Hastalık, Hastane Mülahazaları ve Ötelere Hazır Yaşama

Herkul | | KIRIK TESTI

Öteden beri kalp atışlarımda bir aritmi (düzensizlik) hissediyordum ama bu son yaşadığım farklı bir şey. Son günlerde çok sıkılmıştım. Birkaç mesele oldu ki adeta belimi büktü. Her insanın bir duyarlılık ve hissetme seviyesi vardır. Her müslüman Allah’ın tanıtılması, Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) adının cihana duyurulması meselesinde dertlidir. Ben kendim için dertli diyemeyeceğim, şu arzettiğim şeyleri bir fazilet olarak da söylemiyorum; fakat ümmet-i Muhammedin çektikleri sinemebir hançer gibi saplanıyor.

Dünyanın dört bir tarafında ezilen, horlanan, mazlum ve mağdur durumdaki insanların hayali gözümün önünden bir türlü gitmiyor. Onların ızdıraplı hali yanında yüce dinimizi tanımayan insanların vaziyeti de içime dert oluyor. Belki her vakit gönlümden şu duyguları geçiriyorum: herkes İslam’ın nuruyla aydınlansın.. her gün bir kaç ihtida olsun.. ihtida etmeyenler de hiç olmazsa hoşgörüye, diyaloğa açık yaşasın. Bunları arzu ediyorum ve bu işin kolay olmayacağını da biliyorum. İşin tabiatını bildiğim halde bu duygumun aksine cereyan eden hadiseler beni hasta ediyor. Hatta bazen, “Benim en başta vereceğim bir canım var. Cenab-ı Hak insanları barış içinde, diyaloğa açık, kendisine ve kullara karşı saygılı yapacaksa; bunun karşılığında da canımı alacaksa hemen alsın da o neticeyi hasıl etsin.” diyorum. Izdırap bu olunca kantar ne kadar şeyi tartar hesap etmek lazım. Zannediyorum, herkes benden çok inanmıştır. Herkes dinin i’lasını ister; herkes her yerde nam-ı celil-i Muhammedî’yi duymak ister. Ama o güzel kullar “Dertliyim dersin, öyleyse belay-ı dertten gam ızhar eyleme” diyor ve dertlerini sinelerine gömüyorlardır. Benimkine gelince o, sesli düşünce.. benliğimi saran ve beni hasta eden çığlık.

En kötüsü de “iç sebb (kınama)” diyebileceğim bir hale maruz kalıyorum ki o da beni fevkalade rahatsız ediyor. Başta kendim daha sonra da çok sevip takdir ettiğim arkadaşlarım hakkında bazen “Biz bunca zamandır neden binlerce gönle giremedik. Oysa ki; kalplere girerek Allah’ı kullarına sevdirmek yine Cenâb-ı Hakk’ın emri, O’nun muradı.” Bu duygular benliğimi sarınca kendimi zorluyor ve “Biz ne yaparsak yapalım hidayet Allah’ın elindedir. Allah dilemeyince iman insanın kalbinde hasıl olmaz. Bu işin tabiatı böyle.” diyorum. Fakat yine içimde sebb başlıyor ve diyorum ki “Yahu! İnsanların samimiyetinin, iradesinin hiç mi payı yok? Bu hususta sahabeyi muzaffer ve muvaffak kılan şey neydi? Hz. İsa’nın havarilerini muvaffak kılan neydi? Öyleyse durumumuzu gözden geçirmek lazım. Neden onlar çok dertli ve insanlara iman nurunu taşımada o kadar hızlıydı ve neden biz böyle aheste davranıyoruz?” İşte böyle kafamda alıp veriyorum. Hayır, bu hal müminler hakkında su-i zan değil, onlara olan hüsn-ü zannın meydana getirdiği bir beklenti…

Bir mesele daha var ki ben de o aziz sultan gibi diyeyim; “Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi/ Hatta kûşe-i kabrimde bî-karar eyler beni/ İttihad etmekken a’daya karşı çaremiz/ İttihad etmezse millet dağidar eyler beni.” İnanan gönüller âşıkâne birbirine bağlı olmazsa; hasbî ve fedakar olmassa; işe yaramadığı ya da yaramıyor olduğunu zannettiği yerde kenara çekilmeyi bilmezse.. off.. öyle bir dert ki..

İşte bu gibi şeyler bana çok ağır geliyor. Yatıyorum, uyuyamıyorum.. O gece de böyle oldu. Gece boyunca kıvrandım. Sabah kalkınca birden şiddetli ter boşaldı. Eskiden izordil alınca o sıkışıklık geçiyordu. Yine izordil aldım ama geçmek ya da azalmak yerine kalp atışlarındaki düzensizlik iyice arttı. Gitmek istemesem de, arkadaşlar ambulans çağırmış, sedyeye koyup acilen hastaneye götürdüler…

Allah (Celle Celaluhu) değişik hadiselerle bize kendisini hatırlatıyor. Bizi ikaz ediyor. “Soğukta durmayın üşürsünüz.” diyor. O bizi zaten biliyor; hadiselerle de bizi bize gösteriyor. Acı veriyor, canımızı yakıyor, ama neticede bizi kendisine celbediyor.

Kalbin ritmi çok bozulunca doktorlar elektro-şok yapılması gerektiğini, elektro-şokun tesirini azaltmak için de uyutmaları lazım geldiğini söylediler. O an “tekrar uyanamama da var işin içinde” diye aklımdan geçti. Son birkaç nefes kendisine bahşedilen bir insan ne demeliyse onu düşündüm. “Lâilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke lehû” dedim, uyumuşum. Hamdolsun, ölseydim de hiç olmazsa son sözüm yine “O” olacaktı.

Şu anda kendimi biraz daha iyi hissediyorum. Bir kere psikoloji olarak rahatladım; üzerimdeki kanı, alkollü ilaçları yıkadım. Teyemmüm yapıp öğle ve ikindi namazlarını cemederek kılmak zorunda kalmıştım. Şeran gerekli olmasa da gönül huzuru için şimdi onları bir de kaza ettim. Diğer namazlarımı da kaza edeceğim.

Erzurumluların çok güzel bir duası vardır; “Az ağrı, âsan ölüm, tekmil iman-Kur’an” ile dünyadan gitmeyi isterler. Ben bunun sonuna bir cümle daha ekliyorum “ilâ yevmil kıyam, ila-yı kelimetullah’a devam” Kıyamete kadar Allah’ın adını yüceltme vazifesine devam, diyorum. Başka bir isteğimiz yok bizim. Allah’tan istediğimiz bu. Ötelere yürüyeceğimiz ana kadar vifak ve ittifak içinde hizmete devam.

Bazen insan hayatı yaşar, bazen de onu sırtında taşır. Bazen hayatın santimi, santimetresi, saniyesi, dakikası, cennetleri alabilecek kadar pahalı şeylerle geçer. Bazen de insanın bütün bir hayatı Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğu adına işe yarar ameller açısından ceviz kabuğunu doldurmayacak şeylerden ibaret kalır. Sorsalar “Sen Allah için ne yaptın?.. bu gün değil bütün ömrün boyunca ne yaptın?” Maalesef, bazılarının bu soruya verecek cevabı yoktur.

Onların yaşadığı; kin, nefret, iğbirar ve düşmanlıkla bulanmış acı bir vetire.. ve “aman vermeyin, vurun, iflahlarını kesin” çığırtkanlıklarıyla dolu, cismaniyet altında kalmış, ezilmiş, hayattan daha çok rezalet diyebilecegimiz kabus gibi bir rüya.. Uyandıkları zaman anlarlar. Görününce işin öbür ucu; tecelli edince hayata terettüp eden; hayatın gerçek burcu.. ne türlü bir bayrak dalgalandığını görürler; şeytanın bayrağı mı, Hazreti Rahman’ın bayrağı mı? İşte hepsi o kadar.

Biraz değiştirerek o Kutlu gibi diyeyim, eyvah aldandık, şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet, şu güzerân-ı hayat bir uykudur. Bir rüya gibi geçer. Şu temelsiz ömür dahi bir çay gibi akar, bir rüzgar gibi eser. Önüne katıp sürüklediği de sizin hayatınızın hazan yemiş yapraklarıdır.

Yakınlarımdan bir tanesini vefatından sonra rüyada görüyorlar. Yine abdest alma tavrı gibi hoş bir hali var. Diyorlar ki; “Sen ölmedin mi? Nasılsın?” “Vallahi ahiret çok kötü değil, hatta dünyadan daha iyi.” diyor. “Peki sen cennetlik misin cehennemlik mi? diye sorulunca, “İşte ona gelince onu bilemiyorum.” diyor. Bu hususu biz de bilmiyoruz; bildiğimiz birşey varsa akıbetimizden endişe etmemiz gerektiği ve ona hazırlık yapmamızın lüzumu.

Aslında, cennetlik mi-cehennemlik mi olduğumuzu merak etmek değil de, o mevzuyu çok iyi bilmiş olmanın gerekleri neler onları yerine getirmek önemlidir. Mesela, bilseydin ki iki alternatif var. Hayattan sonra ölüm var; daha sonra hayatın hesabını vermek, ebedi saadeti kazanmak ya da kaybetmek var. İşte bir haşr u neşrin, cennet ve cehennemin varlığını bildikten sonra ne yapmak lazımsa onu yapmak önemlidir.

Hz. Ali’nin Dehriyyuna dediği gibi: “Siz diyorsunuz ki cennet yok, öbür alem yok, ebedi saadet yok; ben de diyorum ki bu inkar ettiklerinizin hepsi var. Şimdi iş benim dediğim gibi ise, siz ne kaybettiğinizin farkında mısınız? Farzedelim ki; sizin dediğiniz doğru olsun. Ben ne kaybederim ki. Sadece hayatımı disiplin içinde geçirmiş olurum.” İşte, basit bir ifade içinde yüksek bir mantığın seslendirilmesi..

Ölüm… Bir anlık bir mesele. Hiç gaflete tahammülü yok. Kalpte bir iğbirar, bir kendini beğenme, kibir, amelde başka mülahazalara girme.. ya o gaflet anında bastırırsa ne yaparsın. O kopukluk içinde gelir çullanırsa ne edersin. Daha kötüsü de vardır ama o buradaki arkadaşlardan fersah fersah uzaktır. İçki içip sarhoşken denize uçanlar; alkolden ölenler; birbirini bıçaklayanlar; fuhşiyât içinde gidenler, bunlar meclisten dışarı şeyler.. Hep dışarı kalsın, evlad u ıyalinizden de arz ve sema uzaklığında uzak kalsın.

Bir düzen kurulmuş; bu düzen tamamen ebedi alem için işliyor, çarklar hep onun için dönüyor. O aleme ait ürünler hasıl ediyor. Bu düzene uymayanlar düzensiz yaşıyorlar. Onlar da enerji sarfetseler bile anarşist enerji sarfediyor, aritmik yaşıyorlar. Ahiret buutlu yaşamayanların hayatlarında çok huzurlu oldukları da söylenenemez. İyi inansa insanın hiç kaybı olmaz. Ve inancın gereğini yaşamak –Üstad’ın namaz için dediği gibi- çok ağır bir şey de değildir.

Büyük bir talihsizlik; Allah’ı tanımama, ahireti bilmeme. Ne liyakatımız vardı ki?.. O bize lutfetmiş. Azıcığını bile olsa.. numunesini vermiş; “bakın, tadın” demiş.

Evet, akıbet ve encam çok önemlidir. İnsan, hayatın bir noktasında öyle köpürür ki mağmağalar gibi, fakat hafizanallah bir inkıtaya girer, bir insilah (Araf suresi 175’inci ayette zikredilen şahısta olduğu gibi inanç ve itikadından yavaş yavaş sıyrılıp kopma) başgösterir. Hiç farkına varmadan uzaklaşır.. uzaklaşır, hiç duymamış, tadmamış gibi olur. Kupkuru, kaskatı bir ceset gibi.. Encam çok önemlidir. O da ısrara bağlıdır. Katiyen kendi ameline, kendi marifetine güvenmemeye bağlıdır. O’nun emrettiği şeyi katlayarak yapma fakat katiyen kendine güvenmemeye..

Her şey Senden Sen ganîsin/Rabbim Sana döndüm yüzüm.

Acz, fakr, ihtiyaç, şevk, şükür mesleğinin gereği budur. İnsanın, sürekli kendisinin bir sıfır olduğu mülahazasıyla yaşaması.. Onun için Allah Rasulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyuruyor: Allahümme ahsin akibetena fi’l-umuri kulliha ve ecirna min hızyi’d-dünya ve azabi’l-ahirah- Allahım, yapıp edegeldiğimiz bütün işlerimizin neticesini hayırlı ve güzel eyle. Bizleri dünyada rezil rüsvay olmaktan ve ahiret azabından koru.” “Ahsin akibetena-sonumuzu hayır eyle”, akıbetimizi ihsan televvünlü eyle, diyor. Yani, en büyük lütufta o zaman bulun bize, gözümüzü aç. Bizleri Sana kulluk yapıyor olma zirvesine ulaştır. Varlığını benliğimize bütün enginliği ile duyur. Ve başka şeylere ihtiyaç bırakmayacak şekilde kendinle bizi doyur. Amin!..

Ben değişmem, Ben buyum

Herkul | | KIRIK TESTI

O koca koca deryalar da, çağlayanlar da göklerden gelen mini damlalardan oluşur. Daha rüyanın başında deryayı görmek isteyenler, ömür boyu hep rüya görür dururlar.



Allah yaptığı işleri yaparken sizin markalarınızı basıyor üzerlerine. Siz zannediyorsunuz ki, biz yaptık. Oysa çok iyi bilmek lazım: her şey ısmarlama bir yerden çıkıyor. Sahip çıkıp zulmetmemek lazım. “İnne’ş-şirke lezulmun azîm-Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür”. Evet, Allah’a ortak koşmak, icratında başkalarının tesirini kabul etmek en büyük bir zulümdür. Oysa ki bizim davamız tevhid davasıdır. Biz oturur kalkar “Allah birdir” deriz. “Allah birdir” derken O’nun bazı icraatını kendimize maletmenin alemi ne? Zimamını sahibine verin işler gürül gürül devam etsin. Kendi elinize alırsanız, meseleyi kısırlaştırırsınız. İğdiş adama evlat isnadı gibi bir şeydir o.



Hz. Aişe validemiz, “Kendini muhsin (iyi ve hayırlı) zanneden muhsin değildir; musi’ (kötü ve günahkar) dir. Kendini musi’ zanneden de muhsindir.” diyor. Bu mübarek söz, üzerinde arîz ve amik durulması, tahlil edilmesi gereken bir vecîzedir. Evet, kendini ehl-i ihsandan zannetmek; umumi manada, her halini, kalbi, içi-dışı, davranışları ve düşüncelerini güzel kabul etmek; ya da ıstılahi mana açısından ele alacak olursak; kendisini, Allah’ı görüyor gibi O’na kulluk yapan veya bu duyguyu yakalayamamışsa bile Allah’ın onu gördüğü şuuruyla davranan hayırlı bir insan bilmek demektir. İşte kendini bu manada bir insan zanneden şahıs aslında musi’dir. Böyle düşünen bir insan temelde isaet (kötülük) yoluna girmiş sayılır. Çünkü böyle bir insan kusurunu görmez. Ve dolayısıyla hiç farkına varmadan ihsan yolundan ayrılır, isaet yoluna girer. Ama ne olursa olsun insan kendisini Üstad hazretlerinin onikinci notada “hem musi’, hem de müsinn; hem günahkar hem de yaşlı” dediği gibi sürekli mücrim, musi’ görüyorsa, böyle bir insanın tedarik duygusu, telafi düşüncesi olur; “isaetten nasıl kurtulurum, nasıl ruhi ihsana ulaşırım” der ve bir cehd ortaya koyar. Yoksa kendini zirveye çıkmış zanneden bir insanın bunun daha ötesinde zirveleşme cehdi, gayreti söz konusu değildir.

Soru: Bazılarına yanlışlıkları gösterildiğinde “Ben değişmem, ben buyum. Benim fıtratım bu.” şeklinde mazeretler söylüyorlar. Bu mazeretlerin doğruluk payı var mıdır?

Cevap: Öncelikle, “Ben değişmem, ben buyum” diyen kimse hiç değişmez. Çünkü değişmeye niyeti yoktur. “Ben değişmem, ben buyum.” sözü bir bakıma doğrudur. İnsanlar hiçbir zaman bütün bütün değişmezler. Çok ciddi presten geçseler bile kendi hususiyetlerini hala üzerlerinde barındırırlar. Yani üzümün şırası üzüm şırası olur.. kayısının ki kayısı şırası. Arpanın ki de boza olur. Hepsi de sıvıdır, hepsinin ekşi, az buruksu tatları vardır. Birbirine benzerler ama yine de kendilerine ait bazı hususiyetleri vardır. İşte bu söz “herkes kendidir” manasına bir bakıma doğrudur. O kastediliyorsa, bu, insanın ruh haletiyle, psikolojik durumuyla alakalıdır.

Fakat, insanlar bütün bütün değişmez de değildir. “Hiç değişmez” derseniz peygamber göndermenin bir anlamı olmadığını da iddia etmiş olursunuz. Çünkü onlar, potansiyel insanı mükemmel insan haline getirmek için gönderilmiştir. İnsanın içindeki bir kısım istidatları ateşleme, fitilleme maksadına matuf gönderilmişlerdir. Onlar, insanları terbiyeye tabi tutarlar. Rehabilite ederler. Böylece sadece dış görünüş itibariyle, zahiren insan görünen fertler hakiki insan haline gelir. Ama herkes kendi istidatı çerçevesinde kalır; kendi kemâlât arşına ulaşır; daha ötesine gidemez. Herkes bir ölçüde yine eskilerin heyüla dedikleri kaderî programa -kaderî çerçeve, kaderî kalıp demek daha uygun- göre şekillenir, ona göre kalır, değişmez ama belli ölçüde işe yarayacak hale gelebilir. Evet, her fert terbiye ile işe yarayacak hale, cennete ehil hale gelebilir. Her insan cehennemden kurtulabilecek seviyeye yükselebilir. Herkes insanlara faydalı olabilecek dereceye çıkabilir. Enbiyanın gönderilmesi buna delalet eder. Allahın Kuran-ı Kerim’de değişik yerlerdeki emirleri, fermanları onu gösteriyor. İnsan potansiyel olarak ahsen-i takvim (en güzel suret) üzere yaratılıyor. Fakat âlâ-yı illiyyîn ile esfel-i sâfilîn arasında mahiyet-i insaniye ibresinin oynaması söz konusu. O arada bir yerde durabilir. İşte o durma meselesi insanda şart-ı âdî mahiyetinde kabul edilen insan iradesine bağlanmıştır. Meşiet-i Sübhâniye esas olsa bile –Matüridi’ce bir mülahazayla yaklaşıyoruz meseleye- insan iradesine Allah o kadar değer veriyor ki, bu kainatları var eden o müthiş, o muhteşem, baş döndüren kudret ve iradesini bir yönüyle ona göre hareket ettiriyor. İnsan iradesine değer verme.. İster siz ona Üstad’ın Kader risalesindeki yaklaşımıyla bir meyelân deyin, isterseniz meyelândaki tasarruf deyin (iki tarafı eşit olan iki noktadan bir tanesi hakkında seçiminizi kullanma şeklinde bir tasarruf) onu o küllî iradesinin tecellisine ve illet-i tamme diyebileceğimiz şeyin tezahürüne vesile yapmış. Onunla insan ala-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkar. Ahsen-i takvime hakikî mazhariyetini gösterir. Bu şekilde, potansiyel olarak ahsen-i takvîme mazhar olan insan realite planında da ahsen-i takvîme mazhar olur.

Bu durumda yukarıdaki sözü, onu söyleyen insanın durumuna, karakterine, haline göre değerlendirmek lazım. Fakat genel manada “Ben değişmem, mahiyetim bu, Allah beni böyle yaratmış” diyen insan kendine mazeret arıyor demektir ve bu söz katiyen doğru değildir. Ama “herkes kendi karakterinin gereğini ortaya koyar” şeklinde bir anlayışı seslendiriyorsa, bu doğrudur. Şâh-ı Geylani de büyüktür, Muhyiddin ibn-i Arabî de. Hasan Şazeli de büyüktür,. İbn Beşiş de. Diğer aktab-ı kiram efendilerimizin hepsi de çok büyüktür. Fakat herkesin mahiyeti bir yere kadar o kimseye yer verir. O şahıs da kendi arş-ı kemâlâtına kadar; kendi varış ipini göğüslediğinden daha ilerisinin olmadığını zannederek, “dahası yok” diyebileceği noktaya kadar yükselir ve öyle der. Ve artık sanır ki onun yükseldiği noktadan daha ileri giden olmamıştır.
Dava-yı nübüvvetin varisleri belli ölçüde payelerini bilirler; çünkü onlar pek çoğu itibariyle, mahviyete kilitlendiklerinden dolayı “Benim üstümde daha çok mesafe var.” derler. Onlar hakkında ikram-ı ilahî ve ihsan-ı ilahî, Allah’ın nasip ettiği pek çok lütfu gizli tutması, ikramları ketmetmesi şeklinde tecelli ettiğinden; şu zamanda yaşayan bir arkadaşımızı Şah-ı Geylanî’nin yanına koysalar, Efendimiz’in huzurunda aynı rahle-i tedriste oturtsalar, yine o der ki “Benim önümde çok yol var; ben yolun başındayım.” O hep mebdei (başlangıcı) görür. Allah onu Münteha’ (neticede varılan son nokta) ya muttalî kılmaz. Hatta bazen öyle bir ittila olsa bile o “Bu galiba benim için bir imtihandır.” der. Mesleğimiz itibarıyla böyle olması da gereklidir. Bu “hiçbir mazhariyetleri yoktur.” demek değildir. Belki mazhariyetlerin aldatmayanı vardır. Hele hususiyle günümüzde pek çok insanın öyle rüyalarla, yakazalarla aldandığı bir dönemde bence en büyük ihsan-ı ilahî odur: insanın kendini sürekli mebdede görmesi. İnsanın kendini yolun başında, başlangıçta görmesi onda sürekli gerilim hasıl eder; tırmanma azmini çoşturur, şahlandırır. Aynı zamanda onu fahirden, kendini beğenmeden, bir şey olma mülahazasından da uzak tutar. Böylece o başka şeylere de talib olmaz. Allah onu müşîr (general) yapar da fakat o hiç farkında değildir; kendini nefer olarak görür. Önüne bazen ekstradan çerezler saçılan bir nefer gibi görür. Halis olduğu zamanlar da “ben bunları istemiyorum” der. İnsan her zaman ihlasa bağlı olabilse bile bazen çok hâlisâne zamanlar yakalayabilir. Öyle ki, insan, dünyada verilebilecek en büyük payelere karşı dahi kapanır ve “O’nun rızası dışında hiçbir şey istemiyorum, hiçbir şey” der. Cennetin kapılarını açsalar, hurileri gösterseler de “istemiyorum” der. Bunu bizim gibi mübtedîler bile bazen hissedebilir. Çünkü vicdan bunları hissedebilecek mahiyette yaratılmıştır. Tamamını her türlü dünyevî renk ve desenin dışında kavrama müntehîlere mahsustur.

Ben halimden memnunum. Mübtedîlik hoşunuza gidiyorsa siz de dilekçe verir orada kalırsınız. Dualarınız birer dilekçe olsun, “Allahım mebde’de, müntehadakilere mahsus halisane amele bizi muvaffak eyle; fakat, -bahtına düştük- bizleri kalben hep mebde’de tut.”

Keşke!.

Herkul | | KIRIK TESTI

Keşke hiçbir zaman farklılık ve üstünlük mülahazasına girmeden düz bir insan gibi hizmet etsek. Keşke dünyanın dört bir yanında dolaşsak; din, dil, ırk ve renk ayırımı yapmadan insanların yardımına koşsak; dinimizi, doğru bildiğimiz hakikatleri anlatsak; ama bunu yaparken tamamen beklentisiz olsak. Keşke makam, mansıp, şan ve şöhret gibi şeylerle dupduru duygu ve düşüncelerimizi hiç bulandırmadan kulluğumuzun gereğini edâ etsek. Hayatımızı sadece dinimizi anlatmaya, Rabbimizi tanıtmaya bağlasak. Nerede yaşıyor ve nerede duruyorsak duralım; bulunduğumuz yerde sadece ve sadece insanlığın muhtaç olduğu ilâhî mesajı daha gürül gürül anlatmak için bulunsak. Duruşumuzu kendi geleceğimize değil insanlığın mutluluk ve huzuruna bağlasak. Ve sürekli O’nu düşünsek; O’nunla oturup kalksak. Gözlerimizin içine başka hayalin girmesine meydan vermesek. Keşke…

Cenab-ı Allah’ın rızasını aradığımız bu yolda, maddî menfaatler bir yana, manevî füyuzât hislerini bile hesaba katmadan bir nefer olarak hizmet etmek hepimizin hedefi olmalıdır. Samimi bir kul olarak O’nun rızasını aramak hiç birşeye değiştirilemeyecek bir nimettir. Manevî makamlar, keramet, keşif, iç okuma ve bu şekilde insanlara müessir olma.. bunların hiçbiri bizim ardına düştüğümüz hedefler olamaz. Rabbimizin lütfu olarak bu türden bir nimete mazhar olursak onu da derin bir şükür mülahazasıyla karşılar; meseleyi yine her nimetin asıl Sahib’ine bağlar ve hatta bir istidraca maruz kaldığımız korkusuyla tirtir titreriz.. titreriz de ayağımızı kaydırmaması için yine O’nun engin rahmetine sığınırız.

İnsan her zaman bu çizgisini koruyamayabilir; fakat temelde böyle bir duyguya bağlı olursa asla kaybetmez. Evet, insan bazen hata edebilir. Hata etmemek değil, bağlandığı kapıya sıkıca yapışmak ve oradan ayrılmamak esastır. Zaten Allah Rasulü de (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her insan hata edebilir. Hata işleyenlerin en hayırlısı tevbe edenlerdir.” buyurmuyor mu? Cenâb-ı Allah günah işleyenleri kapısından kovmamış; tevbe etmeleri için onlara fırsatlar vermiştir. Bir anlık sürçmesine rağmen tekrar doğrulup kulluk yoluna râm olanlar rahmet kapısının kendilerine daima açık olduğunu görmüşlerdir. Fakat verilen bu fırsatları değerlendiremeyip hata ve günahta ısrar edenler O’nun rahmet kapısından kopup gitmiştir. Kopmamaya dikkat etmek lazım. Böyle kötü bir akıbetin çaresi yoktur. Ona kimse bir şey yapamaz. Aklınızdan olumsuz bir şey geçse hemen kalkar; başınızı yere koyar; secde eder, yalvarır ve affınızı ararsınız. Ama bu duygunuzu kaybetmişseniz, içinizde bir kopukluk başlamıştır O’na karşı. Tevbe arzusu gönlünüzde hasıl olmuyor ve tekrar O’na dönme ihtiyacı duymuyorsanız, bir “dâu’l-udâl”e, yani çaresiz bir derde maruz kalmışsınız demektir.

Nabzıma el vurdu bir bir tabibân,
Dediler derman yok buna ne çare.

Doktorlar her sene, bir önceki senenin grip virüslerini tespit ediyor; sonra bütün o virüslere karşı antikor üretebilecek bir aşı hazırlıyorlar. O aşıyı bir kere vurunca, bir sene gribal virüslere karşı etkili oluyor. Sonra zamanla o virüslerde hazırlanan ilaca karşı bir muafiyet (bağışıklık) hasıl oluyor veya onlar mutasyon geçiriyorlar. Mikroorganizmalarda mutasyonlar oluyor, farklılaşıyorlar. Dolayısıyla artık ilaç tesir etmemeye başlıyor. Bu sebeple, ertesi sene grip aşısının yeni virüsler de gözönünde bulundurularak yeni bir terkiple hazırlanması gerekiyor. Bunun gibi insan da, her gün yeni bir kısım şüphe, tereddüt, yanlışlık ve hatalarla… içiçe yaşıyor. Bunlara karşı anti-virüs olacak en kavi imanı bugün elde etse, Şah-ı Geylani’ninki gibi bir imana sahip olsa da ertesi gün başka manevi virüslere maruz kalıyor. Onlara yenilmemek için her gün imanını ve kalb hayatını gözden geçirmesi, her gün bir kere daha aynı kıvamı elde etmesi gerekiyor. Bugün zirveye çıkması yarınlar adına çok fazla bir şey ifade etmiyor. Bu durum ancak bir basamak vazifesi görüyor. Yani bir basamak çıkmış oluyor insan. Yarını yarın için hazırlaması veya yarın için yarına hazırlıklı olması gerekiyor. Her yeni gün yeniden bir donanıma; iman, Kur’an, ihsan.. adına yeni şeyler keşfederek onları taze taze içde duymaya ihtiyacı oluyor. Yoksa bayatlama ve eskimeden kaçmak mümkün değildir. Yeni bir güne bayatlamış duygularla girilmemelidir. Her gün yeni bir mü’min, yepyeni bir mü’min… İşte, “İki günü birbirine müsâvî (eşit) olan mağbundur (aldanmıştır).” hadîs-i şerifini de bu manada anlayabiliriz.


Sevgililer diyarına yolculuk

İnsan ölüme ve ahiret yolculuğuna her zaman hazır olmalı. Annesinin baş örtüsü gibi içi-dışı temiz bir şekilde öteden gelecek daveti beklemeli. Çünkü ne zaman “gel” denileceği belli değil. Öyleyse her an temiz durmalı, saf kalmalı. Akıl, mantık, kalb, kafa, duygu ve düşünceleri daima berrak tutmalı ve gitmeye hazır durmalı. Aynı otobanlar gibi bu yolun da hususi bir çıkışı yok. Bu hayat yolunda da her yerde çıkış olabilir. Nasıl ki sağından solundan sağlam bariyerlerle çevrilmiş bir otobanda giderken bazen birden bariyerlerin açıldığını, dışarıya bir yol çıktığını ve bazılarının bu yolu takip ederek otobandan ayrıldığını görüyoruz; işte onun gibi hayat otobanında da yer yer çıkışlar vardır ve bizim çıkışımızın yolun her hangi bir bölümünde karşımıza çıkması muhtemeldir. O çıkışa hazır değilsek bir kazaya kurban gitmemiz de kaçınılmazdır.

Mesela; birisinin içinden kendini beğenme hissi geçebilir. İşte tam o esnada “gel” derlerse, o zaman insan Allah’ın huzuruna bir firavun gibi düşer. Ömür boyu ibadet ü taat içinde yaşamış ama sonunda kaybetmiş Bel’am b. Bâurâ gibi birisi olarak düşer. Evet, hazır olmak lazım.. kendini rütbesiz bir nefer gibi görerek vazife yapma gayreti içinde hazır olmak lazım. İnsan, O’nun varlığının ziyasının gölgesinin gölgesi; O olmasa hiçbir şey ifade etmeyen bir varlık. Öyleyse iddia niye? Varlık O’ndan, herşey O’ndansa iddia niye?

Evet, bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, “Men kerihe likâallah kerihallahu likaeh – Allah’a kavuşmaktan hoşlanmayan kimseyle Allah da mülâkî olmayı istemez.” İşte, Allah’a kavuşmayı arzulama ölüme hazır olma demektir; ahirete, haşre, yeniden dirilmeye kat’i inanma ve ebedi saadeti yakalama azm u gayreti içinde bulunma demektir. Samimi bir kulun hali de budur; o öteyi sevgililer diyarı ve ebedi saadet yurdu olarak bilir.. bilir de tertemiz olarak oraya gidip onlara kavuşmak için bu dünyada da hep saf ve duru bir hayat yaşayarak yolculuğa hazır, ötelere müştak bir tavır sergiler.

Bununla beraber, bazı büyük zatların zahiren bakıldığında ölümden korktukları zannını hasıl edecek sözleri olabilir. Vazife ve misyon itibarıyla yapacakları şeylerle alakalı olarak, onların hayatta kalmalarına bağlı bazı hususların ihmali ve sarsılması endişelerini bir korku şeklinde algılama muhtemeldir. Mesela, “Ben ölürsem beni örnek alanlar, nasihatlarımı dinleyenler dağılır; vahdetlerini koruyamazlar. Yapılması gerekli olan şeyler aksar; kulluk vazifelerinde gevşeklik gösterilebilir.” gibi mülahazalar olabilir. Çok nadir insanlar, Bediüzzaman gibi kimselerin varlığı başka insanların varlığını toparlayıcı olur. Sebepleri izzet-i azametine perde yapan Cenâb-ı Allah, Bediüzzaman gibi insanlara da bir misyon yüklemiştir. Onların fikdanında (yokluğunda) iftiraklar, tereddütler olabilir. Dolayısıyla O’nun gibi bir insanın ahireti istemesi kendi nefsi adınadır. Burada kalması ise, Efendimizin miraçtan nüzulü, tekrar aramıza dönmesi gibi dini adına olur. Bundan dolayı hayatına, sağlığına dikkat eder; yaşamak için değil başkalarını yaşatmak için dikkat eder. Oksijen insandır o. Yoksa Allah’a, Peygamber’e, haşr u neşre inanmış insan için ölüm rahmettir. İşte, bizim büyük zevatın ölümle alakalı endişe ifade ediyor gibi görünen sözlerini vazife ve misyonlarıyla irtibatlandırarak böyle yorumlamamız icab eder.

Dosttan, ahbaptan ayrılma yer yer bir hicran şeklinde kendisini hissettirebilir. Zayıf bir rivayette, son günlerinde Rasul-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ashab-ı kiram efendilerimize bakarak duygulandığı anlatılıyor. Dostlardan böylesi bir ayrılık askere gitme gibidir. Hani anne-baba evlatlarını askere gönderirken ağlarlar. Bu da askere gitme gibi muvakkat (geçici) bir ayrılmadır. Sonradan dirilmeye inananlar böyle inanır; hayatı bir askerlik, vefatı da bir terhis kabul ederler. Ayrılırken ağlayabilirler fakat bu ağlama arzettiğimiz manâda olur.

Bir Hatıra ve Namaza Dikkat

Hiç unutamayacağım insanlardan birisi de muhterem Mehmet Kırkıncı Hoca’nın rahmetli babası, Celal Efendi’dir. Celal Efendi, Medine’de mücâvir (mübarek bir yerde inzivaya çekilip ibadet eden, kendini o yerin hizmetine adayan), kıymetli bir insandı. Orada vefat etti ve oraya defnedildi. Yanına gittiğimde çok yaşlanmıştı. İlerleyen yaşına ve rahatsızlıklarına rağmen namazlarını aksatmıyor, sünnetleri de ayakta kılıyordu. Ama oturup kalkmakta zorlandığı için namazlarını yatağının yanında kılıyor; ayağa kalkabilmesi için yatağa tutunması gerekiyordu. Bu şekilde tamamladığı bir namazdan sonra bana demişti ki, “Hocam, ben böyle namaz kılarken yatağa tutunarak kalkıyorum, oluyor mu namazım?” O tabloyu hiç unutamayacağım. O ne güzel şuur.. herşeye rağmen kulluğunu gereğince eda etmeye çalışmak ama yine de yaptığıyla yetinmemek ve daha iyisini aramak. Evet, namaz bizi ahirette kurtaracak bir sermayedir. Onun için namaz hususunda çok hassas davranmak gerekir. Allah onun kıymetini ruhlarımıza duyursun ve eksiğiyle gediğiyle namazlarımızı kabul buyursun.

Türkiye’ye Özlem

Herkul | | KIRIK TESTI

Şu son rahatsızlıklarım vesilesiyle, ruhî mukavemetin hastalık karşısında çok önemli olduğunu daha iyi anladım. Öyle ki içime attığım düşünce ve sıkıntıların, rahatsızlıklarımı bir kaç kat artırdığını gördüm. Bu arada bazı arkadaşlarımı çok özledim. “Keşke yanımda olsalardı.” dedim. Kendisine bakan yönüyle insan, Allah rızası için çalışmayı ve hayatı beraber paylaştığı dostlarıyla özellikle sıkıntılı anlarında beraber olmak istiyor. Bizim de başka bir şeyimiz yok, sadece arkadaşlarımız var. Teselli olacağımız, sıkıntılarımızı unutacağımız tek şeyimiz var o da arkadaşlarımız. Bazen tanıdıklarım ziyarete geliyor; çok mutlu oluyorum. Fakat buradan ayrılışları bende öyle bir burukluk hasıl ediyor ki anlatamam. Adeta onlar giderlerken ruhumun bir yanını da alıp götürüyorlar.

Bir de rahatsızlıklardaki temadî (devamlılık) psikolojisinin hastalığı artırması gibi bu mekandan ayrılma veya ayrılamama mevzuu da çok önemli bir faktör. Bir insan uzlete girer ama onun uzun süre kalmaya niyeti olsa bile istediği zaman çıkar gider. Bu, o insanın strese girmemesi, tesir altında kalmaması psikolojisi açısından çok önemli bir faktördür. Ben şu binadan dışarı aylarca çıkmıyorum. Son üç-dört ay boyunca bir-iki defa çıktım ama arsa sınırlarını bile geçmedim. Üç senedir buradayım, yakındaki ağaçlıklı derenin yanına bir kere gittim. İnsanın kapısına kilit vursalar sonra etrafına güller çiçekler koysalar, bütün tabiatı getirseler hiç umurunda olmaz; sadece kapısındaki kilidin çözülmesini ister. Benim de burada sanki ayaklarımda kilit var; rahatsızlıklarımdan dolayı ayrılamıyorum. Bu insana çok dokunuyor.. benim gibi gurbet ve hastalıklarla ruhu hassaslaşmış birisine daha çok. Bu durumdaki birisi ancak ölmeyi arzu edebilir. Duaları da kabul olan bir kul ise, visal duası yapar ve O’na kavuşur, olur biter. Ama Din-i Mübîn-i İslam’a hizmete azmetmiş insanlar bunu yapmaya mezun değildir. İşte bu mesele onun elini ayağını bağlar, dualarında “emanetini al artık” diyemez.

Kendi tabiatlarının gereği bazı insanların sıkıntıları sürekli artar ve ağırlığını daha bir derin hissettirir. Belki bunun da ötesinde ben burasını başkalarından farklı görüyorum; öldüresiye bir şey gibi duyuyorum. Ama sesimi çıkarmıyorum Rabbime isyan olmasın diye. Çok fazla müteessir oluyorum. Türkiye’nin değişik yerlerinden gelmiş topraklar var burada, Cennet’ten gönderilmiş Hacer-i Esved gibi hepsini odamın bir yerinde saklıyorum… (Ağlayarak kalktı.)

Seviye

Kur’an-ı Kerim’de buyrulan “Ey insanlar, siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.” (Bakara, 284) ayetinin nesholunduğuna ve hükmünün kaldırıldığına dair rivayetler var. Genel olarak düşündüğümüzde görürüz ki, bu bir seviye meselesidir. Bazı insanlar vardır ki, içlerinden bir şey geçmekle sorumlu olmayabilirler. Fakat belli bir seviyeye göre Rabbimiz’le münasebet içinde bulunan birisi, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmemesine azmetmiş bir insan o türlü fena şeyler tahayyül ederse (hayalinden geçirirse) zihnini, aklını kirlettiğinden dolayı muâheze olabilir (hesaba çekilebilir). Muhâsibi “er-Riâye fi hukûkillah” adlı eserinde bunları sekiz mertebeye ayırıyor. İmam Gazali’de de benzer şeyler var. Hasılı bu seviye meselesidir. Hangi seviyede Rabbimiz’le münasebet kurabilmişsek, hal, tavır, fiil ve hatta fikirlerimiz de o seviyeye göre muameleye tabi tutulacaktır. Bazı has kulların akıllarından geçen nâhoş şeyler bile Allah’a karşı saygısızlık sayılır. Hatta ileri bir seviyenin erlerinden bazıları -afedersiniz- tuvalette açılıp-saçılmayı bile hayâya muhalif görmüşlerdir. Ebu Musa el-Eş’arî (r.a) diyor ki: “Gece karanlığında yıkanırken belimi doğrultmaktan hayâ ediyor, bir yerim açılacak diye yerin dibine giriyorum.”

Evet, bunlar seviye meselesidir. Şimdi bir kul belli bir seviyede böyle davranmak gereği duyuyorsa, Rabbimiz’le bu ölçüde münasebet içindeyse, kendi tavırları itibarıyla aşağı seviyeye inemez. Birisini çavuş yapsalar; o da “Ben çavuşluk yapmam, nefer olacağım.” derse, onu neferliğin de altına atarlar. Cenâb-ı Allah, bir kulunu nereye çıkarmışsa o kulun ona göre davranması gerekir. Bundan dolayı, Üstad da bir yerde diyor ki; “Bu ihlâs kulesinden düşerseniz derin bir çukura düşmek ihtimali var.” Yer seviyesinde kalamazsınız. “Bi hasebi’l-mağrem el-mağnem – elde edilen ganimet, altına girilen risk ölçüsünde artar veya azalır.” Yani kişi, Allah’ın lütufları ve ihsanları ile belli bir noktaya ulaştırılmışsa o noktanın hakkını vermediği zaman düz insanlar seviyesinde kalmaz, çok daha derin bir kuyuya düşer. Mesela birisi vardır; aklına gelse ve yel gibi geçse: “Şu ana kadar vatana-millete hizmet dedim, koşturdum; çok sıkıntı çektim; acaba bıraksam…” Bunu telaffuz etmeden hayalinden bile geçirse onun için ciddi bir sukûttur. Tavrını buna göre ayarlaması lazım. Ama birisi de var ki kapıda, koridorda dolaşıyor. Vatan uğrunda çalışmak, millete faydalı olmak için koşturmak, kendisi için değil insanlar için yaşamak… bunların manâsını bile anlamaz, dolayısıyla bu türlü düşüncelerden sorumlu olmaz. Mazhariyetin ölçüsünde kapının önünde değilsin, koridorda değilsin, salonda değilsin, harem odasındasın, yatağın ucundasın. Sultan sana muamele yaparken ona göre yapar. “Kurb-u sultan âteş-i sûzan buved – Sultan’a yakınlık yakıcı bir ateştir.”

Akla şu da gelebilir: “Rabbim’le ileri seviyede bir münasebet tehlikeli. Kendimi öyle geri seviyede bir münasebete ayarlayayım.” Bu insanın elinde değildir. Kalb marifetle besleniyorsa, okuyor düşünüyorsa, ilim ve irfan ufkunu artırıyorsa, derinleşiyorsa, Rabbini çok iyi biliyorsa bu onun elinde değildir. Bu durumda birisinin öyle inmesine çıkmasına müsade etmezler. Muhasibi’nin kitabından mülhem şöyle diyebiliriz: Er-Riâye li hukûkillah alâ seviyeti’n-nâs. Yani “Allah’ın haklarına riayet, insanların seviyelerine göredir.”

Rummân Arzusu

Mev’izelerde bir menkibe anlatılır: Bir çilehânede dervişler günlerini ibadetle geçiriyorlar. Bir erbaîn, iki erbaîn, üç erbaîn.. ancak ölmeyecek kadar yeyip-içmek, elden geldiğince sadece ibadet ü tâatte bulunup dışarıya çıkmamak orada bir prensiptir. El-ayak, göz-kulak, dil-dudak, tamamen ibadetle meşgul edilir. Uyku da azaltır; bir günde sadece bir saat kadar başlar bir yere konarak geçiştirilir; ihtiyaç defedilecek kadar uyunur. Zaten çok yeyip içmeyince de az uyumaya alışılır. İşte böyle bir çilehâne ehlinden birisinin içine rummân (nar) arzusu düşüyor. Bir türlü kafasından atamıyor. Aslında nar -Allah öbür nârdan (Cehennem’den) muhafaza buyursun- sevilecek bir meyvedir; fakat öyle, gönül bağlanan haneyi terkettirecek kadar olmasa gerek. Nar isteği yerine başka şeyler de düşünülebilir elbette. Tam kapıyı açıp dışarı çıkıyor, bir de bakıyor ki kapının önünde yara-bere içinde yatan birisi var. Yara-bere içinde ama hâlinden çok memnun, çok müteşekkir, yüzünden behcet akıyor. “Elhamdülillah Yâ Rabbi” diyor yatan adam. Bizimki “Yâhu bu hâlinle böyle içten hamd ü senâ da ne?” deyince “Allah’a hamdolsun” diyor. “Hiçbir zaman rummân arzusuyla Rahmân’ı terkedip O’nun huzurundan ayrılmadım.” Derviş bunu duyunca kendine geliyor ve tekrar çilehâneye dönüyor.

Kaç defa rummân arzusu bizi arkasından koşturmuştur. Kâmil olmak kolay değil. Allah potansiyel insan yaratmıştır ve hakikî insan olmayı kulun iradesine, cehdine, gayretine ve azmine bağlamıştır. Azimsiz insanlar, sabırsız kullar o hedefe ulaşamazlar.

Sahabe Şuuru

Herkul | | KIRIK TESTI

Sahabe Şuuru

Osman Gazi Hazretleri ruhunu çadırda teslim etmişti. Vefatı sırasında Söğüt’e yerleşeli kırk seneden fazla olmuştu ama onun hâlâ evi yoktu. Bilecik’te oğlu Orhan Gazi’nin emri altında Bursa’yı fethe uğraşırken uzaktan Bursa’nın ışıklarını görüyor ve “Beni oraya defnedin.” diyordu. Etraftaki tekfurlardan elde ettiği mal mülkle ta o zaman Topkapı Sarayı’nı kurabilirdi ama o çadırında vefat ediyordu. Zira o derin bir saffet, samimiyet ve adanmışlık ruhunun adamıydı. Bu fotoğrafı alır, sahabenin yanına koyarsanız aradaki farkı çok seçemez, tefrik edemezsiniz. Osman Gazi hazretlerini Hz. Halid’le yanyana getirseniz (sahabinin mutlak fazileti mahfuz) seçmekte zorlanırsınız; “Acaba bu mu yoksa öbürü mü Halid dersiniz?” Bildiğiniz gibi; Hz. Halid vefat ederken geride hiçbir şey bırakmamıştı. Sa’d b. Zeyd diyor ki: “Hz. Halid, herkesin övdüğü bir kumandan olarak yaşadı, İslamın bir yitiği olarak gitti.. gitti ve geride sadece atını ve kılıcını bıraktı.”

Hz. Halid, iki imparatorluğu yerle bir etmişti ama kendisine ait hiç mal-mülk edinmemişti. Bu, mal-mülk olmamalı demek değildir. Bu, gönlünü dünyaya kaptırmama, mala mülke, makama mansıba bağlanmama demektir. Bağlanması lazım gelene bağlanma.. İnsanın ancak tek bir yere bağlanmaya gücü yeter. İnsan iki şeye aynı ölçüde, aynı kuvvette gönül veremez. İşte onlar, İ’la-yı kelimetullahtan başka hiçbir şey düşünmüyorlardı. İstiyorlardı ki; herkes Allah’ı tanısın. İnsanlar Hz. Muhammed’le (sallallahu aleyhi ve sellem) tanışsın. Gece gündüz “Bu kocaman dünyaya nasıl müslümanlığı anlatırız?” diyorlardı. Bir gün dünyanın büyüklüğüne bakıyor, anlatılanları dinliyor ve “Demek ki bu dünyaya müslümanlığı anlatmak bir insanın ömrüne sığmayacak kadar zormuş.” diyorlardı. Sadece şu söze bile baksanız maksat ve gayelerinin ne olduğunu, ne ile dertlendiklerini görürsünüz.

Hedef gösterme mi anlarsınız müjde mi ama Allah Rasulü “Benim adım güneşin doğup battığı heryere ulaşacaktır.” buyurmuştu. Onlar bunu bir vazife olarak anlamışlar ve hep bu vazifeyi eda etme gayretiyle yaşamışlardı. Bu aziz milletin mazisi bu vazifeyi yapmanın izzetiyle doludur. Herkesin ölüm hastalıklarına tutulduğu yerde bu millet “biz ümit olmalıyız” deyip ayakta kalmasını bilmiş ve bu şuurla yaşamıştır.

 


Başkalarını Değil Kendimizi Sorgulama

Maalesef hala insanlarda kusur arıyor ve onları kusurlarından dolayı sorguluyoruz. Aslında sorgulanması gereken bizim kendi kusurlarımızdır. Biri gırtlağına kadar çamura batsa, fakat çamur senin sadece topuğuna bulaşsa karşındakini sorgulayıp “Bu kadar çamur da ne?” demeye hakkın yoktur; “Neden ben topuğumu kirlettim?” deyip kendini sorgulaman esastır. Başkasının gırtlağına kadar çamura gömülmesi seni alakadar etmez. Allah’ın onu halas eylemesi için dua edebilirsin sadece; su-i zanna girmeden, gıybet edip çekiştirmeden… Eğer biz, bütün beklentilerden sıyrılıp muradımızı Hakk’ın muradı haline getirememişsek daha yapacak çok işimiz var demektir. Öyleyse nasıl başkalarının kusuruyla uğraşıp onları sorgulayabiiliriz; kendimizin onca eksiği varken.. Tasavvufta mürid bir noktadan sonra murad olur. Yani, ömür boyu hep onu diler, hep onu ister. O’nun mürididir. Kendi güç ve kuvvetinden teberri edip Kudreti Sonsuz’un iradesine râm olur. Belli bir noktaya gelince murad haline gelir. Yani; Hakk arzusuyla dopdolu olur, bütün bütün masivaya, O’ndan başkasına kapanır da O’nun hoşnutluğundan başka hiçbir isteği kalmaz.. bu haliyle de Hakk’ın murad ve matmah-ı nazarı “gözde”si bahtiyar bir ruh olur. İşte biz Allah’ın muradı değilsek O emanetini niçin bize versin ki?

Evet, bu hususta korkmalı, tir tir titremeli; her başarı ve muvaffakiyetten sonra o işe layık olup olmadığımız hususunu (liyakatimizi) masaya yatırmalı.. çok büyüten bir mercekle tavır ve davranışlarımıza bakmalıyız; “Acaba biz böyle bir ihsan-ı ilahi ve nimet karşısında şükür ve vefa vazifemizi yerine getirebiliyor muyuz?” İşte bu duyguyla kendi eksik ve kusurlarımızı sorgulamalıyız. Hani Muhasibî, muvakkaten aklından geçenleri, mesela bir anlık “Şu adam şu kadar iyi olsa…” şeklinde başkalarını kritiğe tabi tutmayı dahi büyük günah sayıyor ve onun ızdırabıyla yaşıyor. Davranış, fiil, ya da tavır değil, aklına gelip uğrayan sevimsiz şeyler hakkında bile “Benim aklım temiz olsaydı o kirin ne işi vardı onda!” diyor ve her an kendi muhasebesiyle uğraşıyor. Bizim şiarımız da bu olmalı ve biz sadece, masiva düşüncesinden hâlâ sıyrılamayan kendi nefsimizi kınayıp onu sorgulamalıyız.

 

Hilkat Ağacının En Kıymetli Meyvesi

Hz. Üstad’ın yaklaşımıyla kainata bir ağaç nazarıyla bakılırsa Efendimiz o ağacın çekirdeğidir; eğer bir kitap misaliyle bakılırsa kitabın katibinin kaleminin mürekkebidir. Bir çekirdekten kocaman bir kainat meydana getirmek Cenab-ı Hakk’ın kudretine ağır gelmez. Ve zaten hep öyle yapıyor; çok küçük tohumlardan pek büyük meyveler yaratıyor. Onun yarattığı ilk çekirdek Efendimiz’dir (sallallahu aleyhi ve sellem).

Peygamber Efendimiz pek çok cihetle diğer peygamberlerden daha faziletlidir. Mesela; Rasul-ü Ekrem vazifesini yapıp gitmiştir ama dini ve getirdiği mesajı devam etmektedir. “Essebebu kel fail – Bir işe sebep olan onu yapan gibidir.” sırrınca ümmet-i Muhammed’in sevaplarının bir misli Efendimiz’in defter-i hasenatına kaydolmaktadır. Biz her ezandan sonra dahi O’na dua ediyoruz; “veb’ashu makâmen mahmûdanillezi veadtehu – Rabbim, Hz. Muhammed’i kendisine vadettiğin makam-ı Mahmud’a ulaştır.” diyoruz. Her gün değişik vesilelerle pek çok defa O’na dua ediyoruz. İçinde yaşadığımız çağdaki bütün fitnelere rağmen hâlâ şu bir buçuk milyar müslüman dünyasının en az bir milyarı doğru ibadet ediyor, doğru ezan okuyor, doğru kamet yapıyor ve her zaman Allah Rasulü’ne biatlarını yeniliyor, O’na dua ediyor.

Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinden her ismin azam mertebesinden geliyor. Efendimiz de ism-i azamın mazharıdır. Zaten ism-i azamın mazharı olmayan, ism-i azamın ve her ismin azam mertebesinin tecellisi olan şeye muhatap olamaz, onu kavrayamaz. Mutlaka kendi mayesinde onun bulunması, donanımının ona göre olması lazım. Evrensel bir peygamber, alemşümul bir peygamber.. bu şu demektir; insanlık ağacına ait bütün hususiyetler çekirdek halinde O’nda vardır. Hangi peygamber olursa olsun, hangi manayı, hangi gerçeği, hangi hakikati, hangi ismin tecellisini temsil ederse etsin bunların bir numunesi, şöyle böyle bir esintisi Efendimiz’de mutlaka vardır. Makam-ı cem’in sahibi olması itibarıyla vardır. Dolayısıyla; diğer peygamberlerin birinde bir isim azam derece tecelli etmiştir, öbüründe öbür isim azam derecede tecelli etmiştir. Fakat, Hz. Muhammed’de (sallallahu aleyhi ve sellem) her ismin tecellisi vardır ve O’na nazil olan Kur’an, O’nun donanımına göre her ismin azam derecesinde tecelli etmiştir.

Bununla beraber, diğer peygamberlerin O’nun yanında kıymetleri yokmuş gibi düşünülmesi şeklindeki haddinden fazla tenzile Efendimizin kendisi de razı olmamıştır. Mesela, “Ve lâ tekün ke sahibi’l-hût…” ayeti nazil olduktan sonra –ihtimal– sahabilerden bazılarının akıllarına gelmiş olabilir ki; Yunus b. Metta acaba ne yaptı ki Efendimize “sakın onun gibi olma!” buyruluyor. Onun için Rasul-ü Ekrem hemen buyuruyor ki, “Beni Yunus b. Metta’ya tercih etmeyin.” Hani Yunus aleyhisselam’ın balığın karnında yaptığı dua ile arş ihtizaza gelir. Melekler “Bu dua eden de kim ya Rabb?” diye sorarlar. “Yunus” cevabı verilir. “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” karşılığını verirler. Yunus b. Metta, Cenabı Hakk’ı tazimle anan bir kul olarak yad ediliyor. Demek onun Allah’ı farklı bir tazimle anan bir kul olma konumu da var. Bu sebeple Efendimiz “Beni Yunus b. Mettaya tercih etmeyin.” diyor.

Yine bir sahabiyle bir yahudi arasındaki “Hazreti Musa mı üstündü Efendimiz mi?” münakaşasında sahabi yahudiye bir tokat vuruyor. Bunun üzerine Rasulullah, “Beni Musa’ya tercih etmeyin. Haşr u neşir olduğunda O’nu arşın kaidelerine tutunmuş olarak göreceğim. Bilmiyorum daha önce yaşadığı (Tur’daki tecelli neticesinde meydana gelen) baygınlıktan dolayı mı yeni bir baygınlık yaşamadı, yoksa önce mi haşr oldu.” diyor. Üstadın ortaya koyduğu ölçü içinde mercuh racihe bazı durumlarda tereccüh edebilir. Yani faziletçe daha sonra olan, sadece bazı hususiyetler itibariyle faziletçe önce gelenin önüne geçebilir. Mesela, mutlak fazilette sahabe-i kirama yetişilemez. Ama bazen ümmet-i Muhammed içinde öyle alimler, öyle derin insanlar gelmiştir; sahabenin pek çoğundan hususi fazilette daha ileri, daha derin olmuşlardır. Hasılı, diğer peygamberler de peygamber olmayanların asla ulaşamayacağı mertebededirler. Fakat, onlar bazı hususlarla anılıyor olsalar bile mutlak fazilet Kainatın İftihar Tablosu’na aittir. Allah Rasulü fazilet bakımından en öndedir.

 


Soru: Yüz yirmi dört bin veya iki yüz yirmi dört bin peygamber geldiği rivayetlerde geçiyor. Fakat Kur’anda yirmi sekiz tanesinin ismi bildirilmiş. Bu peygamberler daha faziletli oldukları için mi isimleri zikrediliyor, yoksa daha başka tercih noktaları mı var?

Geçmiş dönemlere ait tarihi bir silsileye göre olabileceği gibi soruda ifade edildiği şekliyle faziletleri nazara alınarak da zikredilmiş olabilirler. Fakat, Cenab-ı Allah zikrettiği isimleri gelip geçmiş bütün peygamberlerin getirdikleri esasları temsil edecek peygamberlerden seçmiştir. Mesela, bir peygamber vardır ki kendisine has bir misyonu olmamış, Hazreti Adem’in vahyinin gölgesinde vazifesini yapmıştır. Hazreti Adem misali ortaya konunca onu zikretmeye gerek yoktur. Yani Cenab-ı Hak umum peygamberlerin mesajını cami peygamberlerde toplamış, Efendimiz’e bir örnek olarak ortaya koymuştur. İster mesaj almaları, ister çektikleri çileler, isterse de Allah’la münasebetleri, nezd-i uluhiyetteki makamları açısından bazı hususiyetlerini nazara vererek örnek göstermiştir.

Yani sayılarını net olarak söylemek zor olsa da binlerce peygamber arasından yirmisekiz tanesi (Daha doğrusu yirmi beştir; çünkü üçünün peygamber olup olmadığında ihtilaf vardır.) diğer peygamberleri temsil etme, insanlara ders verme ve örnek olma açısından yeterlidir. Yoksa, Kur’an-ı Mucizü’l Beyan hep peygamber isimleriyle dolardı. Aynı vakaları durmadan tekrar ederdi.

Ayrıca, peygamberlerin neşet ettikleri yerlere bakılırsa, Kuran’da Efendimiz’in bulunduğu çevrede yaşamış olan peygamberlerin zikredildiği görülür. O bölgedeki kavimler atalarından duya duya o çevrede neş’et eden belli peygamberlerden haberdardılar. Efendimiz de kendisinin muhatap olduğu kavim açısından oralara gelen peygamberleri bilmeliydi. Yakın atalarından Mekke civarına peygamber gelmemişti. Uzun zaman onlar Hazreti İbrahim’den kalan dinle amel etmişlerdi. Efendimiz de bi’setten (vahyin başlangıcından) önce Hazreti İbrahim’in dininden kalan esaslar ile amel ediyordu. O devirde de namaz biliniyordu, hac biliniyordu; ama işin içine başka şeyler girmişti. Bazı çarpıklıklar vardı yapılan amellerde. İşte, Peygamberimizin mesajının yadırganmaması için daha önceki misallerinin hatırlatılması, bilinmesi gerekiyordu. Hazreti Cafer, Necaşi karşısında “Niye garipsiyorsunuz; Hazreti Musa, Hazreti İsa gelmedi mi?” derken “Bunlar bilinen şeylerdi, yadırganacak bir şey yok.” mülahazalarıyla öyle diyordu.

Ruhun Hissetmesi

Pek çok hastalıkla uğraşıyorum ama Allah’a hamdolsun, şikayetçi değilim. Geçen gün arkadaşlar saymış; otuz çeşit hastalık geçirmişim. Hastalıklar da Allah’ın emriyle gelip gidiyorlar. O bizi imtihan ediyor; günah ve kusurlarımızı maddi hastalıklarla temizliyorsa buna ancak hamdedilir. Tabii ki, hastalık istenmez. Allah’tan afiyet talep edilmeli. Fakat, başa gelince de şikayetçi olmamalı, sebepleri yerine getirerek O’nun “Şâfî” ismine sığınmalı. Şimdiye kadar öyle rahatsızlıklarım oldu ki; kimi zaman doktorlar onlar karşısında çaresiz kaldılar. Ama o hastalık geldi, vazifesini yaptı ve gitti.

Ruhun, insan idrakini aşkın başka ufuklarla temasından doğan bir teessürü vardır. Bir yerde bir cami çöker, siz hiç aklınızla idrak edemez, gözünüzle göremez, keşfen-kalben de bilemezsiniz; fakat sizinle mukayyet olduğu halde ruhunuz o şeyi hisseder. Minarenin yıkılması karşısında, caminin çökmesi karşısında çok ciddi bir teessür yaşar, heyecanlanırsınız. Bir saz şairinden dinlemiştim: “İçimde bir kor, ateş yanıyor, dışıma vuruyor, ben de kavruluyorum.” Aynı onun dediği gibi bazen öyle şiddetli bir hararet oluyor ve bende de müthiş bir ter meydana geliyor. O terden sonra da üşüyorum ve zangır zangır titriyorum.

Vücudun böyle sarsılması için şiddetli bir korku, fevkalâde bir teessür, ihsas üstü bir ihsas olması gerekiyor. Ben kendi ufkumda onu kavrayamıyorum ama insan farkına varmadan bir şeyi derince duyabiliyor. Mesela, Hekimoğlu İsmail Bey’in felç olmasını hepiniz duymuş üzülmüşsünüzdür. Ama onun hastalığı bende öyle derin bir tesir yapıyor ki, içimden diyorum; “Artık o ‘Gel Sultanım!’ diyen adamın eli kalem tutmayacak.” (ağlıyor). İçimde öyle bir boşluk oluyor, öyle bir fırtına esiyor ki; onu belki akıl kavramıyor ama ruh hissediyor.

Bu mesele böyle hadiselerle de irtibatlı olmayabiliyor. Mesela, ben kim Efendimiz’i sevmek kim!.. Ama bazen, “On dört asır evvel yaşamış, ne kadar uzak kalmışız O’ndan.” diyorum. Öyle bir boşluk oluyor gönlümde; “Nasıl O’nunla beraber oluruz?” diye düşünüyorum. Bazen Fatih’i hayal ediyorum. “Neden öyle erken dönemde geldiler; biz onların devrinde onlar bizim devrimizde yaşamadılar?” diyorum. İçimde bir boşluk esiyor yine. Bütün bunlar bir kaç ton adrenalin salgılanması için yeterli sebep gibi geliyor bana.

Hedef ve İstikamet

Herkul | | KIRIK TESTI


İnanan bir gönül sürekli “Rabbimi anlatamayacağım bir dünyada yaşamaktansa ölürüm daha iyi.” düşünce ve hissini taşır. Zaten O’nu anlatamayacak, sevip başkalarına sevdiremeyeceksek bu dünyada yaptığımız herşey abesle iştigaldir. Bunun dışındaki bütün mülahazaları balyozla vurup kırmak lazım. Her mümin, “Bu din benim dinim, dinimi anlatmak vazifemdir.” demeli. Müslüman sadece kendi olarak kalamaz. Kendiniz olarak kalmaya kalkarsanız bitersiniz. Ancak meyve verdiğiniz sürece yaşayabilirsiniz. İnsanlara faydalı olarak Cenab-ı Allah’ın rızasını kazanma duygusuyla hayırlı hizmetler ardında koşmuyorsanız pas tutup çürümeniz mukadderdir. Ayrıca, İslam’dan başka hiçbir sistem ya da ideolojinin insanlığa verecek birşeyi kalmamıştır. Öyleyse biz, insanlık için bir ışık olmalıyız; bir mum kadar da olsa etrafımızı iman nuruyla aydınlatmaya bakmalıyız. Karanlığı aydınlatmak ancak iyi bir müslümanlıkla mümkündür. Biz istikamet müslümanları olarak güven vadeden tavırlarımızla gönüllere akmalıyız. Bugün bazı insanlar bize inanmıyor olabilir; müslümanlar olarak yapageldiğimiz samimi işlerin ardında başka gayeler arayabilirler. Bu meselede de, başkalarını suçlama yerine bizim kendimizi tam ifade edemediğimiz hususu üzerinde durmalıyız. İnsanlar en az 40 sene bizi seyretmeli; hiç sapmadan, Cenab-ı Hakk’ın rızası dışında bir beklentiye girmeden, doğru müslümanlığı yaşamaya çalıştığımızı görmeli. İşte böyle bir kıvamda olduğunuz zaman göreceksiniz, insanlık fevç fevç size müracaat edecek ve sizi siz yapan hakikatlere koşacak.


İç-Dış Ahengi ve Günah Karşısındaki Tavır


İnsan, dış görünüşüne önem verdiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibariyle de dikkatli yaşamasını bilmelidir. Mesela, insanın bir yerinde göze batacak bir şey varsa, dikkat çeker diye onu gizler.. yakası kıvrık kalmıştır, pantolonun paçası bozulmuştur; farkına varınca hemen onu düzeltir. Bunun gibi, kalbde bir inhiraf olduğunda, ruhta hedefinden sapma meydana geldiğinde insanın hemen orada yeniden harekete geçmesi lazımdır.. harekete geçip onun çaresine bakması, yoluna koyması lazımdır. Mesela, göz yoluyla kalbe bir şey gelebilir; kulak veya ağız vesilesiyle kalbe bir şey bulaşabilir. İnsan görünüşündeki dağınıklık kadar belki ondan daha fazla gönül hayatındaki bu tür dağınıklıklara da dikkat etmeli ve devamlı hassas yaşamalıdır. Hiç olmayacak şekilde, mesela konuşurken ağzından kaçırıverirsin: “Filanca yüzüme bakarken biraz aval aval baktı.” O şahıs kendisine söylenince bundan rahatsızlık duyacaktır. Hemen arkasından koşup, ona yetişip “Ağzımdan bilmeyerek böyle bir şey çıktı, hakkını helal et.” demek icap eder. Aynen bunun gibi, “Niye hava soğuk?” diye aklından geçti. Hemen arkasından “Estağfirullah ya Rabbi, senin soğuğuna sıcağına karışamam.” demelidir. İnsanın üstüne-başına, yakasına-paçasına dikkat ettiği gibi kalbî ve ruhî hayatı itibarıyla Allah’ın ölçüleri içinde O’nun sevimsiz kabul ettiği şeyleri de hemen gidermeye çalışması lazımdır. Bazı dış yüzü itibarıyla hassas tipler vardır. Giysisiyle, oturduğu-yattığı yeriyle düzen arayışı içinde olan bu tipler, ruhi hayatında duyarlı olmayabilir. Bazı insanlar da düzensizdir, çevresi, eşyaları karışıktır. Fakat, ruhi hayatı itibarıyla fevkalade bir insandır. Bunlar birbirine uymayabilir. Ama bazıları da vardır ki, hem dış görünüşü itibarıyla hem de iç hayatı, ruhi ve kalbi yönüyle her zaman hassastır, duyarlıdır. Herhalde en iyi insan da odur: İç-dış ahengi mevzuunda fevkalade hassas ve duyarlı yaşayan, eğri-büğrü şey görmek istemeyen insan… Bu çok önemlidir. İnsana bazen bazı şeyler ağır gelebilir. Fakat aklımızdan geçen şeylerden dolayı bile marz-ı ilahiye (Allah’ın rızasına) muvafık değildir korkusuyla günah işlemiş gibi davranılmalı. Günah dediğimiz şeyin sürekli kendisini hissettirmesi mü’minin kalbinin cilasındandır. Çok parlak bir kalbe bir kere bile kir düşmüşse aradan elli sene geçse dahi o kalbin sahibi o günahı sanki o gün işlemiş gibi duyar. Günaha karşı koymanın en güçlü yolu da budur. Bir kere yapmışsa bir masiyet, onu yeni yapmış gibi vicdanını incitici olarak bulur. “Keşke” der. “Keşke…” Bu önemlidir. Siz günahınızı unutursanız o öbür tarafta başınıza gâile (dert, felaket) olur. Allahın rahmeti unutulmamalı, günah da unutulmamalı. O’nun affediciliği unutulmamalı ama günahın çirkinliği de unutulmamalı. Mümin bir kere hata etse bir ömür boyu onun için gözyaşı döker.

 

İrade


Mu’cize ve kerâmet haktır ve Allah (celle celâluhû) dilerse âdiyâtı (normal ve sıradan hadiseleri) paramparça eder; fevkalade şeyler ortaya koyar. Fakat, hiçbir nebi planlarını bu fevkaladeliklere göre yapmaz. İşlerini sebeplere göre planlar. Uhud’da Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerindeki zırhının üstüne bir zırh daha giymesi, gereken tedbiri alması söyleniyor. Zira, yapılması gerekenleri yapmadan herşeyi Cenab-ı Hakk’a havale etmek cebrîlik (cüz’i iradeyi kabul etmemek, insanın hareketlerinin kendi elinde olmadığına inanmak) olur. Üstad hazretleri, Kur’an-ı Kerim’de insana verildiği söylenen emaneti “ene” (benlik) olarak yorumluyor. Ene’nin en önemli rüknü iradedir ve insanın davranışları ona bağlanmıştır. Bir manada insan, iradesiyle insandır. Bize düşen de; hayatımızı fevkalâde, harikulâde türünden beklentilere bağlamak değil iradelerimizin hakkını vererek yapılması gerekenleri yapıp neticeyi Yüce Rabbimizin muradına bırakmaktır.


Yaptığı şeylerde insanın niyetlerini belirleyen faktörlerin Kur’ani ölçülerle iyi tesbit edilmesi lazım; insan ulvi gayelerle iyi şeyler yaptığını düşünürken aslında başka saiklerle hareket ediyor olabilir. Bu sebeple, insanın kendisinden endişe duyması kötü değildir. Kendisinden endişe duymayanın akibetinden endişe ederim.


Kur’an ve Vahiy


İlahî kelamdan insanların istifadesi açısından en elverişli tecellî Kuranın tecellîsidir. O, insanların dillerine, anlayışlarına, hallerine ve idraklerine uygun bir konuşma tarzı ve tecellîye sahiptir. Hedef kitlenin seviyesine göre konuşacağını konuşma, yapacağını yapma ve dinleyen herkese birşeyler anlatma Kuran’ın üslubudur. Dolayısıyla Kur’an, potansiyel olarak herkesin alıp değerlendirebileceği, istifade edebileceği bir tecelli dalga boyunda -bu tabiri bazı mahzurlardan kaçınma ve bu şekliyle çok mahzurlu olmayacağı mülahazasıyla kullanıyorum- nazil olmuştur.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin inişi esnasında, bizim bildiğimiz alemden başka bir aleme geçiyor; adeta bizim alemimize kapanıyordu.. bu alemden ayrılıyor, bir başka buuda giriyordu. Bu meselede hususi donanıma sahip olmakla beraber vahyin ağırlığını çok ciddi hissediyor; o alemle irtibatın manevi baskısını yaşıyor; vahyi almadaki zorluğu duyuyordu. Vahiy alma ameliyesindeki bu ahz u ata (alıp verme) bizim için bir sırdır ve onu tam olarak izah edemiyoruz. Ancak belli benzetmelerle anlamaya-anlatmaya çalışıyoruz. Mesela; reseptörler (alıcı aletler) mors alfabesiyle gönderilen değişik sinyalleri harflere ve kelimelere çevirir. Her gelen sinyal bir harfe, kelimeye denk düşer. Reseptörün başındaki görevli kim olursa olsun belli sinyallerden belirli bazı harf ve kelimeleri alır ve anlar. Vahiy meselesini de anlamayı kolaylaştırmak için kullanabileceğimiz bu benzetme çerçevesinde değerlendirebiliriz. –Haşâ ve kellâ, teşbihde hata olmasın- Efendimizin mahiyetine yerleştirilen binlerce manevî reseptör vasıtasıyla her gelen ilahî sinyal bir kelime olarak alınıyor. Bu inceliği kavrayamayan kimseler, “Efendimize vahiy mana olarak geliyor; O da manayı kelime kalıplarına ve şekillerine uyguluyor” diyorlar. Bazılarının “Kuran’ın manası Allah’tan kelimeleri Efendimiz’den..” sözlerini duyunca çok üzülmüştüm. Hayır, öyle değil; “sadece mana vahyediliyor” diyemeyiz. Her gelen sinyal bir harfe tekabül ediyor. Bunlar reseptörlerine gelince asıl mahiyetlerine uygun olarak çözülüyor. Bu konuda da Efendimizin mahiyeti kullanılıyor. Hem o öyle bir alma ki, Hz. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Rabbim, şu ayeti bir daha söyle.” demiyor. Aksine vahyi kaçırmamak için heyecanla ve acele hareket edince ikaz sadedinde “(Rasulüm!) Sana vahyedileni unutmamak için tekrarlarken hemen anında bellemek için dilini kımıldatma. Çünkü vahyi senin kalbinde toplamak ve onu okutmak Bize ait bir iştir. O halde Biz Kur’anı okuduğumuzda, sen de onun okunuşunu izle.”(Kıyamet 16-18) buyruluyor. Yani adeta, “Sen sadece konsantrasyona bak. O sinyaller senin vücuduna inince asıl kalıplarına dönecek.” deniliyor. Öyleyse, vahyi beşerî kalıplara bağlamak kesinlikle yanlıştır. Arzettiğim husus meseleyi akla yaklaştırmak için kullanabileceğimiz küçük bir misal. Yoksa, vahyin gerçek mahiyetini ancak Allah (celle celâluhû) bilir.


Kendimiz Olma


Bir insanın yalnızken derince ibadet edip başkalarının yanında sığ yapması riya; kendi kendine yaptığında verip veriştirip başkalarının yanında özenip bezenmesi ise şirk kabul edilmiştir. Rabbinle arandaki münasebete bakacaksın, insanların mülahazalarını nazar-ı itibare aldın mı, kirletiyorsun demektir. Biz kendi boyumuzun kulluğunu ortaya koymalı; gösteriş ve taklite girmemeliyiz. Bununla beraber, “Herkes kendi marifet ufkuna göre ibadet eder, benim marifet ufkum uyuklamaya, uyuşukluğa müsaade ediyor.” şeklinde bir düşünceyle meseleyi hafife almak da yanlış olur. Kalbimize saygılı olmak mecburiyetindeyiz. Kulluk şuuruyla dopdolu olarak iradelerimizin hakkını vermeliyiz.

Dua ve İbadet İştiyakı

Herkul | | KIRIK TESTI

Dua ve İbadet İştiyakı

Soru: Sahabe mesleği denilen yolda bulunanlar genellikle manevî terakkîlerinden haberdar olmuyorlar. Ancak bazıları zamanla ibadet ü taata fevkalade bir iştiyak duyuyorlar. Adeta kendilerini ibadete, tesbihata, evrad ü ezkara sevkeden, zorlayan bir şey oluyor. Bunun izahı nedir?


Cevap: O hal, devamlı ibadet eden bir insanda zamanla ibadetin fıtratın bir yanı haline gelmesinden dolayı olabileceği gibi Cenab-ı Hakk’ın bilemediğimiz bir sırla ibadet ü taate iştiyak (arzu) uyarması şeklinde de olabilir. Her iki durumda da bu iştiyak Allah’ın bir lütfudur. İbadet etmek bir lütuf; ibadete karşı içte hissedilen arzu ve alaka da o lütfun üzerine ayrı bir lütuftur. Cenab-ı Allah bazen bir kula bu duyguyu lûtfeder; o da ibabetleri tabii ihtiyaçları, adetleri gibi görür. Bu, o insanın iyi ve güzel hallerinin iştiyaka dönüşmesi demektir. Bu iştiyakla, “ne kadar yapsam az” der. Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, ne kadar evrâd u ezkârda bulunursa bulunsun “Lâ uhsî senâen aleyk, ente kemâ esneyte alâ nefsike- Senin zatını senâ ettiğin (övdüğün, methettiğin) ölçüde Seni senâ etmeye gücüm yetmez.” felsefesine bağlı vazifesini eda edemediği, iyi bir kul olamadığı gibi bir duygu içinde varsa, yani yaptığı her şeyi azımsıyorsa bu kişi Allah’ın epey bir lütfuna mazhar demektir. Mesela; günde bin tane salât u selam okur da sonunda der ki: “Ya Rasülallah, Senin kadr u kıymetine göre salat ü selam okuyamadım.” İnsan, günde bin defa mesela Peygamber Efendimizin Mekke’nin Fethi sırasında söylediği “Allahü ekberu kebîrâ, velhamdülillahi kesîrâ, ve sübhanallahi bükraten ve asîla. Lâ ilâhe illallahü vahdeh. Eazze cündeh. Ve nasara abdeh. Ve hezeme’l ahzâbe vahdeh. Lâ şerîke leh-Allah en büyüktür; O’na çokca hamdolsun; sabah-akşam Allah’ı noksanlıklardan tenzih ederim. Allah’tan başka ilah yoktur, sadece O vardır. Ordusunu aziz etti. Kuluna yardım etti. Düşmanlarını tek başına mağlup etti. O yegane ilahtır, ortağı yoktur.” sözlerini tekrar ediyorsa.. sonunda da “Bu olmadı. Rabbim karşısında bununla yetinme çok küçük şey, çok ayıp oluyor. Lâ uhsî senâen aleyk, ente kemâ esneyte alâ nefsike” diye gönlünden söyleyebiliyorsa bu bir mazhariyettir. Yaptığı ile iktifa eden –mü’mindir, inanıyordur, ibadet ü taatındadır ama– bu ölçüde mazhariyete ulaşamamış demektir. Yani günde bin rekat namaz kılsa “Hayır, katiyen ben Rabbime karşı borcumu ödeyemedim” demek… “O’na karşı şükran borcumu eda edemedim.” mülahazası mevhibe üstü bir mevhibedir. Onun için mükemmelini anlatma sadedinde –hadis olarak da rivayet edilir– “Mâ arafnâke hakka marifetike Ya Ma’ruf- Ey bütün mahlukat tarafından bilinen Rabbim, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık.”, “Mâ abednâke hakka ibadetike Ya Ma’bud-Ey yalnızca kendisine ibadet edilen Allahım, Sana hakkıyla kulluk edemedik.”, “Mâ şekernâke hakka şükrike Ya Meşkur-Ey her dilde meşkur olan Rabbim, Sana gereğince şükredemedik.”, “Ma zekernâke hakka zikrike Ya Mezkur-Ey yerde gökte her varlık tarafından adı anılan Allahım, şanına layık zikri yapamadık.”… sözleri biraz vicdanın kriterlerine ve kadirşinaslığına göre “tam eda edemedik” şuurunu anlatır.

İmanın kalbte sebat bulması çok önemli olduğu için ben dua ederken mütemadiyen (sürekli olarak) “Allahümme yâ Mukallibel Kulûb, sebbit kulûbenâ alâ dînik-Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalblerimizi dininde sabitleyip perçinle.” diyorum. Gerçi Efendimiz bunu genelde nefsi mütekellim (birinci tekil şahıs) sigası ile demiş: “Allahümme ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dînike”. Bir yerde “kulûbenâ” şekli gözüme ilişmişti ama meşhur olan ikinci söylediğim şeklidir. Başka bir dua da “Allahümme ya Musarrifel Kulûb, sarrif kulûbenâ ila tâatik- Ey kalbleri evirip çeviren, kalblerimizi ibadet ü taat sevdasına çevir!” diyorum. Buna ilaveler yapabilirsiniz: “İla mâ tuhibbü ve terdâ. Lâsiyyema ilel ihlâs-Kalblerimizi sevip razı olduğun işlere, hususiyle de ihlâsa yönelt.” diyebilirsiniz. “İlel imanil kâmil vel yakînil etem-kamil iman ve mükemmel yakîne yönelt.” diyebilirsiniz. “İlel hilmi vel enât-yumuşak huyluluk ve düşünerek, temkinli davranmaya yönelt.” diyebilirsiniz. Bunlar istenir Allah’tan. Fiille de ısrar edilirse Cenab-ı Hak her şeye rağmen, cismaniyete ve bedene rağmen ibadete aşk u iştiyak verir. O hale gelir ki insan, santim eksik yapsa çok ızdırap duyar ve yaptığı her şeyi az görür, küçük görür. Evet, elinden geldiğince O’na karşı kulluğunu ifade edeceksin ama sonunda “diyemedim” diyeceksin; “Söyleyemedim, edemedim, yapamadım… Nerede Rabbimin sonsuz lütufları, nerede O’na tam şükürle mukabele!..” Bize bunları söyleme, bu istikamette istekleri ortaya koyma düşer.

Aksiyon ve Kalbî Hayat


Soru: Bazı insanlar devamlı vatana-millete hizmette koşturuyor, ama zahiren ibadet ü taatta çok derin görünmüyorlar. Bunun yanında maneviyata açık, içe doğru derin dış dünyaya biraz daha kapalı insanlar da var. Bunlardan hangisi daha makbuldür?


Cevap:
Bunların hepsi ayrı ayrı meziyetler. Hepsinin ayrı yeri vardır ve insanın affına vesile olabilir. Ama en iyisi ve en mükemmeli hem Rabbimizle münasebetimizde sağlam durmak, hatta mazhariyetleri hissetmemek, yukarıda arzedildiği gibi devamlı ibadete, evrad u ezkara iştiyaklı olmak; hem de “Beni bunca nimetlerle perverde eden (besleyen) Rabbimi duyurmalı, sevdirmeli değil miyim?” demek. Bu şekilde câmî (pek çok hususiyeti üzerinde barındıran) insan olunur. İnsan-ı kâmil de böyle tiplerden çıkar. Çünkü insan-ı kâmil câmîdir; yani ruhî ve kalbî hayatıyla, sırrı, hafîsi ve ahfâsıyla, letâif-i zâhiresi ve bâtınasıyla hep aynı noktada bulunur, Allah karşısında aynı duruşa muvaffak olur.. Tek yanlı olanlardan câmî insan ve dolayısıyla insan-ı kâmil çıkmaz.

İkinci bir mesele de; bazı insanların fıtratı metafizik mülahazalara açıktır; bazılarında ise irşad etme, tebliğde bulunma, insanları Allah’a yönlendirme istikametinde koşturma.. daha önde gelir. Bazılarının tabiatında birisi var, diğeri yoktur. Bazılarınınkinde ise bu vardır, öbürü yoktur. Allah isterse tabiat değişikliği de lütfeder. Yani bir insan vardır ki, inançsızlıkla, küfür düşüncesiyle sürekli yaka-paça olur; hep mücadele içindedir. Ama beri tarafta kendini çok ihmal etmiştir. İbadet ü taat, evrad u ezkar, geceleri kalkıp az bile olsa başını yere koyma, biraz inleme.. böyle şeyler yok denecek kadar azdır onun hayatında. Ancak Allah dilerse tabiatları değiştirir, halden hale koyar, bu O’nun için kolaydır. Bunun için me’surat (Efendimiz’den rivayet edilen dualar) arasında görmediğim şu dua her zaman söylenir: “Allahümme ya Muhavvilel ahvâl, havvil hâlenâ ilâ ahsenil hâl – Ey varlığı halden hale sokan Allahım, mevcut halimizi en güzel şekle çevir.”

Bize hoş bakıp hoş görmek düşer. Öyleki, vatana, millete hizmet için “bu niye böyle?” demeden, meselelerin dedikodusunu yapmadan canla başla koşturup duran insanlar oluyor. Bu hal, Allah indinde çok hora geçiyor, çok değer ifade ediyor. Bu öyle bir artı ki, onun bütün eksilerini kapatıyor, hiç eksik bırakmıyor arkada.

Bazı müstesna zatların özel halleri mahfuz, insanın ibadetlerinden zevk alması farklılaşabilir. Bazılarının ibadete iştiyakındaki boşluklar, aralıklar dar olur. Ancak çok mütekâmil insanlarda bile böyle aralıklar yaşanabilir. Bu bizi aldatmamalıdır. Mesela, birisi teheccüdünü hiç kaçırmaz, her gece aynı iştiyakla bu semavî sofraya iştirak etmeyi hiç ihmal etmez, kaçırsa kendine levmeder. Fakat her zaman aynı seviyede iştiyakını koruyamayabilir. Zaman zaman öyle bir hale gelir ki, artık orada ibadet isteği hiç yok gibi olur. Ancak insan bu hususta kararlı olmalı, kendi vefasını ortaya koymalı. Şart-ı adi planında Allah insanın iradesini çok önemli görüyor. Ve insanın vefasına da çok değer veriyor. Onu kendi vefası için bir sözleşme maddesi kabul ediyor; “Evfû bi ahdî ûfi bi ahdiküm – Evvela siz sözünüzde durun; ben de ahdimi yerine getireyim.” diyor. Bu insana değer verme demektir. “Adımını sen at; ben onu karşılıksız bırakmam” demektir. Yoksa bunu mükellefiyete zorlama şeklinde anlamamak gerekli. Aynı şekilde şöyle buyruluyor: “Fezkurûnî ezkurkum”. “Fezkurûnî-Beni anın”.. buna çok değişik manalar vermişlerdir; “Beni ibadet ü taatla anın, Ben de sizi lütuflarımla anayım. Beni sizin üzerinizdeki nimetlerimle anın, Ben de yeni nimetler vermek suretiyle sizi yâd edeyim. Siz Beni yeryüzünde mükellefiyetler çerçevesinde anın; Ben de sizi mele-i âlânın sakinleri arasında anayım.” Bu insan iradesine değer vermektir. Onu, kendi icraat-ı sübhâniyesi için adeta bir esas kabul etmektir. Bunu “Siz şu angaryanın altına girin; Ben de sizi lütuflarımla anayım.” şeklinde anlamak –hâşâ– Cenâb-ı Hakk’a karşı saygısızlık olur. Anne babanın çocuğuna, “Hadi sen şu topa bir vur, seni omuzuma alacağım.” demesi gibidir, öyle anlamak lazım.

Rabbimizle muamelenin mü’minler hakkında böylesine yumuşak ve kul hesabına planlanmış gibi gösterilmesi Rabb’e saygının gereğidir ve çok önemlidir. Adeta her mesele bizim hesabımıza, bizim fayda ve çıkarımız nazar-ı itibara alınarak planlanmış, kaderî program ona göre ayarlanmış olduğu görülmeye çalışılmalı. Bu mevzuda yanlış anlayışlar, çarpık düşünceler varsa mutlaka tashih edilmeli. Yoksa Rabbimize karşı saygıda kusur edilmiş olur. Çünkü O anneden de babadan da daha şefkatlidir. Burada “daha şefkatli” sözünü söylüyoruz çünkü ism-i tafdilden daha mübalağalı bir kullanım bilmiyoruz. Allah Rasulü de öyle kullanmış: “Allahü Erham” demiş. “Allah, annenin evladına olan şefkatinden daha şefkatli.” Bu bizim kelimelerimizin darlığıdır, yoksa O’nun kullarına olan şefkatini ifade edemeyiz. Zahiren kötü gibi görünen ölümler, hastalıklar kulun muvakkat hayatında ebedi saadeti için çok önemli sıçrama tahtalarıdır. Mesela, baştan ayağa malülsünüz (sakat, hasta) de canınız yanacak şekilde kolunuza bir iğne batırıyorlar, canınız yanıyor, “of yandım” diyorsunuz. Ama neticesinde rahatsızlığınız sona eriyor, iyileşiyorsunuz. İşte bu menfi gibi görünen şeyleri öyle değerlendirmek lazım.

Üstad bazı kimselerin faziletlerini anlatıyor ve “şöyle şöyle görüyordum; anladım ki onun bir hastalığı varmış, hastalığını ketmediyor, sabrediyor ve katlanıyormuş. Birinde de şöyle bir mükemmellik gördüm meğer annesine babasına çok iyi bakıyormuş.” diyor.

Rabbimiz Hakkında Hüsn-ü Zan


Meseleyi Rabbimizin herşeyi bizim hesabımıza planladığını, hep bizi kurtarmaya matuf, hep bizi bir yere celbetmeye, cezbetmeye matuf olarak yarattığını görmek lazım. Namazı, orucu, haccı, zekatı.. bela ve musibetler karşısında tavır değiştirmeden sağlam bir duruşu.. ahirete gitme isteğine rağmen O’nun emrine inkıyaden biraz daha burada kalmaya tahammül etme zorluğunu.. hepsinin bizim lehimize planladığını görmek ve hatta kendisine mülâkî olma (kavuşma) hususunda bile durumumuzu bu çizgide ayarlamak lazım. Mülakatımızın (buluşma, görüşme) daha derince olması için “Benim burada kalmamı murat buyuruyorsan ben Sana firaka da katlanacağım. Vuslata da “bir miktar daha dur” diyeceğim.” deyip dünyanın boğucu atmosferini nimet bilmek lazım. Evet, bütün bunları bizim lehimize olan şeyler görmeli. Bu, Rabb-i Rahîm hakkında hüsn-ü zandır. “Kulum Beni nasıl zannederse Ben öyleyim.” hadis-i şerifini dar çerçevede anlamamalı; yani, “Beni affeden bir Rabbim var, mağfiret eden bir Rabbim var, iyi yola sevkeden bir Rabbim var.” bunlar hüsn-ü zandır. Fakat bir de hayatımız adına takdir buyurulan herşeyde, her hesapta biz esas alınmışız. Profil gibi herşey bizim üzerimize işlenmiş ve biz nanaza verilmişiz. Sürekli bu yönüyle Rabbimize bakmak, Rabbimiz hakkındaki hüsn-ü zannın ifadesidir. Sizi sürgün eder, bir başkasını zindana atar, bir başkasını başka bir imtihana tâbî kılar; hep hüsn-ü zan etmek lazım. O gaddar (zulüm ve haksızlık yapan) değildir. –Hâşâ– Gaddar diye bir ismi yoktur O’nun. Hattar diye bir ismi yoktur. Kahhâr ismi bazı şeyleri tedmir etmek (mahvetmek, perişan etmek) içindir. Mesela, küfrün ve küfür düşüncesinin hakkından gelme Kahhar isminin tecellisiyle olur. Yoksa genelde Allah kullarına Rahman ve Rahîm’dir. Rahman ve Rahîm… Tesbihat yaparken ne diyorsunuz; Ya Cemîlu ya Allah, ya Karîbu ya âllah, Ya Mucîbu Ya Allah.. Bir yerde Ya Kahhâru Ya Allah diyorsunuz ama hemen arkadan son isim geliyor; gönül kapılarını açan, insanları fetheden Ya Fettâhu Ya Allah…

Bazılarınca seyr-u sülûkun son mertebesinde de “Kahhâr” zikrediliyor. Masivayla alakalı duygunun düşüncenin, dünya bağlarının yok olup gitmesi adına öyle bir duada bulunuluyor. Tabiri diğer ile; kalble Allah arasındaki engellerin, maniaların yakılması, kavrulması, parçalanması adına bu isim zikrediliyor. Bu ismin gölgesinde bir fırtına esiyor ama o fırtına tohumları taşıyor, yeşermelerine fırsat veriyor.

Evet, herşeyin bizim için yaratıldığını farkedip Rabbimiz hakkında hüsn-ü zanlı olma çok önemlidir. O’nu çok sevmek lazım. İnsan O’na delice aşık olsa hayatında en isabetli işi yapmış olur. Müslümanlar hakkında ne “dallîn” denilmiş ne de “magdûbîn”; onlar, “sıratallezine enamte aleyhim” ehli olarak vasıflandırılmış. Bunu hem dua ve talep olarak söylememiz istenmiş, hem de bir hedef gösterilmiş; “Aman, sakın elden kaçırmayın. Semtine uğranılmaması lazım gelen şeylerin semtine yaklaşmayın. “İhdinâssıratal mustakîm sıratallezine enamte aleyhim” fırsatını da kaçırmayın.”

Bismillâhirrahmânirrahîm ile başlıyor bizim kitabımız. Bazı dinlerde çok sert, kıran geçiren, öfkeli bir tanrı imajı çiziliyor. Hadiseler sadece dış görünüşleriyle değerlendirildiğinden ya da olaylara yalnızca bir açıdan bakıldığından dolayı yanlış yorumlamalar oluyor. Meselenin tek bir yönüyle Allah’ın icraatını değerlendiremezsiniz ki. Onlar neden öyle olmuş, orada adalet-i ilâhî nasıl tecelli ediyor, murad-ı ilâhî nedir onu anlamaya çalışmak, hepsini birden değerlendirmek lazım.

Deprem ve Rahmet-i İlâhî


En son Afyon depreminde de bu mesele beni çok tedirgin etti. Enkazın altında perişan olmuş, kış soğuğunda dışarıda, evsiz-barksız, korku ve telaş içindeki insanlar.. yürekler parçalıyor. Onları görünce ben kendi dertlerimi unutuyorum, benim hastalıklarım çok hafif kalıyor. Şimdi zelzeleden sonra mazur duruma düşen çok insan var. Mazlum gibi görünüyorlar. Öyle perişan, ayaklar altında, sefil… Bu manzara –Allah muhafaza– zat-ı uluhiyete karşı farklı mülahazaların doğmasına vesile olabilir. Aslında maruz kalınan bu felaketler masum felâketzedelere çok şeyler kazandırıyor. Evet, keşke deprem hiç olmasaydı, o binalar iyi yapılsaydı, Rabbimizle münasebetimiz kavi olsaydı, el kaldırıp dua etseydik, o bizi siyanet buyursaydı… bunlar tamam; fakat, başa gelmiş bir şey, bağırıp çağırma, şikayetçi olma hiçbir işe yaramaz ki artık. Aksine Rabbimizle münasebetimizi zedeler. Bunun, aklî-mantıkî bir kısım argümanlar değerlendirilerek mutlaka anlatılması gerektiğine inanıyorum. İnsanlar Zat-ı uluhiyete karşı şikayeti seslendirmeseler de içlerine böyle vesveseler gelebilir. Hani, Hz. Bediuzzaman “İkinci Cihan Harbi’nde o masum çoluk çocuğun ölmesi, günahsız insanların öldürülmesi çok rikkatime dokunuyordu. Bu mesele ihtar edildi.” diyor ve bazı hususlar zikrediyor. O tür hisler herkesin içine gelebilir. Fakat, mesela o insanlara deseniz ki; o gömülen masum insanlar şehittir. Onların zayi olan malları sadakadır. Arkada kalan kimseler cephede şehit vermiş gibi kahramanlardır. Allah indinde o dereceyle anılırlar. El verir ki; Cenabı Hakk’a tam bir gönülle teveccüh etsinler ve sarsılmasınlar. Bu dünya fanidir. İnsanların ömrü ne kadar ki!. Ama inşaallah onlar ötede ebedi saadeti yakalayacaklar.

Bu hususta devleti suçlamaya, ona buna sataşmaya da gerek yok. Statik ve malzeme mevzuunda millet olarak hepimiz suçluyuz. Kültür haline getirmemişiz bu mevzuyu; binalarımız nasıl olmalı şeklinde bir kültürümüz yok bizim. Hala ülkemizde birçok kocaman ahşap binada yangın alarmı, tertibatı, söndürme sistemi yok. Hala soba dumanından ölen bir sürü insan oluyor her sene. Yani falanı filanı suçlamaya da gerek yok. Devlet de günah keçisi gibi. Bir zelzeleyi de ona yüklemek uygun olur mu? Yerin durumunu mu gelip düzeltecekti? Faylara yeni mecra mı bulacaktı? Onu meskun yerlerin dışına mı kaydıracaktı? Evet, kimseyi suçlamadan, Rabbimizin icraatına karşı şikayet hissi de taşımadan “Bu yarayı da nasıl sararız; zor durumdaki insanlarımıza nasıl yardımcı olabiliriz?” meselesi üzerinde durmalıyız.

Hasılı, Cenab-ı Allah hakkında daima hüsn-ü zan edilmeli ve O hem çok sevilmeli, hem de O’nu başkalarına sevdirmeli. Zaten Rasul-ü Ekrem de şöyle buyurmuyor mu: “Habbibullahe ilâ ibâdihî yuhbibkumullah- Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.”

Kabz u Bast İle Havf u Reca

Herkul | | KIRIK TESTI


Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde ifade edildiği gibi “Havf u reca (korku-ümit), iradî birer tavır, hak yolunun salikleri için bir ilk menzil ve ilk nokta olmasına karşılık, kabz u bast bir kısım iradî sebeplerin dışında hakikat yolcusunun yolunu kesen veya onu şahlandırıp kanatlandıran nihai sınırda sırlı bir alış-veriştir. Havf u reca istikbale ait sevilip sevilmeyen şeylere karşı bir endişe hissi, bir ümitlenme neşvesi ise kabz u bast hal-i hazır itibariyle kalbe gelen değişik boy ve renkteki dalgaların tesirinde kalbin neşeyle atması veya kasvetle kasılması şeklinde de yorumlanabilir. Havf u reca ile kabz u bast karıştırılabilir. Birisi insanın beklentileri ve inancı neticesidir. Diğeri haldir ve hemen her mertebede, her makam ve payede kulun başına gelebilecek bir şeydir. Yolcuyu sürekli alakadar eden bir husustur.

Kabzda Bile Kapıdan Ayrılmama


Kabz (iç darlığı) halindeki zaman dilimleri uzun ya da kısa sürebilir. Bu bazen Allah’tan uzaklaşma ile gelmiş bir küsuftur. Günah ile gelmişse tevbe ve istiğfar ile süresi kısaltılabilir. Bazen çok uzun kabzlar ümitsizlik vesilesi olur, insan bu durumlarda adeta hiç ışık görmez. Ne kadar uzun sürse, şart-ı adi planında insan iradesi, insanın günahları, insanın teveccühsüzlüğü onda rol oynasa da bir gerçek vardır: “Allahu yakbidu ve yebsut – Kabzı veren de bastı veren de Allah’tır” hakikatınca bu Allah’ın elinde bir şeydir. Herşeye rağmen insan vefayla, sadakatla sürekli o kapıya teveccüh etmelidir.

Bu hususta meşhur menkıbe misal verilebilir: Bir mürşid pek çok talebe yetiştiriyor. Çevresindeki müridlerin hepsi olgunlaşıyor, hepsinin ufku açılıyor. Kalb gözleri açılıverince efendilerinin şekavetini (kötü halini) de görüyorlar. Bakıyorlar ki levh-i mahfuzda veya levh-i mahv ve isbatta o zatın sürekli şekavet kareleri var. O zaman birer birer ondan yüz çeviriyor, terkedip gidiyorlar. Sadık bir bendesi ise “Biz bu zat vesilesiyle erdik.” diyor, kalıyor yanında. Hoca geride kalan o tek talebesini çağırıyor ve “Oğul, arkadaşların niye ayrıldılar?” diye soruyor. Vefalı talebe “Efendim, sizi şöyle şöyle gördüler.” deyince; Hak yolcusu o adam, titrek kalbi ve yaşaran gözleriyle “Ben hakkımdaki o yazıyı, çirkin kareleri kırk senedir görüyorum. Ama oğul var mı başka kapı ki ona gideyim.” diyor. İşte herşeye rağmen gönül verdiği kapıdan ayrılmamaya kararlı zatın sadakat ve vefa ifade eden bu sözü adeta bir düğmeye dokunuyor gibi bir kurtuluş vesilesi oluyor. Şekavet saadete dönüşüyor. Evet, aynen öyle de kabz, Allah’tan gelen bir imtihan gibi bilinmeli ve iç daralmalara, kalbi tıkanıklıklara rağmen insan yine yöneldiği kapının tokmağını çalmaya devam etmeli.

Bast’ta teyakkuz


Bazen kabzın pençesine düştüğünüzde, ne kadar gözünüz hakikate açılsa, ne kadar ulvî alemleri müşahede etseniz bile hiçbiri aklınızda kalmaz. Önünüzü, arkanızı hep karanlık görebilirsiniz. Bütün güzel inşirah veren kareler silinir gider zihninizden. Vefa ile bunu bast’a (iç rahatlığı) ve huzura çevirmek için o eşikte beklemek gerekir. Yine menkıbede geçen bir şey vardır: Veli bir zat bakıyor ki bir köpek çöplükte eşeleniyor. Günlerce aynı çöplükte eşelenip duruyor. Diyor ki “Nedir senin bu halin. Hiçbir şey olmadığı halde sürekli burada bir şeyler aranıyorsun?”. -Menkıbe bu ya- “Sultanım diyor, ben bir zaman orada bir kemik bulmuştum.” İşte bu mesele. Kemik bir kere nerede bulunmuşsa bir başka zaman da orada bulunabilir. Gözünü kapıdan ayırmadan beklemek lazım. İnsan sürekli böyle bir imtihan içindedir. Zaten bu yolda olmayan, bu türlü meseleleri birbirinden tefrik edecek kadar duyarlı olmayan, hayatın herc ü merci içinde ömrünü geçiren insanların Allah’la bu türlü bir alış-verişi anlaması da mümkün değildir.

Ayrıca sürekli bast tehlikeli olabilir. Hani bazen içte inşirah (gönül ferahlığı) hasıl olur, insanın oynayası gelir. Sebebi belli olmadan insan maiyyet hissiyle dolar da yerinde duramaz hale gelir. Arkadaşlarda bu türlü haller olunca ben tevbe ve istiğfar tavsiye ediyorum. Çünkü öyle bir gaflette insan yalnızlığa düşebilir, herşeyi kendinden bilebilir, inşirahların kaynağının kendisi olduğunu zannedebilir. Oysa kul, başarılarında dahi tevbe etmeli, başarılı olduğunda da günah işlemiş gibi Allah’a yönelmeli; yönelmeli ki bu başarıları kendisinden bilmesin ve Cenab-ı Hak onları hezimetlere çevirmesin.

Kabzdan kurtulma yollarından en evvel zikredilmesi gereken şey ayet ve hadislerde ifade buyrulan husustur: İşlenen günahın, kötülüğün, seyyienin hemen arkasından bir sevabın, iyiliğin, hayrın yapılmasıdır. Çünkü yapılan bu hayır o kötülüğü siler götürür.

Kabz u Bast ve İnsan Karakteri

İnsan karakteri ile kabz u bast arasında bir alaka olabilir. Bazı ruhlar kabza daha yakındırlar. Bazı hassas insanlar mazhar olduğu bast karşısında bile “Ben ne yaptım ki böyle bir mükafat verildi” derler, bast bile onlar için bayağı bir sıkıntı kaynağı olur. Değişik hadiseler karşısında da derin bir duyarlılığa sahiptirler. Daha önce bencil ruhların mülahazasına bağlayarak arzetmiştim: Bunlar derler ki “ateş düştüğü yeri yakar.” Bu söz bencil ruhların sözüdür. “Ateş çevresini de yakar” ifadesi ise bir parça diğergam ruhların sözü. “Ateş nereye düşse beni yakar.” sözüne gelince bu kamil ruhların vicdanlarının sesidir. İşte bu derece ihsasları derin, dünyanın herhangi bir yerinde bir hadise olduğu zaman kendine göre mana çıkaracak bir ruh çok defa kabzın demir pençesine düşer, ızdırap çeker. Dışta cereyan eden hadiseler onda fırtınalara sebep olur. Hatta onun fiziki yapısına tesir eder. Bir kısım ruhi problemlerin, bir kısım psikosomatik (ruhî sebeplerle meydana gelen bedeni rahatsızlık) rahatsızlıklara sebebiyet verdiği gibi, dünyanın değişik yerlerinde cereyan eden hadiseler aynen psikosomatik hastalıklar gibi onun bedeninde kendini hissettirir. Bacağı ağrır, boynu ağrır, dişi ağrır vs… buna o şahıs için “dünyasomatik” hastalık diyebiliriz. Veya cihannüma ruhların “cihansomatik rahatsızlıkları”…

Kabz ve Bastın Sınırları

Kabz ve bast birbirlerine sınırı olan komşulardır. Birisinin bittiği yerde diğeri başlar, birisinin başladığı yer diğerinin bitiş noktasıdır. Kabz kısa da sürebilir, çok uzun da olabilir. Bazen Nebi’yi (sallallahu aleyhi ve sellem) bile nevmid edecek şekilde kabzlar yaşanabilir. İnanmıyorlar diye o derece sıkıntıya girer ki vadi vadi dolaşır. Nebi’nin kabzı da budur. Bazıları da vardır ki; dünya tutuşsa onun bir tutam otu yanmaz. GÜNÜMÜZDE DÜNYANIN NERESİNE ATEŞ DÜŞSE YANACAK DUYARLILIKTA İNSANLARA İHTİYAÇ VAR. Bilmem nerede, hangi vadide, hangi dağın arkasında, hangi mazlum çocuğun hali içine bir kıvılcım gibi düşecek insanlara…

***

Teveccüh teveccühü doğurur. Bakarsan bakılırsın. Çiçeğin güneşe bakışı gibi O’na bakmayı becerebilirsen, O’na yönelebilirsen, O’nun tecellilerine muhatap olursun. Burada esas olan gönülden müteveccih olabilmendir. Eğer gönlünün sesini seslendiremiyorsan o tecellilere muhatap olmak mümkün değildir. Gönülden müteveccih olmak, çok samimi olmak esastır. Anlamak için pare pare olmuş ciğer gerek; yoksa beyhûde…


***

Meşru zevklerden istifadeyi de yanlış anlamamak lazım. Her meşrunun talibi olmak, insanı nereye götürür bilinmez. İnsan akıbetinin kötüye gideceğinden endişe etmelidir. Her meşru olan herkes için uygun olmayabilir. Her günahtan küfre giden bir yol olduğu gibi, meşru zevklerden de günaha giden yollar olabilir. Temkinli ve dikkatli olmak lazım.


***

Hergün Allah’a ve Kitab’a hakaret edilir, Peygamber’e gizli açık küfredilir ama bazılarının kılı bile kıpırdamaz. Ne zaman biri onun gururuna az dokunsa, biraz onu rencide etse, gece yarılarına kadar uykuları kaçar ve günlerce rahatsız olur. İşte Allah’la olan münasebetimizin bir göstergesi de bu şekildeki rahatsızlıklarımızın kaynağıdır.


***

Firdevsî gibi uzun ve yaldızlı bir destan keseceğinize Yunus gibi gönülden bir-iki mısra ile seslenmeniz, içinizin sesini ifade edebilmeniz benim nazarımda daha kıymetlidir. Mü’minler için küfürden de daha tehlikeli şey, şaibe-i şirktir (riya). Bir söz içinden, ta kalbinin derinliklerinden gelmiyorsa söyleme, rica ederim sus. Başkaları görsün diye, başkaları bilsin diye, içinden gelmeyen duygularla yalancılık yapma ve yalancı durumuna düşme. Farz ibadet dışında nafileleri yerine getirirken, birazcık görünme duygusuna girdiğin zaman selam ver; namazı terk et, evladır. Şirk işmam eden tavırlardan, ifadelerden şeytandan kaçar gibi kaçmak gerekir. Çok samimi olmak lazım…


***

Ben ecdadımı dünyada hiçbir millete değişmem. Osmanlı gibi benim bir atam var. Ne olacak batının kabileleri. Bunu bir ırkçılık ve milliyetperverlik mülahazasıyla söylemiyorum; insanımızın geçmişini beğenmemesi ve adeta mazisinden utanıp ondan kopmak isteyişine binaen ifade ediyorum. Hak ve hakikat adına Batının dilini öğrenecekseniz, ona birsey demem. Ama bu öğrenmeyi şu olayım, bu olayım mülahazasına bağlarsanız hata edersiniz. Batının dili ancak gönüllere girmekte alet olarak kullanılabilir. Bununla beraber, hak ve hakikati anlatma gayesiyle gönüllere girmek boyumuzu aşkın bir iştir. Öyleyse daima “Biz bu işe talip olduk, ama liyakati verecek olan Sensin. Bu işte liyakat ufuktur, gönül enginliğidir. Onları da bize lutfet.” demeli. Ayrıca, Türkçe’yi bir dünya dili haline getirmek vacibdir. Evet, dilimizi öğrenmek vacib, iyi kullanmak sünnet, inceliklerine vakıf olmak da müstehabdır.

Paranoyak Ruhlar

Herkul | | KIRIK TESTI

Ona-buna eksiklik-bozukluk atfedenler, kendilerini ifade etmek için herkesi hor görürler. Bunlar gönüllerine göre kendilerini ifade edemedikleri için hep alemin kusurları ile meşgul olurlar. Aleyhissalâtü vesselam Efendimiz, “O bozuk, bu bozuk, şu da bozuk” diyene “Bozuk olan asıl kendisidir” manasına şöyle buyurmuştur: “Insanlar helak oldu diyen asıl kendisi helak olmuştur.” Kişinin vicdanı ve kalbi duru olsa her şeyi duru görür. Mizaç bakımından herkeste kusur arayanları, birkaç hafta Cebrail Aleyhisselam’la buluştursan onda da kusur bulur ve “ayağını nasıl kaydırabilirim?” yolları araştırır. Aslında bozukluk bu tip insanların karakterlerindedir. Bunların ahlak anlayışı geçimsizliktir. Bu tip hiç kimse ile geçinemeyenlerin bütün derdi, kendini ifade etmektir. Bunlar sürekli kendilerinden bahsedilmesini, hep kendilerine değer verilmesini ve her zaman öne çıkarılmalarını isterler. Bir işi üstün bir başarıyla tamamladığın zaman şunu diyebiliyor musun: ” Eğer şu arkadaş veya benden başka birisi yapsaydı, bu iş neticeleri itibarıyla daha çok hayırlara vesile olacak ve dolayısıyla daha fazla başarı elde edilmiş olacaktı.” Işte bu anlayış Kur’an ruhunun ve Peygamber ahlakının ifadesidir. Aksine hep beklenti içinde olup kendini her zaman öne sürmeye kalkanlar, hezeyanlarını bir ruh hastalığı içinde yaşayanlardır.

***

Fıtrî davranmak ihlaslı olmayı kolaylaştırır.

***

SAMIMIYET VE ADANMIŞLIK

Samimiyete Allah’ın lütfu başka türlü olur. Insan hergün kalbini mercekten geçirmeli, sonra işe koyulmalı. Sen kendini hiç düşünme. Düşünülecekse seni başkaları düşünsün. Meşruyu bile Allah rızası için yapılan işlere karıştırmamalı. Meşru dairedeki zevk ve lezzetleri senin için başkaları düşünsün. Sen ölesiye çalışırken dostların “Yeter, gel artık!” desin.. kolundan tutup seni zorla düğün odasına soksun. “ADANMIŞLIK” budur. Adanmışlık, Allah rızası uğrunda yaptığı işler dışında her şeyi kendine haram bilmektir. Bu uğurda tabiatınla savaşacaksın. Işte Mus’ab’lık burada başlar. Bu noktada Ibn Cahş olunur. Kalbini yalnız O’na ayıracaksın. “Bu dil beyt-i Hüdâ’dır, oraya başkasını oturtmam” diyeceksin. Sadece “Allah” deyin bereketini görün, kendinizi kat’iyen karıştırmayın. Yırtınsan da, çırpınsan da, ağlasan da eğer kalbindeki ses O’na ait bir ses değilse, samimi değilsen sükût etmen, susman senin için daha hayırlıdır. Bir “Sübhanallah” derken bile baktın ki gönlünün sesi değil, “Süb” de, kes onu¼

***

Bugün Islam alemi öyle hadiselerle karşı karşıyadır ki; müminler ölesiye dua etmeli ve ancak “Ya Rabbi! Saatlerdir yüreğimi yırtarcasına yalvarıyorum. Dahası senin rahmet ve mağfiretine güvensizlik izhar etmek olur.” duygusuyla ısrardan vazgeçmeli.

***

INANÇSIZLIK HER DEVIRDE AYNIDIR

Inançsızlık mülahazası her yerde, her zaman aynıdır. Ebu Cehil “Allah nerede?” diyor. Aynı küfrü bu çağda da görebilirsiniz; laboratuardaki adam “Bak, Allah’ı burada göremiyoruz, nerede O?” diyor. Ona şöyle demek lazım: “Ahmak! Allah senin laboratuarına girecek şey mi? Atomun içindeki çekirdek dönüyor, döndüren eli mi arıyorsun. Yoksa Gagarin gibi O’nu küre-i arzın etrafında mı arıyorsun?” Uzayda dönüp dolaşıp da “Allah’ı göremedim” diyen Gagarin için Necip Fazıl demişti ki: “A be ahmak! Allah’ın -haşâ ve kellâ- fezâ-yı ıtlakta dolaşan bir balon olduğunu sana kim söyledi?”
Bakış zaviyesi yakalanamayınca “doğru” bulunamaz. Hani Firavun adamlarına demişti; “Hele bana yüksek bir kule yapın da çıkıp bakayım, Musa’nın Rabbi orada mı?” Zavallı, bilmiyor ki onun kule diye yaptığı deryada bir katre, çölün içinde küçücük bir tepecik. Işte bakış açısı bu olunca küfür aynı küfür, zaman ve mekan değişse bile o değişmiyor.

***

Içinde işlenmesi kesin bir günah ve ma’siyet bulunan bir amel, ileride elde edilmesi şüpheli bir sevaba bina edilmez. Ilerideki ihtimal bir sevap için günaha girmek caiz değildir. Yarına çıkacağımıza dair elimizde bir senet yok ki!


***

CEZALARIN TEHIRI

Insanda bazı latifeler vardır ki, bir kipriğin ağırlığını bile taşıyamaz, bir anda kaybolur, batar gider. Işlenen günah ve hatalar karşısında cezaların bu dünyada verilmemesinden insan hep endişe duymalıdır. Eğer hiçbir ikaz almıyor, hiç sürçüp düşmüyor, hastalığa ve herhangi bir sıkıntıya maruz kalmıyor ve hiçbir menfi durum ona isabet etmiyorsa oturup düşünmesi ve bu durumundan dolayı da kendinden endişe etmesi gerekir. Hafizanallah en tehlikelisi de cezaların sonraya bırakılmış olmasıdır. Tavır ve hareketlerimizde hatta ifadelerimizde içimiz duru değilse; adımlarımız ihlas adına değilse; her yaptığımızı O’nun rızası istikametinde yapmamışsak ve Cenab-ı Hak bunları tehir edip ahirete bırakıyorsa işimiz bitik demektir. Bundan dolayı tir tir titremeliyiz. Bir de Rabbimizle aramızdaki münasebet hangi çizgide seyrediyor, bizim irfanımız bu mevzuda nerededir, vicdanımızla tartar ve böylece konumumuzu tayin etmiş oluruz. Bazıları için yatakta gaflet içinde ayağını uzatması, şurda-burda uluorta açılması bile Rabbiyle arasındaki münasebeti açısından risklidir. Böyle ölçüler umumi değil, kişi ile Rabbi arasındaki münasebete göredir. Herkes için geçerli olmayabilir, şahıstan şahsa bu ölçüler değişebilir.

***

Bazen, sırf mütevazi görünme niyetiyle yapılan tevazu, kibirden daha tehlikeli, öldürücü olabilir

.***

SOFRALARA TEKRAR ÇEKI DÜZEN

Bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde fakr u zaruret içinde hayatlarını devam ettirmeye çalışan pekçok insan var. Hayatı sırtlarında taşınmaz bir yük gibi taşıyorlar. Soframızdaki çeşit fazlalığına içimizde bir tepki olmalı. Ne kadar kalori ihtiyacımız var, onu alsak ve bunu aramızda bir içtimaî protokol haline getirsek; artık sofralarımıza bir çeki düzen versek. Yoksa adaletsizlik üzerine kurulan cihanı Cenab-ı Hak yıkar. Bu mevzu insanımızca unutuluyor, tekrar ber tekrar hatırlatmak lazım.

***

Gemi feneri konumunda olanların halleri ve hareketleri de o ölçülede dengeli olmalıdır.


***

TAKVANIN IKI YÖNÜ

Allah’a göre herşey çok kolay. Biz esbap planında düşünmeye kalkınca herşey çetin gibi geliyor. Çok fedakarlık istiyor, sabırla çalışıp çabalamak istiyor. Eğer kulluğun hakkını vermek istiyorsan, Allah sana ne vermişse O’nun rızası uğrunda sarfetmelisin. Bir de bu yolun yolcusu, her zaman takvayı esas almalı. Tekvinî emirlere bakmada da takvadan sapmamalıdır. Takvanın bu iki yönü de ihmale gelmez (Takvanın iki yönü: 1. Teşriî emir ve nehiylere riayet. Yani, dinin “yap” veya “yapma” dediği hususlarda emre imtisal etmek. 2. Tekvinî emirlere riayet. Yani, Allah’ın kainatta cari sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmek). Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm’ın hayat-ı seniyyelerine bakıldığında, O’nun sebepleri gözardı etmeden, âyat-ı tekviniyeyi çok iyi okuyarak hep takva yörüngeli yaşadığını görürüz. Mesela O, ashabına “Gece yatarken, evinizde yanan ateşi söndürünüz” buyurmuşlardır. Işte burada ve benzeri sözlerinde sebeplere riayet edilmesini ve ateşten dolayı evde herhangi bir kazaya sebebiyet verilmemesini ifade etmişlerdir.

Allah için yeme-içme, Allah için çoluk-çocuk sahibi olma, Allah için işleme, Allah için başlama.. bunları ardı ardına sıralayın ve çoğaltın çoğaltabildiğiniz kadar, işte bunların hepsi Allah için yapıldığında, Allah adına hareket edildiğinde takva dairesine girmiş ve her yaptığınız amelde ibadet işlemiş olursunuz. Fakat “Hele bir namaz kılayım da görsünler” “Hele bir konuşayım da nasıl konuşulurmuş öğrensinler” “Herkesten daha çok vereyim de vermek, civanmertlik nasıl oluyormuş bilsinler” dediğiniz an pekçok şeyi kaybedersiniz.

***

Zaaflarıyla İnsan

Herkul | | KIRIK TESTI

Birlikte Yaşama Ahlakı

Yanımıza gelen her insana, ihtiyacını giderme adına aç mı, açık mı, istirahati mi gerekiyor, sormalıyız, yedirmeliyiz, içirmeliyiz. Bu duygu çok önemli. Ama maalesef pek çok insanda bunu tam manasıyla göremiyorum. Bu da beni çok üzüyor. Sofradasın, arkadaşının önünde ekmeği yok, sofraya uzak kalmış, kimsenin bunu görememesi beni pek üzüyor. Bir de bizimle beraber çalışan, hizmet veren elemanları soframızdan ayrı tutmak, onlarla aynı sofrayı paylaşmamak doğru degildir. Bize düşen, insan olarak herkesi aziz bilmek ve aziz tutmaktır. Ayrıcalığa düşmek bizim ahlakımızla, peygamberî ahlakla bağdaşmaz. Ayrı mekanlarla, ayrı makamlarla, ayrı imkanlarla kendinizi insanlardan ayırmayın. İnsanları küçük görmeyin. Ne iş yaparlarsa yapsınlar, insanları aziz bilin, aziz tutun; yemeğinizi, sofranızı onlarla paylaşın. Farklı muamelelere girmekten sakının.

***

Fani dünya demek kolay, fani dünyayı hissetmek zordur; Rabbim hissettirsin.

***

Zaaflarıyla İnsan

Biz kendimize takılıyoruz. Takıntı kendimizde. Hücumât-ı Sitte’deki viruslere takılıyoruz. Namazla, orucla, hacc’la, zekatla yükseliyorsun; fakat seni çileden çıkaracak birşey karşısında gayzını tutabilmen, bir şehvet karşısında bedenindeki o güce karşı koyabilmen, o ibadetlerle elde ettiğin yüksekliklerden daha da yüksekliklere çıkmana sebep olabilir. Dişini sıkmasını becerebilirsen, sendeki negatiflikleri pozitif güce çevirebilirsen, elde edeceğin güçle füze hızından daha aşkın bir hızla evc-i kemâle vasıl olabilirsin. Senin aklın cok ileri bir diyalektiğe, cerbezeye sahipse; o aklını arkadaşlarına karşı kullanmayarak hak ve hakikat adına onun cerbezesini dizginleyebilirsen, hak rızası için kullanabilirsen, iradenle o aklı, senin icin bir şerr-i cüz’i iken hayr-ı küllîye çevirebilirsin.

Hiçbir hadise karşısında zaaf göstermeyecek melekleri, rûhânî varlıklar şekilde ya “Rabbim, beni şu anda yarattığın gibi yarat” derdim. “Alabildiğine taşkınlıklarım olsun, ama bana neticede sana râm olan, senin rızanda olan öyle bir irade ver ki; ben o iradenin kemendi ile sana yükseleyim. Çünkü senin zaaftan ârî var. Ama ben insan olmak istiyorum. Odun olmak degil”, derdim. İçimde çok taşkınlıklar olabilir. Belki bunlar beni harab da ediyordur. Ama ben bu harâbiyet içinde iradenin gücüyle Allah’ın muradına varabileceksem, Cenab-ı Hakk bu gücü bana vermişse, ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim.

Allah’ın sana verdiği herseyden razı olmanın yanında, sana da düşen, bütün negatifliklerini, zaaflarını, günahlarını aşarak, yanlış tavırların esiri olmadan Cenab-ı Hakk’a tam manasıyla râm olabilmendir. Allah seninle farklı bir espri ortaya koymuştur. Seninle birşey yapmak istiyordur. Yeter ki sen zaaflarının, boşluklarının zebûnu olma.. onları aşmasını bil… Ne bahtiyarız ki Nebiyy-i Server’imiz var, aleyhissalatu vesselam.. Kur’anımız var… Hiç birşeyimiz olmasa, Kur’anımız bize yeter.

***


Hz. Ali’ye güzel bir at vermişler. “İdarecilikten kaçmak için ne kadar da güzel.” demiş.

***

Bakmak ve Görmek

Eşyanın mülk ciheti (fizîkî yönü) adına bugün görebildiğimiz binde 4 diyorlar. Geleceğin ilim dünyasında bunun milyonda 4’e ve daha azına düşeceğini göreceğiz. Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisini görme hususunda çok darlık yaşıyoruz. Nasıl üç boyutlu resimlere ısrarlı ve farklı bir açıdan bakma neticesinde kareler şekilleniyor; eşyanın fizik ve metafizik, madde ile mana buutlarını beraberce ele alarak ısrarla ve farklı açılardan bakmasını becerebilirsek, mülk ciheti yanında melekût ciheti (fizikötesi yönü) de üç, dört, beş, altı boyutuyla bizim müşahedemize açılabilir ve eşyanın hakiki yüzünü görmeye başlayabiliriz.

***

Zihinler terbiyeli ama aynı zamanda da hür düşünceli olmalıdır.

***

Teveccüh

Teveccüh teveccühü doğurur. Bakarsan bakılırsın. Çiçeğin güneşe bakışı gibi bakmayı becerebilirsen, yönelebilirsen, onun tecelliyatına muhatap olursun. Burada esas olan gönülden müteveccih olabilmedir. Eğer gönlünün sesini seslendiremiyorsan, ve nefse dayalı sûnî cilveleri fısıldıyorsan, o tecellilere muhatap olman da mümkün degildir. Gönülden müteveccih olmak, çok samimi olmak esasdır.


***


İnsan zaaflarının farkında olursa o zaaf Allah katında şefaatçi olur. Farkında olmak şefaatçi olması için gerekli

***


Yıkılan İmajımız

Kırılmış bir imajın tamiri hususunda ve neşr-i hak için neyi nasıl yaparız, ifade ederiz derdi, sancısı olmayınca nasıl olacak ki?!. Bir de gerçeklerle yitirdiğimiz İslamiyeti şakalarla düzeltemeyiz ki! Bırakalım yalanı.. doğru olalım.. doğru üzerine bir dünya kurmaya karar verelim.. hiç yalan söylemeyelim.. ve hiç bir yıkıcı harekette de bulunmamaya söz verelim. Hak ve hakikat adına gerçekten samimi olmaya, doğru söylemeye bakalım, doğru hareketler içinde bulunalım.

***


Aman ha!.. Bizde asla yeis yok; söylediklerimiz eksik ve kusurlarımızı görebilmek için. Eksiklerimizi göremezsek neyi, nasıl tedarik edeceğiz ki?

***

İnsan Aynası

İnsanın ruha kendi gücünü kazandırması mutlaka Allah’ın rızasını kazanması demek degildir. Ruhun gücünün kazandırılması mârifet-i ilâhî noktasından birşey ifade eder; yoksa yogilerin yaptığı şekil esas değildir. Atmosfer de, küre-i arz da hepsi birer aynadır. Aynalıklarıyla bütün tecellî-yi ilâhîyeyi aksettirirler. İnsan ise kainatta şuurlu tek aynadır. Zat-ı ulûhiyetin bilinmesi ancak insan gibi şuurlu bir ayna ile olur. O’nu gösterme hususunda insan çok iyi bir ayna olmuştur. Ama bir mîrî (anonim) sözde “mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim” denildiği gibi Server-i Nebi (aleyhissalatu vesselam) bütün tecellilere aynaların aynası olmuştur. Eğer o aynada tecelliler aksetmeseydi heryer ve her mevcûdât zifiri karanlık olurdu. Allah bizleri hoşnutluğuna talip muktedilerden eylesin. Hidayetiyle birlikte istikamet nasip etsin.

***

Dine hizmet etmiş insanlara saygı dine saygının gereğidir.

***

Secdede birşey söylemeden, en derin bir mülâhaza ile istediğin kadar durabilirsin. Önemli olan, ısrarla kendini namaza salıvermektir. Bir tek şey söylersin, ama senin ufkun alır seni en derinliklere götürür. Bu, hissetme, duyma meselesidir; vicdanî bir mülâhazadır. Rasulullah’ın secdesinin uzunluğu, rukûdaki zaman kadardı. Rukû’daki duruşu kavmedeki kadardı. Kavmedeki duruşu da tahiyâttaki oturuşuna eşti. Bazen O’nun nafile olarak kıldığı bir rekat namaz, sizin teravihte kıldığınız kadardı. Halbuki siz senede bir ay kıldığınız teravih namazı ile çok namaz kıldığınızı düşünürsünüz.

***

Allah’ı Çokça Anmak

Herkul | | KIRIK TESTI


Farklılık ortaya koymaya çalışmalar hep şeytandandır. Kendini farklı düşünme, kıdem farklılığına girme, gelecek adına pay sahibi olma arzusu.. bunların hepsi şeytanî tuzaklardır. “Hele bana bir fırsat verilse, bak ben nasıl konuşurum. Kalemimi nasıl konuştururum..” bu mülahazalar insanı Odetta’nın akıbetine sürükler. Ruhunun taşlaşacağı bir son onu bekler. En büyük belalardan birisi insanın kendini farklı görmesidir. İnsanlığın başına büyük felaketler bundan dolayı gelmedi mi? Kendini üstün soy, ari ırk sayanlar dünya savaşlarına sebebiyet verdiler.
“Kul peygamber ol”; Allah’ın Nebi’sine telkini budur. Bütün insanlığı Cennet’e götürecek bir yol bulsam, yine ben farklı bir insan değilim; kabul buyururlarsa “insanlar içinden bir insanım” mülahazasını hep taşımamız lazım. Asr-ı saadette habeşî ile kureyşî arasında hiçbir fark yoktu. Ama bugün maalesef biraz mürekkep yalayanlar farklılık sendromundan kurtulamıyorlar. Sanki mürekkepte bir virüs var, ondan virüs kapıyorlar.

***

Allah’ı Çokça Anmak


İnsanlar Allah’ı daha çok zikretmelidir. Tecelliyat-ı ilahiyenin binini birden bir anda duysan bile, milyonunu bir anda duyabilme ve tırnağının ucundan bütün hücrelerine kadar bunu hissedebilme cehdi olmalıdır. Allah bizleri şekilcilikten, görüntüden, suretten halâs eylesin ve mana-yı hakikiye ulaştırsın. Ama maalesef Cenabı Hakk’ın bu kadar lütufları karşısında bizler hala daha suretle uğraşıyoruz, şekilde kalıyoruz. Bir “La ilahe illallah” derken, çok arzu ediyorum ki: O anda Cenab-ı Hakk’ın bütün isimlerini, bütün tecellilerini bir anda duyabileyim, bir anda onlarla dolayım. Cenab-ı Hakk’ı anarken kendimize göre değil, O’nun büyüklüğüne, enginliğine göre anmak için insan kendini zorlamalı. Otuz sene-kırk sene demeden ısrarlı olmalı. Kendi darlığımızla değil, o tecelli-yi ilahiyi kendi enginliği içinde anlamalıyız.

***

Hasta Ruhlar


Bir insan devamlı kendini anlatma, kendini beğendirme lüzumunu duyuyorsa, o Allah’ın hasis bir kulu demektir. Her fırsatı kendisi için değerlendirmeye kalkanlar, hem aklen, hem ruhen, hem de itikadî açıdan noksan ve marazlı zavallılardır. Millet sana teveccüh ediyorsa, sana bir alaka gösteriyorsa bu krediyi ancak dinin için, Allah’ın ismini yüceltmek için kullanabilirsin.

***

Yorgunluk


Biz aslında kulluktan yana bir yorgunluk yaşıyoruz. Hepimiz yorgun asker gibiyiz, adeta ibadetlerden yorulmuşuz. Bir bıkkınlık var. Müslümanlığa çok avamca bakıyoruz. Kalblerimizde onu çok daraltıyor, sığlaştırıyoruz. Bütün Ramazan boyunca ekranlarda bir şeyler konuşuldu, din anlatıldı ama hiçbirisi yeni müslüman olmuş bir zenci kadının konuştuğu kadar anlamlı konuşmadı. O ne güzel şuur, meseleleri ne güzel kavrama… Biz ülfetin zebunu olmuşuz. Değerler gözümüzde renk atmış, matlaşmış, bizde heyecan uyarmıyor. İbadetleri şeker-şerbet yudumlar gibi eda edemiyoruz. Nedir bu mekr-i ilahi bilemiyorum? Neden duyamıyoruz? Neden heyecan yok? Her namazda cemaattan bir-iki insanın içi geçse bu konsantrasyon ruhlarda çok şey ifade edebilir. Ama neden olmuyor, bilemiyorum?

***

Neden Heyecan Yok?


Okuduğumuz Kur’an-ı Kerim ve yaptığımız evrad u ezkarın şuursuzca yapılması matlup değilse de, böyle yapılırsa da bir kısım duygularımıza hitap eder ve bu itibarla istifade etmiş oluruz. Ümit ederiz ki; tıpkı yağmur taneleri gibi, toprağın bağrındaki tohumların uyarılmasına vesile olur. Insana düşen daha derince istifade edebilmesidir. Daha derin mülahazalara açılabilmek için de insanın kendini biraz zorlaması lazımdır. Her kelimeyi, her ifadeyi bir idrak ve şuur içinde kalbin derinliklerine bir cehd ile indirmek gerekir. Şuurluca duyabilme, biri bin yapar. Şuurluca okuyamıyorum diyerek terk etmek de hata olur.
Her zaman aynı yüksek ruh halini yaşayamama, kabz halinden kaynaklanıyor olabilir. Aslında bu durum da müsbet yolda değerlendirilebilir. Zira kabz hali, basta açılmanın yoludur. Kabz, bast kapısının tokmağıdır.

***

Biz Yumurtanın İçindeki Civciv Gibiyiz


Bu alemdeki durumumuz aynen yumurta içindeki civcivin hali gibi. Yumurtanın içindeki civcive “Dışarıda bir dünya var” deseniz o inanmaz, “Hadi be sende!” der. Biz de onun gibi ahireti hesap edemiyoruz. İnsan bir bilebilse, “Bir ömür boyu dişimi sıkıp keşke daha fazlasına katlansaydım” diyecek; ama iş işten geçmiş olacak. Burada her bir gayret, orada inkişafa vesile olur. Zaten insan burada meşru daire ile iktifa etse bir mahrumiyet yaşamış olmaz. Herkes bulunduğu konumun hakkını vermeye çalışmalı. Bütün mesele bu…

***

Eşyanın Perde Arkası


Sofistler diyor ki: “Dış dünya bizim gördüğümüz şekilde değildir. Bizim gördüğümüzü sandığımız şeyler zihinlerimizdeki algılardan ibarettir.” Tasavvufî manâda eşyanın perde arkası dediğimiz şey bundan farklıdır. Bizde “Hakâiku’l-eşya sabitetün-eşyanın hakikatı, varlığı sabittir.” bir prensiptir. Bunun ötesinde mesela sizden şu ağacın bir resmini istesem gördüğünüz şeyi tasvir edersiniz. Ancak ağaç ondan ibaret değildir. Ağacın bir de görülmeyen portresi vardır ki o da ekosistemdeki yeri, oksijen-karbondioksit alış-verişi, fotosentez faaliyetleri vs… Onun için bir biyolog ağaçta herkesin gördüğünden daha derince, farklı şeyler görür. Çünkü onun bu konuda farklı ihtisası vardır. Aynen bunun gibi bazı konularda derinleşmiş olanlar eşya ve hadiselerin çehrelerinde onun perde arkasını müşahede edebilirler. Mesela; bir ağaca bakar, onda Allah’ın isim ve sıfatlarının ayan-beyan tecelli ettiğini görürler.
Eşyanın çehresinde görülen şeyler objektif de değildir. Yani herkes aynı şeyi görmez. Mesela; yukarıda arzedilen misalde, bir ağaçta biyolog farklı şeyi görür, fizikçi farklı şeyi görür, marangoz daha farklı bir şeyi… Ayrıca bunlar kendi içlerinde de derinliklerine göre farklı sınıflara ayrılırlar. Bu durum, görülen şeyin yanlışlığını veya tutarsızlığını göstermez. Bakanların farklılığı böyle bir farklılığa sebebiyet verir.

***

Cemaatla Namaz

Herkul | | KIRIK TESTI

Namazı cemaatle kılmak çok önemlidir. Hiç ihmal etmeye gelmez. Biz Hanbelî mezhebinden değiliz ama İmam Ahmed b. Hanbel’in cemaat hakkındaki anlayışı dikkate değer. O, cemaatı namazın şartı sayar. Tabiîn efendilerimiz cemaat hususunda ne kadar titizdirler. Mesela A’meş (Süleyman b. Mihran) yetmiş sene boyunca ilk tekbiri hiç kaçırmaz. Yetmiş sene yetişemediğinden dolayı tek bir rekatı kaza etmez. Bir başkası ömrü boyunca namazlarda başkasının ensesini görmez, hep en ön saftadır.


Efendimiz cemaatın önemini anlatırken buyuruyor ki: “Çok defa içime geliyor ki birisi namaz için kamet okusun, cemaat namaza dursun, ben de gideyim cemaata gelmeyenlerin evini yakayım.” Evet cemaat çok önemli. Ben size sorsam “Hayatınızda cemaatsiz, münferit kaç namaz kıldınız?” Ondan fazla ise cemaatsız namazınız söylemeyin bunu, Allah’a karşı ayıptır. O on da ya uçakta ya havaalanında ya da yolda, yani cemaata imkan bulamadığınız yerlerde olmalı.


Hayat namaza göre tanzim edilmeli. Namaz bir takvim gibi hayatın her noktasını kuşatmalı. Hayatın gerçek takviminin blokajı namaz üzerine oturtulmalı. Namaz vakitleri köşe taşları olmalı ve sair işler bu köşe taşlarına göre programlanmalı. Eskiler bir iş için sözleştiklerinde “sabah namazından önce.. öğle namazından sonra..” derlerdi. Kur’an’da da bu espri muhafaza edilir ve pek çok yerde “namaz kılındıktan sonra.. namaza kalktığınızda.. namaza durduğunuzda..” gibi ifadelerle ferman buyrulur.

***


Ağlamak da tebessüm de kalbin çehreye yansıyan rengi olmalıdır.

***

Salât u Selâm’a Dair

Efendimiz’e (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ne kadar salât u selâm okunursa azdır. En sonunda “¼bi adedi ilmike, bi adedi ma’lûmâtike” denirse bu kuşatıcı olur. Zira Cenab-ı Hakk’ın ilmi her şeyi kuşatır. O’nun ilmi sayısınca demek herşeyi kapsayan bir keyfiyet olur. Ben böyle dedikten sonra içimden geçiyor ki “Allah’ım, ben bilmiyorum, başka büyük bir adet varsa onu öğret onunla diyeyim.”


Efendimiz’in (sallâllâhü aleyhi ve sellem) ismi zikredildiğinde salât u selâm getirmek vaciptir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın ismi zikredildiğinde “Celle Celâlühü” demek vacip değildir. Zira O’nu hakkıyla zikretmek mümkün değildir. O’nu hakkıyla zikretmek bizi aşkın olduğundan bu vacip görülmemiş. “Mâ zekernâke hakka zikrike Ya Mezkûr – Seni hakkıyla zikremedik Ey Mezkûr!” buna işaret eder. Ama Efendimiz’e -O her ne kadar gaye ölçüsünde vesile olsa da- salât u selâm eda edilebilir, buna gücümüz yeter.


Salât u selâm ne kadar fazla yapılırsa o kadar iyidir. Bir sahabe efendimiz bütün duasını Efendimiz’e salât u selâma ayırıyor. Buna rağmen Efendimiz ona “Daha fazla yapsan senin için daha iyi olur.” buyuruyor. Günde yüz defa salât u selâm ve yanında istiğfar diyorsanız henüz kapıdasınız demektir. Sizin konumunuzda olanlar bu kadar az söylememeli. O’nun şefaatına bir sera gibi sığınmazsanız kurtulamazsınız. Çünkü Allah’a giden yol O’na uğrar öyle gider. Kurtuluş vizesi O’nu tanımakla alınır.


Salât u selâm dille söylendiği gibi yazıda da ihmal edilmemeli. Hem öyle kısaltmalarla da olmaz. Açık olarak ve her ismi geçtiğinde türlü türlü, çeşit çeşit salât u selâmlar yazılmalı. Benim Efendim’den ben salât u selâmı niye esirgeyecekmişim ki? Maalesef ilmîlik adına ta’zim ifadelerimiz rafa kaldırıldı. Ta’zim edilmesi gereken yere ta’zim olmazsa ona ilmîlik denmez. İlim, O’na tazim içinse ilimdir, yoksa o ilim değildir.

***

Gayretullah

Bir deve kervanı yola çıkmış giderken yolda fakir bir dervişle karşılaşırlar. Derviş kervancıbaşına kendisini de almalarını rica eder. Kervancıbaşı bu isteği kabul eder, yola revan olurlar. Bir zaman sonra yolda haramiler kervanı basar ve neleri var neleri yok hepsini alırlar. Dervişe de malı olup olmadığını sorunca o “Benim hiç param yok, ama kervancıbaşının değerli bir yeleği vardı, onu almayı unutmuşsunuz.” der. Haramiler kervancıbaşının yeleğini alırken o hiçbir şey söylemez ama dervişe çok gönül koymuştur. Öyle ya; ona o kadar iyilik yapmasına karşılık böyle bir tavırla karşılaşmıştır. Sonra kervan ahalisi bütün varlığını kaybetmiş bir halde bekleşirlerken devletin askerleri çıkagelir. Haramiler derdest edilmiştir. Bütün gasbedilen mallar sahiplerine iade edilir. İşte o anda kervancıbaşı dervişe yanaşır ve der ki: “Baba aşkolsun! Ben sana o kadar iyilik yaptım, sen de tuttun eşkıyalara benim yeleği haber verdin.” Derviş der ki: “Oğlum, bu haramiler o kadar zulmettiler ki; baktım gayretullaha dokunmasına dört parmak kalmış. Senin yelek işte o dört parmak yerine geçti.”


Evet, Allah zalimleri iflah etmez. Ancak mazlumun Allah’ın gayretine dokunduracak liyakati kesbetmesi gerekir. Eğer o, bu seviyenin eri değilse ve yöneleceği kapıya tam yönelememişse ceza tecil edilebilir. Bugün müslümanlara revâ görülen zulmü ve bu zulmün gayretullaha dokunmasını da bu zaviyeden ele almak gerekir.

***


Kişi yabancı dil öğrenirken gönlünün derinliklerinden içeri İngilizcem, Almancam, Fransızcam olsun, sadece kariyer yapayım, aranan adam ben olayım düşüncesi girerse Cenabı Allah razı olmuyor. Her şey “O’nu nasıl anlatır, rızasını nasıl kazanırım” duygu ve düşüncesine bina edilmelidir.

***


Bir transatlantikle yolculuk yapanlar için güvenlik seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun bir kaza ihtimaline binaen gemiye flikalar koyuyorlar.. can yelekleri koyuyorlar.. işaret fişekleri koyuyorlar.. acil kurtarma plânları hazırlıyorlar vs¼ Rica ederim, şu dünya yolculuğunda öbür hayatımızı garanti altına almamız için bir hazırlık yapmıyorsak buna ne denebilir? Muhtemel bir kaza için bu kadar hazırlık yapan bir insan, gelmesi yarın kadar kesin ebedî ahiret hayatı adına hazırlık yapmıyorsa o divanedir.


Sahih midir, ama oldukça ibretli bir hikayedir Hazreti Ali’nin bir dehrî (materyalist) ile diyaloğu. Dehri Hz. Ali’ye; “Bu dünyada boş yere yorulup duruyorsunuz. Ya cennet-cehennem yoksa?” der. Hazreti Ali’nin cevabı şu şekilde olur: “Sizin dediğiniz doğruysa ben bir şey kaybedecek değilim. Ama benim dediğim doğruysa ve cennet var ise siz ne kaybedeceğinizin farkında mısınız?”

İlim Yuvaları

Herkul | | KIRIK TESTI

Ramazanın son on gününde itikaf yapmalı, elden geldiğince geceleri yatmamalı ve teravihleri uzun kılmalı. Üstadımız da Ramazan-ı Şerifin son on gecesinde talebelerini uyarır, o mübarek zaman dilimini en iyi şekilde değerlendirmelerini istermiş.

***

Edebin asıl menşei sünnet-i seniyyeye ittiba etmektir; vicdan değildir, kalp değildir.

***

İlim yuvalarında eskiden öylesine bir ihlas vardı ki.. insanlar sırf Allah rızası için gelir, bir şeyler öğrenirler, ders okurlar; makam, paye, mansıb, diploma, kariyer nedir bilmezlerdi. Onlara "diploma" deseniz; "Ötede Allah diploma mı soracakmış?" derlerdi. Sonraki dönemlerde ihlas öldü. İnsanlar diploma ve dünyalık uğruna okumaya-çalışmaya başladılar. Diplomayı küçümsediğim, onun önemini inkar ettiğim düşünülmesin. Benim söylediğim, Allah rızasının önüne başka şeylerin geçtiği hakikatıdır. Yoksa diploma da, kariyer de, meslekî başarılar da hep Allah rızasını kazanmak uğruna kullanılmalıdır. Her işin başı Allah rızasıdır, onun dışındaki her şey tali ve ona tabi olmalıdır.


Aslında ferdin başında bir kayyım olmalı ve başını döndürecek-bakışını bulandıracak dünyalık bir şeye nail olduğunda o onu yıkmalı. Aynı küçük çocukların özene bezene yaptıkları şeyleri büyükçe bir çocuğun gelip bozması, dağıtması gibi. Evet, bir kayyım bizim nazarlarımızı dünyaya celbeden şeyleri yerle bir etmeli, ta ki her şey halisane Allah için olsun. Zaten Allah sevdiği kimselere dünyayı nasip etmez. Ellerini her uzattıklarında dünya onlardan kaçar. Allah çeşitli vesileler ile onları dünyaya küstürür.


Erzurumlu bir alim vardı. Oğlu öldüğü gün yemyeşil bayramlıklarını giydi ve herkese sürurla mukabele etti. Diyordu ki: "Allah benimle muamelede bulundu."


Yaşar Hoca çok anlatırdı: Fatih Camiinde ders veren bir Hüsrev Hoca varmış. Yaşar Hoca da onun derslerine katılırmış. Çok derin birisi… Bir kızı varmış ve üniversitede okurmuş. Bir gün Yaşar Hoca ders okumak için hocanın kulübesine geliyor. Bakıyor ki bahçede bir kazanla su kaynıyor. Hoca her günkü gibi dersini takrir ediyor. Tavırlarında, neşesinde hiçbir farklılık yok. Ders bitince diyor ki: "Şimdi sıra cenazemizi defnetmekte. Bizim kız dün gece vefat etti." İşte böylesine Allah’a iman… O verdi, O aldı. Biz de ölünce O’nun yanına gideceğiz. Yüreği yanmaz mı, elbetteki yanar. Ama iman her şeyi hallediyor.


Kalbe dünya sevgisini koymamak.. kalb iki sevgiye dardır, hakikatine göre yaşamak. İbrahim Edhem kıssası bunu çok güzel anlatır.


***


Allahım! Göz açıp kapayıncaya kadar dahi olsa hoşnut olmayacağın şeylerle bizi baş başa bırakma, ne olur bahtına düştük!

***

Akla gereğinden daha fazla önem veren ilim adamları rasyonalizm içinde boğulmuşlardır. Akıl yerine göre önem arzeder. Ancak kalb öndedir, akıl ona yardımcıdır. Akıl insanı belli bir noktaya götürür. O noktadan sonra akıl fayda vermez. Orada onu taşa vurup kırmak ve yolun sonrasına kalb ayağıyla devam etmek gerekir. Akıl burada kalbe "Haydi top senin çevgan senin artık" der. Böyle bir benzetme ile Mevlana da dahil bazı sufiler Cebrail aleyhisselam’a akl-ı evvel (ilk akıl) demişlerdir. Zira o, Miraç’ta bir noktada "Buradan daha ileri gidemem" demiş, Efendimiz yalnız olarak yoluna devam etmiştir. Ben Cebrail için öyle diyemem, uygun bulmuyorum ama bu işin ehli olan Mevlana bu konuda çok ısrarlı. Ben hergün Cebrail’e salat u selam okuyorum. Ancak bazen düşünüyorum "O bir melek, terakki etmesi söz konusu değil. Benim duam onun hakkında ne ifade edecek?" Yine de okumaya devam ediyorum.


Kur’an’da "akıl" kelimesi geçmez. Hep muzari sîgası ile "ya’kilûn, ta’kilûn" buyrulur. Muzari fiilin özelliğine bakılacak olursa şu manâ düşünülebilir: "Kendisinde cehd ü gayret gösterilen, devamlı üzerinde durularak işlenen pratik akıl." Dediğimiz manâdaki "akıl", mâzi sîgası ile yoktur. Çünkü mâziyette durgunluk ve durağanlık vardır. Mâzi sîgası ile akıl sadece bir yerde geçer o da konumuz dışındadır.

***

Berzah aleminde herkes inandığı şekilde karşılık görür. Allah yardımcımız olsun. Hiç kimseye ve hiçbir amele değil, sadece Allaha güvenmeli. Sizin vesileliğinizle milyonlarca insan müslüman olsa bile bunlara değil sadece Allaha güvenmeli. Çünkü mürekkep balığı gibi ortalığı bulandıran nefis denen bir şey var.

***

Namazda okunan şeylerin me’sûrattan (Efendimiz’den nakledilmiş) olmasını Hanefî uleması şart koşar. "Ve celle senâüke" ibaresi, me’sûrattan olduğu konusu ihtilâflı olduğu için namazda hazfedilir (okunmaz). Bu itibarla nafile namazlarda bile olsa me’sûratın dışında veya Türkçe olarak dua okunmaz.

***

Esved bin Yezid en Nehâî müctehid, günde beş yüz rekat namaz kılıyor. Ölmesine az kala nebilik makamıyla arasında dört parmak kaldığını söylüyor. Ölmek üzere iken ağlıyor; soruyorlar, günahlarına mı ağlıyorsun? "Ne günahı, dinsiz gideceğimden korkuyorum." diyor. İşte biz bu duyguyu yitirdik.


***

Namazda iki şahıs arasında boşluk kalmamalı. Bu konu hassas ele alınmış ve Sahabe Efendilerimiz titizlikle uygulamış. Omuzlarını, topuklarını birbirlerine yapıştırmışlar. Topuklar birleştirilirken insanın kendi ayakları arasında bir boşluk oluşsa da bu önemli değildir. İster namazda ister dışında kişinin kendi boşluğundan daha önemli olan şey kardeşleri ile arasındaki boşluktur. Çünkü o "fürücât min şeytan" dır.


***

Bilen insan çok fakat bildiğini temsil eden insan çok az. Bilginin irfana dönüşüp onun da davranışlarımıza aksetmesi bizim eksikliğimiz.


***

Menkıbeler de asla değil de fasla bakılır prensibinden yola çıkarak ifade etmek istiyorum: Hz. Musa’ya Cenab-ı Allah, "Bana mahlukatın en hakîrini bul, getir" diyor. O da çirkince bir kelp bulup tasmayı kafasına geçiriyor ve yola revan oluyor. Yolda nebî firasetiyle birden irkiliyor; tasmayı köpekten çıkarıp kendine takıyor ve öylece huzura geliyor. Cenab-ı Allah, "Ya Musa, önceki halde gelseydin seni helak ederdim" buyuruyor.

***

İnsan kendini ehkarı mahlukat bilmeli.. kendini pislik addetmeli.. kendine pislik dendiği zaman bir şey demiyecek ve rahatsız olmayacak şekilde bunu nefsine kabul ettirmeli.

***


İmam Azam’ın meclisinde bazılarının ifadesine göre elli bin müçtehit vardı. Hadi o kadar olmasın, biz beşbin diyelim. Düşünün hepsi müçtehit bu insanların. İşte İmam Azam bunlarla her meseleyi müzakere ederdi. Koca İmam’ın önce "şöyledir" deyip sabaha kadar düşündükten sonra ertesi gün "Sizin görüşünüz doğruydu, ben görüşümden vazgeçtim" dediği o kadar çoktu ki. Diyebilirim ki, konuştukları meselelerin yüzde altmışında bu cereyan etmiştir. Bir insan dâhi olabilir ancak normal zekaya sahip olup danışarak iş yapan ondan daha başarılı olur. Bazıları öyle bencil ve egoisttir ki kesinlikle danışmaz. Kendi sığlığı belli olmasın diye de çevresinde hep çukur insanları bulundurur, yakınlarında kabiliyetli insanlara hakk-ı hayat tanımaz.

***

Peygamberlerle dağlar arasında sıkı bir alâka vardır. Efendimiz nübüvvete Cebel-i Nur’dan, Hira’dan; hicrete Sevr’den yürümüştür. Bütün yüce davalar zirvelerde yoğurulmuştur. Bunun aksine alçak yerler, hele deniz kenarları şeytanın seccadesini serdiği yerler olmuştur.


***


Bekir Berk anlatıyor: Hür Adam Gazetesinde bir yazı çıkıyor. Bu yazıda herkesin yeis içinde olduğu, hatta Üstad’ın bile ümitsizliğe kapıldığı anlatılıyor. Bekir Berk hemen bir yazı yazıyor ve gazeteye gönderiyor. Yayınlanan yazıda Üstad’ın hiçbir zaman yeise düşmediğini ifade ediyor. O gece bir rüya görüyor. Kendisi bir yolun kenarında bekliyor. Uzaktan bir fayton geliyor ve yanında duruyor. Faytondan Üstad uzanıyor, onun omuzlarını kavrıyor ve alnından öpüyor. Tam bu sırada telefon çalıyor ve uyanıyor. Rüyası kesildiği için kızgın kızgın telefonu kaldırıyor. Telefonun öbür ucunda Sungur Abi diyor ki: "Bekir Bey, Üstadımız yanımda. Seni alnından öpüyor!"

Saygısızlığa Savaş

Herkul | | KIRIK TESTI


Kur’an okurken, hutbe verirken “Estaizü…” diyorlar, bu yanlış. Kur’an’da Kur’an okunacakken “Allah’a sığınma dileyin, sığınma talebinde bulunun” buyruluyor. Bu halde okurken biz, “Sığınma talebinde bulunuyoruz” demeyiz, “Sığınırız”. (Estaizü: “Sığınma diliyorum”; Eûzü: “Sığınıyorum” manasına gelir.) Yani her halükarda “Eûzü billahi…” demek lazımdır.

Her zaman Eûzü Besmele’yi adet haline getirmeliyiz. Ayet okurken besmele yetmez. Çok saygılı davranmalıyız. Efendimiz’in her adı geçtiğinde mutlaka salavat getirmeliyiz, sadece dille değil bütün vücudumuzla. O’nun adı geçtiğinde hem bedenen hem ruhen toparlanmalıyız. Çünkü O’nun ruhaniyatı teşrif etmiş olabilir. Ama bu saygıyı gösterirken de katiyen riya ve sum’aya girmemeli, saygımızı gönlümüzün derinliği ölçüsünde ve içimizden geldiği şekliyle ifade etmeliyiz.

SAYGISIZLIÄžA SAVAŞ AÇACAÄžIZ. Her yerde saygıda aşırı hassasiyet göstererek onu yerleştireceğiz.

***


Zühdün tarifi: “Dünyayı kesben değil, kalben terketmek.” Bunun ölçüsü de dünya umurundan kaybettiğine üzülmemek, kazandığına sevinmemek

***

Hazreti Süleyman bir karıncanın bir senede ne yiyeceğini sormuş. “Bir buğday” demişler. O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koymuş ve içine de bir tane buğday atmış. Bir sene sonra açıp baktığında kutuda karınca ve buğdayın yarısı varmış. Karıncaya sormuş: “Sen senede bir buğday yemez miydin?”. “Ya Süleyman! O rızkımı Rezzak u Kerim verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtanla gelince senin ileride ne yapacağını bilemedim ki onun için ihtiyatlı davrandım.”

***

Birbirimizle kavga edip çekişip duruyoruz. Birbirimize canımız sıkıldığı kadar Allah’ın adının duyulmayışına canımız sıkılmıyor. Halbuki o bizim var oluş gayemiz.

***

Beklenti


Biz hiç ama hiç beklenti içinde olamayız. Hatta bir insana bir iyilik yaptığımızda ondan bile teşekkür beklentisi içinde olmamalıyız. “Men lem yeşkurin nâse lem yeşkurillah – İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da teşekkür etmez.” hakikatı onu ilgilendirir, bizi ilgilendirmez. Biz tek bir şeyin beklentisi içinde olabiliriz o da ALLAH RIZASI. Hiçbir şeyde hırs göstermek caiz değildir ama Allah’ın rızasını kazanmak uğruna, O’nun adını dünyanın her tarafında duyurma hususunda ölesiye hırs göstermek caiz, hatta matlubtur. Hırs gösterilecek tek nokta budur.

***

Bizim pek çok zaaflarımız var. Bunların farkına varma ve itiraf etme, onları iradeyle zapt u rapt altına alma ve onlara rağmen iffetle yaşama insanı evc-i kemalâta (kâmil insan zirvesi) yükseltir.

***

Hazreti Adem’in yasak meyveye el uzatmasına “Hasenâtül ebrâr seyyiâtül mukarrabin-Ebrar adına iyilik sayılan bir fiil, daha ileri seviyede bulunan mukarrabin için günah sayılır” sırrıyla bakılmalıdır. O bir içtihat hatasıdır, iftar vaktini bilememe meselesidir. İnsanların bulundukları konuma göre yaptıkları fiiller farklılık arzeder. Salonda bulunanın, koridordakinin yaptığını yapması, salonda olma adabına uymayacağından hatadır. Harem odasında hareme mahrem olmuş kimse de salondakinin yaptığını yapamaz.

***

Efedimiz hakkında akla gelen kötü şeyleri hemen ELİNİN TERSİYLE VURUP KOVACAKSIN! Hiç barındırmayacaksın. Hani bahar bulutları gibi zihne gelse.. hani mesela “taaddüt-ü zevcât” filan akla gelse hemen “Ne güzel Ya Rabbi! O Güzeller Güzelinde bu şey ne güzel duruyor!” diyeceksin.

***

Günah çok kötü bir şeydir ancak bir yerde iyi sayılabilir. O da kulun bir günaha girip bir ömür boyu onun için ah u vah etmesidir. Mesela bir harama im’an-ı nazar ile (dikkatlice) bakmıştır, yıllar sonra bile onu hatırladıkça iki büklüm olur ve o Rahmet Kapısı’na yönelir.


***

Öyle bir Sultan’a kul olacaksın ki Fatih Sultan Mehmet ile bir farkın kalmayacak, Yavuz Sultan Selim ile aynı çeşmeden testini dolduracaksın.

Şeytanın Tuzakları

Herkul | | KIRIK TESTI


Bazı tasavvuf kitaplarında mekaid-i şeytan ve desais-i şeytanın iki türlü olduğu kaydedilir: 1. Herkesin başına gelebilen, fena bir şeye teşvik etmesi, çirkinliği güzel gösterip onu irtikap ettirmesi. 2. Bazıları için mezelle-i akdâm (ayakların kaydığı nokta) olan, zahiren hayırlı gibi görünen işlerdeki desiseleri. Mesela güzel rüyalar görür, bir şeyler hisseder.. hatta insanların kalbini okuyabilir. Fakat bunlara takılır, bunları başkalarına hakimiyet kurma hususunda kullanır, bunlardan kendine pay çıkarır. Tevazu sergilemesi gerekirken enaniyeti köpürür. İşte buna kebire (büyük günah) demişler. Neticesinde ise Allah korusun mahvolma muhtemeldir. Ve kimbilir şeytan bazı insanları bu tuzağa düşürmek için rüyalarına girer, güzel görünür. Keşf u keramet nevinden şeyler ve insanların içini okumak gibi işler şeytanın ilhamıdır belki de…


***


İnsanın nefsi yılan gibi, çıyan gibi en amansız düşmandır. Siz yılan-çıyan dolu bir mağaraya girseniz işiniz kolaydır, delikleri tıkarsınız olur-biter. Ancak yılanlar, çıyanlar, akrepler içinizdeyse ne yapacaksınız?


***


Hasan-ı Basri’den iki söz ve HatırlattıklarıI


Hasan-ı Basri der ki: “İlimce diğer insanlardan üstün olan kimseye yakışan, amelce de onlara üstün olmasıdır.” Vatana-millete hizmet ederken önde görünenler normal insanlardan daha çok, çok daha çok evrad u ezkar yapmalı: 1. Sorumluluğu ağır olan insanlar duaya, evrad u ezkara ve inayet eli istemeye daha çok muhtaçtır. 2. Kendi konumunda derince inanmanın gereği olarak ibadet u taat artmalıdır. Yani inanmadaki derinliği zaten onu daha çok zikre sevk eder. 3. “Efelâ ekûne abden şekûrâ” sırrına göre o şükreden bir kul olmak için sürekli ibadete yönelmeli. Ayrıca böyle insanlar harem dairesinde bulunmaktadır. Orada bulunan kimseler koridorda duranlar gibi davranamazlar.


Hasan-ı Basri’ye izafe edilen bir başka sözde o şöyle der: “Biz ilmi dünya için istemiştik, o bizi ahirete çekti.” Bu söz ondan daha önce de söylenmiş olabilir ama ona dayandırılır. Sanki onunla iştihar etmiştir. Tabiin ubudiyette ve ilimde sahabeden önde görünüyor dememiz doğru olabilir. Ancak sahabe ubudiyetin, imanın başka bir yönünü temsil ediyordu. O da dini muhafaza, siyanet ve emaneti sağ-salim yeni nesle nakletme, ubudiyet ve ilim için uygun zemin hazırlama meselesidir. Sahabe olmasaydı din olmazdı. Onların asrı en hayırlı asırdır ve sonrakilerin sevaplarından onlar da hissedardırlar.


Evet, tabiin devri ilmin ve o ilimle amelin zirvede olduğu bir devirdir. Hadisde buyurulur ki: “İlimden ilk kaldırılacak şey huşûdur.” Şu an ilimde huşû kaybedildi, o da kaybedilince herşey bitti. Hayatımda tanıdığım bir kaç insan vardı. Mesela birisi namazını o kadar temkinle kılardı ki bir-kaç kişi bana şöyle demişti: “Onun dükkanının önünden geçerken bir kere baksam ahireti hatırlıyorum.” Evet, mü’min hele ki ilim sahibi bir mü’min, görüldüğünde Allah hatırlanmalı.


***


Seyr-i sülûk-i ruhânîde kalb mi öncedir, ruh mu? Bu tartışılan bir konudur. Bana göre önce ruhî hayat, sonra kalbî hayat gelir. Ruhla insan bir noktaya gelir, sonra latife-i Rabbaniye olan kalb ile yoluna devam eder, sırra ulaşır, oradan hafîye sonra ahfâya…


***


Emniyet


İnsan bu dünyada emniyetle yaşamamalı. Hiçbir zaman kendine güvenip kendinden emin olmamalı. İnsan dünyada hep havf ile yaşamalı. Akibeti hususunda hep tir tir titremeli. Onu Allah’a vermeli. “Ben kafirim, ben münafığım” demek caiz değil ancak içinde hep bir endişe olmalı, ben de münafıklık alâmeti var mı diye… Bu endişeyi koca Hazreti Ömer bile taşıyor ki biz neden taşımayalım. Namazını kıldığı zaman makbul olduğuna inanmalı ancak “Bunda bir eksiklik var mı, yüzüme çarpılır mı?” diye endişe etmeli. İnsan yaşarken hep havf galip olmalı. Reca ise ölürken insana yoldaş olur. Bunu İmam Gazzali dahil muhakkikin ifade eder. İnsan ölürken reca duyguları içinde der ki: “Artık yapabileceğim bir şey kalmadı. Şu an kendimi tamamen Allah’ın rahmetine teslim ediyorum.” İmam Şafii de vefat ederken diyordu ki: “Cealtür recâ li avfike süllemâ-Allahım, recayı affına merdiven yaptım.”


***


Hazreti Osman mezarlığa uğradığı zaman nefes alamayacak hale gelinceye kadar ağlardı.

***


İmana Mani Hususlar

1. Tekebbür: Günümüzde ateistler diyorlar ki “İnsan olabildiğine hür kalmalıdır. Hatta siz Allah’a kulluktan bahsettiğiniz zaman insanın hürriyetini ortadan kaldırırsınız. Kime olursa olsun “kulluk” söz konusu olursa hürriyet olmaz ve insan sömürülmüş olur.” Böylesine bir tekebbür tabiatıyla imana manidir.


2. Bakış Zaviyesindeki İnhiraf: Bazen bakışlardaki zar kadar değişme neticede çok büyük farklılık arzeder ve bazen insanı imandan dışarı çıkarır. Üstadın NİYET ve NAZAR mevzularındaki açıklamaları bu açıdan çok önem taşır.


3. Cehalet.


4. Alışkanlıklar.

Sabır ve Sabır Kahramanları

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan kendini “sıfır” kabul etmeli; “sıfır” bile değil, Arapça’daki haliyle “sıfır” bilmeli. Çünkü “ı” larda kendini hissettiren bir sertlik var. Kendinde bir şey vehmeden kaybetmiştir. İkram ve imtihanı ilâhî olarak bazı şeyler kendisine gösterilse veya güzel rüyalar görse bunu dahi anlatıp kendine pay çıkaran hasta ruhlar vardır. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Daha tehlikelisi de “Aczimize binaen Allah zaman zaman lütfediyor böyle…” denmesidir. Bir adam uçsa, gitse ağacın tepesine konsa, sonra da bunu sağda-solda anlatsa bu adam boştur. Ben nezaketim icabı böyle diyorum, yoksa o adam BOMBOŞTUR. Çünkü Hak dostları Cenabı Hakk’ın sırlarını ifşa etmez. Bu türlü lütuflar uluhiyete ait sırlardır, ifşa edilmez. Allah da zaten sırrını yayacak kimselere onları bildirmez. Bunlar imtihan vesilesidir. Bunlar tehlikeli ve ses çıkarılmaması gereken bir yerde cepteki bozuk paralardır, hissettirilmemesi gerekir. Bozuk paraları şıkırdatırsan avcılar seni bu avcılar yaman olur, endişe et ki seni vurur.

Allah’ın has kulları kendisini hiçbir şey görmez. Mesela, Kutup önünü hep sisli-dumanlı görür. Ufku açık değildir. Herkes onu ulaşılmaz zirvelerdede eder ama o kendisini çukurlar içinde görür.

Ayakların hep yere bassın, düştüğün zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın. Kendi vehimlerinle oluşturduğun dünyada bulunduğunu zannettiğin yüksek yerlerden düşersen, düştüğün yer en derin çukurlar olur ve hiçbir yerin sağlam kalmaz. Dikkat kamın, olduğun zannettiğin yer değilse düşmen de kaçınılmazdır.

***


SABIR VE SABIR KAHRAMANLARI

Çekilen sıkıntılar, başa gelen musibetler varılmak istenen hedefe bakıldığında çok küçük kalır. Bizler perişan keloğlanın, padişahın kızına talip olması gibi Cennet’e talibiz. Bu Kerem’in Aslı’ya talip olmasına benzemez. Ben ıvır-zıvır halimize bakınca gülesim geliyor. Talip olunan şey ise çok değerli. Üstadımızın ifadeleriyle bin sene mesûdâne dünya hayatı onun bir saatine mukabil gelmez. Onun da ötesinde Cemalini müşahede var. İşte bu hedefe ulaşmak adına herşeye tahammül etmek, her sı göğüs germek, her musibete katlanmak gerekir.

Hazreti Üstad, Hazreti Eyyüb için “sabır kahramanı” der. Hazreti Yakup da bir başka sabır kahramanıdır. Yusuf Suresi’nde iki yerde kolunun-kanadının kırıldığı noktada “fe sabrun cemil” der. Üstad, O’nun Hazreti Yusuf’un kaybolmasındaki teessürünü babalık şefkatine bağlar. İmam Rabbani’nin söylediği husus da dikkate değer. Ayrıca, “Hazreti Yakup, Hazreti Yusuf’un istikbalde eda edeceği misyonu biliyor, hissediyordu. Onun t biraz da bundan dolayı idi” de denebilir.

***

DUA

Duada esas olan kabulüne inanmak, güvenmektir. Duada elleri açmak bir yana, insan asıl göğsünü açmalıdır. Sabah ve ikindiden sonra yapılan dualarda söylenen cümleler Mecmuatu’l-ahzab’da mevcuttur ama az bir farkla kayıtlıdır. Orada “Sübhaneke Ya Allah tealeyte Ya Rahman ecirna minen nar bi avfike Ya Mücir” denilir. Mücir de Allah’ın ismidir ancak burada “bi avfike Ya Rahman” demek bana daha sevimli geliyor. Üstad bu duayı çok önemli gördüğünden olacak sabah ve ikindiye hasretmiş. Mecmuatu’l-ahzab’ta Gümüşhanevi Hazretleri duaların faziletine dair pek çok şey söylemiş. Bunlardan ilk bakışta çok mübalağalı gibi görünen şeyleri Üstad’ın verdiği ölçüler çerçevesinde anlamak lazım. Yani o durum, okuyanı ilgilendirir. Başka bir ifadeyle mesela, “Şu duayı bir kere okuyan Cennet’e girer” denildiği zaman bunu “Bu dua öyle bir duadır ki onu inanarak, gönlünü vererek layık-ı vechiyle bir kere okuyan Cennet’i kazanabilir” şeklinde anlayabiliriz. Benim öyle inancım var ki bir insan gönlünü açsa ve kamil imanıyla bir kere “Allah!” dese sonra kendini onuncu kattan aşağı atsa, betonlar paramparça olur da ona bir şey olmaz. Bilhassa alem-i İslam’ın kan kustuğu şu günlerde göğtlatırcasına dua etmek lazım, buna ihtiyaç var.


ÖZÜ MUHAFAZA

İmanı oturaklaşmış insanlar, dışarıdan aldıkları, okudukları herşeyi -zararlı şeyler olsa da- süt guddelerinin fışkıyı süte çevirmesi gibi onları faydalı bir hale getirirler. İmanı rasanet kesbetmemiş insanların zihninde, okudukları sümüklü böceğin izleri gibi pis izler bırakır.