Posts Tagged ‘güvenilirlik’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İMAN EMANETTİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Allah Resulü’nün (sallâllahu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret ettiği haberini alan Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh), babası ile birlikte, yaşadıkları Beni Abs diyarından Medine hareket ederler. O sıralarda Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) Bedir Gazvesi için Bedir kuyuları civarındadır. Hz. Huzeyfe ve babası o denli meşakkatli bir yolculuğun ardından bir müminin asla görmek istemeyeceği kişilerle, müşriklerle karşılaşırlar ve esir düşerler. Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh) ve babasını, Fahr-i Kainat Efendimiz’in etrafında halelenmiş bir avuç mümini yok etmeye azmetmiş bu müşriklerin elinden kurtaran şey ise, Müminlerin ordusuna katılmadan sadece Allah Resul’ünü görüp Medine’ye yol tutacaklarına dair ettikleri yemindir. Hz. Huzeyfe müminler ordusuna ulaştığında, iki ordu arasındaki eşitsizliği görünce yeminini bozmak isteyecek; ne var ki Allah Resulü buna müsaade etmeyecektir. Çünkü Hakk’a dilbeste bu bir avuç insanın gayesi bir hakikate hayat vermektir. Bu hakikat ise; iman emaneti ile müşrikler arasındaki perdeleri bertaraf etmektir. Allahu alem, İki Cihan Serveri’nin Hz. Huzeyfe’nin yeminini bozmasına müsaade etmeyişinin sebebi; “insanlar ve iman arasındaki perdeleri kaldırma adına birazdan can alınıp can verilecek bu pazarda, ‘müminler sözlerine güven olmayan insanlardır’ dedirtmenin, en göz alıcı zaferlerin dahi hicabını perdeleyemeyeceği bir leke” olacağı düşüncesiydi. Ve bu sebeple de ona; “Hayır! Onlara verdiğin sözü tut” buyurmuşlardı. 

Görüldüğü gibi, Fahr-i Âlem (sallâllahu aleyhi ve sellem) ile ilk muarefesi Bedir Savaşı öncesi Bedir kuyuları yakınında gerçekleşen Hz. Huzeyfe (radıyallâhu anh), emniyet sahibi, güvenilir bir insan olma hususundaki ilk dersini de yine oracıkta İki Cihan Serveri’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) bu şekilde alacaktır.

İlerleyen zamanlarda öyle bir hakikat tebellür edecektir ki; bu aslında insan hayatında tesadüflere yer olmadığının ve insanın mazide adem medfenine defnettiğini zannettiği her hadisenin âtide bir netice vereceğinin ifadesi olacaktır. Evet, Allah Resulü’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) rûberû aldığı ilk ders “emanetin ehemmiyeti” olan Hz. Huzeyfe daha sonra ise efrad-ı ümmet beyninde Allah Resulü’nden naklettiği şu “emanet” hadisi ile iştihar edecektir. [1]

عَنْ حُذَيْفَةَ، قَالَ: حَدَّثَنَا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَدِيثَيْنِ قَدْ رَأَيْتُ أَحَدَهُمَا، وَأَنَا أَنْتَظِرُ الْآخَرَ حَدَّثَنَا:

 أَنَّ الْأَمَانَةَ نَزَلَتْ فِي جَذْرِ قُلُوبِ الرِّجَالِ، ثُمَّ نَزَلَ الْقُرْآنُ، فَعَلِمُوا مِنَ الْقُرْآنِ، وَعَلِمُوا مِنَ السُّنَّةِ.

 ثُمَّ حَدَّثَنَا عَنْ رَفْعِ الْأَمَانَةِ قَالَ:

يَنَامُ الرَّجُلُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الْأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْوَكْتِ، ثُمَّ يَنَامُ النَّوْمَةَ فَتُقْبَضُ الْأَمَانَةُ مِنْ قَلْبِهِ، فَيَظَلُّ أَثَرُهَا مِثْلَ الْمَجْلِ كَجَمْرٍ دَحْرَجْتَهُ عَلَى رِجْلِكَ فَنَفِطَ، فَتَرَاهُ مُنْتَبِرًا وَلَيْسَ فِيهِ شَيْءٌ – ثُمَّ أَخَذَ حَصًى فَدَحْرَجَهُ عَلَى رِجْلِهِ – فَيُصْبِحُ النَّاسُ يَتَبَايَعُونَ لَا يَكَادُ أَحَدٌ يُؤَدِّي الْأَمَانَةَ حَتَّى يُقَالَ: إِنَّ فِي بَنِي فُلَانٍ رَجُلًا أَمِينًا، حَتَّى يُقَالَ لِلرَّجُلِ: مَا أَجْلَدَهُ مَا أَظْرَفَهُ مَا أَعْقَلَهُ وَمَا فِي قَلْبِهِ مِثْقَالُ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ مِنْ إِيمَانٍ.

 وَلَقَدْ أَتَى عَلَيَّ زَمَانٌ وَمَا أُبَالِي أَيَّكُمْ بَايَعْتُ، لَئِنْ كَانَ مُسْلِمًا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ دِينُهُ، وَلَئِنْ كَانَ نَصْرَانِيًّا أَوْ يَهُودِيًّا لَيَرُدَّنَّهُ عَلَيَّ سَاعِيهِ، وَأَمَّا الْيَوْمَ فَمَا كُنْتُ لِأُبَايِعَ مِنْكُمْ إِلَّا فُلَانًا وَفُلَانًا

“Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem) bize iki hadis söyledi. Bunlardan birini gördüm. Diğerinin de (olmasını) bekliyorum: Resulûllah (sallâllahu aleyhi ve sellem), bize şunları söyledi: “Emanet insanların kalblerinin derinliklerine kök salıp yerleşti. Sonra Kur’an indi. İnsanlar Kur’an’dan ve sünnetten gelen diğer bilgilerle beraber emaneti de (bölümlerini) öğrendiler.” Sonra da Resûlullah (sallâllahu aleyhi ve sellem) emanetin kaldırılmasını haber verdi ve şöyle buyurdu:

“İnsan uykusunu uyur. Bu sırada emanet, kalbinden alınıverir de ufacık bir siyah leke halinde izi kalır. Sonra yine uykuya dalar. Bu defa kalbinden emanetin kalan kısmı da alınır. Bunun izi de, kabarcık gibi kalır. Ayağının üzerine bir kor yuvarlanıp da nasıl kabarcık hâsıl olur ve içinde bir şey olmadığı halde onu ka­barmış görürsün. Onun gibi bir şey.” Sonra Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem) ufak taşlar alarak onları ayağının üzerin­de yuvarladı. “İnsanlar öyle bir hale gelecek ki alış-veriş yapacaklar, birinin doğru dürüst ha­reket ettiği görülür görülmez: ‘Filan oğullarında güvenilir bir kimse var’ denilecek. Hatta bu adam kalbinde hardal tanesi kadar iman olmadığı halde onun hakkında: ‘O ne sağlam! O ne zarif! O ne akıllı adamdır!’ denilecek.”

Huzeyfe (radıyallâhu anh) sözüne devamla der ki: “Vallahi, öyle günler gördüm ki, sizin hanginiz­den alış-veriş yapacağım diye hiç gam yemezdim. Çünkü alışverişte bulunduğum kimse Müslümansa bana ihanetten onu dini men ederdi. Hıristiyan ya da Yahudi ise ona da hâkimi veya valisi izin vermezdi. Bugün ise sizlerden filan ve filandan başka hiç kimseden alışveriş yapamaz ol­dum.”[2]

***

Görüldüğü üzere hadis-i şerif, pek çok hakikati muhtevi ve her bir cümlesi üzerinde ayrı ayrı durulması gerekli olan yoğunluktadır. Bu sebeple biz hadisteki manası mübhem olabilecek bir-iki kavramı izah edip, hadisin cümleleri arasında kaybolmadan genel mazmunun ifade ettikleri üzerinde durmaya çalışacağız.

Hadis-i şerifin doğru anlaşılması noktasında hayati öneme sahip kavramlardan ilki “emanet”tir.

Emanetten muradın ne olduğu hususu, ulema arasında medarı ihtilaf olmuş bir mevzudur. Emanetin ne olduğu ile alakalı ileri sürülen görüşler arasında, “Hıyanetin karşıtı olan güvenilirlik; İman;  Mükellef olanların -Allah’tan başka kimsenin görmediği- gizli, saklı taraflarıdır; Allah’ın emir ve yasaklarıdır; Allah’ın kullarından aldığı ahittir; bütün dinî yükümlülüklerdir; Allah’a mutlak itaattir.”[3] gibi görüşler vardır.

Burada dikkate değer bir husus ise şudur: Ne emanetten murad olunan mana “imandır” diyen ulema kelimenin ifade ettiği “güvenilir olma” manasını göz ardı edebilmiş; ne de emanetten murat “güvenilir insandır” diyenler, kelimenin “iman” ile aynı kökten geldiği hakikatini yok sayabilmişlerdir. Verilen mana açısından görüş beyan edenleri tek bir çatı altında cem ettiğimizde ise aslında “emin olma” ve “iman” kavramlarının birbirini nakzeden değil de birbirinin lazımı kavramlar olduğunu göreceğiz. Şöyle ki;

İbnü-l Hümam hazretleri hadis-i şerifteki “emanet” lafzının إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ ayet-i kerimesindeki[4] “iman” manasında olduğunu ifade etmiştir. Allah Resulü de (sallâllahu aleyhi ve sellem) Hz. Enes’ten (radıyallâhu anh) merfuan naklolunan bir hadis-i şeriflerinde الْمُؤْمِنُ مَنْ أَمِنَهُ النَّاسُ “Mümin, insanların kendisinden emin olduğu kimsedir”[5] buyurmaktadır. Bir diğer hadis-i şeriflerinde ise Fahr-i Kâinat Efendimiz  لا إيمان لمن لا أمانة له لا دين لمن لا عهد له buyurmaktadır. Yani “Emanet sahibi olmayanın imanı olmayacağı gibi sözünde durmayanın da dini yoktur”[6] buyurmak suretiyle meselenin ehemmiyetini en üst perdeden ifade buyurmuşlardır.

Hal böyle olunca, emanet sahibi olmak ve iman sahibi olmak arasında doğrudan bir bağ söz konusudur ki, bu yaklaşım meselenin izahı noktasında son derece önemlidir. Çünkü emanet ve iman birbirinin mütemmimi iki değerdir. Bu manada sineye derç olunan iman bir miras değil, Cenâb-ı Hakk’ın bir emanetidir. “İman olmayınca, insan, bu dünyada diğer mahlûklar gibi çok dar bir zaman dilimi içinde yaşayıp sonra da kendini yokluğa mahkûm etmiş olur. Onun ebediyete mazhar olması ise imana bağlıdır. Bu sebepledir ki insan, kendisine tevdi edilen iman gibi çok önemli bir emaneti korumak için etrafında ne kadar surlar oluştursa, bu hedef doğrultusunda, bütün cehdini ortaya koyup ne kadar araştırmalar yapsa, deliller getirse, tahşidatta bulunsa, yine de işin hakkını vermiş olamaz. Böyle değerli bir emanet karşısında ona düşen vazife, “Hel min mezid” ferdi olarak, hep “Daha yok mu, daha yok mu?” deyip yola devam etmektir. Diyelim ki size çok değerli mücevherlerin bulunduğu bir kutuyu emanet olarak verip sonra da “Bunu korumazsan kellen gider.” dediler. Şimdi bu emaneti korumak adına sizin ne denli büyük bir hassasiyet göstereceğiniz âşikardır. Hâlbuki imanın yanında, onun kıymeti bir hiç hükmündedir. Bu açıdan insanın, “Aman, şuradan şeytan girebilir.”, “Aman nefs-i emmârem şu boşluğu değerlendirebilir.” diyerek sürekli imanının etrafında surlar oluşturmaya çalışması, bu denli büyük bir emanete karşı emin olma mülahazasının bir ifadesidir.”[7] Elest bezminde kulun Rabbi’ne verdiği cevapta meknuz olan mana da; “Rabbim sineme nakşettiğin Rububiyyet’inin remzi olan bu imana hıyanet etmeyeceğim” demek olur. Bu açıdan emniyet imanın bir lazımıdır.

Hadis-i şerifteki bir diğer izah gerektiren kısım ise “kulların uykuya dalması ve kalblerinden emanetin alınması” hususudur. Ulema kulların uykuya dalmasından muradın “gaflet uykusu” olduğu noktasında neredeyse hem fikirdirler. Hal böyle olunca buradaki ifade olunmak istenen mana kulların “iman, iman şuuru ve bu şuurun gerekleri muktezasınca hareket etmek” noktasındaki “aman sende”ciliğidir denilebilir.

Evet, hadis-i şerife bütüncül bir nazarla yaklaştığımızda karşımıza çıkan tablo ise; ahir zamanda, yani içinde olduğumuza inandığımız şu meş’um dönemde, insanların din hassasiyeti ve dinin kaynaklık ettiği ahlak-ı aliyeyi muhafaza noktasında bozulmalara maruz kalacağı ve “emanetin ortadan kalkacağı” hakikatidir. Hadis-i şerif asırlar öncesinden günümüze ayna tutuyor olması bakımından bir mucizenin ifadesidir. Bu arada şunu da ifade etmek lazımdır ki; ilm-i ledün sultanı olmayanların, değil on dört asıl evvelinden bu tespiti yapmaları bir yıl öncesinden dahi bu akıbeti öngörmeleri mümkün değildir.

On dört asıl evvelinden verilen bu gaybi haberi günümüz insanına uyarladığımızda haber ve vakıa arasında mutabakatın zihinlerde hâsıl edeceği şaşkınlık dile sadece “Evet, Sen Hak Peygambersin!” şeklinde aksedecektir.

Evet, sebepleri, hakperest olmanın (objektif) hakkı verilmeden tespit edilmeye çalışılan bir hastalığın tedavisinde isabet mümkün değildir. Bizler inananlar olarak ahlaken çöküşümüzün sebeplerini bunca yıl, değerlerimize muhalif bir takım kimseler tarafından idare ediliyor olma kolaycılığında bulduk. Kimileri bunun gerçek sebep olduğuna inanmış, kimileri de inandırılmışlardı. Ahlaki problemlerin çözümünü idareyi elinde bulundurmakla halledebilecekleri zehabına kapılıp idareye talip olmayı tercih edenler ile meselenin bir iman problemi olduğu hakikatine uyanmış aydınlık insanlar, mezhepleri ve meşrepleri uyarınca bir yol tutmuşlardı. Gelinen nokta itibariyle bakıldığında ise; hal-i hazırda idareyi elinde bulundurmakla meselenin çözüleceği vehminden hareket edenlerin, imanın kalbin bir ameli olduğunu, kalbte derinlik kazanmamış bir imanın da ahlak adına bir getirisi olmayacağı hakikatini ıskaladıklarını görüyoruz.

Evet, bugün ticaret mevzuunda başka bazı din/yol sâliklerinden aldığımız güven hissini bir müminden alamaz hale gelmişsek şayet, bunun sebebini iman zaafında aramak gerekmektedir.

Hak ve adalet hassasiyetinde, kamu malını kendi şahsi çıkarları adına kullanmama mevzuunda gayr-i müslimlere güvendiğimiz kadar müminlere güvenemez hale gelmişsek bu acı manzaranın gerisinde, tepeden inme bir yaklaşımla toplumun damarlarına ahlak zerk edebileceklerini zanneden ve bu suretle peşlerine milyonlarca insanı takıp sürükleyen ekran mücahitlerini aramak lazımdır.

Unutmamak lazım ki; bir insanı zorla en fazla münafık yapabilirsiniz. O yüzden inanan ve emniyet vadeden bir toplum tek tek gönüllerden başlayarak tesis edilebilir. Ve ancak bu suretle inşa edilmiş bir toplum, sahip olduğu değerleri ile ilelebet yaşar ve yaşatabilir. Ayrıca; gücü makamdan elde edenler değil, onu sinesinde duyanlar topluma yön verebilir. Geçmişin, idari gücü elde tutmak suretiyle ahlaklı nesiller yetiştirebileceği hülyaları ile yalan olmuş insanlarla dolu olduğunu idrak edemeyen günümüz serkârlarının hayal kırıklığı da seleflerinden farklı olmayacaktır. Ve neticede olan da, yine yitirilmiş nesillere, heder edilmiş yıllara olacaktır.

O sebeple; gününü gün edenlerin değil emanetin muhafazası adına ânı bin edenlerin eteğine tutunmak, iman adına zinde kalmanın meşakkatli ama tek emin yoludur.

Ne acıdır bir toplumun ahlaken çökmüş olmasını ahlaklı bir toplum vadederek başa geçen idarecilerine borçlu olması! Ve ne acıdır emanetin (iman ve emniyet) muhafazasında memur olanların (inananlar) aymazlığı!

Sefa Salman

***

[1]. İman hem “emanet demektir” hem de “iman insana verilen bir emanettir”.

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 230.

[3]. İbni Hacer, (ilgili hadisin şerhi)

[4].Ahzab Sûresi, 33/72.

[5]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned; El-Müstedrek Ale-s Sahihayn

[6]. Ahmed İbni Hanbel, Müsned; Sahih-i İbni Hibban

[7]. M. Fethullah Gülen, Yenilenme Cehdi

BAMTELİ: HÜSNÜZAN SURLARINI YIKTILAR!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Hâl ile Hallolmayacak Mesele Neredeyse Yoktur; Yeter ki İstikâmet Üzere Olunsun!..

*Hal ile hallolmayacak mesele yoktur. Evet, temsil ile hallolmayacak mesele -çok azı müstesna- yoktur. Günümüzün insanının her şeyden daha ziyade -zannediyorum- ekmek kadar, su kadar, hava kadar hal görüntüsüne, hal resmine ihtiyacı var.

*Parlak laflar, edebî sözler, beliğâne beyanlar havada uçuşuyor. Fakat hepsi uçup gidiyor. Tesir edecek, gönüllerde mâkes bulacak bir şey varsa, o da istikamet, hal, temsil ve bunlarda devamdır. Zikzak çizmeme! Ortalama ömür elli sene, altmış sene, yetmiş sene, seksen sene.. ne derseniz deyin, bin sene olsa; bin sene nabzınızı tutsalar, bin sene kalbinize kulak verseler, inhiraf yaşamadan hep aynı şeyleri soluklama.. önemli olan budur!..

*Zikzaklar, gözleri sizin üzerinizde olan insanları şaşkınlığa sevk eder. “Acaba bunların hangi halleri doğru? Sözleri mi doğru, tavırları mı?” derler. “Bunların, ‘Müslümanız, milliyiz, geçmişten tevârüs ettiğimiz şeylere saygılıyız’ dedikleri halde, haramîlerden farkları yok. Bohemce yaşıyorlar. Dünyayı her şey görüyorlar. Bu tavırlardan, bu sözlerden hangisine inanacaksınız?” diye düşünürler.

*Devam ve temâdî; güven, itmi’nan ve kararlı durmaya vesile olur. İmam ne ölçüde namaz kılıyorsa, cemaat de o ölçüde ona uyar. Fatiha’yı okudu mu, okumadı mı? Rükûda bir kere “Subhâne Rabbiye’l-Azîm” dedi mi, demedi mi? Secdede bir kere “Subhâne Rabbiye’l-A’lâ” dedi mi demedi mi? Yıldırım hızıyla namaz kıldıran insanların arkasında olan kimseler de öyle namaz kılarlar. Ona kılma denir, ikâme etme denmez. Ona şekil denir, ibadet adına folklor denir; kültür ortamında elde edilen namaz şeklinde bir kısım beden eğitimi denir ona. Bunlar önemle üzerinde durulması gerekli olan şeylerdir: İstikamet, doğruluk, iffet, ismet, güvenilirlik…

En Can Alıcı Hasımlar Dahi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun Emniyet ve Güven İnsanı Olduğunu İtiraf Ediyorlardı

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, o sıkıntılı dönemden sonra çevresinde daha ziyade müessir olan faktör, O’nun emniyet ve güven telkiniydi. Hiç kimse, “Siz bizi şu hususta aldattınız. Şu hususta dediğiniz gibi davranmadınız.” demedi. En can alıcı hasımları, O’nun kanını içmeye âmâde, teşne bulunan mütemerridler bile, O’nun bu mevzudaki fazileti, güven vaad ediciliği karşısında el pençe divan duruyorlardı.

*Alabildiğine mütemerrid, alabildiğine vahşi, alabildiğine “keyfe mâ yeşâ’” hareket eden o toplum birdenbire nasıl oluyor da, Nasr Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi, fevc fevc İslamiyet’e dehalet ediyor? Gelip O’nun imamlığı karşısında Allah’a karşı kemerbeste-i ubûdiyet içinde kulluk vazifelerini îfâ ediyorlar; bu nasıl oluyor? Hâlbuki o insanlar adetlerinde fevkalade mutaassıp idiler; geçmişten tevârüs ettikleri şeyler tabiatlarının birer derinliği haline gelmişti. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) hiç kimseyi zorlamıyor. Telkin ediyor; fakat daha ziyade temsiliyle, haliyle, iç derinlik ve enginliğiyle o insanların gönüllerine otağını kuruyor. “Bu adam doğru söylüyor!” diyorlar. Ebu Cehil bile Muğîre ibn Şu’be’ye, “Adam doğru söylüyor. Ben de biliyorum ki bu dedikleri doğru!” diyor.

*Mü’min öyle olmalı, dün başka, bugün başka değil! Her gün farklı renkte bir yalan, bir iftira ve bir tezvirle insanların karşısına çıkan kimseler, avazları yettiğince, “Ben Kâbe’ye bin cân ile kurbanım; ben Rasûlullah’a (aleyhissalâtü vesselam) bin cân ile kurbanım!” deseler bile -yemin edeyim- vallahi, billahi, tallahi bir kısım müdâhinlerden, kitle psikolojisiyle hareket edenlerden başkası onlara inanmayacak ve onları takip etmeyecek! Onlar tarihin sayfalarına da kirli birer leke halinde aksedeceklerdir. Lanet ile anılan cebâbirenin en küstahına rahmet okuttuklarını tescîl edeceklerdir; “Hakları.. müstehak bunlara!..” dedirteceklerdir.

Zift Bataklığını Zifte Bulaşmadan Aşan Kahramanlar

*Bundan daha önemli bir şey vardır: Bütün bütün güvenin sarsıldığı, yalanın râyiç, hıyanetin mültezem olduğu; her yerde hakkın meçhul gittiği, kurban edildiği; bohemliğin çok rahatça, serbestçe icrâ edildiği; dejenerasyonları dejenerasyonların takip ettiği bir dönemde istikameti koruma, emniyeti koruma, iffeti koruma, ismeti koruma ve zılliyet planında fetâneti koruma.. Peygamber yolunda olmayı koruma!..

*Şimdi dünyaya baktığınız zaman, Âkif’in ifadesiyle: “Beyinler ürperir yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş / Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş / Mefâhir kaynasın gitsin de vicdanlar kesilsin lâl / Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, kalmaz istiklâl!” Esas, fesadın fesadı takip ettiği, fesadın fesat doğurduğu, fesatlar fasit dairesinin toplumu sarmalı içine aldığı bir dönemde istikamet çok önemlidir! Bir yönüyle, zift kanallarından geçerken bile, üzerine bir şey bulaştırmadan geçmek. El-âlem yalan söylüyormuş, iftirada bulunuyormuş, sadece dünyayı düşünüyormuş, yaptığı her şeyi dünyası adına yapıyormuş; aynı zamanda dini de dünyayı kazanma adına, onun temel dinamiklerini yine dünya hesabına kullanıyormuş ve böylece zift içinde bir hayat sürüyormuş. İşte böyle bir toplum içinde istikameti korumak ve dünyaya ait bütün cazibedar güzellikleri elinin tersiyle itmesini bilmek.. Allah’a müteveccih olmak ve her zaman, “Allah’ım ihlas, rıza ve Sana kavuşmaya iştiyak ile kalblerimizi doldur!” demek.. bu mülahazaya bağlı dünyâ ve mâfîhâya ait her şeyi elinin tersiyle itmek… Zaten bunu itmediğiniz takdirde, insanî değerlere ait bir kısım şeyleri farkına varmadan ayağınızın ucuyla itmiş olursunuz.

*Böyle etrafa hep ziftin saçıldığı bir dönemde; medyayla saçıldığı, televizyonla saçıldığı, zift kanallarıyla saçıldığı bir dönemde, kafayı karıştırmadan, kalbi ve ruhu kirletmeden, hep “O” deyip hep “Hüve” ile soluklanıp hep O’na doğru yürüme oldukça zor bir meseledir. Fakat asıl başarı da, bu zorlukları aşarak başarıya ulaşma başarısıdır. (…) Önemli olan, böyle her tarafından zift fışkıran; ağızlardan zift taşan, bakışlardan zift dökülen, beyanlarda zift kaynayan bir dünyada, üzerine zift sıçratmadan, soyuna yakışır bir hayat tarzı.. onu koruyabilme.. İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan tevârüs ettiğin o hayat tarzını ve sistemini kirletmeden koruyabilme.. asıl yiğitlik odur!..

*Kararlı durmak lazım. Ayak ucuyla itilecek şeyi itmek ve dört elle sarılacak şeylere de sarılmak lazım.

Hüsnüzan Kalesinin Surları Yıkıldı

Soru: Hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Bu konudaki mülahazalarınızı ve tavsiyelerinizi lütfeder misiniz?

*Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İbadetin en güzeli başkaları hakkında hüsnüzan etmektir.” buyuruyor.

*Hüsnüzan konusundaki ölçü o meselenin ruhunu, arka planını kavrayan büyükler ve bilhassa çağın Mürşid-i Azam’ı tarafından şöyle ortaya konuyor: “Hüsnüzan ve adem-i itimat” Denemediğiniz kimselere; yeme, içme, şöhret, korku, tenperverlik, dünyayı her şey sayarak ahireti unutma, hep dünya yörüngeli yürüme gibi beşerî zaaflar itibariyle test etmediğiniz insanlara sırtınızı dönerseniz hançerleyebilirler.

Nasıl Aldanmazsın; Nereden Bileceksin Bunca Yüzün Hangisi Gerçek?

*Hüsnüzanna binaen bizim aldandığımız da çok olmuştur. Çok aldanırız. Namaz kılıyorsa bir insan, nasıl aldanmayacaksınız ki?!. Bir yerde yalanını görünce “aldandık” dersiniz. Hani tespit edilmiş bunlar; bazılarının bir sene içinde konuştukları şeyler, sergiledikleri tavırlar ve uyguladıkları stratejiler itibariyle yüz tane resim karşınıza çıkıyor. Birbirinden farklı yüz tane resim. Çok iyi bir ressama -mesela tecrit resminde Picasso’dan bahsedilir, ona- deseniz ki, “Sen bir insana ait çok farklı, birbirine hiç benzemeyen yüz tane resim yap; fakat o tecritte, o soyut resimde biz o yüz farklı şeyi görelim. Yemin ederim, başaramaz bunu. Fakat insan şeytanın güdümüne girince, zimamı ona kaptırınca, aklın alamayacağı şekilde çok tuhaflıklar sergiler. Şimdi bunları görünce de Ziya Paşa gibi “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık / Zîrâ ki ziyan ortada bilmem ne kazandık!” dersiniz.

*Hakikaten bir kere daha aldandık. Bir kere daha o oyunda -tiyatro da diyebilirsiniz- çok oyunlara kandık. Bizi eğlendiren oyunlarla, hissiyatımıza hoş gelen oyunlarla karşımıza çıktılar; fakat niyetleri başkaymış onların! Niyetleri kendi dünyevî mutlulukları imiş.. kendi evlad u ıyallerinin mutluluklarıymış.. ama açık ama kapalı, müteselsilen kendi ailelerine bir silsile-i saadet kazandırma mülahazası imiş. İslam’ın içinden sergiledikleri bazı küçük şeylerle bizi aldatmışlar, biz de hüsnüzan etmişiz onlara. Şimdi de sergiledikleri yalanlar, tezvirler ve iftiralardan dolayı belki ah u vah ediyoruz.

*İstidradî (antrparantez) bir şey arz edeyim: Zannediyorum bundan sonra da başkaları bize hak dese, hakikat dese, adalet dese, evrensel insan hakları dese, dünya ile entegrasyon dese, kavgasız bir dünya dese, hele bir de vallahi billahi dese, biz yine inanırız. Onlar da öyle referanduma bir şey sundukları zaman ben yine “Mezardaki ölüler bile kalkıp gidip buna oy vermeli!” falan derim.

‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor!..

*Evet, hiç ihtimal vermediğimiz bazı insanların inhiraf ve hatta ihanetlerine şahitlik ettiğimiz bu dönemde hüsnüzan mekanizmamızın ciddi yaralar aldığını hissediyoruz. Burada bir noktalı virgül koyup şöyle demek lazım: Bazı kimselerdeki bu hal ve davranışlar, hakikaten hiç suizan etme niyetinde olmayan insanlarda dahi suizan sistemini tetikledi. Şimdiye kadar hiç suizan etmeyen insanlarda suizan mekanizması oluştu. “Allah Allah! Böyle bakıyorsun, şöyle çıkıyor. ‘Harun’ diyorsun, ‘Karun’ çıkıyor. ‘Hazreti Musa’nın ümmeti’ diyorsun, ‘Sâmirî’ çıkıyor, bu defa sizi puta tapmaya çağırıyor. ‘Allah’ diyorlar, karşına öyle çıkıyorlar; bir de bakıyorsun Allah değil de ‘altın, gümüş, zebercet, yakut’ diyorlarmış onlar.” düşüncesi yaygınlaştı. Dolayısıyla toplumda hüsnüzan sistemi yıkıldı büsbütün.

*Bakmayın sürüklenip giden kimselerin kendilerini sorgulamamalarına ve “Yanılmışız, aldanmışız!” dememelerine!.. Bir gün diyecekler bunu; bir gün dize gelecekler, ah u vah edecekler. Diğerleri de bu mevzuda itizar edecekler, “Aldattık başkalarını!” diyecekler ama iş işten geçmiş olacak; ahirette fayda vermediği gibi, dünyada da “keşke”ler fayda vermeyecek.

*Kur’an-ı Kerim ötede faydasız “keşke”lerle inleyecek olan bazı kimseleri şöyle anlatır: “Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/28-29) evet, öyle diyecekler: “Keşke falanı dost edinmeseydik, arkasından gitmeseydik. ‘Allah’ dedi aldandık fakat gördük ki dünyaya tapmış bir dünyaperestmiş o; dolayısıyla da o haliyle mü’minden daha ziyade ehl-i şirke yakın.”

Yıkılan Hüsnüzan Surlarının Tamiri Çeyrek Asır İster

*Ehl-i imanda hüsnüzan sistemi yıkıldı, daha doğrusu hüsnüzannın surları yıkıldı. Şimdi kime hüsnüzan edeceksin? Kimin hakkında mülahaza dairesini açık bırakacaksın ki, “Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık!” demeyesin? Belki bu işin en kötü yanı da o oldu. İnanan insanlar hakkında bile -halk ifadesiyle- “Bu da bir madik peşinde mi? Bu da topluma kendi çıkarları adına bir çelme atma fırsatı mı kolluyor? Bu da bir oyuncu mu?” İnsanlarda böyle bir duygu oluştu. İnsanlar her ne kadar şimdi onu örtbas etmeye çalışsalar bile kortekse öyle bir yerleşti ki hiç kimse korteksteki o dosyaları çıkarıp yakamaz. Zahiren bazı dosyalar yok edilebilir, yakılabilir fakat zihinlerdeki o kirli şeyleri yok edemezler. Yüz sene de geçse aradan, hep o kirli dosyalarla yâd edilecektir onlar. Bu açıdan en kötü şey, mü’minlerdeki hüsnüzan kalesinin surlarının yıkılması oldu. Bundan sonra insanlar çok defa hata ederek hep suizanda bulunacaklar.

*Bizde de o duyguyu yıktıklarından dolayı bu tahribatın tamiri belki çeyrek asır alacaktır. Öyle bir hıyanet yaşadı ki toplumumuz, bu tahribat çeyrek asırda tamir edilemez. Bir kısım vandalların bu mevzuda hala o hatalarda ısrarına bakmayın!..

Sızma Nedir; Gerçekte Sızanlar Kimlerdir?

*İbadetin güzelliğinden bir cüz olan hüsnüzan duygumuzu nasıl takviye edebiliriz? Biz bu tahribata ve her şeye rağmen, belki insanları yakından tanıyarak, evlerine giderek, evimize davet ederek, dinleye dinleye gerçek karakterlerini, düşüncelerini, yapılarını ve Allah’la münasebetlerinin, Efendimiz’le irtibatlarının ne ölçüde sağlam olduğunu doğru okuduktan sonra, diyecekleri edecekleri şeylere güven duymalı ve onlar hakkında güvenimizi ifade etmeliyiz. En önemli şey oy verme değil, güven oyu vermektir, güven. Böyle yapmak suretiyle hem tedbirli davranmış hem de başkaları hakkında mütemadi suizan hastalığından kurtulmuş oluruz.

*Suizanna hastalık da demişler; ondan uzak durmak lazım. Ne var ki, sırtınızda taşıdığınız yük bir emanettir. Bu türlü şeylere takılmak -hafizanallah- o emanete hıyanete müncer olabilir. Sırtınızdaki emanetin hatırına bu türlü şeylere takılmayacaksınız. Kanaat-i âcizanemce yine temkinli hareket etmek lazım. Birilerinin yıktıkları o hüsnüzan surlarını temkinle tamir etmeye bakmalıyız. “Yirmi beş sene gerekir!” dediğimiz tamiri, on senede yapmaya gücünüz yetiyorsa, o sürede tamir edersiniz.

*Bu tamiri yaparken de dünya adına bir talebiniz yok; parlamenter olma gibi, vali olma gibi, kaymakam olma gibi bir beklentiniz yok. El-âlem ne derse desin!. Siz kendi ülkenizde, kendi vatanınızda hizmet ediyorsunuz. “Falan yere sızdı, filan yere sızdı!” diyen kimseler, ahmaklıklarını ortaya koyuyorlar. Bir insanın kendi ülkesinde herhangi bir hayatî birim içine girmesine “sızma” denmez. Sızma; güneydekinin, kuzeydekinin Devlet-i Aliyye’nin içine sızmak suretiyle onun umumî havasını bulandıranların yaptığına denir. Onlar, Devlet-i Aliyye’nin kılcallarına sızmak suretiyle devletler muvazenesinde çok önemli bir devletin parçalanmasını sağlamışlardır. Dolayısıyla o vatanın, Anadolu’nun has evlatlarının hayatın değişik birimlerine girmelerine hiçbir zaman sızma denemez. Yabancının senin kılcallarına sızmasına sızma denir. Ve onu birileri şimdi hem güneyden, hem de kuzeyden yapıyor, devletin kılcallarına kadar sızıyor ve kendi düşünce tarzlarını, üsluplarını empoze ediyorlar; birileri de uyuyor hâb-ı gaflette.