne bir ilham menbaı olarak görüyorum.

Nasıl ki, şart-ı adi planında, küçücük iradelerimizi, o koskocaman meşiet, irade ve kudret-i sübhaniye deryasına maya gibi çalmalı, sonra da Nasreddin Hoca ifadesiyle, “Ya tutarsa!..” mülahazasıyla Allah’ın merhametini beklemeye koyulmalıyız; aynen öyle de bu televizyonun mana köklerimizden, geçmişin dağ-dere, ova ve obasından sızıp-gelerek kendi televvünleriyle geleceğe akan bir ırmak gibi olacağını ve her biri ummanla bütünleşmeye müştak birer damla diğer hizmet birimleri arasında vahdet deryasıyla buluşacağını, böylece rıza ve rıdvana çalınan yeni bir maya vazifesi göreceğini ümit ediyorum. Bu mülahazayla da şöyle seslenmek istiyorum:

“Bu deryaya ey cân sen oldun ırmak,

Denizle ırmağı ne zordur ayırmak..”

Bu duygularla, açılış programınızın ve yayın hayatınızın gönlünüze göre olmasını diler, Cenâb-ı Allah’ın önünüzü açması ve sizi nice yıllara ulaştırması niyazıyla, televizyonun siz fedakar çalışanlarına ve davetinize icabet eden dostlarınıza selam ve hürmetlerimi arz ederim.

M. Fethullah Gülen

256. Nağme: Gelin Hoş Görelim!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli bölümümüz için çekim yaptığımız sohbetin çay faslında bir kere daha “hoşgörü” çağrısında bulundu. Yine arşivde bekletmeden hemen size ulaştırmaya karar verdiğimiz bu çok güzel hasbihalde muhterem Hocamız şu hususlara temas etti:

*Hazreti Yakub (ala nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam),

اِنَّـمَا اَشْكُوا بَثِّي وَحُزْنِي اِلَى اللّٰهِ

“Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim.” (Yûsuf, 12/86) demiş ve halini Allah’a şikayet etmişti. Ümmet-i Muhammed’den (aleyhissalatü vesselam) çokları da aynı yakarışı seslendirmişler ve hallerini Allah’a şikayet etmişlerdir. Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) bu ayeti secdede okurken hıçkıra hıçkıra ağladığı ve hıçkırıklarının en arka saflardan dahi duyulduğu rivayet edilir.

*Kur’an-ı Kerim’de hakiki mü’minler anlatılırken onların geceleri mürgülemeyle (kuş uykusuyla) geçirdikleri, seherlerde de çokça istiğfar ettikleri anlatılır ve şöyle buyurulur:

كَانُوا قَلِيلاً مِنَ الَّيْلِ مَا يَهْجَعُونَ وَبِالْاَسْحَارِ هُمْ يَسْتَغْفِرُونَ

“Geceleri pek az uyurlardı (adeta kuş uykusuna yatarlardı). Seherlerde ise sürekli bağışlanma dilerlerdi.” (Zariyat, 51/17-18)

*İnananlar, kendileri açısından mükemmelin peşine düşmeli, iç derinliğine ve kalb enginliğine talip olmalı ve kendilerini hep yetersiz bulmalıdırlar; fakat, başkalarının en küçük iyiliklerini çok değerli kabul etmeli ve hiç kimseyi hafife almamalıdırlar.

*Hoş görmek faziletin zirvesidir. Dinin temel dinamiklerine aykırı olmamak kaydıyla insanın kendi yorumlarına ters düşen şeyleri hoş görmesi fazilettir.

*Hoş görmeyi başarabilmiş insanlar, bütün hayatlarını sevgi, şefkat ve kucaklama ile örgülemiş olurlar.

*Hoş görmeyi yapamayanlar, en azından nahoş görmeme durağına sığınmalıdırlar.

*Kur’an-ı Kerim, “O müttakîler ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda infakta bulunurlar, kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah, böyle iyi davranan ihsan ehlini sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayet-i kerimede öfkesine mağlup olmayanları, bilakis onu yenip akl-ı selimle hareket edenleri “ve’l-Kâzımîne’l-gayz” ibaresiyle nazara vermektedir. Bu ifadedeki “gayz” kelimesi, gadabın aslı ve özüdür; hoşa gitmeyen bir şey karşısında insan tabiatının hiddet, kızgınlık ve hınçla heyecanlanması demektir. “Kâzımîn” ifadesi ise (bu kelimenin tekili “kâzım”dır), öfkesini yutan, hiddet ateşini sabırla içinde tutup boğarak söndüren, zarar gördüğü kimselerden öç almaya gücü ve kudreti bulunduğu halde intikama kalkışmayan ve kötülük edenlere karşı afv ile muamelede bulunan kimselerin unvanı olarak kullanılmıştır.

*Hoş görmeyi yapamayanlar, hatta nahoş görmeme durağında da kalamayanlar en azından onun bunun kusurlarını arama ve dile dolama gibi kötü ahlaktan uzak durmaya çalışmalıdırlar.

*Müsbet hareket etmek varken, -cı’nın -cu’yu sorgulaması neticesinde insanların enerjileri boş yere tükenip gidiyor. Oysa, üç asırdan beri yerle bir olmuş bir halimiz var. Bugün yapılması gereken, meseleyi dipten ve temelden ele alarak yeniden bir âbideyi inşa etmektir; sürtüşme değil.. dürtüşme değil.. şunun bunun ayıplarıyla meşgul olma değil.

*Evet, hoş görmek esas olmalı.. en azından nahoş görmemeli.. hiç olmazsa nahoş görülen şeyleri sindirmeli ve başka şekilde birilerine karşı değerlendirmemeli.. yüzlerine çarpmamalı.. gerilime sebebiyet vermemeli.. sinelerde meknî gayzı, kini, nefreti tetiklememeli.. boş yere insanları birbiriyle vuruşturmamalı…

*İhlas ve Uhuvvet risalelerinde dendiği gibi, binlerce birliğimiz bir ve beraber olmamızı gerektirirken, bunları görmezlikten gelmek körlüktür.

*Mü’minin yol haritasını şu ayet belirlemeli:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ اَحْسَنُ فَاِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَاَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet, 41/34)

*Toplumumuz çok yaralı.. toplumun bünyesi metastaz olmuş bir kanser hastası gibi.. ne kemoterapi ne de radyoterapi fayda vermez buna. Buna fayda verecek şey mülayemettir, hoşgörüdür, diyalogdur ve şefkattir.

19:36 dakikalık bu nağmeyi sesli ve görüntülü dosyalar halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

255. Nağme: Fıtrat, Vicdanın Sesi ve Pireleri de Kuşatan Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü tefsir dersinde Rûm Sûresi’nin 28-40. ayetlerinin müzakeresini tamamladık. Halkadaki arkadaşlarımız kendi mesul oldukları eserlerden bu ayet-i kerimelerle alakalı tefsir ve tevilleri özet olarak sundular. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi de her zamanki gibi tasdik, tashih ve tahlillerini dile getirdi.

Bu nağmede talebe arkadaşlarımızın özetlediği bazı yorumları ve onlar üzerine muhterem Hocamızın açıklamalarını, özellikle de şu konularla ilgili tefsirlerin hulasasını dinleyebileceksiniz:

*Cenâb-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de misal verişi ve bazı mevzuları misallerle akla yaklaştırması,

*“Fıtrat” kelimesinin manası ve “Allah’ın fıtratı” ifadesinin hangi anlamlara geldiği,

*Hanîflik, yani batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm’a yöneltme,

*Başka her şeyden geçerek O’na tam gönül vermek demek olan “inâbe”,

*Dinlerini parça parça edip kendileri de öbek öbek olan kimseler,

*Kendi yanındakiyle, kendine ait gördükleriyle böbürlenip şımaran hizipler,

*Bir derde düşünce başka her şeyi unutarak yalnız Rabb’e gönülden yalvaran vicdan,

*Akrabayı, fakiri ve muhtacı görüp gözettiği gibi hayvanların hayat hakkına da saygılı olan, Hazreti Üstad misillü pireleri dahi şefkat kanatları altına alan merhametli gönüller…

Evet, bu 13:18 dakikalık ses kaydında, işaret ettiğimiz mevzularla ilgili çok önemli hakikatleri ve onlara dair bir kısım açılım uçları bulacaksınız.

Şu kadar var ki, -ihtimal- bazı bölümlerde sesin anlaşılmasını zorlaştıran dip gürültüden dolayı rahatsız olacaksınız. O rahatsızlıktan ötürü çok özür dileriz. Lakin, şunu hatırlatmalıyız ki, derslerimiz bütünüyle bir aile ortamında ve tekellüfsüz ev atmosferinde cereyan ediyor. Muhterem Hocamız, iki üç saatlik ders esnasında uzun zamandır çektiği sırt ağrıları şiddetlenirse bazen masaj aletini açıyor, bazen de elindeki minik pervaneyi çalıştırma ihtiyacı duyuyor. Hem rahatsızlığını gördüğümüzden hem de Hocamıza karşı emr-i vaki edepsizliğinde bulunmamak için sessiz kalıyor, elde edebildiğimiz kadarıyla kaydettiğimiz sese razı oluyoruz.

Hürmetle arz ederiz…

Bu Haftanın Bamteli (18-24 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda Edep ve Nezaket Medeniyeti” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

254. Nağme: Az Amelin Ölçüsü ve Dinsizliğin Köprüsü

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu suali sorduk:

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in(sallallahu aleyhi ve sellem),

أَخْلِصْ دِينَكَ يَكْفِكَ الْقَلِيلُ مِنَ الْعَمَلِ

“Dinî hayatında ihlâslı ol, az amel yeter.”

beyanı nasıl anlaşılmalıdır. Dinî hayatında ihlâslı birisine yeteceği belirtilen “az amel”in ölçüsü nedir?

Bazı kimselerin “namaz kılınmasa, oruç tutulmasa, hacca gidilmese bile her ne olursa olsun ihlaslı az bir amelin insanı kurtaracağı” düşüncesine kapıldıklarını, bu mülahazanın ise ibadetleri hafife alma gibi bir inhirafa sebebiyet verebileceğini belirten Muhterem Hocamız, Allah dilerse çok küçük vesilelerle kullarını Cennet’le şereflendireceğini ama bu reca duygusunun kulluk vazifelerini önemsiz görme gibi bir yanlışlığa sebep olmaması gerektiğini vurgulayarak zikrettiğimiz hadis-i şerifin nasıl anlaşılması lazım geldiğini anlattı.

Bu arada, yirminci yüzyılda yetişen en büyük âlimlerden kabul edilen ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî hazretlerinin “Mezhepsizlik dinsizliğin köprüsüdür!” sözünü hatırlatan muhterem Hocaefendi, zaruret hallerinde ruhsatları kullanma ile hep kolayın peşine düşüp işine gelen görüşe göre hareket etme meselesinin birbirinden ayrılması gerektiği üzerinde de durdu.

Muhterem Hocamızın yukarıdaki soruya verdiği cevabı 08:47 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

253. Nağme: Cuma Hutbesi’nde “Yokluklar Arenası” ve Mescidimizden Görüntüler

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Bugün ders halkasındaki arkadaşlarımızdan Muammer Durak hocamız cuma hutbesi olarak muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin “Yokluklar Arenası” başlıklı makalesini okudu. Bu makale, ilk kez 1 Kasım 1987 tarihli Sızıntı Dergisi’nin başyazısı olarak yayınlanmış; daha sonra da “Yitirilmiş Cennete Doğru” kitabında neşredilmişti. Yaklaşık 25 sene önce kaleme alınmış olmasına rağmen sanki dün yazılmış gibi taze kalmış bulunan bu makaleyi sizinle de paylaşmak ve muhtevasını hatırlatmak istiyoruz.

Ayrıca, bu nağmede sabah derslerimizi, ikindi hasbihallerimizi ve Bamteli çekimlerimizi de yaptığımız salonumuzun/mescidimizin birkaç fotoğrafını arz edeceğiz. Bu vesileyle, Yeni Platform ve Hocaefendi’nin Sitemi başlıklı “205. Nağme”de bahsettiğimiz platformu merak eden kardeşlerimizin fotoğraf taleplerini de karşılamış olacağız.

Hürmetle…

Yokluklar Arenası

Mazhar olduğumuz nimetlerin kadrini bilmek, yeni mazhariyetler için en sağlam bir esas, en güçlü bir vesîledir. Sıkıntı ve mahrumiyetler, izâfî değerler ifade ettikleri için, en müreffeh bir hayat seviyesinde bile, her zaman bir kısım mahrumiyetlerden bahsetmek mümkündür. Tabii bunların yapıcı bir düşünce ile ele alınmasında da mahzur yoktur. Ancak, bütün bütün Hakk’ın lütuflarını görmezlikten gelerek hep mahrumiyetler üzerinde durmanın, hep olup-biten şeylerin fena yönlerini araştırmanın hiçbir yararı olmadığı da muhakkaktır.

Sıra sıra yokluklar arasından geçerek, yığın yığın mahrumiyet ve sıkıntıların ekşi, abûs çehrelerini görerek; bilmem kaç ölüm koridorundan sıyrılıp “tenezzüh ve seyir” diyebileceğimiz bu rahat ve huzur dolu günlere gelip ulaştık.

Daha “dün” denecek kadar çok yakın bir geçmişte, hayrın, hayır düşüncesinin susturulmak istendiğini, şerrin ve çeşit çeşit şirretliklerin çığlık çığlık etrafı velveleye verdiğini görüyor; elimiz bağlı, kolumuz bağlı, dilimiz bağlı ve düşüncelerimiz esir sadece seyrediyorduk. Bir evde, bir bahçede dost ve sevdiklerimizle bir araya gelerek düşünce alış-verişinde bulunamıyor, duyuş ve hissedişlerimizle yapayalnız bırakılıyorduk. Zira, en nezih düşüncelerden kaynaklanan ve en temiz hislerle ifade edilen şeylerden bile kuşku duyup korkanlar vardı ve bunlar milletin kaderine hâkimdi…

Rica ederim; o zamanlar bin seneyi aşkın bir zamandan beri milletin sinesinde kök salmış milli kültür ve tarih şuurundan, o göz kamaştırıcı muhteşem geçmiş ve onun getirdiklerinden; gazâdan cihaddan; gâzilik ve şehidlikten söz etme imkânı var mıydı? Her biri başlı başına bir destana mevzû olacak, güneşi batmayan o şanlı günlerden, onun birer rüya, birer hülya değerindeki hâtıralarından; varlık ve dirliğinizin bereketli kaynaklarından; ırmaklarından, çeşmelerinden, çağlayanlarından bahis açmaya imkân var mıydı? Şanlı tarihimizin füsunkâr güzelliklerini, onun ayrı ayrı yanlarından taşıp gelen musiki gibi tatlı sesleri; zaferleri, zafer duygularını, hezimetleri, nefis muhasebelerini derleyip, toparlayıp bir aynaya aksettirir gibi, milli-ruh menşûrundan geçirerek ma’şerî vicdana aksettiren gazeteleriniz, mecmualarınız, kitaplarınız, broşürleriniz, seminerleriniz, konferanslarınız ve bir mânâda televizyonlarınız, radyolarınız var mıydı?

Duyguda, düşüncede birbirinden koparılmış ülke insanının birbirine hasret giden fertlerini; yanyana ve birarada fakat “daüssıla” ile kıvranan ailelerini; yokun, yokluğun, hatta gölgelerin kavgalarının verildiği arenaları gördükçe lime-lime olup inleyen, yüreklerinizi duyup dinleyen ve “aks-i sada” nev’inden olsun cevap veren var mıydı?

Bütün bu kıtlıklar döneminde yitirilen değerlerimiz, tezyif edilen tarihimiz, yıkılan yuvamız, perişan olan insanımız karşısında ızdırap çekip sızlayan, ona masmavi günler hazırlama yolunda düşünce çilesiyle kıvranan ve onun sıkıntılarını paylaşan kaç insan gösterilebilirdi?

O günlerde tarih ve din düşmanlarının, gökleri keşf ve arzın tabakalarını hallaç etme plânı, dev teleskoplarla semayı arayıp taramaları ve bu yolla ortaya koydukları yeni tesbitleri, tahminlere dayalı iddiaları, -eğer o günlerde bulunsaydı- feza gemileri, ışıkla yarışan mekikleri ve ancak rüyalarda görülebilen ileri feza teknolojileriyle, geçmişe aid her şeyin hakkından geleceklerini, bütün değer abidelerini yerle bir edeceklerini; insanların bakış ve düşünce tarzlarını temelinden değiştirip varları yok, yokları da var edeceklerini; varlık, hayat ve ölüm gibi öteden beri insanoğlunun en mühim meseleleri sayılan mefhumlara anlaşılır ve yararlı izahlar getireceklerini; hatta en onulmaz dertlere derman bulacaklarını, ölümü öldürüp kabir kapısını kapayacaklarını; bütün metafizik oyunları (!) bozup varlığı, onun tek ve gerçek esası olan (!) maddeye ve maddeci düşünceye teslim edeceklerini avâz-avâz bağırıp herkesi susturmalarına ve insanı insanlığından utandıran şarlatanlıklarına karşı, kim bir söz söyleyebilmiş ve kim “Yeter bu yalanlar artık!” diyebilmişti?

Tertemiz îmanî düşüncelerimiz, ondan kaynaklanan cesaret ve fedâkarlıklarımız, millet ve ülke yararına durulardan duru niyetlerimiz, aksiyon ve kabiliyetlerimizle kendi kendimizi ifade etmeye imkân veriliyor muydu? Ve yine o günlerde aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşan insanlar olarak biraraya gelip uhrevî hislerle derinleşmenin, yenilenmenin ve dünyamızın kaderi hakkında müzakerelerde bulunmanın, fikir beyan etmenin imkânı var mıydı?

Zaten o günlerde bizler, sadece hülyalarımızda yaşadığımız o tılsımlı dünyalara, adalet ve hakkaniyetin atlas iklimine, eksiksiz, kusursuz inancın ak yoluna girmeye karar verseydik de giremezdik. Zirâ, bütün köprüler yıkılmış, yollar da perişandı… Ne bir ses, ne bir soluk, ne bir rehber ne de bir ışık yoktu. Tûr dağının sağında solunda Sâmirilerin pusuları, Hira’ya giden yollarda da Ebu Cehil’lerin gayz u tuğyânı vardı. Henüz görünürlerde ne duyan, ne anlayan, ne de bu yanlışlıkları göğüsleyecek bir kahraman yoktu. Hamza’lar, neyin avcılığını yapmaları gerektiğini henüz bilemedikleri, Ömer’ler, uyku mahmurluklarını henüz üzerlerinden atamadıkları o günlerde, ne anlayışsızlığın tepesine inecek bir yumruk, ne de mantıksızlığa başkaldıracak bir dimağ yoktu.

Bütün bu dizi dizi yoklukların en ızdıraplısı, en acısı ise, sağda-solda tantana ile ilân edilen “insan hakları”, “demokrasi”, “vatandaşlık” gibi hemen herkese serbest teneffüs hakkını veren mefhumlardan istifade etme imkânı da yoktu. Nihayet, bütün bu yokluklardan kısa zamanda sıyrılıp çıkmanın, hatta bu uğurda bir kısım civanmertlik ve fedâkarlıklarda bulunmanın yolu da yoktu.

Bu arada ihtiraslarımız, zaaflarımız, kaderimizdeki bu yokluklarla birleşince, ümitlerimiz delik-deşik oluyor ve kendimizi bir kördüğüm tâlihin pençesinde hissediyor, hissettikçe de gevşiyor, çöküyor ve dağılıyorduk. Heyhât! O günlerde bizi derleyip toparlayıp, imanın, aşkın, heyecânın potasında birleştirecek bir el de yoktu.

Ya şimdi, bu türlü yokluklardan, mutlak mânâda, bahsedebilir miyiz? Vâkıa elde edilmesi gerekli olan daha bir sürü şey var ama bunlar destan seviyesindeki o eski yoklukların yanında deryada katre kalır.

Bence, bugün üzerinde durulması gerekli olan en önemli yokluk, Hakk’ın nimetlerine karşı şükür ve şuur yokluğu.. o nimetleri değerlendirip daha büyük lütuflara sıçrama yokluğu.. bütün güçleri ve kuvvetleri Hakk’la münasebette görü her şeyi O’ndan bilme yokluğu.. evet, yok olan bunlardır ve Hakk erlerinin omuz omuza verip takviye etmeleri gerekli olan esaslar, kaideler de bunlardır.

Keşke, her şeyi tenkid yerine, her nimete kendi cinsinden şükürle mukabele ederek, o nimeti arttırma yollarını araştırabilseydik! Ve keşke, şahısların, hiziplerin himmet ve kuvvetleri yerine, Hakk’ın kesilmez ve aldatmaz inayetlerine itimad edebilseydik!..

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) yazı olarak indirmek için tıklayınız

Bu makaleyi (hutbe dualarıyla beraber) PDF olarak indirmek için tıklayınız

***

Mescidimizin Giriş Tarafı:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Mahfil Kısmı:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Mihrap Bölümü:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Bamteli Çekimleri Yaptığımız Platform:

 Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

Mescidimizin Kubbeciklerinden Biri:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi'nin sohbet yaptığı mescit

252. Nağme: Kul, Rabbini Sorgulayamaz ve İmtihan Edemez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Geçenlerde bir kardeşimizden “Bu hafta namazlarımı ve dualarımı da aksatmadım ama yine de sınavda başarılı olamadım; Rabbim neden bana yardımcı olmadı?” manasına gelen bir e-mail aldık. Bir başka arkadaşımız da “Benim dualarım hiç kabul olmuyor; istediğim hiçbir şey gerçekleşmiyor!” diyerek dert yanıyordu.

Bu türlü mesajların da sevkiyle, Bamteli çekimi yapmak üzere salonumuzda/mescidimizde yerlerimizi alınca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu yönelttik:

“Eserlerde ‘Ubudiyette ancak teslimiyet vardır; tecrübe ve imtihan yoktur’ denilerek, insanın Rabbini tecrübe ve imtihan edemeyeceği ifade buyuruluyor. Mü’minler için böyle bir yanlışlık söz konusu mudur; insan hangi düşünce ve fiillerle Rabbini tecrübe etme vartasına düşmüş olur?”

Muhterem Hocamız sorumuzu öyle güzel cevapladı ve o kadar önemli ölçüler ortaya koydu ki, “Keşke bu sohbeti de herkes seyretse/dinlese!” dileği daha o esnada gönlümüzü sarıverdi. Onun için de kaydımızı arşivde bekletmeden yayınlamayı uygun bulduk.

19:58 dakikalık bu nağme baştan sona pek mühim olmakla beraber, muhterem Hocaefendi’nin, sözlerini noktalamadan önce anlattığı hatırası ve yürek yakan muhasebesi çok önemli mesajlar ihtiva ediyor.

İstifadeye medar ve dualarınıza vesile olması ümidiyle sunuyoruz.

251. Nağme: “Rum Mağlup Oldu” ve “Nice Uygarlıklar Yıkıldı, Ne Umranlar Kuruldu!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugünkü dersimizde “Rûm Sûresi”nin ilk on ayetini müzakere ettik. Bu sûreye, Ehl-i kitap olan Doğu Romalıların ateşperest olan Farslara -daha önce mağlup olmuşken bir süre sonra- galip gelecekleri ve müslümanların hem bu hadiseye hem de aynı zamanda müşrikler karşısındaki kendi zaferlerine sevinecekleri bildirilerek başlanmakta; geçmişteki inkarcı toplumların durumlarından ibret alınması öğütlenmekte; Yüce Allah’ın varlığı, birliği, eşsiz kudreti ve kainattaki mutlak hakimiyetinin delilleri, insan fıtratının önemi ve insanların yapıp ettikleri yüzünden ortaya çıkan olumsuzluklar üzerinde durulmakta; kıyamet günü inkarcıların karşılaşacakları bazı hallere değinilip Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şahsında bütün müminlerden, tevhid inancına bağlı kalarak, âhiret hayatına hazırlığı ihmal etmeden, darlıkta da bollukta da Allah’a olan saygı ve itaatlerini devam ettirmeleri ve inançsızların tutumlarından etkilenmemeleri istenmektedir.

İşte bu konuları ihtiva eden ayetlere ait farklı tefsirlerdeki açıklamaların özetleri sunulurken bir arkadaşımız şu hadisi hatırlattı: Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bir sabah namazında Rûm suresini okumuş; ancak bazı ayetlerde tereddüt etmişti. Namazı bitirip arkasını döndüğünde “Bir takım kimselere ne oluyor ki bizimle beraber namaz kılıyorlar da güzelce temizlenmiyorlar. Şüphesiz Kur’an’ı karıştırmamıza sebep olan işte onlardır!” buyurarak, temizliğin ibadetlerin sıhhati açısından ne kadar önemli olduğunu belirtmişti.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu hadis-i şerif üzerine, abdestteki bir kusurun namazı duymaya mani olabileceğini ve bir cemaatte kötü niyetli ya da abdestinde dikkatsiz bir insan varsa, oradaki bütün insanların manen ondan etkilenebileceğini vurguladı. Daha sonra da bu konuyla alakalı bir hatırasını anlattı. Sözlerini “hiç unutmam” diyerek noktalayınca, bir ağabeyimiz muhterem Hocamızın, Hac yaptığı esnada bir tavuk etini çiğneyip yutmak için çok gayret etmesine rağmen etin bir türlü boğazından geçmediğini hatırlatması üzerine o hatırasını da nakletti.

Bu 11 dakikalık nağmede hem o iki hatırayı hem de muhterem Hocaefendi’nin ders sırasındaki bazı açıklamalarını dinleyebilirsiniz.

Ayrıca, bugün çektiğimiz bir fotoğrafı da arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bugünkü derste çektiğimiz bir fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

250. Nağme: “Bir Serçe Bir Kartalı Salladı Vurdu Yere!..”

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Bugün en son çay fasıllarından birini 10:30 dakikalık ses ve görüntü dosyaları olarak arz edeceğiz. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu nağmede şu hususlara değiniyor:

***Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar.

***Allah Teâlâ, dişini sıkıp aktif sabır içinde bulunanların yardımcısıdır.

***Yunus Emre, lügaz denilen bilmece gibi sözleriyle Cenâb-ı Hakk’a itimad eden nice küçüklerin nefsine güvenen nice büyüklere galebe çaldığını şöyle anlatır:

“Bir serçe bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil gerçektir

Ben de gördüm tozunu”

***Yunus Emre, şu sözleriyle de kendi güç, kuvvet, ilim ve iktidarına güvenen kimselerin sonunda nasıl mağlup olacaklarını ve mahcup hale düşeceklerini vurgular:

“Bir küt ile güreştim

Elsiz ayağım aldı

Güreşip basamadım

Gövündürdü özümü”

***Yunus Emre’nin şu ifadeleri ise, ihlaslı çok küçük bir amelin bile Hak katında çok değerli ve mizanda pek ağır olacağını ima etmektedir:

“Bir sineğin kanadın

Kırk katıra yüklettim

Çift dahi çekemedi

Şöyle kaldı kazını”

***Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Bundan dolayıdır ki, maruf (hayır, iyilik) sayılan hiçbir şeyi küçük görmemelisiniz. Sizin kurtuluşunuzun hangi amele bağlı olduğunu bilemediğiniz için elinize geçen her fırsatı bir beraat fermanı gibi kabul etmeli ve onu değerlendirmeye çalışmalısınız. Birine tebessüm etmişsiniz, diğerine selam verip gönlünü almışsınız, bir başkasına insan diye değer atfederek bağrınızı açmışsınız, doldurduğunuz kovanızdaki suyu başka birinin kabına boşaltmışsınız ya da kendiniz suya kandıktan sonra susuzluktan dili sarkmış bir köpeği de sulamışsınız… Bunlar, bu dünyada küçük işler gibi görünebilir. Fakat, bütün bu ameller nezd-i uluhiyette birer değer hanesine yerleştirilir ve sizin hesabınıza değerlendirilir.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

249. Nağme: İnsan Balyozla Düzeltilmez!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu nağmede 09:15 dakikalık bölümünü paylaşacağımız ikindi hasbihalinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu konuları açıklıyor:

***Daha baştan karakterlerin okunması ve kaymaya sebebiyet verebilecek faktörlerin önünün alınması lazımdır.

***Bazı kimselerin paraya karşı hiç zaafları yoktur; onları altınların içine koysanız, “Keşke birisi bunları alsa da beni bu işten kurtarsa!” der. Bazıları da vardır ki, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ifadesiyle, “iki dağ altını olsa, üçüncüsünü de ister.” Kimi insanlar ise, cismaniyete ait arzular karşısında sağlam durabilirler. Fakat bunların hepsinin başka alanlarla alakalı zaafları olabilir. Mesela, bir insan veli de olsa alkışlanıp takdir edilmeye ve şöhrete karşı bir zaafı bulunabilir. Bu açıdan da şahısların çok doğru okunması ve onların, zaaflarının esiri olmamaları istikametinde bir yol tutulması gerekmektedir.

***Bir zaaf emaresi gösterildiği an, o insanın onuruna dokundurmadan, kuvve-i maneviyesini sarsmadan, onu ümitsizliğe atmadan, küstürmeden ve darıltmadan, halihazırdaki hizmetine muadil zaafına kapalı başka bir vazife verilmeli.

***Hazreti Ömer (radiyallahu anh) bir gece şehrin asayişini kontrol için dolaşırken, içinde günah işlendiğini öğrendiği bir evin duvarından atlamış ve içeridekileri azarlamıştı: Ev sahibi ihtiyar, “Ya Emire’l-müminin!. Ben Allah’ın bir emrine muhalefet etmişsem de sen O’nun üç emrine birden muhalefet etmiş bulunuyorsun. Allah Teâlâ, ‘Kimsenin gizli hallerini araştırmayın’ (Hucurât, 49/12) buyurduğu halde, sen benim gizli halimi araştırdın. Allah Teâlâ, ‘Evlere kapılardan gelin’ (Bakara, 2/189) dediği halde, sen benim evime duvarından girdin. Allah Teâlâ, ‘Kendi evlerinizden başka evlere, sahiplerinden izin almaksızın ve onlara selam vermeden girmeyin’ (Nur, 24/27) buyurduğu halde, sen benden izin almadan evime girdin.” demişti. Bunun üzerine, Hazreti Ömer (r.a) özür dilemiş ve gözyaşları içerisinde oradan ayrılıp gitmişti. Birkaç gün sonra Hazreti Ömer (r.a) sohbet ederken, adam gelip cemaatin arka tarafında kendini gizleyerek oturdu. Onu gören Ömer Efendimiz çağırıp yanına oturttu ve kulağına eğilerek, “Allah’a yemin ederim ki, o gün sende gördüğüm şeyi hiç kimseye söylemiş değilim” dedi. İhtiyar da Hazreti Ömer’in (r.a) kulağına “Ben de Hazreti Muhammed’i hak peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, o günden sonra o işi bir daha yapmış değilim!” cevabını verdi.

***Şam’da akıllı ve güçlü-kuvvetli biri vardı; Şam temsilcisi olarak zaman zaman Hazreti Ömer’e gelirdi. Bir ara gelmez oldu. Hazreti Ömer merak ederek onun niçin görünmediğini sordu. “Ey Mü’minlerin Emiri! O içkiye daldı” denildi. Bunun üzerine Hazreti Ömer katibini çağırtarak Mü’min Sûresi’nin ilk üç ayetini ihtiva eden şu mektubu yazdırdı: Hattab oğlu Ömer’den falan oğlu falana! Selam üzerine olsun! “Hâ, Mîm. Bu kitabın vahyolunup bölüm bölüm indirilmesi, azîz ve alîm Allah tarafındandır. O, aynı zamanda günahları bağışlar, tevbeleri kabul buyurur, ama cezalandırması da çetin olup, lütuf ve ihsanı pek geniştir. O’ndan başka ilah yoktur. Dönüş yalnız O’na olacaktır.” Sonra da orada bulunanlara dönerek “Allah Teâlâ’ya bu kardeşinizin tevbesini kabul etmesi ve onu doğru yola iletmesi için dua ediniz” buyurdu. Hazreti Ömer’in mektubu kendisine verildiğinde, adam “Evet Allah tevbeleri kabul edip günahları bağışlar. Onun azabı şiddetlidir. Hazreti Ömer beni O’nun azabından sakındırmış ve bana Allah’ın mağfiretini va’detmiştir” dedi. Adam mektubu tekrar tekrar okudu ve ağladı. Sonra da tevbe ederek bir daha ağzına içki koymadı. Bunu öğrenen Hazreti Ömer şunları söyledi: “Kötü yola düşen bir kardeşinizi gördüğünüzde ona nasihat ediniz ve kendisini bağışlaması için Allah’a dua ediniz. Sakın onu Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşürmeyiniz ve onun aleyhinde şeytana yardımcı olmayınız.”

***İman hizmetine çok emeği geçmiş büyük bir insandan dinlemiştim: O, bir gün birkaç hususu haber vermek ve bir meseleden dolayı bir insanla alakalı şikayetini arz etmek için Bediüzzaman hazretlerine gidiyor. Tam söze başlayacağı sırada, Hazreti Üstad -o kendine has red ifade eden tavrıyla- “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. O zat, bir süre sonra bir fırsatını bulup tekrar söz alıyor; Üstad yine, “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum” diyor. Bir kere daha deneyince yine aynı cevapla karşılaşıyor: “Kardeşim ben bir şey bilmiyorum.” Üstad hazretleri bu türlü davranışlarıyla, su-i zanna, gıybete ve insanlar hakkındaki kesin bilgiye dayanmayan hükümlere karşı tavır almak gerektiğini ortaya koymuş, insan kaybetmeme adına nasıl davranılması lazım geldiğini göstermiştir.

***İnsanların cehenneme kaymalarına meydan vermeyecek şekilde kucaklayıcı olmak mesleğimizin bir esası olan şefkatin gereğidir.

***Te’dib (terbiye edip edeplendirme), kovma şeklinde ortaya konmamalı; o, yerinde sağlam tutma, karakterine göre besleme ve kurumasını engelleme olarak anlaşılıp uygulanmalı.

***Balyozla ya da tokmakla insan düzeltilmez; düşene bir de siz vurursanız, beyin kanamasından ölüp gitmesine sebebiyet vermiş olursunuz. Balyozla toplum düzeltilseydi, biz Tanzimat’tan bu yana elli defa balyoz yedik, düzelirdik olur biterdi.

Bamteli’nde Bu Hafta (11-17 Mart 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda Gül İçin Katlanılan Dikenler ve Hak ile İhlâs Münasebeti” başlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar, defalarca dinlediğimiz bu sohbetin güzelliğinden bir nebze tattırmak için, yine bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Acemice de olsa sadece bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 7-8 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla..

248. Nağme: Bahar, Değişip Başkalaşma ve İnkişaf

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün arz edeceğimiz ikindi hasbihalinin 15:21 dakikalık bölümünde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları açıklıyor:

-Canlı kalabilenler baharı idrak ederler.

-Bir Hak dostu: “Eğer Cenâb-ı Hakk’ın kahrından korkuyorsan dinde sâbit-kadem ol, ağaçlar şiddetli rüzgârların korkusuyla köklerini bulundukları yerde daha bir sağlamlaştırırlar.” der. Bir başka Hak eri ise, farklı bir açıdan insanların ağaçlardan öğrenecekleri hususlar olduğunu ifade eder ve şöyle der: “İnsanlar ağaçlardan ders almalıdırlar; onlar, ne üzerlerinde barınan kuşların, ne gölgelerinde yatan insanların, ne de verdikleri yemişlerin hesabını tutarlar.”

-İnanan insanlar, sürekli tekâmül peşinde bulunmalı, kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla hep “diriliş”ler yaşamalı; fakat, aynı zamanda kendi öz değerlerine bağlı, değişme fantezisinden uzak ve durdukları yerde “sabit-kadem” olmalıdırlar. Onlar, her gün yeni bir duyuş, yeni bir seziş, âfak ve enfüse ait yeni bir keşif ve yepyeni tahlil ü terkiplerle imanlarını bir kere daha derinden duymalı, Hak tevfîkine dayanarak inançlarını yeniden inşa etmeli ve sonra da irfanlarının derinliği ölçüsünde bir aksiyon sergilemelidirler. Evet, onlar tekvînî ve teşriî emirlerin mana, muhteva ve özünde bitevî derinleşmeli; böylece, değişimi daha bir olgunlaşma şeklinde anladıklarını ortaya koyarak iç içe inkişaflar gerçekleştirmelidirler. Ne var ki, kendi kimliklerinden uzaklaşma, farklı kültürlerin tesirlerinde kalarak başkalaşma ve öze yabancı bir hal alma anlamlarına gelen bir “değişim”den korkmalı; bu manadaki bir değişikliği bozulma saymalı ve kendilerini ondan korumak için farklı vesilelere sığınmalıdırlar.

-Bazen başlangıçtaki çok küçük bir değişim, ileride pek büyük başkalaşmalara sebep olabilir. Bu mevzuda bir sızıntının meydana gelmesine bile fırsat vermemek lazımdır. Evet, atalarımızdan tevarüs ettiğimiz dinî ve millî değerlerimizden herhangi biri ile alâkalı en küçük bir kayma, daha sonraları önü alınamaz inhiraflara dönüşebilir.

-Kur’ân bize,

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) duâsını öğütlemekle değişip başkalaşmaya karşı hıfz-ı ilahiye sığınmanın gerekliliğini hatırlatmaktadır. Tarih boyunca nice büyük görünümlü insan, şeytanın attığı ağa takılmış ve ona av olmuşlardır. Aynı akıbete uğramamak için Allah’a sığınmak ve dünyanın geçici güzelliklerine kanmamak lazımdır.

-Cenâb-ı Allah dinini her zaman “cedîd” kimselere, matlaşmamış, eskimemiş, paslanmamış, kalben ölmemiş, hep yeni ve zinde insanlara temsil ettirir. Nitekim, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ فَسَوْفَ يَأْتِي اللّهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لآئِمٍ ذَلِكَ فَضْلُ اللّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللّهُ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, (bilsin ki), Allah öyle bir kavim getirecek ki, O, bu kavmi sever, onlar da O’nu severler. Mü’minlere karşı başları yerde, kâfirlere karşı ise onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler ve kınayanın kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah, atâsı, ihsanı çok bol olandır ve her şeyi en iyi şekilde bilendir.” (Mâide sûresi, 5/54)

-İnsan çoğu zaman değişip başkalaştığının farkına varamayabilir. Bir dönemde harama bakmaktan sakınan bir insan şayet dikkatli yaşamazsa gün gelir harama yürümekten ve onu işlemekten bile rahatsız olmamaya başlar. Bu itibarla da, başkalaşmanın ilk adımını atmamaya çalışmak lazımdır. Evet, başkalaşmamanın en önemli dinamiği, en küçük bir değişmeye karşı çok kararlı durmak ve değişmemek için sürekli takviyeye başvurmaktır.

247. Nağme: İmanın Tadını Duymak ve Âhirette Alacaklı Olmak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugünkü nağmemizde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özellikle şu mevzuları anlatıyor:

***İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

ثَلَاثٌ مَنْ كُنَّ فِيهِ وَجَدَ حَلَاوَةَ الْإِيمَانِ أَنْ يَكُونَ اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَحَبَّ إِلَيْهِ مِمَّا سِوَاهُمَا وَأَنْ يُحِبَّ الْمَرْءَ لَا يُحِبُّهُ إِلَّا لِلَّهِ وَأَنْ يَكْرَهَ أَنْ يَعُودَ فِي الْكُفْرِ كَمَا يَكْرَهُ أَنْ يُقْذَفَ فِي النَّارِ

Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Rasûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.” Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Rasûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman adeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından, O’nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlûkata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür. Bir de, Allah, Cehenneme yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır.

***Yaptığınız kat kat iyiliğin sıfırını bile göstermeyen kimselere karşı dahi tavır almamalı, onlara aynıyla mukabelede bulunmamalısınız. Sürekli alacaklı olmalı, fakat alacaklı olduğunuz şeyleri asla talep etmemelisiniz. Bu civanmertliği öyle tabiatınız haline getirmelisiniz ki, öteye de alacaklı olarak gitmeli ve orada insanlardan hak talep etmemek suretiyle bir kere daha civanmertlik sergilemelisiniz.

***Hadis kitaplarında ahirete ait şöyle bir tablo anlatılmakta ve zenginler ile âlimlerin karşılaşmaları nazara verilmektedir: Rivayete göre; servetini Allah yolunda infak eden zenginler ile ilmiyle âmil olan âlimler Cennet’in kapısında buluşacaklar. Âlimler, cömert zenginlere hitaben, “Buyurunuz, öncelik sizin hakkınızdır, evvela siz giriniz. Çünkü, şayet siz servetinizi Allah yolunda infak etmeseydiniz, ilim yuvaları açmasaydınız ve eğitim imkanları hazırlamasaydınız, biz ilim sahibi olamaz ve doğru istikameti bulamazdık. İlim yolunda bulunmamıza ve ufkumuzun açılmasına siz vesile oldunuz; biz size borçluyuz. Dolayısıyla hakk-ı tekaddüm size aittir, buyurunuz!” diyecek ve onlara hürmeten bir adım geriye çekilecekler. Fakat, cömert zenginler, “Aslında, biz size borçluyuz; çünkü, eğer siz o engin ilminiz sayesinde bizim gözlerimizi açmasaydınız, bize güzel rehberlik yapmasaydınız, tekvinî ve teşriî emirleri beraberce okumasını öğretmeseydiniz ve helalinden kazanıp Allah için infak etmenin güzelliğini göstermeseydiniz, biz servetimizi böyle hayırlı bir iş uğrunda sarfedemezdik. Siz kılavuzluk yaptınız ve bizi bir verip bin kazanma çizgisine taşıdınız. Bundan dolayı, dünyada olduğu gibi burada da öncülerimizsiniz; buyurunuz, evvela siz giriniz!” mukabelesinde bulunacaklar. Bu tatlı muhavereden sonra âlimler öne geçecek ve ard arda Cennet’e dahil olacaklar.

En son çay fasıllarından birinin 19:30 dakikalık bölümü olan bu güzel sohbeti dualarınıza vesile olması recasıyla sunuyoruz.

246. Nağme: Tesbih, Tehlil ve Tekbir Çizgisinde Sıradanlıktan Seçkinliğe

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bildiğiniz üzere birkaç aydan beri Kırık Testi’lerin İngilizce tercümelerini, iki haftadır da aynı zamanda Arapça çevirilerini sitemizde neşrediyoruz. Her iki dildeki dosyalarımızla alakalı -elhamdulillah- çok güzel yorumlar alıyoruz.

Geçtiğimiz günlerde Amerikalı bir okuyucumuz hislerini paylaşırken Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerindeki bir hususiyete dikkat çekiyor; şimdiye kadar pek çok İslamî yazı okuduğunu ve hemen hepsinde muhayyel bir düşmana karşı reaksiyon istikametinde mevzuların ele alındığını ama Hocaefendi’nin yazılarında hep insana içten içe derinleşme, marifet/muhabbet/aşk u iştiyak hesabına daha bir dolu hale gelme, sürekli kendi rekorunu kırıp yenileme ve Allah’la münasebet açısından her gün daha da enginleşme yollarını gösterdiğini; bu ufkun ise insanı reaksiyoner değil aksiyoner olmaya ve bitevî müsbet harekete sevkettiğini ifade ediyordu.

Gerçekten muhterem Hocamızın en fazla üzerinde durduğu hususlardan biri imandan marifete, aşktan iştiyaka, ihlastan ihsana uzanan çizgide asla doyma bilmeme, sürekli zirveleri kollama, insanî donanımın hakkını verip konuma göre bir kulluk sergilemeye çalışma meselesi oluyor.

Hocaefendi’ye göre, titiz yaşamak, kayıp düşme ihtimallerini azaltır. Titiz yaşamanın da birkaç yanı vardır. Bunlardan birisi, imanını güçlendirme adına doyma bilmeyen bir ruh hâletine sahip olmaktır. Ayetü’l-Kübra risalesindeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli bu meselenin en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kainat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yine de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli “Daha yok mu?” deyip durur. İşte, o seyyah gibi, mü’min her gün kendi kendine, “Ben Allah’ı şu kadar biliyorum; fakat bu yetmez bana; O’nu öyle bilmeliyim ki, imanım, marifetim, Allah’a karşı alakam, -bazen aşk, bazen muhabbet, bazen iştiyak, bazen Cenâb-ı Hakk’ın inayeti manasına da gelen cezb ve bazen de o inayete kendini salma manasında incizap şeklinde tecelli eden alakam- daha da kuvvetlensin ve mertebe katetsin.” demelidir.

Yine bir ikindi hasbihalinde muhterem Hocamız, aynı mevzuyu bu defa Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber zikirleri üzerinden değerlendirerek ele aldı. Namazın çekirdekleri olarak anlatılan bu mübarek kelimelerin aslında hayatın da çekirdekleri olduğunu, bazılarının bunları dil ucuyla söylemesine mukabil kimi seçkin kulların da gönüllerinin en derin noktasından kaynaklanan bir iç dürtüyle tesbih, tehlil ve tekbirleri seslendirdiklerini anlattı.

Hakikatlere kapalı avam halkın söyleyişinde takılıp kalmamak, avamlıktan sıyrılıp perde arkası hakikatlere yeni yeni uyanmaya başlamış havassın (seçkin kulların) seviyesine yükselmek, sonra onu da yeterli bulmayıp ehass-ı havassın (has üstü hasların, seçkinler seçkini zirve insanların) ufkunu yakalamaya çalışmak lazım geldiğine vurguda bulundu. Duyuştan duyuşa ne büyük farklar olduğunu anlatıp sadece Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber sözlerini tekrar edenler bulunduğu gibi bütün bütün tesbihleşen, tehlilleşen ve tekbirleşen Hak erlerinin de mevcudiyetini hatırlattı.

Cenab-ı Hakk’ın bu yüce hakikatleri hepimizin gönlüne duyurması niyazıyla bu güzel sohbetin 15:12 dakikalık bölümünü arz ediyoruz.

Muhabbetle…

245. Nağme: Ahirete İmanın Yuvaya Tesiri ve Hizmet Erlerinin Aile Saadeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Maalesef, her geçen gün aslında bizim en sağlam müesseselerimizden biri olan/olması gereken ailenin ciddi yaralar aldığına, eşler arasında anlaşmazlıkların arttığına ve hatta kendisini yaşatma idealine adamış insanların cennet otağı olması beklenen yuvalarında bile boşanmaya kadar uzanan huzursuzlukların yaşandığına dair e-mailler, mektuplar ve sorular alıyoruz.

Ne yazık ki, insanlar her hal ve hareketlerinin âhirette bir karşılığının bulunduğuna yakîn hâsıl edemediklerinden.. eş seçimi ve izdivaç vetiresinde, gözünü ukbâya dikmiş mü’minlerin değil de fânî âlemin oyununa eğlencesine aldanmış ehl-i dünyanın ölçülerine göre kararlar verdiklerinden.. zevc ve zevce, birbirlerini yeryüzünde yâr yârân bilmenin yanında ebedî hayata uzanan güzergahta yol arkadaşı ve Cuma yamaçlarında seyir yoldaşı göremediklerinden.. Cennet yuvasının buraya göre şekilleneceği hakikati istikametinde tavır belirleyemediklerinden.. aslında anne, baba, eş ya da çocuklara yapılan küçük büyük her iyiliğin Allah’ın rızasına vesile olacağına ve O’nun hoşnutluğundan dolayı yapılması icap ettiğine inanmışlık içinde hayat sürdüremediklerinden.. ve en ufak bir haksızlığın da ötede yürek yakan bir kor halinde karşılarına çıkacağına inanmış bulunmanın gereğini sergileyemediklerinden yuvalar şirinliğini, sıcaklığını, inşirah kaynağı oluşunu ve herkesi ana kucağı gibi bağrına basışını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya…

Dile getirmekten bile korktuğumuz bu problemle alakalı son günlerde pek çok şikayet ve soruyla karşılaştığımız için, Bamteli çekimi yapmak üzere mescidde yerlerimizi alınca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu iki soruyu yönelttik:

İslam’ın hedeflediği bir aile müessesesinin ve huzur tüten bir yuvanın teşekkülünde ahiret inancının rolü nedir? Ahirete iman, aile saadetine ne ölçüde ve nasıl tesir eder?

Hizmet erleri için “evinin yolunu kaybetme, çocuğunun yüzünü unutma” ufku gösteriliyor. Böyle bir keyfiyet aile hukukunun gözetilmesine mani midir? Değişik bir ifadeyle, kadın ya da erkek açısından bu ufkun suiistimali söz konusu mudur?

Doğrusu, muhterem Hocamızın bu suallere verdiği cevabı Bamteli olarak neşretmeyi düşünüyorduk. Fakat, bu sohbeti arşivde bekletmeye gönlümüz razı olmadı. 19:59 dakikalık bölümünü hemen yayınlamaya karar verdik.

Dualarınız istirhamıyla arz ediyoruz.

244. Nağme: Başkası İçin Ayağa Kalkma ve Mütekebbire Karşı Tekebbürde Ölçü

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bu nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin dün akşam dar dairede yaptığı sohbetin 14:45 dakikalık bölümünü sunacağız. Aziz Hocamız, hasbihalinde şu soruların cevaplarını veriyor:

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, kendisi için ayağa kalkanlara “Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!” dediği hâlde, Sa’d bin Muaz (radiyallahu anh) meclise girerken “Kavmin seyyidi için ayağa kalkın!” buyurmuştu. Bunun hikmetleri neler olabilir?

-Hazreti Sa’d bin Muaz kimdir, nasıl Müslüman olmuştur?

-Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanların önce Hazreti Ebu Bekir’e yönelmeleri hangi hususlara işaret etmektedir?

-Ashab-ı Kirâm, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i nasıl dinliyor ve ona karşı ne ölçüde saygı gösteriyorlardı?

-Kimler için ve hangi şartlarda ayağa kalkılmalı?

-Osmanlı padişahlarının karşısında rüku edildiği ve secdeye gidilir gibi davranıldığı doğru mudur?

“Mütekebbire karşı tekebbür sadakadır.” sözü nasıl anlaşılmalı ve kibirli insanlara karşı nasıl davranılmalıdır?

-Mü’min, kendisini nasıl ifade etmelidir? Başkalarına tesirli olacak tavır hangisidir?

-Dik durma ile dikleşme arasında nasıl bir fark vardır?

Hürmetle…

 

243. Nağme: Karasevdalıların Destanı “SELAM” Filmi ve Hocaefendi’nin Yorumu

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bir makalede ifade edildiği gibi; birkaç düzine kara sevdalı, kimsenin düşünmediği ve akledemediği bir dönemde hasret ve hicran mülâhazalarına takılmadan, “gurbet” ve “yâd eller” demeden, hedef Allah rızası açıldılar dört bir yana; azimli, kararlı ve güvenle dopdolu olarak.. gönüllerindeki ülke tutkusunu, memleket sevdasını hizmet aşkıyla bastırarak.

Atının üzerindeki Hz. Hubeyb’in coşkunluğu yüreklerinde, Kutlu Rasûl’ün sancağını taşıyan Hz. Büreyde’nin yiğitliği hayallerinde ve bu yolculuk sayesinde o ilklerin hemen arkasında yer alma recası sinelerinde koştular/uçtular arabalarla, gemilerle, uçaklarla hicret beldelerine..

Onlar için mefkûre muhaciri olmak aşktı, sevdaydı.. hicret sevgiliydi, Leyla’ydı.. gittiler.. “Selam” ruhuyla gittiler.

Bu gidiş yürekten, his, şuur ve irade ayaklı; ihlâs ve samimiyet derinlikli bir gidişti.

Bu, iman her zamanki dinamikleri, aşk u şevk tabiî hâlleri, adanmışlık mefkûreleri, Sonsuz Nur rehberleri, candan cânandan geçmişlerin kendilerini dünyaya anlatma cehdiydi.

Günümüzün karasevdalıları ne kendilerine takıldı, ne de önlerini kesen engeller karşısında dize geldiler; yüreklerinde renk atmayan tek sevda Hakk’ın hoşnutluğu ve Hakk’a vuslat arzusu dünyanın en ücra köşelerine yürüdüler.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir makalesinde “İfade ve üslûp ne seviyede olursa olsun çağın bu önemli hâdisesi mutlaka anlatılmalıdır; her şeyden evvel tarihe not düşmek ve bu kahramanlığı gerçekleştiren adanmışlara vefa borcumuzu edâ etmek için anlatılmalıdır. Aksine, çok kısa zamanda, dünyanın dört bir yanında duyulup hissedilen bu yumuşak esinti, bu sımsıcak hava, bu taptaze düşünce ve bu sevgi, hoşgörü meltemleri anlatılmazsa vefa, civanmertlik, diğergamlık gibi yüksek hasletlere karşı da saygısızlık gösterilmiş olur.” demişti. Özellikle, edebiyat, sinema, televizyon, radyo ve tiyatro ehlinden bir vefa beklendiğini belirtmişti.

İşte bu beklentiye sinema dünyasından bir cevap geldi. Çekimleri 3 kıtada ve 4 farklı ülkede gerçekleştirilen “Selam” filmi şu günlerde izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor.

Geçtiğimiz günlerde “Selam” filminin yapımcısı Eyüp Sabri Koç ve konsept danışmanı Haluk Örgün beyefendiler misafirimiz oldular. Uzun bir maratonun ardından hazırlıkların büyük bir bölümünü tamamlayıp hem dualarını almak hem de ilk gösterimi kendisine sunmak üzere muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ziyaret ettiler. Sanatın her dalının aynı zamanda bir mefkure dili olması gerektiğini ve ortaya konan her eserde gaye-i hayale açık uçlar bırakılması icap ettiğini her fırsatta dile getiren, bu istikametteki gayretleri takdir/teşvik eden kıymetli Hocamız, onca rahatsızlıklarına ve meşguliyetlerine rağmen vakit ayırdı ve “Selam”ı seyretti; sonra da değişik oturumlarda duygu ve düşüncelerini dile getirdi.

Haluk Bey, nezaketi ve ısrarlı teklifleriyle daha film proje aşamasındayken senaryoyu bize de okutmuş, fikrimizi sormuştu. Bu defa da senaryonun ete kemiğe bürünmüş film olarak görünmüş halini değerlendirme imkanı bulduk.

Hemen ifade etmeliyim ki, biz sinema eleştirmeni değiliz; hatta iyi bir seyirci olduğumuz bile söylenemez. Bu itibarla da Selam’ın sinema, sanat ve teknik açısından yorumunu işin ehli olan erbab-ı kaleme havale ediyoruz.

Şu kadar var ki, Selam filminin her şeyden önce bir vefa eseri olduğunu ve her türlü takdiri hak ettiğini de belirtmeden geçemeyeceğiz.

Aslında, her mefkûre muhacirinin hayatı ayrı bir destan. Hocamızın ifadesiyle, bir gül resminde koca bir gülistanı ve çiçek bahçesini, hem de her bir gül ve çiçeği özel deseni, farklı şivesi ve çarpıcı edâsıyla anlatmak tabii ki mümkün değil. Fakat, çağın bu destan hâdisesini sinema diliyle de anlatma gayreti başlı başına takdire şayan bir teşebbüs.

Başkaları nasıl izler bilemeyiz.. fakat hicrete aşık olmuş, o büyük sevdaya tutulup yollara düşmüş, ya da dünyanın herhangi bir bucağına oğlunu, kızını, yârini yârânını uğurlamış insanlar bu filmin her karesinde kalblerine dokunulduğunu göreceklerdir.

Zannediyoruz, bir karanlık diyarda daha mum tutuşturmak için maddi fedakârlıkta bulunmaya aşina esnaf, işçi, memur… seyredeceği her sahnede “İyi ki bu işin içindeyim!” diyecektir.

Öyle umuyoruz, kermes, burs, kurban rüyalarıyla yatıp kalkan şefkat âbideleri annelerimiz, ablalarımız, bacılarımız film kahramanlarından bazılarına ne kadar benzediklerini görecek, ev giderlerinden kısa kısa himmet etmenin tadını bir de sinema perdesinden yansıyan ışıkla gönüllerinde duyacaklardır.

İnanıyoruz ki üniversitede okuyan ya da mezuniyete hazırlanan kardeşlerimiz içlerine bir hicret koru düştüğünü hissedeceklerdir.

Kim bilir, şu anda yurdundan uzakta gönüller kazanmakta olan arkadaşlarımız ise, uçağın kalkışında, talebenin koşuşunda, annenin ağlayışında ve herbir karenin çağrışımlarında neler neler hissedecek ve hangi ulvi duygularla dolacaklardır!..

Az önce de ifade ettiğimiz gibi, başkaları farklı nazarlarla bakabilirler ama elimizde değil, her uçak bize binlerce destanı hatırlatıyor. Havaalanında, istasyonda, garda, durakta birbirine sarılan her anne oğul, baba kız ya da yar yaran içimize binlercenin hasretini birden salıyor. Kendisini beğenmediğimiz, belki o tür müzikten de hazzetmediğimiz halde “İstanbul” nakaratıyla ıslanan gözlerimiz gurbet elin her yolu, her köprüsü ve her köşesinde buğulanmış binlerce gözün hayalini aklımıza getiriyor.

Onun için biz Selam’ı sıradan bir film gibi seyredemedik. Ağladık.. hep ağladık. Muhacir arkadaşlarımızı, onları gönderen anne babaları, kendisi kıt kanaat geçindiği halde onlara destek olan esnafı, işçiyi, memuru… ve vefa duygusuyla ortaya konan bu filmde emeği geçen herkesi minnet hisleriyle andık.

Kıymetli arkadaşlar,

İşte bugün hem Selam filmiyle alakalı bu hislerimizi, hem tanıtım videolarından küçük bölümlerle süslediğimiz nağmemizi, hem de muhterem Hocamızın filmle ilgili yorumlarının bir kısmını arz etmek istedik.

Bu vesileyle, adanmış ruhlara vefanın ifadesi sayılan ve sinemanın hayırda kullanılmasının numunelerinden olan Selam’da emeği geçenleri tebrik ediyor ve kendilerine başarılar diliyoruz.

Muhabbetle…

Her Şey O’ndan!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Allah rızası gözetilerek yapılan her nasihat tabii ki kıymetlidir. Fakat bazı sohbetler vardır ki ihlas, akıl, kalb ve bütün üniteleriyle vicdan yörüngelidir; Hakk’ın inayetiyle dinleyende harikulade tesirler bırakır.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetlerini takdir etmek haddimiz olmasa da bu haftaki Bamteli’nin diğerleri arasında ayrı bir yer edineceği kanaatini taşıyoruz.

Acemice de olsa hazırladığımız tanıtım videosu size bir fikir verecektir.

İnşaAllah 5-6 saate kadar sohbetin tamamını hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla..

242. Nağme: Gece Yolculuğu ve Peygamber Edebi

Herkul | | HERKUL NAGME

Aziz dostlar,

Bugünkü 08:49 dakikalık nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

-Ebu Hüreyre hazretleri Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

مَنْ خَافَ أَدْلَجَ وَمَنْ أَدْلَجَ بَلَغَ الْمَنْزِلَ

“Ahiret hesabıyla alâkalı endişeleri olan kimse gece yolculuğuna çıkar ve yol boyu teyakkuz halinde olur. Yola gece erkenden çıkan da varacağı menzile mutlaka ulaşır.”

-Teheccüd namazı çok önemlidir. Gecelerini teheccüd feneriyle gündüz gibi aydınlatmış olanların berzah hayatları da ışıl ışıl olacaktır. Teheccüd, berzah karanlığına karşı bir zırh, bir silah, bir meş’ale ve kişiyi berzah azabından koruyan bir emniyet yamacıdır. Her namaz, insanın öbür âlemdeki hayatına ait bir parçayı aydınlatmayı tekeffül etmiştir; teheccüd ise, berzahın zâdı, zahiresi, azığı ve aydınlatıcısıdır.

-Kur’ân’da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e teheccüd emir buyurulduğu gibi, gece bir nevi miraç yolculuğu yapma teşvik edilmiş ve teheccüd namazına devam edenler takdirle anılmıştır:

يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ

“Ey örtüsüne bürünen (şanı yüce nebi)! Kalk ve inzar et. Ve Rabbini yücelt.” (Müddessir, 74/1-3)

يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً نِصْفَهُ أَوِ انْقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَتِّلِ الْقُرْآنَ تَرْتِيلاً

“Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Gecenin tamamını değil de, yarısını yahut yarıdan az eksiğini veya fazlasını, yatmadan ibadetle geçir. Ve Kur’ân’ı tane tane oku!” (Müzzemmil, 73/1-4)

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفاً وَطَمَعاً وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Teheccüd namazı kılmak için yataklarından kalkar; cezalandırmasından endişe ederek, rahmetinden ümit içinde olarak Rabbilerine dua edip yalvarırlar ve kendilerine nasib ettiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.” (Secde, 32/16)

-Bir hadis-i şerifte, “Gecenin sonunda uyanamayacağından korkan, gecenin evvelinde vitri eda etsin, sonra yatsın! Gece kalkabilen ise vitri o zaman kılsın! Çünkü gecenin âhirindeki kıyamda rahmet melekleri hazır olur.” buyurulmuştur. Bir başka nebevî sözde de, “En son kıldığınız namaz vitir namazı olsun.” denilmiştir. Bu itibarla, gece uyanabilecek kimselerin vitir namazını tehir etmeleri daha faziletlidir. Ayrıca, teheccüde kalkma hususunda zorlayıcı bir sâik olması için vitri sonraya bırakmak ve vâcibi eda etmek maksadıyla mecburen uyanınca birkaç rek’at nafile namaz kılmaya gayret göstermek gece ibadetini itiyad haline getirebilme yolunda mühim bir vesiledir.

-Bütün peygamberler, Hakk’a teveccühlerinde, ibadet ü tâat ve diğer muamelelerinde hep edepli olmasını bilmiş ve olabildiğine saygılı davranmışlardır. Hazreti İbrahim’in, hastalıklarını verenin kim olduğunu bildiği halde, hasîs işlerin Zât-ı Ulûhiyete isnadından sakınma mülâhazasıyla “Hastalığımda O’dur bana şifa veren.” tarzındaki sözleri bir edep nağmesi.. Hazreti Musa’nın, bir zelle karşısında mazeret döktürmeden hemen Ey Rabbim, ben nefsime zulmettim beni bağışla!.” demesi; aç-susuz bir gölgeliğe sığındığında, “Yedir, içir, karnımı doyur.” yerinde “Rabbim! Lütfedeceğin her nimete muhtacım.” şeklindeki beyanları bir saygı ifadesi.. Hazreti Âdem’in, maruz kaldığı o müthiş ilâhî kader ve kaza karşısında, “Hakkımda bu şekilde takdirde bulunup onu infaz ettin.” diyeceği yerde, “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer merhamet buyurup da kusurumuzu bağışlamazsan apaçık hüsrana uğrayanlardan oluruz!” türünden sızlanışları bir terbiye sesi-soluğu.. Hazreti Yunus’un “Ya Rabbî! Sensin İlah, Senden başka yoktur ilah. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin! Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!” yakarışı.. ve Hazreti Eyyub’un, maruz kaldığı musibetler karşısında “Afiyet ver ve beni bu sıkıntılardan kurtar.” şeklindeki arz-ı hâle bedel “Ya Rab! Bana ciddî bir zarar dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” mahiyetindeki iç çekişi yüksek bir edep emâresidir. Mü’minler de aynı peygamberâne edeple edeplenmeli ve düştükleri yerde hemen istiğfar ve tevbeyle doğrulmasını bilip Hakk karşısında edeple boyun bükmelidirler.

241. Nağme: Çuvala Sığmayan Mızrak ve Haset Ehline de Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugün yine en son çay fasıllarından birini 19:14 dakikalık hem ses hem de görüntü dosyaları halinde sunacağız.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde günaha girmemenin yanı sıra başkalarını günaha sokmamanın da çok mühim olduğunu anlattı. Bu cümleden olarak, bazı kimselerin rekabet ve haset duygularına kapılabileceğini, onların bu hislere yenilmemeleri ve ahiretleri hesabına büyük kayıplar vermemeleri için de tedbirler almak gerektiğini belirtti.

Hasan Basri Hazretleri’nin, “Haset eden bir kimse kadar mazluma benzeyen bir zalim görmedim. Çünkü o hasedi yüzünden kendini bitmek tükenmek bilmeyen bir yorgunluğa atar, keder onun yakasını bırakmaz ve onun gözyaşı da asla dinmez!” dediğini nakleden muhterem Hocaefendi, öyle bir insana ancak acınacağını, zira onun varsa az bir ameli onu da hasedi sebebiyle tükettiğini, nitekim Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in “Sakın haset etmeyin, çünkü ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, haset de salih amelleri yer bitirir.” buyurduğunu dile getirdi.

Hazreti Sâdık u Masdûk (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in haber verdiği üzereçoklarının hasâid-i elsineleri ile, yani dillerini koruyamamaları neticesinde günah hanelerine kaydedilen yalan, gıybet ve iftira gibi cürümlerle Cehennem’e sürüklendiklerini belirten kıymetli Hocamız, Kur’an-ı Kerim’in suizan ve gıybetle alakalı tehditkar ifadelerine ve benzer nebevî ikazlara rağmen rekabet ve haset duygularından dolayı bazı kimselerin bu günahları işlediklerine dikkat çekti. Gıybet ve haset ehline bile şefkat gösterip onları o çirkin fiillere sevk etmemek ve o günahlardan çevirmek için de gayret göstermek icap ettiğini vurguladı.

Hizmet erlerinin yurt içi ve yurt dışındaki faaliyetlerinin, özellikle dünyanın 148 ülkesinde açtıkları okulların ve belki 170 ülkedeki küçük büyük gayretlerinin artık “Mızrak çuvala girmez/sığmaz.” atasözünü hatırlattığını, dolayısıyla da her geçen gün rekabet ve haset cephesinin genişlediğini; fakat bunu tabii görmek gerektiğini, zira Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de dahil bütün peygamberlerin ve Hak dostlarının aynı hazımsızlıkla mukabele gördüklerini ifade etti.

Ayrıca, aslında yapılan hizmetlere hasedi gerektiren bir durumun olmadığına da değinen Hocaefendi, çok ehemmiyetli bir hakikate dikkat çekti: Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. Mevlâ-yı Müteâl, bir kısım insanları bazı hizmetlerde istihdam ediyorsa, bu, Allah’ın bir lütf u ihsanı olduğu kadar aynı zamanda bir imtihanıdır. Allah (azze ve celle) dilediğini dilediği şekilde kullanır; istihdam edilen insan haddini bilir ve vazifesini tam eda ederse kazanır, yoksa Allah muhafaza kazanma kuşağında kaybedenlerden olur.

Muhterem Hocaefendi, sohbetinin son kısmında bir kere daha hizmet erlerinin, herkesin gayretini alkışlamaları, çekememezlik duygusunu rüyalarına bile misafir etmemeleri, hasede açık insanlara daha yakın durmaya çalışmaları, onların bazı faaliyetlerine yardımda bulunmaları ve hep müsbet harekete bağlı kalmaları gerektiğini hatırlattı. Sözlerini şu ibretlik ifadelerle noktaladı:

“Yâdında mı doğduğun günler,

Sen ağlardın gülerdi hep âlem

Öyle bir ömür geçir ki, olsun

Mevtin sana hande, halka mâtem.” (Ebu Said Ebu’l-Hayr)

***

“Yokluğunda var olan, varlıkta bilmez yokluğu,

Sohbet-i Yâr lezzetini bilmez beyim, ağyâr olan” (İsa Mahvî)

***

Muhabbetle…

240. Nağme: Sevgili’ye Sunulan Sena Buketleri, Hamd Mertebeleri ve Fatiha Sûresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün paylaşacağımız yeni hasbihalde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi “hamd”in manasını, hamd etmenin ehemmiyetini, hamd ile şükür arasındaki farkı, avamdan havassa ondan da ehass-ı havassa kadar değişik mertebelerdeki insanların hamdlerindeki derinliklerin de farklı olduğunu; bazı kimselerin ancak üst üste nimetleri görünce “elhamdulillah” diyebildiklerini, hatta bazılarının bir hatırlatma olmadan kendi başlarına hamde yönelemediklerini, diğer taraftan havassın (seçkin kulların) kahrı lütfu bir bildiklerini, dahası Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine nasip ettiği konuma gönülden rıza gösterdiklerini; ehass-ı havassın (seçkinler seçkini, zirve insanların) ise, bütünüyle hamde kilitlendiklerini ve iyi kötü, lütuf kahır farklarını akıllarına dahi getirmediklerini anlattı.

Hazreti Eyyûb aleyhisselamın imtihanlar karşısındaki peygamber edebini gösteren tavrına temas ederken kendisine seyrettirilen bir filmi hatırlayan muhterem Hocaefendi, Hazreti İsa’nın (aleyhisselam) -hâşâ- sürekli şekva eden ve “Baba, baba!.. Ne kusurum vardı da bunların başıma gelmesine müsaade ettin?” türünden peygamber üslubuyla asla telif edilemeyecek sözler söyleyen bir insan gibi gösterildiğini belirtti.

Peygamberlerin ve Hak dostlarının katiyen hallerinden şikayet eden insanlar olmadıklarını, onların Abdülkadir Geylanî hazretlerinin yaptığı gibi, “Halim Sana ayan, söze ne hâcet!” dercesine, “Allahım, halimi Senin bilmen, benim onu şerhetmeme ihtiyaç bırakmıyor; beni talepten müstağni kılıyor!” şeklindeki O’na içlerini dökerek boyunlarını büküp O’nun karşısında iki büklüm olduklarını vurguladı.

Daha sonra Fatiha Suresi’ne geçen muhterem Hocamız, bu mübarek surede adeta insanın dünyadan ukbaya uzanan çizgide hayat serencamesinin ve Rabbi ile münasebet sergüzeştinin anlatıldığını ifade edip ayetlerin derin manalarından misaller verdi.

Edebiyatta “Teşbib” adı verilen “her şeyden önce sevgiliden bahsetme ve talebini sonunda seslendirme” sanatının sanki Fatiha Suresi gibi ilahi beyanlardan alınan ilhamla ortaya konduğunu dile getiren Hocamız, bu surede geçen ilahi isimlerden, kelime ve sözlerden örnekler vererek bu hususu şerhetti.

Sırat-ı müstakime hidayet talebini seslendirmekle beraber onun hemen ardından dalalete düşenlerden ve gazaba uğrayanlardan olmama mevzuunda da yakarışta bulunmanın gerekliliğine temas eden muhterem Hocaefendi, “Nice Harun gibi gelenler Karun, nice Sami gibi gelenler Samiri olmuşlardır.” diyerek kimsenin garantisinin bulunmadığını hatırlattı; bu hususu Şair Ahtal (Abdullah bin Ahtal) misaliyle tahlil etti.

Sohbetin sonunda,

اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي هَدَانَا لِهَـذَاوَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِيَ لَوْلَا أَنْ هَدَانَا اللَّهُ

Hamdolsun bizi bu cennete eriştiren Allah’a! Eğer Allah bizi muvaffak kılmasaydı, biz kendiliğimizden yol bulamazdık.(A’râf, 7/43) ilahi beyanını okuyan Hocamız bu ayeti her hatırlayışında gözyaşlarını tutamadığını ifade etti. Sözlerini bir Hak dostunun şu hoş beytiyle ve dualarla noktaladı:

“Hamdülillah fazl-ı ekber ehl-i iman olduğum / Ümmet-i Muhammedim tabi-i Kur’an olduğum.”

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

239. Nağme: Allah’a ve Habîbullah’a İştiyak

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bamteli çekimi de yapmak üzere sohbet meclisimiz hazır olunca muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Bir makalede, gönül insanının hedefinde hep ötelerin tüllendiği vurgulanıyor. Son zamanlarda da duaların likâ iştiyakıyla taçlandırılması tavsiye ediliyor. Gönül insanı olmak ile likâ iştiyakı arasında bir münasebetten bahsedilebilir mi?”

Muhterem Hocaefendi bu sualin cevabına “gönül insanı” sözünü açıklayarak başladı. Daha birkaç cümle geçmeden Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimizden bahis açtı ve her zaman olduğu gibi İnsanlığın İftihar Tablosu’nu anar anmaz hemen toplanıp doğruldu, salavat getirerek geri oturdu.

Kıymetli Hocamızı tanıyanlar onun bu tavrına yüzlerce kere şahit olmuşlardır; o ne zaman Allah Rasûlü’nü yad etse mutlaka hal ve hareketleriyle onu istikbal ediyormuş gibi davranır. Hatta bu davranış Hocafendi’nin fıtratına öylesine mal olmuştur ki, artık ne zaman “Muhammed” ismini duysa gayr-i ihtiyari aynı tavrı sergilemektedir.

İşte sohbetin başında böyle bir doğrulup selamlama vuku bulduğu için aziz Hocamız bu hareketinin sebebini, dindeki yerini ve Peygamber Efendimiz’i anmanın usulünü anlattı.

Muhterem Hocaefendi daha sonra “likâ iştiyakı” talebiyle duaların taçlandırılması gerektiği üzerinde durdu. Bildiğiniz gibi; “likâ”; kavuşmak, buluşmak ve görüşmek manalarına gelen Arapça bir kelimedir. Özellikle tasavvuf ıstılahı olarak çokça zikredilen “likâullah” tabiri ise; Allah’a kavuşmak, Cenâb-ı Hakk’ın vuslatına ermek ve Cennet’te “Cuma Yamaçları”ndan Mevlâ-yı Müteâl’in o güzellerden güzel cemaliyle şereflenmek demektir. Hocamız, bir mümin Cenab-ı Hakk’tan ne isterse istesin, duasının sonunda mutlaka Allah’a ve Habîbullah’a kavuşma iştiyakı talep etmesi gerektiğini belirtti. Her zaman olduğu gibi bu meseledeki şu inceliği de hatırlattı: Belki de en büyük sabır; likâullaha aşk u iştiyak ile yanıp tutuşan ama henüz “gelebilirsin” davetini almadığından dünya zindanına katlanan hakikat âşıklarının vuslata karşı dişini sıkıp dayanma sabrıdır. Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları en zor sabırdır.

Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’a ve Rasûl-ü Ekrem’e kavuşma iştiyakını sürekli talep eden bir insanın -Allah’ın izni ve inayetiyle- o yüce hedefine ulaşabileceğini, zira dua şeklinde dile getirdiği hislerin zamanla kalbinde tam bir talep kıvamını alacağını ve bugün olmazsa yarın Mevlâ-yı Müteâl’in ona icabet edeceğini belirten Hocamız duada acele etmemenin önemine vurguda bulundu. Özetle şu hususları hatırlattı:

Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir kul, ellerini kaldırır ve Allah’tan bir dilekte bulunursa; acele etmediği takdirde kesinlikle duasına icâbet edilir.” Efendimiz, “Acele nasıl olur yâ Rasûlallah?..” diye sorulduğunda da şöyle mukabelede bulunmuştur: “Dua ettim ettim, kabul olmadı” der (de vazgeçer), işte bu yanlıştır; dua yerine gelene kadar ısrar etmek gerekir.” Evet, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) “şeksiz – şüphesiz, kabûl olacağından emin olunarak” dua edilmesini tavsiye buyurmuştur.

Hazreti Üstad diyor ki: “Ben otuz kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Anladım ki, hastalık dua için verilmiş. Dua ile duayı, yani, dua kendi kendini kaldırmadığından, anladım ki, duanın neticesi uhrevîdir, kendisi de bir nevi ibadettir ve hastalıkla aczini anlayıp dergâh-ı İlâhiyeye iltica eder. Onun için, otuz senedir şifa duasını ettiğim halde duam zâhirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Hem dua, istediğimiz tarzda kabul olmazsa, makbul olmadı denilmez. Hâlık-ı Hakîm daha iyi biliyor; menfaatimize hayırlı ne ise onu verir. Bazan dünyaya ait dualarımızı, menfaatimiz için âhiretimize çevirir, öyle kabul eder.”

Sözlerinin sonunda bir kere daha likâ iştiyakı konusunda samimi bir yürekle yapılan duaların asla karşılıksız bırakılmayacağını belirten muhterem Hocaefendi, hasbihali Alvarlı Efe Hazretleri’nin şu sözleri ile noktaladı:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan,

Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed,

Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

Bu 12:11 dakikalık nağmeyi dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

238. Nağme: Televizyon, Sinema, Tiyatro, Edebiyat ve Spordan O’na Ulaştıran Uçlar

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Yine bir ikindi sonrası hasbihali ve yine enfes hikmet incileri… Özellikle başlıktaki alanlara ilgi duyanların ya da o sahalarda vazife yapanların mutlaka dinlemesi gereken 18 dakikalık bu nağmede Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

-Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), mü’minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunur. Bu ifadeden mü’minin hâlinin iki hususa bağlandığını görmekteyiz. Bir; mü’min konuştuğu zaman mutlaka belli bir hikmet, maslahat ve hayır gözeterek konuşur. İki; konuşulacak mevzuda böylesi bir hikmet ve hayır söz konusu değilse o zaman sükûtu tercih eder. Ancak onun bu sükûtu boş boş, tembel tembel durma şeklinde anlaşılmamalıdır. O, sükûtîliğine bir anlamda uhrevîlik boyası çalar, tefekkür etmesi gereken meseleleri düşünür ve neticede onu bir tefekkür zemini hâline getirir. Bu sebeple diyebiliriz ki tefekkür yörüngeli bir hayat yaşama, kâmil mü’minin mütemadi hâlidir.

-Hazreti Pir ne hoş söyler: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.” İster dini ilimler isterse de fen bilimleri alanındaki çalışmalarını, elde ettiği malzemeleri ve araştırmalarından süzülüp gelen üsareyi Allah’ı bilme ve sağlam bir muvazene temin etme yolunda değerlendiren insanlar bu şekildeki bir saatlik tefekkürleriyle bir senelik ibadet sevabı kazanabilirler.

-Mü’min, düşünce hayatını derince ele alır, sonra da onu hikmetle bezeyerek insanlara sunmaya çalışır. Aslında o yapacağı her şeyi ve her meseleyi kendi değerlerini âleme tanıtma istikâmetinde uçlar bırakarak engince değerlendirir. Bunu yaparken de üslupta kaçırıcı olmamaya azami özen gösterir.

-Her dayatma çok defa reaksiyona, tepkiye sebebiyet verir. Siz meselelerinizi dayatmak suretiyle değil her şeyden önce iç derinliğinizle ve hal dilinizle ortaya koymalısınız. Bir Arap profesör, Risaleleri okuyunca diyor ki: “Bu eserlerde çok farklı bir derinlik var ama onlardaki sırrı anlayamadım.” Kendisine, Hazreti Üstad’ın “Mecmuatü’l-Ahzab” isimli üç ciltlik dua kitabını on beş günde bir hatmettiği söylenince, “Şimdi anladım, onun Allah’la irtibatının derinliği ölçüsünde bunlar nebean etmiş!” diyor.

-Ne yaparsak yapalım, başımızı yere koyup secdede kıvranırken, hatta öksürürken bile öyle bir hal sergilemeli, öyle hikmetli işler ortaya koymalı ve gaye-i hayalimiz istikametinde öyle uçlar bırakmalıyız ki o sayede muhataplarımızı imrendirmeli, onlarda soru sorma ve araştırma duygusunu tetiklemeli ve bıraktığımız o uçlardan Hakk’a, hakikate ulaşabilmeleri için zemin hazırlamalıyız.

-Bir mü’min her zaman ve her ortamda “Şimdi acaba ben kendime ait değerleri burada nasıl anlatabilirim?” demeli ve bu uğurda yapılabilecek her şeyi ortaya koymaya çalışmalıdır. Mesela futbol oynarken, bir spor yaparken ya da ticaretle meşgul olurken hep aynı soruya cevap olacak bir tavır ve hareket sergilemelidir. Hazreti İmam Azam’ın kendi dükkanından yanlışlıkla defolu malı satın alan bir insanın peşinden koşturup onu bulması ve parasını iade etmesi türünden öyle hak ve adalet temsilcisi olmalı ki, muhataplar “Sana, saygı duyduğun değerler manzumesi, din dediğiniz o sistem bunları emrediyorsa, ben seni dinlerim” demeli ve gönül kapılarını ardına kadar açmalı.

-Bana gelen bir kitabı birine hediye etmişsem -Allah’a yemin ederim- artık katiyen ona elimi sürmem. Kur’an’dan tefeül edeceksem bile başkasına verdiğim mushafı ondan izinsiz almam; çünkü ben elime aldığımda o kadarcık yıpranmış, aşınmış olur ve o kadarcık şeyin hesabını da sorarlar öte tarafta.

-Sıdk sarayının sultanı Rasûl-ü Ekrem Efendimiz doğruluk ve güvenilirliği sayesinde pek çok gönlün kilidini rahatlıkla açmıştı. Ebû Cehil, Utbe, Şeybe ve Ümeyye gibi küfrün temsilcileri bile “Vallahi biz bu adamın yalan söylediğine hiç şâhit olmadık.” demek zorunda kalmışlardı.

-Televizyon dizileri, sinema filmleri yapan arkadaşlarımız da “Acaba biz burada kendi değerlerimize ‘Pes yahu, hakikaten bu kadar olur!’ nasıl dedirtiriz?” esprisine göre hareket etmelidirler. Bu arada reyting olur ya da olmaz; belki bazı şeylere da katlanırız. Fakat ne yapıp yapıp ehl-i dünyanın bile seve seve seyrettiği şeyler içinde bize ait değerleri belli bir makuliyete bağlı, Muhasibi’nin ifadesiyle Kur’an aklîliği çerçevesinde bazı uçlar bırakarak öyle sunmalıyız ki seyreden ‘pes’ desin. Film, oyun, sanat, yazı… hep bu istikamette kullanılmalı. O’nu ifade etmeyen, benim gaye-yi hayalime hizmet etmeyen ve benim mefkuremi ikâme etmeyen yazıdan, şiirden ne çıkar?!.

-Futbolun, voleybolun, koşmanın, yüzmenin içinde bile mutlaka aynı hedef gözetilmeli; “Bu yüzmenin içinde kendi değerler manzumem adına insanlara ne anlatabilirim?” “Hekimim; kalbi dinlerken, göze, kulağa, gırtlağa bakarken kendi değerlerim adına ne anlatabilirim! Nasıl ‘Allah’ dedirtirim?” denmeli.

-Tesirsizliğin arkasında hedefsizlik vardır. Hazreti Üstad, “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” buyurmaktadır. Evet, hiçbir gâye-i hayali bulunmayan, bulunsa da ona göre zihnî hazırlığını tamamlamamış olan fertler, egoizmanın ağına düşmekten, nefsanî arzuların sürüklemesi ile hareket etmekten ve sadece yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi hedef hâline getirmekten kurtulamaz; dolayısıyla da başkalarına müessir olamazlar. Günümüzün insanının problemi: Hedefsizlik.. hedefsizlik.. hedefsizlik!..

237. Nağme: Kömürü Elmas Yapan İmtihanlar ve Hocaefendi’nin Hissiyatı

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünkü tefsir dersinde Ankebût Sûresi’nin ilk on beş ayetinin müzakeresini tamamladık. Hem arkadaşlarımızın arz ettikleri özetler hem de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin tashih, tasdik ve tavzihleri o kadar güzeldi ki zannediyoruz o esnada mescidimizde bulunup anlatılanları dinleyen herkes manen doyduğunu hissetmiştir.

Sadece bir iki ayetle ilgili açıklamaların derinlik ve güzelliğini gören kardeşlerimizin dersin umumu hakkında bir fikir edinebilecekleri düşüncesiyle bu nağmede muhterem Hocamızın şu ilahî beyan ile alakalı sözlerini ve ders halkasındaki bazı arkadaşlarımızın Hocaefendi’nin beyanlarına girizgah/vesile olan birkaç cümlesini paylaşacağız.

الم أَحَسِبَ النَّاسُ أَنْ يُتْرَكُوا أَنْ يَقُولُوا آمَنَّا وَهُمْ لاَ يُفْتَنُونَ وَلَقَدْ فَتَنَّا الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلَيَعْلَمَنَّ اللهُ الَّذِينَ صَدَقُوا وَلَيَعْلَمَنَّ الْكَاذِبِينَ

Elif, Lâm, Mîm. Müminler sadece “İman ettik” demeleri sebebiyle kendi hallerine bırakılıvereceklerini, imtihana tâbi tutulmayacaklarını mı zannettiler? Biz elbette kendilerinden önce yaşamış olanları denedik. Allah şüphesiz şimdiki müminleri de imtihan edip iman iddiasında sadık olanlarla, samimiyetsiz olanları elbette bilecektir.” (Ankebût, 29/1-3)

Muhterem Hocamız öncelikle ayet-i kerimenin meali verilirken “Allah… bilecek” denmesi ve Cenâb-ı Hakk’ın bilmesinin gelecek zaman kipiyle ifade edilmesi meselesine açıklık getiriyor. Akabinde imtihanın manası üzerinde duruyor ve bu konudaki bir hatırasını anlatıyor. Daha sonra da türlü türlü imtihanları sıralayarak onları kazanmanın ve Cennet’e ehil hale gelmenin vesilelerini dile getiriyor.

Muhterem Hocaefendi, imtihanları başarıyla geçebilmenin esaslarına dikkat çekme sadedinde Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, Ebû Zer hazretlerinin şahsında bütün ümmet-i Muhammed’e şöyle buyurduğunu ifade ediyor:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كاَمِلاً فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصِ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

“Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlaslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden de haberdârdır.”

Kıymetli Hocamız insanın kendi kendisiyle de imtihan olduğunu belirtirken şu günlerdeki ruh haletini, derse hangi şartlarda çıktığını ve ne türlü hislerle dolu bulunduğunu da seslendiriyor.

Hocaefendi, farklı imtihan unsurlarından bahsettikten ve asrımızdaki fitnelerin dehşetine dikkat çektikten sonra anne babayla imtihan mevzuunda da önemli esaslara değiniyor. En sonunda ise, en büyük kayıp olarak “kazanma kuşağında kaybetme” talihsizliğine vurguda bulunuyor.

Dersin 19:50 dakikalık bölümünü dualarınıza vesile olacağı ümidiyle arz ediyoruz.

236. Nağme: “İmzanız ‘hiç’ olsun; tevazu, mahviyet ve hacâlet sizde can bulsun!”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha üç saat önce yaptığı ikindi sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususlar üzerinde durdu:

-Öyle bercesteler vardır ki şairleri unutulsa da kendileri darb-ı mesel halini almış ve onların altına imza/isim yerine “lâedri” yazılagelmiştir. Lâedrî, Arapça bir kelimedir; “bilmem, bilinmez, bilinmiyor” manalarına gelmektedir ve ıstılahta (terim olarak) “Yazanı belli değil” demektir. Bazı şairler de tevazu ve mahviyetlerinden dolayı kendi şiirlerinin altına Lâedrî imzasını atmışlardır. Aslında, bu düşünce mesleğimizde bir esastır; çok büyük işleri yapmalı ama altına “hiç” imzasını atmalıdır.

-Su, tevazu ve mahviyetin simgesidir; kim bilir, rahmet adını alışı da bu hasletindendir. Alvar İmamı ne hoş söyler: “Sular gibi yerlere kim yüzün sürer insan olur / Yerdeki yüz, daima şayeste-i ihsan olur.”

Hazreti Sâdık u Masduk’a isnad edilen bir hoş sözde şöyle buyurulmaktadır:

مَنْ تَوَاضَعَ لِلَّهِ رَفَعَهُ اللهُ وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

“Yüzü yerde olanı Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine batırır.”

-Hazreti Pîr, “Ben de sizin bu ders-i Kur’aniyede bir ders arkadaşınızım. Ben en ziyade muhtaç ve fakir olduğumdan, bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsan edilmiştir. Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum. Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum.” demiş ve kendisine yapılan medihleri, hürmetleri reddetmiştir.

-“Ben hiçim” deyip kendini bir yere koymak ve küçüklüğünü kabullenmek, avamın tevazu ve mahviyetidir. Havassın mahviyetine gelince o “Senin ne kıymetin var ki?!.” dendiği an içinden bile olsa tepki vermemek ve “Allah razı olsun, kıymet-i harbiyem olmadığını sen bana hatırlattın; ne kıymetim var ki benim!..” diyebilmektir. Ehass-ı havasa göre mahviyet ise, övülmeyi sövülme kabul etmekten ibarettir.

-Tevâzu; yüzü yerde olma ve alçakgönüllülük mânâlarına gelir ki, tekebbürün zıddıdır. Mahviyet; kendine haddinden fazla kıymet vermemek, tam tevâzu içinde olmak ve adeta üzerine bir çarpı çekip kendini yok saymaktır. Hacâlet ise, kendini çok eksik ve kusurlu görüp mahcubiyet duymak; dünya çapında başarılara muvaffak olsa da “Benim yerimde bir başkası bulunsaydı, bu işin çehresi daha farklı olurdu; demek ki ben bu işin çehresini biraz kararttım.” mülahazalarıyla dolu bulunmaktır. İnsanın başkaları hakkında hep hüsn-ü zanlı olması ama kendisini daima yetersiz bulması enaniyet gayyasına yuvarlanmamak için çok önemli bir dinamiktir.

-Gönülleri birbirine ısındırmak çok zordur. Kalbleri telif edecek, insanları birbirine sevimli kılacak ve dostluk köprülerinin kurulmasını sağlayacak olan sadece Allah’tır. Nitekim, İlahî Kelam’da “Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin, yine de onların kalblerini birleştiremezdin; fakat, Allah onları birleştirdi. Çünkü O Aziz’dir, Hakîm’dir (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibidir).” (Enfal, 8/63) buyurulmuştur. Evet, kalbleri birbirine ısındırmak, insanları bir araya getirmek ve onlardan bir vahdet örgülemek için dünya dolusu altın, gümüş sarfedilse yine de yeterli olmaz.

-Allah’ın lütufları, insandaki tahdis-i nimet duygusunu tetiklemeli ve Allah’a hamd ü senâ hislerini coşturmalıdır. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, insan her zaman: “Değildir bu bana layık bu bende / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” mülâhazalarıyla oturup kalkmalıdır. Hz. Pîr, bu düşünceyi daha farklı bir ifadeyle şöyle dile getirir: “Nefis cümleden edna, vazife cümleden âlâ.” Evet, Hz. Pîr’e göre önemli bir vazife gördürülüyor, fakat vazife gören kişi bir neferden ibaret. Bundan dolayı o meâlen: “O Sultan-ı Zîşân, bazen bir neferi bile başkalarına madalya takmakla vazifelendirebilir. Benim vazifem de bundan ibarettir.” demek suretiyle mesleğin esası olan mahviyet, tevazu, hacalet ve kendini sıfırlama yolunu nazara vermiştir. Bu bakış açısına göre insan, mazhar olduğu ihsanları, fevkalâde bir donanım ve hususiyetin tezahürü olarak değil de, ekstradan lütfedilen, meccanen bağışlanan bir ikram-ı ilâhî şeklinde görmelidir.

-Küfrân-ı nimetten kaçınmalı, bir damla nimet karşısında bile yüz defa şükürle gürleyerek hep minnet hisleriyle oturup kalkmalısınız; ne var ki, meziyet, kemâlât ve hususi iltifatların varlığını kabul etmekle beraber onlara sahip çıkmamalı, kendinize mal etmemeli ve hepsinin Allah’ın lütufları olduğunu gönlünüzde duymalısınız. Yerine ve şartlara göre, özellikle gurur ve kibre kapılıp şirk şaibesine bulaşmaların söz konusu olduğu demlerde şahs-ı manevinin mazhar kılındığı ilahî iltifatları gürül gürül ilan etmeli, fakat, bilhassa kendi şahsınıza müteveccih ihsanları hamd ü senâ hisleriyle karşılamanın yanı sıra, onların istidrac (fasık ve facir kimselerin eliyle ortaya konan ve onlar için Allah’ın bir mekri, başkaları için de bir imtihan olan, iman ve salih amele iktiran etmeyen harika hâl, söz ve tavır) olabilecekleri hususunda da endişe duymalısınız.

-Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana!..”

-Niyazi Mısrî’nin şu hoş sözünü hatırlatmakta da fayda var: “Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı / Ben beni terk eyleyince gördüm ki ağyâr kalmadı.”

19:11 dakikalık bu hasbihali dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

235. Nağme: Vuslatı Müjdeleyen Ayet ve Kur’an’a Karşı Kalb Saffeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Dâussıla (vatan hasreti) her kalb sahibini inletecek bir acıdır ve hemen herkeste var olan bu hissi gönülden söküp atmak mümkün değildir. Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz bile hicret esnasında Sevr sultanlığından ayrılıp yola revân olacağı an yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardır.

Bazı rivayetlere göre, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in o mahzun hali devam ettiği bir sırada bir teselli ve inşirah vesilesi olarak Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesi nâzil olmuştur:

إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَى مَعَادٍ

قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ مَنْ جَاءَ بِالْهُدَى وَمَنْ هُوَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ

“Kur’ânı sana indirip onu okumanı, tebliğ etmeni ve muhtevasına göre hareket etmeni farz kılan Allah, elbette seni varılacak yere döndürecektir.

De ki: Kimin hidâyet getirdiğini, kimin besbelli sapıklık içinde olduğunu Rabbim pek iyi bilmektedir.”

Bu ayetle alakalı iki tevcih söz konusudur: Birincisi: Bu ayet, Peygamber Efendimiz’e, vukuunu şeb-i arûs gibi beklediği öbür âlem ve likâullah misillü en mahbup şeyleri hatırlatmış; yurdundan yuvasından, tasavvurlar üstü mahbubiyeti haiz Kâbe’sinden ayrılmanın hüznüyle buruklaştığı bir sırada, O’na yüce fıtratına göre en büyük bir bişaret sayılan hususî fakat mahiyeti idrak edilemeyecek kadar aşkın, içinde “likâullah” ve “rıdvânullah” olan o en son karargâhı vaad etmiş ve böylece O’nun hüznünü sevince çevirmiştir.

Diğeri; Allah (celle celâluhu) Kasas sûresinin başından bu âyete gelinceye kadar, Hazreti Musa ve onun hayatındaki dikkat çekici noktaları anlatıp tarihî tekerrürler devr-i dâimini nazara verdikten sonra Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için de bunların mukadder olduğunu hatırlatarak bir sünnetullah vurgulaması yapmıştır. Demek ki hicret yolunda indirilen bu âyet ile Kur’ân, Mekke’den çıkartıldığından dolayı çok üzgün olan Rasûl-ü Ekrem’in gönlüne huzur üfleyerek, oraya dokuz-on yıl sonra yeniden döneceği müjdesini vermiştir. Bu tevcih daha güçlüdür ve aynı zamanda gaybî bir haber olması itibarıyla dava-yı nübüvvete de delâlet etmektedir. Nitekim, mevsimi gelince Mekke fethedilmiş, hasımlar zillete uğramış; İnsanlığın İftihar Tablosu da aziz arkadaşlarıyla tasavvurlar üstü bir muvaffakiyetle yeniden o şanı yüce “meâd”a avdet etmiştir.

Arkadaşlar,

İşte bu sabahki tefsir dersinde Kasas Sûresi’ni bitirip Ankebût Sûresi’ne geçtik, dolayısıyla yukarıdaki ayet-i kerimeyi de okuyup hakkındaki yorumlar üzerinde durduk.

Zikrettiğimiz ayet, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye çok tesir eden ilahi beyanlardan birisidir; zira hicretlere, sürgünlere ve çilelere maruz kalan nice Hak dostu, Peygamber Efendimize, Mekke’ye ve sonunda likâullaha vuslatı müjdeleyen bu ayeti zılliyet planında kendi haklarında da bir dua saymışlardır.

Bu ayetin daüssılanın sona ereceği bişareti verdiğini bilen, bu hususta tefeülde bulunan kıymetli bir insan onun yazılı olduğu bir tablo hediye getirmiş, muhterem Hocamız da o tabloyu kendi odasına astırmıştı. Bu sabahki derste o ayete sıra gelince, Hocamız odasındaki tabloyu hatırlattı; kullanılan hattın güzelliğine, vatana dönüşü işaret edecek şekilde yapılmış olduğuna ve tecrid sanatının derinliğini gösteren bir ince işlemeye dikkat çekti. Dersten sonra da birkaçımızı odasına çağırıp o tabloyu gösterdi.

İşte bu nağmede hem muhterem Hocaefendi’nin mezkur ayet ve tabloyla alakalı sözlerini, hem odasındaki o tabloyu gösterirken çektiğimiz üç fotoğrafı ve hem de kaşla göz arasında ancak 10 saniye kadarını kaydetmeye muvaffak olabildiğimiz kısacık bir görüntüyü paylaşacağız. Video şeklinde sunduğumuz dosyaya üç resim, kısacık görüntü ve derse ait 08:53 dakikalık sesli bölümü beraberce yerleştirdiğimizi belirtelim.

Ayrıca, bu kaydın son kısmında muhterem Hocaefendi’nin Kur’an-ı Kerim’den istifade edebilmek için lazım olan “kalb saffeti”ni ve onun iki ayrı yanını anlattığını da ilave edelim.

Hürmetle…

1. Muhterem Hocaefendi, Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tabloyu gösterirken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Kasas Sûresi'nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tabloyu gösterirken

2. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi odasında bulunan ve Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablo:

3. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi odasındaki çalışma masasının ve Kasas Sûresi’nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablonun önünde hat sanatındaki tecrid derinliğini anlatırken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi odasındaki çalışma masasının ve Kasas Sûresi'nin 85. ayet-i kerimesini ihtiva eden tablonun önünde hat sanatındaki tecrid derinliğini anlatırken

234. Nağme: Hz. Abbas’ın Fazileti ve Hz. Ömer’in Mahviyeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

“Hazreti Ömer efendimiz yağmur duası yaparken Hazreti Abbas efendimizin (radiyallahu anhüma) elini kaldırıp onunla niyazda bulunuyor. Bu onun -tasavvuftaki ifadesiyle- Hazreti Abbas’ı Hakk’ın muradı görmesiyle mi alâkalıdır?”

Muhterem Hocamız öncelikle Hazreti Ömer’in Hazreti Abbas’ı, onun da Hazreti Ömer’i çok sevdiğini, hatta Hazreti Ömer efendimiz vefat ettikten sonra Hazreti Abbas’ın (radiyallahu anhüma) onu rüyada görmek için adeta can attığını; fakat, hemen her zaman o arzuyla gözlerini yummasına rağmen tam kırk gün (bazı rivayetlerde altı ay) boyunca onu hiç göremediğini, nihayet onca zaman sonra Hazreti Ömer’i rüyasına misafir ettiğinde bu gecikmenin sebebini sorunca Allah Rasûlü’nün Halifesi’nin “İşin içinden ancak sıyrılabildim; hesabım yeni bitti!” dediğini anlattı.

Daha sonra Hazreti Abbas’ın faziletlerini hatırlatan muhterem Hocamız, iman ile beraber Allah Rasûlü’ne yakın olmanın insanı bambaşka bir büyüklüğe taşıyacağını; bundan dolayı Hazreti Hamza, Hazreti Abbas, Hazreti Ali ve Bedir şehitlerinden Ubeyde b. Haris gibi insanların dünyevî kıstaslarla tartılamayacağını vurguladı. Ayrıca, Efendimiz’in amcası ve aynı zamanda süt kardeşi olmasının yanı sıra, Hazreti Abbas’ın Mekke fethine kadar müşriklerin arasında yaşamaya tahammül edip Rasûlullah’a haber taşıdığını, hatta bu uğurda esir düşmeye bile katlanıp İslâm’ın ikbal dönemine zemin hazırlayanlardan biri olduğunu belirtti. Hazreti Ömer’in de Hazreti Abbas’a karşı hem Rasûl-ü Ekrem’in amcası olması hem de ortaya koyduğu fedakârlıklardan dolayı çok büyük bir saygı ve muhabbet duyduğunu ifade etti.

Muhterem Hocaefendi daha sonra Hazreti Ömer dönemindeki kuraklık hadisesini ve yağmur duasını anlattı:

İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme.” (Hangimiz memleketin başına gelen bela ve musibetleri kendi günahlarımızdan biliriz. Kaçımız “Bu kuraklık benim günahlarım sebebiyledir. Bu bela ve musibetler benim yüzümden milletin başına yağıyor. Allahım beni affet. Günahlarım yüzünden masum insanları mahvetme” deriz?) Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.”

İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

05:30 dakikalık bu enfes hasbihali ve dün akşam muhterem Hocamız kitap imzalarken çektiğimiz iki fotoğrafı dualarınıza vesile olması niyazıyla sunuyoruz.

Muhabbetle…

Muhterem Hocamız kitap imzalarken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi kitap imzalarken

Muhterem Hocamız kitap imzalarken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi kitap imzalarken

233. Nağme: Mükemmelliğin Ayrı Bir Derinliği ve Hazreti Aişe Annemiz

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günün nağmesi olarak arz edeceğimiz ikindi namazı sonrasına ait olan 18 dakikalık hasbihalinde özetle şu mevzuları anlatıyor:

-İbadetlerin ve salih amellerin iki yanı vardır: Birisi, şekil ve suret; diğeri ise öz ve mana. Ancak bu ikisinin beraber olmasıyla, şeklin şuur ve huşu ile buluşmasıyla amel gerçek değerini kazanır.

-Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Eğer kalbinde haşyet olsaydı, mutlaka azalarına, tavır ve davranışlarına da aksederdi.” buyurmuştur. Evet, kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır.

-Her şeyi güzel yaratan Allah (celle celalühu) insanın da her işini en güzel şekilde yapmasını ister. Tevbe Sûresi’nde iki âyet-i kerime bu hususu vurgulamaktadır:

وَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Yapacağınız her şeyi Allah da, Rasûlü de görüp değerlendirecek; daha sonra da, gizli olsun açık olsun, her şeyi bilen Allah’ın huzuruna götürüleceksiniz.” (Tevbe sûresi, 9/94)

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“De ki: Amel edin: Yaptıklarınızı Allah da, Rasûlü de, mü’minler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız. O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.” (Tevbe sûresi, 9/105) (00:44)

-Hadis-i şeriflerde, meleklerin, gece-gündüz ara vermeden Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh ettikleri halde,

مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ

“Sana ibadetin hakkını veremedik, gerektiği gibi kullukta bulunamadık!” deyip yaptıkları tesbihleri az buldukları ve Cenâb-ı Hakk’a gerektiği kadar kulluk yapamadıkları için adeta mahcubiyet duydukları anlatılmaktadır. Sürekli kendini sorgulayan, sigaya çeken ve nefsini muhâsebe imbiklerinden geçiren pek çok Hak dostu bu sözleri kendi münacaatında değerlendirmiş; O’nu hakkıyla bilemediğini, O’na gerektiği gibi kullukta bulunamadığını, ululuğu ölçüsünde O’nu zikredemediğini ve şükür vazifesini yerine getiremediğini avaz avaz ilân etmişlerdir.

-Mükemmelliği yakalamanın ayrı bir derinliği ve onu taçlandıran farklı bir buudu vardır, o da insanın işini en iyi şekilde yapmaya çalıştığı halde yapıp ettiklerini yeterli bulmaması, “Bundan daha iyi yapılabilirdi ama ben onu beceremedim, yine yüzüme gözüme bulaştırdım!” şeklinde düşünmesidir. Şu kadar var ki, insan kendi hakkında böyle düşünmeli; başkalarının ortaya koyduğu her hayırlı işle alakalı hüsn-ü zan etmeli, onu güzel görmeli ve alkışlamalıdır.

-Salât ü selam söylenirken Ashab-ı Kiram’ın zikredilmemesine üzülüyorum. Çünkü, sahabe efendilerimiz Kur’an’ın mucizesidir. Biz sahabe, tabiin, tebe-i tabiin ve sonraki ulemaya çok borçluyuz. Zira gözlerimizi onlar açtılar, görülmesi gerekli olan şeyleri onlar sayesinde gördük.

-Kâmil mü’minler, hayır ve hasenât adına koşar durur, daima sâlih amellerde bulunurlar ama hem amellerinin kabul olup olmadığı hususunda sürekli endişe yaşar hem de yapıp ettiklerini az bulur, daha çok koştururlar. Şu ayette işaret buyurulan bu haslete bir yönüyle “taksir hayası” denebilir:

وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ أَنَّهُمْ إِلَى رَبِّهِمْ رَاجِعُونَ أُوْلَئِكَ يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ وَهُمْ لَهَا سَابِقُونَ

“Rabbilerine dönüp hesaba çekileceklerine inandıklarından, verdiklerini verirken bile kalbleri tir tir titremektedir. İşte hayır işlerinde hakkıyla koşan ve yarışı başta götüren de bunlardır.” (Mü’minûn, 60-61) Her şeyi inceden inceye sorup araştıran Hazreti Aişe (radiyallahu anha) validemiz bu ayetin tefsirini de Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimize sorup bize nakletmiştir.

-Hazreti Aişe Validemiz gibi büyük bir kadın dünyaya gelmemiştir. “Anam” demekle herkes iftihar etmeli onunla, çünkü zaten annemiz. Onu bilmeyenlere, o bilmeme, talihsizlik olarak yeter.

-Hazreti Aişe validemiz, Hazreti Sıddık’ın evinde tertemiz yetişmesi, gözünü İnsanlığın İftihar Tablosu’nda açmış bulunması, hayatını dini öğrenip öğretmeye adaması, hanesine vahyin bereketi iniyor olması, Allah Rasûlü’nün onun dizinde ruhunun ufkuna yürümesi ve bilhassa Hazreti Ebu Hüreyre’den sonra en çok hadis rivayet eden insan olarak büyük hizmetler eda etmesi gibi faziletlerine rağmen kendisini asla selamette görmemiş, yaptıklarını katiyen yeterli bulmamış ve bir gün yanaklarından gözyaşları sicim gibi akarken Rasûl-ü Ekrem Efendimiz “Aişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye sorunca “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya Rasûlallah?” şeklinde cevap vermişti.

232. Nağme: İlk Kapitalist Kârûn ve Kârûnlaşmamanın Çaresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Sabahki dersimizde Kasas Sûresi’nin 61-82. ayet-i kerimelerinin tefsirlerini tamamladık. Bütün detaylarıyla Kârûn kıssası üzerinde durduk. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yaptığı açıklamalardan özellikle şu ayetle alakalı olan kısmı sizinle de paylaşacağız:

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِن قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لَا تَفْرَحْ إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفَرِحِينَ

“Yoldan sapanlardan biri olan Karun da Hazreti Mûsa’nın ümmetinden olup onlara karşı böbürlenerek zulmetmişti. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki o hazinelerin anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir cemaat zor taşırdı. Halkı ona, ‘Servetine güvenip şımarma, böbürlenme! Zira Allah şımarıp böbürlenenleri sevmez’ demişti.” (Kasas, 28/76)

Muhterem Hocamız, bazı tefsircilerin Kârûn’u ilk kapitalist saydıklarını, onun malla imtihanı kaybeden bir prototip olduğunu, kendi devrinde bazı kimselerin onun hazinelerine imrendiği gibi bugün de bir kısım insanların neye imrenmek gerektiğini bilemediklerini ve dolayısıyla dünyanın geçici güzelliklerine aldanıp âhiret sermayelerini burada tükettiklerini vurguladı.

Hayatını yüksek hedeflere bağlı götürmeyen insanların imkan ve kuvvet elde ettikçe çözülmelere de maruz kalacağını belirten muhterem Hocaefendi “İmkanların çoğalması hizmetle, mefkurenin bütün dünyaya duyurulmasıyla taçlandırılmıyorsa, çözülme dönemi başlamış demektir. Vazife ve hizmetten azade kalmış insanlar, çözülmeye ve çürümeye maruz emtia gibidir, zamanla hiç farkına varmadan partallaşırlar. Canlı kalmanın yolu başkalarına kâse kâse can dağıtmaktan geçer.” tesbitini seslendirdi. Mutlaka herkese ruhuna ve karakterine göre bir iş bulmak lazım geldiğini, fakat bir vazife verilirken insanların zaaflarının da hesaba katılması gerektiğini ifade eden Hocamız, “Bir arkadaşınız, kendisine emanet verilen parayı ilgili kimseye teslim etmeye giderken ‘Bunu cüzdanımda kendi paramın yanına koymamda bir mahzur var mı?’ diye sormuştu. Bilhassa emniyet ve güven gerektiren konumlarda işte bu duyguyla hareket edecek ve emaneti yıpratmaktan bile korkacak insanların bulunmasına dikkat edilmelidir.” dedi.

Son olarak Hazreti Ömer efendimizin Hudeybiye esnasındaki tavrı ile alakalı bir soru üzerine istişare ve ortak akıl mevzuuna da değinen muhterem Hocamız bu hususla ilgili de çok önemli esasları dile getirdi.

11:24 dakikalık bu nağmeyi de bu sabah çektiğimiz bir fotoğrafla beraber arz ediyoruz.

Hürmetle…

Bu sabahki dersten bir fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Ders Esnasında

231. Nağme: Cemaatler Arası Hoşgörü, Müsbet Hareket ve Kardeşlik

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi daha üç saat önceki ikindi namazı sonrası hasbihalinde bir kere daha müsbet hareketin esaslarına değindi.

Kim nasıl hareket ederse etsin, bize düşen vazifenin insanları hoş görmek olduğunu ifade ederek, başkalarının bizim gözümüze ilişen eksiklikleri karşısında “İhtimal, Cenâb-ı Hak bunu göstermekle beni imtihan ediyor!” demek ve çok temkinli davranıp suizanna girmemek gerektiğini belirtti.

Başkalarını değerlendirirken (muhatabın kusursuz ve mükemmel olmasını beklememe manasına) yüzde yüze talip olmamanın, o yüzde yüzü kendimiz için düşünmenin ehemmiyetine vurguda bulundu. Mevlânâ ifadesiyle, “Yüzde ısrar etme, doksan da olur / İnsan dediğinde, noksan da olur / Sakın büyüklenme, elde neler var / Bir ben varım deme, yoksan da olur!.” anlayışına bağlı kalıp diğer insanlar hakkında değil olumsuz bir şey söylemek menfi bir mülahazaya dahi girmemek icap ettiğini anlattı.

Ferdin ferde, ailenin diğer bir aileye, bir kesimin başka bir kesime bakışında hep hoş görmeyi esas almanın ve her zaman müsbet hareket etmenin mü’mince olduğunu dile getiren muhterem Hocamız, “Hayatlarını başkalarını tahrip etmek suretiyle bir şey ikâme etmeye bağlamış kimselerin şimdiye kadar ortaya koydukları kalıcı hiçbir şey yoktur. Bu açıdan her zaman tamirin ve müsbet hareketin yanında olmak lazım.” dedi ve şu cümleyi ilave etti: “Dinin temel disiplinlerine aykırı olmama kaydıyla, farklılıkları hoş görmek ve günümüzdeki yaygın ifadesiyle, onu toplumsal bir zenginlik kabul etmek lazım.”

Muhterem Hocaefendi, yakın tarihte cereyan etmiş bir hadiseyi de aktardı: Moğolistan’ı ziyaret eden bir büyüğümüz, oradaki okul müdürüyle ya da rehberlik yapan insanla karşılaşıp konuşurken “Burada başkalarının da hizmeti var mı?” diye soruyor. Arkadaşımız da “Evet, elhamdülillah Süleyman Efendi hazretlerinin talebelerinin de kursları var.” cevabını veriyor. O zat, “Allah Allah, siz Süleyman Efendi hazretleri mi diyorsunuz?!” sözüyle hayretini ifade ediyor. Arkadaşımız da “Vallahi Hocaefendi’nin Süleyman Efendi’nin adını andığı zaman ‘hazret’ demediğini hiç duymadık!” diyor.

Kendisine anlatılan bu hadiseyi naklettikten sonra muhterem Hocamız şöyle dedi: “Kırk senedir ben hep öyle hitap ettim. Yine, sadece ‘Mahmud Efendi’ deyip geçmedim. ‘Çarşamba cemaati’ deyip hakaret ifade eden bir tabirle ele almadım. Hep ‘Mahmud Efendi hazretleri’ dedim ve bunların hepsinin kendilerine göre çok önemli hizmetler icra ettiklerine inandım.”

Kıymetli Hocamız şayet biz irademizin hakkını verip hep müsbet hareket eder, herkesi hoş görür, her hizmeti alkışlar ve herkese karşı saygılı davranırsak, bir gün mutlaka selim vicdanların da aynı şekilde davranacaklarını; bunun da Hak katında dua yerine geçeceğini ve Allah’ın vifak/ittifak lütfedeceğini belirtti. Dualarımızda diğer meslek ve meşrepleri yad etmemiz ve “Allahım hepimizin kalbini ıslah eyle.. Allahım birbirimize karşı haset, rekabet ve tenafüs duygularını Kaf Dağı’nın arkasına at; bu türlü kötü hisler ile bizim aramızı, doğu batı arası/iki kutup mesafesi kadar uzak eyle!” dememiz tavsiyesinde bulundu. Sözlerini şu cümleyle noktaladı:

“‘Onlar yıkılsın da biz yerlerine kurulalım’ mülahazası, makama mansıba gönlünü kaptırmış bir kısım kimselerin hastalığıdır; fakat dine imana hizmete kendini adamış insanlar bu türlü denî düşüncelerin ağına düşmemeliler!”

13:28 dakikalık bu hakikatler demetini de dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz…

230. Nağme: Müfteri İşini Yapıyor, Fakat İftiralara Alet Olan Mü’minlere Ne Demeli?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Kin ve nefret duygularıyla oturup kalkan bir kısım kimseler sürekli yalan ve iftiralara sarılıyor, dine hizmet eden herkesi hedef alıyor ve onları karalamak için her yola başvuruyorlar. Yaptıklarıyla vicdanlarının iflas etmiş ve insaf hislerinin tükenmiş olduğunu ortaya koyan bu zavallılar, yalan ve iftirayı bir silah gibi kullanıyor, hiç olmazsa izinin kalacağı ümidiyle temiz ruhlara sürekli çamur püskürtüyorlar. O türlü nasipsizleri muhatap alıp iftiralarına cevaplar yetiştirmenin abesle iştigal olduğunu düşünüyoruz; zira vicdan ve insaf olmalıdır ki insan doğruları kabul etmeye açık bulunsun. Bununla beraber sözü bir noktaya getirmek için bir iki hususa değinmek istiyoruz.

Bazı şer şebekeleri, Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi hakkında halkın zihninde şüpheler uyarmak için senelerden beri var güçleriyle çalışıyorlar. Muhterem Hocamızın her sözünü ve her görüntüsünü nasıl çarpıtabileceklerine dair şeytanî gayretler sergiliyor ve en nezih karelerin, en güzel beyanların üzerine devamlı zift pompalıyorlar.

Mesela; büyük bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu duyan çevredeki Müslümanlar gelip “Efendim, dinimizin bu türlü felaketler karşısında bir tavsiyesi var mı? Bir dua yazma lütfunda bulunur musunuz?” deyince muhterem Hocaefendi “Ayetü’l-Kürsî” yazıyor. Türk, Kürt, Boşnak, Bulgar ve Abhazalı Müslümanlar yazılan o duayı alıp evlerine, bahçe duvarlarına asıyorlar. Allah’ın inayetiyle başka yerlerde çok büyük yıkımlar olduğu halde onlar çok küçük kayıplarla o belayı atlatıyorlar. Fakat birileri bunu haberleştirirken “Mazlum Müslümanlar dururken Amerika’ya dua ediyor” şeklinde veriyor ve masumane bir duaya sığınma hadisesini dahi çarpıtıp onu da karalama malzemesi olarak kullanmaya çalışıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamız üç defa hacca gittiği ve pek çok sohbetinde, röportajında, kitabında hac hatıralarından bahsettiği halde “Peki hacca niye gitmiyor/gidemiyor?” şeklinde çok tuhaf bir soruyu televizyon ekranlarına dahi taşıyabiliyor ve bu yalan boyalı kasıtlı soruyla da şüpheler hasıl etmeye çabalıyorlar.

Mesela, muhterem Hocamızın hem de “Kur’an’ın Gurbeti”ni anlattığı bir sohbetinin “Kur’an’a da elimi vurasım geliyor!” cümlesini defalarca arka arkaya montajlayıp sonra da bunu Yüce Kitabımıza hakaretmiş gibi sunuyorlar. Oysa bir iki cümle sonrasında Hocaefendi, Hazreti İkrime’nin Kur’an okurken güzelliği karşısında heyecana gelip onu yüzüne-gözüne sürdüğünü ve gönlünde çoşan Kur’an sevgisiyle mushafı bağrına basıp “Kelam-u Rabbî – Benim Rabbimin sözleri” dediğini hatırlatıyor ve “Bazen Kur’an okurken ilahi beyanın güzelliği karşısında takkemi fırlatasım, Kur’an’a elimi vurup uzanıp onu alıp yüzüme gözüme süresim ve ‘Rabbimin Kelamı’ diyerek öpüp koklayasım geliyor” diyor. Heyhat, şerirler çok nezih duyguların ifadesi bu sözleri bile saf kitleleri kandırmak için montajlayıp kullanıyorlar.

Mesela, hemen her sohbetinde Hak dostlarına karşı hürmetini dile getiren, özellikle de İmam Gazali, Abdülkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend gibi büyükleri medyuniyet ifadeleriyle yad eden Muhterem Hocamızın kırk dakikalık sohbetinden sadece iki cümleyi alıp o büyüklere -haşa- saygısızlık yaptığını iddia edebiliyorlar. Halbuki Hocaefendi, Bediüzzaman hazretlerinin eserlerini Türkçe açısından tenkit edenlere cevap sadedinde bazı hususlara değindiği o sözlerinde bile zikri geçen Hak dostlarının manayı kalıplara kurban etmediklerini, gönül derinlikleri sayesinde bazen çok sıradan sözlere dünya kadar muhteva sığdırdıklarını ve onları, anlamadığımız ya da yanlış zannettiğimiz kelimelerle tartmamamız lazım geldiğini anlatıyor. Ne var ki vicdan ve insaf yoksunu kimseler, aslında kendilerinin dahi biraz teemmülle çok rahat anlayabilecekleri o hakikatleri dahi başka mecralara çekiyorlar.

Kıymetli arkadaşlar,

Bu misalleri çoğaltmak mümkün; fakat, başta da ifade ettiğimiz gibi iftira ve çarpıtma, müfterilerin karakteridir; onları muhatap almak ve dediklerine değer vermek abesle iştigaldir.

Şu kadar var ki, kıymetli Hocamızın eserlerine, binlerce sohbetine, senelerdir defalarca anlattığı meselelere ve şaheseri sayılabilecek bereketli hayatına bakmayıp da hakikatini anlamadıkları bir söz, nereden çıktığını bilmedikleri bir şayia veya ne olduğunu dahi kestiremedikleri bir tablodan hareketle ileri sürülen iftiralara kanan, suizan ve gıybetlere dalan, karalama kampanyasına ortak olan müminleri anlamak mümkün değil.

Aylar önce, bir fotoğrafla alakalı sorular almış ve gereken cevabı vermiştik. Yine bir müfteri işi olduğu ve o türlü insanları muhatap almak istemediğimiz için meselenin üzerinde durmamıştık. Fakat son günlerde o fotoğraf bir kere daha ısıtılıp site site dolaştırılır oldu. Belki bazılarınız görmüşsünüzdür; bazı kirli eller tarafından servis edilen mesajlarda muhterem Hocamızın koltuğunun hemen üstünde asılı olan bir tablo “İlluminati Tarikatı” gibi yapılanmaların, gizli teşkilatların simgesi olarak gösteriliyor.

Diğer itham ve iftiraları bununla kıyaslamanız için servis edilen resim ile o fotoğraftaki tablonun aslını arz ediyoruz:

1. Fotoğraf: Türlü türlü iftiralarla beslenip servis edilen resim:

2. Fotoğraf: Servis edilen mesajlarda çarpıtılan tablonun aslı:

Birinci resimde daire içine alınıp gizli bir teşkilatın simgesi gibi gösterilen tablonun aslını ikinci fotoğrafta görebilirsiniz: Kıymetli bir insan, muhterem Hocamıza ne hediye edebileceğini düşünürken onun Ka’beye karşı sevgisi aklına geliyor. Bir şekilde elde ettiği Ka’be örtüsünü hediye etmeye karar veriyor. Fakat Ka’be örtüsünden alınan o mübarek parça istediği büyüklükte olmayınca kendince bir kompozisyon yaparak elindeki “mukaddes emaneti” iki yana sarkıtıp tam ortasına da Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in muazzez mührünü yerleştiriyor. Muhterem Hocamız da kutsal mekanlardan gelen o kıymetli hediyeyi “Oranın küçük bir parçasına bile kurban olurum; onun başımın üzerinde yeri var!” deyip koltuğunun üstüne astırıyor.

Heyhat ki, gördüğünüz gibi ehl-i kin ve garaz o muazzez levha ve o masum düşünceyi bile nasıl çarpıtıyor!..

Fakat, gerçekten müfteriyi anlayabiliyoruz; o kendi karakterini sergiliyor.

Sadece iki grubu anlayamıyoruz:

Birincisi, su-i zan, gıybet ve hele iftira haram olduğu halde bunlara bulaşabilen Müslümanları anlayamıyoruz.

İkincisi, şer şebeke her fırsatı ifsatta kullanırken -muhterem Hocamızın onca hastalık ve rahatsızlıklarına rağmen her gün sohbet edip ders yaparak terütaze hakikat buketleri gönderdiği halde- o hasbihalleri başkalarına ulaştırma gayreti bulunmayan, bir kişi daha duysun heyecanı taşımayan, hele bari kendisi için istifade yolları aramayan Hak erlerini hiç ama hiç anlayamıyoruz.

Lütfen, sözlerimizi kaba bulmayınız. Lakin, dünkü “229. Nağme: Paranoyalara Karşı Tavır ve Gayr-ı Meşru Sevginin Cezası” ne kadar hayatî, ne denli güzel ve ne tesirli bir sohbetti. Kaç kişiye ulaştırdınız acaba?!.

Affınız istirhamıyla…