Posts Tagged ‘Hz. Ebû Hüreyre’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: “GÜNAH DEĞİL VAZİFEDİR”

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

عَنْ أَبِي رَافِعٍ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، أَنَّهُ لَقِيَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فِي طَرِيقٍ مِنْ طُرُقِ الْمَدِينَةِ، وَهُوَ جُنُبٌ فَانْسَلَّ فَذَهَبَ فَاغْتَسَلَ، فَتَفَقَّدَهُ النَّبِيُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَلَمَّا جَاءَهُ قَالَ: «أَيْنَ كُنْتَ يَا أَبَا هُرَيْرَةَ» قَالَ: يَا رَسُولَ اللهِ، لَقِيتَنِي وَأَنَا جُنُبٌ فَكَرِهْتُ أَنْ أُجَالِسَكَ حَتَّى أَغْتَسِلَ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

«سُبْحَانَ اللهِ إِنَّ الْمُؤْمِنَ لَا يَنْجُسُ»

Ebu Rafi’ hazretleri Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)’tan naklen rivayet ediyor:

Ebû Hüreyre kendisine gusül abdesti gerekli olduğu bir halde iken Medine yollarından birinde Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e rastlamış ve hemen yanından gizlice ayrılıp, abdestini almış. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) onun yokluğunun farkına varmış. Bir müddet sonra Ebu Hüreyre gelince:

“Nerede kaldın ya Eba Hüreyre?” diye sormuş. Ebu Hüreyre de:

“Ya Rasûlallah! Bana gusül abdesti iktiza ettiği bir halde tesadüf ettiniz. Ben de yıkanmadıkça huzurunuzda oturmayı doğru bulmadım.” demiş. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuşlar:

“Sübhanallah! Mü’min necis olmaz.”[1]

***

Hadis-i şerifin Huzeyfe İbnü’l-Yeman tarafından anlatılan versiyonu da vardır fakat mazmunda bir farklılık söz konusu değildir. Hadis-i şerifi İmam Buhari hazretleri de bir iki yerde tahric etmiştir. Bununla birlikte hadis-i şerifi tahric edenler arasında Ebû Dâvûd, Tirmîzî, Nesâi, ve İbni Mâce gibi önde gelen hadis imamları da vardır.

Cünüplük; insana arız olan manevi bir kirdir. Zahiri necis olma durumu değildir. Balada zikrolunan hadis-i şerif bu cünüplüğün maddi bir murdarlık olmadığının en büyük delilidir. Zira kendisine yıkanma iktiza eden bir insan gerçek manada necis olsa idi Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz hayretini ifade eden “Sübhanallah (o nasıl söz öyle)! Müslüman hiç necis olur mu?” şeklinde, adeta itiraz edercesine bir mukabelede bulunmazlardı. Bundan evleviyetle zikredilmesi gerekli olan husus ise “Ey İman edenler! Namaz kılmak istediğinizde yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayınız. Başlarınızı mesh ederek, topuklara kadar da ayaklarınızı yıkayınız. Eğer cünüp olursanız gusül abdesti alınız. Eğer hasta olur veya yolculukta bulunur veya helâdan gelir veya kadınlara dokunur (cinsî münasebette bulunur) da su bulamazsanız, temiz toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize ondan sürün. Allah size zorluk çıkarmak istemiyor, fakat sizi temizlemek ve size olan nimetini tamamlamak istiyor. Umulur ki şükredersiniz.”[2] ayet-i kerimesinde “kadınlara dokunur (cinsî münasebette bulunur) da su bulamazsanız, temiz toprağa teyemmüm edin” beyanının hükmiliğini ifade ediyor olmasıdır. Şayet kişinin eşiyle mukareneti neticesinde arız olan kirlilik maddi bir kirlilik olsaydı toprak ile teyemmüm yapılması tavsiye olunmazdı.

Evet, insana gusül abdesti almasını gerekli kılan durum netice itibariyle bir kirlilik halidir. Ne var ki bu kirlilik hükmî bir kirliliktir. Müslüman tabiatı itibariyle pis olamaz. O kendisine gusül abdesti gerektiren bir hal üzere de olsa sadece namaz abdesti gerektiren bir hal üzere de olsa temizdir.

Müminin ölüsü de dirisi de temizdir. Zira İmam Buhari hazretleri sahihinde, İbni Abbas (radıyallahu anh)’tan bir yorum olarak naklettiği hadiste Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Müslüman diri iken de, ölü iken de necis olmaz” dediğini nakletmektedir. Aynı mazmunda bir hadis-i şerifi İmam Hâkim Müstedrek’inde mevsul olarak nakletmiştir. İmam Hâkim bu hadisin Buhari ile Müslim’in şartlarına uyduğunu, fakat onu kitaplarına almadıklarını söylemiştir. Mezkûr hadis Müslümanın dirisinin de ölüsünün de temiz olduğu hususunda büyük bir asıl ve kaidedir. Müslümanın dirisinin temiz olduğu icma ile sabittir.

İmam Darekutni hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “bedene ve yere cünüp hükmü vermediği” beyân olunmuştur. Hatta İbn-i Abbas hazretlerinin bu mevzuda “Dört şey vardır ki onlar cünüp olmazlar. Bunlar; insan, elbise, su ve yerdir” buyurduğu nakledilmektedir. İmam Begavi hazretleri bu beyanı tevil sadedinde şunları söylemektedir: “Cünüp olan bir kimseye temas eden insan, elbise, yer… cünüp olmadıkları gibi yine cünüp bir kimsenin elini daldırdığı su dahi necis olmaz.”

Müslümanın Ölüsü de Dirisi de Temiz ise Öldüğünde Neden Yıkarız!

“Hanefiyye uleması cenazenin niçin yıkandığı hususunda ihtilâf etmişlerdir. Bazılarına göre; cenazenin yıkanması necis olduğu için değil, hadesden dolayıdır. Çünkü ölen kimsenin mafsalları gevşediği için kendisinden hades zuhur eder. Yoksa insan ölüsü Allah tarafından bir ikram olmak üzere necis sayılmamıştır. Necis sayılmış olsa sair hayvanlar gibi yıkamakla temizlenmemesi icap ederdi. Burada sağlığında olduğu gibi ona yalnız abdest aldırmakla iktifa etmek gerekirdi. Lâkin sağlığında hades daima tekerrür ettiği, ölüm sebebi ile ise tekerrür etmediği için ölüm halindeki hades cünüplüğe benzetilmiş ve bütün azanın yıkanması icap ettiğine hükmolunmuştur. Çünkü bu yıkama bir defaya mahsus olduğu için onda hiçbir güçlük yoktur.

Irak ulemasına göre cenaze hadesten dolayı değil ölüm sebebi ile pislendiği için yıkanır. Çünkü insanda kan vardır, bu sebeple ölüm halinde insan pislenir ve diğer necis şeylere kıyas olunur. Cenaze necis olmasa su kuyusuna düşerek ölen insanın oradaki suyu pislemesi ve keza cenaze üzerinde iken namaz kılan bir kimsenin namazının sahih olması icap ederdi. Hâlbuki insan ölmekle kuyunun suyu pis olduğu gibi üzerinde cenaze bulunan kimsenin namazı da caiz değildir.

Gusül Abdesti İktiza Eden Kişi Mümkün Olan En Kısa Zamanda Bu Halden Kurtulmalıdır!

“İnsanı, maddî sebepler itibarıyla Allah’ın sıyanetinden (korumasından) çıkarabilecek bazı hâller vardır. Meselâ erkekler için cünüp olma hâli buna örnek sayılabilir. Bu hâlden kurtulmak iradî olduğu için, insanın yıkanmasını tehir etmesi, ilâhî sıyaneti inkıtaa uğratabilir. Onun için bu hâli fazla uzatmamak ve hemen o hâlden kurtulmak gerekir. Zira bu, hadisin ifadesiyle kanın aktığı mecrada dolaşan şeytan[3] ve emsali varlıklar için en müsait bir zemin ve vasattır. Kadınlara gelince; şerir mahlûkların musallat olması, genelde onların hayız ve nifas dönemlerine rastlar. Bu dönemde kadınların kendilerini korumaları meselâ, namaz abdesti alarak, namaz kılamasalar dahi vakit içinde namaz kılınacağı süre seccade üzerinde kıbleye müteveccih olarak oturmaları öteden beri tavsiye edilen bir husustur.

Konumuzla doğrudan alâkalı olmasa da ayrı bir husus da şudur; Üstad, ruhlarla ilgili mevzuyu anlattığı yerde, ruhların cismaniyete ait hususları temâşâ için bazı şekillere girebileceğinden bahseder. Bu reenkarnasyon demek değildir. Belki insanın, ruhun girdiği o şeklin –meselâ akrep veya yılanın– hususiyetlerini duyması demektir. Şimdilerde hayal mahsulü kurgu filmlerde yerini bulan bu şey, aslında bir yönüyle hakikatin ifadesidir.”[4]

Cenâb-ı Hak; madde ve manaya bakan yönümüz itibariyle arınmayı ve arınıp öyle huzuruna varmayı bizlere lütfeylesin!..

Sefa Salman

[1]. Sahih-i Müslim, Hayz, 116

[2]. Maide suresi, 5/6

[3]. Buhârî, ahkâm 21, bed’ü’l-halk 11, i’tikâf 11, 12; Ebû Dâvûd, sünnet 17, 81.

[4]. M. Fethullah Gülen, Fasıldan Fasıla 4

508. Nağme: Kopukluk.. ve Peygamberâne Şefkat

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

“Kaç kişinin katilisin?!.”

*Şahısların fıtratları da nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır ve Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek hiç mümkün olmaz. Bu itibarla, usulün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki maksadın aksiyle tokat yenmesin.

*Belki çoğumuzun tebliğ yapayım derken insan kaçırmamızın altında da temelde bu üslup hataları vardır. Nitekim eskiden mürşitler bir araya gelince, birbirlerine “Kaç kişinin katilisin?” diye sorarlarmış. Yani; sen dini anlattığından dolayı kaç kişi dinden uzaklaştı ve kendini manevî ölüme saldı!..

“Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın!”

*Din-i mübîn “yüsr” üzere vaz’ edilmiştir; fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kimse, dinin ruhuna aykırı bir iş yapmış olur. Zira kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dini zorlaştırmamak ve ondan nefret ettirmemek; bilakis yaşanabilir olduğunu göstermek ve sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in emridir. Halis mü’min, insanları neyin kaçırıp, neyin celb edeceğini çok iyi hesaplamalı ve her zaman بَشِّرُوا وَلَا تُنَفِّرُوا يَسِّرُوا وَلَا تُعَسِّرُوا “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın!” nurefşan beyanı istikametinde hareket ederek, şefkat ve mülâyemetle gönülleri kazanmaya çalışmalıdır.

Genç, gayr-i ihtiyarî “anam” deyince, kanlar içindeki kalb gencin eline sarılır “yavrum” der inler.

*Aslından ziyade, vermek istediği mesaja bakılması gereken menkıbelerin birinde bir genç anlatılır. Sevdiği kız, gencin annesinin kalbi karşılığında onunla evlenmeyi kabul eder. Habîbe, “annenin kalbini getir, gönlüme mukabil” deyince, aşk şarabıyla sarhoş olmuş, her şeyi unutup gözü dönmüş genç gider, annesini öldürür. Kalbine bıçağı vuracağı sırada bıçak kayıp kendi elini de keser. Genç, gayr-i ihtiyarî “anam” deyince, kanlar içindeki kalb gencin eline sarılır “yavrum” der inler. O kalbin sesi, aslında bütün annelerin sinelerinin sesidir. İşte bizim yolumuz böyle bir şefkati gerektirir; hizmet gönüllüleri kopup gitmiş olanlara karşı bile bu ölçüde bir şefkat ortaya koymalıdırlar. Çünkü hakiki bir mü’min hiç kimsenin kopuk olarak ötelere gitmesini ve ebediyen kaybetmesini istemez.

*Kopuşlar çok küçük bahanelerle başlar fakat zamanla insan hiç farkına varmadan merkezden öyle uzaklaşır ki bir daha da dönme fırsat, güç ve takati bulamaz. Hazreti Üstad diyor ki, “Her bir günah içinde küfre giden bir yol vardır.” Demek ki bir günah işleyince, o günah başka bir günaha çağrı oluyor. Cenâb-ı Hak, “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkâr yaşıyorlar.)” (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” sözleriyle bu ilahî beyanı ve onda yer alan “râne” kelimesini şerh etmiştir.

“Sizden birinin azı dişi Cehennem ateşinde, Uhud dağı büyüklüğünde olacaktır.”

*Rahhal (bazı kaynaklarda Raccal) b. Unfuve Müslüman olmuş, Kur’ân’ın bazı ayetlerini öğrenmiş, bir süre de Rasûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in yanında bulunmuştu. Bir gün o, Hazreti Ebu Hüreyre ve Hazreti Furat b. Hayyan oturup konuşmakta iken Rasûlullah (aleyhissalâtü vesselam) onların yanına uğramış ve “Sizden birinin azı dişi Cehennem ateşinde, Uhud dağı büyüklüğünde olacaktır.” demişti. Hazreti Ebu Hüreyre çok korkmuştu; hele Furat b. Hayyan bir harpte şehit düşünce, onun korkusu da ikiye katlanmıştı. Çünkü o dehşetli ikaza muhatap olarak geriye, Rahhal ile kendisi kalmıştı. Nihayet Rahhal, Müseyleme ile birlikte irtidad etmiş ve onun için yalan şehadette bulunarak Rasûlullah’ın, Müseyleme’yi kendine veliaht tayin ettiği iddiasını seslendirmişti. Yemame Savaşı’nda Zeyd b. Hattab onu öldürünce, Hazreti Ebu Hüreyre onun akıbetine çok üzülmekle beraber kendi sırtından adeta dağ ağırlığında bir yükün kalktığını hissetmişti.

*O büyükler nefislerinden hiç emin olmamış ve kendilerini hep sıradan görmüşler. Elli sahabi ile görüşmüş, hadisin devâsa imamlarından, Ebu Hanife’yle karşılıklı münazara yapmış büyük bir insan olan Amir ibni Şerahil (Ameş) bir arkadaşına diyor ki: “Ben vefat ettiğim zaman, cenazeme kimse gelmesin; şayet bir mahzuru yoksa, bir çukur kaz ve beni bir beze sarıp at içine!..” Kendisini sessizce bir çukura atılacak biri gibi kabul ediyor.

“Herkes evine, deveyle, koyunla, mal mülkle dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” 

*İnsanlığın İftihar Tablosu, insanların hidayete ermesi ve Ashâb-ı Kiram’ın akıbetleri için tir tir titriyor; kopmalara meydan vermeme yolunda problemlerin üzerine şefkat ve ciddiyetle gidiyor; muhataplarının akıllarının ve kalblerinin itminan içinde olması için gayret gösteriyordu.

*Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa bazı gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor!” demişlerdi. Bunu söyleyenler sadece birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi. Çünkü Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir. Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Onlara şöyle buyurdu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca “Evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’ne!..” demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı.

“Benim bir kaybım var!..”

*Millet olarak, hatta topyekün insanlık olarak bugün sürekli kayıplar veriyoruz. Bizim pek çok kaybımız var. Şehvet gayyasına yuvarlanan, nefis cehennemine düşen, fuhuş, kumar, uyuşturucu gibi kâtillerin eline geçen her insan bizim kaybımız. Ne ki, şayet elimizden geliyorsa, bize o kayıpları da arayıp bulmak, hiç kimsenin ebedî hüsranına razı olmamak ve herkese bir kurtuluş yolu göstermek için çabalayıp durmak düşüyor.

*Bildiğiniz gibi, onbeş-onaltı yaşlarındayken henüz İslam ahlakını bilmediğinden sürekli çevredeki kadınları rahatsız eden Cüleybib, Rehber-i Ekmel ile tanışıp O’nunla nurlanınca ve iffetini koruma hususunda O’nun dualarını alınca, artık Medine’nin en hayâlı gençlerinden biri haline gelmişti. Bir süre sonra da önlerine bir cihad imtihanı çıkmıştı ve Cüleybib (radıyallahu anh) orada şehadet şerbeti içmişti. Savaş sona erince herkes cesedini mücahede meydanında bırakıp ruhuyla ötelere kanatlanan şehitlerini aramış, bulmuş ve onların techîz ü tekfîniyle uğraşır olmuştu.

*O hengâmede Şefkat Peygamberi yüksek sesle sordu; “Aranızda kaybı olan, herhangi bir yakınını bulamayan var mı?” Sahabe efendilerimiz “Hayır, ya Rasûlallah, aradığımız herkesi bulduk” dediler. İşte o zaman Mahzun Nebi, gözleri yaşlı, “Ama benim bir kaybım var!” dedi, “Ben Cüleybib’imi kaybettim!” diye ekledi ve evladını yitirmiş, yüreği yaralı bir baba gibi yitiğini, hayır kudsî yiğidini aradı.. uzun arayışlar sonunda onu buldu, başını mübarek dizine koydu ve şöyle buyurdu: “Allahım, bu bendendir, ben de ondanım.” Görüyor muyuz Fahr-i Kâinat (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz’in hiç kimseyi atmadan ve kimsenin hatasına bakmadan herkesi kazanma gayretini?!. Anlıyor muyuz Fazilet Güneşi’nin insanlara sahip çıkma ve onlara karşı vefalı olma hassasiyetini?!.

*O buydu.. O buydu!.. Böyle olunca kendimiz gibi olacağız. Böyle olunca kendimizi O’nun yolunda bulacağız. Böyle olunca -Allah’ın izni ve inayetiyle- Cennet’e dâhil olacağız. Allah bizi O’nun yolundan, O’nun düşünce tarzından ve O’nun mesajının hakikatinden ayırmasın!..

501. Nağme: Yeryüzü Cennetinin Bahtiyar Fertleri

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetle şu hususları dile getirdi:

Yuvalar da yıkılmaya yüz tuttu!..

*Allah, bize istikamet-i tâmme ihsan eylesin. Bir anlamda o istikameti elde etme, elde ettikten sonra da onu koruma ortamını yitirdik. O blokaj ayağımızın altından kaydı ya da kırıldı veya şiddetli kırılma ihtimali taşıyor. Biz de onun karşısında endişeleniyoruz; bütün bütün kırılmasın, dağılmasın, çözülmesin, ayağımızın altından kayıp gitmesin. Fakat esas bizi biz yapan hususları çoktan kaybettik.

*Bu cümleden olarak, çok mükemmel bir yuvamız vardı bizim; anne-baba, anne-baba olmanın yanı başında aynı zamanda birer mürebbi-mürebbiye idiler.

*Heyhat, bir yönüyle o yuva, yıkıldı; o sokak, tarumar oldu. O medrese, ruhunu kaybetti; kalbî ve ruhî hayattan uzaklaştı, kitapların satırları arasında kendini teselli edecek şeyler aramaya durdu.

*İsterseniz yuvaya bir molekül nazarıyla bakabilirsiniz; aileleri, cemiyet heyet-i umumiyesini teşkil eden moleküller olarak görebilirsiniz. Ya da mikro âleme inerek, yuvaya atom nazarıyla bakabilirsiniz; anne-babayı onun nötron ve protonu olarak, o cazibeye kapılıp onların etrafında pervane gibi dönen elektronları da kız erkek evlat gibi görebilirsiniz.

*Bu bir iddia olmasın fakat epey zamandır, 20-30 senedir, “ricâl” (hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmi) ile meşgul oluyoruz. Görebildiğim kadarıyla, iki veya üç tane insan eşinden ya ayrılmıştır ya da ayrılmamıştır. Dövme, öldürme, eşini sokağın ortasında vurma, kadınları şikâyet eder hale getirme, Batı’da cereyan ettiği üzere reaksiyon olarak bir Feminizm mülahazasının doğmasına sebebiyet verme… Bunlar o günün insanının kâbusları içinde bile görülmeyen şeylerdi.

Aile, toplumun yapı taşıdır; sağlam toplum ancak sağlam yuva ile mümkün olur.

*Selef-i salihînin teşkil ettiği yuvada fertlerin birbirlerine sağlam irtibatları vardı. O sağlam irtibat ve yuvadaki rasanet topluma aksediyordu.

*Eşine olan sevgi ve hürmetinin yanında onun şehadeti karşısında metanet gösteren, “Rasûlullah’a benden selam söyle!..” deyip şehadet şerbetini önce kendisinin içememiş oluşuna kederlenen ve eşinin okunu kılıcını alıp onun kaldığı yerden vazifeye devam eden Hazreti Havle… Babasını, eşini, çocuklarını ölesiye sevmekle beraber onları mukaddesat uğrunda mücahedeye göndermekten de geri durmayan, sonra elinden geldiğince müminlere yardımcı olmak gayesiyle kendisi de harb meydanına koşan, bir aralık yaralı oğlunun kolunu sarıp onun sırtına vurarak “Git oğlum, yerine dön; Rasûlullah’ın önünde savaş, ona zarar gelmesin!” diyen Hazreti Nesibe… Uhud’da “Rasûllullah (aleyhissalâtü vesselam) vefat etti!” sözünü duyunca kılıcını çekip ileriye atlayan ve “O’nun vefat ettiği yerde siz niye yaşıyorsunuz?” diyen Sa’d bin Rebî’ gibi insanlardan oluşan bir yuva ve toplum mutlaka aynı ruh enginliğinin boyasını alacaktı/almıştı.

*Şimdi bu insanların molekül teşkil ettiği o küçük yapıyı ve sonra da bu moleküllerden meydana gelen heyet-i umumiyeyi düşünün. Düşüncelerini ne üzerinde yoğunlaştırmışlar? Onlar, bütün duygu ve düşüncelerini Allah ve Rasûlü’nde teksif etmişler. Onların yetiştirdiği nesiller de sâlih daireler, doğurgan döngüler türünden hep hayırlı olmuş. Hayırdan hayır doğmuş, hayırdan hayır doğmuş ve hayırlı nesiller, dünyanın dört bir yanında Ruh-u Revân-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şehbal açmasını temin etmişler.

*İzdivaç meselesinde baştan basiretli davranmalı. Zıtlaşma kaçınılmaz olan kimselerle yuva kurma doğru olmasa gerek. Şayet ezkaza böyle bir şey olmuşsa, rehabilitelerle o yuvadaki herkesin aynı duyguya ve aynı dünya görüşüne ulaşmaları sağlanmalı. Umumî iş ve hizmetlerin yanında aile fertlerinin aynı hayat felsefesini paylaşmaları adına ortaya konacak gayretlerle sabah akşam taçlandırılmalı.

“Allah’a isyan” söz konusu ise, anne baba da olsa kula itaat edilmez.

*Mü’min çok dengeli olmalı. O her zaman neye karşı, ne kadar alaka duyması gerektiğinin muhasebesini yapmalı. Tabii ki, Allah’a kulluğu, Rasûl-ü Ekrem’e ümmet oluşu ve dine hizmet etmeyi değerler hanesinin başına koymalı ama mesela anne-babasının hukukunu da mutlaka gözetmeli.

*Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkas, daha hayattayken Cennet’le müjdelenmiş sahabe arasındadır. O, İslam’a bütün kalbiyle inanmış, emirlerine canla başla sarılmıştı. Ne var ki onun Müslümanlığı, namazı, Efendimiz’e bağlılığı ve O’nun sevgisini her şeyden üstün tutması, annesini çok rahatsız etmişti. Annesi, oğlunun dininden vazgeçmesini istemiş, onu ikna edebilmek için adeta çırpınmış; nihayet putlar adına yemin ederek, “Sa’d, sen Muhammed’in getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben ne bir şey yerim, ne de içerim!” demişti. Gerçekten birkaç gün yememiş içmemiş, öylece beklemişti. Hazreti Sa’d, annesine çok bağlıydı; ona karşı saygıda kusur etmezdi. Zaten annesi de bunu bildiği için böyle bir yola başvurmuştu. Fakat Hazreti Sa’d’ın nihaî sözü şöyle olmuştu: “Anacığım, seni çok severim, üzülmeni hiç istemem. Fakat vallahi anne, iyi bil ki, yüz tane canın olsa, birer birer çıksa, ben yine dinimden dönmem! Artık sen bilirsin. İster ye, ister yeme!..”

*Bu hadise üzerine, “Allah’a isyan” söz konusu olunca anne baba da olsa kula itaat edilmeyeceğini açıklayan Ankebût Sûresi’nin 8. âyet-i kerimesi nazil olmuştu: “(İyi bir mü’min olabilmenin gerekleri içinde) insana anne babasına iyi ve içten davranmasını emrettik. Eğer, Ben’den başkasının ilâh olamayacağı konusundaki kesin bilgine zıt olarak bâtılı taklitle herhangi bir şeyi Bana ortak tanıman için seni zorlayacak olurlarsa, bu hususta onlara itaat etme. Neticede dönüşünüz Banadır ve Ben, bütün yaptıklarınızın ne manaya gelip ne sonuç verdiğini size gösterecek ve onlardan dolayı sizi hesaba çekeceğim.”

Gaye-i hayale yürekten bağlılık ama anne babaya da azami saygı…

*Hakiki müminin çizgisi: O bir taraftan gönülden bağlanması gerekli olana (Allah’a, Rasûlullah’a, dine hizmete) yürekten bağlanır, fakat bir taraftan da tâlî derecede saygılı olması gereken anne-babaya -henüz inanmamış olsalar da- saygıda kusur etmez. Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri de bu konuda hüsn-ü misaldir. Anne babası onu, Rasûl-i Ekrem’e tâbi olduğundan dolayı hapsetmiş ve Müslümanlarla buluşup görüşmesini engellemişlerdi. İslâm’dan uzaklaşması için çeşitli maddî ve psikolojik müeyyideler uygulamışlar, türlü baskılar yapmışlar; bütün malını elinden alarak onu tam bir yoksulluğa itmişler, hatta sonunda zincire vurmuşlardı. Fakat o büyük sahabi, zincirlerden ne zaman azıcık kurtulsa, soluğu Allah Rasûlü’nün yanında almıştı.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. Ebediyetlere yürürken de hayatına denk bir mahviyet duygusu içinde ve yüzü toprağa bulanmış vaziyette göçüp gitmişti. Bir rivayete göre, Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mus’ab’ının bu hâlini şöyle dile getirir: “Hazreti Mus’ab hayatta olduğu sürece beni koruyacağına ve bana herhangi bir zarar dokundurmayacağına dair söz vermişti. Şimdi elleri ve kolları budandığı için ‘Ya, Rasûlullah’a bir şey olursa?’ diye hicabından yüzünü saklamaktadır.”

*Rasûlullah’ı bir gölge gibi takip eden, O’nun bütün sözlerini tespit etme gayretiyle yanıp tutuşan mümtaz sahabî Hazreti Ebû Hüreyre de anne ile imtihan olanlardan. Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) annesinin hidayete ermesi için çok gayret gösteriyor, ona hep hürmetle muamele ediyor ve sürekli duada bulunuyordu ama annesi İslam’a yanaşmadığı gibi başta Efendimiz olmak üzere Müslümanlara kötü sözler etmekten de geri durmuyordu. Uzun zaman bu hal devam etmiş; Ebû Hüreyre hazretleri dininin gereklerini yerine getirdiği gibi annesine karşı da hep hürmet ve şefkat sergilemişti. Yine bir gün annesine gitmiş ve ondan kederini şiddetlendiren sözler işitmişti Hele Allah Rasûlü hakkında duyduğu hakaretler karşısında iki büklüm olmuştu. Bir yanda ölesiye sevdiği İnsanlığın İftihar Tablosu, diğer tarafta ise varlık vesilesi annesi vardı. O, tarafını çoktan seçmiş, kendisini Allah Rasûlü’nün huzur dolu meclisine atmıştı ama gözyaşlarına da hâkim olamamıştı. “Yâ Rasûlallah, annemi İslam’a davet ediyorum ama bir türlü yanaşmıyor. Üstelik size karşı ağıza alınmayacak sözler sarf ediyor! Ne olur annemin hidayeti için dua buyurunuz!” demişti. Hazreti Ebû Hüreyre, Allah Rasûlü’nün duasının kabul olacağına öyle inanıyordu ki, o mübarek dudaklardan dua sözcükleri duyulur duyulmaz, koşup evine varmıştı. Bakmıştı ki, içeriden su şakırtıları geliyor. Biraz sonra içeri girince annesinin gusletmiş olduğunu ve şehadet getirdiğini görmüştü.

Kendimi hiç affetmiyorum!..

*Hizmet mülahazası ve hicret düşüncesi çok önemli olsa da, anne-babayı ihmal etmeye sebebiyet vermemelidir. Hizmet erleri engin bir şefkatle bütün insanlığın saadeti adına diyar diyar dolaşırken, kendi anne-babalarını, aile fertlerini ve akrabalarını da unutmamalıdırlar. Belki iki vazifenin de hakkını beraberce verebilecekleri hizmet zeminleri ve imkânları oluşturmaya çalışmalıdırlar.

*Manisa’ya tayin olduğum günlerde Erzurum’a gidip sıla-yı rahimde bulunmuş, anne-babamın ellerini öpmüş ve birkaç gün yanlarında kaldıktan sonra yeni yerime gitmek için onlardan izin istirham etmiştim. “Müsaade ederseniz gidip vazifeye başlayayım.” deyince, babam “Önümüzdeki Perşembe’ye kadar gitmesen, yanımda kalsan!” dedi. Ben karşılık vermedim, sadece boynumu büktüm ve gitmemin daha hayırlı olacağını ima ettim. Babam, derince düşüncelere daldı, biraz bekledi, sonra gözleri yaşlı, ellerini omuzuma koydu, “Git” dedi, “Burada bir çift göz, orada ise binlerce göz bekliyor, git!” Bir programa yetişme gayretiyle ellerini öpüp ayrıldım ve İzmir’e döndüm. Bir hafta sonra, Ramazan ayının bir Perşembe gecesi babamın vefat ettiğini öğrendim. Son anlarında onun yanında bulanamayışıma çok üzüldüm. Hele onun keramet gösterircesine dile getirdiği “Rüyamda yedi kabir gördüm, yedincisi benimdi. Bir hafta sonra gitsen!” teklifini hemen kabul etmeyişim, içimde sürekli kanayan bir yara olarak kaldı. O, yaptığım işin doğruluğuna ve bereketine inansa da, benden razı olarak “git” dese de, ben başka bir çözüm yolu bulmalı ve arzusunu yerine getirmeli değil miydim? O bir civanmertlik yapmışsa, bu fedakârlığı ona aittir ve onun fazilet hanesine yazılır; fakat acaba ben başka bir formül bulamaz mıydım? İşte, bu endişeden dolayı hâlâ çok ciddi bir sorumluluk hissiyle iki büklüm olduğumu ve kendimi hiç affetmediğimi söyleyebilirim.

*Hâsılı, Allah sevgisi, Peygamber muhabbeti ve dine hizmet gayreti esas olduğu gibi, üzerimizde hukuku bulunan insanların haklarına milimi milimine riayet etmek de bizim için bir zarurettir.