Posts Tagged ‘Din’

HİZMETİN BAŞKA EKOLLERLE KIYASLANMASI

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Hizmet hareketinin başka hareket ve felsefi ekollerle karşılaştırması yapılıp benzerlik tespitlerinde bulunuluyor. Bunlarla ilgili mülahazalarınızı lütfeder misiniz?

Cevap: Herhangi bir hareket, meşrep veya mezhep, kendi felsefesi ile ele alındığında, onun bazı ekollere benzediği tespiti yapılabilir, onlardan ilham aldığı, istifade ettiği veya onların tesirinde kaldığı ileri sürülebilir. Bu tür değerlendirmelerin pek çoğu sübjektiftir, değerlendirme yapan kişilerin bakış açısına göre değişiklik arz eder. Bunu bir açıdan şiir tahliline benzetebiliriz. Araplar, “Şiirin manası şairin içindedir.” derler.

Aynen bunun gibi Hizmet hareketine bakan insanlar da kendi düşünce ve birikimlerine, arzu ve beklentilerine göre bir kısım sonuçlara ulaşacak, onunla daha başka yapı ve organizasyonlar arasında bir kısım bağlar kuracaklardır. Mesela farklı düşünceden insanlarla diyalog içinde bulunma, Hizmet’in başlıca faaliyet alanlarından ve en önemli hedeflerinden biridir. Farklılıkları saygıyla karşılama, ortak problemlere ortak çözümler üretme, uzlaşma ve paylaşma kültürünü geliştirme, asgari müştereklerde bir araya gelme ve kavgasız bir dünya inşa etme gibi değerler, Hizmet’in önem verdiği hususlardır. Bunları inceleyen bir araştırmacı, kendince bir kısım çıkarımlarda bulunup diyalog yapan bazı organizasyonlarla Hizmet arasında bir bağ kurmayı düşünebilir.

Diyalog Anlayışımız

Bir hareketin düşünce yapısı, hedefleri, ona yön veren temel dinamikleri tam olarak anlaşılmadan, o hareketin mahiyeti ya da neye benzeyip benzemediği hakkında yapılacak değerlendirmeler hep sığ, sathi kalacak dolayısıyla yapılan bu sığ ve sathi değerlendirmelerin doğru çıkma ihtimali de az olacaktır. Yukarıda verdiğimiz diyalog örneği üzerinden devam edecek olursak; biz diyalog derken ne anlıyoruz, diyalogla neyi hedefliyoruz, bunu gerçekleştirme adına hangi vesileleri kullanmayı tercih ediyoruz… önce bunların çok iyi bilinmesi gerekir.

İsterseniz bu diyalog konusunu biraz açalım. Biz, insanların barış ve huzur içinde yaşadığı kavgasız, gürültüsüz, savaşsız bir dünya arzuluyor ve böyle bir dünyanın kurulabilmesi için elimizden geleni yapıyoruz. Her şeyden önce, yaptığımız bütün bu faaliyetleri dinimizin bir emri olarak görüyor, Cenâb-ı Hakk’ın rızasının bunlara bağlı olduğunu düşünüyor ve onu elde etmeye çalışıyoruz.

Bizim dinî kaynaklarımızdan süzüle süzüle gelen milli bir mefkûremiz, ciddi bir müktesebatımız, zengin bir kültürümüz, ötelere açık değerlerimiz ve bu manada sırtımızda taşıdığımız kutsal bir emanetimiz var. İnsanlığın bunlarla tanışmasını arzuluyor, bunlardan istifade edeceğini düşünüyoruz. Sahip olduğumuz adalet ve hakperestlik düşüncesini, sevgi ve şefkat hislerini, hayat felsefesini, Rabbimizin ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun adını herkese duyurmak, her yere ulaştırmak istiyoruz. Yakından tanıdıkları takdirde, çoklarının bunları hüsn-ü kabulle karşılayacağına ve bunların insanlığa hayır ve fayda getireceğine inanıyoruz.

Fakat şunu da çok iyi biliyoruz ki diyalog kurulmadan, tanışma ve kaynaşma olmadan bilgi alışverişinin yapılması, insanların farklı kültür ve medeniyet havzalarında oluşan birikimlerden istifade etmeleri çok zordur. Hele farklı milletlere, dinlere, kültürlere mensup insanlar arasında kin ve düşmanlık hisleri hâkimse, birbirlerini yanlış tanıyor, yanlış tanımlıyor ve vahşiler gibi görüyorlarsa, “öteki”nden gelen hiçbir şeyi kabul etmeyeceklerdir. Bu önyargıların aşılması, asırlık düşmanlık hislerinin son bulması, yakından tanımaya bağlıdır. Birlikte yaşayarak insanların sizi şahsi, ailevi ve içtimai hayatınız itibarıyla yakından tanımalarına fırsat vermelisiniz. Siz hiçbir şey anlatmasanız bile, eğer mana köklerinizden tevarüs ettiğiniz değerleri mükemmel bir şekilde temsil ediyor ve bu temsiliniz de süreklilik arz ediyorsa zaten fıtri bir etkilenme ve kabullenme gerçekleşecektir. Bu olmasa bile en azından kendinizi ve kendi değerlerinizi doğru bir şekilde tanıtma, yanlış aktarımlardan koruma imkânı elde etmiş olacaksınız.

Kim bilir belki de böyle bir diyalog süreci kültürler arasında yeni aşılanmalara yol açacak, insanlık bugüne kadar sahip olduğu düşünceleri, hayat felsefelerini, dünya görüşlerini bir kere daha gözden geçirme ihtiyacı duyacaktır. Belki mütefekkir ve entelektüeller, şimdiye kadar sahip oldukları felsefe ve bakış zaviyelerini yeniden ele alacak, onları rötuşlama lüzumu duyacaklardır. İşte biz diyalog derken bütün bu mülahazaları göz önünde bulunduruyoruz.

Bize düşen vazife, insanların birbirlerini doğru tanımaları ve anlamaları adına elverişli ortamların hazırlanması ve fikir hürriyetinin önündeki engellerin bertaraf edilmesidir. İman ve hidayete gelince, o konudaki genel yaklaşımımız, imanın dindeki tarifine bağlıdır: “Din, akıl sahiplerini hür iradeleri ile hayra sevk eden ilâhî sistemler mecmuasıdır.” “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara sûresi, 2/256) âyeti çok önemli bir prensip vaz eder. Dinde, baskı ve zorlamanın her çeşidi yasaklanmıştır.

Baskı ve zorlamanın yanında, demagoji ve diyalektik, propaganda ve algı yönetimi gibi yöntemler de dinî hakikatlerin anlatılmasında meşru yol ve vesileler olarak görülemez. Esasında özü itibarıyla hak olan değerlerin buna ihtiyacı da yoktur. Ancak özünde eğrilik ve çarpıklık bulunan düşüncelerdir ki başkalarına dayatılır ve zorla kabul ettirilmek istenir. Eğer sizin sahip olduğunuz fikirlerden, değerlerden, dünya görüşünden şüpheniz yoksa, bunları ortaya serdikten sonra beğenilip beğenilmeyeceğinden endişe etmenize gerek yoktur. İnsanları özgür iradeleriyle baş başa bırakmalısınız. Hatta bu konuda o kadar objektif davranmalısınız ki sizin yanınızda yer almak isteyen insanlara, “Bugüne kadar saygı duyduğun ve kabul ettiğin değerleri bırakarak yeni bir değerler manzumesine kendini bağlamak istiyorsun. Bunda kararlı mısın? İyice düşünüp taşındın mı? Önceki yerinden ne zarar gördün veya burada ne gibi bir faikiyet gördün ki böyle bir karar alıyorsun?” gibi sorular sorarak yeniden meseleyi değerlendirmeye davet etmeli, bu değerler manzumesini sağlam bir fikrî temel üzerine kabul etmesini sağlamalısınız.

Bu tavrınızla, insanların bir anlık hissiyatla radikal karar alıp daha sonra bu kararlarında sabit kadem olamamalarının önüne geçmiş olursunuz. O zaman gerçekten inanan, meseleye gönülden sahip çıkacak insanları bulursunuz. Zira kalbiyle, gönlüyle birlikte size gelmeyen insanlar, daha sonra problemlere sebep olacak ve uzun süre işin içinde kalamayacaklardır. Görüldüğü üzere insanların iman etmeleri, bir dini, bir inanç ya da düşünce sistemini kabul etmeleri bütünüyle onların hür iradeleriyle ve özgürce yapacakları tercihlerle yapılması gereken bir şeydir.

İşte bizim diyalog vasıtasıyla yapmaya çalıştığımız şey de bir taraftan insanlık âlemindeki şiddet, düşmanlık, radikalizm, terör, savaş gibi olumsuzlukları gidererek dünyada sulh ve barışın hâkim olmasına katkıda bulunmak, diğer yandan da insanların farklı din ve kültürlere ait değerleri tanımaları ve istifade etmelerinin önündeki engelleri bertaraf etmektir. Biz, diyalog vasıtasıyla hem her yere gitmek, herkesle tanışmak ve bize ait evrensel insanî değerleri herkesle tanıştırmak, hem de başkalarının sahip olduğu güzelliklerden istifade etmek istiyoruz.

Bu, Peygamber Efendimiz’in bize gösterdiği bir hedeftir. O (sallâllahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 28/155; Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, 2/58) buyuruyor. Burada hem gaybî bir meseleyi haber verme söz konusudur hem de bir hedef gösterme. Bunu şöyle anlayabiliriz: Benim ümmetime düşen vazife; Muhammedî ruhu ve Kur’ânî manayı dünyanın dört bir yanına ulaştırmak, tüm mahrum ve muhtaç gönüllere duyurmaktır. Biz bunu hem bir vazife ve sorumluluk görüyor hem de nail olduğumuz bunca nimete karşı yerine getirilmesi gereken bir kadirşinaslık sayıyoruz. Kabul edip etmemek ise muhataplara kalmıştır.

Şimdi sizin bu gayeyle ve bu şekilde yaptığınız diyalog faaliyetlerini dışarıdan bir gözle değerlendiren bazı araştırmacılar, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız hususları tam göremeyebilirler. Duygu ve düşünceleriniz itibarıyla sizi tanımayan insanlar, ortaya koyduğunuz ceht ve gayretleri başka din ve farklı ideolojilerin faaliyetleriyle kıyaslayarak bazen bunları “bir çeşit misyonerlik faaliyeti” olarak isimlendirebilirler. Daha başkaları sizin siyasi hedefler peşinde koştuğunuz vehmine kapılabilir, bugüne kadar farklı hareketleri tanımlamak için ürettikleri kalıp ve şablonlara mahkûm edebilirler.. kimileri de sizin düşünce ve aksiyon adına ortaya koyduklarınızla, bugüne kadar farklı fikir adamları tarafından ortaya atılmış diyalogla ilgili fikirler arasında bazı iltisak noktaları tespit ederek analizlerini bunlar üzerinde yürütebilirler…

İnsan Sevgimiz

Aynı durum, adalet düşünceniz, eğitim anlayışınız, insana bakışınız, hukuk felsefeniz, dünya görüşünüzle ilgili olarak da ortaya çıkabilir. Bazı araştırmacılar sizin bu gibi konulardaki yaklaşımlarınızla farklı beşerî tecrübeler ve felsefi akımlar arasında benzerlikler bulup sizi onlarla aynı kategoriye sokabilirler. Sözgelimi sizin insana bakışınızı Batı’da gelişen “hümanizm” kavramıyla anlatabilirler. Bu kısmen doğru olsa da eksiktir. Zira hümanizmin seküler karakterine karşılık, bizim insanla ilgili mülahazalarımızın temelinde vahiy gerçeği vardır. Mesela biz, insanı, Allah’ın matmah-ı nazarı (nazarını tevcih ettiği şey) olarak görürüz. Ona zübde-i âlem (kâinatın özü, hülasası) deriz. Cenâb-ı Hakk’ın gördüğümüz fizikî dünyayı insanın emrine âmâde kıldığına inanırız. Allah, insanı yeryüzünün halifesi kılarak, ona ruhundan üfleyerek onu fevkalade yüksek bir makama koymuştur. Bizim insan sevgimizin temelinde de Allah’ın değer verdiği bir varlığa değer verme düşüncesi yatar. Öte yandan biz, Allah emrettiği için başta insan olmak üzere bütün varlığa sevgi, şefkat ve merhametle yaklaşırız. Tamamen seküler olarak ele alınacak bir hümanizm düşüncesinin bütün bu mülahazaları kuşatması çok zordur.

Görüldüğü üzere, yapılan çalışmalar ne kadar iyi niyetle yapılırsa yapılsın, kuşatıcı ve külli bir nazar olmadığı ve mesele kendi orijini içerisinde değerlendirilmediği sürece, yapılan yorum ve değerlendirmelerin eksik veya hatalardan korunması çok zordur. Hele bir de meseleye önyargıyla ve şartlanmış bir zihinle bakılıyorsa, ortaya konulan ürünler de gerçeklikten kopuk olacaktır.

Öte yandan, şahısların bilgi ve birikimlerine göre yorumlamalarında da farklılıklar olacağını ve herkesin kendi baktığı pencereden gördüklerini yazacağını baştan kabul etmek gerekir. Okuyan, araştıran, düşünen insanların meşgul oldukları ve içine girdikleri akım ve düşüncelerden etkilenmemeleri mümkün değildir. Dolayısıyla onlar, ortaya koyacakları yorum ve değerlendirmeleri de buna göre yapacaklardır.

Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmi olmasının -O’nun hakkında okuma yazma bilmiyor ifadesini kullanmayı, O’na “bilmemek” isnat etmeyi saygısızlık sayar ve bundan haya ederim- hikmetiyle ilgili bir mülâhaza üzerinde ısrarla duruyor; O’nun zihninin başka düşünce ve felsefelerle kirlenmediğini, dolayısıyla da O’nun dine ait yorumlarında bunların tesirinde kalmadığını ve vahiy hakikatinin içine bir şey karışmadığını belirtiyoruz. Din-i Mübin-i İslâm’ın safvetinin, temizliğinin, duruluğunun, ilâhî ve semavî yönünün muhafaza edilmesi adına Allah, farklı şeylerin O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) mübarek zihnine girmesine müsaade etmemişti. O, çevresinden Arap dilini yani daha sonra inecek olan vahyin dilini çok iyi öğrenmiş fakat semavî olan vahye arzî tozun toprağın bulaşmaması adına bunun dışında kalan bilgi sistemlerine karşı kapalı bırakılmıştı.

Bize gelince, farklı filozof ve mütefekkirlerin eserlerini okuyor, değişik düşünce akımlarının, ideoloji ve izm’lerin tesirinde kalabiliyoruz. Hatta doğrudan bunlardan birini benimseyebiliyor, onların kavram ve tanımlarıyla meselelere yaklaşabiliyoruz. Devasa kametler bile bu tür şeylerin tesirinden kurtulamamışlardır. Esasen bu, beşerî ve tarihî bir realitedir. Bugüne kadar fikirler hep birbirinden etkilene gelmiştir. Karşılaştığı fikirleri vahyin süzgecinden geçirebilmek, dinin muhkematıyla test edebilmek ise herkesin muvaffak olduğu bir iş değildir. Bu yüzden zaman zaman doğruyla yanlış, hak ile bâtıl birbirine karışabilir. Kavramlar yerinde kullanılmayabilir. Ortaya konan tanımlar, verilen hükümler tam olarak gerçeği yansıtmayabilir. Yapılan çalışmalar ele alınırken bütün bu hususların göz önünde bulundurulması gerekir.

İçten ve Dıştan Yapılan Çalışmalar

Burada şunu da ifade etmek gerekir ki, herhangi bir topluluk veya hareketin içerisinde yer almayan, onların atmosferini solumayan, onlarla aynı duygu ve düşünceleri paylaşmayan insanların yapacakları değerlendirmeler her zaman bir yönüyle eksik kalacaktır. Buna rağmen içeriden yapılan değerlendirmelere yeterince önem verilmediği de bir gerçektir. Maalesef kendi içimizde yetişen insanların hiç büyümeyeceklerini vehmediyor, büyüdüklerini fark edemiyoruz. Kendi içimizde bir İmam Gazzâlî, bir İmam Rabbânî de yetişse, ona hâlâ “dünün çocuğu” gözüyle bakıyoruz. Ne kadar mualla olurlarsa olsunlar, ülfet ve ünsiyetten dolayı onları hep mukassi görüyoruz. Dışarıdan tanıdığımız insanları ise koyacak yer bulamıyor, farklı farklı takdir ve hürmet ifadeleriyle onları el üstünde tutuyoruz.

Gerçi içeridekiler de içeride olmanın verdiği ruh haletiyle, dışarıyla doğru karşılaştırma yapamayabilirler. Tıpkı denizdeki balıkların suyu fark edemedikleri gibi. Veya kendini zulmetsiz ziya içinde bulan insanın, ziyanın çerçevesini bilememesi, kıymet ve değerini takdir edememesi gibi. Kendilerini belli bir akıntı içinde bulan, başka akıntıları görmemiş insanlar, onun farklılığını duyamayabilir, derinliğini ölçemeyebilir, vaat ettiği şeyleri yeterince anlayamayabilirler. Buna karşılık dışarıdakiler gördükleri yeni bir şeyin kaynağını, mahiyetini, dinamiklerini merak edip araştırırlar. Bu da onların avantajı.

Buraya kadar yapılan izahlardan, Hizmet hareketi üzerinde çalışma yapılmasına veya onun başka akım, hareket ve felsefelerle karşılaştırılmasına dair olumsuz bir tavrımızın olduğu gibi bir mana anlaşılmamalıdır. Biz sadece bu tür çalışmaların ortaya koyacakları değerlendirmelerin sıhhat ve objektifliğinin önünde ne tür zorluklar bulunduğuna dikkat çekmeye çalıştık. Yoksa bu hareketle farklı şahıs, organizasyon ve ideolojiler arasında pek çok irtibat kurulabilir, farklı tahlil ve izahlar getirilebilir.

Bizler bu tür çalışmalardan istifade etmeye çalışırız. Çünkü aklın, mantığın, muhakemenin bir hikmet-i vücudu vardır. Bunlar iyi kullanıldığı takdirde önemli sonuçlara ulaşılabilir. Fakat bir kısım benzerliklerden yola çıkarak hemen Hizmet’i bir şeye nispet etmek, bir başka hareketle iltisaklı olarak tanımlamak doğru değildir. Meseleye edebiyatta kullanılan “tevarüd” kavramıyla yaklaşabiliriz. Öyle olmuştur ki iki şair aynı mısraı söylemişlerdir de birbirlerinden haberleri bile yoktur. Aynen öyle de aynı sevdayı taşıyan, aynı dertle dertlenen, aynı problemlerin ızdırabını ruhunda duyan insanlar, topluluklar, farklı yer ve zamanlarda bulunsalar da benzer yaklaşımlar, benzer düşünce ve aksiyon pratikleri ortaya koymuş olabilirler. Nitekim bazı Grek filozoflarının düşüncelerine bakılacak olursa, peygamberlerin getirmiş olduğu vahiyle örtüşen önemli yaklaşımlar bulunduğu görülecektir. Bunu onların, saf kalbleriyle, temiz akıllarıyla, sağlam muhakemeleriyle ortaya koydukları içtihatlarında isabet etmeleri olarak değerlendiririz. 

490. Nağme: Beş Asıl ve Çağdaş Karakuşîler

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, özetle şunları anlattı:

Din, Can, Akıl, Nesil ve Malın Korunması

*Sözlük itibarıyla vasıta, vesile, faydalı ve iyi olana ulaştıran anlamındaki maslahat; ıstılahta insanların yararına olan ve onunla salâha ulaşılan bir disiplin demektir ve tâlî derecede “edille-i şer’iyye”den biridir. Cenâb-ı Hak, kullarının din, can, mal, akıl ve nesillerinin korunmasında maslahatı bir esas olarak vaz’ etmiştir. Bu, Usûl-ü Fıkıh’taki maslahata da bir esas teşkil etmektedir.

*İslâm âlimlerince “maslahat”, fert ve toplum hayatındaki önem derecesine ve karşılanan ihtiyacın türüne göre zarûriyyât, hâciyât ve tahsîniyyât şeklinde üçe taksim edilmiştir. Zarurî olan maksat ve maslahatlar (zarûriyyât), olmazsa olmaz hususlardır; din ve dünya işlerinin nizam ve intizamı bunlara bağlıdır. İslâm âlimleri bunları din, can, akıl, nesil ve malın muhafazası şeklinde beş maddede özetlemişlerdir. Daha doğru olarak “mesâlih-i hamse” diyebileceğimiz bu esaslar genelde “usûl-i hamse” tabiriyle anılmaktadır ve bazı eserlerde bunlara hürriyet de dâhil edilmektedir. Belki buna insanın neş’et ettiği ülke, vatan da ilave edilebilir.

*İslam, bu maslahatları teminat altına almıştır. Bir taraftan -pozitif olarak “Bunlar kutsaldır, bunların korunması lazımdır.” demiş; diğer taraftan da bunların müdafaası uğrunda ölenin şehit olacağını belirtmiştir.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

مَنْ قُتِلَ دُونَ مَالِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دِينِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ دَمِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ وَمَنْ قُتِلَ دُونَ أَهْلِهِ فَهُوَ شَهِيدٌ

“Kim malı uğrunda öldürülürse o şehittir; kim dini uğrunda öldürülürse o şehittir; kim nefsi uğrunda öldürülürse o şehittir; kim de ailesi uğrunda öldürülürse o da şehittir.” Şu kadar var ki, mü’min, din, can, akıl, nesil ve malını müdafaa ederken mutlaka hukuka bağlı kalmalı; yaşadığı devirde hukuk sistemi neleri emrediyorsa, o çizgide bir müdafaa ortaya koymalıdır.

“Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Mantığı (!)

*Fakat maalesef günümüzün dünyasında, bu esasların teminat altında olduğu söylenemez; hele hürriyet hiç saygıyla karşılanmıyor. Düşünün; insanları tutup götürüp zindana atıyorlar; aradan bir sene geçiyor, onlar hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış. Kim iddianameyi hazırlamamış? Doğrudan doğruya kanun yerine konarak, bir yerlere tayin edilen insanlar. O mevzuda kanun yok! Demişler ki onlara -birisinin dediği gibi- “Kapıyı kırın, derdest edin; sonra o meselenin kanununu biz hazırlarız!” Böyle bir mantıkla hürriyetin tepesine balyoz gibi inmişler.

*Bir dönemde askeriyenin başına balyozları indirmiş, aynı argüman ve elemanları kullanmışlardır. “Evet, bunlar çok isabetli; ben de bu işin savcısıyım.” demişlerdir. Başka bir dönemde bir haramîlik meydana çıkınca, bu defa o istikamette kullandıkları elemanları boy hedefi haline getirerek diğerlerini koruma ve sıyanete gitmişlerdir. Hatta bir dönemde Maocu olan insanlarla anlaşmak ve onlara “Tam bizim çizgimize geldiler” yani din iman düşmanlığı çizgisine geldiler (!) dedirtmek suretiyle usûl-i hamsenin canına okumuşlardır.

Kayyûm, Allah’ın ismidir; fânîler ancak kayyım olabilir. Milletin malına çökenlere de dense dense denî haydut denir.

*Dünyanın dört bir yanında “usûl-i hamse” bugün ayaklar altında. Dine, imana, insanlığa hizmet etmeye çalışıyorsunuz, her yana dini düşüncenizi götürmek için himmet yapıyorsunuz, onun üzerine geliyorlar. Rica ederim, böyle bir işin üzerine gelmenin, Amnofis’in Hazreti Musa’nın üzerine gitmesinden farkı var mı?!.

*Yakında, hiçbir sebep yokken, zerre kadar haksızlık, kanunsuzluk yapmamış olan Akın Bey’e gadrettiler. Akın İpek, Melek oğlu bir melektir. Şayet Türkiye’de, mizandan geçerken “Sen geçebilirsin, lüzum yok seni sigaya çekmeye!” denilebilecek, adeta kırmızı pasaportlu bin tane insan varsa, biri de odur. Fakat düşünün ki, bir şakî muamelesine, annesi de istintak edilip bir şakî muamelesine, kardeşi de bir şakî muamelesine tabi tutuluyor.

*Yanlış tabirle “kayyum” diyorlar. Hâlbuki “Kayyûm”, Cenâb-ı Hakk’ın ismidir. Hukuk sisteminde, bir malın idaresi veya belli bir işin görülmesi için mahkemece tayin edilen insana “kayyım” denir. “Âyetü’l-Kürsî” içinde her zaman “Hayy” ve “Kayyûm” isimlerini zikrediyoruz. Kayyûm; Cenâb-ı Hakk’ın, kendi zâtıyla kâim bir müstağnî-i mutlak, bütün cihanlar ve içindekilerin varlık ve bekalarının da biricik dayanağı olduğunu ifade eden bir ism-i âzamdır. Zavallı, fanî, yarın nalları dikebilecek bir insana Cenâb-ı Hakk’ın mübarek bir ismini vererek “kayyum” diyorlar. Özür dilerim, nezaket sınırlarını aşıyorum; bu mülahazalarla hareket eden ve iffetli, ismetli, alnının teriyle kazanmış insanların mallarına çöreklenen kimselere dense dense “denî haydut” denir.

*İpek Ailesi’nin madenlerine, şirketlerine, gazetelerine ve televizyonlarına el koydular. Fakat kanunen hiçbir suçları yok. Araştıranlar da diyorlar ki, “Bunca zengin ve servet sahibi olanın bir kısım eksiği gediği olur. Burada kanuna aykırı hiçbir şey olmadığına göre, sende bir yanlışlık var!..” Nasıl bir mantıksa bu?!. Firavunlar böyle bir mantıkla hareket etmemişlerdir.

Haya Hissini Yitirmiş Kimselerin Karakuşî Kararları

*Seleflerimiz, akıl ve mantıkla izah edilemeyen ya da kızgınlıkla veya tarafgirlikle verilen kararlara “Karakuşî Hüküm” demişlerdir. Kadı Karakuş’un kararları adeta birer fıkra ve darb-ı mesel niteliğinde dilden dile yayılmıştır. Bu anlatılanlardan biri de şöyledir:

*Bir hırsız adına yakınları, Kadı Karakuş’a gelir ve hırsızlık için girilen evin sahibini şikâyet ederler: “Kadı Efendi, evin penceresine çok boya çalınmış, iyice kayganlaştırılmış; adamımız kaçarken düşmüş; kolu kanadı kırılıp felç olmuş; neredeyse ölecekmiş!” derler. Kadı, ev sahibini çağırıp sorguya çeker; o da “Efendim, pencereyi boyattım ama suç boyacıya aitti; o boyayı fazla kullanmış!” diyerek, işin içinden sıyrılır. Bu defa boyacı derdest edilip getirilir ve sorgulanır. Boyacı herhangi bir mazeret bulamayınca, Karakuş onun idamına karar verir. Görevliler adamı alıp idam sehpasına götürürler; ne var ki, boyacının boyu uzun olduğu için idam sehpası çok kısa kalır ve idam bir türlü gerçekleştirilemez. Vazifeliler gelip durumu haber verince, Karakuş, “Gidin daha kısa boylu bir boyacı bulun ve hükmü infaz edin!” der.

*Bu hadise, şu anda “paralel” paranoyasıyla tutuklanan, sorgulanan ve gadre uğrayan insanların durumuna da misal teşkil etmektedir. Mesele, Karakuşî kararlarından ibarettir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu, hayâ âbidesi (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz, إِذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâsız olduktan sonra istediğini yap!” buyurur. Hayâ hissini yitirmişsen ne halt karıştırırsan karıştır. “Karıştır” demek değildir bu. Bu türlü emirler tevbîh (kınama, azarlama) içindir; yani, “Yuh sana, her şeyi yapabilirsin artık; çünkü sen o kadar karaktersiz birisin!” demektir.