Ben de ne zaman dehrin presleyen hâdiseleri karşısında ezildiysem, hep O Resûl-i Mücteba’ya sığındım; ne vakit de sığındıysam, O’ndan başka değil sadece noksansız, tastamam bir himaye gördüm.
Yine O Nebiy-yi Mükerrem Efendimiz’den her ne zaman dünya nimetleri ve ahiret lütuflarından birisi için şefaat dilediysem, O’nun hayır saçan mübarek elinden hep muradıma erdim.
Sen, O’na rüyasında gelen vahyi inkâr etme ve garip karşılama. Zira O Efendiler Efendisi’nin, gözleri uyuduğu zaman bile uyumayan çok müstesna bir kalbi vardır.
Rüyasındaki bu vahiy, O’nun risalet payesiyle serfiraz kılındığı zaman gerçekleşmişti. Nübüvvetle şereflendirilen bir insan-ı kâmilin rüyası nasıl inkâr edilebilir ki!
Fesübhanallah! Vahiy kesb (gayret ve çalışma) ile elde edilen bir şey değildir. Aksine o, bir mevhibe ve atıyye-i İlahiyedir. Binaenaleyh hiçbir nebî gaybdan verdiği haberlerde itham edilemez. (Zira onun söylediği vahiyden başka bir şey değildir.)
Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz mübarek elini dokunduruvermekle nice insanları zâhirî hastalıklarından kurtardığı gibi, risaletiyle de sayısız kimseyi günahlar neticesinde meydana gelen kalbî ve bâtınî hastalıklardan arındırmıştır.
O’nun dergâh-ı İlahîde müstecap olan duası kıtlık ve kuraklık senesine de hayat vermiştir. Öyle ki o sene, adeta kapkaranlık asırlar içerisinde parlaklık ve güzellikte çok nâdir bir yıl oldu.
Resûlullah’ın duası bereketiyle zuhur eden bulut öyle cömertçe yağmurlar bahşetti ki, derelerden akan suları görmüş olsaydın denizden açılmış bir kanal ya da Arim vadisinden boşalan sel zannederdin.
6. Fasıl: Kur’ân’ın Yüceliği ve Medhi Hakkında
Şimdi bırak beni de, O Nebîler Serveri’nin, (Arapların cömert olanlarınca) geceleri dağların başlarında yakılan ziyafet ateşi gibi apaçık ve belli olan mucizelerinden bahsedeyim.
İnci intizamla dizilince daha bir güzelleşir fakat dizilmese de zâtî olan kıymetinden bir şey kaybetmez.
O’nu medhetmek isteyenin arzu ve hayalleri ne kadar yüksek olursa olsun, O’nun üstün ahlak ve yüce mehasinine yine de yetişemezler. (Habîbini âlî mertebesiyle yalnız Hazreti Vassâf vasfedebilir.)
Hazreti Rahman nezdinden gönderilen Kur’ân’ın hak âyetleri O Fahr-i Kâinat’ın en büyük mucizesidir. O âyât ü beyyinât, lafızları itibariyle muhdes (mahlûk) olsalar da, mana ve hükümleriyle kadîmdirler. Çünkü onlar kıdem ile mevsûf bulunan Allah’ın kelâmıdırlar.
Kur’ân âyetleri, bize öldükten sonra gerçekleşecek olan dirilişten ve geçmişin derinliklerindeki Âd ve İrem’den haber veriyor olması itibariyle, belli bir zaman ile mukayyet değillerdir.
Âyât-ı Kur’âniye nezd-i İlahî’den nasıl nâzil olmuşsa bizim elimizde bugün öylece mevcuttur (ve kıyamete kadar da korunarak devam edecektir.) Bu vasıflarıyla onlar diğer peygamberlerin mucizelerinden üstün olmuştur. Zira onların mucizeleri kendi dönemlerinde gerçekleşmiş ve daha sonra devam etmemiştir.
Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri muarızlara ârız olan her şüpheyi hall ü fasl edecek kadar sağlam ve muhkemdir. Üstlerinde de bir hâkim ve hakem kabul etmezler.
Her ne zaman, her biri bir mucize olan o Kur’ân âyetlerine harp ilan edilmişse, en amansız düşmanlar bile neticede hakikati görüp ona teslim olmuşlardır.
Tıpkı çok ğayûr ve iffetli olan bir erkeğin, mahremine yabancı elinin uzanmasına müsaade etmediği gibi, Kur’ân’ın belağat ve fesahatı da muarızlarının bütün iddialarını öylece defeylemiştir.
Kur’ân âyetlerinin, denizdeki dalgalar gibi birbirini destekleyen pek çok ve pek ulvî mana tabakaları vardır. Güzellik ve kıymete gelince, onlar denizlerden çıkan cevherlerden çok daha üstündür.