Murad-ı İlâhi Esastır

Herkul | | KIRIK TESTI

İndir:     mp3     

Allah’a güvenen, sa’ye sarılan, hikmete râm olan kimseler işin sonunda mutlaka zaferyâb olurlar. Bugün olmasa yarın, burada olmasa ötede olurlar. Ne var ki insanoğlu aceleci bir fıtrata sahip olduğu için arzu ettiği güzelliklerin hemen gerçekleşmesini, vaat edilen nimetlerin hemen gelmesini arzu eder. Bu olmayınca da çoğu zaman ümitsizlik ve karamsarlığa düşer. Eğer imanı kuvvetli değilse kendi muradını ilâhî muradın önüne geçirerek Allah’ın hoşnut olmayacağı duygu ve düşüncelere girer.

Gönlümüz ister ki Cenab-ı Hakk’ın eltaf-ı sübhaniyesi ve teveccühat-ı ilâhiyesi müminlerin başlarından aşağıya her daim sağanak sağanak boşalıp dursun. İlâhî yardım her zaman onlarla birlikte olsun, Cenab-ı Hak onları hiç boş ve yalnız bırakmasın. Bu tür düşünceler bir mümin olarak insanın Allah’a güvenmesinin, yardım ve inayeti O’ndan beklemesinin bir neticesidir ve bunda hiçbir mahzur yoktur. Yeter ki her işte murad-ı ilâhîyi esas alalım, onu her zaman kendi arzu ve isteklerimizin önünde ve üstünde tutalım. Her işimizde murad-ı sübhaniyi esas almak, “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, nebi olarak Hz. Muhammed’den razı ve hoşnuduz.” hakikatine saygının bir ifadesidir.

Ne kadar arzu ederiz ki birkaç asırdan beri ağlayan müminlerin yüzleri gülsün. Onlar da sabikun-u evvelin gibi rahmet-i ilâhiyeden istifade etsinler. Yaşadıkları perişaniyet son bulsun, yeniden derlenip toparlansınlar. Asliyet planında olmasa bile en azından zılliyet planında Raşit Halifeler dönemi bir kere daha yaşansın. Yeryüzünde hak, adalet, hürriyet bir kere daha hâkim olsun. Bunları birer gaye-i hayal görür, bir taraftan bunları tahakkuk ettirme adına koşturur durur, diğer yandan da dua dua Allah’a yalvarırız.

Ne var ki oldukça masum, haklı ve yerinde görünen bu tür taleplerimizin içinde bile nefsin karıştırdığı şeyler olabilir. “Cenab-ı Hakk’ın teveccühü sağanak sağanak Müslümanların başından aşağıya yağsın.” derken bile nefsimize hisse çıkarıyor olabiliriz. Allah için yaptığımızı düşündüğümüz amellerin içinde bile nefis ve şeytanın bir dürtüsü bulunabilir. Onların hile ve tuzaklarından emin değiliz. Nasıl olabiliriz ki koca Yusuf Nebi bile, “Nefsimi temize çıkarmıyorum. Şüphesiz ki nefis kötülüğü emredicidir.” demiş, nefse itimat edilemeyeceğini söylemiştir. Bu yüzden nefisten emin olmamak lazım. Nefsinden emin olan kendi emniyetini yitirmiş olur.

Bu demek değildir ki ümmet-i Muhammed ve insanlık adına kendi muradımızı ortaya koymayalım. Elbette bir mümin, iki üç asırdan beri sineleri ızdırap içinde kıvranıp duran Müslümanların bugüne kadar maruz kaldıkları sıkıntılardan sıyrılmalarını arzu eder. İster ki mağdur (gadre uğramış), mazlum (zulüm görmüş) ve mehcurların (tehcire maruz kalmış) dünyasında da şafaklar sökün etsin, güneşler doğsun. Bu konuda Allah’a yalvarıp yakarır. Allah’ın rahmetinin genişliğine, fazlının enginliğine güvenerek istediğini O’ndan ister. Bu isteklerinin bir gün kabul olacağına, kışın ardından bir bahar geleceğine gönülden inanır. Fakat Allah’ın muradının esas olduğunu da unutmaz, O’nun tecelli ve tasarruflarına saygıda kusur etmez.

Özellikle kendilerini iman ve Kur’ân davasına adamış kimselerin murad-ı ilâhiyi esas almaları ve bu istikamette bir ömür geçirmeleri gerekir. Allah’ın muradını öğrenebileceğimiz yegâne kaynak ise vahy-i ilahîdir, yani en başta Kur’ân-ı Kerim sonra da Sünnet-i Seniyye’dir. Onlar için bu ilahî mesajı anlamaktan, yaşamaktan ve başkalarına ulaştırmaktan daha önemli bir vazife yoktur. Bir hadis-i şerifte de ifade edildiği gibi onlar dünyaya, fena yüzüne bakan cihetiyle sinek kanadı kadar ehemmiyet vermezler. Cenab-ı Hakk’ın rızası, rıdvanı, rü’yeti ve vaat ettiği ebedi saadet karşısında dünyanın ne kıymeti olabilir ki! Bu sebeple onlar dualarında sürekli, “Allah’ım Sana mülaki olmaya, Habibine mülaki olmaya, sevdiklerine mülaki olmaya gönüllerimizi aşk u iştiyakla doldur, itminana ulaştır.” der inlerler. Kanaatimce kendi ruh abidelerini yeryüzünde bir kere daha ikame etmeye azmetmiş insanların bundan başka bir derdi olmamalıdır.

Bununla birlikte dünyaya perestiş eden insanlar, sizin gerçek niyetinizi, ne arkasında koştuğunuzu bilemediklerinden, sizin de kendileri gibi dünyalık arkasından koştuğunuzu zannedebilirler. Acaba bunların yönetimde gözleri mi var, acaba bunlar şan u şöhret peşinden mi koşuyor, acaba bunlar saraylarda rahat bir yaşam mı arzuluyor vs. diyebilirler. Onların bu tür yanlış değerlendirmelerini cehaletlerine verin ve mazur görün onları. Hatta Allah’tan onlar için de hidayet temennisinde bulunun; hidayete kabiliyeti olmayanları da O’na havale edin. Meşgul olmayın onlarla. Önemli olan, i’la-i kelimetullah davasına sahip çıkan insanların en küçük bir zikzak çizmeden kendi güzergahlarında yürümeye, her işlerinde murad-ı ilâhîyi esas almaya devam etmeleridir. Bilemeyiz, bütün bütün istidat ve kabiliyetleri körelmemiş insanlar bir dönem sağda solda yalpalasalar, patikalarda yürüseler, dere tepelerde düşe kalka emekleseler de bir gün dönüp gelir ve Hazreti Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’ın güzergahında yürümeye başlarlar.