İftiralar-Komplolar

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Türkiye’de yıllar önce başlatılan hoşgörü ve diyalog sürecine bir muhalefetin olduğu hemen herkesin kabullendiği bir gerçek. Bu hâdise ile alakalı görüşlerinizi lütfeder misiniz?

Cevap: Bahsini ettiğiniz sürece olan direnişi, inananlarla inanmayanlar mücadelesinin bir uzantısı olarak görüyor ve şaşırmıyorum. Çünkü değişik vesilelerle ifade ettiğim gibi küfrün imana, kafirin mü’mine karşı tavrı şimdi ortaya çıkmış bir hadise değildir. Bu kadimden bu yana devam edegelmiş, şeytan ve Hazreti Adem arasındaki ilk kavgayla başlamış, zamana ve şartlara göre değişen, zaman zaman hız kazanan ve bazen de hız kesen bir hadisedir. Konjönktörün belirlemesine göre günümüzün münkirleri belli oyunlar planlıyor, argümanları, enstrümanları, stratejileri değiştirerek mücadelelerine devam ediyorlar. Ama burada imana karşı tavır hiç değişmiyor, kalpler değişmiyor, kin, nefret, iğbirar ve dine karşı düşmanlık hiçbir zaman değişmiyor. Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i Sahiha şeytanın yardımcıları manasına “şeytanın avaneleri” diyor bu tip insanlar için. Şeytan değişmediğine göre şeytanın avanelerinin değişmesi de mümkün değil.

Bir kere müslümanlar baştan bunu bir realite olarak kabul etmek mecburiyetindedirler. Onun için çok güvenilir melek-nümun insanlar gelse ve “Artık şeytanlar değişmiş. Yılanlarla güvercinler sarmaş dolaş, kurtlar kuzularla beraber otluyorlar…” deseler katiyen inanmamaları lazım. Aksi takdirde hep yanılan, aldanan ve aldatılan insanlar oluruz.

Bunun karşısında hiçbir ortak paydamız olmasa dahi en canavar hayvandan, canavarlığı kendine meslek edinmiş insanlara karşı olan tavrımızı bellidir ve meydandadır. Tarihin şehadetiyle sabittir ki bizim tavrımız hep insancadır; zira dinimiz böyle olmamızı, böyle davranmamızı emretmektedir. Biz reçele düşen ve çırpınan bir sinek karşısında bile üzülürüz. Zira mahlukatın en küçüğüne dahi bakışımız merhamet ve şefkat eksenlidir. Çok yıllar önce, benim çok sevdiğim, hiçbir kusurunu görmediğim ilahiyatçı bir arkadaşım kırlık bir yerde bir yılanın belini kırmıştı. Zannediyorum bir veya iki ay hiç konuşmadım onunla. “Ne hakkın vardı? Niçin hayvanın hayatının önünü kestin, yaşamasına mani oldun?” dedim ve sitem ettim.

Şimdi bizim tarz-ı telakkimiz, mahlukata yaklaşımımız budur. Yılan ve çıyan tabiatlı insanlar da buna dahildir.

Soru: Bu yaklaşım onlar tarafından da bilindiği halde tavırlarında hiçbir değişikliğin olmaması, bir yumuşamanın bulunmaması nedendir?

Cevap: Biraz önce ifade etmeye çalıştığım gibi inanmayanların tabiatında, karakterinde var bu. Tabiatı değiştirmek zor. Halk arasında söylendiği gibi “Can çıkar huy çıkmaz”. Unutmayın, devr-i Ademden bu yana veya şeytanla insanın yaratılmasından bugüne sürekli kabararak, köpürerek gelen bir düşmanlık var ortada. Dün cahilce telakkilere bağlı olan bu düşmanlık, bugün fen ve felsefeye, sosyal bilimlere dayanmış bir telakki. Dolayısıyla günümüzde mesele biraz daha zor çözülür, altından zor kalkılır bir muamma halini almıştır.

Evet, imansızlığın karakterinde var olan bu düşmanlık onları iman karşısında tuğyana sevkediyor. Zerre kadar tahammülleri yok iman cephesine ve o cepheden gelen şeylere karşı. Paylaşmaya kabiliyetleri de yok, niyetleri de. Bunlar paylaşacak kadar olgunlaşmamış ham ruhlar çünkü. Ortak bir düşmanları olmasa aralarındaki nüanslardan dolayı birbirlerini kurt gibi yerler, hiç şüpheniz olmasın. İşte ortada kulüpleri ve dernekleri. Kendilerinden olmayanı bırakın üye falan yapmayı ziyaret maksadıyla dahi içeri almazlar. Ya bizim camilerimiz? Bunların üzerinde ciddi ciddi düşünmek lazım.

Soru: Size göre müslümanlar bilinmesi gerektiği ölçüde biliyorlar mı bunu?

Cevap: Bilindiği kanaatında değilim. Tabii bilinmeyince ona göre tavır alma da söz konusu olmuyor. Nitekim bir grup müslümana ciddi hücumların olduğu dönemlerde bu saldırılara, yaptıkları yayınlarla destek veren müslümanlar da oldu. Bir kısım müteşeyyihin ve uleymât belki de hiç farkına varmadan dalâlet zümresine hizmet ettiler.. aynen onların ağızlarını kullandılar.. gammaznameler yazdılar… İşin aslını bilmiyorlar mıydı?.. Bilemiyorum. Ama şu kadarını söyleyebilirim, eğer bu kişiler ehl-i küfrün ve ehl-i dalaletin bin bir türlü tecavüzüne maruz kalan müslümanlara neden bu denli düşmanlık yapıldığını düşünmüyorlarsa hem dine karşı saygısız bir tavır içindedirler hem de en yumuşak ifadeyle alabildiğine saftırlar. Ve burada da ötede de bu saflıklarının cezasını çekerler.

Rica ederim; “Allah ve Peygamber düşmanı olanlar neden bunlara düşman” diye düşünmeleri gerekmez mi? “Camilere düşmanlık yapanlar neden bunlara hasmane tavır alıyorlar” demeleri gerekmez mi? “Din dedikleri için hasm-ı azam ilan edilmelerinin sebebi nedir” demeleri gerekmez mi? Halbuki zerre kadar basireti olan müslüman anlamalı ki, bunlar şeytanın fitinden, onun temsilci ve avanelerinin aldığı/alacağı tavırdan başka bir şey değil.

Soru: Son iftiralar neden ortaya atılmış olabilir?

Cevap: Bu ülkede yaşayan herkes biliyor ki bu tür yapıda, zihniyette ve karakterde olan kişiler şimdiye kadar elli türlü iftira ve isnatta bulundular bana karşı. Belki komplo demek daha uygun. En büyüğü de 1999 Haziran’da yaşanan kaset fırtınasıydı. Baştan sona senaryoydu bu ama senaryoda hesap edemedikleri noktalar oldu. Farkına varmadıkları ciddi mantıki boşluklar vardı. Dolu-dizgin her şeyi bitirelim bir anda dediler ama dolu-dizgin şeylerde strateji korunamaz ve teknik olunamaz. Nitekim öyle de oldu. Aceleye getirdiler ve yüzlerine-gözlerine bulaştırdılar. Kamuoyu karşısında rezil oldular. Her zaman basiretine hayranlık duyduğum Türk toplumunun yapılan anket sonuçlarına göre yüzde seksen beşi “Biz buna inanmıyoruz” dediler.

Tarihe not düşme olarak telakki edin isterseniz bunu; bütün takdir hislerimle ifade edeyim ki o günlerin Başbakanı Bülent Ecevit Bey, yiğitçe göğsünü gerdi, bülendâvâz sesi ile meselenin karşısına çıktı ve “Ben buna inanmıyorum” “Bu isnatlardan hiçbir şey anlamadım” dedi, her defasında yiğitçe tepkisini ortaya koydu. Onun bu tavrını tarih her zaman takdirle yad edecektir.

Evet, o bir fırtınaydı ama o gün bugün hiç dinmedi. O günden bugüne, tıpkı eskiden yaptıkları gibi bir kaç defa öldürdüler beni. Her defasında hakikat ortaya çıkınca da alabildiğine pişkin tavırlarla “Bu adam da dokuz canlıymış” dediler. Gördüğünüz gibi onların öldü demeleri ile siz ölmüyorsunuz. Şunun bilinmesini isterim: benim hastalıklarım var ama ölümden de endişe etmiyorum. Ölümü bayram sevinci sayıyorum. Asıl Allah’a inanmayanlar ölümden korksunlar. Ben Allah’a ve Peygamberimiz’e kavuşacağım günü onlara inat hasretle bekliyorum. Ölüm bana verilebilecek en büyük müjdedir, yolda bulunmuş bir incidir diyorum.

Bu son iftirayı neden atmış olabilecekleri konusunda bazı ihtimaller düşünülebilir. En zayıfından başlıyayım: muzip bir tanesi medyaya malzeme çıkarmak istedi. Masa başında oturdu bir haber yazdı ve haber ajanslarından bir tanesine gönderdi. Bizde her zaman olduğu gibi haberin doğruluğu hakkında hiçbir tahkikat yapılmadan internet sitelerinde yayınlandı. Basın ahlak yasası olsa da uygulanmadığı, cezai müeyyidelerin olmadığı bir yerde başka türlüsünü beklemek hayal olur zaten. Basın-yayınla alakalı bir takım kanunların olduğunu ama uygulamada problemler yaşandığını bizzat Oktay Ekşi Bey’den dinlemiştim ben.

Halbuki böyle bir yalan haberin, mesela benim kardeşlerim, yakınlarım, akrabalarım üzerinde meydana getireceği tesir hiç düşünülmüyor. Biraz önce size daha önceden de beni öldürdüklerini söylemiştim. Hiç unutmuyorum eski yıllarda kardeşim telefonun diğer ucunda bana şunu söylüyordu ağlayarak: “Bir haber duyduk: Camiden çıkarken baltayla kafanı parçalamışlar.” dedi ve ardından sesi kesildi, herhalde bayıldı. Dolayısıyla bu tür yalan haber yayınlayanların ne insana, ne de insani değerlere saygıları yok. Türkiye’de biri de çıkıp “Tamam artık, Allah’tan korkun. Bu mesele tamamen çığırından çıktı.” demiyor. Böyle bir şey denilmediği, kanuni bir düzenleme yapılmadığı için de yalan, yalanı atanın yanına kar kalıyor. Yalancı onunla prim yapıyor, traj alıyor, müşteri kazanıyor. Dolayısıyla reklam pastasından aldığı pay oranı artıyor.

İkincisi: -Allahu a’lem bana öyle geliyor- Türkiye, hükümetin akıllı politikaları ile devlet-millet işbirliği, elbirliği ile iyi bir yolda ilerliyor. Şöyle böyle, belli ölçüde anlaşarak, uzlaşarak –her ne kadar bir kısım çatlak sesler olsa da- iyi şeylere imza atılıyor. Kırk-elli senelik Avrupa Birliği hülyalarında ilk defa bu derece müşahhas adımlar atılıyor, gelişmeler yaşanıyor. Türkiye NATO toplantısına başarılı bir ev sahipliği yapıyor. Ekonomik alandaki gelişmeler, enflasyon oranının düşüşü, yabancı sermayenin yatırım için ülkemize gelişi, turizm gelirlerinin artışı vs.. gibi hepsi de çok önemli olan gelişmeler yaşanıyor.

İşte –Allahu A’lem- bu gelişmeleri baltalamak ve sabote etmek isteyen insanlar, gruplar, çevreler, iç ve dış mihraklar var. Türkiye güzel günlere doğru giderken birileri, her zaman yaptıkları gibi el altından bazı şeyler çevirmek istiyorlar. Bu durum Türk insanın hiç de yabancısı olmadığı bir gerçektir. Şimdiye kadar nice zirvelere yükselen insanlar sanki oralara yakınlarını kayırmak için yükselmiş gibi hareket etmediler mi? İstihbarat örgütlerinin gözünün içine baka baka kaçakçılık yapmadılar mı? –Telaffuz ederken bile utanıyorum- Hortumlama olaylarına ne demeli? İşin en önemli yanı bütün bunlar perde arkasında yapılırken Türkiye’de “irtica”, “Fethullah Hoca” ve buna benzer haberler ile gündem değiştirdiler. Kamuoyunun nazarını başka yana çevirip hortumlamayı rahat yapalım diye.

Şimdi de ihtimal yine ortada böyle bir plan var. Bu plana bağlı olarak bu yalan haberi ortaya attılar ve gündemi değiştirmek istediler.

Üçüncüsü: Güya ölüm sath-ı mailine girmişim; son günlerimi Türkiye’de geçirmek istiyormuşum. Pekala böyle bir insan beş yıldır ayrı kaldığı ülkesine gelirken nasıl gelir? Şov meraklısı insanlara göre havaalanında alâyiş-nümayiş olsun, binlerce insan gelsin karşılasın, konvoylar oluşsun! “Alemi nasıl bilirsin?” demişler, “Kendim gibi” demiş. İhtimal böyle düşündüler.

Halbuki ben hayatım boyunca bir-iki insanın dışında hiç kimsenin beni bir yerden gelirken karşılamasını istemedim. Onu da araba kullanmasını bilmediğim ve arabam olmadığı için istedim. 1997’de ABD’den Türkiye’ye dönüşümde uçaktan telefon ettim ve sadece bir kişiye haber ettim. Ne medyanın ne de dostlarımın gelmesini istedim. Kardeşlerim dahil en yakınlarım bile geldikten sonra duydular Türkiye’ye döndüğümü.

Benim tabiatım bu. Küçüklüğümde kendi evimize giderken bile böyle yapardım ben. Herkes bana mı bakıyordu sanki? Hem baksaydı ne olurdu? Olsun, baksın-bakmasın, önemli değil, ben gece eve girmeyi tercih ederdim Erzurum’a dönüşlerimde. Rahmetli babam derdi ki: “Bizim oğlan leylek, gece geliyor eve.” Elâlem, mahalleli, konu-komşu “falan geldi-gitti” desinler, konuşsunlar istemezdim. Sevmezdim böyle şeyleri karakterim icabı.

Hatta yeri gelmişken bir kere daha ifade edeyim bu fedakar milletin esnafıyla-öğretmeniyle, kadınıyla-erkeğiyle dünya çapında gerçekleştirdikleri eğitim faaliyetlerinin şahsıma isnad edilmesini bana sövme gibi telakki ediyorum. Bir şey yaptığım kanaatinde değilim. Bu memleketin gönüllü insanı yapıyor yapılan her şeyi. Ama gel gör ki birileri yanlış ictihatlarıyla bana malediyorlar. Ben yıllardan beri buradayım ve gönüllü tecrid içindeyim, gördüğünüz ve bildiğiniz gibi. Ama işler Allah’ın tevfik ve inayetiyle her yerde yürüyor. Hem de bütün mütemerrit ve mülhitlere rağmen.

Dönelim başa; ben Türkiye’ye dönünce ciddi bir şekilde karşılama olacak, binlerce insan kafileler halinde havalanına gelecek ve araya bir kısım provakatörleri koyarak ortalığı karıştıracaklar, gündem değiştirecekler. Rica ederim, en masum yürüyüşlerde bile yapmadılar mı bunu?

Dört: Bu yalan haberle kendi yazlığında, bağında bahçesinde, yaylasında eşi dostu arkadaşları ile beraber kafa dinlemek, yazın keyfini çıkarmak, duygu, düşünce ve inanç dunyası istikametinde Kur’an okumak, hadis okumak isteyen insanların önünü kesmek istemiş olabilirler. Ferdî değil, umumî anlamda bir gammazlama hareketi olarak görebilirsiniz bunu. Neticede gelirler, derdest ederler o masum kişileri ve siz derdinizi anlatıncaya, suçsuz olduğunuzu kabullendirinceye kadar –affedersiniz- pestiliniz çıkar orada. Neden? Çünkü siz baştan suçlu ilan edilmişsiniz. Hukuk tersine işliyor yani. Siz suçlu ilan edileceksiniz, sonra suçlu olmadığınızı isbat edeceksiniz. Halbuki hukukun temel felsefesi gereği “nefy isbat edilemez”. “İnsanlar suçlu olduğu isbat edilinceye kadar masumdur”. “İsbat edilmek zorunda olan iddiadır.”

Böyle masum insanları karalamak için evlerine gizlice bir takım CD, kitap gibi malzeme koymak da zor değildir. Şu aralar terörizm dünyada en çok üzerinde durulan mevzu. Yaptıkları o düzmece planla masum insanları terörist ilan etme, yapılan masumane işleri terörle irtibatlı imiş gibi gösterme gayretleri olabilir. Basit bir komplo teorisi olarak görebilirsiniz bunu ama bu türlü niyetlerin olmadığına beni temin edemezsiniz.

Beş: Şeytanların telkinatıyla cinlerle konuşan, uğraşan bazı insanlardan duymuştum ki bir insanın ölümünü ilan etmek, ona büyü yapmak için uygun bir zemin hazırlar. Bu halkın ona karşı olan bakış açısının, kabulunun tesirini kırar, böylece büyü daha çabuk tutar. Ben böyle şeylere inanmam ancak bu maksatla böyle bir yalan haber uydurulmuş olması da ihtimal dahilindedir. İhtimal, yukarıda bahsettiğim bir kısım müteşeyyihin ve uleymat böyle bir şey yapmış olabilir.

Soru: Bütün bu olup bitenler karşısında nasıl bir tavır takınmamızı istersiniz?

Cevap: İfk hadisesinde Efendimiz’in ve Sahabe’nin tavırlarını biliyorsunuz. Şimdi sahabe basiretli bir toplumdu. Buna rağmen onların arasına karışmış münafıklar da vardı. Efendimiz’e karşı olan hınçlarını alabilmek için Aişe validemize iftira attılar. Bu bir senaryo idi. Başında meşhur munafık Abdullah b. Übey b. Selul vardı. Her zaman böyle –bağışlayın- aptalca senaryolara inanacak insanlar çıkabilir. Nitekim o basiretli sahabe arasında da buna inananlar çıktı. İsimlerini söylemeyeceğim, topu topu üç kişiydi bunlar. Türkiye’deki müslümanlarda bu kıvam olmayabilir diye düşünüyorum. Daha önce ifade ettiğim gibi basiretine hayranım, ama halkımızın içinde bu yalanlara, tezvirle, komplolara inananlar çıkabilir. Bir değerlendirme eksikliği, yıllardan beri hiçbir kıymet-i harbiyem olmamasına rağmen beni görememeleri, mağduriyet ve mazlumiyetime rağmen gurbette kalışım onların bu tür şeylere inanmalarında etkili olabilir. Ve tutarlar havaalanını doldururlar, komplocuların ekmeklerine yağ sürerler. Onun için STV’deki canlı telefon bağlantısında da söyledim, bir kere daha söyleyeyim, hakkımı helal etmiyorum böyle davranan kişilere.

Soru: Böyle bir iftira karşısında neler hissettiniz?

Cevap: Üzülmedim diyemem. Elbette üzüldüm, canım sıkıldı. Ama şöyle teselli buldum kendi kendime: Aişe validemize devr-i saaadette iftira atanlar oldu. Mülhidler Allah’a iftiralar attılar. Kur’an-ı Kerim’de kaç yerde Allah’a atılan bu iftiralardan bahsediliyor. Haşa! “Allah evlat edindi” diyorlar, “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyorlar. Zat-ı Uluhiyet’e karşı saygısızca bu ifadeler benim her zaman rikkatime dokunur. Şimdi bunu mülhidler Allah’a, Hazreti Aişe Validemiz’e yapmışlar. Sonra günümüz mülhitleri de benim gibi bir kıtmire yapmışlar. Çok mu diyor ve teselli oluyorum…

Soru: Son olarak ilave edeceğiniz bir şey var mı?

Cevap: Evvela, zulmetme kabiliyeti olanlar zulmederler. İşin acı yani –tabii acı mı, tatlı mı ona siz karar verin- sizin ısıran dişleriniz olmadığı için ısıramazsınız. Bana göre böylesi daha iyi. Varsın onlar zulmetsinler, zulme devam etsinler, biz de temkin ve teyakkuz içinde istidadı olanlara Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve mağfiretini dileyelim, yanlış yolda yürümeden onları halâs etmesini isteyelim.

İkincisi, iftiraya maruz kalma, komplolarla karşılaşma her zaman bu yolun yocularının kaderi olmuştur ve olmaya da devam edecektir. Ama basiret her şeyi silip-süpürüp atmıştır. Basiret karşısında hiçbir komplo, hiçbir iftira tutunamaz.

Üç; dünyanın dört bir yanına Türk kültürünü, Türkü dilini götüren insanların faaliyetlerini görmezlikten gelmek bir nankörlüktür. İşte ben bu faaliyetlere güneş diyorum. Güneş ise balçıkla sıvanmaz. Ne yaparlarsa yapsınlar, bu basiretli toplum her şeyi görüyor ve biliyor. Dolayısıyla olup biten bu şeylere engel olamama, ışığı söndürememe onları hezeyana sevkediyor. Muvazenesizce çırpınıyorlar. Bunun da bilinmesi lazım. Çünkü söz konusu zihniyete göre aynen kast sistemine inananlar gibi onlar -hâşâ ve kellâ- yaratıcının ağzından-kulağından, öz-be-öz Anadolu’nun hakiki evladı ise tırnağından yaratılmış. Dolasıyla siz ne kadar nâsezâ nâbecâ da deseniz: “Aman vermen vurun, iflah etmeyin, öldürün!” bu faaliyetleri gerçekleştirenler hakkında verilen hükümdür. “Öldürün siz onları, sonra delil buluruz ” bu anlayışın dayandığı temel mantıktır. Bunun da böylece bilinmesinde fayda var.

Son olarak: Hiç kimse moralini bozmasın. Bu millete, bu milletin bugününe ve yarınına, hatta bütün insanlığa yapılan şu hizmetler Allah’ın izni ve inayetiyle devam edecek, kervan yürüyecektir. Bu kervanı yine Allah’ın lütfu ve keremi ile ne iftira durdurur, ne de tezvir.

İman, Zulüm ve Şirk

Herkul | | KIRIK TESTI

İMAN, ZULÜM VE ŞİRK

“İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’âm, 6/82). Sahabe-i kiram bu ayet nazil olduğunda tir tir titriyor, tabir caizse iflahları kesiliyor ve İnsanlığın İftihar Tablosu’na koşup, "Hangimiz vardır ki imanına zulüm karıştırmasın?" diye sorarlar. Aslında aynı türden, mehâbet ve mehâbet edalı iflah kesilmesini, söğütler gibi titreyip yaprak dökmelerini, hazanı görmüş bülbüller gibi ağlamalarını başka ayetlerde de görürüz: "Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekirse öylece sakının. Ona lâyık olduğu tazimi gösterin ve ancak O’na teslim olan müslümanlar olarak can verin." (Al-i İmran, 3/102). "Ama asıl Rabbilerine duydukları saygıdan dolayı çekinenler. Rabbilerinin âyetlerini tasdik edenler. Rabbilerine hiç ortak tanımayanlar. Rabbilerine döneceklerine inandıklarından kalpleri titreyenler, O’nun yolunda mallarını harcayanlar. Evet, işte onlardır hayırlara koşanlar ve o işlerde öne geçenler!" (Mü’minûn, 23/57-61).

Sahabenin anlayışına göre yolda bir karıncaya basıp öldürmekten örümceğin yuvasını bozmaya, evlatlarının arasındaki adaleti koruyamamadan başkaları hakkında süizan ve gıybet etmeye, gururlu ve kibirli davranışlarla başkalarını rencide etmekten Allah’ın yasak kıldığı içki içmeye, kumar oynamaya kadar hepsi derecesine göre zulümdür ve bunlara küçüğüyle, büyüğüyle bulaşmayan kimse yok. Zaten Allah Rasulü’ne koşmalarının nedeni de budur. Efendimiz bunu gayet iyi bildiği için daha başka bir şey söylemelerine fırsat vermeden ayette geçen zulmün şirk olduğunu Lokman Suresindeki "Ey oğulcuğum! Allaha şirk koşma. Çünkü şirk çok büyük bir zulümdür." (31/13) ayeti ile açıklar ve böylece onlara derin bir nefes aldırır.

Şirke gelince; şirkin çeşitleri vardır. Bunlar arasında en tehlikelisi gizli şirkdir ki bu tevhid-i ulûhiyete karşı olan şirktir. Her şeyden önce kul olarak, insan olarak bizlerin tevhid-i ulûhiyete karşı havass-ı zâhiriye ve batıniyemizi (maddî ve manevî hislerimizi) kullanarak bir ubudiyet sergilememiz lazım. Bu da vicdan mekanizmasını çalıştırmakla olur. Malum vicdan mekanizması dört önemli esasa sahiptir: his, zihin, irade ve latife-i rabbaniye. İdrak ve şuur ise bu dört unsuru besleyen amillerdir. Demek gizli şirk bu mekanizmayı lâyık-ı vechiyle çalıştırmamak suretiyle olur ve insan çoğu zaman bunun farkına varmaz.

Evet, Rab O’dur, Ma’bud ve Maksud-u bi’l-istihkak (ibadet edilmeye hak sahibi) O’dur, öyleyse başka türlü mülahazalara girmeden her şeyin Allah’tan beklenmesi, Allah’tan istenmesi gerekir. Aksine bir tavır takınılırsa, mesela çocuğum olsun talebiyle kabirlere ziyaret yapılıp, oralardaki muhterem zevattan talepte bulunulursa bu tevhid-i ulûhiyete karşı işlenmiş bir şirk ve büyük bir cinayettir (günahtır).

Bunun gibi şirk işmam eden şeyler de çok önemlidir. Allah Rasulü (sallallahu aleyhi vesellem) bir hadisinde "Sizin için en çok korktuğum şey küçük şirktir." buyurur. Sahabe "Eş-şirkü’l-asgar (küçük şirk) nedir Ya Rasulallah?" diye sorar. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) "Riya!" diye cevap verir. Gösteriş demek. Riya, hadiste geçen ifadesiyle "debibü’n-neml"i andıran, gece yürüyen karıncanın izi gibidir, hissedilmesi imkansız gibidir. Küçük görünür başlangıçta ama işleye işleye büyür ve neticede "Lâ sagîrate mea’l-ısrar ve lâ kebîrate mea’l-istiğfar – Israr edilen küçük günahlar küçük, istiğfar edilen büyük günahlar büyük değildir." fehvasınca büyük günah hâlini alır. "Ben şurada iyi bir namaz eda edeyim de görsünler bakalım namaz nasıl kılınırmış!" veya "Şurada güzel bir va’z u nasihat edeyim de!.." demeniz, içinizden geçirmeniz debibü’l-neml’dir. Ömer b. Abdülaziz’in valilerine yazdığı bazı mektupları "belâgatlı ve âdalı bir dil kullandım, içime gurur geldi" diyerek yırtıp attığı anlatılır. Demek o hassas insan içindeki debibü’n neml’i keşfetmiş.

Evet bu ve benzeri basit, küçük, ehemmiyetsiz görülen şeyler Allah ile aramıza girer, haylûlet eder, gölge olur ve neticede Allah’ı sıfat, zat ve esmasıyla tam olarak göremez ve bilemez oluruz. Bunun tabii sonucu olarak da istifade azaldıkça azalır.

Osmanlı, insanların bu türlü vartalara düşmemesi icin bazı tedbirler almış. Mesela sadaka taşları bunlardan birisidir. Veren verdiğim görünmesin diye gecenin zifiri karanlığında gider vereceği şeyi oraya koyar, böylece riyaya kapı açmaz. Muhtaç olan da yine zifiri karanlıkta gider ihtiyacı kadar alır ve zillet yaşamaz, minnete altına girmez. Büyük bir seferden dönen padişahın şehre gece girmeyi tercih etmesi, yatağının dehlize serilmesini istemesi de basit şeyler değildir. Demek bu kadar debdebe ve ihtişam, bu ölçüdeki güç ve kudret onlara Allah’ı unutturmamış. Efendimiz’in kadem-i mübarekinin izini alnında bir sorguç gibi taşıyan Sultan Ahmet’in, kendi adını verdiği camiin inşasında bir taraftan bir ırgat, bir amele gibi çalışması, diğer taraftan göz yaşları içerisinde "Allahım! Ahmet kulunun işlerine riya karıştırma!" diye dua dua yalvarması önemsiz bir hadise değildir. Demek Osmanlı, kendi olduğu dönemde tavandan tabana tevhid-i ulûhiyet ve rububiyete aykırı, gizli şirki işmam eden gurur kibir, benlik, enaniyet, riya ve süm’a gibi davranışlardan uzak durarak imanlarının selametlerini korumaya çalışıyorlardı.

Hâsılı, sahabenin idrak ufkuna öylesine ihtiyacımız var ki…

“BEN” DİYEN İKİ KİŞİ

Kur’an’da Allah’tan başka "ben" diyen iki kişi vardır. Birisi Kârun… O şöyle diyor: "İnnemâ ûtîtühû alâ ilmin indî – Bu zenginlik bana ilmimden dolayı verildi.” (Kasas, 28/78). Diğeri ise Firavun. O da "Ene rabbükümü’l-a’lâ – (Haşa!) Ben sizin yüce rabbinizim, efendinizim!” (Naziat, 79/24) der. Kendilerine ihsan edilen nimetleri kendilerinden bilen ve apaçık şirkin içinde bulunan bu ve benzeri kişilerin dünyevî âkıbetlerinin ne olduğunu, nasıl yerin dibine batırıldıklarını yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Uhrevî cezalarını ise Allah bilir.

Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) "ben" kelimesini sadece Huneyn ganimetlerinin taksiminde bazı ileri-geri şeyler söyleyen Ensar’ın gençlerine cevaben yaptığı konuşmada kullanmıştır. Sadece Ensar’dan olan insanların katıldığı o meşhur konuşmasında "Ey Ensar topluluğu! Duydum ki, gönlünüzde bana karşı bir kırgınlık hasıl olmuş. Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Ben geldiğimde, siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Ben geldiğimde siz, birbirinizle düşman değil miydiniz? Allah, benimle sizin kalplerinizi telif etmedi mi?" Dikkat ederseniz buradaki "ben" kelimelerinde bile nihaî iradeyi Allah’a havale etme ve kendisinin bu işlerde bir aracı olarak kullanıldığını ilan ve i’lâm var.

"Ben, ben!" demek her zaman söylenildiği gibi şeytanın mırmırları ve hırıltılarıdır. İhsan olunan nimetlerde "lâyık olmadığımız halde Allah lütfediyor", başarılan, işlerde "Allah bizleri güzel ve hayırlı işlerde istihdam ediyor" demek daha selametlidir. Bu hususu çok iyi kavrayan tasavvuf erbabı, yeme, içme, gelme, gitme gibi insanın en tabii hallerinde bile ben kelimesini kullanmamış ve Allah’ı bir ân-i seyyâle dahi olsa unutarak şahsın kendi iradesini öne çıkaran "yedim, içtim, geldim, gittim…" gibi şeyler dememiş, dememeye özen göstermiştir.

İNSAN VE HALİFELİK VASFI

Allah insanı dünyaya gönderirken onu ihtiyaç duyacağı şeylerle donatarak göndermiş, böylece boşluğa düşmesini baştan engellemiştir. Ona halifem demiş, eşyaya müdahele hakkını vermiş, ferdî, ailevî, içtimaî, iktisadî, siyasi hemen her alanda plân, inşa, tanzim kudreti lütf ve ihsan etmiştir. İnsanın halife kılınmasında Kur’an "Ca’l" kelimesini kullanıyor ki burada bir nükte gizlidir. "Ca’l" kelimesi kalıcı, aslî ihsanlarda kullanılır, emanet ve âriyet gibi şeylerde değil. Bu da göstermektedir ki insan Allah’ın aslî halifesidir. O halde insanın hilafet makamına layık bir tavır ve tutum izlemesi gereklidir bu dünya hayatında.

Ayrıca Allah bir kısım insanların gelecekteki gösterecekleri performansları ilm-i ilahisi ile önceden bildiği için onlara ekstra lütuflarda bulunmuştur. Dolayısıyla bu tür kişilerin donanımları sair insanlara nisbetle daha farklı olmuştur. Enbiya-i izam, asfiya-i kiram, evliya-i fiham bu gruba girer.

Adalet

Herkul | | KIRIK TESTI

İfrata ve tefrite girmeden din-i mübinin emirlerini yerine getirmeye adalet denir. Ya da Allah tarafından ortaya konmuş, vaz’ edilmiş, insan ve toplumdaki umumi ahenk ve dengeyi sağlayacak değerler bütünüdür adalet. Adalet “A-d-l” kökünden gelir. Bu kelime “Idl” şeklinde okunduğunda bu, birinin veya bir şeyin diğerine denk olması anlamına gelir.

İslam alimleri Allah’a kul, Peygamber’e ümmet olan bir insana, ferdî, ailevî, içtimaî alanlarda terettüp eden sorumlulukların hepsini adalet sözcüğüyle ifade ediyorlar. İçtimaî münasebetler, idarî esaslar hep adalet kavramının muhtevası içinde. Usul-ü fıkıh derslerinde de gördüğümüz gibi adalet evâmir ve nevâhînin (emirler ve yasaklar) mecmûundan ibaret. Adaleti “sırat-ı müstakim” terkibi ile izah ediyor İbn Miskeveyh. Milas Müftüsü Molla Sadık Efendi de o mesele üzerinde çok geniş duruyor. Onun kitabı zannediyorum Latince harflerle basılmadı ama önemli bir zat. Üstad da adalete ibadet ve kulluk manası veriyor; eserlerinde iki yerde, hem Lemâat’ta, hem de İşarâtü’l-İ’caz’da ariz ve amik (genişçe) bu konu üzerinde duruyor.

Kur’an-ı Kerim’de geçen “kıst” kelimesi mastar olarak kullanıldığında adalet manasına gelir. Sıfat ya da ism-i fail olarak kullanıldığında ise zalim manasına gelir. “Kasıtîn”de olduğu gibi (Cinn, 72/14). “Muksitîn” şeklinden if’al babından kullanıldığında zulmü izale etmiş manasına, “adil ve müstakim olanlar” demektir. Onun için Kur’an “İnnallâhe yuhibbul muksitîn – Şüphesiz Allah âdilleri sever” (Mâide, 5/42) derken, “Ve emmel kâsitûne fekânû licehenneme hatabâ – Hak yoldan sapanlar ise, cehennem odunu olurlar.” (Cinn, 72/15) buyurur.

Adaletin bir de “insaf” manası var ki bu da dengeli davranma demektir. Hakkınızı almak ya da bir hakkı yerine getirmek istediğinizde dengeli davranmak da adalettir. Çünkü bu tür durumlarda insanlar genelde hakka, hakkaniyete çok riayet edemeyebilirler ki bu da insafla aşılabilir.

Adaletin ilk adımı ferdin şahsi hayatında Müslümanlığını yaşaması ile atılır. Sonra daire genişletilir, aileden topluma uzanan çizgide ibadet duygusunun, ibadet duygusu içinde itidalin ve aynı zamanda istikametin hakim olması adımları gelir. “I’dilû hüve akrabu li’t-takvâ – Âdalet edin, takvaya en yakın olan şey adalet ve istikamettir.” (Maide, 5/8) buyuruyor Kur’an. Haddizatında Kur’an’dan istifadenin yolu takvadan geçer ve takva ile en içli-dışlı olan şey adalet ve istikamettir. Her Cuma hutbelerde okuduğumuz, dinlediğimiz “İnnallâhe ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsani…” (Nahl, 16/90) ayetinde de ilk önce adalet emrediliyor, sonra ihsan geliyor. Yani kulluğu yerine getirirken Allah’ı görüyor gibi yerine getirme, yapacağı her şeyi Allah tarafından görülüyor mülahazasıyla yapma. Sonra “ve îtâi zi’l-kurbâ” geliyor: yakınlardan başlayarak yardımda bulunma. Kur’an’da değişik yerlerde ele alındığı ve yakınlık çerçevesinin belirlendiği gibi, kan akrabaları, mahalledeki müslim-gayri müslim yakınlar hep bu kayda dahil.

Dinin istikamet içerisinde yaşanması da adaletin ayrı bir tezahürüdür aslında. Hamdi Yazır’dan Fahruddin Razi’ye, Seyyid Kutub’tan Üstad Bediuzaman’a kadar herkes “İhdinâs sırâtal müstakim. Sırâtallezine en’amte aleyhim, gayril mağdubi aleyhim” (Fatiha, 1/6-7) in tefsirinde istikamete böyle mana verirler. Akıl, şehvet, gazab gibi üç esasın adl u istikamet üzere kullanılmasını anlatırlar. Üstad bazı eserlerinde inat, hırs gibi duyguları buna ilave eder, bunların ifrat ve tefriti adına örnekler verir. İmam Gazzali ise mühlikât (insanı helake götüren kötü şeyler) ve münciyât (insanı kurtaran iyi şeyler) başlıkları altında bunları çoğaltır ve geniş geniş üzerinde durur.

Aslında mühlikât veya münciyât, hangisinde olursa olsun insanda var olan hisler iyi ya da kötü şekillerde kullanılabilir. Mühim olan o hissin niçin verildiğinin farkında ve şuurunda olup öylece kullanmaktır. Mesela şehvet duygusu tenasül (neslin devamı) için çok önemlidir. Muamele-i zevciyyeden alınan zevk de ücret-i âciledir (peşin). Humûdet (hissizlik) bu konuda katiyyen matlup değildir, tefrittir o. Öte taraftan fuhşa açılma, bohemlik içinde bulunma ise ifrat. “İffet” bu ikisinin ortasıdır ki “adl” buna denir.

Hasedi yani insandaki çekememezlik ve kıskançlık hissini ele alalım. Herkesi ve her şeyi kıskanma ifrat, hiçbir şeyin umurunda olmama, boş verme tefrit. Ortası gıptadır bunun. Madem çekememezlik duygusu size verilmiş, onu istikamet ve adl üzerine kullanın ki o da gıptadır. “Allah falana şunu ihsan etti, niye bana ihsan etmesin ki. Zaten O’nun rahmeti çok geniş.” demek lazım. Dikkat edin “Niye ona ihsan etti ki!?” değil. Bu mahzurlu. Ya da alâkasız kalma, o da mahzurlu. “Niye bana ihsan etmesin ki?” Mahzursuz olan budur. Zaten “Febizâlike fe’l-yetenâfesil mütenâfisûn – İşte yarışacaklarsa insanlar, bu Cennet devletine konmak için yarışsınlar! (Mutaffifîn, 83/26) buyuruyor Kur’an-ı Kerim.

Misalleri çoğaltabilirsiniz. Mesela cerbeze ve demagoji aklın kullanılmasındaki ifrat durumudur. Tefriti ise âtıl, tembel, uyuşuk, miskin, her şeye eyvallah demek. Ama hakk u hakikatı kabul, din-i mübinin emirlerine muhatap olma, tenevvür etmiş hâliyle kalbe refâkatı, mükellefiyetin şuurluca idrakinde bulunma, içtihadî faaliyetler… onun adl u istikamet içinde kullanımı demektir.

İnsana verilmesi mezmum gibi görünen bir başka duygu var: inat. Doğru olmayan, yanlışlığı muhakkak bir meselede diretme, illâ böyle olacak deme ifrattır. Yanlışlar karşısında hiç dayanamama, direnmeme, karşı koymama… bu da tefrit. Adl u istikameti ise hakta sebattır. “Ben hakkı duydum, tanıdım. Beni makasla doğrasanız, demir taraklarla etimi kemiğimden ayırsanız dinimden dönmem.” deme inadın müsbet olarak kullanılmasıdır.

Gayz, kendi kendine kaynayıp köpürme demek. Kur’an cehennemi tasvir ederken “Tekâdü temeyyezü mine’l-gayz – Cehennem, gayzından, öfkesinden neredeyse çatlayacak haldedir.” (Mülk, 67/8) ayetiyle anlatır bunu. İnsan da bazı hadiseler karşısında köpürüp çatlayacak hale gelir. Bazen de hiçbir şeyden anlamaz, duymaz, umursamaz, neme lazımcı tavır takınır. Size miskinlerin halini anlattığımı hatırlıyorum: yangının alevleri miskinin yattığı odanın önüne kadar gelmiş, ama o yerinden kalkmıyor. Üstelik alevler biraz daha yaklaşsa da sigaramı bir yaksam diyor. Denize atsan böylelerini üzerine bir damla nem bulaşmıyor. Havadan nem kapma bir ifrat, denize atıldığında ıslanmama bir tefrittir. Aynen böyle de olmayacak şeylerden dolayı köpürüyor insan. Mesela ortada öyle bir durum söz konusu olmasa bile “hakkım yendi” iddiasıyla adam dövünüyor, yırtılıyor, kahroluyor, kan kusturdunuz tafraları yapıyor. Halbuki çok basit bir şey bu. Bu şekilde gayzetmenin, bu kadar küplere binmenin de alemi yok. Çünkü Allah var, ahiret var, hesap, mizan, Cennet, Cehennem var. Fakat aynı adam Allah’ına, Peygamberine küfredildiği zaman hiç ortalıklarda yok. Şahsî dunyası, menfaati ile alakalı şeylerde yeri göğü inleten bu insan ağız dolusu dine-diyanete hem de her gün küfredenler karşısında hiç rahatsız olmuyor, rahatlıkla başını yastığa koyup miskin miskin uyuyabiliyor. İşte bunun biri ifrat diğeri tefrit. Adl u istikameti ise yerinde, usûlünce tepkide bulunma.

Evet, insan Allah’a, Peygamber’e küfredildiği zaman Ashab-ı Kefh gibi “İz kâmû fe kâlû Rabbünâ Rabbü’s-semâvâti ve’l-ardi len ned’uve min dûnihî ilâhen lekad kulnâ izen şatatâ – Onlar ayağa kalkıp “Rabbimiz,” dediler, “göklerin ve yerin Rabbidir. Ondan başka hiçbir ilaha yönelmeyiz. Şayet böyle bir şey yapacak olursak, gerçek dışı, pek saçma bir söz söylemiş oluruz.” (Kehf, 18/14) diyemiyor, için için kaynayıp köpüremiyor, ne yapabilirim diye uykuları kaçmıyorsa Hak adına hiçbir gayreti yok demektir.

Korku da insanda ayrı bir histir. Allah’a karşı bir rehbet, bir havf, bir mehabet duymak ve işfak hissini körüklemek için verilmiştir. “Ellezine yahşevne rabbehüm bil-gaybi ve hüm mines sâati müşfikûn- O müttakiler, görmedikleri halde Rab’lerini gıyabında tazim eder ve hem de kıyametten, o dehşetli andan korkup tir tir titrerler.” (Enbiya, 21/49) diyor Kur’an-ı Kerim. Ama insan bu hissi burada değil de olur olmaz her şeyden korkmak suretiyle kullanırsa tefrit eder. Gökte şimşek çakar, korkar. Bir yerde gürültü-patırtı olur yüreği ağzına gelir. Aç kalacağım diye ürker. Gün gelir bir yerde korku başına bela olur. Ahireti bile umursamayacak ölçüde hiçbir şeyden korkmama ise ifrattır. Gözünü budaktan esirgemez derler ya, işte bu hal içinde bulunma; intihar komandoları gibi. Adl u istikameti onu gerçek sahibine vermekle olur. Dağınıklıktan kurtulur, derlenir, toparlanır insan o zaman. Yani sadece Allah’tan korkar, ciddi bir mehabet ve mehafet hissiyle O’na yönelir ve bütün o sûrî korkulardan sıyrılmış olur. Hasılı, hepsinin bir ifrat bir tefrit, bir de dengeli olan yanı var. İnsan bunlardan dengeli, defter-i hasenâtına hayırlar yazılmasına vesile olabilecek yanı seçecek, mesâviye (günahlara) bakan tarafa yönelmekten/yönlendirilmekten sakınacak ve böylece “adl”i sağlayacak. “İnnallâhe ye’müru bi’l-adli… – Allah başkalarına adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90) ve “…I’dilû, hüve akrabu li’t-takvâ… – Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.” (Maide, 5/8) ayetleri bu hakikati anlatmaktadır.

Günümüzde adalet derken biz hep sosyal adaleti anlıyoruz. İçtimaî adaletin gerçekleşmesi sağlam iman ve müslümanlığın doğru yaşanmasına bağlıdır. Bu olursa devletin kanunlarla tepenize binmesine, dayatma ve baskı yapmasına gerek kalmadan siz yapılması gerekli şeyleri içinizden gelerek yaparsınız. Bir başka tabirle adil olursunuz. Hazreti Ömer, Ömer b. Abdülaziz gibi büyük ölçüde Sahabe ve Tabiin Efendilerimiz ve nice İslam büyükleri gibi adil olur, adaletle davranırsınız. Adaletin mebadisi yani alt yapısını kurmadan gerçekleştiremezsiniz onu içtimai hayatta.

Tecdit –Teceddüt Ya da Yenilenme ve Yenileşme Fantazisi

Herkul | | KIRIK TESTI

Tecdit ve teceddüt hakkında değişik zamanlar değişik vesilelerle düşüncelerimi dile getirmiştim. Her şeyden önce tecdit/yenileme ameliyesi tarihi geçmişimizde mevcut olan bir şeydir. Tecdit hareketleri, tecdit dönemleri bu süreci ifade için kullanılan terimlerdir. Tecdit, yenileme işini gerçekleştiren müceddidin hem kendini hem de toplumu yenileme hamlesine verilen isimdir ve bu tecedütten yani yenilenmeden hatta yenileniyor görünmeden -ki ben buna yenilenme fantezisi diyorum- bütün bütün farklıdır.

Ebu Davudun Süneninde Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “İnnallâhe yeb’asü li hâzihi’l-ümmeti alâ ra’si külli mieti senetin men yüceddidü lehâ dînehâ – Her yüz senede bir, bu dini tecdid edecek bir insanı Allah gönderir.” (Ebu Davud, Melâhim, 3740) İslam alimleri hemen her asırda bu hadisin mana ve muhtevası üzerinde ısrarla durmuşlardır. Hatırladığım kadarıyla en ciddi ve en geniş duran İmam Suyuti, ondan sonra da İmam Rabbani Hazretleridir.

Hadiste geçen ba’s tabirini hadisin umumi muhtevasını nazara alarak şöyle yorumlamak uygun olur zannediyorum: Allah dipdiri bir insanı ölü bir toplum içinde neş’et ettirir ve onun eliyle o toplumu yeni bir dirilişe mazhar kılar. Bu diriliş bazen geniş bazen de dar alanlı olur. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irtihal-i dâr-i bekâ buyurmasından günümüze kadar bütün tecdit hareketlerine bakıldığında bazılarının dar, bazılarının çok geniş olduğunu görürsünüz.

İlk müceddid kimilerine göre Hazreti Ebu Bekir’dir. Ben şahsen bu görüşe katılmıyorum. Hatta bu yaklaşımın gereksiz bir inat uğruna, başka birine müceddid dememek için ortaya konduğunu zannediyorum. Esasen Hazreti Ebu Bekir’in vazife yaptığı dönem Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in yeni vefat ettiği bir dönemdir. Sahabe aynı sahabe, toplum aynı toplumdur. Bu açıdan Hazreti Ebu Bekir’in yenileyeceği bir şey yoktur. Onun için Hazreti Ebu Bekir’e müceddit demek yerine “Allah Rasulü’nün (sallallahü aleyhi vesellem) getirdiği dinî esasları bütün yeniliği, taraveti, halaveti ve canlılığı ile korumuştur; eskilerin ifadesiyle, çok iyi derpiş etmiş birisidir.” dense daha doğru olur. Hulefa-yi raşidin arasında illâ birine müceddit denecekse bence o Seyyidinâ Hazreti Ömer olmalıdır. Fakat genel kabul ilk müceddidin Ömer bin Abdülaziz olduğudur. O, iki buçuk sene süren iktidarında, kendinden önceki, Haşimilere ve Efendimiz’in ehl-i beytine karşı olan Emevi hıncını, kinini, nefretini durdurmaya calışmış, dinin haysiyet ve onuru için mücadele etmiş bir insandır. Minberlerde Hazreti Ali dahil Raşid Halifelerin adlarının okunmaz hale geldiği o dönemde her Cuma minberden “İnnallâhe ye’müru bi’l-adli ve’l-ihsani…” ayetini okuyup adalet, istikamet ve ihsanla hareket etmiş ve devlete bütün suiistimallerin önünü tıkayan bir yapı kazandırmıştır. Öyle ki Velid döneminde onbin dinar alan halasının tahsisatını bile kesmişti Ömer b. Abdulaziz. “Yeğenim, onbin dinar alıyordum, sen kestin bunu!” diyen halasına, “Halacığım!” diyor, “Nereden bulup vereyim? Hazinenin –ki milletin malı- durumu ortada. Bu durumda iken ben sana on bin dinar veremem ki!” Sonra da her zaman yaptığı gibi kalkıp biraz zeytin yağı getiriyor biraz da ekmek ve “Halacığım biraz yemek istemez misin?” diyor ve ekmeği yağa banıp yiyor. Tefessüh etmiş bir devlete zühd, yeniden Muhammedî bir ruh kazanma düşüncesini getiriyor. Onun döneminde insanlar ilk defa resmen “hadis tedvin”ine açılıyorlar.

Daha sonraları sırasıyla olmasa da müceddit olarak İbn Süreyc, İbn Dakiku’l-ÃŽd, İmam Gazzali, Fahruddin Razi, İmam Nablusi, İmami Rabbani sıralanıyor. Bunların umumiyet itibariyle mücedditlikleri İslam alimleri tarafından kabullenilen insanlar. Yoksa mücedditler elbette bunlarla sınırlı değil. Evet bu isimlerin hepsi çeşitli zamanlarda dar ya da geniş alanlı tecdit hareketlerinin öncülüğünü, temsilciliğini yapıyorlar. Bu faaliyetlerle insanlar dini yeniden, bir kere daha taptaze semadan inmiş gibi bütün taravetiyle duyuyor ve hayata taşıyorlar.

Değişik zamanlarda ifade ettiğim gibi aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duyması lazım. Bugünkü ruhta, kalpte, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün farklı olmalı. Böylece Zat-ı Uluhiyeti farklı delillerle vicdanınızda duymalısınız. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin: “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan çok önemlidir. Buna göre iki günü eşit olan inanç mevzuunda da, İslam mevzuunda da, ihsan mevzuunda da aldanmıştır.

Bir misalle açalım: insan hayatı boyunca bir minareye tırmanıyor gibidir ve öyle olmalıdır. Minarenin şerefesine ulaştığı an ise onun ölüm anıdır. Onun için insan şerefeye ulaşıncaya kadar sürekli hep bir basamak merdiven atlamaya bakmalıdır. Hep daha yukarı, daha yukarı, daha yukarı demelidir. Bir başka tabirle o bir “hel min mezid” kahramanı, devamlı araştıran, ilerleyen, tahkikatta bulunan, ilimde, fikirde, marifette derinleşen, ama bir türlü doyma bilmeyen bir yolcu gibi olmalıdır. Tıpkı Ayetü’l-Kübra’daki seyyah gibi. Çünkü bizim bu tür yenilenmeye ihtiyacımız var. Herkesin, ilim erbabının da, erbab-ı tarikatın da ihtiyacı var.

Burada bir hakikatin unutulmaması lazım: dini duygu, düşünce ve pratiklerimiz de her şeyin aslına yani dinin temel kaynaklarına, edille-i şer’iyyenin esaslarına dayansa da -ki bunlar Kitab, Sünnet, bir manada icma, bir manada fukahanın hâlisane yaptığı içtihatlardır- şartların ve konjönktürün meseleyi sunma açısından müessiriyeti de inkar edilmemeli. Zira şartlar ve konjönktür insanın üslubuna aksettiği gibi insanın karakteri, tabiatı ulaşılan sonuçlarda ciddi rol oynar. Mesela teknolojik gelişmeler müceddidin dimağını etkiler. Dolayısıyla müceddit kendi çağının davetçisi, ya da bir “nezir-i üryan”ın her çağdaki izdüşümüdür.

Teceddüte gelince; yenilenme fantezisi, yenilenme havası içinde bulunma tekellüflü tevillerle bir farklılık ortaya koyma, kendini alemden farklı olarak ifade etme çabasıdır. Yabancı bir kelimeyle ifade edilecekse “reform” ya da “reformasyon”dur teceddüt. Asıl-fasıl ayırd etmeksizin dinin bütün meselelerini yeniden gözden geçirme, çağa uydurma gayretidir. Problemleri çağa ve insanlara değil de Kur’an’a yükleme, Efendimiz’e izafe etme söz konusudur. Güya temel nasslarda yapılacak oynamalar ile problemler ortadan kalkacaktır. Mesela, Kur’an’ın asıl hedefi güzel ahlak, insan ve toplum hayatının disipline edilmesidir. Namaz, neden ve niçin demeden insanların Allah’a yaptığı kulluğun adıdır. Hayatı disipline eder, insanın güzel ahlaka ulaşmasını sağlar. Ama bu çağda farklı şekillerde de kulluk yapılarak aynı sonuca ulaşılabilir, illâ namaz olması şart değil. Oruç yerine farklı bir diyet ikame edilebilir. Zekat ve hacca bedel başka şeyler devreye girebilir. Ve daha nice ipe sapa gelmez, hiçbir akli ve dini temele dayanmayan düşünceler…

Şimdi bu tür fantastik şeyleri ortaya atanlara müceddit değil müteceddid denilir. Reformist demek daha uygun. Aslında bunların yaptıkları dinin ruhunu hırpalamaktır. Diğerleri ise dinin esasına, usulüne, ümmehatına dokunmadan, muhkemata sadık kalarak onu yeniden, ter ü taze duyurma peşindedirler. Yani aradaki mesafeleri aşarak, -Üstad’ın Reşahatta dediği gibi- Asr-ı Saadet’e gidip, O Zat’ı vazife başında görerek, icraatına bakarak, onu yeniden hissetme. Çünkü yenilenme ihtiyacı olan din değil insanlardır.

Evet, fertler her gün farklı bir menfezden dinî hakikatları temaşa etmeliler; etmeliler ve her gün ayrı bir neşve duymalı, ayrı bir huzur soluklamalılar. Sofilerin de, Üstad’ın da yaptığı ve yapmak istediği şey budur. Ama onların halefleri yenilenme vetiresini gerektiği gibi yakın takibe almış mıdır, bunun her zaman münakaşası yapılabilir.

Serzeniş

Herkul | | KIRIK TESTI

Etrafımıza bir bakalım, her tarafta şuurluca Din-i Mübin-i İslama yapılan saldırılar var. Bu manzara karşısında kalbine bıçak saplanmış gibi yara aldığını hissetmiyen, hatta ölmeyen insanın diniyle kalbî irtibatını gözden geçirmesi lazım. “Allah onlara fırsat vermez ki?” deyip kenara çekilenlere, gamsız ve dertsiz laubalice hayat sürenlere sormak isterim; siz bu sözlerinizle Allah’a tevekkülünüzü mü ifade ediyorsunuz? Bence hayır; çünkü Cenab-ı Hakkın, bu lütfu ihsan buyuracağı seviyenin insanı böyle demez. Ne yaptık şimdiye kadar O’nun için? Gecelerimizde kaç damla göz yaşı var seccadelerimizde? Kaç defa inledik, ah u vah ettik Din-i Mübin-i İslam için? Kaç defa yüreklerimizi deldik Allah aşkına?

Allah sonsuz hikmeti icabı kendi varlığını inkar edenlere bile imkanlar verir. Bolluk ve refah içinde hayat sürmelerini murad edebilir. Onlara bakıp “bize de versin” demek hem Allah’a, hem de mensubu olduğumuz dine ve dinî düşünceye karşı saygısızlıktır. Biz kendimize bakalım; bakalım ve O’na layık, O’nun lütuf ve ihsanlarına layık kul olmaya çalışalım.

Hem biz bozuk olduktan sonra devletler muvazenesinde hakim unsur olmuşuz olmamışız ne ifade eder ki? Yarım yamalak müslümanlıkla bir yere varılamaz. O yarım yamalak müslümanlar değil mi Osmanlı’yı batıran? Hakperest olmalı, Allah’tan güzel şeyler istemeden önce o güzelliklere layık olmayı dilemeli. “Allahümme ahsin âkıbetenâ fi ümûri külliha – Allahım! Bütün işlerimizde akibet u encamımızı güzel eyle”

İnanmıyorum ben bizim samimi olduğumuza.. her tarafımızdan riya dökülüyor.. her davranışımız gösteriş.. nefsani bir sürü açıklarımız var.. zaaflarımız diz boyu. Tövbe kapısı sûrun üfleneceği ana kadar açıktır ve Allah’ın affetmeyeceği günah da yok. Öyleyse halimizi düzeltmek, kötülüklerden nedamet duymak, bir daha tövbeler tövbesi demek, kendimizi istikamete zorlamak, kendimize rağmen istikamette yaşamak için ne bekliyoruz? Niçin nefsaniliğe açık pencerelerden ağyar yüzüne bakıyoruz? Niçin nifak emareleri taşıyoruz?

Nefsim için söylediğimi zannetmiyorum bu sözleri. Çünkü nefsim için kavga etmiyorum ben. Ama hakikat-ı imaniyeye karşı lakaytlığı hazmedemiyorum. Neden imanda derinleşme gibi bir mefkûremiz yok? Neden elimizin altında hazine gibi eserlere yabancıyız? Neden onları okurken yabancılar gibi ağzımızda geveliyoruz? Neden ibadet ü taatimiz bizim gafletimizin gölgesinde cereyan ediyor? Neden okumayı, düşünmeyi, evrad u ezkarı angarya gibi kabul ediyoruz? Neden bazen yaptıklarımıza riya karıştırıyoruz? Neden hüsûf ve küsûf yaşıyor kalplerimiz? Neden, neden? İşte bu nedenlere cevap bulamıyorum ben.

Bu can sıkıntısı beni çok meşgul ediyor. Çoklarınızın idrak boyutunun üstünde hassas ve fazlasıyla duyarlı bir insanım. Yüzüne vurmasam bile birinin riyası beni bir gün rahatsız eder. Mesela birisi yok yere sesini yükseltiyorsa namazda, tesbihatta. Biliyorum ki gönlü yok sesinin içinde. Amelinin üzerine kezzap döküyor, farkında değil. Ama söyleyemiyorsun. Söylememe iradî fakat hissetme ve anlama gayri iradi. Ve olan bana oluyor.

Bir özenti, bir imrenme, bir taklit, bir yabancılaşma düşüncesi, bir mâsiyet hissi, küçük bile olsa günahı kâle almama, hareketin haysiyetini düşünmeme, gayri ciddi, laubali davranma almış başını gidiyor. Yara bunların hepsi. Zahirî yara ise bunlar zamanla geçer, ama ya batınî ise? Ya kalpte oturmuş ise? İşte böylesi basit müdahaleler ile geçmiyor, çok güçlü ameliyat-i cerrahiyeler istiyor. Üstad buyuruyor ki, "İçimizi dışımıza çevirseler Hazreti Eyüp aleyhisselam’dan daha dertli olduğumuz görülecektir.

Mâsiyeti hafife alanlar var. Mesâvî ahlak üzerine bir tortu gibi oturmuş. Para zaafı var kimilerinde. Kimilerinde yeme-içme gibi oldukça basit cismani zaaflar var. Bazılarında daha başka nefsani arızalar var. Ve daha ilerisinde Allah’ın haram kıldığı münasebetlere “Keşke meşru olsaydı!” diyenler. “Keşke küfrün mahsuru olmasaydı!” demek gibi şeyler bunlar.

Halbuki insan kendi zaaflarını bir şekilde görebilir, görmelidir de. Efendimiz’le (sallallahu aleyhi vesellem), ashab-ı kiramla, her dönemde davranışlarını örnek aldığı insanlarla kendini kıyas ederek boşluklarını görebilir. Aksi halde bu zaaf ve boşluklar farkında olmadan tabiat haline gelebilir. Bu da kalbin tab’ına (mühürlenmesine) vesile olur. Şeytanın durumu da böyledir. Yoksa şeytan bilmiyor değildi hak ve hakikatı. Allah hakkında malumata sahipti. “Senin ululuğuna kasem ederim ki Sen galipsin.” diyor şeytan Allah’a. İzzetine yemin ediyor O’nun. Fakat Kur’an’a karşı asi, Allah’ın emirlerine karşı isyankar. Işığın yanında zulmet gibi koruyor kendisini. Şeytan böyle davranıyor çünkü tabiatına öyle mal olmuş. Öyle bir noktada tutuyor ki kendini, oradan ayrılması mümkün değil. Adeta kilitlemiş kendisini. İnsan da böyledir, bir şeye kilitlenirse, ona zıt olan en yumuşak şeylere bile tepki verir. İşte şeytan da küfre böyle kilitlenmiş ve günah işlemek tabiatı haline gelmiş.

Evet, Allah içimizi dışımız gibi, dışımızı da içimiz gibi biliyor. Onun için bu zaaf ve boşluklar tabiat haline gelmeden terbiye edilmesi, izlerinin silinmesi gerekir. Bunun için de kişinin kendisini iyi terbiyecilerin terbiyesine teslim etmesi lazım. Bu arada şeytanın sağdan yaklaşmasına izin vermemek lazım: İnsan belli şeylerden, mesela namaz gibi ibadetlerden sebebini bilmeden zevk alır. Fakat bu mekr-i ilahi (imtihan) olabilir. Hissettiği o fevkalâdelik insanın kendi nefsine güvenmesine sebep olur ki bir mekr-i ilahidir bu, dolayısıyla bir istidraçtır. İşte çokları bu şekilde aldanıp gitmiştir.

Kafirlerdeki istidraç da böyle bir şeydir. Düşünün, Deccal’de ispirtizma (insanları etkileme gücü) gibi büyüleyici bir şey var. Atmosferine girenleri büyülüyor ve isteseler de çıkamıyorlar o daireden. Bir kuvve-i kudsiyeye sahip olmalılar ki kurtulsunlar. Onun için insan kendini müzekkâ (tertemiz, yanılmaz-aldanmaz) zannetmemeli ve her türlü fevkalâdeliği sahiplenmeyerek O’na vermeli; vermeli ve Allah’a karşı samimiyet soluklamalı. Zira insan yüreği samimiyet hisleri ile dolu değilse, kulluğunun içine başka şeyler karıştırıyorsa, ihsan edilen o güzellikler aslında bu riyakar ve münafığı batırmak içindir. Yarım yamalak, sûrî (görünüşte) bir imanı vardır, liyakatı yoktur, üzerine giydiği üniformanın hakkını veremiyordur, dolayısıyla da Allah elinden alır o imanı.

Güzel şeyler gibi fenalıklara karşı da böyle hissettiğimiz ama isim koyamadığımız şeyler vardır. Aniden, hiçbir sebep yokken insanın içini fena şeyler kaplayıverir. Gördüğünüz bir nesne sizi birden bire öyle bir noktaya, öyle bir mülahazaya iter ki batabilirsiniz orada. İnsanı alıp başka rıhtımlara, geriye dönemeyeceği sahillere götürür bunlar. Onun için Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) mealen "sizi fenaya çağıran bir tedai ile karşı karşıya kaldığınızda kendinize gelin, hemen tövbe edin" buyuruyor. Psikolojide de yeri vardır bunun: psikologlar bu durumlarda hal ve tavır değişikliği yapmayı öneriyor.

Evet; “İsyan deryasına yelken açmışım / Kenara çıkmaya koymuyor beni.” İsyan deryasına yelken açmalar hep böyle başlar. Başlangıçta açı çok dardır, farkına varamaz insan. Ayağında parmak ucu kadar bir yer tutar, fakat zamanla ayak izine ulaşır. Sonra adım genişliği, derken gözünün kestiremeyeceği kadar bir açı meydana gelir. Durması gerektiği yerden o kadar uzaklaşır ki geriye dönmek istese de dönemez.

Bundan daha tehlikelisi de böyle bir insan belli bir seviyeden sonra farkına varamaz neyin ne olduğunun. Gayri meşru bir şeyin kendisini nereye sürükleyeceğini bilemez. Dolayısıyla gözünü kaçırması, kulağına pamuk tıkaması, ağzını kapaması gerekli şeyleri farkedemez. Hissiyat-ı nefsaniye adına konuşur konuştuğunda.. Allah’ın gadab ettiği şeyleri görür gözünü açtığında.. şeytani melodilerle dolar kulakları bir şey dinlediğinde…

Allah hepimize aff-ı mütemadi (sürekli bir af), mağfiret-i amîka (kuşatıcı bir bağışlama), rahmet-i kamile (eksiksiz bir rahmet) lütfeylesin. Namazında, niyazında, orucunda olduğu halde “lemem”i (küçük günahlar) önemsemeyen insanlara akıl, fikir ve insaf versin. “Lâ sagîrate mea’l-ısrar, velâ kebîrate mea’l-istiğfar – Israr edilirse küçük günahlar büyük günah olur, tövbe edildiğinde büyük günahlar affedilir.” fehvasınca esas büyük günah ısrar edilen küçük günahlardır. Çünkü büyük günah büyüklüğü bilindiği sürece büyük değildir. Büyüklüğünu bilirse günahın, tevbe kurnalarına koşar, istiğfar eder, sıyrılır o halden insan çünkü. Fakat bilmezse onun lemem olduğunu, ya da bilir de önemsemezse, "bir tane, bir tane daha, bir tane daha ve son defa" derken kısılır kapana. Şeytanın stratejisidir bu: Mesaviyi süslü gösterir, nefsi aldatır. Sure-i Yusuf’ta "Bel sevvelet leküm enfüsüküm" buyurulduğu gibi tesvil yapar (günahları süsler), hipnoz edip gözlerini bağlar insanın. Halbuki insan bu kadar küçük şeylere kurban gidecek kadar aşağılık bir mahlûk değildir. Ahsen-i takvime mazhardır o, dünyalara yeten bir mahiyete sahiptir. Dolayısıyla latifelerini bu kadar küçük şeylerde batırmamalıdır. Matlubu, maksudu Allah olmalı onun. Veya şöyle diyelim, madem ki onun yaratılışı itibariyle nefsaniliği var, nefsaniliğini meşru dairedeki zevklerle, lezzetlerle tatmin etmeli, onun dışına çıkmamaya çalışmalı. Dişini sıkmalı, dilini ısırmalı, “la havle” çekmeli.

Sakın ha ben boğulmam demeyin. Zira nefs-i emmare bir devvar-ı gaddardır (zalim bir çark). Nice şahları, nice Heraklitleri dize getirmiştir. Hazreti Yusuf gibi bir peygamber bile "İnnennefse leemmâratün bis’sûi – Şüphe yok ki nefis kötülükleri emredicidir" diyerek ona itimat edilmeyecegini bildirmiyor mu?

Evliya menkıbelerinde anlatılır: İki kardeşten biri şehirde diğeri dağda yaşıyor. Şehirde yaşayan ismetini iffetini, kulağını, gözünü, ağzını, dilini… hani camilerde denilir ya "cemî-i cümle azalarını" koruyor günahtan. İhtimal o, şehirde yaşarken kendini kudsi bir hizmete adadığından dolayı Allah siyanet ediyor. Ya da dine hizmet mülahazası tüm benliğini sardığından "bana yakışmaz bu türlü şeyler" diyor ve kendini koruyor. Bunun kapısının önünde bir su tulumu asılıdır. İçi su dolu ama gariptir tulum hiç su damlatmıyor. Dağda halvette yaşayan ve sürekli Allah’ la münasebet içinde bulunan diğer kardeş bir gün şehre ziyarete geliyor. Onun da su tulumu var dağda iken hiç damlatmayan. Gelince o da asıyor tulumunu kardeşinin tulumunun yanına. Bir kaç dakika geçince başlıyor tulum su damlatmaya. İşte hüner burada. Şehirde yani en tehlikeli yerlerde, kendini salmadan, Allah’la münasebetini bütün samimiyetiyle devam ettirmede.

Evet, alabildigine müsait ortamlarda, günahlardan uzak, münzevi bir hayat yaşarken, orada sadece ibadet u taatle meşgulken bile şeytan gem vuruyorsa insanın ağzına.. kulak deliğinden, göz deşiğinden yol bulup giriyorsa günahlar.. nefis her gün ayrı bir gayyaya sürüklüyorsa onu.. o insan tehlikeli noktalarda hiç ayakta duramaz ki! Devrilir gider.

Demiri sıcak yanından tutan demirci babalar, hamur eline yapışmayan somuncu babalar gibi, bir şeyin babası olmak lazım. Gelin siz de bu kudsi mesleğin babası olun ve zirvelere tırmanın mesleğinizde. Muhyiddin b. Arabi Hazretleri Şam’ da caddede yürürken dar ağacında berdar edilen (asılmış) birini görür. Etrafındakilere suçunun ne olduğunu sorar. "İçki, zina, adam öldürme… hepsini işledi ve gün geldi, derdest edilip asıldı" derler. Hazret koşar ve ayaklarını öper şakinin, kendi mesleğinde zirveye çıktığı için. Bize de böyle olmak düşmez mi? Yani mesleğin babası olmak ve zirveye çıkmak.

Hasılı; bu denli serzenişe benim hakkım var mı? Siz bunu hak ettiniz mi? Bilmiyorum, ama isterseniz bunu benim huşûnetime ve boşalma ihtiyacıma verin. İsterseniz de her gün yapmanız gereken muhasebe ve murakabenizde mihenk taşı olarak kullanın ve tartın kendinizi bu kantara çıkarak…

Peygambere Saygı ve Bozulan Dengeler

Herkul | | KIRIK TESTI

Efendimiz öncesinde insanoğlu ilahi mesajları orijiniyle koruyamamış, peygamberlerin söz ve fiileriyle bırakmış oldukları mirası muhafaza edememişti ve bunun neticesi olarak da maddi-manevi ciddi bir tatminsizlik ve buhranlar anaforunda yaşıyordu. İnsanlık Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) ile bu bataklıktan kurtuldu ama onun mesajına kulak vermeyen insanlar kim olursa olsun -ki bunlar müslüman da olabilir- aynı türden anaforların içinde yıllar ve yıllar boyu yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak. Mesela, Batı dünyası ilahi dinin getirdiği değerlere sahip olamamanın boşluğunu rasyonalizm, pozitivizm ve benzeri ilim adını verdikleri düşüncelerle doldurmaya çalıştılar. Özellikle ortaçağda kendini gösteren bu yaklaşım Rönesansla gelişti, farklı bir mahiyet kazandı. Din-ilim ayrılığı bu yaklaşımın en önde gelen özelliklerinden biridir. Bu anlayışa göre Hristiyanlık daha çok ahlaki değerlerin koruyucusu konumuna sokuldu. Böyle olunca din de, dinle gelen mesajı insanlara takdim eden nübüvvet müessesesi de insanların nazarında değer kaybına uğradı.

Şurası muhakkak ki Cenab-ı Hakk’ın ihsan buyurduğu değerleri bırakıp bunların yerine dışarıdan başka değerler ithal etme dengeyi bozma demektir. Dengenin bu şekilde bozulması insanı da toplumu da başka dengesizliklere ve hatalara sürükler. Aslında İslam, Efendimiz’den (sallallahü aleyhi vesellem) önceki peygamberlerle takdim edilen değerleri yeniden insanlığa hatırlatmak, bozulan o dengeyi yerine oturtmak, bir başka tabirle ilahî âhengi yeni baştan tesis etmek için gelmiştir.

Evet, Allah’ın koymuş olduğu sınırların dışına çıkanlar ilmi ve ilmî düşünceyi adeta kutsamışlar, akla ve mantığa ters olduğu iddiasıyla din ve dinî değerlere baş kaldırmışlardır. Batı tarihi açısından bakıldığında belki bazı haklı nedenlere dayanan bu yaklaşım, ne yazık ki dinlerin mahiyet ve muhtevalarındaki farklılık hiç nazara alınmadan bize de yansımış ve ayniyle taklit edilmiştir. Eski yıllarda bu durumu bir darağacı misaliyle izah etmeye çalışmıştım: temelde başkaları için kurulan darağacında hiç haketmediği halde bizim dinimiz, inançlarımız ve kültürümüz de berdar edilmiştir.

Evet başkaları gibi bizim dünyamız da değer kaybına uğramıştır. Mesela ifrat ve tefritler arenasında Efendimiz de dahil peygamberleri bizim gibi bir sıradan insanlar seviyesine indirme -yüzbin defa haşa-, ya da kendi dönemlerinde sadece o dönemlere mahsus olmak üzere tarihsel bir misyon eda edip çekip gittiklerini iddia etme gibi düşünceler bir değer kaybıdır. Peygamber ve peygamberlik anlayışına da saygısızlıktır.

Ne yazık ki bu anlayış bulaşıcı bir virüs gibi bizim de içimizi sardı. Hatta bazı hocalar ve ilahiyatçılar bile bu hastalıktan nasibini aldı. Bunlar, bizim sahip olduğumuz ve Batı dünyasında emsalinin gösterilmesi mümkün olmayan usul ilimlerini bir kenara bıraktılar. Ve tabiatiyla bunlar tarafından yetiştirilen insanlar da kaptıkları bu virüsle malûl hale geldi.

Saygısızlık önce küçük daireden başladı ve büyüğüne doğru dalga dalga yayıldı. Önce Sahabe-i Kiramla başladılar işe ve sürekli eleştirdiler onları. O günlerde -beni tanıyan arkadaşlar bilirler- "Onlar da bizim gibi insandır" diyerek eleştirmeye başladıkları an içim cız etti benim. Şöyle dedim etrafımdakilere: "Bu mesele sahabe ile başladı ama sahabe ile bitmeyecek. Böyle sorumsuzca, hiçbir temele dayanmaksızın sahabeyi eleştiren kişiler çok yakında Peygamberi de sorgulayacak ve gün gelecek Kur’an’ı hatta Allah’ı sorgulamaya kadar varacak." Bu tahminlerimde yanılmayı ne kadar arzu ederdim. Fakat bunların hepsi oldu. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (haşa) "postacı" denildi. Yani tıpkı bir postacı gibi mesajı Allah’tan insanlara ulaştırdı ve işi bitti. "Kur’an’da gramer hataları var" denildi. Hatırlıyorum, benim çok takdir ettiğim ve sevdiğim bir insandan Kur’an hakkında "günümüzün modern anlayışına uymayan, modern tarz u telakkilerle örtüşmeyen yanları var" şeklindeki düşünceleri beni derinden üzmüştü. Gayretullaha dokunur bu sözler diye çok korkmuştum o zamanlar. Başkaları (haşa) "Allah cüz’iyatı bilmez" gibi Zat-ı Bâri hakkında yakışıksız düşünceler öne sürenler bile oldu. Hasılı sahabe ile başlayan tenkit süreci uluhiyet hakikatının sorgulanmasına kadar geldi dayandı.

"Tarihsellik" mülahazaları içerisinde "Maslahatları celb, mefsedetleri def etme" yi yegane ölçü alanlar oldu. Tarifi kendilerine ait maslahat ve mefsedetler Kur’an ile çatışırsa Kur’an’ı kulak ardı edeceksiniz dediler. Aslında maslahat ve mefsedetlerde bir mazmun vardır. O mazmun, Kur’an ve Peygamber tarafından belirlenmiştir. Mesela usul-u hamse denilen, korunması gerekli olan beş temel esas: akıl, nesil, din, nefis ve maldır. Bunların iddiasına göre bu beş husus günümüzde Kur’an ve Sünnette vaz’ edilen dinamiklerle değil de başka yollarla, sistemlerle korunabiliyorsa Kur’an tarihteki rolünü oynamış ve fonksiyonunu tamamlamıştır dediler. Fıkıh metodolojisindeki tasnifiyle vaz’î ve hitabî hiç ayırım yapmadan bütün tekliflere şamil kıldılar bu düşüncelerini. Bir tartışma programında seyretmiştim: kendisine sorulan bir soru üzerine birisi dedi ki: "Ben kendime göre namaz kılıyorum." Ne demektir bu? Din, insanları kendi iradeleriyle maksud-u bizzat olan hayra sevkeden, yönlendiren vaz’ı ilahî ise ne demek "kendine göre namaz"?

Aslında Ahmet Naîm cennet-mekandan, Ömer Nasuhi Hoca’ya, Allâme Hamdi Yazır’dan Bediüzzaman’a kadar çokları bu ve benzeri sakîm düşüncelerin üzerinde ısrarla durmuşlar. Hususiyle Bediüzzaman erkan-ı imaniyyeyi tahkime ihtiyaç duyulan bir mevzu olarak ele almış, farklı bir üslupla onları yeniden anlatmıştır. Hem de defalarca tekrarlama bahasına. Ben bu tekrarları askerî mülahaza ile tabyeler olarak görüyorum. Yani tek bir tabyeye bağlı kalmama, nefis ve şeytanın değişik taarruz şekillerine, vesveselerine, iğvalarına (aldatmalarına) karşı farklı ve alternatifli müdafaa şekilleri geliştirme nazarıyla bakıyorum. Kaldı ki Kur’an’ın uslûbudur bu. Aynı konuyu farklı yerlerde, farklı uslûplarla defalarca ele almamış mıdır Kur’an? Demek kaynağı Kur’an olan orjinal bir metoddur bu.

Şimdi aklî, mantıkî delillerle gerek Efendimiz’in (sallallahü aleyhi vesellem) gerekse diğer enbiya-i izamın konumunu zihnimizde ve hayatımızda bir kere daha belirlemek ve yerlerini tahkim etmek zorundayız. Zira bu mevzuda yaşanan düşünce ve inanç kaymaları hep bu tahkimsizlikten kaynaklanmaktadır. Üstad’ın Reşhalar’da anlattığı gibi anlama ve anlatma bir ölçü olabilir bu konuda. O reşhalardan her biri birer risaleye mevzu teşkil edecek kadar geniştir -Ne kadar arzu ederdim eli kalem tutan arkadaşlar o reşhalar üzerinde doktora çalışması yapsalar-.

Evet, Efendimiz büyük bir peygamberdir. Ruh-u Seyyidi’l-Enam’dır. Tasavvufî ifadesiyle "Taayün-ü evvel"in kahramanıdır. "Levlâke lemâ halaktü’l-eflâk – Sen olmasaydın, şu alemleri yaratmazdım" kudsi hadisinin mazharıdır o. Hadis, hadis kriterleri açısından sahih olmasa bile manâ itibariyle doğru; doğru çünki O Muarrif olmasaydı, bu alemlerden de, bu kitaptan da hiç kimse bir şey anlamayacaktı. O halde bu hadisin manası şu demektir; "Ey Rasulum! Bu kitapların okunması da, manâlarının şerhi de senin sayende oldu. Öyleyse Sen elindeki Kur’an’la her şeyin kavl-i şarihi, tefsir-i vâzıhısın." Eskilerin ifadesiyle "ille-i gaiye"sin.

Öyleyse Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) haşa sıradan bir postacı, bir müvezzi değildir. O yerde durup göklerle irtibat kuran, bizim hiçbir zaman münasebet kuramayacağımız alemlerle münasebet kuran, burada otururken Allah’ın konuşmasını duyan bir insandır, farklı hususiyetleri, farklı donanımları olan. Zaten o farklı donanımları olmasa Allah’tan emir alamaz. O donanımları olmasa yatağından kalkıp göklerde dolaşamaz, mirac yapamaz.

Kaldı ki bizim mesajı getiren bu Zat’a bu şekildeki bakışımız aynı zamanda o mesaja karşı da saygının ifadesidir. Dolayısıyla O’na saygısızlık mesaja karşı da saygısızlık duymaya sebep olur. Onun için ona karşı saygının korunması lazım. Zaman eskidikçe mesajın nazarlarımızda taze olması, taze olarak hissedilmesi, sürekli o mesaja müracaat etme, delice bağlanma tutkusu işte hep buna bağlıdır.

Peygamberlerin bizim gibi sıradan olmadıklarını herkes kendi kabiliyetlerine göre soluklamalı. Küçük bir ses, küçük bir nefes de olsa dile getirmeli düşüncelerini. Peygamberleri o yüce halleriyle konumlarıyla kabul etmeli, gönüllerimizdeki tahtlarına oturtmalıdır. Peygamberler öyle bir mazhariyete serfirazdırlar ki, her daim Allah’a yakındırlar. Başkalarının seyr-i sülûk-i ruhani yolunda çilelerle, acz u fakr, şevk u şükr ile, tefekkür ve şefkatle vasıl oldukları kurbet ufkuna onlar bidayette varırlar, varmışlardır. Bizim terakkimizin sona erdiği, arş-ı kemala ulaştığımız yer onların yola çıktığı yerdir. İşte bu hakikati yani bizden farklı olduklarını hem vicdanlarımıza hem de başkalarının vicdanlarına kabul ettirme mecburiyetindeyiz. Zira sundukları mesajdan tam istifade etme onların kadr u kıymetlerini bilmeye bağlıdır.

Özetleyecek olursak: mesajla mesajı getiren zat arasında çok önemli bir münasebet vardır. Peygamberlerin değerleri korunduğu nisbette mesajlardan istifade oranı artar. Bu meselenin bir yanı. Diğer yanı ise: Allah, kendi Kelamından, Peygamberinin ruhaniyetinden ve öbür alemde şefaatinden istifadeyi onlara karşı duyulması gerekli olan saygıya bağlamıştır. Eğer böyleyse -ki benim bunda hiç şüphem yok- bu saygıyı göstermeyen, koruyamayanlar dünyevî ve uhrevî hayatları adına neler kaybettiklerinin farkındalar mı acaba?

Başka bir tabirle, sizler Kur’an-ı Kerim’den ve Efendiler Efendisi’nden teveccühünüz ölçüsünde istifade edebilirsiniz. Yani "Ene inde zanni abdî bî – Kulum beni nasıl zannediyorsa ben ona öyle muamele yaparım." mantukunca siz Kur’an’a ne kadar teveccüh ederseniz, o da size kapılarını o kadar açar. Peygamber’e saygınız ne kadarsa o kadar açar kollarını size.Yürüdüğü yola, vardığı ufka doğru ancak o kadar yaklaşabilirsiniz.

Herkes aklının ve iradesinin hakkını versin. Allah bir akıl vermiş, öyleyse i’mal-i fikirde bulunsun, beyin sancısı yaşasın. Eski sözlere yeni sözler karıştırarak yeni bulamaçlar yapsın, insanlığa yeni şeyler sunsun. Eskileri eski, renk atmış ve partallaşmış görüyorsa yeni şeyler yapmasını bilsin. Kur’an-ı Kerim’in yeniliğini, Efendimiz’in gönüllerde hiç eskimediğini, bizim için daima bir "cânân" olduğunu hem kendilerine anlatsınlar, hem de cihana. Bu mevzudaki mülahazalarını sürekli yenilesinler; yenilesinler ki hem kendilerini kurtarsınlar hem de başkalarını.

Günümüzde Velayet Hedef Olmalı mı?

Herkul | | KIRIK TESTI

Velâyet mevzuu değişik yanları ile “Kalbin Zümrüt Tepeleri”nde defalarca ele alındı. Bu soruya cevap sadedinde arz edilebilecek şeylerin hepsini hatırlayıp teker teker ve belli bir insicam içinde anlatmam zor. Onun için dağınık da olsa aklıma geldiği şekliyle arza çalışayım.

Günümüzde Allah dostlarının yetişmesi için zemin ve şartların müsait veya nâmüsaitliği öncelikli olarak ele alınmalıdır. Ben büyük insan yetişme ve yetiştirme mevzuunda şartların nâmüsait olduğu kanaatındayım. Bununla beraber ümitsiz olmamak lazım. Çünkü beşer tarihinde hakikaten çok karanlık dönemler yaşanmıştır; yaşanmıştır ama o en karanlık dönemlerde bile tevhit ruhu tamamen sönmemiştir. Daralmıştır, büzüşmüştür, matlaşmıştır, ama bütün bütün silinmemiştir. Fetret dönemlerinde Zeyd b. Amr, Varaka b. Nevfel gibi tevhidi haykıran insanların varlığı bunun ispatıdır. Hatta hak ve hakikatı aramak için kalkıp Rabaza’dan gelen Ebû Zer veya Devs’in arslanı Ebu Hüreyre’yi de buna örnek gösterebiliriz.

Bu açıdan belki hak dostlarının Allah’la münasebeti mahiyet ve şekil değiştirmiştir, sayıları azalmıştır ama bütünüyle yok olmamıştır. Zaten yeryüzündekilerin Allah ile münasebeti olmasa arz yerinde durmaz. Üstad Hazretleri buna “Kur’an çıksa gitse arz delirecek, başını bir seyyareye çarpacak, belki kıyameti koparacak.” sözleri ile işaret ediyor.

O halde hususî manâsıyla değil de umumî anlamda yeryüzünde her zaman Allah’ın dostları olmuştur. Umumî anlamda velâyet dediğimiz şey bütün mü’minleri kapsamaktadır ki ayetin beyanıyla bütün mü’minler Allah’ın dostudur: “Elâ inne evliyâallahi lâ havfun aleyhim velâhum yahzenûn… – Allah’ın velî kulları için korku ve tasalanma söz konusu değildir. Velîler o kimselerdir ki O’na iman edip, emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar” (Yunus, 10/62-63)

Hususî ve ıstılâhî manâda veliye gelince -ki bu kendi uzaklığını aşarak bize şah damarından daha yakın olan Cenab-ı Hakk’ın yakınlığına ulaşmış kişidir- bu tip insanlar her zaman bulunmayabilir. Bu manâda veli olabilmenin bazı şartları vardır. Bu şartların başında hiç şüphesiz “ümmehât” denilen İslam’ın vazgeçilmez emirlerini yerine getirmek, menhiyâttan (yasak olan şeylerden) içtinab etmek gelir. Bunu “Allah’ın hudutlarına saygılı olmak” şeklinde de ifade edebiliriz. Bu hudutlara saygıyı bazıları seyr-i sülûk-i ruhâni ile, bazıları çile, bazıları evrâd u ezkârda ve ibadette derinleşmekle süslemiş, böylece cismaniyete ait uzaklığı aşarak Üstad’ın yaklaşımıyla “kalp ve ruhun derece-i hayatına yükselmişlerdir”. Bu insanlar sürekli farklı şeyler duymuş, farklı şeyler hissetmiş, farklı bir mertebede yaşamış ama bunların hiçbirini bir fevkalâdelik saymamışlar. Onlar bu farklılıklara Cenâb-ı Hakk’ın kendi yolunda olanlara birer lütfu da olabilir, imtihanı da olabilir nazarıyla bakmışlar ve sürekli temkin soluklamışlardır. Allah’a ulaşma cehd ve gayretlerinde hiçbir beklenti içine girmemiş, ibadet u taatlarındaki derinleşmeleri havada uçmaya, suda yüzmeye bina etmemişlerdir. “…Fâ’budillâhe muhlisan lehü’d-dîn – Dini yalnız O’na has kılarak Allah’a kulluk et.” (Zümer, 39/2) fehvasınca halisane, dini de, diyaneti de yalnız O’na tahsis ederek Mâbud-u Mutlak, Maksûd-u bi’l-istihkak olan Allah’a ubudiyetle ömürlerini geçirmişlerdir.

Aslında sedece velilerin değil bizim gibi sıradan insanların da izlemesi gereken yol budur. Bize düşen, vazifemizi yapmaktır, gerisi O’nun bileceği iş. Eğer Cenab-ı Hak ekstradan lütuflarını ihsan ederse biz Üstad’ın yaklaşımıyla o lütufları hamd ü senâ ile karşılar, bu defa şükürle iki büklüm oluruz.

Yalnız bu hususî manadaki velâyetin ihtiva ettiği bazı fevkalâde hallere mazhar olma bence insanın hedefinde olmamalıdır. Zira Allah dostu olmanın yegane yolu bu değildir. Üstad’ın gösterdiği acz u fakr, şevk u şükür yoluyla da insan hak dostu olabilir. Mesela sahabe-i kiramın hepsi velidir ama hiçbiri velilerin geçtiği yoldan geçmemiştir. Sahabenin hepsinin veli olduğu meselesi ulema arasında genel kabule mazhar olmuş ve çokları tarafından dile getirilmiş bir kanaattir. Çünkü sahabe Nebi huzurunun insibağına mazhar, her gün oturdukları yerden maide-i semaviye (semavi sofra) ile taltif edilip din adına yeni, orjinal mesajlarla karşılaşan, böylece gökler ötesini her gün bir kere daha kendine has rengi ve deseniyle duyan insanlardır. Bu açıdan hiç kimse onların seviyesine ulaşamaz ve mutlak fazilet onlara aittir. Dolayısıyla veli derken, evliya derken derecesine göre akla ilk önce sahabe-i kiram gelmeli, sonra yine derecesine göre tâbiin-i izam, tebe-i tâbiin gelmelidir ve bu konuda Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’in “Hayrul-kurûnî karnî ellezî ene fîhi, sümmellezî yelûnehum, sümmellezî yelûnehum – En hayırlı asır benim içinde bulunduğum asırdır, sonra onu takip eden, sonra da onu takip eden asırdır…” beyanını unutmamak lazım.

Günümüzde hususî manâda veli var mıdır? Yukarıda zeminin bu tür velilerin yetişmesi için nâmüsait olduğunu söylemekle beraber yoktur demedim. Hakikaten günde bir kere değil belki bir kaç defa kendi uzaklığını aşıp, Allah’ın yakınlığını burnunun dibinde gibi duyan, Arş-ı Rahman’ın gölgesine secde ediyor gibi secde eden, yani secdede bunu duyan, Kürsî-i İlahî’ye tutunduğunu hisseder gibi olan, varlığı “fuâd” gözüyle “sır ufku”ndan temaşâ eden, kendi vicdanının inkişafı, ruhunun ayna olması vüs’atine göre eşyayı duyan veliler vardır ve olabilir. Bütün bunlar kulluk yolunda gösterdikleri samimi cehd ve gayrete Allah’ın ihsan ettiği lütuflardır. Böyle veliler gelmiş-geçmiş büyük ehlullahın yollarında yürümüş insanlar içinde olduğu gibi, sizin arkadaşlarınız içinde de olabilir ve vardır.

Yalnız bunların belki de bir çoğu kendilerinin veli olduklarını bilmezler. Hatta farkında olmadan kutup bile olabilirler bunlar. Üstad Hazretleri bir yerde buna farklı zaviyeden işaret ederek: “Evliyâullah Allah’ın bildirdiği şeyleri bilirler. Allah bildirmezse bilmediklerine delil, Ashab-ı Kiram arasındaki kavgalardır.” diyor. Demek istiyor ki “Hazreti Ali, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr ve Ümmü’l-mü’minîn Hazreti Aişe hepsi veli idi. Ama kendi aralarında içtihad farklılığından kaynaklanan kanlı mücadelelere girdiler.” Hazreti Aişe’ye Cemel’de Allah Rasulü’nün “Hav’eb köpeklerinin” havladığı bir yerde, “Ezvactan birisi bir hata neticesi bu yollara düşecek.” hadisi hatırlatılınca içtihadından geriye dönüyor. Demek veli bile olsa Allah bildirmeyince bilmiyor. Öyleyse, her devirde fertler içinde veya İslam’a hizmeti gaye edinmiş cemaatler içinde çok büyük veliler olabilir. Allah bildirmezse o kişiler veliliklerini bilmezler.

Meselâ, Alvar İmamı’nın yanına gidip-gelen bir Medet Efendi vardı. Az da olsa beraber kaldığımız zaman da oldu. Kendisi Erzurumluydu ve Abdülhamid Cennetmekan Hazretleri’nin yâveri idi. İttihatçılar onu yüzbaşıyken alaşağı etmiş ve tımarhaneye atmışlar. Beraber kaldığımız dönemlerde yetmiş küsür yaşındaydı, ben ise ondört-onbeş. Nice kerametlerini gördüm ben onun. Alvar İmamı derdi ki: “Bu zat ermiş. Bir seviyenin insanı ama kendi farkında değil onun.”

Belki bu, onlar hakkında Allah’ın ayrı bir lütfu ve ihsanıdır. Çünkü bazı tabiatlar vardır ki konumlarını bildiklerinde onu caka mevzuu yapabilirler. “Şu rüyayı gördüm, şunu şöyle müşahede ettim” derler, Allah’ın lütuflarını deşifre ederler, ederler ve ihsan edilen o sırları etrafa çerez dağıtır gibi dağıtır ve bitirirler.

Bazı tabiatlar da vardır ki metafizik mülâhazalara açık değillerdir. Başka bir ifadeyle maneviyata biraz kapalıdırlar. Dolayısıyla bu türlü şeyler inkişaf etmez onlarda. Efendimiz’in mucizelerine, velilerin kerametlerine inanırlar ama benzeri kerametler kendi arkadaşlarından sadır olunca “acaba” der, dudak bükerler onlara karşı. Mesela birisi dese ki burada: “Ben şu anda Efendimiz’i gördüm, içeriye teşrif buyurdular.” Tabiatı maneviyata kapalı olan kişi der ki: “Acaba halisünasyon mu görüyor?”

Meseleye bir de sahabi mesleği kavramı açısından bakmak lazım. Üstad mesleğimizin sahabe mesleği olduğunu söylüyor. Öyleyse bu meslekte velilik de sahabe veliliği türünden olur. Yani çok harikulâde haller olmayabilir. Nitekim sahabenin harikulâde halleri çok yoktu ama inançları çok kavi idi. Cennet’i görüyor gibi, Cehennem’i ürpertiyle temaşâ ediyor gibi davranıyorlardı. Tam ihsan şuuruyla, Allah’ı görüyor gibi kulluk yapıyorlardı. Her davranışlarında Allah’a iman nümayandı. Baştan aşağı bütün tavırlarında, davranışlarında, çehrelerinde Allah’a olan inanç ve itimatlarını okumak mümkündü.

Hiç mi kerametleri, hiss-i kable’l-vukûları (hadiseleri olmadan önce hissetmek) yoktu. Belki vardı ama izhar etmiyorlardı. Onlar etmediği gibi tabiin ve tebe-i tabiin döneminin büyük insanları da, İbrahim Edhem’ler, Fuzayl b. İyaz’lar, Cüneyd-i Bağdadiler de izhar etmiyordu.

Bu açıdan bakınca günümüzde kendilerini Kur’an’a, Hakk’a, Hak ve Kur’an hizmetine adamış ruhlar arasında bir çok hak dostları vardır. Sorumluluklarını hakkıyla yerine getiren, kaçınacakları şeylerden kemal-i hassasiyetle kaçınan, Üstad’ın takva tarifi içinde, farzları yerine getirip kebâirden içtinab edenler (büyük günahlardan uzak duranlar) arasında çok velinin olabileceği kanaatındayım. Onlar yaptıkları hizmetler karşısında elâlemin kendilerini uçurmasına mukabil uçmayan, bir el işaretiyle ay ve yıldızları yere çekebilecekleri söylense bile kendilerini, ne olduğunu, nerede durması gerektiğini bilen gençlerdir bunlar. Allah’a ibadetten ve O’nun dinine hizmetten hiç yılmayan, altmış yıl füze hızıyla koştursa da “kat etmemiz gereken daha çok mesafe var” diyenlerdir.

Onun için biz günümüzde hüsnüzannımızın yükselttiği insanların değil de, hakikaten böylelerinin bulunabileceği kanaatını korumalıyız. Çünkü böyle samimane bir hareket içinde samimane harekette bulunanlar arasında veliler yok düşüncesi, o hareket hakkında suizandır.

Hâsılı; hususî manada velilik asla hedef olmamalıdır. Allah’ın takdir buyurduğu istikamette ve sorumluluk şuuru içinde imrar-ı hayat etmeli (hayatını devam ettirmeli) ve fevkalâde hallere mazhar olma beklentisi içinde bulunmamalıdır

Çatlayan Rüya

Herkul | | KIRIK TESTI

Yıllar önce yazdığım bir yazıda, insanlık adına sadece Allah’ın rıza ve rıdvanını gözeterek yapılan faaliyetlere karşı gösterilen tavırların hasıl ettiği neticeye “Çatlayan Rüya” demiştim; demiştim ama şimdilerde böyle düşünmediğimi rahatlıkla ifade edebilirim.

Evet, bu yolda canhıraşane gayret gösteren insanların rüyasıydı: devlet-millet bütünlüğünü içinde el ele geleleceğimize emin adımlarla yürümek. Asırlardır izmihlal üstüne izmihlal yaşamış insanımıza nefes aldırmak. Ülkemizin, milletimizin, devletimizin bayrağını hemen her sahada şerefle göndere çekmek.

Fakat bunu anlamayan ve bir türlü anlamak istemeyen kişilerin plânlı ve organize karşı çıkışları ile bu rüya çatladı. Karşı taraf -kaç defa dedim bu tabiri kullanmak istemiyorum diye, çünkü bizim bakış açımız ve inancımıza göre yüzlerce-binlerce ortak paydamızın bulunduğu kişilere, gruplara karşı taraf demek her şeyden önce işin tabiatına ters, ama onlar almış oldukları tavırlarla hatta açıktan sözleri ile bu tabiri hak ediyorlar- musallah, dolu dizgin, bütün hazırlıklarıyla üzerimize geldiler. Ezip geçme niyetiyle çarptılar bize. Fakat bu çarpmalar hiç beklemedikleri, arzu etmedikleri istikamette yeni genişlemelere, yeni ilerlemelere vesile oldu.

Gerçekten güçlü ve kuvvetlilerdi. Ellerinde her türlü maddi imkanları vardı. Bir takım ulusal ve uluslararası güç odakları arkalarındaydı. Ama Allah’ın inayeti, lütfu ve keremi ile o güne kadar bu harekete destek verenlerin yerinde sabit kadem duruşları oyunu bozdu. Belki bir kaç dost tereddüt etti, geri durdu; hepsi o kadar. Bu kadar geniş bir dairede bir kaç kişinin farklı istikamette hareket etmesini bence tabii karşılamak lazım.

İşin aslına bakarsanız bizim böyle bir imtihana ihtiyacımız da vardı. Muafiyet kazanmamız içindi bu imtihan. Hani muafiyet sistemi tam anlamıyla çalışmayan insanlar minicik mikrop ile yatağa düşer. Muafiyet sistemi çalışanlar ise daha zararlı mikropları ayaklarının altına alıp, adeta üzerlerinde dans ederler. Aynen öyle de şimdi veya gelecekte karşılaşılması muhtemel sıkıntılar adına böyle bir imtihana ihtiyaç vardı.

Fakat -Çatlayan Rüya’da da ifade etmiştim- benim bu süreçte “kayıp” diyebileceğim şeyler oldu. Farklı dünya görüşlerine sahip nice kesimlere elimizi uzatıyorduk. Onlar da mukabelede bulunuyordu. Herkes inancından, ideolojisinden taviz vermeden ortak paydalar etrafında buluşabiliyor ve bu milletin geleceği adına nice faaliyetlere imza atıyorlardı. Ama bazı kimseler bir aralık yerlerini kaybettiler. Tıpkı top güllesinin bir yere düşmesi karşısında durdukları yerden ayrılıp sağa sola dağılan, sonra da nerede durması gerektiğini bilemeyen, o yeri bulmakta zorlanan insanlar gibi.

Bu arada bir de fırsat kollayan insanlar vardı; içlerinde çekememezlik, haset, kıskançlık, ve bağy olanlar. Birileri ile doğrudan temasa geçtiler bunlar, gammazlamaya başladılar. Mektuplaşmalar, haberleşmeler, gizli gizli buluşmalar hepsi oldu bunların.

Her neyse, rüya bunlarla sadece “çatlamıştı”. Ya bütün bütün dağılsaydı! O gün bugün devam eden çatlağı yapıştırma gayretleri müsbet neticeler veriyor. Eski dostlar dostluklarını bir kere daha gösteriyor. Yeni kazanılan dostlar da yürekten destek veriyor ve sanki hiçbir şey olmamış gibi kervan yoluna devam ediyor.

Ne zülfüyâre ne de ağyâre dokunan bir şey yok zannediyorum bu dediklerimde. Tarihe not düşme açısından bu çatlamış rüya hakkındaki eski-yeni mütalaalarımın kırılmış bir testinin içine konulmasının yararlı olacağını düşünüyorum

Kenz-i Mahfî (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah Kainatı Bilinmek İçin Yaratmıştır

Biz Allah’ı yarattığı
mahlukatıyla biliyoruz, tanıyoruz. Öte yandan
göremediğimiz şeyler gördüklerimizin milyonda
birini bile teşkil etmiyor. Evet, siz bu dünyayı
çok önemli görmeyin, gözünüzde çok büyütmeyin. “Galaksiler
varmış, on trilyon senelik ömürleri varmış..
dev cüsseli güneşler varmış, bunlardan
bazıları kendi enerjilerini tüketmişler..
en başta her şeyin mahiyeti bir hidrojenmiş,
sonra helyuma dönmüş, hala da bu dönüşüm devam
ediyormuş.. sönen, enkazı üzere çöken bir
kısım dev cüsseler bazılarının
kehanetlerine göre öbür alemin kapıları gibi
kara delikler haline gelmiş…” Bütün bunlar doğrudur
ve değişme, tebeddül, tegayyür dediğimiz
şeylerdir. Ama bunlar, mesela galaksiler değil
trilyon, isterse trilyon defa trilyon sene ömürleri
olsun, ezel ve ebed karşısında bir sıfır
ifade ederler sadece. Demek Cenab-ı Hak sıfır
değerli bir zaman içinde bir çeşit kendini
göstermek istemiş ve kainatı yaratmış
ve onu mütalaa etmesi için de insanı yaratmıştır.

Bize kalırsa bunlar
çok büyük bir projedir. Ama asıl önemli olan bu
projenin insanı netice vermesidir. “Hakiki kainatın
hikmeti / Dünyaya gele şu mükerrem insan hazreti.”
Ama sonuç olarak hem bu muazzam kainat ve hem onun fihristesi
olan insanın fani olmaları itibarıyla
Sonsuz karşısında değerleri ancak
sıfır nisbetindedir.

Evet. Biz ancak fizik alemi
içindeki şeylere muttali olabiliyoruz. Hatta onların
çoğundan haberdar bile değiliz bunca ilmi
gelişmelere rağmen. Kara deliği de bilmiyoruz,
ak deliği de. Geleceğin astrofizikçileri daha
çok şeyler söyleyecekler ama ihtimal kainatın
ömrü bile onları bütünüyle öğrenmeye yetmeyecek.
Yıkılıp gideceğiz ve insanoğlunun
merakı kursağında kalacak. Sonuçta da
bunların hepsi o Sonsuz Kudret, Sonsuz Kuvvet,
Sonsuz İlim karşısında bir zerre
değerinde bile değildir. Zerre derseniz O’nun
büyüklüğü karşısında bunlara bir
yer vermiş olursunuz. Daha küçük bir şey bilemediğimiz
için zerre diyoruz. Zerre malumunuz olduğu üzere
atom demektir; veya partikül..

Öte yandan Allah’ın
yarattığı alem fiziki alemden ibaret
degildir. Mesela bir ruhaniler alemi var ve melekler
var orada. Bunları, sayısını, mahiyetini,
vazifelerini tam manasıyla bilmiyoruz. Cebrail’in
ömrünü bilemiyoruz mesela; kainatların ömrünü aşacak
bir ömre sahipse o Cebrail… O “lâhut burcuna çıkmış,
Allah’tan merhaba görmüş” bir varlık. Bütün
bunlar bizi aşar. Demek Cenab-ı Hak her zaman
bu türlü tebeddülleri, tagayyürler içinde yuvarlanıp
giden varlıklar arasında keyfiyeti bizce meçhul
kendisini temaşâ ediyor. Yaratıyor, temaşa
ediyor.

İnsan
esfel-i safilin ile âlâ-yı illiyyin arasında
seyahat eden bir varlık olduğu halde “mükerrem
bir hazret” nasıl olabilir?

İnsan çelişkili
bir varlık. Bir yanı Allah’a bakıyor,
bir yanı da sürekli şeytana. O şeytanı
aşıp Allah’a ulaşması gerekiyor.
Aşamazsa Allah’a ulaşamıyor. Allah’a
ulaşmayınca da şeytanın kucağına
düşüyor. Aşma-ulaşma veya takılma-düşme
söz konusu burada -Allah düşmeden muhafaza buyursun,
ulaşmayla şereflendirsin-. İşte
insan, gerek mahiyet-i insan gerekse O’na ulaşanlar
adına kendisine hazret denilmeyi hak ediyor.

İnsanı şeytanın
kucağına düşüren, küfür, dalalet ve nifaka
iten bir çok sebep var. Kibir gibi, gurur ve ucub (insanın
kendisini beğenmesi) gibi. Bunlar insanın
inanmasına manidir. İnhiraf, yani yanlış
inanma, yanlış görme, yanlış değerlendirme,
yanlış bakma, yanlış yorumlama;
öte yandan haddini bilmeme, başkalarına zulüm
yapma inanmaya manidir. Çünkü bunlar insanın vicdanındaki
o genişliği daraltıyor. Halbuki o vicdan
mekanizması içinde Üstad’ın dediği gibi
fuad var latife-i Rabbaniye var. Aynı zamanda his
var, zihin var. Ama bu dediğimiz şeyler insanın
vicdanıyla daralmasını netice veriyor.
O zayıflayınca nefis mekanizması vicdan
mekanizmasının yerine geçiyor. Böylece insana
gerçek derinlik kazandıracak münasebetler kopuyor.

Bu türlü insanların
inanması zordur. İnansa bile büyüme istidadı
olmayan bodur bir ağaç gibi kalırlar. Onları
ne kadar dindar olmaya zorlasanız, ne kadar terbiyeye
tabi tutsanız, kibrini aşamazsa, haksızlıklardan
sıyrılmazsa, zulmü terk etmezse, haddini bilmezse,
Allah’a ait sınırların içine girerse
inanması zordur.

İmana mani saydığımız
hususlar içinde zulmün ayrı bir yeri var. Kur’an
şirke (Allah’a ortak koşma) zulüm demiş.
Çünkü zulüm bir nevi uluhiyet iddiasında bulunma
demektir. İnsanlığın İftihar
Tablosu “Ellezine âmenû ve lem yelbisû imânehum bi zulmin…
– İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar…”
(En’âm 6/82) ayetini okuyunca, Sahabe-i Kiram Efendilerimiz
“Hangimiz var ki nefsine zulm etmemiş olsun?” diye
sorar, Efendimiz de Hazreti Lokman aleyhisselam’ın
oğluna nasihatında “…Yâ büneyye lâ tüşrik
billâhi, inneş-şirke lezulmün azîm – Evladım!
Sakın Allah’a eş, ortak uydurma. Çünkü şirk
pek büyük bir zulümdür.” (Lokman 31/13) ayetini hatırlatarak
meseleyi tavzih buyurmuştur.

Yukarıda saydığımız
menfi hususlara bir de taklit ruhunu ekleyebiliriz.
Yani atalarından aldığı şeyi
hayatına geçirme ve yaşama meselesi. Atalarından
körü körüne tevarüs ettiği şeyler kötüyse
insanı bütün bütün dalalete sürükler. Saydığımız
bu menfi vasıflar varsa bir insanda nefis bunları
birer tezgah gibi kullanır. Daha önce de işaret
ettiğimiz gibi vicdan mekanizması yenik düşmüş,
nefis mekanizması öne çıkmıştır
çünkü. Meydan ona kalmıştır ve şeytan,
vicdanı kapanmış, enginliklere açılamamış
bu insan üzerinde tasarrufta bulunur.

Aslında şeytanı
helak eden de budur. Allah’a karşı haddini
bilmemiş, küstahlık yapmıştır.
Bakış zaviyesini ayarlayamamıştır
o da: “Adem topraktan ben ateşten. Ateş toprak
önünde eğilmez.” demiş; demiş ve baş
aşağı devrilip gitmiş.

Şeytanın En Can
Alıcı Silahı: Şehvet

Şehvet
şeytanın en çok başvurduğu, en çok
kullandığı bir tezgahtır. Mevlana’nın
semaha kalktığı zaman irticalen söylediği,
Zerkûb veya Hüsamettin Çelebi tarafından kaydedilmiş
Rubailerinde anlattığı bir şey var:
Mevlana orada şeytanla Cenab-ı Hakk’ı
karşı karşıya getirip konuşturuyor.
Diyor ki şeytan Allah’a; “İzzetine kasem ederim
ki insanların hepsini şirazeden çıkaracağım.
Ama onların bir dayanakları var, benim de
olması lazım.” Allah “İstediğin
kadar para, al kullan onu.” diyor. Memnun olmuyor, ekşitiyor
yüzünü. “İstediğin kadar ömür.” diyor, yine
yüzünü ekşitiyor. “İstediğin kadar güç,
kuvvet.” yine ekşitiyor. “Şehvet” deyince,
-Hazreti Mevlana diyor ki-, “Şeytan zil taktı
oynadı o zaman.”

Şehvet şeytanın
en büyük kozu denilebilir. Bana tarih boyunca şehvet
mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş
kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç
inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir
hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini
duymamış, o istikamette adım atmamış,
el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o şeytanın
zil takıp oynadığı bir mesele. Allah
Rasulu (sallallahü aleyhi vesellem) “Ümmetime bundan
daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım.”
buyuruyor. Bizim sabah akşam yaptığımız
dualar kişinin şehvetle imtihanı karşısında
yaptığı duadır. “Böyle bir imtihanla
karşı karşıya gelmeden Sana sığınırım!”
demektir. Tek taraflı da değildir bu iş.
Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar
da erkeklerle imtihan olur.

Şeytan hesabına
olacak örgüler ve nakışlardan kaçmak gerek.
Başka bir deyişle, örümcek ağına
düşmemeli. Ağa düşmüş sinekleri
görmüşsünüzdür: Çırpındıkça batarlar,
daha perişan hale gelirler. Şeytanın
ağı da öyle. O, ağına düşmüşlerin
başında bekler; bekler ki kurtulamasın,
çırpınsın ve çırpındıkça
batsın. Bu sebeple insan potansiyel genişliğini
kendi elleriyle daraltmamalı. Kevn ü mekanlara
sığmayan, lâ mekanî (bir mekanla sınırlanmayan),
lâ zamanî (zamana bağlı olmayan) mahiyetini
daracık bir şeye, bir âna, bir lahzaya, bir
bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkum
etmemeli. Unutmayın, bir kuşu kafese kıstıran
şey bir dane hırsıdır. Nizami, Hazreti
Adem’in yediği “yasak meyve”nin de buğday
olduğunu söyler. “Hazreti Adem yeyince onu, benzi
de buğday danesi gibi sapsarı kesildi.” der
Mahzen-i Esrar’ında.

Demek asıl mesele şeytanın
ağına düşmemek. Kur’an-ı Kerim diyor
ki: “Yaidühüm ve yümennîhim… – Onlara vaadde bulunur
ve onları boş kuruntulara sevkeder…” (Nisa
4/120) Hiçbir vaadini yerine getirmez o. Onun sözünün
hikaye edildiği başka bir ayette açıkça
diyor zaten: “…Ben de size bir şeyler vaad ettim,
ama sözümde durmadım.” (İbrahim 14/22) Öyleyse
insanı boş vaadlerle kandıran ve vaadini
asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın
ağına düşmemeye bakmalı.

Vicdan
Genişliğini Yakalayan ve Koruyanlara Allah’ın
Lütufları

Nesimi ne hoş ifade
ediyor:

Bana Haktan nida geldi

Gel ey aşık ki,
mahremsin

Bura mahrem makamıdır

Seni ehl-i vefa gördük

Mekanım lâ mekân oldu

Bu cismim cümle cân oldu

Nazar-ı Hak ayân oldu

Özüm mest-i likâ gördüm.

Sonunda da der ki;

Beni mesteyleyen daim

O meyden Mustafâ gördüm.

Yani öyle bir mey sunmuşlar
ki içinde Muhammed Mustafa var. Bunlar vicdan genişliğine
Allahın bir lütfudur. Allah hakedenlere bütün bunları
hem de zırhı ile beraber lütfeder. O zırh
ise “ubûdiyet-i kâmile-i tâmme-i dâimedir” (kamil manada,
eksiksiz, sürekli ubudiyet).

Sonuç
olarak şunu ifade edelim: İnsanın, vicdan
mekanizmasını işlettip onu genişlettiğinde,
fezalara açılma, göklerde tayaran etme, Esmâ aleminde,
Sıfat aleminde dolaşma ve Nesimi’nin dediği
gibi, “Hak’tan merhaba alma, melekten merhaba görme”
potansiyeli varken, onun, şeytanın kabir gibi
dar çukuruna girip müteselli olması akıl kârı
mıdır? Allah insanı halifelik makamına
layık görmüşken, onun o makama hiç yakışmayan
tavır ve davranışlar ortaya koyması
uygun mudur? 

Öyleyse gelin o genişliği
koruyalım. Şeytanın tezgahlarını
işletmesine fırsat vermeyelim. Usul-ü fıkıh
tabiriyle sedd-i zerâi’ye (henüz oluşmadan kötülüklerin
önüne sed çekme) göre, ya da azimete göre davranalım.
Bizi fitnenin, imtihan ve ibtilanın içine çekebilecek
şeylerden fersah fersah uzak duralım. Gözümüze
ilişen haram karşısında hemen tavır
alalım, başımızı çevirelim.
Böylece onun suretinin ruh dünyamızı kirletmesine
izin vermeyelim. Hatta, bırakın gözümüze ilişmesini,
bu ihtimalin olduğu yerlerde dahi bulunmayalım.
Kısacası duracağımız yeri iyi
belirleyelim ki o yer halifelik makamıdır.
O halde Allah’ın bizi lütfuyla oturttuğu bu
makama yakışır şekilde hareket edelim.

Kenz-i Mahfî (1)

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hakikatü’l-hakâyiki (hakikatların hakikatını) insan bilebilir, duyabilir mi?

Cevap: İnsanın duyması, bilmesi, görmesi gerekli olan bir çok şey var. Ama onların en önemlisi hiç şüphesiz hakikat ve hakikatü’l-hakâiktir. İster hakikat ve hakikatü’l-hakâik isterse bunun aşağısındaki şeylerin insan tarafından duyulması, bilinmesi, hissedilmesi ve keşfedilmesi mümkündür ama buna mani bir çok sebep vardır. Bir başka tabirle insan potansiyel olarak bunları duyacak mahiyette yaratılmıştır fakat mahiyetinde var olan zıt şeyler buna engel olabilir. Mesela insanın içte ve dışta şeytan ve şeytani düşüncenin temsilcileri ile kavgası. Veya nefis kalb zıtlaşması. Daha genel anlamda vicdan ve nefis mekanizmaları içinde yer alan zıt duyguların birbiri ile çatışması. Ancak Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) hakikate ulaşmaya mani bu türlü engelleri aşmıştır. O kendisi adına “Benim nefsim bana teslim oldu.” derken kalbinin zaferini söylüyor ve bizlere nefsinin pes ettiğini hatırlatıyor ama herkesin buna mazhar olması o kadar kolay değil.

Bizim nefislerimizle Efendimiz’in nefsi birbirinden farklı özelliklere mi sahip?

Belki de. O’nun kendine mahsus bir nefsi, nefs-i zâkiyesi (her zaman temiz kalan), nefs-i zekiyyesi (tam anlamıyla saf, duru ve tertemiz) vardı, tamamıyla O’na ait, O’na özel… Şöyle de yorumlanabilir: belki O’nun nefsi, nefse ait hususiyetleri ihtiva ediyordu, ama onlar Efendimiz’in iradesi karşısında çok fazla dayanamamışlardı.

Zerdüşizm, Brahmanizm veya Hermetizm’deki nur-zulmet anlayışını kabullenmesek de ortada bir gerçek var ki onu ifade etmek durumundayız: ortada şeytani ve meleki yanları ile bir insan var. Nefs-i emmare de (insana devamlı kötülüğü emreden nefis) işte bu insanın içinde şeytanın ajanı gibi çalışır. O, nefs-i emmare olarak kaldığı sürece insanın mahiyetinde şeytan hesabına casusluk yapan bir varlıktır: sürekli onun direktiflerini yerine getirir ve insan ondan kurtulacağı ana kadar şeytanın kendisine olan yakınlığını bertaraf edemez. Şeytana yakın olduğu sürece de, -Allah insana şah damarından daha yakın olsa bile- o Allah’tan uzak olur.

Bu badire aşılabilir mi?

Bu çetin bir badiredir ve insan bu badireyi tek bir şartla aşabilir: ciddi bir ruh terbiyesi diyebileceğimiz seyr-i sülûk-i ruhanî, cezb ü incizab ve Allah karşısındaki acz ü fakrını kavrayıp O’na yönelmekle. Aksi halde o insan Allah’a karşı hep uzak kalır. Biraz önce ifade ettiğim gibi Allah insana şah damarından daha yakındır ama böylesi bir insan Allah’tan fersah fersah uzaktır; uzaktır çünkü şeytan ona Kur’an’ın tabiriyle “karîn” (yakın bir dost) olmuştur: “Kim Rahman’ın (hikmetlerle dolu ders olarak gönderdiği) Kur’ân’ı göz ardı ederse (veya o Rahman’ı zikretmekten uzaklaşırsa), Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.” (Zuhruf, 43/36) Bu açıdan insanın kendisini Rabbisinden uzaklaştıran ya da yakınlaştıran şeyleri çok iyi bilmesi lazım.

Aslında insan, kalbine ait hususiyetleriyle: latife-i Rabbaniyesiyle, fuadıyla, sırrıyla, hafâsıyla genişliğin temsilcisidir, timsalidir. İnsana bu yönüyle bakanlar onu meleklerden daha üstün görürler. Mülkle beraber melekûta da açık bir varlık çünkü o. Kainat kitabının bir parçası, hatta enmuzeci, fihristi. Dolayısıyla onu okuyan, koca kainatı hallaç etmiş olur. Tabir-i diğerle kainat kitabını okumak isteyen onun fihristi olan insana bakınca, o koskoca kitabın muhtevasını birden bire gözden geçirmiş demektir. İşte insan bu mahiyete sahip bir varlık. Fakat aynı zamanda kainatla da sınırlı değil insan, onu da aşıyor. “Mahiyeti meleklerden de ulvi, avalim (alemler) kendisinde pinhan (gizli), cihanlar onda matvî (dercedilmiş)” hatta ilavesiyle onu da aşan bir varlık. Adeta gökler ve yer, manâ, muhteva ve bütün derinlikleriyle dürülmüş bir kitap haline getirilmiş, sonra da bir nüsha-i kübra halinde insan olarak görünmüş.

İnsanın mahiyeti meleklerden ulvidir

İnsanın zikredilen özellikleri ile meleklerden daha üstün olduğunu söylemiştik. Evet, melaike-i kiram konumları veya içinde bulundukları buud itibarıyla, bizim bildiğimiz fizikî alemin dışındadırlar. Fizikî dünyaya müdahaleleri olabilir, oraya bir akisleri olabilir, bir ayna gibi yansıyabilirler fakat onlar bu alemin dışındadırlar. Siz fizik kurallarınızla onları tesbit edemez, değerlendiremez, manâlandıramaz, çözemez ve tahlil edemezsiniz. Melekler gibi ruhaniler de böyledir. İşte böyle melekler ve ruhaniler gibi bilemediğimiz şekilde Allah’ın namütenâhi cünûdu (askerleri) vardır kainatta ve kainatın zerratı adedincedir onlar. Ama insana gelince o fizik alem içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla fizik alemine müdahalede bulunabilir. Ayrıca o, çok yönlü olması itibarıyla bu fizik alemini de aşarak daha başka alemler ile temas içinde de olabilir.

Mesela bir Esma (Cenab-ı Hakk’ın isimleri) alemi var ve o alemin bu kainatla yani fizikî alemle irtibatı var. Ve şuurlu varlıklar arasında bu fizikî alemle temas içinde olan sadece insan. Cenab-ı Hakkın sıfât-ı sübhaniyesi, esmâ-i ilahiyesi var ve bunlardan bizim bilebildiklerimiz bilemediklerimize nazaran çok çok az. Bunlar arasında hiç kimseye bildirilmeyen, ve hadisin ifadesiyle nezd-i uluhiyette isti’sar edilen (Cenab-ı Hakk’ın kendisine has kıldığı) isim ve sıfatlar da var. İşte bazı insanlar Esma ve Sıfât alemine irtibatla Cenab-ı Hakk’ın herkese malum olmayan isim ve sıfatlarına ulaşabilirler. Böylece insan bu fizik alemini de aşmış, onun ötesine geçmiş olur.

Bu durum esma ve sıfât haricinde de söz konusudur. Mesela insan fuâd (kalb) ufkundan varlığa ve varlık ötesine baktığı zaman ceberût alemini temaşa eder. Bütün sıfatların hakikatlarını görür, görür ve sır ufkuna vasıl olur. Bu defa Cenab-ı Hakk’ı müşahade imkanına ulaşır ve Cenab-ı Hak’la arasında bir tür muamele cereyan eder. Bu Allah’ın bir çeşit taltifidir, ihsanıdır. Mesela Cenab-ı Hak sübühat-ı vechiyle onun çehresini aydınlatabilir. Öte yandan Allah, varlığa sübühât-ı vechi ile temasta bulununca salikin hissinde her şey yanıp kül olur, müzmahil olur, çözülür gider. Geride sadece “O” kalır. İşte bu seviyedeki birisi Muhyiddin İbn Arabi gibi “Lâ Mevcude illâ Hu – O’ndan başka mevcut yok” diyebilir ki bu sübjektif bir mülahazadır.

“Lâ Mevcûde illâ Hû”

Muhyiddin İbn Arabi Hazretleri, “ ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ avâmın tevhididir. ‘Lâ mevcûde illâ Hû’ havassın…” der. Bir zevk, bir hal meselesidir bu. Bir müşahadenin neticesidir ve o durduğu yer ve konumu itibariyle bunu görüyor, duyuyorsa, gördüğünü ve duyduğunu konuşur. Kendisiyle çelişki yaşamak istemez. Öyle görecek, öyle duyacak ve fakat farklı konuşacak.. Muhyiddin İbn Arabi gibi kişiler için mümkün değildir bu.

Allah kalbte mi biliniyor?

Potansiyel olarak bu mahiyete sahip insan, bahsi geçen seviyeleri idrak ederse, kainatı içine alacak vicdan genişliğini yakalayabilirse Allah’ı “kenzen” kalbinde duyabilir. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Marifetnamesinde dediği gibi:

Sığmam dedi Hak arz u semaya

Kenzen bilindi dil madeninden.

Aslında bu beyit kudsi bir hadisin farklı bir dille ifadesinden ibarettir: “Küntü kenzen mahfiyyen, fehalaktu’l-halka liya’rifûnî – Gizli bir hazine idim, beni bilsinler diye mahlukatı yarattım.” İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri “Kenz-i Mahfi” adlı eserinde izah getiriyor bu duruma.

Kenz-i Mahfi

Allah her zaman kendini ilmiyle biliyordu. Kudretiyle belli tasarrufları vardı. Fakat o alemler başka alemlerdi. Allah bir kere de bizim fizik alemi diyebileceğimiz, maddeden mürekkep bir alemde kendini ifade etmek ve tanıtmak istedi. Dolayısıyla “Kenz-i mahfi”yi Allah’ın fizik alemindeki tecellilerinden önceki durum için kullanılan bir ifade şekli olarak değerlendirebiliriz. Ayrıca şunu da baştan bilmek gerekir ki bizler dîk-i elfazdan (sözlerin yetersizliğinden) dolayı “önce” veya “sonra” diyoruz. Yoksa zamandan ve mekandan münezzeh olan O’nun için öncelik ve sonralık bahis mevzuu değildir.

İşte bu Kenz-i mahfi belli bir fasıldır. Cenab-ı Hak berzahta da kendini ifade edecek. Orada da varlığı hem gözüyle görecek, hem de gören gözlerin gözüyle. Ardından mahşer alemini yaratacak, orada görecek ve gösterecek. Mahşer alemi de içinde yaşadığımız bu aleme hiç benzemeyen ayrı bir alemdir, ne kadar sürer belli değil. Mesela biz burada atomlar, protonlar, nötronlar diyoruz; belki orada anti atomlar, anti nötronlar, anti protonlar, anti partiküller olacaktır da Allah onlardan bir alem yaratacaktır ve orada Zatına, sıfat-ı sübhaniyesine ait hususiyetleri sergileyecek; sergileyecek zira her hünerber Zat kendi sanatını teşhir etmek ister. O’nun teşhiri Cennet’te de devam edecek.

Cenab-ı Hakk’ın böyle değişik alemlerde kendini değişik şekillerde tanıtması tebeddül veya tagayyür (O’nun değişiyor olması) anlamına gelmez. Cenab-ı Hak’ta tebeddül, tagayyür, elvan u eşkal (renkler, şekiller) yoktur. Cennette mazhar olunacak nimetlerde ise tebeddül, tagayyür, elvan u eşkal olacak ve her zaman bambaşka, farklı şeylerle karşılaşacaksınız.

Bu dünyada Hikmet Kudretin önündedir

Bizler bu dünyada da bu türlü değişmeler yaşayıp duruyoruz: Alem-i ervahta (ruhlar alemi) idik, rahm-i mâdere (ana rahmi) düştük, bir sperm ile bir yumurtanın buluşmasıyla “ben” dediğimiz bir varlık olduk O’nun nihayetsiz kudretiyle… Bu dünyada cereyan eden işler kudret ile ortaya çıkıyor fakat hikmet iki adım kudretin önünde. Zira bütün bunların bir manâya, sabit kurallara bağlanması lazım. Adet-i sübhaniye dediğimiz şeyler vaz’ edilmesi lazım ki, hilafet unvanıyla yaratılan insan bunlara müdahale ettiği zaman şaşırmasın, elleri birbirine dolaşmasın. Çünkü mesela, bugün iki element yan yana gelince şu olur, ertesi gün başka bir şey olursa siz ilim adına hiçbir şey ortaya koyamazsınız. Dolayısıyla bu dünyada hikmet kudretin iki adım önünde duruyor. Bir başka tabirle her şey kudretle yaratılıyor ama her şey hikmetle cereyan ediyor, tabiri caizse hikmet “burada söz bende” diyor.

Ahirette Kudret önde olacak

Ahirette tamamen kudret hakim olacak. Çünkü imtihan yok orada. Dolayısıyla insanlar orada hep sürprizlerle karşılaşacak, canlı-cansız her şey, her an değişebilecek. “Ve ütû bihî müteşâbihâ – (Cennet nimetleri) onlara (dünyadaki rızıklarına) benzer şekilde verilir.” (Bakara, 2/25) ayeti Cennet’te birbirine benzeyen, ayniyet ölçüsünde bir misliyetle her şeyin deveran edeceğini, tebeddül ve tagayyüre uğrayacağını ve farklı elvan u eşkalle insanların karşısına çıkacağını gösteriyor.

DEVAM EDECEK…

Hoşgörü Sürecinin Tahlili

Herkul | | KIRIK TESTI

1990’lı yılların ortalarından itibaren girilen hoşgörü ve diyalog sürecinin dini temelleri adına bazı şeylerin yerli yerine oturmadığını görüyorum. Gerek bu sürece can-ı gönülden destek veren dost ve taraftar çevre, gerekse bunun İslamî nasslarla çerçevelenen esaslara aykırı olduğunu iddia eden müslüman çevrenin gözden kaçırdığı esaslar bunlar. Birinciler bu sürecin yeniden başlamasına –dikkat edin yeniden diyorum- vesile olan kişi/kişiler veya kurumları ön plana çıkartırken, ikinciler nassları siyak-sibak bütünlüğünü kopararak yaptıkları yorumlarla bu sürece öncülük edenlere "bid’atkar"dan "kafir"e uzanan çizgide ithamlarda bulundular/bulunuyorlar.

Hoşgörü, diyalog veya bizim vazettiğimiz ıstılah ile herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncesi ve bunun hayata intikali İslam tarihinde bizimle ortaya çıkmış bir şey değildir. Sadece Medine Vesikası’nı bu gözle incelemeye alın; insanın hangi din, hangi ırk, hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme hakkının olduğunu İnsanlığın İftihar Tablosu o mübarek sesini yükselterek aleme duyuruyor mu duyurmuyor mu? Bu hakların dokunulmaz ve aynı zamanda mukaddes olduğu Vesika’da var mı yok mu? Aynı hakikatlar başka bir dille, başka bir anlatma üslubu ve edası ile Veda Hutbesi’nde tekrar ediliyor mu edilmiyor mu? Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasında yaklaşık on yıl var. Demek bu on yılda bir çizgi değişikliği yok; aksine tahşidat var, tahkim var.

Bu kabuller ne Medine Vesikası’nda, ne de Veda Hutbesi’nde zikredilmekle kalmamış. Edebiyat tarihine edebi bir risale olarak tevdi edilmemiş. Ağızdan çıkan bu hakikatlar aynı zamanda hayat olmuş. Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) bunları bizzat yaşadığı gibi takip eden dönemlerde Raşit Halifeler yaşamış, tabiîn yaşamış, tebe-i tabiîn yaşamış. Bakın fetih dönemlerine, müslümanlar nerede kilise ve havraları yıkmışlar? Nerede azınlıkların haklarına dokunmuşlar? Nerede vicdan hürriyetine kısıtlama getirmişler? Ve nerede düşünce hürriyetini tahdit etmişler? Tarihte müslümanların vesayeti altında yaşayan azınlıklar kendilerine tanınan bu hakların başka işgal güçleri tarafından ellerinden alındıkları zaman ancak anlamışlar müslümanların kendilerine neler bahşettiklerini. Demek bizim mazimizin özü, üsaresi bu. Bizimle başlayan bir süreç değil.

Fakat şunu da kabullenmek gerekir ki bu hakikatlar 15 asırlık İslam tarihinde her zaman Efendimizin (sallallahu aleyhi vesellem), Raşid Halifeler’in gözettiği hassasiyet içinde uygulanmamış. Uygulanmamış çünkü işin özünü hazmedemeyen, içine sindiremeyen insanlar üst makamları tutmuş. İslam ile bağdaştıramayacağımız dünyevi düşünceler ön plana çıkmış. Makam sevdası, menfaat duygusu, kabile taassubu ve benzeri nice menfilikler ortaya çıkmış. Buna bağlı olarak gün gelmiş nasslar farklı yorumlamalara konu olmuş. Gün gelmiş bu farklı yorumlar pratiğe yansımış. Dolayısıyla halk tabiriyle ifade edelim İslam adına nice kabalıklar yapılmış. Ama bunlar esasında İslam’ın değil, müslümanlığı hazmedememiş insanların tavırlarına ait kabalıklardır.

Meseleye bu zaviyeden bakınca biz hoşgörü, diyalog, herkese saygı, herkesi kendi konumunda kabullenme diyorsak Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) Medine Vesikası’nı seslendiriyoruz. Veda Hutbesi’nde beyan buyurduğu hakikatları haykırıyoruz. Böylece vazifemizi ve vecibemizi yapıyoruz. Bizden öncekiler bu noktada kusur yapmış olabilirler. Dahilî veya haricî sebeplerle, haklı ya da haksız nedenlerle farklı bir yolda yürümüş olabilirler. Bunlar bizi alakadar etmiyor, biz yapabilirsek, yapabiliyorsak vazifemizi yapıyoruz.

Dikkat edin vazife ve vecibe diyorum. Dolayısıyla bunu bir fazilet saymayın. Fazilete terettüp eden şeyleri beklemeyin. Hiç mi kıymeti yok diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Evet, sizin öncülüğünü yaptığınız bu süreç belki bir kıymet ifade ediyor olabilir ama bu kıymet çokları bu düşünceye uyanmadığı ya da yapmadığı içindir. Yani nedretten dolayı bir kıymet-i harbiyesi vardır. Yoksa vazifenin zati değerinden dolayı değil. Bir başka ifadeyle; nasıl piyasada nedret olduğu zaman birden bire emtianın değeri yükseliverir, bu da öyle. Hoşgörü diyen, diyalog diyen bu insanlara "faziletli", "erdemli" denmesi, el üstünde tutulması, barış kahramanları gibi isimlerle anılması hep bu sebepledir.

Burada bir başka hususa işaret edeyim: bana kalırsa bu süreci isimlendirmemek en iyisi. Hoşgörü süreci, diyalog süreci gibi şeyler de demeyelim. Neticesi henüz belirlenmemiş, nereye varacağı henüz kestirilememiş bir meseleye ad koymayalım. Bırakalım onu zaman koysun veya biz zamanı gelince koyalım. Kim bilir bu süreçte daha nice yumuşak ve kucaklayıcı mülahazalar olacak. Bu mülahazalar herkesi umudumuzun üstünde yumuşatacak. O zaman hoşgörü, diyalog kavramları bile mevcud durumu tarif etmek için yetmeyecek. Kim bilir?

Evet, demek girilen bu süreci bütünüyle bizim temel kaynaklarımıza bağlayabiliriz, onlardan akıp geldiğini söyleyebiliriz. Ben bu konuda çok ısrarlıyım. Çünkü bu mesele falanın-filanın iç inceliğinin ifadesi değildir. “Böyle davranırsam kendi düşüncem, kendi gayem adına yol alırım, mesafe katederim.” mülahazasına bağlı bir tavır da değildir. Böyle olmadığı için dünya elli defa hallaç olsa, yüz defa değişse biz hep aynı düşünceleri ifade edeceğiz; edeceğiz zira temel kaynaklarımız farklı düşünmeye müsaade etmiyor.

Öte yandan, kaynaklarımız bunun böyle olmasını söylüyorsa, bunu bir vazife ve vecibe olarak müntesiplerinin omuzlarına yüklüyorsa bu süreci biz kendimize mal edemeyiz. Hiç kimse de edemez. O sizin şefkatinizin, merhametinizin ürünü değildir. Aksine İslam’ın şefkati, merhametidir.

Yalnız her meselede olduğu gibi bu süreçte de bazen olur ki konjonktürün gerektirdiği bazı farklılıklar zuhur edebilir. Mesela, şartlar öyle gerektirir ve bir devlet sizin devletinize savaş açar. Sizin küçük çapta ve aksi istikametteki irade ve gayretleriniz buna engel olamamıştır. O zaman siz yine dinininizin belirlediği şekilde, savaş hukuku adına ortaya koyduğu disiplinlere göre hareket edersiniz. Hareket etmek mecburiyetindesiniz daha doğrusu. Bu o dönemin yükümlülüğüdür. Fakat şunu unutmamak lazım, savaş kişilerin ve kurumların değil ancak devletin/devletlerin karar vereceği bir hadisedir.

Bir diğer önemli konu da; bir gerçeği ortaya koyma, hakkını teslim etme mevzuunda siz ve sizin dışınızda birileri bu süreçte rol alanlara bir isim koyuyorsa mübalağa etmemeliler. Bahsi edilen sürece öncülük yapanlara “fikir mimarlarımız, geleceğin fikir işçileri, barış kahramanları” vs… gibi şeyler denirken mübalağa edilmemesi lazım.

Evet, isterseniz tekrar başa dönelim ve tekrarlayalım; artık bu sürecin kuralları ortaya konmuş ve yaklaşık 10 yıldır işlene işlene bir yere gelmiştir. Bu bir ibdâ (öncesi olmadan yeni ortaya konmuş bir şey) değil, ihyadır. Sıfırdan inşa değil kullanılmaya kullanılmaya körelmiş kuyulardaki suyu tekrar gün yüzüne çıkartma gibi, kullanılmaya kullanılmaya bize yabancı olmuş, hakkında “yok” hükmü verilmiş ama aslında zatında mevcut olan bir şeyleri yeniden ortaya çıkarmadır. Diyorsunuz ki, “İnsan hayvan değildir. O ne bir hayvan-ı nâtıktır (konuşan hayvan), ne bir hayvan-ı hassas (hisseden), ne hayvan-ı mâşî (yürüyen), ne de hayvan-ı müteharriktir (hareket eden). O insandır. Konuşan, duyan ve hisseden, yürüyen, hareket eden ve her şeyin şuurunda olan, aklıyla muhakeme yapan, bugünü yarınla beraber mukayese eden, kendini yarınlara göre hazırlayan, çok geniş ve engin ufuklu hatta ufku kainatları da aşıp nâmütenâhîye ulaşan, fiziğin, kimyanın kurallarının geçmediği yerlerde dolaşan, ta Allah’a, Esmâ-i ilahiye’ye, sıfât-ı sübhaniye’ye kadar varan, ulaşan bir varlıktır. Öyleyse buna göre davranışımız farklı bir çizgide olmalı, farklı kıstaslar ihtiva etmelidir. İnsanlarla olan münasebetlerimiz de elbette insan olma esprisine bağlı cereyan edecektir.”

Pekâlâ hiç mi yoktu sizden evvel bunları telaffuz edenler? Elbette vardı; vardı ama bugünkü olduğu kadar yaygınlaşmamıştı. Fikir planında ortaya konan, kitap sayfaları arasında kalan, geniş uygulama alanı bulamayan düşüncelerdi onlar. Bilemem belki bu yüzden yakın ve uzak dost çevrelerden bunu anlamayan, anlamamakta ısrar eden kişiler oldu. Belki hasetten, kıskançlıktan, kendileri bu işe öncülük yapmadığı için olumsuz mülahazalar ile yaklaşanlar oldu, hâlâ da var. “Gavurlaşma” saydılar bu girilen süreci.

Fakat her şeye rağmen girilen bu yolda, veya yukarıdaki yaklaşımımız içinde neticede alacağı veya bizim vereceğimiz isim, ünvan ne ise işte onda mesafenin yarısı katedilmiştir. Motor çalışmış, araç harekete geçmiştir, geriye dönülmesi artık mümkün değildir. Sadece şartlara, konjonktüre göre bir kısım koordinatların değiştirilmesi olabilir. Bunda da biraz sabırlı olmak ve beklemesini bilmek gerek. Elektrikle işleyen aletlerde veya elektronik sistemlerin harekete geçmesinde bile bir bekleme süresi var. Burada da bekleme süresine ihtiyaç duyulması gayet tabiidir.

Yolun yarısı alınmıştır dedik ama bu iş bundan sonra ters yüz edilemez, dağıtılamaz, kimse bozamaz iddiasında da değiliz. Her şeyden evvel biz Allah’ın inayetiyle kendimizi böyle bir tabiyede bulduk. Allah’ın inayetiyle geç kalmış olsak bile durumu iyi okuma, imkanları değerlendirme zemini bulduk. Ümidimiz yine Allah’ın inayetiyle bunun devam edeceğidir. Tek taraflı yani bizim canibimizden bir ahdi bozma olmazsa bu iş devam eder. Ama bizden bir ihanet olursa, Allah’a karşı münasebetlerimiz bozulursa, O da muamelesini değiştirir. Bir başka tabirle muhlisînden (ihlâslı kullardan) olmazsak Allah bugüne kadar meccanen (karşılıksız) verdiği lütufları çeker alır elimizden. Dua edelim, bizi ihlâstan ayırmasın, verdiği lütufları elimizden almasın. Çünkü dünyanın esasen bu türlü bir anlayışa, bu türlü bir mülâhazaya, eskilerin ifadesiyle, eşedd-i ihtiyaç ile ihtiyacı var.

Sözün başında iki çevreden bahsettim. Bunların ikisi de dost çevredendi. Bir de düşmanlar var. Düşman demek de istemiyorum; istemiyorum çünkü Allah tanımaz, Peygamber kabul etmez, manevi veya kudsi kavramı içine girecek her şeye kapalı bir çevrenin dahi bu süreçte bir yeri var. Tıpkı Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) müşriklerle münasebetlerinde olduğu gibi. Ama onlar bu sürece karşı almış oldukları tavırlarla o ismi kendilerine kendileri veriyor ve “Düşmanız biz!” diyorlar. Sizden gelecek her türlü hayra ve iyiliğe hayır diyorlar. Alabildiğine mütemerrid, kendi menfaatlerinin ötesinde ne milleti, ne devleti, ne de insanlığı düşünmeyen paranoyak bir çevredir bu.

Evet, bizim bunlara karşı bir yaptırım gücümüz yok ama Allah’ımız var. "Hasbünallâhu ve Ni’me’l-Vekîl. Ni’me’l-Mevlâ ve Ni’me’n-Nasîr"imiz var. "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" gibi bir hazinemiz var. Dopdolu, hiç bitmeyen, kullandıkça artan bir hazine. Korkmayın Allah yanınızda ise size kimse bir şey yapamaz. Asrın Beyin Yapıcısı’nın sık sık vurguladığı gibi: “Endişe etmeyin kardeşlerim! Biz inayet altındayız.”

Bir serçe bir kartalı

Salladı vurdu yere

Yalan değil doğrudur

Ben de gördüm tozunu

diyor ya Yunus. Öyle de gün gelecek kartal yuvarlanacak, serçe de gülecek. Çünkü küçüğe büyük şeyler yaptıran Allah’tır. Ye’se düşmeyin. Yeis “mâni-i her kemâldir”. Bir bataktır o. Akif’in ifadesi ile düşerseniz boğulursunuz. Azminize sımsıkı sarılın; sarılın çünkü önünüzde katedeceğiniz yol daha çok uzun. Geçilmesi gereken derin sular var. Yine Yunusça diyelim:

Bu yol uzaktır

Menzili çoktur

Geçidi yoktur

Derin sular var.

Fakat o sulardan boğulmadan geçen, öteki vadiyi, öteki kıyıyı kendilerine yurt edinmiş, halden sıyrılmış, sahib-i makam olmuş o kadar çok insan var ki. Siz niçin bunlardan birisi olmayasınız?

Safvet ve İç Kargaşa

Herkul | | KIRIK TESTI

Yeryüzünde inanan insanlar inançlarına uygun hareket etse bütün dünyaya yeniden yön verebilirler. Evet ben, inanan her insanın inancın gereklerini yerine getirmesi ve inancı ölçüsünde bir duruşta bulunması durumunda dünyada çok şeylerin değişeceğine inanıyorum. Eğer şu anda bu değişiklik olmuyorsa, bunun sebebi iman alanında yaşanan boşluktur, saffetin kaybedilmesidir. Saffetin kaybedilmesinde en önemli unsur ise iç ihtilaftır. Bu açıdan günümüzde iç ihtilaf ve buna sebebiyet verebilecek dış kaynaklı plan ve programlara karşı uyanık olmak zorundayız.

İslam tarihine bu gözle baktığımızda Hazreti Ebu Bekir dönemindeki irtidat hadiselerinin, Hazreti Ömer döneminde tohumu ekilen kargaşaların, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’nin şehadetiyle son bulan karışıklıkların hepsinin planlı şeyler olduğunu görürüz. Evet, o dönemin insanlarının beşeri hissiyatları akıllarının, daha doğrusu Kur’anî aklın, Kur’anî mantığın çok önündedir. Özellikle Hariciler “Başka inanç ve düşünceler ya bizim dediğimiz gibi olur ya da olmaya hakları yoktur, yıkılmaya, yok edilmeye mahkumdur.” zihniyetine sahiptir. İşte bu zihniyetin itikadî ve siyasî etkisi bazı alanlarda günümüze kadar devam eden bir çok karışıklığın sebebi olmuştur. 

Bence biz tarihi hadiseleri kendi tarihsellikleri içinde bırakıp kendimize dönelim, kendi dönemimiz içinde üzerimize düşeni yapalım. Nedir üzerimize düşen şeyler: en genel manada rehavete düşmeme, zevk u sefaya dalmama, yaşatma zevkiyle yaşamadan vazgeçme. Mesela en basitinden alışkanlıklarımızı bir gözden geçiriversek. Alışkanlıklar insanı esir alır ve hayatî zarureti olmayan şeylere hayatî ve zaruri damgasını vurdurur. İnsan genelde alışkanlık sebebiyle gayri zaruri şeylere önce zaruret damgası vurur, ardından onun esiri olur. Gördüğüm kadarıyla alışkanlıklar ciddi enerji kaybına yol açıyor, asli vazife dediğimiz hususlarda gevşeklikler devreye giriyor. Onun için insan alışkanlıklarını gözden geçirmeli, Kur’an ve Sünnet çizgisinde onları yeni baştan düzenlemelidir.

Bizim yaşamaktaki gayemiz başkaları için yaşama olmalıdır, zira yaşamanın manâsı aslında budur. Evet bu düşünce ve inanca sahip insan kendini, yuvasını, makamı-mansıbı tâli derecede düşünür. Böyle inanan ve hayatını buna göre dizayn edenin önünü ise kimse alamaz. "Yürü, top senin çevkan senin!" derler ona. Laboratuvarda ise, her şey mahz-ı marifet olur akar o insanın kafasına. Ticaret erbabı ise sular seller gibi dökülür bütün imkanlar önüne.

Aksi halde, insan kendi ruhundan uzaklaşır, içte kadavralaşmaya girer. Tahakküm etmeye başlar etrafına. Her şeyi bir istibdat, bir dayatma vesilesi olarak kullanır. Aklî ve mantıkî temeli olmayan maceralara girer ve etrafındakileri de sürükler o maceraya. Belki gün gelir azgın bir güce kavuşur; kavuşur ama gün gelir o azgın güç onu da yer bitirir.

Üstad "Eski hal muhal, ya yeni hal, ya izmihlal!" buyurmuş. Evet eski döneme ait şeyleri aynıyla ihya etmek mümkün değil. Onun için Üstad’ın dediği gibi bir yenilenme, bir tecdid şart. Nitekim bunu sadece O dile getirmemiş. M. Akif’ten, Sezai Bey’e kadar pek çokları ömür boyu hep diriliş deyip durmuşlar. Fakat kime nasip kime kısmet.

Evet, sistemi geriye işletip tashih edemezsiniz. Yenilenme yapacaksınız ama başlangıçta sıkı durmanız lazım. Meselenin rahat ve rehavet düşkünlüğüne hiç tahammülü yok. Bakın tarihe, kocaman Devlet-i Aliye’yi tenperverlik yıkmıştır, rahat tutkusu, çalım-çaka yıkmıştır. Belli bir devreden sonra orduların önünde kimse yoktur, büyük komutanlar cephede yoktur. Sanki onlar ölse gitse dünya yıkılacak. Kadavralaşma dönemimize ait utandıran fotoğraflar bunlar. Halbuki Alparslan’dan Selahattin’e, Murad Hüdâvendigâr’dan Yavuz’a kadar herkes cephededir, askerlerinin önünde, ölüm kuşağında düşmanla karşı karşıyadır.

Bence kadavralaşmamak için işi sıkı tutmak, beslenme kaynaklarını şuurluca okumak, beyin fırtınası yapmak, müzakere etmek şart. Meşru olsa da gereksiz alışkanlıkları azletmek, kapıdan kovmak ayrı bir şart. Bir ölçüde kendi hayatını daraltmak demektir bu, ama yaşatmak için başka çare yok. Öncekiler de hep böyle davranmış. Kitaplarımızda da böyle okuyoruz: Mesela, Sav köyünde bin kalem eserleri yazıyor, teksir ediyordu. Elleri saban, pulluk, yaba, orak tutan bu insanlar boş zamanlarında ellerine kağıt-kalem alıyor, önlerine koydukları şablona bakıp bakıp yazıyorlar. Ne acayip bir azim, bir kararlılık, bir heyecan, bir aşk bu. Katışıksız, dupduru bir saffet bu. Sahabe ile karşılaştırılınca belki yarı saffet dönemi. Yarı saffet ama anilmerkez hareketin hızının kesilmediği, Bediüzzüman’ın suya attığı taşın halkalarının dalga dalga yayıldığı dönem. Zor şartların yaşandığı bir dönem.. evlerin kapılarının önünde sürekli polislerin gezdiği, bu yetmiyormuş gibi karşı caddelerden evlerin kiralanıp ajanların yerleştirildiği, haftada bir baskınlarla herkesin derdest edilip götürüldüğü bir dönem.

Hâsılı; Allah bize liyakat ihsan eylesin. İç kargaşalardan korusun. Alışkanlıklarına esir olanlar gibi değil de saffet dönemi insanları gibi bir hayat yaşamayı nasip eylesin

Nebi Vesayeti

Herkul | | KIRIK TESTI

Peygamber vesayeti varlığa tedelli usulü ile bakmayı gerektirir. Kainatta müşahede edilen delillerden yola çıkarak Cenab-ı Hakk’a ulaşmaya bedel tedelli, baştan Yaradan’ın kabul edilmesi demektir. Bunun aksi olan yaklaşım tarzında ise, mün’amün ileyhten (kendisine nimet verilenden) Mün’im’e (nimeti veren Cenab-ı Hakk’a) ya da nimetten Mün’im’e gidilir ki bu tavır insanın yollarda takılmasına sebep olabilir. Natüralist ve materyalist mülâhazalar söz konusu yollarda kalmanın örnekleridir.

Evet, baştan Hazreti Zât-ı Vacibu’l-vücud’u kabullenen insan baktığı her şeyde O’nu görür: ağaçta, dalda, meyvede, yaprakta, çekirdekte… Küçükten büyüğe veya büyükten küçüğe her şeyde ama her şeyde sadece O’nu temaşâ eder. Bu, tıpkı harfleri veya kelimeleri bütün karakterleri ve özellikleri ile tanıma gibidir. Özellikle Osmanlıca’da geçerli olan bir husustur bu. Mesela “mektup” kelimesini Osmanlıca’ya hakkıyla vakıf birisi gördüğünde, onu miktûb veya müktûb gibi değişik şekillerde okumaz. Çünkü Osmanlıca’da kelimeler, hecelere bölme usulüyle değil, kalıplar şeklinde görülür ve okunur. Steno’da olduğu gibi kalıplar vardır, o kalıpları beller ve gördüğünüzde doğru okursunuz.

Aynen bunun gibi varlığı bütünüyle O’na bağlayan, bağlandığına baştan inanan bir insan hep O’nu görür, O’nu bilir ve O’nu duyar. Peygamberane bir bakış, görüş, duyuş ve seziştir bu, varlığı doğru okumaktır. Varlığı bu şekilde okuyanın ise marifeti artar. Marifet arttıkça düşünce ufku gelişir, terkipçi nazar derinleşir ve gün gelir O’nun kudretinin, iradesinin, meşietinin, hayatının, sem’inin, basarının kendisini kuşattığını görür; görür ve bu nimetleri ihsan eden Rabbine şevk ve şükürle yaklaşır.

Varlığa bu gözle bakamayanlara gelince; onlar üzerlerine sağanak sağanak dökülen nimetler karşısında küstahlaşır, lâubalileşir ve şımarır. Üstad’ın misalleri içinde memer (nimetlerin üzerinde tecelli ettiği, gelip geçtiği bir varlık) olduğu halde mazhar olduğunu (o nimetlerin mazharı olduğunu, onları hakettiğini) zanneder. Halbuki Allah’a karşı saygılı olmak, temkin içinde O’na şükür hisleriyle dolmak, bizleri şımartacak ölçüde başımızdan sağanak sağanak yağsa da nimet karşısında şımarmamak, o nimetleri ihsan eden Rabbimize ciddiyet içinde mukabelede bulunmak gerekir. Allah insanı bir ayna yaptıysa, insan ayna olmasını bilmelidir. Her tavrında, her davranışında, her sözünde, her düşüncesinde, her mülahazasında O’nu göstermelidir. Bu peygamberane bir tavırdır. Evet, peygamberlerin hepsi böyle hareket etmiş ve bununla bütün insanlara ışık tutmuş, rehber olmuşlardır. Vesayet çağrısıdır bu aynı zamanda ve bu çağrıya icabet edilmelidir. Tarih şahittir ki buna icabet edenler aldanmamıştır.

Hasılı; hem peygamberî bir bakışa, insibağa, nazar ve teveccühe ulaşmak, evirip-çevirip her şeyi ubudiyet sırrına bağlamak, mişkat-ı Sünnetin ışığı altında meseleleri çözmek, hem de bunlara mazhar olduktan sonra kendimizi rahat ve rehavete salmamak, şatahata girmemek için Nebi vesayetine ihtiyacımız var.

Adanmışlar

Adanmışlar, peygamber-i izamın davrandığı gibi davranmalı ve iktidara talip olmamalıdırlar. Zira iktidar peşinde olmak onları gaye-i hayallerinden saptırabilir. Adanmışların yegane vazifesi vatana, millete, devlete, dine ve topyekün bütün insanlığa faydalı olacak hayırlı insanlar yetiştirmektir. Evet, servet ve iktidar kötü bir silah gibidir: mekkardır, gaddardır, gerisin geriye tepebilir. Mekkar ve gaddar olan bu şeylerden kendini koruyabilen mesela bir Ömer b. Abdülaziz gibiler ise çok az sayıdadır. Yaklaşık yüz sene süren Emeviler döneminde bir tane Ömer b. Abdülaziz vardır ve başka da olmamıştır.

Bizler bugün içinde bulunduğumuz dairenin kıymetini bilmeliyiz. O bizim varlığımıza değil, aslında biz ona muhtacız, onun bereketiyle yaşıyoruz. Bu sebeple sürekli onunla irtibatımızı korumak zorundayız. Aksi halde insan farkına varmadan dünyaya bulaşıverir. Halbuki asıl hedef ahirettir ve bizler şu kısa hayatımızda ebediyetleri peyleme peşindeyiz. Sonsuz bir saadeti kazanmak için az dişimizi sıkıp sabretsek değmez mi? Evet ömür süratle geçiyor ve bitiyor. Aynaya bakınca yolun neresinde bulunduğumuzu görüyoruz.

Burada bir şeyler yapıyormuş gibi görünmekle yakın durduğumuzu zannediyoruz ama uzaktayız. Müslümanlığımızı içimizde her an taptaze duyamıyoruz. Duymak için ibadetlerimizde derinleşmemiz lazım. İbadetlerdeki kıvamla ancak, irtibatımız artar. Evet, bizim halimiz, ibadetlerimizle mülk aleminden melekut alemine, bu dünyadan manâ alemine berzahi levhalar, resimler halinde akseder. Her bir ibadetin orada bir taayyünü, kendine ait bir görüntüsü vardır ve hepsi birer mahlûktur. Hadislerde ifade buyrulduğu üzere namazın kabirde gökçek yüzlü biri olarak yanında durup sana refakat etmesi gibi. Abdestin duyularak alınması, namazın kalbte edası, onun her rüknünün şeker şerbet gibi yudumlanması.. Kur’an ayetlerinin süzülerek sağılmasıyla bu ibadet ufkuna ulaşılır. Herkes hâlen ve zevken bir şeyler hisseder ama hissediş dereceleri seradan süreyyaya kadar farklıdır. Allah’la derin münasebet içinde olanlar kendilerini namaza salabilirler, istendiği gibi namaz kılma ufkunu yakalayabilirler. Bu noktaya varmak herkese açıktır. El verir ki insan bunu yürekten istesin. Cenab-ı Hak Kur’an’da pek çok yerde namazı “ikame edin” diyor. Bir abide, bir heykel gibi onu dikebilme namazın bütün esaslarının hakkını tam vermekle olur. Genel olarak sahabenin namazı da işte böyleydi. Allah’a karşı duruşlarında ve durumlarında insanın içine oturaklaşmış bir derinliğin ve bir insibağın alameti vardı. Onları besleyen insibağ kaynağı Efendimiz’in, gözünün bir yanı hep yukarılardaydı. O hep yukarılara bakarak tavırlarına o insibağı taşıyordu. Sahabe-i kiram da Efendimiz’in huzurunda işte bu insibağı duyuyor ve doyuyorlardı. En bedevi bile o insibağı o huzurda tadabiliyordu.

Sözün kısası, adanmışlar bahsettiğimiz bu üç özellikten kat’iyen sarf-ı nazar edemezler: sürekli vatana, millete ve Din-i Mübin-i İslam’a hizmet içinde olma; ibadetlerde derinliğe ulaşma; hem hizmette hem de ibadetlerinde ihlas ve Allah rızası peşinden ayrılmama.

İzzet ve Zillet

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah’ın varlık ve birliğini inkar edenlere karşı izzet, mü’minlere karşı tevazu ve mahviyet içinde bulunma Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha’nın beyanları ile ideal müslümanlara gösterilen bir hedeftir. Aslında Kur’an ve Sünnet-i Sahiha pek çok mevzuda ahiret yolundaki yolculara imandan amel-i salihe, ahlak-ı hasene ile mütehallık olmadan nefisle mücadele yollarına kadar değişik tavsiye, emir ve yasaklar sunmakta, bu çizgide nice yol ve yöntemler göstermektedir. Eskiden tekye ve zaviyeler birer müessese olarak bahis konusu ettiğimiz bu şeylerin hayata geçirildiği, talim ve terbiyesinin yapıldığı yerlerdi.

Günümüzde Kur’an’a hizmete adanmış insanların mesleği, ister hususi manada izzet ve tevazuyu, isterse umumi manada ahlak-ı haseneye ait hususları hayata geçirmede tekye ve zaviyelerde kullanılan metodlardan çok daha başka metodlarla doludur. Mesela, insanın Allah karşısındaki acz ve zafiyetini sürekli tefekkür etmesi bizim mesleğimize göre bir yoldur. İnsan, Allah’ın kendi üzerindeki şefkatini, aynı türden bir şefkatle başkalarına karşı muamele yapma sorumluluğunu, ihtiyaçlarının sonsuzluğuna rağmen acz, zaaf ve fakirliğini idrak etmesiyle insanlık semasının merdivenlerini tırmanmaya başlayabilir. Tabir-i diğerle eskilerin seyr-i sülûk-i ruhanîde aradıkları izafî insan-ı kamil olma -ki bazıları için hakiki insan-ı kamil olmak da mukadderdir- bu yolla yapılacak bir tefekkürle gerçekleşebilir.

Aslında işin hakikatına vakıf olabilsek biz acınacak halde olduğumuzu görürüz. Ama bununla beraber bunca acz ve zafiyetimize rağmen ne kadar çok iyi beslendiğimizi, bakımımız ve görümümüzün iyi yapıldığını da müşahade ederiz. Ve bu bize şunu anlatır ki acz u fakr insanın nihayetsiz, bitmez-tükenmez sermayesidir. Öyleyse böyle bir sermayeye sahip insan hiç inkisara düşmemeli, her zaman atılım içinde bulunmalıdır. Allah’ın sonsuz nimetlerini idrak etmeli ve bunlara şükretmelidir.

Herkes bunu duyabilir mi? Bu soruya “Niçin duymasın?” cevabını veririm. Bence duyabilir ama birincisi, uzun bir temrinat ve egsersiz döneminden sonra; ikincisi, tefekkür veya başka bir yolla yapılan seyr ü sülûk-i ruhaninin hiç bitmediği ve bitmeyeceği hakikatını kavramasıyla. Aslında bu ikincisi başlı başına bir konu. İnsan bir makama, bir mertebeye, bir seviyeye ulaştıktan sonra: “Oldum, piştim, bittim, vardım, ulaştım, gördüm…” dememeli, seyrini devam ettirmelidir. Süreklilik, her gün yeniden bir kere daha baştan başlamak bu yolun değişmez esasıdır. Daha önceden katettiği mertebelerin, almış olduğu seviyenin yeni yapacağı yolculuğa elbette katkısı ve faydası vardır, olacaktır ama önemli olan tezkiye-i nefs etmemek suretiyle tezkiyeye ulaşmaktır. Nefsi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini, sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna vasıl olmaktır. Zira hiçbir insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Sonsuza açılanlar ise kendilerini sıfırlamış, Hak karşısında bir hiç olduklarının idrakine varmışlar demektir. Dolayısıyla bunlar mü’minlere karşı tevazu, mahviyet ve hacâlet ufkuna çok daha çabuk ulaşırlar.

Tersinden ifade edecek olursak; insan Allah’ın ihsan buyurduğu mevhibelerden en küçüğünü dahi nefsine isnad ettiği zaman yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu duygu ve düşünceye sahip birisinin terakki etmesi mümkün değildir. Evet, bu tip insanlar başlarını kaldırdıklarında İsrafil’in azametli heykelini bile müşahede etseler, kendilerini bir kuyunun dibinde sukût etmiş olarak kabul etmiyorlarsa baş aşağı düşmüşler demektir.

İnkar edenlere karşı aziz olmaya gelince; her şeyden önce inkarcılar karşısında zillet gösterme insanın Allah ile olan nisbetine ve münasebetine dokunur. “Allah’ın kulu ve kölesiyim” diyen bir insan başkaları karşısında zillet göstermemelidir. Kaldı ki bu zillet onun şahsıyla sınırlı kalmaz, Efendimiz’e de (sallallahu aleyhi vesellem) raci olur. Öyleyse O’na intisabı olan herkesin O’ndan başkasına karşı başının dik, alnının açık olması lazım. Bu sebeple hiçbir müslüman sırtında taşıdığı müslümanlık hamulesinden utanmamalı. Onun hayata taşan görünümünden sıkılmamalı. Dinin emirlerini yerine getirmekten, Kur’an ve Sünnet’in emrettiği, selef-i salihinin tutup gittiği caddenin hayatına hayat olmasından endişe duymamalıdır.

Meselenin özü bu ama bugün esefle ifade etmek lazım ki, mü’minler olarak bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, inkarcılara karşı zelil davranıyoruz. “Nasıl olsa bu mü’min, sesini çıkarmıyor.” diyor ve yükleniyoruz. Bu tavrı zaten inkarcılar inkarlarının gereği olarak mü’minlere karşı sergiliyorlar. Zaten Hazreti Adem’den bu yana insanlık tarihinde çirkin ve kötü şeylerin hepsinde onların parmağı vardır, ya baş rollerde veya perde arkasında.

Ama gel gör ki özellikle iman cephesinde yer aldığı halde azıcık okumasını bilen, azıcık konuşmasını becerebilen mü’minler kendi insanına tevazu yerine izzet gösteriyor, benlikleri, enaniyetleri, egoları müslümanlara karşı kabarıyor, herkese ve her şeye tepeden bakıyorlar. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi alemi hep hor ve hakir görüyorlar. Sanki hazretleri (!) İmam Gazali veya Şah-ı Geylani.

Bu durum ciddi bir boşluktan kaynaklanıyor: Büyük insan görmemişliğin boşluğu bu. Allah’la derinlerden derin münasebeti olan insan görmeme boşluğu. Biz onlardan bir kaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık itimat edin bana utancımızdan yerin dibine girerdik. “Allah var iken ben nasıl kendime ben diyebiliyorum, nasıl varlık izhar edebiliyorum?” deyişlerini bir duysaydık utanırdık kendimizden, yeryüzünde yer işgal etmekten hicab duyardık. Dolayısıyla günümüzde içi hava dolu davulun çıkardığı ses gibi “Ben! Ben! Ben!” deme, “Ben bilirim, yaparım, ederim!” deme, görmemiş-bilmemiş-duymamış zavallıların boşluklarının hırıltılarıdır.

Bu hissiyatı ve bakış açısını biraz olsun tanıdığımı söyleyebilirim ben. Yıllarca cami kürsülerinde vaaz ettim. Cami kürsüsünde konuşunca, cami adabı ve terbiyesi, cami ve cemaat kültürünün gereği olarak kimse size itiraz etmiyor, edemiyor. Bu da kürsüde konuşanı ukalâ yapıyor. Sitem ediyor insanlara, bağırıp çağırıyor, serzenişte bulunuyor ve sonra tam manasıyla bir küstah olup çıkıyor. Halbuki o kürsüde iken cemaatten birisi itiraz etse, yanlışını söylese, “Hatan var, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm şöyle buyuruyor…” dese herhalde o insan çok farklı olur, o küstah tavırlar içine giremez. Bu olmadığı için camideki insandan, elindeki kalemiyle bir şeyler yazan insanlara, TV ekranlarında boy gösterenlerden, sağda solda küçük-büyük topluluklara muhabbet eden, bir şeyler anlatmaya çalışanlara kadar çoklarında “Ben anladım, ben anlattım, ben ettim, ben buldum, ben duydum, ben keşfettim, ben.. ben.. ben…” şeytanın hırıltıları mesabesinde bir kısım cümlelerle konuşmaya, yazmaya başlıyoruz. Böyle demesek, yazmasak bile en azından bu zihniyeti tavır ve davranışlarımızla dışa aksettiriyoruz.

Halbuki diğer taraftan bizi kendilerine düşman sayan insanlar ve onların gücü ve teknolojik üstünlüğü karşısında hakiki manada zillet yaşıyoruz. Her birimiz bir minare olmamız lazım gelen yerde adeta birer kuyuyuz. Ama minare gibi dimdik ayakta görünmeyi de ihmal etmiyoruz. Bir terslik var bu işte. Bence bu terslik Kur’an’a hizmet mesleğinin bize sunduğu ruhani hayat sayesinde dengelenebilir ve izale edilebilir.

Yıllardır bu dairelerde dolaştığı halde sanki bahsettiğiniz bu hakikatları hiç duymamış gibi davrananlar var diyecek olursanız, ne diyeyim:

Herkesin istîdâdına vâbestedir âsâr-ı feyzi,

Ebr-i Nîsandan ef’i sem, sadef dürdâne kapar.

Sünûhât’ta verilen ölçüler içinde; hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler (eğilir, kamburlaşır), boyu kısa olanlar da tetâvül (uzun görünmeye çalışırlar). Allah indinde büyük olmanın gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. Nitekim Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi vesellem) “Akrabu mâ yekûnül-abdü min Rabbihî fehüve sâcid” beyanından da anlaşılıyor ki insanın şeklî dahi olsa en büyük anı, Allah’a en yakın olduğu an secde anıdır. Öyleyse “Feeksirû fihâ’d-duâ.

Evet, bu bir ölçüdür: Kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, beklenti içindeyse, fezâil ve mezâyâ ihsasları yaşıyorsa, başkalarının kendisinin büyük başarılarına (!) alakasızlığından rahatsızlık duyuyorsa, o boş bir insandır. Allah’la irtibatı yoktur onun. “Allah” diyebilir, konuşabilir, yazabilir, ama gerçek tevazudan, mahviyetten, hacâletten haberi olmayan birisidir o.

Cebrail gibi bile olsa konuşmak, yazıp-çizmek insan olmanın ölçüsü değildir. İnsan olmanın ölçüsü Rab’le kalbî münasebettir. Ne kadar münasebetin var? Her göz açıp-kapadığında O’nu duyuyor musun? En mahrem yerde dahi açılıp-saçılırken kulaklarına kadar kızarıyor musun? Yatakta ayağını uzattığın zaman “Aman Rabbim görüyor. Bu ne küstahlık!” diyebiliyor musun? Eğer bunlarda bir behren yoksa, rica edeceğim bana yalan söyleme!

SORU-CEVAP

Herkes tarafından sevilme Cenab-ı Hak tarafından sevilmenin de işareti olabilir mi?

Hakiki manada inanmış, muhlis mü’minler tarafından sevilme Allah tarafından sevilmenin emaresi sayılabilir. Bunun manası, “İnnellezîne âmenû ve amilûs-sâlihâti seyec’alü lehümür-Rahmânu vüddâ.” (Meryem, 96) ayetinin mantukunca onun için “vüdd” (sevgi) vaz’ edilmiş demektir. Ama inkar ehli tarafından beğenilmenin, sevilmenin hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Onların bizi sevmesi, beğenmesi çok defa bizim temelluklarımızdan, onlara karşı zilletlerimizden, kendi onur ve izzetimizi ortaya koyamamadan ötürü olmuştur. Onun için muhlis mü’minlerin sevmesine, Allah’ın mükerrem ibadının duyduğu alakaya bakmak lazım. Allah tarafından sevilmenin esası ve delilidir bu.

Yalnız insan buna aldanmamalı. Muhlislerin sevmesini istidraç saymalı. “Ben kendimi biliyorum, başkasının tarifine gerek yok.” demeli. Onların sevmesini, takdir etmesini, kabulünü, teveccühünü Allah’ın mekri, istidracı olarak kabul etmeli. “Senestedricühüm min haysü lâ ya’lemûn.” (A’raf, 182; Kalem, 44) sırrınca o teveccühlerin kendisini farkına varmadan baş aşağı bir çukura düşüreceği ihtimalini gözden uzak tutmamalıdır.

Fakat aynı şeyi dine hizmete kendisini adamışlar adına söyleyemem. “Benim ümmetim dalâlette ittifak etmez.” fehvasınca, milyonlarca insan belli bir noktada birleşti, uzlaştı ve anlaştı ise, dünyanın dört bir yanında aynı gaye uğrunda bir araya geldiler, gelebildilerse onlar hakkında hüsnüzan etmeye binler defa mecburuz. Biraz önce vüdd’den bahsettik. Kudsi bir hadiste Allah Cibril’e buyuruyor ki; “Ben falanı seviyorum, sen de sev. O da gökte durup sema ehline sesleniyor: ‘Allah falanı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!’” Bu bir ses değildir, bir söz de değildir. Bu bir soluktur, bir esintidir, bir meltemdir. Ruhları saran lahuti dalga boylu bir meltem. Kime ulaşırsa o meltem, içinde sevgi hasıl olur. O sevgi evvelen ve bizzat o zata aittir. Kaldı ki o zat kendini şahs-ı manevî içinde erimiş, eriyik bir unsur haline gelmiş kabul ediyor. Sonra da şahs-ı manevîye aittir. Yani şahs-ı manevî’ye bir teveccühtür. Dolayısıyla şahs-ı manevîden kopan, kendi kendine bir şey yapmaya çalışan, kendine göre bir şey yapıyor gibi görünen insanlar, Allah’ın, Cibril’in, sema ve yer ehlinin bu teveccühünden mahrum kalırlar.

Hâsılı, Kur’an’a hizmet mesleği içinde bulunanlar kendilerine çok dikkat etmeli. Zira bu mesleğin esası “yok ve var” dır. Hem yok olmak, hem var olmak. Hem kendini nefyedecek hem O’nu isbat edecek. Hem “Lâ” diyecek, hem “illâ”ya ulaşacak. İsbat-nefy tenakuzunu aynı anda yaşayacak. Hem konuşacak hem de “Konuşan yalnız hakikat ve hakâik-i Kur’aniye’dir!” diyecek. Hem yazacak hem de “Said yok, Said’in şahsiyeti de yok!” diyecek. Yani oldukça zor bir mesele.

Bunları söylemek bana düşmez ama siz sorunca “düşmüş gibi” zannediyorum ve konuşuyorum. Allah muinimiz ola.

Tevhid-Şirk Dengesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazen elimde olmadan öyle şeyler kafama takılıyor ki kendi kendime “Beyhude havanda su dövüyoruz.” diyorum. Ben imana ve Kur’an’a hizmet etmeyi hayatlarının gayesi bilenlere karşı ümidimi hep korudum. En yakın daireden en uzak dairede bulunan büyük-küçük her ferdin bu örfaneye karınca-kararınca iştirak edeceği kanaatimi muhafaza edegeldim. Girdikleri bu reh-i sevdadan ölünceye kadar vazgeçmeyeceklerini, peygamberlerle temsil edilen, ilahi kitaplarla belirtilen esaslardan taviz vermeyeceklerini… Fakat bazen oluyor ki etrafta İslam’ın şeklinde, kalıbında takılıp kalmış, bir türlü onun ruhuna, özüne inemeyenlerin çokluğunu gördükçe ümidim tükenir gibi oluyor. Bu mevzuda yapılan tahşidatın hiçbir fayda sağlamadığını müşahade edince kahroluyor ve: "Acaba Cenab-ı Hak dinine hizmet etmeyi bizlere müyesser kılmayacak mı?" diye kendi kendime soruyorum. O’nun dinine hizmet etmeyi istemek belki hakkımız değil, ama ona hizmet etmek için liyakat kazanmamız ve onu korumamız vazifemiz. Evet, çok küçük, cüz’i bir hadise çok dokunuyor bana, onu bir tefessüh etme başlangıcı gibi görüyorum.

Hemen her gün ve her fırsatta defalarca söyledim, bir kere daha tekrar etmek istiyorum; insan kim olursa olsun yapılan, kazanılan, başarılan şeyleri katiyen kendisine maletmemeli. Bu apaçık bir şirktir. İnsan bunları kendisine maletmekle aslında hem kendisini hem de yapılan, kazanılan şeyleri esas kuvvetinden, o kuvvetin kaynağından koparmış olur. Kuvvet kaynağından kopan o şeyler bu defa kendi kuvvet zeminine dikilir ki o zeminin kuvve-i imbatiyesi onları büyütmeye kafi değildir. Onlar ancak "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" kuvve-i imbatiyesinde boy atar ve gelişir. İnsanların sun’i, yapmacık müdahaleleri ise onları kurutur. Onun için katiyyen “ben” dememeli, “yaptım” dememeli, Allah’ın kudretiyle olan şeylere sahip çıkmamalı. Bu türlü şeyler kazaen aklına geldiğinde hemen istiğfar etmeli: "Ya Rabbi! Her fiili yaratan Sensin. Ben onu nefsime nisbet eder gibi oldum, bir bulut gibi kafamdan geçti. Bununla Sana şirk koştum. Eğer Sen de ona şirk diyorsan ben muvakkaten dahi olsa müşrik oldum. Sana sığınırım. Allahümme innî eûzü bike min en üşrike bike şey’en ve ene a’lem, ve estağfiruke bimâ lâ a’lem (Allahım, bilerek bir şeyi şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmeden yaptıklarım için de Senden bağışlanma dilerim).”

Evet, bazı başarıların, yapılan-edilen şeylerin nefse nisbet edilmek suretiyle çürütüldüğü, karartıldığı, renk attırıldığı ve tozlu-dumanlı hale getirildiği kanaatindeyim. İşte bunlar çoğu zaman zıpkın gibi sineme saplanıyor. "Aman Allahım! Ne deniliyor, ne yapılıyor?" diyorum. Tevhid derken, O’nun bayraktarlığını yaparken acaba şirke mi giriliyor endişesini atamıyorum zihnimden. Bu türlü yaklaşımlar melaike-i kiramın, Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) ve evliya-yı izam’ın ruhlarını rencide ediyordur gibi geliyor bana. Bunlarla benim gibi mübtedi bir adamın bile bir gece uykusu kaçıyorsa; bencillikten, egoizmadan, gururdan, çalımdan rahatsızlık duyuyorsa; her şeyini Allah’a vermiş, Allah’ta fani olmuş, Allah’ta görmüş, Allah’ta bilmiş bu insanlar, şirkten küfürden tiksindikleri gibi tiksinti duyarlar bunlardan. Ehlullah’ın tiksinti duyduğu bir hareket ise iflah olmaz.

Şimdilerde genel kültürümüze o kadar çok aykırılıklar var ki bunları ifadede zorlanıyorum. Aslında Türk milleti tarih boyunca kendi kültürüne, inancına, örf ve adetine ters şeylere karşı direnç göstermiş bir millettir. Fakat şimdilerde asimilasyona açık gibi geliyor bana. Çin’e, Maçin’e, Japonya’ya giden birisi beş-altı ay sonra neredeyse Çin’li, Maçin’li, Japon gibi çıkıyor karşınıza.

Halbuki bağımlı olan bir insan müstakil ve hür insan gibi hizmet edemez. Bağımlılığınız ne kadar çoksa hürriyetiniz o kadar elinizden gitmiş demektir. Bir mü’min hiçbir şeyin bağımlısı olamaz/olmamalı. Yeme-içme gibi tabii, zaruri ihtiyaçların bile bağımlısı olamaz. Yiyeceklerini kifaf-ı nefs miktarınca yer ve biter.

Yuva insanın zaruri bir ihtiyacıdır. O yuvada eş, olmazsa olmaz hayat arkadaşıdır. Ahirete giden yolda yol arkadaşımızdır bizim o. Bazen biz yolda yürürken kubbedeki taşlar gibi kol-kola, omuz-omuza dayanırız. Ama yuvaperest değiliz. Öyle olursa bağımlı hale gelir insan. İstenilen performansı koyamaz ortaya, gereken aktiviteyi gösteremez. Bağımlılık aslında ruh yapısındakı zaafın ifadesidir, bir boşluktur o. İnsan icabında eşi de olsa, annesi-babası da olsa -bunların hukukuna riayetin yanında- hürr-ü mutlak olduğunu ifade etmeli. "Ben sadece Allahın kuluyum!" demeli. Allah’ın kulu O’nun emir ve yasakları haricinde hiçbir kayıtla mukayyet değildir.

Bunlar bizim genel kültürümüzün tezahürleridir. Bir başka yerde bulunmakla başkalaşıyorsak şayet, daha değişik bir yerde daha değişik türlü başkalaşma ihtimali de vardır. Yani bir çeşit başkalaşan her türlü başkalaşabilir. Asimilasyona gelince o kuyûttur (kayıtlar, bağlılıklar), takyittir (kayıt altına girme). Takyitlerle mukayyet olan insan hür değildir, esirdir o. Esir olan ise Allah’a tam manasıyla kul olamaz.

Bütün bunlar, müşahedelerimden sızan şeyler. Bazen kan gibi damlıyor içime, bazen de bir iğne gibi batıyor kalbime. Rahatsız oluyorum tavırdan, referanstan, mimikten, bakışlardan, Allah’ı sadece dudaklarla söylemekten, gönülden gelmeyen seslerden, ses adına ortaya çıkan hırıltılardan. Gerçi "Herkes yahşi ben yaman. Herkes buğday ben saman." prensibim ama nasılsa yine de göz yaman şeylere ilişiyor. Bence müslümanlığı yaşıyorsak onu Allah’ın istediği tarzda yaşamamız lazım.

Evet, "İnnemâ emvâlüküm ve evlâdüküm fitne – Muhakkak ki mallarınız ve evladlarınız sizin için imtihandır." İmtihan… Bu dünyada kaybeden anne-babalar, evlatlar var; kazanan anne-babalar, evlatlar var. Kazanan toplum var, kaybeden toplum var. Kazanan mücahit var, kaybeden mücahit var. Kazanan muhacir var, kaybeden muhacir var. Bir ibtila, bir imtihan. Değişmeye gelince, biz değişirsek, seyr-i sülûk-i rûhânîde değişen insanlar gibi değişmeliyiz. Bizim için başka türlü değişme olmaz/olmamalı. Başka türlü değişme dönekliktir, Kur’an’dan mülhem ifadesiyle "tezebzüb"tür: Bir oraya, bir buraya dönme; bu, münafıkça bir davranıştır. Yalnızca bir kere değişmeli insan. Bundan sonra ki her değişim bir adım daha O’na yaklaşma şeklinde olmalı. "Ben boynu tasmalı, O’nun azad kabul etmez kölesiyim" demeli. Eğer insanın bir kıymeti varsa bütün kıymeti buradadır zaten.

Evet, zaman ahir zaman. Zuhur eden de alâmât. Medet Ya Rab!

Hicretin Dünü ve Bugünü

Herkul | | KIRIK TESTI

Sahabe-i kiram Hazretlerinin önce Mekke’den Medine’ye daha sonra da dünyanın dört bir tarafına yaptıkları hicretleri hakkında öteden bu yana çok çeşitli şeyler söylenmiştir. Ben bunlara yeni bir şey ilave edecek değilim ama bunlar arasında önemli gördüğüm bir iki hususun dün ve bugün perspektifinde yeniden değerlendirilmesinin yerinde olduğunu düşünüyorum.

Sahabe-i kiram, her şeyden önce Mekke’de dini hayatlarını yaşama imkanı ve ölümüne deyip girdikleri o kudsi hakikatları muhtaç gönüllere duyurma zemini bulamadıkları için hicret ettiler. Buraya bir şey ilave edebilirim: Bunun yanısıra, bana göre onlar hicrete alışmak için hicret ettiler, gitmeye alışmak için gittiler. Çünkü Medine’ye yaptıkları bu hicret ve bu gitme bir ilk olsa da son olmayacaktı.

Tabakat kitapları -ihtilaflı da olsa- Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde yüz bin sahabe olduğunu kaydediyorlar. İbn Hacer El-İsabe isimli eserinde on bin insandan bahsediyor ama o günkü toplum telakkileri açısından kadın ve çocukların pek çoğunun bu rakama dahil edilmemiş olacağını hesaba katmak lazım. Kaldı ki o günkü toplumda kadınların sayısı erkeklerden az değildi, belki daha da çoktu. Çünkü savaşlarda büyük ölçüde ölenler erkeklerdi. Bugün yine tarihçilerin tesbitlerine göre Medine mezarlarında on bin insan bulunuyor. Bu demektir ki yaklaşık doksan bin insan dünyanın değişik yerlerine Din-i mübin-i İslam’ı anlatmak üzere çıkmış ve bir daha geri dönmemiş.

Muthiş bir ruh, heyecan ve inancın göstergesi bu: Doksan bin insan ve dini i’lâ adına hicret… Bakın ülkemizin şanlı misafiri Ebâ Eyyûb el-Ensari Hazretlerine. Yezid döneminde, yetmiş yaşını aşmış iken, at sırtında Medine’den İstanbul önlerine gelmiş. Hayatı boyunca o cepheden bu cepheye koşmuş, memalik-i hârrede (sıcak memleketlerde) pişmiş bu insan o uzun yola çocuklarının itirazına rağmen seve seve çıkıyor. İhtimal bu uzun yolculukta hastalanıyor ve İstanbul surları önünde vefat ediyor; ediyor ama vefatı öncesi tabakat kitaplarının kayıtlarına göre; "Beni elinizden geldiğince İstanbul içlerine doğru götürün. Götüremediğiniz yerde beni gömün. Ben Allah Rasulü’nden buranın mutlaka bir gün fethedileceğini duydum. İşte O’nun haber verdiği kahramanların, yiğitlerin kılıç seslerini, at kişnemelerini duymak istiyorum!" diyor.

Binlercesi içinden sadece bir örnek bu. Benim inancıma göre hakiki manâda hicreti, hicret derken kasdettiğimiz o ulvi ve yüksek değeri gerçek hayatta temsil eden, canlandıran sahabe-i kiram olmuştur. Hatta bu hicret düşüncesi, inancı ve heyecanı onların içinde öyle bir seviyeye ulaşmıştı ki hicret ettikleri yerden geriye dönmeyi ihanet saymışlardır. Sadece ziyaret için ülkelerine, vatanlarına, memleketlerine döndükleri zaman orada ölmeye hicretlerini iptal edecek endişesi ile yaklaşmışlardır. Tarihte örneği var bunun. Mekke’den Medine’ye hicret eden ve Veda Haccı sırasında Mekke’de vefat eden Sa’d b. Havle’nin kaderi başkaları için hep endişe kaynağı olmuştur. Aynı hac esnasında ciddi şekilde rahatsızlanan Hazreti Sa’d b. Ebi Vakkas bu endişesini kendisini ziyarete gelen Allah Rasulü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildirince Efendimiz, ona ihbar-ı gayb nev’inden; "Sen daha yaşayacaksın. Allah senin elinle bazılarını aziz, bazıları zelil yapacak." buyurmuş ve Hazreti Sa’d’ın endişesi izale olmuştu.

Sahabe sonrasına gelince; o günden bu yana farklı seviyelerde ve şekillerde de olsa hicret hiç kesintiye uğramamıştır. Gerçi Efendimiz (sallâhu aleyhi vesellem) Mekke fethinden dönerken; "Lâ hicrate ba’de-l fethi velâkin cihâdün ve niyyetün – Mekke fethedildikten sonra hicret yoktur; fakat cihat ve niyet vardır." buyurmuştur. Ama bu o ilk kutluların gerçekleştirdiği Mekke’den Medine’ye olan hicrettir. Dolayısıyla yukarıda belirttiğimiz gibi farklı şekil ve seviyelerde hicret hiç durmadan devam etmiştir. Zaten bu hicretler olmasaydı İslam’in dünyanın dört bir yanına ulaşması mümkün olur muydu? Demek tarih boyunca müslümanlar Peygamberlerinden tevarüs ettikleri o hicret düşüncesini koruma, yaşama ve yaşatmada fevkalade hassas hareket etmişler.

Ben zannediyorum ki aynı duygu ve düşünce bir yönüyle günümüzde de yaşanıyor ve yaşatılıyor. Benim bir çok yerde kudsiler kadrosu dediğim bu insanlar dünyanın dört bir yanına arkalarına dönmeden gidiyorlar. Pekala gayeleri ne? Mensup oldukları milletin, devletin, kültürün ve dinin değerlerini muhtaç gönüllere duyurmak. Evet, bu gaye uğrunda dünyevi nice imkanları terk eden ve tıpkı sahabe misali bir daha geriye dönmeyi düşünmeyen, geriye dönmeyi döneklik sayan sayıları meçhul nice insanlar var bugün.

Fakat hiç kimse bunu kendinden bimemeli. Kendinden bilme, her şeyden önde Allah’a karşı ciddi bir saygısızlıktır. Zira akılları bu istikamette ikna eden O, gönülleri bu ruh ve heyecanla dolduran O. Eğer O’nun ilkâ buyurduğu bu inanç, bu duygu, bu düşünce olmasaydı, bir his ve heyecan tufanı halinde onların gönüllerinde esmeseydi bu tablo gerçekleşir miydi? Bizler bu inanç ve heyecanı onların gönüllerinde hasıl edebilir miydik? Rica ederim, siz böyle külli bir hadiseyi falanın-filanın konuşmasına, onun-bunun yönlendirmesine bağlayabilir misiniz? Kendi nefsini ikna edemeyen insanın/insanların başkalarını ikna etmesi mümkün mü? Kendi kaprisleri, arzuları, his ve hevesleri karşısında günde bir-kaç defa kalıp ezilen, adeta preslenen insanların yol göstericiliği ile olur mu bu iş?

Demek ortada bir sevk-i ilahi var, sevk-i ilahinin insiyakları var ve gidenler, dönmemek üzere gidenler, sahabenin anladığı ve yaşadığı manâda hicret edenler işte bu sevk-i ilahiye mazharlar. Keşke ben de defalarca iç geçirdiğim, sürekli hayalini kurduğum, zaman zaman sözünü ettiğim, hatta söz verdiğim hicreti yapabilseydim! Mesela çok çetin bir yer olan Pekin’e gitseydim; gitseydim de öteler ötesinde, muhtemel “Sen bu muhacirlerle beraber olamazsın. Çünkü sen hicret etmedin!” cümlesine muhatap olma endişesinden kurtulabilseydim. Keşke!

Keşke diyoruz ama kader cebr-i lütfî ile bizi başka yerlere getirdi. Hastalıktı, havalar şiddetliydi derken kaldık buralarda. Babamın şiirinde dediği gibi ecelde müddet var demek. Babam bunu Erzurum zelzelesinde söylerdi de benim hafizamda sadece bir kıtası kalmış. Soğuk bir kış mevsiminde binalar sürekli sarsılıyor. İçeriye giriyoruz evler vahşi vahşi bakıyor bize, dışarıya çıkıyoruz siddetli kış ve insan boyu kar. Manzum cümlelerle Cenab-ı Hakk’a tazarruda bulunuyor:

Dışarıya çıkarız şitâ şiddetli

İçeri gireriz evler hiddetli

Eceller gelmiş, vâde müddetli

Sabırlar buyur, Gufrana bağışla bizi.

Her neyse, biz hicret edemedik ama hicret edenlerin duygu, düşünce, hissiyatlarını paylaşıyor, onlarla beraber oturup kalkıyoruz. Hadiste ifade buyurulduğu gibi "Lâ yeşkâ bihim celisühüm – Onlarla beraber olan şaki olmaz." İnancım o ki bahsi geçen hicret ufkunu yakalamış, onu hayata geçirmiş kişilerle bu dünyada beraber olan bir insan öbür tarafta bahtsız olmaz. “Haydi sen de geç” derler ona da.

Evet, keşke dünyanın dört bir yanında idbarimizin ikbale dönmesi için hicret edilse! Keşke bu uğurda anne ve babalar ikna edilebilse! Keşke hicret edilen yerlerde kültürümüze, milletimize, ülkemize hizmet edilebilse! Keşke binbir defa gadre uğramış o güzelim dilimiz dünya dili haline getirilebilse!

Şimdilerde yaptıkları eğitim faaliyetleri ile milletimizin adını duyurmaya çalışanların tutuşturdukları meşaleler etrafı aydınlatmaya başladı. Gönüllüler kadrosunun yaptıkları değişik yerlerdeki bu büyük-küçük hizmetlerin hüsn-ü kabul görmesi bana milletimize ait çok derinlerden gelen bir kısım hususiyetlerin bulunduğunun göstergesi gibi geliyor. Gerçi "O mâhiler ki deryadadırlar, deryayı bilmezler!" fehvasınca belki bizler farkında değiliz, kendimize ait kültürümüzün rengini, tadını, şivesini tam bilemiyoruz, farklılığı kavrayamıyoruz; fakat başkaları bunun farkında, o farkı görebiliyor. Komşuluk münasebetlerini, aile yapısındaki rasâneti, sosyal münasebetlerdeki yumuşaklığı ve sıcaklığı kavrayabiliyor. Eğitim alanında fedakarca çalışmaları görüyor ve takdir ediyorlar. Kaldı ki bunlar bizim kendimizi ifade yolları.

Hâsılı; bizim dünyamızda sahabe ile başlayan hicret onları takip eden kutlular tarafından devam ettiriliyor. Özü aynı. Fark sadece şekilde. Dolayısıyla bu ayrılıkta bir gayrılık olduğu söylenemez. Ne mutlu onlara!

İman Yolu

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan, kendisine tevdi edilen vazifeleri, sahip olduğu şuura göre yapar. Bununla birlikte, evvel ve ahir tavsiyem: Dine, vatana, millete, devlete ve insanlığa hangi seviyede hizmet yaparsak yapalım, karşılığında hiçbir şey beklememeliyiz. İnsan, yaptığı hizmete karşılık olarak hayalinde birtakım beklentiler içine girerse, beklediklerini bulamayınca -hafizanallah- küsüp gidebilir. Ben duâlarımda sürekli “Ya Rabbi, beni arkadaşlarımla, arkadaşlarımla da beni mahcup etme!” diyorum. Zira dünya genelinde belirli bir bakış ve kabulleniş var ve bizler onu korumak zorundayız. Evet, insan yapacağı murakabeler ile kendisinin manen “sıfır” olduğunu sonucuna mutlak ulaşmalı, kendini buna inandırmalı ve büyük veya küçük yaptıklarına kat’iyen sahip çıkmamalıdır. “Bediüzzaman’ın bile kendisini bir “memerr” (bu bazı iyiliklerin uğrağı demektir) olarak gördüğü yerde biz kim oluyoruz ki?” demelidir. Aksi takdirde hayalî düşünceler ve beklentiler içinde boğulup gidebiliriz.

Emperyalist ve Osmanlı

Emperyalizm, gelişmiş ülkelerin zayıf ya da az gelişmiş ülkeleri iktisadi, siyasi ve kültürel bakımdan baskı altında tutması, onları hakimiyetleri altına alarak sömürmesi demektir. Buna göre, istismar eden; sömüren; işgal ettikleri toprakları, bu toprakların yer altı ve yer üstü zenginliklerini ve insan gücünü sömürerek, müreffeh bir hayat yaşayan; kendileri saraylarda safa sürerken, halkı perişan bir halde sokaklara terkedenlerin hepsi emperyalisttir. Düne kadar emperyalizm daha çok askeri güçle gerçekleştirilirken, günümüzde aynı neticeyi, askerî işgale başvurma gereği duymadan, siyasî entrikalarla, kültürel yollarla, teknik ve teknolojik imkânlardan faydalanarak ekonomik oyunlarla elde ediyorlar. Gayelerine ulaşmak için de hiçbir engel tanımıyorlar. Meselâ, bir neticeye ulaşmak için insanların kobay olarak kullanılması gerekiyorsa, bunu gözlerini kırpmadan yapıyorlar.

Osmanlı’ya gelince; Osmanlı, 6 asırlık ömrünün en küçük bir zaman diliminde bile sömürgecelik yapmamıştır. Kendisi zevk ü sefa içinde yaşayıp da, milleti -velev ki yabancı bile olsalar- perişan ve derbeder etmemiştir. Siyasî entrikalara, ekonomik oyunlara kat’iyen başvurmamış, milletlerin tarih, örf, âdet, din ve dilleri ile oynamak suretiyle hiçbir asimilasyona gitmemiştir. Rica ederim, 250 milyon Osmanlı teb’ası içinde safkan Türk adedi 11-12 milyon idi. Bu kadarcık insanın, 240 milyonu istismarından söz edilebilir mi?

Osmanlı, Allah’ın adının her yerde yükselmesi ve devletler arası muvazene için, O’nun emri gereği cihad etmişti. Cihad etmişti ama hiçbir ülkeyi işgal etmemişti. Cihad neticesinde elde edilen ganimet malları, cihada katılanların halis hakkı olmasına rağmen, tarih boyunca ganimetten zengin olan bir insan gösterilebilir mi? Bütün bunlara rağmen, Osmanlı’ya emperyalist deme, ya tarih bilmemenin bir ürünü, ya da hıyanet ve denaet içinde bulunmanın bir ifadesidir.

Yeniçeri ve Merhum Necip Fazıl

Merhum Necip Fazıl, yazdığı Yeniçeri adlı kitapta Osmanlı askerî tarihini hep kaynayan kazan şeklinde gösterdi. Ve hassaten Yeniçeri’yi yerin dibine batırdı. Halbuki bu tip tarih değerlendirmelerinde insafı elden bırakmamak lâzım. Son dönemlerinde olmuş -keşke olmasaydı- birkaç ciğer-sûz hâdiseyi nazara vererek, koskoca bir tarihi karalamaya gitmemeli. 600 yıllık bir tarih içinde kaç tane kazan kaldırma olayı gösterebilirsiniz? Osmanlı’yı ve Yeniçeri’yi bu açıdan eleştirenler, kendilerine baksınlar: 50-60 yıl içinde 600 senede meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını müşahede edeceklerdir.

Ayrıca, ihtisas da bu konuda göz ardı edilmemelidir. Herkesin her şeyi bilmesi mümkün olmadığına göre -aslında böyle bir şey iddia eden de yok- herkes ilgi alanı, çalışma sahasına giren konularda konuşmalı, değerlendirmeler yapmalı. Ve bir şey daha ilave edeyim: Mülâhaza dairesini daima açık bırakıp, iddialı olmamalı.

Rızaya Ram Olmak

Dualarda Cenab-ı Hak’tan hizmet aşkı ve şevki istenebilir. Bununla birlikte, ben dualarımda, “Senin sevdiğin ve razı olduğun…” diyorum. Siz de, encamını bilmediğiniz, arkasında hayır mı var, şer mi var kestiremediğiniz isteklerde bulunmamalısınız. İnsanın kendi arzu ve isteklerinden uzaklaşıp Rabbinin emir ve istekleri içinde eriyip gitmesi çok önemlidir ve işte bence manevî terakki budur.

Mâzi ve Âti

Mazi, zihnimizden çıkmamalı!. Oysa ki o bugün unutulmaya terkedilmiştir. Mazisiz ati olmaz. Yahya Kemal bile, “Ben kökü mazide olan atiyim” der. Tarihimizle neden ilgilenmeyelim? Mazimizi neden öğrenmeyelim? Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz.

İkinci Fıtrat

Evrad u ezkâr, dua, nafile namaz gibi ibadetler, sürekli ve ısrarla yerine getirmeli ki, bunlar, zamanla bizde ikinci bir fıtrat hasıl etsin. Meselâ, iki rekatlık bir nafileyi dört rekat kılmaya alışır, bir daha da bırakmazsanız, bırakmaya kalksanız, “Eyvah, bugün de falso yaptık!” dersiniz.

Böyle bir anlayış, insanda zaten mevcud olan birtakım kabiliyetlerin kullanılarak inkişaf etmesi ve insan ruhuna hakim olmasından kaynaklanmaktadır.

İman Yolu

İman bir duyma, bir hissetme meselesidir. Bir başka tabirle her insana göre değişen bir iç ihsastır o. Kalbi imanla dopdolu olan bir insanın menfi şeylerle meşbu bulunması düşünülemez. Mesela, kalbi Allah sevgisi ile tam anlamıyla dolu olan birisinin başka şeylere karşı nefret hissi kalmaz. Allah aşkı yer bitirir onu. Üstadın 32. Söz’de dediği gibi; “Bazıları ism-i Vedûd’a mazhar olur. Felek mest, kamer mest, nücûm mest, serâser alem mest..” her şey mest olur yani. Her şeye o gözle bakar, o kulakla dinler, her şeyi O’ndan ötürü öper, koklar ve sever. Zaman olur inanmayana, inkar-ı uluhiyet bataklığına saplanmış kişilere bile nazar-ı merhametle bakar; bakar ve “Keşke inansalar.” der. Ama ardından hemen kendine gelir; “Estağfirullah Ya Rabbi! Senin mührün, senin takdirin!” der ve inanmayanların inanmamalarında hikmet aramaya başlar.

Bence her şeyin O’na bağlanması ve O’ndan ötürü delicesine sevilmesi çok önemlidir. Bizim hoşumuza gitmeyebilir, icraatın arkasındaki hikmetli perdeyi aralayamayabiliriz, kafamızda beliren neden sorularına mukni cevaplar bulamayabiliriz ama önemli olan O’nun iradesi, meşieti ve muradıdır. Bu bakış açısının kazanılmasının, her şeyin bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Mesela, Risalelerde çok sık geçen acz u fakr meselesi… Bu pencereden kainata, eşyaya ve hadiselere bakan bir insan kendi acziyet ve zaafiyetini idrak eder, eder ve o acziyet ve zaafiyet içinde O’nun engin şefkatini görür. Âfâk ve enfüste O’nun âyâtını tefekkür eder, marifeti artar. Bütün bunlar onu Allah’a ciddi şekilde yönelmesine vesile olur.

Keşke bu bakış açısını kazanabilsek!

Hüsnüzan

Başkaları hakkında hüsnüzan etmek, ahlak-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında: “Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum ama tavırlarına bakınca yahşı bir kula benzer. Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki Cenab-ı Hak onu Cennetiyle sevindirir.” Evet, bizler ne Cennet hazini ne de Cehennem zebanisiyiz. Onun için ne insanları Cennet’e sevkediyor gibi davranalım ne de Cehennem’e sürükler gibi.

Öte taraftan hüsnüzan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen onlar için duada bulunmayı da ihmal etmemeliyiz. Binbir tecrübemle sabit ki hüsnüzanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek hüsnüzan edilen kişilerin eliyle tokat yeme mukadderdir. Kendi adıma söyleyeyim, nice hüsnüzan beslediğim, bir mecliste şu ya da bu sebeple hüsnüzannımı ifade ettiğim arkadaşım var ki aradan 24 saat geçmeden onun eliyle tokat yediğim vaki ve variddir. Onun için hüsnüzanda dengenin korunması hüsnüzannın kendisi kadar önemlidir. Öyleyse dua etmeli: “Ya Rabbi! Sen varken hüküm vermek bana düşmez. Hakkında hüsnüzan ediyorum ben, beni yalancı çıkarma bu mevzuda.”

Evet, nazik bir mesele bu, dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır: “Birisi sabahtan akşama kadar salih amel işler, işler ve öyle bir noktaya gelir ki Cennet’le arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir halt işler ve Cehennem’i boylar.” Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar, fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamış ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihai hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.

Türkiye Sevdalıları

Herkul | | KIRIK TESTI

Bizler Türkiye sevdalılarıyız. Ülkemizi, vatanımızı, milletimizi, devletimizi, dinimizi seviyoruz. Elin-âlemin bizi anlamaması, muarız olması bizi doğru bildiğimiz yolda yürümekten engellememeli. Kaç defa dedim, bir kez daha diyeyim: Eğer ben ülkeme, vatanıma, milletime, din ve diyanetime, kültürüme hizmet edemeyeceksem yaşamayı abes sayıyorum. “Bu gayeler uğrunda yaşıyorsam yaşamamın bir manâsı var, yoksa Yâ Rab abes yaşamaktan, bu dünyada boşuna yer işgal etmekten sana sığınırım!” diye her gün dua dua yalvarıyorum Rabbime.

Bu ruhu, bu duygu ve düşünceyi, bu ideali anlamayan insanların varlığı, aleyhte kampanyalar düzenlemeleri benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Bu ifadeler “Onlar Türkiye’yi sevmiyor.” anlamına da gelmez. Belki ciddi bir yanlış anlama ve bundan kaynaklanan bir hazımsızlık var. Veya şöyle ya da böyle bir despotizma var ortada. Bütün bu olanlar anti-demokratik karakterlerin şe’nidir.

Dünyanın dört bir yanında, ancak nice fedakârlıklarla yapılabilen eğitim faaliyetleri ortada. Hiç unutamadığım bir hatıram var: Moskova’da yapılan mezuniyet töreninde bir Rus öğrenciye sordular: "İlerisi için idealin nedir, gelecekte ne yapmak istersin?" Öğrencinin verdiği cevap şu oldu: "Başta Türkler’le iyi bir münasebete geçmek isterim." Ağladım bu tablo karşısında ben. Hafife almayın bu manzarayı. Bugün dünyanın dört bir yanında pek çok kardeş ve dostumuz var. Bunun yanında mütereddit ama karar aşamasında tercihini bu ülke ile, bu ülke insanı ile dostluk ve işbirliği istikametinde kullanacak bir çok insan var. Bunlar geleceğin dünyasında geleceğin Türkiyesi için çok önemli kaideler yani yapı taşlarıdır.

Unutmayın, artık dünyadan tecrit edilmiş bir Türkiye’nin istikbal vadetmesi, hatta varlığını sürdürmesi mümkün değildir. İşte bu eğitim faaliyetleri bu manâda Türkiye’nin geleceğini teminat altına almaktadır. Kim bilir bu vesile ile kazanılan nice dostlar, gelecekte çok güçlü lobiler oluşturacak. Katolik, Ortodoks, Protestan, Budist, Hindu, kadın-erkek, zenci-beyaz, fakir-zengin, entellektüel-halk her seviyede sizin için fahrî çalışan dostlarınız olacak. Şimdi birileri bu yakın gelecekteki şu manzarayı göremiyorsa, Allah idrak ufuklarını açsın demekten başka ne yapabilirim ki? Onlar anlamıyor diye doğru bildiğimiz bu yolda duracak değiliz ki? Onun için dedim, o insanların aleyhteki faaliyetleri benim için bir şey ifade etmiyor diye.

Öte yandan tevhid anlayışımız gereği bizler şöyle düşünüyoruz: Bizler bilerek veya bilmeyerek bu işin içine itildik. Bilerek deyişim milyonda bir dahi olsa iradenin daha doğrusu iradedeki meyelân-ı hayr ve şerrin hakkını vermek içindir. Yoksa bugün gelinen nokta karşısında biz irademizin hissesini biliyoruz. Kendi kabiliyetlerimizin farkındayız. Eğitim seviyemiz, idrak ufkumuz hepsi meydanda. Meseleye bir de bu açıdan bakınca, bizim irademizin hiç dahli yok bu işlerde desek sezâdır. Şimdi öyle ya da böyle artık belli bir noktaya varıldı. Bundan sonra bunu bir emanet gibi sırtımızda hissetmeli ve her şeye rağmen taşımaya devam etmeliyiz.

Bir başka hatıra Balkanlar’da yaşayan bir Gagavuz profösöre ait: Şarkiyat eğitimi yapmış, Türkçe de bilen birisi bu. O Osmanlılar’la günümüzdeki eğitim faaliyetlerini mukayese etmiş ve demiş ki: "Osmanlılar devşirme usulüyle bizim çocuklarımızı aldı, kendi kültürleriyle onları yetiştirdi ve nihayet onlarla bizi vurdular. Bizim ülkemizi bizim çocuklarımızla fethettiler. Size gelince, sizler bizim çocuklarımıza yine bizim adımıza günümüzün yükselen değerlerini talim ediyor ve onlara seviye kazandırıyorsunuz." Bu zatın Osmanlı’nın devşirme sistemi hakkında yaptığı yorumlar belki uzmanlarınca tartışılabilir bir konudur ama günümüz adına söylediği şeyler aklı başında her insanın bir gün mutlaka kavrayacağı bir farklılıktır.

Evet, artık maddî kılıç kınına girmiştir. Medenilere galebe ikna iledir. Güç ve kuvvet ile insanları bir yere yönlendiremezsiniz. Süper gücünüzle gider bir yeri işgal eder, yakar-yıkar, öldürürsünüz ama bütün dünyanın tepkisini alırsınız. Öte yandan akıl, mantık, muhakeme ile, evrensel insanî değerlerle girerseniz, gönüllere sultan olursunuz Allah’ın inayetiyle.

Bazıları diyor ki: "Bu büyük bir proje. Bir cami hocasının –alaya almak, tahkir etmek için böyle diyorlar- kafasından çıkmış olamaz bu işler." Doğru. Ben hayatımın hiçbir döneminde bu faaliyetlerin benim projem olduğunu, benim kafamdan çıktığını iddia etmedim ki. Allah’a sığınırım bu türlü iddialardan. Bu her şeyden önce Allah’a karşı bir küstahlık ve saygısızlıktır. Bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın lütfudur, ihsanıdır. O muhit ilmin, muhteşem kudretin, baş döndüren iradenin sahibi bizleri istihdam ediyor. Bizim manâ köklerimiz ve manevî beslenme kaynaklarımız da bu tip düşünceler içine girmemize manidir.

Bu söz bana bir şeyi hatırlattı: Hazreti Ömer, Yermük gibi çok ciddi bir savaşta ordu kumandanı Hazreti Halid’i vazifeden alıyor. Çok muazzam bir savaş, düşman kuvvetler müslümanların en az on katı. İslam ordusunda şehit sayısı oldukça fazla. Önemli simalar da var bunlar arasında. Meselâ Ebu Cehl’in müslüman olmuş oğlu İkrime ve Amr b. As’ın bababir kardeşi Hişam da şehid. Ve işte böyle bir savaşta Hazreti Ömer Halid b. Velid’i azlediyor. Koca Halid sarığı boynunda halifenin karşısına çıkıyor. Halid gibi bir insan: İki devletin başına balyoz gibi inmiş, yerle bir etmiş, tarihte eşini göstermenin zor olduğu müthiş bir erkan-ı harp. Ama sarığı boynunda, kumandanlıktan azl edilmiş, sıradan bir nefer, Halife-yi rû-yi zeminin önünde. Diyor ki Hazreti Ömer -ruhum ona feda olsun-: "Halid! Biliyorsun seni çok severim. Fakat halk elde edilen zaferleri senin şahsından biliyor. Halbuki ben biliyorum ki bunları bize ihsan eden Allah’tır. Senin bir mit haline gelmenden, putlaştırılmandan endişe duyuyorum. Azlediş nedenim bu…" Ve Koca Halid o güne kadar emrinde çalıştırdığı bir adamın, Ebu Ubeyde b. Cerrâh’ın emrine giriyor; giriyor ve hayatının sonuna kadar savaşıyor. Evet Halid, gerçek bir mefkûre insanıydı ve "Âşe hamîden, mâte fakîden – Hep övgüye değer bir insan olarak yaşadı, İslam’ın yitiği olarak da yürüdü öbür âleme." Vefat etti; bir atı kaldı, bir kalkanı, bir de kılıcı. İki devleti yerle bir etmiş adamın arkada bıraktığı mirası işte buydu.

Şimdi biz bu tarihi hâdisenin arkasında yatan düşünce, inanç, bakış açısı -ne derseniz deyin- işte ona bağlıyız. Manâ kökümüz bizim bu. Bundan farklı ne düşünürüz ne de hareket edebiliriz. Onun için bazılarının kendi persektiflerinden, kendi değer ölçülerine bağlı olarak söyledikleri şeyler benim için bir manâ ifade etmiyor.

Evet, günümüzün mefkûre insanları konumlarının farkındalar. Nerede, nasıl davranacaklarını bilirler. O davranışların sebeplerine de vakıftırlar. Şuurluca yaparlar yaptıkları şeyleri. Maddi mukavemet yok artık günümüzde, kavga yok, silah yok. Sevgi var, anlaşma var, uzlaşma, başkalarına iyi örnek teşkil etme var. Herkesin konumuna saygı, hoşgörü ve diyalog var. Erzurumlular’ın deyimi ile "Ruh-u dil yılanı deliğinden çıkarır." felsefesine göre hareket etme var. Geleceğin Türkiyesi’nin bu ruha, bu anlayışa ihtiyacı her zamankinden daha fazla. Birileri istemese de bu ülke bizim ülkemiz. Bu ülke benim ülkem. Türkiye’nin elli yerinden gelmiş toprak var benim odamda, değişik değişik kutular içinde. Kimi Kars’tan, kimi İstanbul’dan, kimi Korucuk Köyü’nden. Hasretimi onlarla gideriyorum ben!

Kalplerin Te’lifi ve Umursamazlık

Herkul | | KIRIK TESTI

Kalplerin te’lifi Cenab-ı Hakk’ın elindedir. Ama insanların da kendi aralarında birlik ve beraberliği temin etmek için iradelerini kullanmaları gerekmiyor mu? Cenab-ı Hak ehl-i imanın itilâf ve ittifakı için sebepler yaratmış. Üstad’ın ifadesiyle esbab O’nun izzet ve azametine perde olmuş. Bizler şart-ı adi planında o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz. Bunları hayata geçirebilirsek Cenab-ı Hakk’ın rızası istikametinde ittihadı, ittifakı aramızda tesis ederiz.

Bizim ittifak ve ittihadımızı gerektiren o kadar çok sebep var ki! Allah’ımız bir, Peygamberimiz bir, dinimiz bir; bir, bir, bir… Bine kadar bir. Bütün bu birler bizim bir ve beraber olmamızı gerektiriyor. Önemli olan insan vicdanının bunu duymasıdır. Zira bu birlerin vicdan tarafından duyulması ve hissedilmesi ölçüsünde birlik ve beraberlik yakalanır.

Öte yandan bizim örfümüz bir, âdetimiz bir, geleneğimiz bir, vatanımız bir, kaderimiz bir; bir, bir… Yüze kadar bir. Bizler acı-tatlı aynı kaderi paylaşmışız yıllarca, asırlarca. Hâlâ paylaşıyoruz. Millî beraberliğimizi temin etmesi gereken faktörler değil mi bütün bunlar?

Hepsinin ötesinde dine, vatana, millete, devlete, kültüre hizmet seferberliğinde felsefe bir, mantık bir, yorum bir, mülahazalar bir, duygular bir, mahkumiyet bir, mağduriyet bir; bir, bir, bir…. Evet, bizler yeni bir ba’sü ba’del mevt döneminin çocuklarıyız. Aramızda tesis edeceğimiz birlik ve beraberlige bu noktadan bakmalıyız.

Bu arada kavlen Rabb’e yönelmeyi ihmal etmemeli ve ellerimizi Rabbimiz’e kaldırarak “Ya Rabbi bizler ittihat istiyoruz!” diye dua dua yalvarmalıyız. Zira inanıyoruz ki ittifakımız adına küre-i arz dolusu altın sarf etsek, O’nun izni olmaksızın kalplerimizi te’lif edemeyiz. İnancımız o ki, kınından çıkmış kılıçları kınına sokturacak olan O’dur. Bize düşen fiilî ve kavlî olarak alelâde sebeplere tevessül etmektir. Aksi takdirde o neticeyi yaratmaz Allah.

Evet, zorlanacağız belki ama insan olmanın hakkını vereceğiz. İrademizi bu istikamette kullanacağız. Herhalde hiç kimse iradesiz bir arada duran bir demet ot veya bir düzine ağaç gibi olmak istemez. İradesinin hakkını veren bir insan olmayı tercih eder. Sürü içinde hayatını sürdüren hayvan olmak da istemez, istememeli bence. Çünkü varlık âleminde irade ve iradeyi kullanma hakkı sadece insana verilmiş. O halde bunun hakkını vermek gerekmez mi?

Bugün bizler Cenab-ı Hakk’ın çok büyük lütuflarına mazharız. Dünya genelinde Allah’ın izni ile gerçekleştirilen faaliyetlere bakın. Başkaları bu işlerin arkasındaki Sahib-i Hakikî’yi göremediklerinden “Nasıl olur böyle büyük bir proje hayata geçirilebilir?” diye şaşkınlıklarını ifade ediyorlar. Halbuki menfi manâda bu kadar olup biten şeylere rağmen mevcut tablo O’nun kudret elini göstermiyor mu? Bu işleri yaptıran Allah’tır. O, isterse azizleri rezil, zelilleri aziz yapar. Öyleyse unutulmaması gereken bir şey vardır; insan odun bile olsa kullanıldığı yer itibarıyla kıymet kazanır.

Bütün sermayemizi bir kırık testi misali o havz-ı kebire atma ve testimizde ne kadar su varsa oraya dökme mecburiyetindeyiz. İnsanlığın İftihar Tablosu “Kardeşlerim!” demişti. O kardeşliğin hatırına “Ya Rabbi! İttifak ve ittihadımız adına elimizden gelen budur; gücümüz, takatimiz bu kadar. Kalplerimizi telif et!” diye dua dua yalvarmalıyız. Sizler dualarınızda: “Allahım kalplerimize ittihat ver!” diye bir vefa eseri olarak bütün arkadaşlarınızı teker teker, isim be isim zikrediyor musunuz? Fahr için değil ama misal teşkil etme adına söyleyeyim, ben zikrediyorum. Dua ederken hayal dünyamda her yeri dolaşıyor, herkesin adlarını teker teker yad ediyor ve bunu yapmamayı kardeşlerime, arkadaşlarıma en büyük vefasızlık sayıyorum.

Evet, çocuğu olmayan çocuğum olsun diye, hastalığı olan hastalıktan kurtulayım diye Cenab-ı Hakk’a hangi heyecan ve ızdırapla yalvarıyorsa aynı heyecan ve aynı ızdırapla; “Allahım! Kardeşlerimizin kalplerini te’lif buyur!” diye yüreğimizi çatlatırcasına yalvarabilmeliyiz. Kaldı ki bu noktada yapılabilecek şeylerin en basitidir dua. Bu fikre iştirak ediliyorsa ve hâlâ dua etme konusunda gevşek davranılıyorsa dilim varmıyor söylemeye ama bu tavır -hâşâ!- Cenab-ı Hakk’ı umursamazlık anlamına gelir. O’nu, O’nun meşiet ve kudretini umarsamama O’na karşı saygısızlık demektir.

Fazla söze hâcet yok. Allah’ın bir insana vereceği en büyük nimetlerden birisi istemeyi vermesidir. O, bir insana istemeyi vermiyorsa, o zaman vermeyecek demektir.

Yeniden “Dua Zamani”

Herkul | | KIRIK TESTI

Dertlerine derman arayanlar dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.”

Aciz, fakir, muhtaç ve kendine yetmediğinin şuurunda olan kulun, tazarru, tezellül ve alçak gönüllülük içinde, Rahmeti Sonsuz’a yönelip, hâlini O’na arz ederek istediklerini O’ndan istemesinin ayrı bir unvanı sayılan dua, kulun Rabbi’ne karşı iman, güven, itimat ve tevhid telâkkisinin bir gereğidir.

Bu mülâhazalar çerçevesinde, O’na yönelen kul, sımsıkı havf u reca duygularına kilitlenir; “Başkalarının nazarlarından uzak, gönülden sadece Rabbi’ne yalvarır ve gizliden gizliye O’na dua eder.” Bu mazmuna bağlılık duada bir esastır ve bu esas ancak Şâri’in açıp genişletmesi ölçüsünde, açıp genişlettiği yerlerde tecviz, hatta teşvik edilebilir.

Allah bize, “Hem endişe içinde hem de ümitlerle dopdolu olarak yalnız O’na yalvarın; bilin ki, O’nun rahmeti, kalbleri ihsan şuuruyla çarpan kimselerle beraberdir.” ferman ederek, hem teveccüh edeceğimiz kapıyı gösterir hem de o kapının önünde durmanın adabını öğretir.

Aslında, her hâlimizde O’na yönelmek, O’na el açmak, dert ve elemlerimizi O’na şerh etmek hem bir mazhariyet ve ilk mevhibe hem de Hakk’ın cevabî teveccühleri adına atılmış önemli bir ilk adımdır. O, “Kullarım Bana isteklerini yöneltirlerse, bilmelidirler ki, Ben yakınlardan yakınım; Bana dua ile yönelenin duasına icabet ederim.” buyurur. Elverir ki, bu iç dökme ve yakarış “Siz, dua ve niyazlarınızı gönülden, hâlisane ve Hak rızasına bağlayarak yapınız.” medlûlü çizgisinde icra edilsin. Evet, halk içinde bağırıp çağırarak başkalarına duyurma, gösterme yerine, duyması ve görmesi mânâlar üstü mânâ ifade eden Hazreti Allâmü’l-Guyûb’a, hem de tamamen halka kapalı ve O’na açık bir hâl ve atmosfer içinde, nefeslerimizi gizlilik ve içtenlikle derinleştirerek arz etmeliyiz ki, O’na iç dökmemiz gizliliğin büyüsünü taşısın ve sesimizi-soluğumuzu başka mülâhazaların şerareleri kirletmesin..

Başka her şeye kapanıp, içini sadece O’na açan, hâlini O’na şikayet eden hep O’na yakın durmanın insiyakları içinde bulunur ve O’nun dergahından eli boş dönmez. Evet, insan ihtiyaçlarını, onları karşılayabilecek birine açmalı; belâ-yı dertten “âh” edecekse derde derman bir hekimin yanında inlemeli.

Kul, efendisine arzuhâlde bulunacaksa, ağyâra bütün bütün kapanarak, aklıyla, şuuruyla, hissiyle hep O’na açık durmalıdır; durmalı, sesini-sözünü O’na göre ayarlamalı ve kendine yakınlardan daha yakın birinin huzurunda iç çektiğini düşünerek nağmelerinden ses ihtizazlarına, tavırlarından mimiklerine kadar her hâliyle bir temkin örneği sergilemelidir.

Kime el açtığının farkında olan bir sadık kul, düşünce ve dualarını niyeti ve içtenliğiyle sık sık kalibrasyondan geçirir; ifade ve hislerini her türlü şerareden arı-duru tutmaya çalışır ve duymasını istediğinden başkalarının duymalarına karşı âdeta dilsiz kesilir. Yer ve zamana göre kendi sesini ve kendi sözlerini kendinden bile kıskanır.

Bir kulun, dua ve niyazlarını hâlinin saffetine bağlamasının yanında, nabızlarının “Allah Allah” diye attığı dakika ve saniyeleri kollaması; mübarek gün ve geceleri ilâhî mevhibelere açık kutlu vakitler sayarak dolu dolu yaşaması; ve bilhassa, Hak rahmeti sağanaklarının nüzûl emare ve işaretleri sayılan namaz saatlerini, iftar zamanlarını, secde ve rüku hâllerini santim zayi etmeden değerlendirmesi; sonra, arzu ettikleri olmuş-olmamış, şartlar aleyhine dönmüş veya lehinde cereyan etmiş, ciddi bir vefa hissiyle ara vermeden yaptıklarını devam ettirmesi hem duanın kabulü için bir esas hem de sadakat ve samimiyetin gereğidir.

Hakk’a inanan bir insan için, yaz gününü kar bastırmış, baharı hazan vurmuş, gündüzler kör kabirler gibi kararmış, her tarafı çeşit çeşit karakura basmış hiçbir önemi yoktur; Allah, “Siz, muztar kalıp ıztırar diliyle dua ettiğinizde, sizi kara ve denizlerin karanlıklarından kurtaran kim?!.” diyerek kendini, gücünün her şeyi ihatasını hatırlattıktan sonra ne önemi var zalâm zalâm üstüne dört bir yanın kararmasının.. ne önemi var, Kudreti Sonsuz “Çaresiz kalıp da O’na yalvaranın duasını kabul ederek sıkıntılarını gideren Allah’tan başka kimdir?” deyip mevcudiyetini vicdanlarımıza duyurduktan sonra!

Dua, Hakk’ın tükenmez hazinelerinin sırlı bir anahtarı; fakir, yoksul ve kalbi kırıkların istinatgâhı ve ıztırarla kıvranıp duranların da en emin sığınağıdır. Bu sığınağa adım atan, o sihirli anahtarı elde etmiş sayılır; onun vesayetine dehalet eden fakir, miskin, âciz ve muhtaçlar da umduklarını elde etmiş olurlar.

Gök ehlince elden ele dolaşan dua, bir muztarrın tavır ve davranışlarıyla sergilediği hâl duasıdır. Sıkışmış, canı gırtlağına gelmiş bir perişan ve muzdariptir ki, O’na yönelip düşünürken, içini O’na dökerken, ne deyip ne ettiğinin, nerede durup ne istediğinin farkındadır. Böyle birinin duasıyla, gözleri kurumuş sema beklenmedik şekilde salar gözyaşlarını ve ağlamaya durur. Çevreyi tehdit eden hortumlar yol değiştirir, her şeyi alabora eden dalgalar diner ve selâmet ufku görünür. Kırılan faylar sürpriz kararlara teslim olur ve faylardan boşalan gazlar atmosfer içinde eriyip gider. Böyle bir duanın meydana getirdiği meltemle arz dirilir, feza aydınlanır. Sîneler inşirahla atmaya başlar; otlar-ağaçlar semâa kalkar; güller-çiçekler etrafa tebessümler yağdırmaya durur. Dua, sebepler üstü kutsal bir talebin Yüceler Yücesi’ne arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban bulunmasına iz’anın da bir unvanıdır. İnsanlar, cinler ve melekler bilhassa iktidar ve ihtiyarlarını aşan bütün konularda -sebepler dairesinde esbâba riayet mülâhazası mahfuz- ellerini O’na açar.. içlerini O’na döker.. nâçâr kaldıkları yerde “çare” der inler.. dertlerine derman arayanlar da dermanı O’ndan bekler ve her zaman gönül gözleriyle günebakan çiçekler gibi O’na bakar ve O’nunla muamele içinde bulunurlar.

Ey çaresizler çaresi! Sebeplerin sukut ettiği, içtimaî ahvalin boz-bulanık bir hâl aldığı, her yanda zalimlerin “hay-huy”unun duyulduğu, yığınların çaresizlikle kâh sağa, kâh sola toslayıp durduğu şu karanlık günlerde, zulmet zulmet içinde kıvrananlara nezdinden bir ışık gönder.. sonsuz kudretinle bütün zulüm ve haksızlık ateşlerine bir su serp.. şeytanın ocaklarını söndür ve iblislerin boyunlarına çözemeyecekleri tasmalar geçir. Ufuklarımızdaki ilham esintileri bir yere takıldı, gönüllerimizde heyecanlar söndü, dillerimizde bir kekemelik var; rahmet ilinden bize dirilten bir meltem gönder.. hakkındaki recâ ve hüsnüzannımızı rahmetinin serhaddine ulaştır ve bizi o ufkun ümitli dilencileri kabul ederek gönüllerimizi imanî heyecanla şahlandır ve dillerimizdeki bağları çöz; çöz ki hâlimizi arz ederken yeni bir günah işlemeyelim.

Mücrimiz, düşkünüz, derbederiz. Ve yakın tarihimiz itibarıyla hiç bu kadar dağılmamış, bu kadar zaafa düşmemiş, bu kadar Senden uzak kalmamış; sürekli “Sen Sen” diyenler dahil asla bu ölçüde Sensizlik yaşamamıştık.

Ey talihsizlerin sığınağı, ey âcizlerin güç kaynağı, ey dertlilerin tabibi ve ey yolda kalmışların hâdîsi ve yol göstereni! Bir kere daha Sana dehalet ediyor ve içimizi son bir kez daha Sana döküyoruz. Boş şeylerin arkasından koşup durduk; olmayacak hülyalara gönül bağladık. Ümit ettiklerimiz yüzümüze bakmadı ve bel bağladıklarımız asla bizi umursamadı. Bugüne kadar Senden başka sesimizi duyan, başımızı okşayan olmadı. Duygularımızla alay edildi; düşüncelerimiz cürüm sayıldı. Her yanda kundaklamalar yaşandı.. her tarafta fitne ateşleri körüklendi.. yananlar ocaklar gibi yandı ve yapılanlar ismet-i dine dayandı.

Şu anda duygularımız derbeder, davranışlarımız ahenksiz, ruhlarımız kirli, ayaklarımız titrek, ellerimiz mefluç, çoğumuz itibarıyla ümitlerimiz sarsık, havalar boz-bulanık, mağripler hicranla tül tül, maşrıklar lütfuna kalmış… İşte böyle bir dağınıklık içinde Sana geldik. Böyle gelenlerin ilki değiliz, sonuncusu da olmayacağız. Rahmetin, bu garip pişmanların ümit kapısı, bizler de bu kapının önündeki liyakatsiz dilenciler. Şimdiye kadar gelip Senin kapında ihtiyaç izhar edenlerden boş dönen hiç olmamış; hiçbir kaçkın ve pişman da o kapıdan kovulmamıştır. O kapı Senin kapın, onun başkalarından farkı da her gelene affındır. Bizi hilm ü silminle güçlendir. Zalimlere de varlığını duyur.

Ey her duada bulunana icabet eden ululuk tahtının Sultanı! Şu anda binler, yüz binler Senin karşında divan durarak ellerimizi Sana açıyor ve külliyet kesbetmiş niyaz edalı soluklarımızla, kullarına her zaman açık bulunan, hiç olmazsa aralık duran rahmet desenli kapının tokmağına inleyerek dokunuyor ve “Biz geldik” diyoruz. Herkesi ve her şeyi görüp gözettiğine, her sese ve herkese merhamet ettiğine gönülden inanarak kaçkınlığımızı muvakkat dahi olsa görmüyor, günahlarımızı af çağlayanların içinde tasavvur ediyor, karıştırdığımız haltlara değil, Senin afv u safhına bakıyor ve ümitlerimizi ona bağlıyoruz; bağlıyor ve Sen varsan -ki aslında kendinden var olan sadece Sensin- bizim terk edilmemiz söz konusu olamaz. Enîsimiz Sen isen, çevrenin vahşetinden bize ne! Her yanda şeytan ve avenesi içten içe homurdanıp duruyorlarmış, Sen bizimle olduktan sonra ne ifade eder ki! Sen her şeyin biricik hâkimisin ve hükmünü engelleyecek bir güç de yoktur. Sen saltanat dairen içinde en küçük şeyleri görür, en cılız sesleri işitir, hiçbir şeyi ve hiçbir kimseyi cevapsız bırakmazsın.

Gurbette Bir Bayram Sabahı

Herkul | | KIRIK TESTI

Yeryüzünde sürekli, küfürle-iman, şeytanla-insan, kötüyle-iyi arasında mücadele yaşanıyor. Bazen iyiler, bazen de kötüler cephesi galip geliyor. Sürekli rövanş alıyorlar birbirlerinden de diyebilirsiniz buna: “Geçenlerde sen benim hakkımdan gelmiştin, şimdi sıra bende” tarzını andırır rövanş mücedeleleri bunlar.

Bununla beraber Hazreti Adem’den bu yana olan/olması gereken bu iken bazıları kendilerini salmış, Mefisto’ya teslim olmuşlar. Ne şeytanla, ne de şeytani düşünce ve temsilcileri ile mücadele etme azim ve cehdleri yok. Halbuki küfür ve ilhad karşısında yılmamak, ümitsizliğe düşmemek gerektir. Uhud’da Ebu Süfyan’ın söylediği gibi: “El-harbü sicâlün”. Kur’an da “Ve tilke’l-eyyâmu nüdâvilühâ beyne’n-nâs – Zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz.” buyuruyor. Ayette ihtiyar buyrulan “tedâvül” kalıbıyla dairevî bir duruma işaret ediliyor. Herkesin kapısı çalınıyor; bazen bir muştu, bir bişaretle; bazen de şeâmetle. Bazen içeriye uğursuz bir ses, bazen müjde geliyor. Ve bu durum insanlığın ilk gününden bugüne kadar hep böyle hiç değişmeden devam edip geliyor.

Bu zaviyeden etrafımıza baktığımızda ümit-bahş olan şeyler de var, endişe-âver olanlar da. Kir de var, nur da. Levsiyât da var, tayyibât da. Beraber iç içe akıyor hepsi. Bu durumda biraz iyiye bakmak, iyiyi görmek, iyi ile müteselli olmak, kuvve-i maneviyemizi kırmamak gerek. Yararlı olan bakış açısı budur. Kötüye gelince, ona karşı da tedbir almak, teyakkuza geçmek, Kur’an’ın tabiriyle “Huzû hizrakum” (Tedbiri elden bırakmayın!) çizgisinde bulunmak lazım.

Soru: Kader plânında, müslümanların galip olduğu dönemlerde yaşayanlar, idbar dönemlerinde yaşayanlara nisbeten daha şanslı denebilir mi?

Hayır. Gerçi onların emin bir zeminde, günahlardan uzak, zararlara maruz kalmadan yaşama avantajları vardı. Fakat bu aynı zamanda kendini rahata salmanın, gevşemenin, metafizik gerilimi kaybetmenin sebebi de olabilir. Bu açıdan o dönemde yaşama dezavantaj sayılır.

Meseleye bu zaviyeden bakarsak idbar dönemi müslümanlarının, küfür düşüncesi ve temsilcileri karşısında ezilmeleri ve hırpalanmaları neticesinde, metafizik gerilimlerini sürekli canlı ve sağlam tutma avantajları vardır. Bu avantaj onları ister istemez inşa faaliyetleri içine sürükler. Bana göre sıfırdan inşa etme, inşa edilmiş ve dayanmış-döşenmiş bir yerde kalmadan daha zevklidir. Onun kendine has ayrı bir huzuru ve ayrı bir mutluluğu vardır. Hani Akif der ya:

“Gül devrini görseydim onun, bülbül olurdum,

Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu!”

Bu, inşa edilmiş bir mekanda oturma talebidir. Gerçekten o dönemde gelseydik Akif’in dediği gibi sadece bülbül olurduk. Ama ben diyorum ki “Ya Rab! İyi ki bu dönemde geldik.” Çünkü inşada yer alma bülbül olmadan daha iyidir; daha iyidir zira inşa yolunda koşturuyor olma insanı sahabilerle aynı safa koyar.

Meselenin bir diğer yanı var: Allah Adil-i Mutlak’tır. Her dönem için takdir buyurduğu avantajlar ve dezevantajlar vardır. Onun için hadiselere tek taraflı bakıp hüküm vermek veya temenniler içinde bulunmak çok doğru olmayabilir. Ben zannediyorum, tarihte yaşadığımız en muhteşem dönemlerimiz bile gerek ferdî, gerek ailevî ve gerekse düvelî (devletler arası) plânda bugünden daha tatlı değildi. Kanuni cihan hükümdarı olduğu dönemlerde kimbilir sabah akşam kan kusuyordu. Bizim belki yüz tanemizin birden çektiği sıkıntıyı o tek başına yaşıyordu. Ordu-yu humayunda bulunan askerlerimiz cephelerde sınırlarımızı koruma adına hırz-ı can ediyor ve ölüyorlardı.

Soru: Bütün bu açıklamalara rağmen bizim “Ben, neden ikbal değil de idbar döneminde yaratıldım?” sorusunu sormaya hakkımız var mı?

Hayır yok. Rızadîde olmak lazım. İçimize gelebilir bu dediğiniz şeyler. Ama Allah irade vermiş bize. Onu kullanmalı ve Rabbimize karşı, O’nun hükmüne karşı, kadere karşı baş kaldırma sayılan duygu ve düşüncelere geçit vermemeli. Tıpkı Ramazan-ı Şerif’te orucu bozan şeylere karşı gösterdiğimiz irade misillü irade göstererek bu türlü yanlış mülahazaları baskı altına almalıyız. Böyle yanlış şeyler aklımıza gelirse hemen toparlanmalı, kendi kendimize “Lâ yüs’elü ammâ yef’alü ve hüm yüs’elûn – O yaptığından dolayı sorgulanamaz ama kullar sorgulanır.” demeliyiz.

İsterseniz şahsım adına söyleyeyim, ben hiç hâlimden müşteki değilim. Fatih dönemini seçmekle bu dönemi seçmek arasında bana bir tercih hakkı tanısalardı bugünkü durumumu seçerdim. Şu anda hiçbir şey yapmıyor olmama rağmen bunu söylüyorum: Eğer dünyanın dört bir yanında çalışan, çabalayan arkadaşların kuvve-i maneviyesine arpa kadar katkıda bulunuyorsam, Allah o istikamette beni istihdam ediyorsa, şu andaki konumumu cihan hükümdarlığıyla değişmem.

Yoksa siz hâlinizden memnun değil misiniz? Bakın Üstad bir şey öğretmiş bizlere: “Elhamdü lillâhi alâ külli hâl, sive’l-küfri ve’d-dalâl – Küfür ve dalâlet haricinde her türlü hâl için Allah’a hamd olsun.” Ya küfür ve dalâlette olsaydık, nice olurdu halimiz? Onun için herkes kendini tehlikeli hudut boylarında nöbet tutan askerler gibi görmeli; görmeli ki ne fikren soruda bahsedilen tarzda düşünceler içine girsin, ne de amelen üzerine terettüp eden vazifelerde aksatmalarda bulunsun. Ebedî hayatı peyleyen, ebed ebed deyip inleyen insanlar için aslında bu zaman dilimi kaçırılmaması gereken avantajlarla doludur. Yoksa hakikaten bizler de can taşıyoruz, ten taşıyoruz. İğne batıyor, çuvaldız batıyor, irkiliyoruz. Bazen tekme yiyoruz, sarsılıyoruz. Ama ebed, Cennet, Cemalullah gibi pahalı şeyleri elde etmek başka türlü olmaz ki? İbrahim Ethem’e bir velinin dediği gibi “Atlastan, ibrişimden yataklar içinde Allah aranmaz ki!”

Evet biraz önce söylediğim gibi inşa çok önemli. Çünkü kendi gününüzü değil, gelecek nesillerin gününü ihya ediyorsunuz, onlar mutlu olsun diyorsunuz.

Soru: Derler ki “Bazen sükût konuşmaktan çok daha zordur.” “Sükûtun Çığlıkları” yazınızı böyle bir ruh hâletini yaşadığınız zaman diliminde mi yazdınız?

Aslında içimde terâküm etmiş şeylerdi onlar. İyi yaptım diyemem ama onu bir boşalma olarak değerlendirebilirsiniz. Diyalog köprülerini yıkan, yolları harap eden, bağları bozup bahçeleri hâristana çeviren ve hayatı bir anlamda yaşanmaz kılanlara karşı bir boşalma. Aynı zamanda bir mesajdı o, tarihe not düşmeydi. Hepsinden öte acz ve fakr sığınağına girip her şeye gücü yeten o Kadir-i Mutlak’a bir havaleydi. Ben böyle diyorum da belki başkaları hafakan diyecek, önemli değil.

İşin aslı hepiniz yaşıyorsunuz bu türlü duygu ve düşünceleri. Bir düşünün, içinizden geçen kelimelerle ifade etmediğiniz hissiyatınızı kağıda dökseniz destanvâri bir şiir çıkmaz mı ortaya? Ama susuyorsunuz ve susuyoruz. Zira böyle bir sükûtun, upuzun, talâkatlı-fesahatli hutbelerden daha beliğ, daha müessir olduğuna inanıyoruz. Evet, sükût ediyoruz ama o sükûtumuzla Firdevsî’nin “Şehname”sine benzer kitaplarla anlatılamayacak nice şeyler anlattığımıza inanıyoruz.

Kur’an Okuma

Herkul | | KIRIK TESTI

Hüzün ve Kur’an adeta birbirini tamamlayan iki kelime. Kur’an hüzünle inmiştir. Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem) bir hadislerinde buna işaretle buyurur ki; "Kur’an-ı Kerim’in en güzel tilaveti ciddi bir hüzün içinde okunanıdır.” Şahsen ben, ruhsuz Kur’an okumanın insanımızı duygusuz hale getireceğine inanıyorum. Kur’an’ı anlamak, Kur’an ile dirilmek onun özünde derinleşmeye bağlıdır. Kur’an’ın sadece ibare ve lafızları ile ilgilenenler sevap kazansalar bile sevaba açık bir topluluk haline gelemezler. Bir başka tabirle Kur’an’ı muhtevasına uygun şekilde anlayıp hayatlarına hayat kılamazlar. Evet, Kur’an’la münasebetimiz açısından asıl mesele kalb, şuur, irade, idrak ve hislerimizle ona yönelebilmek ve benliğimizin bütün buutlarıyla O’nu duyabilmektir. İşte böyle bir yöneliş ve duyuş sayesinde Allah’ın (c.c.) bize seslendiğini hisseder, suya ve ziyaya ulaşmış rüşeymler gibi birden bire yeşeririz. Okuduğiumuz ayetin her kelimesinde her cümlesinde farklı derinliklere erer, ruhumuzun atlasını temaşâ ettiğimiz aynı anda göklerin haritasını da müşahade etme ufkuna ulaşırız.

Acizane kanaatim Kur’an okuma tam manâsıyla bilinmiyor. Onun için bu meselenin çok ciddi olarak ele alınması gerekir. Çünkü Kur’an’ı kaide ve kurallarına uygun şekilde okuma onu içte duyma, manâ ve muhtevasına vakıf olma, derinliklerine nüfuz edebilme kadar önemlidir.

Elfaz maâninin kalıbıdır (Lafızlar, ibareler manâ ve muhtevanın kalıbıdır). Kalıp bozuk olunca manâ sıkışıp kalıyor ve derinliklerine nüfuz edilemiyor. Mesela, kendi adıma Kur’an dinlerken yanlış okumalar karşısında ruhumda ihtilâç hasıl olduğunu, konsantrasyonumun bozulduğunu, manânın derinliklerine inmekten uzaklaştığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Bende böyle olduğu gibi Kur’an’ı tam bir konsantrasyonla duyarak, hissederek dinlemek isteyen herkesin ruhunda da aynı türden ihtilâçların olacağı muhakkaktır.

Evet, Kur’an’ı Allah’ın (c.c.) Cebrail aleyhisselam’a, Cebrail’in İnsanlığın İftihar Tablosu’na veya Efendiler Efendisi’nin sahabeye okuduğu gibi okumak gerek. Cebrail (aleyhisselam) Allah Rasülü (sallallahü aleyhi vesellem) ile, "Kur’an nazil olduğu şekliyle korunuyor mu, doğru eda ediliyor mu?" diye her sene mukabele ediyordu. Bu açıdan hadiseye bakınca mukabeleye "test etme" de diyebiliriz. Bunun bize verdiği ehemmiyetli bir mesaj olsa gerek.

İsterseniz bir benzetme yapalım; namazı duyma, her rüknünü vicdanında hissederek kılma, O’nun huzurunda bulunduğunun şuurunda olma çok önemlidir. Ama bunun yanında namazı namaz yapan rüku, secde, kıraat, kıyam, teşehhüd gibi zahiri erkâna riayet de şarttır. Kur’an’ı tilavet kaidelerine riayet ederek hakkıyla okumayı da namazın zahiri erkanı gibi değerlendirebilirsiniz.

Kur’an’ı doğru okumak için üç şeyin çok önemli olduğunu söyleyebilirim. Birincisi; bir fem-i muhsinin (okuyuşu düzgün bir hoca) rahle-i tedrisine oturma.Yani mutlaka işin uzmanından ders alma. Kur’an okumak sadece harfleri bilmek değildir. Ben kendi kendime Fransızca öğrenmiştim; öğrenmiştim ama nasıl konuşuyordum Allah bilir. Bir ara İngilizce de çalıştım. Bir gün Rahmetli Tuzcu Cahid Bey bana "Hocam! Türkçe gibi İngilizce konuşuyorsun." dedi ve ben o gün İngilizce öğrenmeyi bıraktım. Harf ve kelimeleri aslına uygun şekilde telaffuz ancak işin uzmanının önüne diz çökmekle öğrenilir. İkincisi; talim esnasında doğru telaffuz için insanın kendini zorlaması. Mesela mahâric-i hurufa (harflerin mahreçleri) çalışırken bizim kıraat hocamız kendisini ve bizleri çok zorlardı. Mesela, “Dat” harfini gösterirken parmağını damağına koyardı. Bu ilk bakışta tekellüf gibi görünse bile belli bir müddet sonra alışıyor insan. Ve üçüncüsü, kulak dolgunluğu. Bu da Kur’an’ı tekellüfsüz okuyan hafızları çok dinlemekle olur.

Malesef biz doğru düzgün Kur’an-ı Kerim okumayı unutmuşuz. Hatta İmam Hatip’lerde ve İlahiyatlarda bile bu eğitim insanımıza tam tekmil verilemiyor. Kur’an Kursları ölçüsünde verilemiyor desem kimse bana alınmasın.

Bu faslı Hafız Münâvi’den nakledilen bir vak’a ile kapatalım : “Bir genç hafızlığını ikmal ederken hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp Kur’ân-ı Kerim’i hatmediyor. Ertesi gün de tabii olarak hocasının karşısına rengi solmuş, benzi sararmış olarak çıkıyor. Hem maddî hem de mânevî açıdan kendisine mürşid olabilecek kapasitede olan hocası bu durumun sebebini onun ders arkadaşlarına soruyor. Onlar cevaben: ‘Üstadımız, bu talebeniz hemen her gün sabahlara kadar uyumayıp, Kur’an-ı Kerim’i hatmedip duruyor.’ diyorlar. Üstad, talebesinin Kur’ân-ı Kerim’i böyle okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına alıyor ve: ‘Evlâdım! Kur’ân indiği gibi okunmalıdır. Bugünden itibaren sen Kur’ân’ı, şu ana kadar okuduğun gibi değil de beni karşında farzederek, dersini bana takrir ediyormuşsun gibi oku.’ tavsiyesinde bulunur. Genç gider, hocasının tavsiyeleri çerçevesinde o gece Kur’ân-ı Kerim’i okur ve sabah hocasının huzuruna geldiğinde, ‘Efendim bu gece ancak Kurân-ı Kerim’i yarısına kadar okuyabildim’ der. Üstad, ‘Pekâlâ, bu gece de Kur’ân- Kerim’i doğrudan doğruya Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi vesellem) huzurunda okuyor gibi oku!’ emrini verir. Talebe "Kendisine Kur’ân nazil olan Zât’ın huzurundayım, doğru okumalıyım" düşüncesiyle o gece Kur’an’ı daha dikkatli tilavet eder. Ertesi gün üstadına Kur’ân-ı Kerim’in ancak dörtte birini okuyabildiğini belirtir. Üstadı talebesindeki terakkiyi görünce, bir mürşidin müridinin dersinin arttırması gibi, ‘Bugün o emin melek, Cibril’in Resûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi vesellem)’e tebliğ ettiği anda dinliyor gibi oku!’ der. Talebe ertesi gün: ‘Vallâhi üstadım, bugün ancak bir sûre okuyabildim.’ der. Üstad son adımı atar: ‘Evlâdım! Şimdi de onu, binlerce hicabın verasında bulunan Mevlâ-yı Müteal’in huzurunda okuyor gibi oku! Düşün ki, okuduğunu Allah (c.c.) dinliyor, senin için indirdiği kelamını senin ile mukâbele ediyor.’ Talebesi ertesi gün ağlayarak üstadının karşısına gelir: ‘Üstadım, “Elhamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn. Errahmanirrahim. Mâliki yevmi’d-dîn” dedim. Ama “İyyake na’büdü” demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü “Sadece Sana kulluk yaparım” diyeceğim; diyeceğim ama ben o kadar çok şeye kulluk yapıyorum ve o kadar çok şey karşısında serfürû ediyorum ki, O’nun karşımda hazır ve nazır olduğunu mülahazaya alınca ‘iyyake na’büdü’yü aşamadım.’ der."

Hafız Münâvi, bu gencin fazla yaşamadığını bir-iki gün sonra vefat ettiğini kaydeder. Onu bu seviyeye getiren o bilge ve mânâ eri üstad, gencin mezarının başında onun ahvalini müşahade ederken, delikanlı hocasının duyabileceği bir sesle, “Üstadım, ben hayyim (hayattayım). Hayy u Kayyum olan Sultanlar Sultanı’nın huzuruna vardım ve hiç hesap görmedim.” diye konuşur.

Bu menkıbeyi nakletmekle "Bu ölçüler içinde Kur’an’ı okumuyor veya okuyamıyorsanız onu okumayın!" demek istemiyorum. Fakat şu da unutulmaması gereken bir hakikat ki ruhumuzda inkılâplar meydana getirmeyen Kur’an’ın ferdî ve içtimaî hayatımızda müessir olacağı düşünülemez. Biz Kur’anla değişebilmeli, O’nun ufkuna yönelebilmeli, O’nu kendi derinlikleriyle duymalıyız ki O da esrarını sinelerimize boşaltsın.

Keşke çeşitli vesilelerle bir araya gelindiğinde çok değil bir on dakika bu işe ayrılsa; ağzı düzgün bir kişi talimde bulunsa; bilenler bilmeyenlere talim etse; birebir mukabele şeklinde Kur’an okunsa.

Kıvam Problemi

Herkul | | KIRIK TESTI

Bundan 50-60 yıl önce, bugüne kıyasla alabildiğine az sayıdaki insanın peygamberane bir azimle bu milletin geleceği için -Allah’ın izniyle- yaptıkları şeyler, bugün milyonlara varan insanın yaptıklarıyla mukayese edilmeyecek kadar büyük ve azametli idi. Gördüğüm şu ki, sonrakilerin çalışmalarında öncekilerde var olan canlılık, heyecan ve helecan yok. Gerçi sun’i bir canlılık var; var ama debisi çok dar ve sığ. Sadece bazı yerlerde sun’i su birikintileri göze çarpıyor. Bu da bana göre günümüz müslümanındaki "kıvam problemi"ni gösteriyor.

Bence günümüz müslümanlarının oturup bir kere daha kıvamlarını gözden geçirmeleri gerekiyor. Ben mevcud kıvamla bir yere varılacağına çok inanamıyorum: Duruşlarda ciddiyetsizlik var; iyi örnek olunamıyor; tevarüs edilecek genel ahlâk lâubalice. Mesela, günümüz anne babalarında çocukların dikkatini çekecek, çocukları cezbedecek bir manâ, bir mehabet yok. Aksine duruş bozukluğu var ve ciddiyetsizlik diz boyu! Ananın babanın namazı-niyazı, sözleri çocuklara bir şey ilham edemiyor. Kısacası fertlerde olduğu gibi ailede de kıvam problemi var. Daha önce "kültür müslümanı" tabirini kullanmıştım. İsterseniz burada da "görenek müslümanı" diyelim. Görenek müslümanlığıyla derin olunması, kıvamın yakalanması mümkün değildir. Derinlik, derinden tevarüs eder. Bugün ise mat ve solgun bir tevarüs söz konusu. İnsanın şöyle diyesi geliyor; "Sen kendine merhamet etmiyorsun, hiç olmazsa çocukların için ciddiyete yönel de onlara merhamet et." Aksi takdirde onlar yakın bir gelecekte şekil değiştirip farklılaşacaklar.

İlk tercih baştan kolaydır ama o işi devam ettirebilmek çok zordur. İnsanın bir arı gibi her gün çiçek çiçek dolaşıp kovanını balla doldurması lazım. Her gün yeni bal yapması, bunun için de her gün ayrı bir çiçeğe konması gerek. Yoksa o güne kadar yaptığı balı yer bitirir ve elinde hiçbir şey kalmaz. Bunun için insan dini her gün yeni duyuyormuşçasına yaşayabilmeli, her gün yeni bir imana ulaşabilmelidir. Evliya, asfiya, mukarrabin bu sırrı çok iyi kavramış; kavramış ve ona göre bir hayat yaşamışlardır. İmam Şazeli, Nakşibendi, İmam Rabbani her gün ayrı ve farklı ufuklara açılmazlarsa, elde ettikleri makamlarda durmalarının zor olacağını biliyorlardı ve o makamın hakkını veriyorlardı.

Evet, kendinizi iman adına sürekli besleme ve sürekli rehabilite etmelisiniz. Ciğerinize aldığınız oksijen gibi devamlı yeni ve taze hava peşinde koşmalısınız. "Ben biliyorum bu meseleyi" diyerek kitaba bağlı kalırsanız ve amelde sürekli derinleşmezseniz sonunda elinizdeki mevcudu da yer bitirirsiniz. Bu iş, sürekli yenilenmek ve kaybederim korkusuyla tir tir titremek istiyor. Onun için Rabb’e teveccühte inkıta olmamalıdır.

Bir de nefsin tabiatında var olan sürekli mazeretler üretme ve onlara sığınma tavrından kaçınılmalıdır. İnsan mazerete sığınmak yerine ne yapıp edip cürmü kendinden bilmeli, dahası buna kendini inandırmalıdır. Herkes acz ve fakr yolcusu olmalı ve Allah’ın acziyet ve fakriyete şefkatle teveccüh edeceğinin şuurunda bulunmalıdır. Bu çeşit bir i’mal-i fikir engin bir şefkate kavuşmanın ilk adımıdır. Evet, eğer siz soluduğunuz havada, içtiğiniz suda, yediğiniz yemekte acz ve fakrınızı hissediyorsanız, o engin şefkat kaynağından taşıp taşıp gelen nimetlere şükürle hamdetmiş olursunuz. Bir başka tabirle; "Biz hem aciziz hem de fakir. Bunları bize bir şefkat sahibi ihsan etmekte…" diyebiliyor ve bunu vicdanınızda duyabiliyorsanız şükürle O’na yönelmişsiniz demektir. Bugünün insanının pek çoğunun arzettiğim bu hususta problemleri var: Allah’ın engin şefkat ve merhametinin tezahürü olan şeyleri kendilerinden biliyorlar. Öyleyse biz de bu problemli insanlara dem ve damarlarına dokundurmadan söz konusu ettiğimiz şefkat esintilerini hissettirme, ve onları tefekküre salabilmenin gayreti içinde olmalıyız.

Ve bunlara bağlı son husus; bugün İslam dünyası kendi içinde renk atmış, matlaşmış ve köhnemiş bir görüntü sergiliyor ve yıllardır bunun sıkıntısını çekiyor. Ferdî planda müslümanlığı yaşayanlar var ama topyekün şuurlu bir İslam Dünyası yok. Bu durumun düzelmesi için bir Hazreti Musa, bir Hazreti Harun gibi uğraşmak lazım. Aksine dışta kalır, bu yapının düzelmesi, salaha ermesi için bir gayrette bulunmaz, "bana ne" der gibisinden tavırlar içine girerseniz sizi hasım gören dünya tarafından bütün bütün dışlanırsınız ve kendi sonunuzu hazırlarsınız.

Bu çağ bencilliğe açık bir çağ, materyalist düşünce İslam Dünyası’nı işgal etmiş. Kimseyi inkisara ve ye’se sevk etmemeli bu söylediklerim; sevk etmemeli ama bu durumun üzüntüsünü de duyup bir an önce kendimize çeki düzen vermeye başlamalıyız. Heyecansızlık ve duyarsızlık çarpar bizleri sonra. İnsan bu tablo karşısında bence en azından şu civanmertliği yapmalıdır: Ellerini Rabbine kaldırmalı ve "Allah’ım günahlarımdan dolayı beni mahvetsen bile, ümmet-i Muhammed’i mahvetme!" diye dua etmeli ve kendinden, çoluk çocuğundan ziyade ümmet-i Muhammed’in felâhını gönülden istemelidir; istemelidir ki mevcut perişaniyet ve derbederlik karşısında ızdırap duyduğunu izhar etmiş olsun.

Evet, yaşamak için değil, yaşatmak için yaşama bir manâ taşır. Yoksa abes yer işgal eder ve bu dünyada boşu boşuna gölge yaparsınız. İnsanlığa bir faydamız yoksa bu dünyada ne diye duracağız ki? Bizim bu dünyadaki tavrımız askerin askerlik müddetince kışlada durması gibi olmalı; olmalı ve yaşadığı sürece de vazifesini eksiksiz yerine getirmeli. Vicdanına sık sık bakmalı, kendini sorgulamalı ve sormalı kendine; "Ben ne için duruyorum burada? Acaba beni bu dünyada tutan çoluk-çocuk mu, mal-mülk mü, makam-mansıp mı? Yoksa Rabbim adına ruhumun heykelini dikmek mi?!"

Yitirilen Yürek

Herkul | | KIRIK TESTI

Bazan hayatınızın gayesi edindiğiniz, hayat programınızı ona göre ayarladığınız meselelerle alakalı ciddi denebilecek ölçülerde problemlerle karşı karşıya kalıyor ve hemen gerekli tavrı alıyorsunuz. Ama bazan oluyor ki sizin o problemlere bakış açınız ve duruşunuzla en yakın çevrenizdeki insanların bakışı ve duruşu arasında seradan süreyyaya kadar fark oluyor. Siz geceyi gündüze katıp o problemlere çözüm ararken etrafınızda hiç beyin sancısı yaşamayan, sen ağlarken gülebilen insanları görüyor; görüyor ve kahroluyorsunuz. "Neden böyle yaparlar, neden böyle düşünürler?" diye kendi kendinizi yiyip bitiriyorsunuz.

Aslında hepimiz imtihan oluyoruz. Duyarlılığımız ile de duyarsızlığımız ile de. Asıl beni bu düşüncelere iten problemlere gelince onlar, kaderin hükmünü icra ettiği yolda ya çözüme kavuşuyor ya da çözümsüzlüğe mahkum oluyor. Evet, her şey O’nun elinde: Zaman O’nun elinde, mekan O’nun elinde ve hüküm sadece O’na ait. Olan ve olmayan her şey O’nun meşietinin eseri. Sebeplere gelince hiç ehemmiyeti yok denecek kadar bir role sahipler.

Evet, bazan öyle hadiselerle karşılaşıyorum ki "Kolum kopsaydı da bunu duymasaydım!" "Allah benim canımı alsaydı da bunu görmeseydim!" diyorum. Belki bazılarınıza garip gelir ama ben bunu derken çok rahatım. Çünkü  benim dünyada bulunuş gayem bu. Dert edindiğim şeylerde bir tıkanıklık olduktan sonra ben yaşamışım-yaşamamışım, yatmışım-kalkmışım, sıhhatliymişim-hastaymışım hiç umrumda değil. Zira ne kadar küçük olursa olsun tıkanıklıkları yakın veya uzak gelecekte bozgunlara sebebiyet verebilecek şeyler olarak görüyorum ben.

Bozgun

Bozgun deyip geçmeyin. Bir milletin kaderini değiştirir bozgunlar. Mesela Viyana önlerinde yaşadığımız bozgun. Kaç defa kendi kendime söylenmişimdir; "Keşke! Viyana’da Osmanlı’ya bozgunu yaşatan askerlerin hepsi Merzifonlu ile beraber kollarını-kanatlarını verselerdi, lime lime doğransalardı da Türk milletini bozgun ile tanıştırmasalardı; ona bozguna uğrama nedir duyurmasalardı o askerler." Çünkü o vakte kadar bu millet bozgun nedir bilmiyordu. Çanakkale’dekiler gibi davranmalıydılar: "Mermim yok, topum yok ama süngüm var, tüfeğimin dipçiği var ya!" demeliydiler. Zira böyle kader-denk noktalarında "Ya devlet başa, ya kuzgun leşe" felsefesi ile hareket edilir. Ama ne Merzifonlu ne de askerler bu feraseti gösteremediler.

Bence, günümüzde karşı karşıya kaldığımız problemlere küçük veya büyük, bugün veya yarın bu türlü bozgunlara öncülük edecek şeyler olarak bakmalı ve ona göre tavır almalı. Onların çözümü uğrunda her şeyi göze alacak bir yüreğe sahip olmalı. Yoksa bana göre o yüreği taşımamalı. Zira o yürek değil, bir et parçasından ibarettir.

Bana diyebilirsiniz burada; "Bu türlü oldukça sert sayılabilecek şekilde insanları sorgulamaya hakkın var mı?" İtiraf edeyim ki bu sorunun cevabını bilmiyorum. Ama ben kendi ölçümü ortaya koyuyor, o ölçümle yaşamaya gayret ediyor ve onu sizinle paylaşmak istiyorum. Daha önce söylediğim gibi dert edindiğim şeylerin ötesinde başka türlü düşüncelere yer vermeyen bir inancım, kanaatim ve felsefem var. Bu felsefe benim benliğime hakim ve tabir caizse benliğimi o yönlendiriyor. Beynimdeki nöronlar, kalbim, hislerim.. hepsi de onun emrinde. Gözümde başka bir sevda yok yani.

Bir misal vereyim; benim babama, anneme ne kadar büyük saygım olduğunu herkes bilir. Mevizeler hariç babamın yanında konuştuğum cümleler sayılıdır. Doğru veya yanlış ama yetiştiğim muhitteki babaya saygının gereği olarak yaptım ben bunu. Babamın da annemin de gölgelerine ayağımı basmamışımdır.  Fakat dert edindiğim meselelere ait bir tıkanıklık karşısında annemin-babamın şahsi dertleri ve üzüntüleri bana çok küçük gelir.

Ne Yapmalı?

Bu açıdan varlık gayesi olarak belirlediğiniz şeyleri duyma, hissetme çok önemlidir. Vatanım, milletim, devletim, dinim ve insanlık adına bir şey yapabiliyorsam, dünyada yaşamamın bir anlamı vardır, yoksa "abes yaşıyorum" demeli, diyebilmeli insan. İşte bu felsefeye sahip olduğum için belki bu türlü sorgulamalar içine giriyorum.

 "Her şey O’nun elinde. Sebeplere gelince hiç ehemmiyeti yok denecek kadar bir role sahipler." dedim yukarıda. Bu doğru, ama bu demek değildir ki sebeplere hiç riayet etmeyelim, atasözünde ifade edildiği gibi; “Saldım çayıra, mevlam kayıra!” felsefesi ile hareket edelim. Elbette hayır. Çünkü insanlar akıllarının erdiği, güçlerinin yettiği kadarıyla sebeplere riayet etmekle mükelleftirler. Bir başka ifade ile; ne kadarına akılları eriyor ve ne kadarına güçleri yetiyorsa o kadarını kullanmakla mükelleftirler. Aklının erdiği, gücünün yettiği sahada sebepleri kullanmamışsa insan sorumlu olur.

Ama burada ben bir açmazla karşı karşıyayım: Acaba insanlar problemlerin çözümü için hakikaten güçlerinin yettiği, akıllarının erdiği bütün sebepleri kullandılar mı? Eğer kullanmadılarsa iki vebali var bunun. Bir; Allah’ın sebepleri vaz’ ediş hikmetine aykırı hareket ediyorlar. İki, akidemiz açısından sebeplere riyayet etmeme cebriliktir ki bunun dalalet olduğunda şüphe yok. Bundan dolayı "Şunu da yapabilirdik, bunu da yapabilirdik" dendiğinde sebeplere tam anlamıyla riayet etmediğimiz kanaati hasıl oluyor bende. Şahsi, küçük meselelerimize kafalarımızı zorladığımız, onlara çareler aradığımız kadar,  bu meselelere çare bulmak için beyin sancısı yaşamadığımız ortaya çıkıyor. Halbuki burada hiçbir şeyi fevt etmemek, arkada "keşke" diyecek bir boşluk bırakmamak lazım.

Hasılı, şu soruyu sormalı herkes kendine: Nerede ve nasıl bir problem olursa olsun, onu çözüme kavuşturmak için adeta burnumdan kan gelircesine bütün gayretimi ortaya koydum mu? Bu içtihat mahallinde vazifemi yaptım mı? Malum "içtihad" insanın takatını sonuna kadar kullanması demektir. "İçtihad" kelimesi "cühd" kökünden gelir. Anlamı itibariyle "cühd" ise "cehd" gibi sadece maddi gücü kullanmayı değil malik olduğu his, duygu, düşünce gibi insanın manevi cephesinde bulunan her şeyi içine alır.

Bu fasılda zikredilebilecek üçüncü husus duadır. Bir müslümanın en güçlü, en vurucu özelliği Allah’a olan teveccühü, tazarruu ve niyazıdır.  Rabbisi karşısında kusurlarını idrak etmesi, nefsini sorgulaması ve kendini istiğfara salmasıdır. Kur’an; "Mâ esâbeke min musîbetin febimâ kesebet eydîkum ve ya’fû an kesîr." buyuruyor. Yani; “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah işlediklerinizin bir çoğunu affeder.” (Şura, 30) Demek başımıza musibet televvünlü ne gelirse gelsin bu bizim kendi elimizle yaptığımız şeylerden dolayıdır. Burada en önemli nokta insanın kendini problemlerin kaynağı görmesidir. Çünkü bir insan; "Bu problem benim kusurumdan kaynaklandı." demiyor, hadiselere bu perspektiften bakmıyor, bakamıyorsa Allah’a tazarru ve niyazda bulunmaz. Onun için bir yerde falso olduğunda oradakiler bu falsoyu kendi günahlarına bağlayacak kadar basiretli davranmalılar; davranmalılar ve hemen ellerindeki en önemli koza yani duaya, tazarruya, niyaza koşmalılar.

Evet, yapılan işlerin ahenkli gidebilmesi, meyelân-ı hayrın (hayırlara meyil) sürekli güçlendirilmesi için her işin başında, ortasında, sonunda Cenab-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmak şarttır. Belki bu çerçevede hayatının yarısı münacaatla geçmelidir.  Mevcud çıkmazlar, açmazlar, problemler karşısında "Benim yüzümden oldu" deyip sabahlara kadar başını secdeye koyup tevbe ve istiğfar etmek icab eder. Bir gün yetmezse ertesi gün bir daha, ertesi gün bir daha…

Bütün bunlar hiç yapılmıyor mu? Yapılmıyor dersem suizan etmiş olurum. Ama yapılıyor demeye de cesaret edemiyorum; edemiyorum çünkü inandırıcı bir tablo göremiyorum. Genel tavırlar yapılıyor hissini uyarmıyor üzerimde. Aslında bunu daha geniş açıdan ele aldığımda alem-i İslam için de aynı şeyi düşünüyorum ben.

Gördüğünüz gibi benim derdim, açmazlarım, problemlerim, en yakınımdan İslam alemine uzanan çizgide yakın ve uzak çevrem karşısındaki mülahazalarım, düşüncelerim, endişelerim bunlar. Suizanna girmemeye çalışarak meselenin içinden sıyrılmaya çalışıyorum. Ye’se kapılmıyorum. Etrafıma hep ümid neşideleri, ümid kasideleri söylüyorum. Fakat beri taraftan da bu düşünce ve endişelerden kendimi alamıyorum.

Yeis Yok

Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Akif böyle söylemiş, ben de aynı şeyleri  söylesem rencide olur musunuz:

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.

……….

Ey dipdiri meyyit! "İki el bir baş içindir"

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

……….

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Hasılı; "Benim yüzümden oldu" diyecek yürekli insanlar istiyor. Kaf dağının arkasında Ankâ kuşuna bir şey olmuş; "benim yüzümden oldu" diyecek. Oysa ki ne Kaf dağı var, ne de Ankâ. Bu, müslümanların yitirdiği yürektir.

İslam Dünyasında Hal Boşluğu

Herkul | | KIRIK TESTI

Lafla hiç bir mesele halledilmez. Eğer halledilseydi, münafıkların baş döndürücü laflarıyla şimdiye kadar çözülmemiş bir problem kalmazdı. İslam dünyasında hal boşluğu var. İnananlar, inanmış insan tavrını aksettirmiyor. Zelzeleye maruz kalmış zemin gibi çok büyük çöküntüler var bu sahada. “Ben müslümanım ama keyfimce yaşarım” anlayışı ile dindar olunamaz. Müslümanlık böyle laubalice bir hayat tarzını kaldırmaz. Din insanı şekillendirsin, bir kalıba soksun, onun hayatına çeki düzen versin diye gelmiştir yoksa insan dini keyfince şekillendirsin diye değil.

Cerbeze ile İlim Olmaz

1400 senedir yaşanmakta olan ve bugünlere kadar gelen bir din var. İnsan meşhur olacağım düşüncesi ve beklentisi ile kalkıp bu din ile oynamamalı. Orijinalite yapmak istiyorsa o kişi gitsin başka sahalarda yapsın o işi. Cerbeze ile ilim olmaz ki! 1400 senedir yasayan ve yaşanan bir dini cerbeze ile tahrip etmeye kalkmak bu dine yapılacak en büyük yanlışlıktır.

Dinî Hayat ve Ciddiyet

Çocuklar hayatımızın fotoğrafı gibidir. Öyleyse onlara ona göre poz vermek lazım. Nasıl olmalarını istiyorsak onlara öyle gözükmeliyiz. Mesela namaz, müslüman için vazgeçilmez, yeri başka hiçbir şeyle doldurulamaz bir ibadettir. Onun için çocukları namaza alıştırma şuur altı beslenme döneminde başlamalıdır. 4 yaşından itibaren namaz kılıyormuş gibi yatıp kalkmalı, tabiatlarının bir yanı haline getirilmeye başlanmalıdır. İlerleyen yaşlarda o “Namazsız olacağıma öleyim daha iyi!” diyecek hale gelmeli veya böyle düşününceye kadar telkine devam edilmelidir.

Yahudilere bakın, yaz-kış demeden çok küçük yaşlarda çocuklarını alıp her Cumartesi adeta merasime götürür gibi sinagoga götürüyorlar. Biz ise bunu ancak bayramdan bayrama yapıyoruz. Onlar dinî giyim-kuşam tarzlarından da hiç taviz vermiyorlar. Uçak yolculukları dahil caiz damgası olmayan yiyecekleri yemiyorlar. Kendi değerlerine olan ihlas ve samimiyetlerinden dolayı da Allah bu dünyada onları mükafatlandırıyor.

Bizde ise maalesef bu ölçüde bir ciddiyet yok. Oldukça zayıfız bu konularda. Bir ürkeklik, bir çekingenlik var. Halbuki dinimizi değişik surlarla tahkimat altına alıp korumamız gerekir. Farzlar, vacibler, sünnetler, müstehablar, menduplar bu hususta iç ve dış sur hükmündedir. Mecbur olmadıktan sonra katiyen taviz verilmemeli, dinî değerleri koruma ve yaşama konusunda çok ciddi ve kararlı olunmalıdır.

Burada Abdullah b. Mübarek’in bir sözünü hatırlatmak isterim; “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise marifetten mahrum kalmaktır.”

Bu akibete uğramamak için müslüman dini hayata hayat kılmakta ciddi ve kararlı olmalıdır. Kimse mensubu bulunduğu dinden dolayı utanmamalı. Seyahatlarda namaz kılmaktan, Kur’an okumaktan utanmamalı. Biz, biz olarak kaldığımız sürece başkalarının içinde bulunursak bir şey ifade edebiliriz. Aksi takdirde asimile olmuşuz demektir. Halbuki din bizim her şeyimizdir. Hem dünyamız hem de ukbamızdır. Hayatımız onunla denge kazanır, onunla şekil bulur. Hayat onunla doğru okunur. Bizi hayatla bütünleştirecek olan odur.

Salih Amellere Güvenmeme

Cennete girme doğrudan doğruya Allah’ın elinde olan bir şeydir. Hiçbir kimse amelleriyle cennete giremez; giremez çünkü cennete sadece Allah’ın fazlı ve rahmeti ile girilir. Kur’an’da va’d-i ilahi var, zerre miktar hayırlı amel yapan onun karşılığını alır. Evet, cehenneme girse bile görür onun karşılığını. Bu noktada zerre kadar dahi olsa imanın çok önemli yeri vardır. Zira onsuz cennete girme zordur. Yalnız onun salih amelle geliştirilmesi gerekir.

Bu arada bazen büyük gibi gördüğümüz ibadetlerin içine karıştırdığımız küçük şeyler onu büyük olmaktan çıkarır, hatta ahirette başımıza bela eder. Mesela, gayet sığ, gevşek, laubali şekilde namaz kılar; kılar ama yorgunluğuyla kalır. Hayır işlerinde kullanılsın diye maddi imkanlarını akıtır; akıtır ama gayesi başkalarının kendisi hakkında; “Bak ne cömert insan” demeleridir. Onlardan alkış ve takdir bekler. Halbuki bu insanın cehenneme giden yolunu kolaylaştırır.

Bu sebeple iman, duygu, düşünce, heyecan açısından sürekli canlı kalmaya bakmalıdır. Dini semadan yeni inmiş gibi, sahabenin içinde yeni yaşanıyormuş gibi, hep yepyeni bulma gayreti içinde olmalıdır. Hayallerini bile fısk u fücura kapalı tutabilenler hep böylesine yeni kalmasını becerebilenlerdir. Bunlardır Efendimiz’in (sallallahü aleyhi vesellem) huzurundaki insibağa mazhar olanlar. Bunlardır rüyalarında dahi olsa O’nun nazarına, teveccühüne muhatap olma arayışı içinde olanlar.

Günümüz müslümanların çok büyük bir avantajı var aslında, eğer değerlendirebilirlerse. Hiçbirimiz Efendimiz’i (sallallahü aleyhi vesellem) görmedik, Kur’an’ın gökten inişine şahid olmadık ama sanki görmüş, sanki şahid olmuş gibi inanıyoruz. İşte bu öylesine büyük bir avantajdır ki eğer iyi değerlendirilebilirsek İnsanlığın İftihar Tablosu’nun buyurduğu ahir zamanda dine sahip çıkacak “kardeşler” arasında olabiliriz. Müslümanlık adına gurbetin yaşandığı günümüzde bundan daha büyük müjde mi olur?

Teslimiyet ve Hürriyet

İlahi varidattan uzak, dini temellerden yoksun düşünceler insanı dünyeviliğe iter. Başına gelen hadiseleri değerlendirirken mesela inanç perspektifinden bakmıyor/bakamıyorsa “Şöyle olsaydı, böyle olmalıydı, neden böyle sonuçlandı…” der, kendini yer bitirir. Ama Allah’a iman, kadere teslimiyet, takdire inkıyat ile aynı hadiselere baksa elde edeceği netice farklı olur. Evet insan gerçek hürriyete kavuşmak istiyorsa O’na ve O’ndan gelen herşeye teslim olmalıdır. Teslimiyetten uzak ruhlar, ölü vücutlar gibidir. Cesetten farkı yoktur onların. Bu sebeple insan O’nunla irtibatını bir ney gibi sürekli seslendirebilmeli, inleyebilmelidir. Mülahazalarında hep O olmalı, hep O’nu düşünmeli, her işini O’nun rızası istikametinde yapmalı veya en azından o gayret içinde olmalıdır. Evet, insan az dahi olsa bu hakikata inansa, inanın ne burada ne de ötede kaybetmez.

Askerlik Çok Önemlidir

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Askerlik mesleği için “Millî seciyemizin önemli bir rüknüdür” değerlendirmesinde bulunuyorsunuz. Bir başka yerde de “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” diyorsunuz. Günümüzdeki ordu-iktidar ilişkileri, Irak’a asker gönderme ve benzeri konular etrafında cereyan eden tartışmalar da nazara alındığında hala aynı düşüncelere sahip misiniz?

Cevap: Mutlak ve genel anlamda askeriyeyi, temsil ettiği hakikat itibariyle mazi ruhu veya şuuru ya da millet ruhu veya millet şuuru diye adlandırabiliriz. Yıllardan beri artık sabitleşen, adeta şuur altı müktesabatım haline gelen düşüncelerim içinde “medrese-tekye-kışla” sacayağının -ki bir milleti millet yapan dinamiklerin hepsini içine alır bu üçgen- önemli bir parçası olan askeriye, yeri başka bir şeyle dolmayan/doldurulamayan bir konuma ve role sahiptir. Bunu alternatifi olmayan bir kurum şeklinde de ele alabilirsiniz. Evet, nasıl bir dönemler tekye İslam’ın ruh ve gönül hayatını temsil ve tedris etmiş ve medrese, pozitif ve dinî ilimleri sırtlanmışsa, kışla da, iç dünyada disiplin, dış dünyada da açılım ve her türlü tehlikeye karşı devleti, milleti, millî ruh ve düşünceyi muhafaza etme vazifesini üstlenmiştir. Kışlanın asırlar boyu yapageldiği bu hizmetler onu milletin karakteri ile bütünleştirmiştir. Zaten başka türlüsü de düşünülemezdi; zira o bu milletin bağrından çıkan bir kurumdu. İşte bu düşünceler bana yıllar önce sizin soruda işaret ettiğiniz cümleyi söyletmişti: “Askerlik mesleği, millî seciyemizin önemli bir rüknüdür.”

O günden bugüne söz konusu düşüncemi değiştirmeme neden olacak hiçbir şey olmadı; dolayısıyla şimdi de farklı düşünmüyorum. Bakın, bu millet tarihte çeşitli devletler kurarken onu adeta bir orta direk yapmış, devletini, devlet düşüncesini, devlet sistemini onun etrafında kurmuştur. Kışla, kendisini temsil edenlerin adil olduğu dönemlerde sadece iç dünyaya değil, dış dünyaya da hatta o günün şartları hesaba alınarak ifade edilecek olursa bütün dünyaya adalet dağıtmış, devletler muvazenesinde adaletin yegane temsilcisi olmuştur. İşte bu durum millî kabulün zeminini oluşturmuş ve kışla-millet bütünleşmesi gerçekleşmiştir. Bugün birileri şu ya da bu sebeple kışladan, kışla düşüncesinden kaçıyorsa söz konusu millî kabulün ve milli şuurun farkında değiller. Veya şöyle de diyebilirsiniz; genlerinin yani militarist bir geçmişten geldiklerinin farkında değiller. Bugün yüzümüzü ak, alnımızı açık eden şanlı tarihimizin, askerlerin omuzlarında bayraklaştığını unutmuşlar. Şahsen ben onların bu kaçışlarını gafletlerine veriyorum. Bunu kendi millî kimliğinden, millî şuurundan kaçma seklinde değerlendiriyorum.

Burada bana, “her şey güllük gülistanlık mı, hiç menfiler ve menfilikler yok mu?” diyebilirsiniz. Uzak ve yakın geçmişimize ait bir sürü örneği de peşi peşine sıralayıp yukarıdaki düşüncelerimden dolayı beni sorgulayabilirsiniz. Ama ben bu çerçeveye girecek örnekleri özel anlamda ele almanın gerekliliğine inanıyorum. Parçalardaki yanlışlıkların bütüne ve genele mal edilmesini doğru bulmuyorum. Toptancılık anlayışına karşıyım sizin anlayacağınız. Çünkü her kurumda, her zaman genel yapıyı, genel gidişatı zorlayan, genelin aksine kendine bir yön belirleyen ve dolayısıyla ferdî düşünen, ferdî hareket eden insanlar çıkmıştır, şimdi de çıkıyordur, gelecekte de çıkacaktır. Fakat bunlar bu milletin bağrından çıkmış bir kurum hakkında genel ve menfi bir hükme varmayı haklı kılmaz. Zira birbirinden ayrı meseleler bunlar.

Şimdi Askere Çağrılsam Seve Seve Giderim

Fıtratım itibarıyla bende bazı şeylere karşı hassasiyet çok fazladır. Yaratılışımdan kaynaklanan bu duyarlılığımdan dolayı baskıya ve tahakküme hiç tahammülüm yoktur mesela. Aslında böylesi bir fıtratın askeriyenin genel geçer kaideleri ile kolayca uyum sağlaması oldukça zordur. Çünkü askeriyenin niçinini, nedenini ve hikmetini kavraması zor, yer yer imkansız kaide ve uygulamaları vardır. Sözü geçen kaideleri aklî ve mantıkî ölçülerde bir yere oturtmak ancak bilge kişilerin veya askerî alanda uzman olanların işidir. İsterseniz bunu halk arasında söylenen mesel ile izah edelim: Şeytanın aklı her şeye erdiği halde askerliğe bir türlü ermemiş. Anlayamamış, kavrayamamış onu. Dolayısıyla âteşîn bir fıtratın, hayatının en delikanlı döneminde bu yapı ile uyum sağlaması çok zordur.

Bunlara, yirmi yaşında bir genç de olsa sahip olduğu inanç; inanç ağırlıklı o güne kadar almış olduğu eğitim ve öğretim; akıl, mantık ve hikmet telakkisi ve hepsinin ötesinde hayat felsefesi ve yaşama şeklini ilave ederseniz bu gencin askeriye ile ortak paydası neredeyse yok denecek kadar azdır.

Ama bütün bu gerçeklere rağmen ben askerlik sürem içinde hiçbir şeye itiraz etmedim, hiç şikayette bulunmadım. Zor gelmedi diyemem ama hiç yılmadım, küsmedim, darılmadım. Bir vaaz sonrası komutanım terhisime bir ay kala beni yanına çağırdı ve “Seni terhis ediyorum” dedi; dedi ama ben sevindiğimi hatırlamıyorum.

27 Mayıs sonrasının o çok sıkıntılı dönemlerine rast gelmişti askerlik zamanım. Şiddet, hiddet, öfke… ne ararsan var. Komuta kademelerinde el değiştirmeler oluyor. Mamak’ta iken farkında olmadan Talat Aydemir’in askeri oluyorsunuz. Yedek subay okulu radyo evini teslim almak için harekete geçiyor. Harp okulu bir yönüyle yedek subay okulu ile müşterek hareket ediyor. Karda-kışta günlerce nöbet bekliyorsunuz. Bazı subaylar muhalif subayları teslim alıyor. Üzerinizde uçaklar uçuyor, hem de bombardıman niyetiyle. Eğer teslim olmazsak bombardıman yapacaklar. Tüfeklerinizin mekanizmalarını alıyorlar. Hasılı sıkıntı üzerine sıkıntı. Bütün bunlara rağmen ben asker ocağından şikayette bulunmadım. Aksine orayı adeta bir laboratuvar gibi gördüm. Her gün farklı yerler keşfettim, farklı dünyalara açıldım, farklı insanlar tanıdım. Ben o kudsi ocakta öğrendiğim şeyleri, elde ettiğim tecrübeyi ne ailede ne okulda öğrenemezdim. Sokakta öğrenmem zaten imkansızdı. Ama kışlada insan ister istemez bir kalıba giriyor. Umumi bir yerde, bir çok insanla beraber kalıyorsunuz. Yüzde yüz düşüncenize ters, anlayışınıza ters insanlarla birlikte oluyorsunuz. Dinleneceğiniz zaman birileri kalkıp bağırıp-çağırıyor, hopluyor-zıplıyor. Aslında bütün bunlar insanı rahatsız edici faktörler. Fakat ben o günden bugüne rahatsızlık izi bırakmış hiçbir şey hatırlamıyorum, sanki güllük-gülistanlık bir yerde yaşamışım gibi…

İşte onun için demiştim “Şimdi askere çağrılsam seve seve giderim” diye. Yine de diyorum: altmış altı yaşıma basıyorum, bugün çağırsalar koşa koşa giderim asker ocağına. Sadece bir ricada bulunurum; o da şu: “Kalbimin üç damarı tıkalı. Onu zorlayacak emirler vermeyin. Marş-marş demeyin mesela. Yat-kalk diyerek yormayın. Ama 25 kişilik koğuşlarda, ranzalarda yatmaya gelince seve seve. Bin kişinin yemek yediği gürültülü yemekhanelerde yemek yemeye âmenna.” Ruh hâletim benim bu ve bunu ifade etmeyi kendi hesabıma bir borç biliyorum.

Bu düşüncelerimi dile getirmemin sebebi merak edilebilir. Bazen insanın içinde bulunduğu konum bazı şeyleri söylemeye mecbur ediyor: Bu inancını, bakış açını, düşüncelerini, yorumlarını söylemelisin diyor. Eğer senin gözünün içine bakan dünya kadar insan varsa, sana göre tavır alacaklarsa düşüncelerini kendine saklamanın ne anlamı olabilir ki? Onun için kutsal bildiğim bir müessese hakkındaki düşüncelerimi ifade etmem yadırganmamalı. Askere giderken hacca, umreye gidiyor gibi gidilmeli. Tıpkı Osmanlılar gibi. Bazı dönemlerde Osmanlılar umreye de hacca da gitmemişler; gitmemişler zira İslam Aleminin karakolculuğunu yapmışlar. Bir çok mütefekkir; “Alem-i İslam’ın şimalinde Türk milleti olmasaydı bugün yeryüzünde İslam olmazdı.” diyor.

Yeri gelmişken istidradî bir düşüncemi arzedeyim; bedelli askerlik peşinde olmayı -halk tabiriyle- askerlikten kaytarma olarak yorumluyorum. Şu kadar var ki devlet bir taraftan ekonomik sıkıntılarını aşmak, bir taraftan ihtiyaç fazlası gençleri eritmek düşüncesi ile bedelli askerliğe evet diyorsa ona bir şey demem, bunlar devlete ait işlerdir, karışmam. Fakat gençlerimizin bedelli peşinde koşmasını istiskal ediyorum, içimde bu düşünceye ve böyle düşünenlere karşı rahatsızlık duyuyorum. Bizim zamanımızda en az iki seneydi askerlik. Ve biz arımızla, namusumuzla o iki seneyi doya doya yudumluyorduk. Bundan kaçmamak lazım. Askerlikten kaçmak ruhta dalâlete işaret eder. Önceden belirttiğim gibi bu durum milli şuurun, milli ruhun farkında olunmadığını, bu milletin üç temel unsurundan birinin hafife alındığını gösterir. Bu benim felsefem. İster kabul edin, ister etmeyin.

Yurt Dışına Asker Gönderme

Irak’a asker gönderme meselesine gelince. Bunlar sivil irade ile askerlerin birlikte oturup karar vereceği şeyler. Ama genel manada şunları söyleyebilirim; temenni demek belki daha uygun bu sözlerim için; eğer devletimiz devletler muvazenesinde önemli bir konumda bulunsaydı, günümüzde Amerika’nın üstlendiği rolü üstlense/üstlenebilseydi, yeryüzünde hakkaniyetin takipçisi, mazlum milletlerin kendisine sığındığı bir melce, mağdurlar için bir sera olsaydı, zaten askerimiz aktif askerlik yapma mecburiyetindeydi. Bir başka tabirle hadiseler onu aktif asker olmaya zorlayacak, dünyanın dört bir yanında değişik haksızlıklara müdahale edecekti. Osmanlı’nın bir zamanlar yaptığını yapacaktı. Malum Osmanlı, tarihi boyunca sulh ve sükûnetin, adalet ve hakkaniyetin temsilcisi ve muhafızı olmuş, zulmü engellemiş, tağallübe karşı çıkmış, tahakküme baş kaldırmıştı.

Ama devletimiz bu konumunu kaybetmiştir ve buna parelel olarak askerimiz de malesef o güçte değildir şu anda. Bununla beraber son zamanlarda sadece Güneydoğu’da memleket içi asayişin teminiyle alakalı mini müdahalelerimiz oldu. Ama esas Türk askerinin genel misyonu -hatırlatma bana düşmez- dünyadaki genel dengesizlikler ve ahenksizlikler karşısında sorumluluk duygusu içinde davranmaktır. Fakat bunu da yaparken usulünce yapmak çok önemlidir. Zira bazı şeyler konjonktüreldir. Şartlar belirler nasıl davranılacağını. Onun için iyi düşünmek, devleti ve milleti maceraya atmamak gerekir; gerekir çünkü bu maceraların acı ve ağır faturalarını hep birlikte ödüyoruz. Bana göre İttihatçıların devleti yıkmakla neticelenecek şekilde kalkıp Rusların donanmasına bomba atıp Birinci Cihan Harbine girmemize sebebiyet vermesi bir maceradır. Bazı küçük yanlışlıklarla Balkan ve 93 Harbine girmemiz de maceradır. Bu maceraların bedellerini bizler aradan geçen onca seneye rağmen hala ödemeye devam ediyoruz. Dolayısıyla bugünkü ve yarınki nesilleri ile bütün bir millete fatura edilecek, onun yakın ve uzak sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel geleceğini etkileyecek bu gibi önemli hususlarda devletin sivil-asker hemen her kademesindeki kurumlar çok sıkı iş birliği yapmalı, sıcak dirsek teması halinde bulunmalı, askeri tabirle yanaşık düzen içinde pozisyon almalı ve daha dikkatli, daha temkinli bir biçimde karar vermelidirler.

Asker (Çağ ve Nesil, “Asker”, Haziran 1979)

Askerlik yüksek bir pâyedir, Hakk’ın katında da, halkın katında da… Ona denk yüce bir topluluk ve gördüğü vazifeye denk yüksek bir vazife yoktur şu fânî âlemde. Yüklendiği iş itibâriyle, zaman onda başkalaşır, muammalaşır ve bir sır haline gelir. Saati seneler sayılır askerin.. talimiyle, terbiyesiyle ve serhat boylarında nöbetiyle geçirdiği saati.

***

Onu vatanın bekçisi diye anlatırlar. Bence, ona topyekûn mukaddeslerin; mâzînin, harsın, hürriyet ve emniyetin en emîn muhâfızı demek daha uygun olacaktır. Zira, endişelerimiz ancak, onun mevcudiyetiyle zâil olur. Huzursuzluğumuz onun türkü ve haykırışlarıyla huzura ve emniyete inkılâb eder.

***

Milletlerin ölüş ve dirilişinde büyük tesiri vardır askerin. Bütün kaynaşmalar, huzursuzluklar ve nihayet yıkılışlar, hep onun kendinde olmadığı zamanlara rastlar. Bütün bir irfana eriş, kendine geliş ve diriliş ise, onun zinde ve canlı olduğu günlerde görülür. Çağlayanlar gibi akıp akıp gittiği, tepeleri düz, ovaları bereketli kıldığı günlerde…

Peygamberane azim

Herkul | | KIRIK TESTI

İçinde bulunmaya gayret ettiğiniz, yolunda yürümeye çalıştığınız yolda niyetinizde hep “O” olursa, masmavi renge bürünmüş Cennet’e ait büyüleyici kokuları geçtiğiniz her güzergâha yayarsınız. Evet, mü’minin niyeti çok önemlidir. Niyet, sıradan işleri ibadet haline getirdiği gibi, o gerektiği gibi muhafaza edilmediği zaman ibadetler ibadet olmaktan çıkar. Bozuk bir niyetle namazın çehresini burada kirletirseniz, orada karşınıza hortlak gibi, gulyabani gibi bir şey çıkar. Öte yandan Allah Resulününkine (sallallahu aleyhi vesellem) benzeyen yatış şeklinin bile ibadet olduğunu belirtmiyor mu İslam uleması?

Niyet bu kadar önemli olunca, sürekli Allah’la, sürekli i’la-yı kelimetullahla oturup kalkmanız sizi çok aşkın kılar. İşin aslı, kendini O’na, O’nun adının yüceltilmesine kilitleyenlerin belki de öyle çok derin mülahazaları, derinlemesine bir ibadet u taatleri de yoktur ama sürekli bir teveccüh içinde bulunma niyet ve gayretleridir onları aşkın kılan. Bu öyle bir debi kazandırır ki onlara, artık kişi yerken, içerken, yatarken, kalkarken hep “Bu hakikatları nasıl anlatırım!” derdi ve ızdırabıyla yaşar ki bu Cenab-ı Hakk’a sunulan en büyük duadır.

Peygamberlerin peygamberliği malum. Peygamberlik Allah’ın takdiri. Ama neden bizler de Onlar gibi olmayalım, onların yaptığını yapmayalım. Peygamberane bir azimle peygamberce bir cehd içinde olabiliriz. Eğer ruhumuzdaki yabancı hülyaları ruhumuzdan söküp atabilirsek, bizler de peygamberane mülahazalar içinde ızdırap insanı olabiliriz. İslamî heyecanı hayatımızın her karesinde duyabiliriz. Böyle bir ızdırabı duymanın zor olmadığı kanaatındayım.

Bir de Allah bazılarına “vüd” (sevgi) vaz’ ediyor. Kime el atsa hemen kıvama eriyor. Bu kimbilir belki de Allah’ın bize bir fırsat verdiğinin şahididir. Öyleyse vakit fevt etmeden bizden beklenen şeyleri yerine getirmeliyiz.

Bu yolda yürürken önümüze bazen engeller çıkabilir. Birileri önünüze çıkıp size zarar vermek isteyebilir ama peygamberlere de birçok engeller çıkmamış mıdır? Öyleyse bunu hayatın ve bu yolun bir realitesi olarak kabullenmek lazım.

Bir de toprağa atılan her tohum çıkmaz. Bazılarını kuşlar yer, bazıları çürür gider. Öyleyse himmetini ali tutup elindeki bütün tohumları bir an önce toprağa gömmeye bakmalısın. Şöyle olsun böyle olsun deyip gözünü neticeye dikme, Allah’la pazarlıktır ve yanlıştır. Vazifemizi yapıp neticeyi O’nun takdirine bırakmak gerektir.

Süreklilik

Amelî hayatımızda önemli olan her işi Allah görüyor gibi ve hiç ara vermeden kusursuz ve arızasız yapmadır. İman işin nazarî yanıdır ve nazarî iman insanı bir yere kadar götürür. Bir insan kırk sabah namazını cemaatle kılarsa Allahın onun kalbinde bir çerağ tutuşturacağını söyler tasavvuf erbabı. Ama bu neticeyi elde etmek nazarî imanla değil amelî imanla olur. Daha da önemlisi o amelî imanın “Allah görüyor” mülahazasına bağlı olarak yerine getirilmesiyle olur.

Allah’a yönelmenin, yönelebilmenin, daimî huzurda olduğunu hissetmenin elbette çeşitleri ve dereceleri vardır. Bunların en büyüğü sebepleri hiç nazara almadan sebepler üstü bir teveccühle Allah’a yönelebilmektir. Bizler o ufka ulaşabilmenin sırlı anahtarını ne yapıp edip elde etmeliyiz, onu elde edebilmek için de ısrarlı olmalıyız. Bunun en kestirme yollarından biri namazlarımızı tadil-i erkanla, hakkını vererek kılmak ve arkasından kamil manada tesbihatımızı yapıp elleri Rabb’e kaldırmaktır.

Yalnız burada niyetin çok önemli bir yeri vardır. Spor yapma amacıyla kılınan namazda “spor yapma” bir niyettir ama bu niyet namazı namaz olmaktan çıkarır, niyetteki gibi gerçekten spor yapar. Kahraman desinler, beni görsün ve alkışlasınlar diye yapılan amellerde bunlar niyettir ama insan böyle bir niyetle cehenneme yuvarlanır. Gördüğünüz gibi kendini bir hiç bilme, sıfırlayabilme, her şeyi O’na verme sürekli mücadele istiyor. Evet, O’nun lütufları sağnak sağnak üzerimize yağıyor. Önemli olan bu lütuf ve ihsanları âriye görmek, emanetçi olduğunun şuurunda bulunabilmek ve her şeyi asıl sahibine verebilmektir.

Ayrıca, O’nun vaz’ ettiği kurallara bağlılık ve teslimiyetin ayrı bir yeri vardır. Bir insan çok koşturur ve çok yorulur ama O’nun için değilse, O’nun koyduğu sınırlar içinde değilse, bütün koşuşturmalar ve uykusuz kalmalar bir yorgunluktan ibaret kalır. Her şeyi en iyi Yaratan bilir. Yaratanın emirlerine riayet etmeli ki bir yere varılabilsin.

Büyük Türkiye Hayali

Ülkem ve onun geleceği adına çok ciddi endişelerim var ama ümidimde hiçbir eksiklik yok. Endişelerim hemen herkesin gözü önünde cereyan eden hadiselerden kaynaklanıyor. Bu milletin istikrarına birileri sürekli çomak sokuyor; sokuyor çünkü siyasi, ekonomik, kültürel alanlarda istikrara kavuşmuş güçlü bir ülke olmamızı istemiyorlar.

Bunun yanında bir de doğrudan dine düşmanlık yapanlar var. Dindar insanların ülkeleri ve ülkelerin geleceği adına yaptıkları bütün gayretleri baltalamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kötülüğe mahkum olmuşlar adeta. Kötülükten başka hiçbir şey düşünemiyorlar. Kötülüğe öylesine kilitlenmişler ki alıp onları Cennet’e koysanız “Sizin elinizle cennete girmeyiz” diyecek kadar şartlılar dindar insanlara ve yaptıklarına. Bununla beraber inanan insanlar bu ülkede her şeye rağmen olumlu düşünmek, müsbet hareket etmek ve sabırla mukabelede bulunmak mecburiyetindedir. Büyük Türkiye’ye giden yol buradan geçer.

Evet, bu millet tarih boyunca özellikle kendi coğrafyasında cereyan eden olaylar karşısında hiç bu kadar zaaf ve acz yaşamamış, tarihin hiçbir döneminde bu kadar devre dışında bırakılmamıştır. Bu onur kırıcı durum bazılarının hiç umurunda değil; değil zira tek amaçları kendi statüleri, maddi-manevi çıkarları.

Şanlı mazimizde ihraz ettiğimiz konumu tekrar elde etmek zaman ister, sabır ister, azim ve gayret ister, çatlayıncaya kadar doğru yolda, doğru metodlarla koşmak ister. Onun için kötülükten başka bir şey düşünmeyenlere bile Büyük Türkiye olmanın hatırına ve milletimizin indirildiği tahtın hatırına sabırlı olup katlanmasını bilmek lazım.

Takıntılar

Dinimiz adına problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde bazılarının küçük küçük meselelere takılıp olmayacak beklentilere girmelerine, bunların kavgalarını vermelerine bir türlü mana veremiyorum. Bence kamil mü’min şöyle düşünmeli; “Karşımda öyle dehşetli bir yangın var ki bu felâket karşısında gerekirse eşimin adını bile unutmalıyım.”

Evet, bana çok dokunuyor, inanan insanların bu yangını, bu felâketi görememeleri. Yangın etrafı sarmışken her meseleyi kalkıp kendilerine bağlamaları, çadırın orta direği gibi görmeleri, beklentilere takılıp kalmaları, başkalarına hayat hakkı tanımamaları bana çok ama çok dokunuyor. Bundan dolayı olsa gerek beklentimiz ölçüsünde inayet olmuyor, bereket kesiliyor.

Bana göre inanan insanlarda ciddi ölçüde mantık, his ve düşünce inhirafı var. O’nun icraatına karşı sorgulayıcı tavır almayı başka nasıl izah ederiz ki? Kendimize göre kesip biçmeleri, hükümler verip insanların işlerini bitirmelerini nasıl izah ederiz? İşin Sahib-i hakikisini ve O’nun takdirini hep göz ardı ediyoruz gibi geliyor bana. İhtimal içine düştüğümüz bugünkü duruma müstahak oluşumuzun nedeni de bu.

Bir dönemde Osmanlı cepheyi bırakarak rahat ve rehavete girmişti. Fatih ve Yavuz gibi ön cephede yer almayıp, ölmeyi göze almayanlar/alamayanlar askerin önüne geçemeyenler saraylarda yan gelip yatmayı tercih etmişlerdi. Halbuki kahramanlık cephede, serhat boylarında olur, sarayda değil. Cepheyi tercih etmeyenler kahraman değil bâği olurlar. Kuvvetlerini kullandığı yerde bâğilik yapar, zalim ve gaddar olur. Zayıf olduğu dönemlerde de sünepeleşir, zelil ve rezil olurlar.

İnananlar takıntılarını bir kenara bırakıp maddi-manevi bütün güçlerini bugün meyyit olan bir milleti ihya etmeye sarfetmeliler. Mesleğine aşık bir hekim heyecanıyla yapmalılar bunu. Ölü bedeni diriltme gayreti içinde bulunmalılar. Aksi takdirde cesedin üzerinde akrepler cirit atar, kargalar, akbabalar, kartallar etrafta uçuşur.

Saffet ve Diriliş

Herkul | | KIRIK TESTI

İnanan her insan, inancının gereklerini yerine getirse, inancı kadar insan olsa, inancı ölçüsünde bir duruşta bulunsa sadece İslam dünyasında değil dünyanın her yerinde ciddi degişiklikler olur. Evet, İslam dünyası olarak bizler bir kere daha inhitat (gerileme) dönemi yaşıyoruz. Daha önceleri de yaşadık biz böylesi dönemleri ama inananların samimi gayretleri ile idbarımız ikbale döndü. O devrelerde ümitlerimize fer verecek, insanları iyiye, güzele, doğruya yönlendirecek kâmet-i bâlâlar vardı insanların önünde. Onlar kendi kapasiteleri ölçüsünde hizmette bulundular, toplumu yeniden aşıladılar, kurumaya yüz tutmuş yerleri budadılar, yeni fidanlar diktiler. Ancak hemen ilâve edelim, bunların hiçbiri ilk asırda olduğu gibi bir çağlayana dönüşmedi. Belki Osmanlı’yı müstesna sayabiliriz; fakat o da kâmil anlamda ancak bir buçuk asır devam etti, ondan sonra o da duraklama ve inhitata girdi.

İlk saffet dönemi üç asır kadar sürdü. İrtidat hadiseleri, kendi akıl, mantık ve hissiyatlarını Kur’an’ın önünde tutan felsefî ve kelâmî ekollerin çıkışları, hilâfetin saltanata dönüşmesi gibi olumsuzluklar sürecinde yaşanan kanlı hâdiselere rağmen o ilk saffet varlığını bir yönüyle üç-üç buçuk asır, diğer yönüyle beş asra yakın bir süre devam ettirdi. Fitne dönemlerinde, onca iç ve dış gaileleri göğüsleme hengâmında bile o saffet dönemi doğurganlığını muhafaza etti. Ancak Hicri 5. asrı takip eden yıllarda doğurganlık durdu. Zaman zaman yeni doğumlar olsa, yeni sürgünler çıksa da bu sosyologların ifade ettigi gibi bir yönüyle anomali doğumlar ve sürgünlerdi. Çünkü belli bir yaştan sonra sıhhatli doğum olmaz. Kaderin cilvesidir bu, onu değiştirmeye gücümüz yetmez.

Ancak bizler yine aynı kader inancımızın uzantısı olarak meselelere sebepler planında yaklaşarak yeniden bir dirilişe ermenin yollarını aramak ve bu yolda hiç durmadan yürümek zorundayız, tıpkı seleflerimiz gibi. Bu yolda olmanın, iç ve dış saffete erebilmenin bir takım şartları var elbette: Yaşatma uğruna yaşamadan vazgeçme, rehavetin kıskacına düşmeme, zevk u sefaya dalmama gibi. Ev, araba, makam, mansıp hiç olmasın mı? diyebilirsiniz. Olsun, ama bunlar kat’iyen tâli derecede kalmalı, asıl gayeden uzaklaştırmamalı bizleri. Yoksa gün gelir bu isteklerin önünü almazsınız, kendi ruhunuzdan uzaklaşır, içte kadavralaşmaya doğru yürürsünüz. Ve yine bir gün gelir bu istekler azgın bir güç olarak karşınıza çıkar ve yer bitirir sizi.

Osmanlı’yı görmez misiniz? O koca devleti tenperverlik, rahat tutkusu yıkmıştır aslında. Padişah artık orduların önünde değildir. “Padişahlar cephede savaşmazlar; savaşmazlar çünkü onlar ölürse devlet çöker” anlayışı hakim olmuştur. Kadavralaşma dönemine ait utandıran fotoğraflardır aslında bunlar. Halbuki Osman Gazi’den Murad Hüdavendigâr’a, Yıldırım’dan Yavuz’a, Kanuni’ye kadar herkes cephede, askerinin, ordusunun önündedir.

Her neyse, bu hamur çok su götürür. İç ve dış saffete ermek ciddi irade, nihayetsiz sabır gücü, bitme tükenme bilmeyen enerji ve O’nun rızası haricinde her şeyi elinin tersi ile itmeyi gerektirir. Mevlâ muînimiz ola.

İNANÇTA DERİNLİK

Mü’minler olarak çok iyi inanmak, inandığımız şeyleri içte duymak ve hissetmek, bunları başkalarına duyurmak, kendimizi saydam bir varlık gibi yapıp, nereden bakılırsak  bakılalım hep O’nu göstermek zorundayız. Bir başka tabirle memur olduğumuz şeyleri harfiyen yerine getirirken kendimizi tamamen O’na adamamız ve O’nda fani olmamız gerekmektedir. Nasıl ki bazı ruh insanları Uhud’u, Hazreti Hamza’yı anlatırken o çetin savaşı kendisi yaşar ve Hamza olur; aynen bunun gibi O’ndan bahsederken yine O’ndan akıp gelen engin dalgalar ile gönlümüzü buluşturabilmeliyiz ki inandırıcı olabilelim.

Müslümanlık sadece ilim değildir, o hayattır. Yaşana yaşana fertle ve toplumla bütünleşir. Zaten inancını bu ölçüde yaşayarak tabiatlarının derinliği haline getirebilenler bu seviyeye ulaşır, uluhiyet hakikatine yeni pencerelerle açılma fırsatını bulurlar.

Evet, imanın nazarî buuddan amelî buuda yükseltilmesi hem dünya hem de ukba hayatımız adına çok önemlidir. Bunu başarabildiğimiz takdirde iman bizim hayatımızın her karesine girmiş demektir, aksi halde eğer ameller yerine getirilirken bu inanç derinliği hissedilmezse hem inanç, hem de amelî yönden nifak başlar ve gün gelir insan -Allah korusun- münafık olur.

Öte yandan bunu duyup, tatmakla iş bitmiyor, hiç durmadan mücedeleye devam gerekir. Zira bu makam veya hal, insanı gurur, kibir ve ucba sürükleyebilir ki bu inananları yeniden nazarî iman seviyesine düşürür. Mukarrebîne bakın; onların âdeta her zaman uluhiyet tecellilerine doğrudan muhatap olduğunu görürsünüz; görürsünüz ama onlarda ucbdan, kibirden, gururdan eser yoktur. “Biz hiçbir şey yapamadık” derler, yürekleri ağızlarına gelir ve sürekli bu hal üzere yaşarlar. Kendilerini Allah’a doğru yükselen yarış pistinde hissederler bunlar. Hiçbir şeyden sarsılmazlar; sarsılmazlar çünkü nazarî imanları amelî imanla sağlam bir blokaja oturmuştur. İşte asıl ulaşılması gereken hedef de budur.

İnanması gerektiği ölçüde inanmamış/inanamamış, amelî zafiyet içinde bocalayanlara, tabir-i diğerle düşe kalka yürüyenlere gelince; belli ölçüde nefsanîliğin ve şeytanîliğin inhiraflarından kurtulmuş olsalar da iman benliklerine tam anlamıyla sinmemiştir bunların. İğreti bir elbise gibidir iman üzerlerinde. İmanını amelle benliğine sindiremeyenler hiç kimseye hiçbir şey veremez. Bu durumdan kurtulmak için insan maddî beslenmesine dikkat ettiği gibi manevî beslenmesine de dikkat etmelidir. Kendini hiç boşluğa salmamalı, hayatında hiçbir gedik bırakmamalıdır. Bununla beraber kaldıramayacağı yüklerin altına da girmemeli, tekellüflü şeylerle uğraşmamalı, beşerî taraflarını zorlamamalıdır. Hiç ara vermeden sürekli oruç tutma, namaz kılma ve dünyadan tamamen elini eteğini çekme de ayrı bir dengesizliktir. Unutmayın, tabiata ters hareket etmek tahribat getirir.

Allah bizi insan eyleye. İnsan söylediğinin iki mislini kendi yapmalı ki kalbi bir bam teli gibi ses versin. Ritmi bozmamalı ki söylediği her kelime, kelime-i tayyibe olsun. Aklı, mantığı, muhakemesi, şuuru, kalbi, latife-i Rabbaniyesi sürekli canlı olmalı ki bu yükü götürebilsin. Yoksa atiyye ile matiyye arasında bir uygunluk yok demektir. Bu uygunluk olmayınca da insan ömür boyu çabalar da bir arpa boyu yol alamaz.

HATA YAPANLARIN EN HAYIRLISI

Her insan bilerek veya bilmeyerek hata yapar. Tabiatında var hata yapma çünkü insanoğlunun. Onun için kimse bu mevzuda kendine güvenmesin, düşenleri hor ve hakir görmesin. Unutmayın hata edenlerin en hayırlısı “Estağfirullah Ya Rabbi! Bir daha yapmam.” diyenlerdir.

DÜZ İNSAN

Sanki alacaklı imiş gibi Allah’a kulluk yapanlar var müslümanlar arasında. Halbuki ne kadar kulluk yaparsak yapalım yine de borçluyuz biz Cenab-ı Hakk’a. Bu vartaya düşmemek için en salim yol düz insan olmaktır. “Rabbim Allah ve Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem) gibi bir Efendim var. Yeter de artar bile bana.” cümlesi ile ifade edilebilecek hakikate gönülden iman etme düz insan olmanın göstergelerinden sayılabilir.

Mebde’de yenilik, Münteha’da derinlik

Herkul | | KIRIK TESTI

Hemen her hareket, her cereyan mebde’de saflığı ve duruluğuyla, müntehada da kemmî derinlikleriyle tarih boyunca tekerrür edegelmiştir. Sahabi saflığı ve duruluğu bu çizgide gösterilebilecek en iyi misaldir. İslam tarihinin ilerleyen dönemlerinde hemen her alanda tecdid hareketleri olmuştur ama ne devlet yapısı ne mektep-medrese sistemi ne de değişik düşünce ekolleri bakımından İslam’ın o ilk dönemine ait saffet ve duruluk yakalanamamıştır. Belki gönül hayatının yoğun olarak yaşandığı tekke ve zaviyelerde kısmen bu saffet duyulmuş olabilir.

Mebde’de insanlar içtenlik ve candanlıklarından olsa gerek genelde boşluklarının farkındadırlar. Kendi güç ve kuvvetlerine güvenmezler, dayanmazlar, onlara bağlı olarak iş görmezler. Boşluklarını sadece Cenab-ı Hakk’ın nâmütenahi kudreti ve kuvvetiyle doldurmaya çalışırlar. Kudreti Nâmütenahi’ye sonsuz itimatları, güvenleri vardır. Bu birinci husus…

İki, din adına her şeyi başta duyuyor olmanın orjinalitesi vardır onlarda: Yenidir her şey onlar için; meselâ Kur’an yenidir. Dolayısıyla o yenilik bir şekilde onların hayatına akseder. Eski düşünceler, inançlar bu yenilik karşısında nakavt olmuştur. Artık farklı bir hayat yorumuna, dünyaya değişik bir bakış açısına sahiptirler. Her şeye o gözlükle bakarlar. Allah’ın kainat düzeninde kendisini bu şekilde ifade ettiğini ilk defa duyar ve hissederler. “Bak biz bunları hiç düşünmemiştik.” der ve kendilerinden geçerler. Sonra da uzun zaman bu duyuş ve hissedişin neşvesini yaşarlar.

Üçüncü husus insibağdır. Değişik vesilelerle arzettiğim bu insibağ, Huzur-u Risalet-penâhî’de oturanların ancak anlayabileceği, hissedebileceği ve hakiki manâ ve muhtevasıyla yine ancak onların anlatabileceği bir keyfiyettir. Ona ister mücerred huzurda bulunma deyin, ister teveccüh deyin, isterseniz nazar deyin -ki bu daha ziyade sofilerin iç ve vicdani sezişlerinin karşılığıdır ve bana uygun gelen manâ da budur- bugünkü müslümanların mahrum olduğu bir özelliktir bu.

Hâsılı, mebde’deki insanlar her an bir mâide-i semaviyenin yere konduğuna şahit olur, kabiliyetleri nisbetinde o sofradan istifade ederler ve o istifadelerini hemen tavırlarına aksettirirler. Yerinde bir teşbih olur mu bilemiyorum ama hani kurgu bilimlerde birisi bir şey yiyor ve hemen ardından birden mahiyet değişikliğine uğruyor, aynen öyle bu semavî mâideye el uzatan herkes birden bire iç yapısı itibariyle bir mahiyet değişikliğine uğruyor, potansiyel insan olmadan hakiki insan olmaya yükseliyor; duyguları ve düşünceleri inkişaf ediyor.

Meseleye bu zaviyeden bakınca mebde’deki insanlar çok şanslı; şanslı çünkü hemen her gün o güne kadar bilmedikleri, akıl ve vicdanlarının da reddedemeyeceği, orjinal ve sürpriz şeylerle karşı karşıya kalıyorlar. Meselâ semadan bir haberin gelmesi, süpriz bir hadise onlara göre. Biz halâ sırrını kavramış değiliz; bizim gibi etten kemikten bir insanın semalar ötesi, ötelerin de ötesi varlıklarla münasebete geçmesini, bir yönüyle kelam teatisinde bulunmasını; “şöyle dedim – şöyle dedi, şöyle istedim – şöyle cevap verdi” demesi. Bunları anlayabilmiş değiliz henüz.

Şöyle düşünün, o güne kadar ne sözlerinde, ne tavırlarında, ne de davranışlarında, olduğunun dışında bir şey görmedikleri bir insan, Allah hakkında diyor ki; “O isimleri ve sıfatlarıyla muhattır, Zatıyla ihata edilemez. Bu sebeple O’nun âsârını düşünün, ef’âli üzerinde i’mal-i fikir edin ama Zât’ı hususunda düşünmeyin. Çünkü mütenahi bir varlık Nâmütenâhi’yi idrak edemez.” Bunlar, uluhiyet meselesine put ve putperestlik persektifinden bakmış insanlar için o kadar orjinal şeyler ki. Hatta tek başına bir “nâmütenahi” sözü bile fevkalade orjinal onlar için.

“Allah’ın binlerce ismi vardır. Bu binlere binler daha ilave etsek ve ardından O’nu yad etsek yine O’nun namına bir şey söylemiş olamayız.” Meselâ bunun lâl-i güher-i Nebevî’den bir söz olduğunu, onların önlerine inciler, mercanlar gibi saçıldığını hayal edin. Gören gözleri kamaşır, başları döner onların. Ben şahsen cahiliyye yaşamamış insanların bu sözlerdeki orjinalliği sezeceğine ihtimal vermiyorum.

Bir başka örnek de ezandır. Ezan onların bildikleri kelimelerden oluşuyor ama o kelimeler böylesine yerli yerinde hiç ifade edilmemiş. “Allaaaahu Ekber – Allah büyüktür, büyüklük O’na mahsustur. Şehadet ederim ki O, Ma’bûd-u bi’l-hak ve Maksûd-u bi’l-istihkaktır.” Öyle bir yenilik ki bu, işte bu yenilik onların ruhlarına siniyor; siniyor ve bu mülahazalarla camiye koşuyorlar.

Bu defa camide imamın arkasında yeni, esrarengiz şeyler duyuyor ve hissediyorlar. Tahiyyat öyle, selâm öyle. Tabir caizse her gün semadan bir sofra-i cedide iniyor, o sofradan istifade ediyor, yepyeni, ter-ü taze hislerle, fevkalâde zinde ruhlarla, yeniliğe doymuş, ülfetten fersah fersah uzak bir hâletle evlerine dönüyorlar. Ve bu vetire burada bitmiyor, hiç son bulmuyor. Ertesi gün yine semavî yepyeni sofralar onları bekliyor.

Bakın Ümmü Eymen Validemiz’e; Hazreti Üsame’nin annesi, Rasullullah’ın hizmetini gören mübarek bir kadın. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ahirete irtihalinden sonra Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer onu ziyarete gidiyorlar. Görüyorlar ki Ümmü Eymen ağlıyor. Allah Rasülü’nün (sallallahü aleyhi vesellem) vefatından dolayı ağladığını zannedip teselli etmeye başlıyorlar. Ümmü Eymen onların sözünü keserek diyor ki; “O’nun vefatıyla vahiy kesildi, vahyin bereketinden mahrum kaldık, ben ona ağlıyorum.” Basiretli kadın… Şimdi her gün, her zaman önünüze inen böyle bir sofranın kesilmesine nasıl ağlamayacaksınız ki?

İnsibağa gelince; peygamberlik daire-i kudsiyesine mahsus bir şey o. Bu yüzden onun kendi ulviyet ve enginliği içinde kabullenilmesi; müteal (aşkın) olduğunun, dolayısıyla ulaşılmazlığının idrakinde olunması gerektiğine inanıyorum. Bununla beraber şunu ilave edelim; peygamber olmayan insanların da insibağları vardır. Meselâ, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Hasan, Hazreti Hüseyin, Zeynelabidin Hazretleri.. hemen hepsinin huzurunun kendine göre bir insibağı vardır. Ebu Hanife Hazretlerinin ya da Bediüzzaman’ın huzurunda oturma imkanı olsaydı, huzurun insana ifaza ettiği insibağın, sizin çehrenize uhrevîlik adına çaldığı boyanın ne demek olduğunu, sizi uhrevîlik adına nasıl plâstize ettiğini görecektiniz, duyacaktınız. İç aleminizde meydana gelen değişikler itibarıyla belki de kendi kendinize hayranlık duyacaktınız.

Evet mebde’ye geri dönelim. Bana göre her mebde’de aynı şey vardır. Bundan 80 yıl öncesini düşünün. İslam yeni bir ses ve solukla, yeni bir felsefe ve mantıkla anlatılmaya başlanmış. İnsanlar birilerinin etrafında hâlelenmis. Sahabe misal ak alınlı, aydınlık yüzlü, gönül insanları hayatlarını koymuş bu işe. İleriye matuf şahısları adına değil ama din adına bir kısım beklentileri olmuş.

“Yakinim var ki; istikbal semavât u zemîn-i Asya-bâ, 

Hem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâm’a.”

“Ümit var olunuz, şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır.”

gibi sözler onların beklentilerini körüklemiş. Bir beklenti, bir ümit cemaatı olmuşlar. Müjdesini, bişaretini aldıkları “Allah’ın adının her tarafa duyurulması” hakikatı adına her gün güneşin doğuşuyla farklı şeyler hissetmişler. Bir katrede, bir reşhada beklentilerini görmeye, hissetmeye, küçükte büyüğü okumaya çalışmış, basit sözlerde büyük manâlar aramışlar. Büyüklüğü ve kerameti kendilerine ait, küçük mev’izeleri bile büyük hâle getirmişler. Onların ruh hâletlerini iyi bir psikolog değerlendirseydi veya mahir bir psikiyatrist psikanaliz yapsaydı ruh portrelerini elvan elvan ortaya çıkartırdı. Başlarındaki zat vefat edince kimi inanamamış; kimileri de onda sonra, yalancı dahi olsa çiçek açan her dikenli gülün arkasından koşmuşlar.

Fakat herkes de böyle yapmamış. Allah’ın yüce ve yüksek adının bütün dünyaya duyurulması beklentisi ve ümidi içinde olan bazıları bu uğurda vazife bildikleri şeyleri dur-durak bilmeden yapmaya devam etmişler. Meselâ, “bir yerde birisi vaaz ediyormuş” diye her hafta çok uzaklardan, kilometrelerce yolu kat ederek o camiye koşanlar olmuş. Konuşan şahıs değilmiş önemli olan onlar için. “Bizim arkadaşlardan birisi varmış, vaaz ediyormuş, genç biriymiş” deyip adeta nefes almaya gelmişler oraya. Şahsen ben Kestane Pazarı Camii’nin avlusunu öyle görürdüm: Öğle namazı biterdi de İkindiye kadar sarmaş-dolaş olma bitmezdi. Birbirlerine sarılırlar, el sıkışırlar ve hasret giderirlerdi adeta. Ben de o tahta kulübeme çekilir, penceresinden temaşâ ederdim bu manzarayı. Bana da yeter ve artardı bu. Mebde’de çalınan ve hemen tutan bir boya gibiydi bu manzara. Bir de bunun yanında bir boşalma zemini teşkil ederdi orası. O günkü insanlar belli bir derinliğe açılmaya hazırlardı. Ufukları derindi. Büyük şeylere dilbesteydiler. Yüksek mefkureleri vardı. Her hareket, her kıpırdayıştan kendilerine göre çok büyük bir anlamlar çıkarıyorlardı.

Ayrı bir husus; güzellik paylaşması olurdu camide. Bakışlardaki anlamlılık bana çok tesir ederdi. Bazan o anlamlı bakışlar, tabir caizse bir matkap gibi içimi oyan o bakışlar bana daha önce plânlamadığım çok şeyleri söylettirirdi. Adeta “Şunu da de, bunu da söyle” der gibi yüzüme bakarlardı. Tamamen onlara ait ve yine tamamen o döneme ait bir hususiyetti bu.

Bu sözlerim yadırganmamalı. Siz de bir yerde, yeni bir ruh ve heyecanla ciddi bir sorumluluk yüklenirseniz, Kaf dağından daha ağır mesuliyetleri omuzlarsanız, yeniliği iliklerinize kadar duyarsanız, yeniliği duyan insanlarla yüz yüze gelirseniz, her gün birisine bir şey anlatma aşk, iştiyak ve şevkiyle canlı kalırsanız, “Acaba bu insanın gönlüne nasıl aksam, bir ışık olsam da kalbine damlasam!” mülahazaları ile sabahlar ve akşamlarsanız, siz de böyle olursunuz.

Bu sözlerde bugünü tahkir yok. Çünkü bazı şeyler ancak onları meydana getiren şartların bütününün bir araya gelmesi ile gerçekleşir. Bu külliyet ve tamamiyet yoksa bu seviyeye ulaşmanız imkansızdır. Nağmeleri sûzişîn, size elli defa konuşmasını öğretecek bir adamı alır kürsüye korsunuz, zaman öyle bir zaman, zemin öyle bir zemin, cemaat öyle bir cemaat değilse ve onlar öyle bir beklenti içinde değillerse hiçbir şey olmaz; olmaz çünkü balansı yapılmamış kalbler, hafife alıcı bakışlar, beklentisiz ruhlar kürsüdekinin ağzına-diline fermuar vurmuştur. Dediğim gibi kimseyi ne tahkir ne de tezyif var burada. Sadece şartların bütünüyle meydana gelemeyebileceğini anlatmaya çalışıyorum. Eğer bu bir vaizin kerameti olsaydı dün yaptığını bugün de yapar, olur biterdi.

Şimdi günümüzün şartlarına göre yeni yollar bulmak gerekiyor. Belki bugüne kadar bildiğimiz sabâyı, hicazı, rast’ı değiştirmemiz, kimbilir belki de günümüz insanının genel hissiyatını nazar-ı itibara alacak mürekkep makamlar bulmamız gerekiyor. Genelin zevkine hitap eden enstrümanlar ve farklı sesler kullanmamız gerekiyor. Ama bunları fantezi için değil, içinde yaşadığımız zamanın çocuğu, tasavvufçuların ifadesiyle “ibnüzzaman” olma şuuru içinde beklentiler ufkuna ulaşmak için yapmamız gerekiyor.

Hasılı, yeni zeminler arayın.. aşk u şevkinizi bileyin.. Cenab-ı Hak’la münasebetinizi yeniden gözden geçirin.. bütün dünyevilikleri kafanızdan sökün atın. “Yâ Rabbi! Yeni bir sesle burada Seni bir de biz duyurmak istiyoruz!” deyin. Bakalım nasıl olacak.!

İman Yolu

Herkul | | KIRIK TESTI

İman bir duyma, bir hissetme meselesidir. Her insanın seviyesine göre farklı bir iç ihsastır o. O olmayınca insanın başka şeylere kapı açması düşünülemez. Mesela, kalbi Allah sevgisi ile tam anlamıyla dolu olan birisinin başka şeylere karşı nefret hissi kalmaz. Bir başka ifade ile Allah aşkı yer bitirir onu. Üstad’ın Otuz İkinci Sözde dediği gibi; “Bazıları ism-i Vedûd’a mazhar olur. Felek mest, kamer mest, nücûm mest, serâser âlem mest..” Her şey mest olur yani, her şeye öyle bakar. Her şeyi ama her şeyi O’ndan ötürü öper, koklar ve sever. İnanmayana bile “Keşke inansa” der ama bu durumu bir yönüyle de takdir eder; “Senin mührün” der ve hikmet avcılığı yapar.Ama kalpte O’na karşı olan sevgi bağları koparsa başkalarına karşı da kopar. Artık başkaları ile olan münasebetleri tamamen menfaat-ı dünyeviye ve cismaniyyeye yönelik hale gelir. Bunlar ise çok zayıf bağlardır.

Bence her şeyin O’na bağlanması ve O’nun delice sevilmesi çok önemlidir. Bunun icin bakış açısının buna göre ayarlanması, her fırsatın bu çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Mesela, “acz u fakr”… Bu perspektiften kainata, eşyaya ve hadiselere bakan bir insan o acziyet ve zaafiyet icinde O’nun engin şefkatini görür. Bu onu Allah’a karşı alakaya sevkeder. Âfâk ve enfüste O’nun âyâtını tefekkür eder, marifeti artar. Kendi iktidar ve kapasitesini aşan onca işlere bakar, “her şeyin arkasında O var” der.

Hüsnüzan

Başkaları hakkında hüsnüzan etmek, ahlâk-ı hasenenin önemli fakültelerinden biridir. Şöyle düşünmeliyiz etrafımızdaki insanlar hakkında:”Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmiyorum ama tavırlarına bakınca bence yahşi bir kula benzer. Allah’ın rahmetinden ümit ederim ki Cenab-ı Hak onu cennetiyle sevindirir.” Evet, Hazreti Ömer gibi bir insan bile; “Dünyaya girdiğim gibi çıkmayı ümid ederim” diyorsa herkesin başkaları hakkında düşüncelerini ve tavırlarını iyi ayarlaması lazım. Ne Cennet hâzini olalım, ne Cehennem zebanisi: Ne Cehennem’e insanları sokmaya çalışıyor gibi tavır alalım, ne de Cennet’e sevk ediyor gibi davranalım.

Öte taraftan hüsnüzan ettiğimiz insanların kayma ihtimaline binaen duada bulunmalıyız. Bazen hüsnüzanda ölçü ayarlanamadığı için olsa gerek ilgili kişilerin eliyle tokat yeme de mukadderdir. Mesela ben arkadaşlar arasında birisi iyi görünüyor, tavır ve tutumu samimi geliyorsa önce ona hüsnüzan beslemiş, fakat hemen ardından şöyle diyerek Allah’a yönelmişimdir: “Ya Rabbi! Sen varken hüküm bana düşmez. Ben bu kulun hakkında hüsnüzan ediyorum, bu mevzuda beni yalancı çıkarma!”

Evet, nazik bir mesele bu. Dikkatli olmak gerekir. Bakın hadiste bir kişinin akıbeti şöyle anlatılır; “İnsan sabahtan akşama kadar salih amel işler, işler belli bir noktaya gelir ki Cennet’le arasında bir adımlık mesafe kalmıştır. Ama akşam üzeri bir iş karıştırır ve Cehennem’i boylar.” Veya bir başka Peygamber beyanında belirtildiği gibi insan said doğar, said yaşar, fakat şaki olarak yuvarlanır gider. Tersi de vaki, bir başkası da şaki doğmuş, şaki yaşamış ama said olarak gider. Bilemeyiz biz, dolayısıyla nihai hüküm veremeyiz, vermemeliyiz.

Zaruriyat ve Fuzuliyat

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde bir çok şey gibi insanın dünya ve ukba hayatı adına değer vermesi gerekli olan şeyler maalesef olması gereken konumda değil. Her nedense insanlar en çok düşünmeleri gerekli olan şeyleri en az düşünüyor, en önemli şeyleri en sonda bir yere koyuyorlar. Fıkıh Usulü diliyle ifade edilecek olursa, “zaruriyat” gerilerin gerisinde, “hâciyat” onun önünde, “tekmiliyat” ve “tahsiniyat” kadem kadem hâciyatın önünde ve işin en garibi “fuzuliyat” hepsinin önünde. Öte taraftan onlar bu gerçeği fark etmiyor, fark etmeme bir yana yaptıklarına mutlaka bir bahane, bir neden bulup bu düşüncelerini, inançlarını ve onlara bağlı olarak yaptıkları amellerini meşru bir mekana oturtmaya çalışıyorlar.

Halbuki önemli olan Allah’ın öncelikleridir, O’nun bize önem verin dediği şeyleri yine O’nun sıralaması içinde kabullenmedir. Bu sıralamaya önem vermek, Allah’ı tazim demektir. Onun için ayette buyurulur ki; “…Kim Allah’ın şeâirini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takva duygusundandır (yani Allah ile olan irtibatındandır).” (Hac, 22/32). Takva kelimesi “vikâye”den gelir ki bu Allah’ın himayesine sığınma demektir. Demek bu sıralamaya önem vermeme, yerlerini değiştirme Allah’ın himayesinden çıkma manâsını taşır.

Evet, kanaat-i acizanemce biz her şeyi altüst ediyor, kendi heva ve hevesimize bağlıyoruz. Din yine ortada aslî hüviyeti ile duruyor ama bizim bu terk-i mevkilerle (durulması gereken yerleri terketmekle), izhar ettiğimiz dindarlığın murad-ı ilahiye uygun olduğunu söylemek çok zor olsa gerek.

Dinde halk arasında imanın şartları olarak bilinen altı esasa inanmak temeldir. Bu temeller üzerinde fazla teferruata dalınması, aralarında siyah-beyazı yansıtacak ölçüde derin ve farklı yorumlara girilmesi çok doğru değildir. Yalnız bu demek değildir ki farklı yorumlar olmayacak. Hayır, olabilir. Mesela Zât-ı Ulûhiyet’le alâkalı tasavvufçuların bir kısım farklı mütalâaları, hakikî ulûhiyet telakkisine dokunmuyorsa onlar mazur olabilirler. Veya Fahrüddin Râzî ve İmam Gazâlî örneğinde olduğu gibi haşir mevzuunda küçük yorum farklılıkları her zaman olabilir; ancak bir tek şartla: “Temellerin sarsılmaması”. Fakat temel esaslara taalluk ettiği zaman her ne kadar küçük de olsa söz konusu farklılıkları ve tartışmaları bazı ulema dalâlet kategorisi içinde saymışlardır. Çünkü imana müteallik meseleler, nazarî de olsa inanılması, öylece kabul edilmesi lazım gelen şeylerdir. Bunlar olmazsa olmaz hakikatlerdir, yani zaruriyattır.

Hâciyat olan şeylere gelince -ki bunlar bir ölçüde dini siyanet adına dış kale, dış surlar gibi şeylerdir- bunlarda iş biraz daha esnekliğe müsaittir. İnsana geniş sayılabilecek ölçüde düşünme alanı tanınmıştır burada. Meselâ sıfât-ı sübhaniye, esma-i ilahiye mevzuularında, onların hakikatleri ve yeryüzündeki tecellileri adına mütalaada bulunma gibi. Yalnız bu alanda dahi olsa yorumlamalarda bulunurken takınılacak tavır çok önemlidir. Kaldı ki bu tavır ilgili kişinin imanı ile doğrudan alâkalıdır. Biz selef-i salihinden  bırakın bir ayet hakkında yorum yapmayı, o ayete kendini muhatap gördüğü için okuduğu an kendinden geçen ve sonra da farklı mütalâalara kapalı kalıp bir türlü ikna olmayan yüce ruhları biliyoruz. Mesela bunlardan birisi, “Ve in minküm illâ vâridühâ kâne alâ Rabbike hatmen makdiyyâ – Sizden hiç kimse yoktur ki cehenneme varmasın. Bu Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.” (Meryem, 19/71) ayetini okuyunca tir tir titremiş ve ayetin gerisini okuyamamış. Çevresindekiler; “Devamı var bunun” deyip ayeti okumuşlar: “Sümme nüneccillezînettekav ve nezeruz zâlimîne fîhâ cisiyyâ – Sonra Allah’tan korkup fenalıklardan sakınan müttakileri kurtararak zalimleri diz üstü çökmüş vaziyette orada bırakacağız.” (Meryem, 19/72); ama tavrı değişmemiş. “Ellezîne âmenû ve lem yelbisû îmanehüm bi zulmin ülâike lehümül emnü ve hüm mühtedûn – İman edip imanlarına zulüm bulaştırmayanlar var ya, işte korkudan emin olma onların hakkıdır, doğru yolda olanlar da onlardır.” (En’am, 6/82) ayeti söz konusu olduğunda da aynı tavrı sergilemişler çokları: Bu ayeti okuyan sahabeler Efendimiz’e gelmişler ve tahassür içinde “hangimiz zulme bulaşmamıştır ki?” demişlerdir. Zira, zulüm geniş bir kavram. Nefsine zulmetme, mahiyetine zulmetme, zamanına zulmetme, Allahın tayin-takdir buyurduğu hayata zulmetme vs. Haddini bilmemek, ona tecavüz etmek, aşırı gitmek zulmün başka göstergeleri. “Şimdi zalim miyim ben? Aşırı gidiyor muyum? Zalim olmadığıma, aşırı gitmediğime kim teminat verecek?” demişler. Buna karşılık Efendimiz ayetteki zulümden maksadın şirk olduğunu beyan ederek onları rahatlatmıştır.

Kur’an’da Allah’ın azab ve te’dib ile alâkalı ortaya koyduğu meseleler küllî  şeylerdir. Meselâ; “Yevme yefirru’l-mer’ü min ahîh, ve ümmihî ve ebîh, ve sâhibetihi ve benîh. Liküllimriin minhüm yevmeizin şe’nün yuğnîh – İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlâtlarından bile kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.” (Abese, 80/34-37) veya “Yevme tübles serâir, femâ lehû min kuvvetin velâ nâsır – Gün gelir, bütün gizli haller ortaya dökülür. O gün insanın ne bir kudreti, ne de bir yardımcısı kalır.” (Târık, 86/9-10) ayetleri bu hakikate iki küçük örnek. Fakat şu da unutulmamalı; hiç bir umumî hüküm yoktur ki onun içinden hususî bir şey istisna edilmiş olmasın. Dolayısıyla yukarıdaki ayetler kafir-mü’min ayırdetmeksizin herkesi içine alır. Ancak istisnai mahiyette -enbiyâ-i izam gibi- Cenab-ı Hakk’ın  siyanet buyurduğu bazı kimseler olabilir. Zira onlar masum ve aynı zamanda masûndur. Ama buna rağmen onların da meselenin küllîliği karşısında endişe taşıdıklarını görüyoruz. Kıyamet sahnelerini anlatan hadis-i şeriflere bakın. Bütün enbiya-i izam mahşerde “Allahümme sellim, sellim” diyorlar. Sıratta aynı şeyi söylüyorlar. Cennet’e adımlarını atacakları ana kadar bu duayı tekrar ediyorlar. Demek meseleyi umumî olarak kabul ediyorlar.

Evet, ahirette herkes bu hakikati şöyle ya da böyle duyacak. Nitekim bir hadis-i şerifte Cenab-ı Hak  kulunu karşısına alır, günahlarını itiraf ettirir: “şunu, şunu  yaptın ama bunları ketmettin, fâş etmedin. Yani fasık u facir değildin, günahlarının hicabını yaşıyordun.” der. “O gün sen setrettin, ben de bugün seni affediyorum.”

Bununla beraber Cenab-ı Hakk’ın  kahrı, te’dibi, lütufları adına, istisnaları olabileceğini hatırdan çıkarmadan meseleleri küllî olarak ele almak lazım. Onun için her mü’min ben de o müstesnalardan biri olabilirim ümidini taşımalıdır. Tıpkı hadiste anlatılan insan örneğinde olduğu gibi: Bir zat Cehennem’e çok yakın bir yerde durduruluyor. Yüzü Cehennem’e müteveccih. “Ya Rabbi! Yüzümü bir döndür de Cennet’e bakayım.” der. “Daha ötesini istemeyeceğine dair söz ver bana” diyor Cenab-ı Hakk. Yüzü çevrilince; “Ya Rabbi! Az yaklaştır” diyor. Yine söz alıyor Allah (celle celâlühü) başka bir şey istemeyeceğine. Az yaklaşıyor oraya. İçeriyi müşahade ediyor kapıdan. İçerde baş döndüren güzellikleri, hadisin ifadesiyle “Mâ lâ aynün raet ve lâ üzünün semiat ve lâ hatara ala kalbi beşer – gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiçbir beşerin aklından bile geçirmediği” güzellikleri bütün ihtişamıyla, gözleri kamaştıracak şekilde görünce; “Ya Rabbi! İçeriye koyar mısın?” diyor. Çünkü tahammül edilecek gibi değil. Bir tarafta dünyanın binlerce sene mes’ûdâne hayatının, dakikasına mukabil gelmediği bir Cennet hayatı, beri tarafta Cehennem var. Hadisin ravisi olan Hazreti Ebu Hureyre diyor ki: “Cenab-ı Hak, “Pekala sen de gir içeri!” der ve tebessüm eder. Tebessüm, Allah’ın münezzehiyeti, mukaddesiyeti, mübecceliyeti, muazzamiyeti içinde bir tebessüm.

Evet, herkes bu istisna ben olabilirim demeli. Çünkü kat’iyen ihraz edeceğimiz yerler hakkında rahmet-i ilahiye ve O’nun hakkındaki recamızın dışında hiçbir sermayemiz yok. Kaldı ki Cennet istihkak alanı değildir. O Cenab-ı Hakk’ın fazlıdır, ihsanıdır. Cehennem’e gelince orası istihkak alanıdır. İnsan yaptığı amelleri ile hakeder orayı. Dolayısıyla herkes Cehennem’le yüz yüze geleceği gerçeğini hatırından çıkarmamalı. O günün, o anın endişesini taşımalı ve korkmalı. Korkmuyorsa bir insan, öyle bir endişesi yoksa akıbetinden endişe edilir onun. İçinde duygularına hakim böyle bir korku yoksa korkulur ondan. Gerektiği gibi inanmamıştır denebilir bu tip insanlar için. Bir başka ifadeyle bunlar, “eslemnâ” çerçevesinde dolaşıyor, “âmennâ” ufkuna ulaşamamış demektir.

Bu ufka ulaşmak ise bilmeye bağlıdır. İnsan bilgisi ölçüsünde umar, ümit eder, beklenti içinde olur. Yine bilgisi ölçüsünde korkar. Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem “Lev ta’lemûne mâ a’lem, le dahiktum kalîlen vele bekeytum kesirâ – Benim bildiğimi bilseydiniz az güler ve çok ağlardınız.” diyor.  Sahabinin derciyle, “yumuşak yataklarınızı terkeder, dağlara çıkar, yırtılırcasına ağlardınız” diyor. Demek ki lâubaliliğimiz, kendimizi salıvermemiz, bilmediğimizden, cehâletimizden kaynaklanıyor. Fakat bu öyle bir cehalet ki affedilir gibi değil. Fiziği, kimyayı bilmemekle insan dünya adına bazı şeyler kaybedebilir, fakat bu, ahiret adına bir kayıp sayılmayabilir. Ama Allah’ın murad ettiği şeyler çok daha önemlidir. İnsan bu mevzuda bilmesi gerekli olan şeyleri mutlaka bilmeli ki hayat dengelenebilsin. İnsanın ahiretle alâkalı hayatının dengelenmesi o mevzudaki malûmatıyla mebsûten mütenasiptir. Ne kadar biliyorsa o kadar dengeli yaşar, tavırlarında ve hareketlerinde Allah o kadar nümâyân olur, her hâlinden Allah’a ait manâlar dökülür.

Kalp İstikametini Koruma

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanların birbirine karşı kalp istikametini korumaları çok önemlidir. Gönüllüler hareketi için ise bu önemli olmanın çok ötesinde bir vazife ve vecibedir. Bu konuma ulaşmak için bazı hususlara dikkat edilmesi gerekir. Bunlar sırasıyla;

1-Başkalarının düşüncelerine saygı göstermek. Mesela, akıl, mantık ve muhakeme kendi görüşümüzü yüzde yüz doğrulasa, riyazi kriterler aksine ihtimal vermeyecek ölçüde bizi desteklese bile, kendi düşüncemiz ve görüşümüzde diretmek karşı tarafı hafife almak demektir ve ciddi rahatsızlık doğurur. Herkesin tercih edilecek güzel yanları vardır. Eğer bunlar başkaları tarafından zamanında görülüp takdir edilmez ve alkışlanmazsa rencide olurlar. Önleri kapanır ve bir türlü inkişaf edemezler. Onun için hem kabiliyetlerin inkişafı hem de mutlak manada insana saygı adına bu şekilde hareket etmek gerekir. Aramızdaki vifak ve ittifaka halel gelmemesi için kendi doğrularımızın onlar tarafından anlaşılabilmesi için uzun müddet beklememiz de gerekebilir.

Bu arada şu husus unutulmamalı; görüş alışverişine medar olan konular hakkında ayet veya hadis yoksa, herkes kendi düşünce metodlarına, hayat tecrübesine bağlı olarak bir şeyler üretiyorsa bizim düşüncemizin en doğru olduğuna kim karar veriyor? Bu açıdan başkalarının düşüncelerini kuşkuyla karşıladığımız kadar, kendi düşüncelelerimize de kuşkuyla bakmasını bilmeli, “Ben yanılabilirim, sen haklı olabilirsin” diyebilmeliyiz.

Söz buraya gelmişken istişare adabı ile ilgili bir noktaya dikkatlerinizi çekeyim; istişare ferdî, ailevî, ictimaî her türlü meselelerimizin çözümünde vazgeçilmez bir yere sahiptir. Ama istişare etmek kavga etmek değil, terbiyesizce birbirimizi eleştirmek değildir. Hele istişare hiçbir zaman tartışma demek değildir. Tartışmanın kelime olarak yüklendiği mana kavgadır, çatışmadır, insanın kendisine ve başkasına saygısızlık etmesidir. Televizyonlarda gördüğümüz adı üzerinde tartışma programları malesef bizim ahlakımıza tesir etti. Üniversitelerde görevli hocaların, devleti yönetmeye talip siyasîlerin, bürokraside yıllarını vermiş eski tabirle kocamış, tecrübeli insanların sergiledikleri manzara malesef fikir teatisi anlamına gelen istişareyi gerçekten tartışmaya çevirdi.

Halbuki onun bizim dünyamızda belli adab ve erkanı vardı. Düşüncelerini kavl-i leyyin ile ifade etme, bunları başkalarına dayatmama, “doğru budur, gerisi toptan yanlıştır” felsefesi ile hareket etmeme, yanlışlıkları nazara verirken incitici olmama gibi… Bakın Kur’an-ı Kerim ifade üslubuna ait “başkalarının ilahlarına bile uygunsuzca sözler söylemeyin” diyor. Unutmayın, başkalarının düşüncelerine saygılı olmazsanız, size de saygılı olmazlar. Siz saygısızlık yaparsanız saygısızlığa muhatap olursunuz.
Bir başka örnek: Sahabe-i kiram, Efendimiz’e (sallallahü aleyhi vesellem) “Kimse anne ve babasına sövmesin buyuruyorsunuz. İnsan nasıl kendi anne babasına söver ki?” diye taacüp içinde sorarlar. Efendimiz bunun üzerine şöyle buyuyur “Siz başkalarının anne babalarına söversiniz, onlar da kalkar sizin anne ve babanıza söver. Böylece kendi anne babanıza sövmüş olursunuz.”

2-Kalp istikametini korumada ikinci husus feragat ve fedakarlıktır. İnsan iradî bir varlıktır. Bu açıdan her insanın kendine has düşünceleri, tercihleri, arzuları ve istekleri vardır. Onların gerçekleşmesi kimileri için hayat-memat meselesidir. Kimileri içinse değil. Vifak ve ittifakın korunması ana gaye olduğuna göre bazan bazılarının düşüncelerinden feragat ve fedakarlık yapması gerekir.

3-Birbirinizin gıyabında söylenen ve yazılan sözler. Daha önceleri çeşitli vesilelerle defalarca ifade ettiğim gibi dostlar, kader birliği yapan insanlar birbirlerinin gıyabında onları medh u sena edici, iyi yanlarını ön plana çıkartıcı sözler söylemeli, konuşmalar yapmalı, hatta mektuplar yazmalıdır. Bunun kalp istikametini sağlama açısından şu faydası var; eğer birisi arkadaşını başkalarının yanında medh u sena etti veya destanvari, aşıkane mektuplar yazdı ise, bir başka zaman onunla yüz yüze geldiğinde veya gıyabında konuşmak zorunda kaldığında öncekilere ters, nâsezâ nâbecâ sözler söyleyemez. Bir bakıma önceki sözler ve mektuplarla kendini bağlamıştır o. Kaldı ki gıybet de suizan da haram.

Alan Belirlemesi

İçtimaî işlerde herkesin vazife alanının çok iyi tesbit edilmesi gerekir. Bu hem sorumluluk, hem hak ihlali ve hem de sınırların belli olmamasının açacağı muhtemel kargaşalara mani olur.

Bununla beraber birisi bir başkasının alanına sadece mevcud bir problemi çözmek için girdi ise burada hakperest olmak gerekir. Bunu derken kasdım şu: böyle bir hadise vuku bulduğunda hemen alanını tecavüz etti, yetkisini aştı vs.. türünden feveran etme yerine daha sakin ve soğukkanlı hadiseleri değerlendirmeli. Sonuçta önemli olan o problemin çözümü ve ilgili şahıs da o noktada yetersiz ise varsın o alanını ihlal etsin, ne olur? Kaldı ki buna alan ihlali demek bile doğru değildir.

Bu türlü durumlarda ilgili kişi veya kişiler insaflı olmalı, bazı şeylerden feragat etmesini bilmeli. Aynen Ebu Ubeyde Hazretlerinin Amr bin As’a komutanlığı devrettiği gibi. Veya Halid’in Ebu Ubeyde’yi kabullendiği gibi. Malum, Hazreti Ebu Ubeyde Hazreti Halid’in ordusunda sıradan bir askerdir. Hazreti Ömer (r.a) Hazreti Halid gibi deha üstü bir komutanı halk zaferleri onun şahsına bağladığından dolayı azl ediyor ve yerine o orduda er olarak görev yapan Ebu Ubeyde’yi getiriyor. Kendisine bu durumu kabullenip-kabullenemediğini soranlara da “Siz hiç merak etmeyin! Ömer hayatta iken Halid hiçbir zaman isyan etmez.” diye cevap veriyor. Hayatının geride kalan yıllarında da Halid’in bunu problem yaptığını bilmiyorum ben.

Şimdi biz bu ve benzeri hadiseleri sahabenin vefakarlığı, hakperestliği, diğergamlığı, isarı deyip kabulleniyor, onların imanî kabul ufkunun derinlikleri olarak algılıyor, yer yer yaşlı gözlerle halk kitlelerine anlatıyoruz. Ama bundan daha önemlisi beğenilen bu hasletlerin kendi hayatımızda yer alması değil midir?

Evet, cemm-i gafirin iştirakiyle yapılan işlerde elbette amellerin taksimi, mesainin tanzimi, muavenetin teshiline ihtiyaç vardır. Sorumluluk alanlarının belirlenmesi bu açıdan çok önemlidir; önemlidir ama onun da birlikte belirlenmesi ve ihlallerin söz konusu olduğunda meseleye fevrî ve acûl değil, temkinli yaklaşılması gerekir.

Âmennâ veya Eslemnâ

Herkul | | KIRIK TESTI


Soru: Kur’an’da “Âmennâ degil eslemnâ deyin” ifadesi bizim için de geçerli mi?

Cevap: Hucurat suresi 14. ayette bedevi Araplara hitaben Allah Rasulu (sallallahü aleyhi vesellem)’in bir beyanı nazara verilir. İnsanlığın İftihar Tablosu “iman ettik” diyen bedevilere ayetin diliyle der ki; “Siz iman etmediniz, lakin siz İslam olduk, inkiyad ettik deyin.” Bu ayetin hemen her ayet gibi bize de bakan yönleri vardır. Ama ona geçmeden önce bedevilere yani çöllerde yaşayan insanlara bu hitabın neden yapıldığını bir iki cümle ile izah edelim: Kanaatime göre bu ayetin nazil olduğu ve Efendimiz ile mezkur muhaverenin geçtiği dönemde bedeviler daha dün denilebilecek kadar kısa bir zaman dilimi öncesi müslüman olmuş ve iman adına hiçbir şeyi derinlemesine duymamışlardı. Bundan daha önemlisi onlar iman etmişlerdi fakat onu çeşitli nedenlerle içlerine sindirememişlerdi. İşte bu seviyede imana sahip olan kişilerin iman ettik sözlerini Allah Rasulü (sallallahü aleyhi vesellem) tashih etme lüzumunu duyuyor; duyuyor çünkü söz kalbe tercüman olmuyor. Bu seviyedeki bir insanın “âmennâ” demesi yalan söylemeye eşittir Kur’an’a ve Allah Rasulüne göre. Onun için tashih ediyor, “amennâ” değil “eslemnâ” deyin diyor. Yani “İslam olduk, inkiyad ettik.” Çünkü gerçek iman kalbte hissedilen, sahibini iz’ana ulaştıran imandır. O, insanın aksine ihtimal vermeyecek şekilde bir hakikata inanması, kabullenmesidir. Hatta daha da ileri giderek onu tabiatının bir yanı, bir buudu haline getirmesi, sürekli sâlihatla beslemesi demektir. Farklı bir zaviyeden iman, İslam ve ihsan birbirini tamamlayan üç unsurdur. Gerçi usulde öyle bir yaklaşım yok ama iman bir mü’min için zaruriyattan (mutlaka olması gereken, olmazsa olmaz şartlardan) ise şayet, amel-i salih hâciyat (zaruriyata göre daha geri plânda kalan ama olmasına ihtiyaç duyulan şartlar), ihsan da tekmiliyattandır (zaruriyat ve haciyattan sonra gelen tamamlayıcı, kemale erdirici hususlar). Onun için bence üçünün iman mefhumu çerçevesinde ele alınması gerekir.
Ayetin bize bakan yönüne gelince; çoklarımız ne anlama geldiğini dahi hesap etmeden tıpkı 15 asır öncesinin bedevileri gibi ulu orta “âmennâ – iman ettik” diyoruz. Halbuki bizler etrafımızdaki hemen herkesin âmennâ dediği bir muhitte neş’et ettik. Kültürümüzün bir parçasıydı iman ve onun gerekleri. Doğduğumuzda ilk duyduğumuz ses ezandı. İrademizle bir tercihte bulunmamıştık. Kendimizi bu işin göbeğinde bulduk. Bir kilisenin bahçesinde neş’et etseydik şimdi nerede olacağımız az-çok belliydi.

Bununla beraber biz inandığımız esasları analiz etmedik ve etmiyoruz. Olduğu gibi, baba ve dedelerimizden gördüğümüz şekliyle hayatımıza geçiriyoruz. En azından kâhir ekseriyetimiz böyle. Muhal-farz inandığımız, inancımızın gereği hayata tatbik ettiğimiz seylerde yanlışlar varsa, onları bile devam ettiriyoruz biz. Tashih edilmesi gerekli olan şeyler var ama farkında dahi değiliz. Bu yanlışlar konusunda belki de anne-babamızın ve muhitimizin tesirinde kalarak böyle tercihte bulunduk. İşin aslı tercihde dahi bulunmadık, onlar çektiler bizi işin içine. Halbuki iman, İslam ve ihsanın insan iradesinin ürünü olması lazım. İşte meseleye böyle yaklaşırsak söz konusu ayet hepimize hitap ediyor; “İman ettik demeyin, İslam olduk deyin” diyor. Çünkü iman taklidî seviyeden tahkike çıkmamış, analize tâbi tutulmamış. İradenin hakkı verilerek şuurlu bir tercihin ürünü değil. Selef-i salihin bu türlü bir imanın makbul olup-olmadığı konusunda uzun boylu münazara ve münakaşalar yapmış, mukallidin imanı kabul edilir mi edilmez mi sorusuna cevap aramışlardır.

Meselenin kendimize değil, başkalarına bakan yönö ise şudur; bizler peygamber değiliz; insanların içlerini de bilemiyoruz. Ne iyilikleri hakkında, ne kötülükleri hakkında kesin hüküm vermemiz doğru olmaz. Allah Rasûlü sallallâhu aleyhi vesellem birisi hakkında sahabinin “O iman etmemişti” demesine karşılık çok kızmış ve “Nereden biliyorsun, yarıp kalbine mi baktın?” buyurmuştu. Bir başkasının, Efendimiz (sallallahü aleyhi vesellem)’in de çok sevdiği Osman b. Maz’un için söylediği “Ne mutlu sana, Cennet’e gidiyorsun.” sözünü duyduğunda, “Ne biliyorsun? Ben Allah’ın peygamberi olduğum halde bilmiyorum, sen nereden biliyorsun?” demiştir. Bu iki misal bizim insanların imanını bilip-bilmeme veya imanları hakkında söz söyleyip-söylememe mevzuunda bir sınırlandırma getiriyor. Dolayısıyla hüküm veremeyiz biz. Onun için İslam dinine açık bir kültür ortamında neş’et etmiş, iradesiyle kendini bu işte bulmamış, bir tercihte bulunmamış kişilere dahi olsa “Siz âmennâ demeyin, eslemnâ deyin.” dersek saygısızlık yapmış oluruz.

Ama iman ettiği halde bir türlü levsiyattan çıkamayan kişilere özel olarak ve tamamıyla uyarı mahiyetinde “Sen âmennâ ufkuna ulaşamamışın, tevhide ayağını basamamışın, beyhude âmennâ deme, senin demen gerekli olan şey eslemnâdır.” demek mahzursuz sayılabilir. Tabii bu herkes için geçerli değildir.

Bununla beraber şu mülahazanın daha doğru olduğuna inanıyorum; “Başkaları beni alakadar etmez. Ben kendime bakmalıyım. İhtimal ben de Kur’an’ın ezelî ve ebedî hitabında yer alan “eslemnâ” deyip de “âmennâ” diyemeyecek insanlar içindeyim. Çünkü ben Allah’ın mü’mini, peygamberin mü’mini olmaktan daha ziyade annemin-babamın ve çevremin mü’miniyim. Babam bana imanı, ameli telkin ediyordu. Yeri geldiğinde zorluyordu. Annem beni zorla namaza kaldırıyordu. Ben iman konusunda kendi tercihlerimin gerektirdiği şekilde derinliğe ulaşamadım. Bu sebeple amellerimin bir yanında yalanın bulunduğu, bulunabileceği endişesini taşıyorum.”

Benimle bu mülahazayı paylaşan dostlarım kendileri hakkında aynen benim gibi düşünebilirler. Fakat başkalarını adına böyle diyemezler, dememeliler.

TAKINTI

İnsan çoğu zaman üzerinde durulmaması gereken, kâle alınmaması gereken şeylere takılıyor ve kaybediyor. Mesela bir insan namaz, oruç, hac ve zekat ile yükseliyor, yükseliyor. Fakat kendisini çileden çıkartan bir hâdise karşısında takılıyor ve bütün kinini, gayzını bir anda ortaya koyuyor. Halbuki o hâdise karşısında gayzını tutabilseydi namaz, oruc, hac ve zekatla elde ettiği yüksekliklerden daha yükseklere çıkabilirdi.

Evet insan dişini sıkabilirse, kendindeki negatif enerjiyi pozitif yapabilirse, elde edeceği güçle füze süratinden daha aşkın bir hızla evc-i kemale vasıl olabilir. Aklı çok ileri bir dialektiğe, cerbezeye sahip olan birisi, aklını arkadaşlarına galebe çalmak için değil de hak ve hakikat adına kullanabilirse, kendisi için bir anlamda şerr-i cüz’î olan o aklını iradesiyle hayr-ı küllîye çevirmiş demektir.

Farz-ı muhal deyip isterseniz bir misal vereyim sizlere; Allah “Seni hiçbir hâdise karşısında zaaf göstermeyecek şekilde yaratayım mı?” deseydi, ben Rabbime “Rabbim! Beni şu anda yarattığın gibi yarat.” derdim. “Alabildiğine taşkınlıklarım olsun, ama neticede Sana, sadece Sana râm olayım. Bana irade ver ki o iradenin kemendi ile Sana yükseleyim. Çünkü senin zaaftan uzak meleklerin var, ruhanî varlıkların var. Ama ben insan olmak istiyorum.”

Evet, insan olmanın gereği içimde çok ciddi taşkınlıklar var, beni harab ediyor onlar. Ama ben bu harabiyet içinde iradenin gücüyle Allah’ın muradına varabiliyorsam, Cenab-ı Hak bu gücü bana vermişse, ben de bu fırsatı en güzel şekilde değerlendirmeliyim. Çünkü olandan daha güzeli yoktur. Cenab-ı Hak olanın en güzelini yaratmıştır. Öyleyse şöyle düşünmeli insan; Allah’ın bana verdiği her şeye razı olmanın yanında, bana düşen, bütün negatif yönlerimi, zaaflarımı, günahlarımı aşarak, yanlış tavırların esiri olmadan Cenab-ı Hakk’a tam manasıyla râm olabilmemdir. Melek gibi değil insan olarak yaratıp Allah benimle farklı bir espri ortaya koymuştur ve böylece benimle farklı bir şey yapmayı murad buyurmaktadır. Yeter ki ben zaaflarımın, boşluklarımın zebunu olmayıp onları aşmasını bileyim.

Abes Yaşama

Herkul | | KIRIK TESTI

Nefis muhasebe ve murakabemi yaparken bazan oluyor ki tarifini yapamayacağım ölçülerde ciddi şekilde hayattan iğrenme geliyor içime. O zaman diyorum kendi kendime “Leş gibi bir hayat yaşamışız!” Ardından hemen öbür tarafa gitme arzusu beliriyor; beliriyor ve “Al Allahım beni kurb-u huzuruna” dememek için kendimi zor tutuyorum; zira böyle söylemeyi saygısızlık olarak görüyorum. “Zaten burada tembel tembel yaşamışsın, bir de bu yanlışlığına başka yanlışları ilave etme” diyorum kendi kendime. Fakat gel gör ki her zaman dengeyi koruyamıyor, öte tarafa olan şevk ve iştiyakımın önünü alamıyorum.

Evet, insan abes yaşamamalı bu dünyada. Bir işe yaramalı dini adına, diyaneti adına. Başkalarının ebedi kurtuluşuna vesile olmalı. Milyonlarca, milyarlarca insan var İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mesajlarını bekleyen. Onların beklentilerini boşa çıkarmamalı, bekleyişlerinde inkisara uğratmamalı onları; acele davranmalı, âheste-revlik etmemeli.

EŞYANIN HAKİKİ YÜZÜ

Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin tecellisini görme adına çok darlık yaşıyoruz. Eşyayı genelde sadece mülk, fizik ve madde buudları ile görebiliyoruz. Halbuki esas olan mülkün yanında melekut, fiziğin yanında metafizik ve maddenin yanında manâ buudlarını da görmektir ki eşyanın hakiki yüzü müşahade edilmiş olsun.

Nasıl üç boyutlu resimlere gözümüzü ayırmadan baktığımızda belli bir müddet sonra kareler şekilleniyor ve üçüncü boyut açığa çıkıyor; aynen öyle de eşyanın melekut, metafizik ve manâ boyutları da ancak onlara yoğunlaşmakla ortaya çıkar; çıkar ve biz o zaman eşyanın hakiki yüzünü görmüş oluruz.

Evet, tepeden mahruti bakılamıyor hadiselere. Sadece sebep-sonuç ilişkileri ile doğruyu bulamazsınız. İlimler, eşya ve hadiseleri labaratuvarlarda irdeledikleri kadar, metafizik açısından da incelemeye almalıdırlar.

AYAN-I SABİTE

Bir mübtedinin aklından dolayı Mu’tezile’ye kayması nasıl tabii ise, bir müntehinin de eşyanın hakiki yüzüne vakıf olmasından dolayı cebr-i mutavassıt olması aynı ölçüde tabii ve fitridir. Ama ne cebr-i mutavassıt ne de Mutelize’yi değil İmam Maturidi’nin orta yolunu esas almak gerekir.

Evet, Allah kader planında geleceği belirlerken, o muhit ilmiyle her şeyi sizin beden ve ruh kalıbınıza göre biçer, diker. Sizin iradenizle birlikte meşiet-i ilahiye böylece taalluk eder. Ayan-ı sabiteye hiçbir kimsenin ufku ulaşamaz. Oraya yani o ilm-i ilahiyi müşahedeye ancak Efendimiz aleyhi’s-salatu ve’s-selam ulaşabilir.

TEVECCÜH

Teveccüh teveccühü doğurur. Bakarsan bakılırsın. Çiçeğin güneşe bakışı gibi bakmayı becerebilirsen O Kudreti Sonsuz’a, yönelebilirsen bütün benliğinle, O’nun engin tecelliyatına muhatap olursun. Esas olan gönülden müteveccih olabilmedir. Yoksa nefse dayalı suni cilvelerle o tecellilere muhatap olmak mümkün değildir. Aşktan parça parça olmuş ciğerin yoksa gerisi beyhude bir uğraştan ibarettir.

ŞUURLU AYNA

İnsan kainatta şuurlu tek aynadır. Zat-ı Uluhiyet’in bilinmesi ancak insan gibi şuurlu bir ayna ile olur. İnsanlar içinde ekmel tecellilere mazhar olan elbette Nebiler Serveri Hazreti Muhammed’dir (salllahü aleyhi vesellem).

AKLI KURBAN ETMEK

Miraç hem keramet hem de mucizedir. Kurban olayım ben O’na. Gerçi ben kurban olsam ne olacak ki! Hazreti Musa aleyhisselam’ın, duasına şahit olduğu çoban gibi, “Ya Rabbi! Soğuktan seni korumak için nasıl bir çorap öreyim?” bakışına benzer dar duygularla, çobanca bakışlarla o deryayı bilme nasıl olur ki?

Ama bu meselenin bir başka tarafı da var ki bu türlü safça duygu ve düşünceler yer, zaman ve kişilere bağlı olarak değişkenlik gösterse de iman hayatımız adına çok önemli. Mesela, annemin çok saf, çok duru bir imanı vardı. Ama halamın imanı, itikadı ondan daha farklıydı. O’nun inancına bayılırdım. Sanki ölmek, ahirete intikal etmek bir odadan diğerine geçmek kadar kolay ve basitti onun için. Öteki alemi, Cennet’i, Cehennem’i sanki görüyormuşçasına bir itikada sahipti.

Aslında genelleme yapmak doğru değil ama çoğunluğu itıbarıyla felsefe ile iştigal edenler, aklı çok kullananlar hep yanılıyor. Aklı Allah için kurban etmek gerek. Çünkü burhan-ı limmi, burhan-ı inni üzerinde yürür. Cenab-ı Hak baştan burhan-ı inni olarak vicdanda kendini hissettirir. Vicdan o hakikatı kendi enginliği içinde duyduğu an, bütün delil ve kitapları atar. Aczini, fakrını hissettiği an dua ile O’na dayanır. Hele esbab bil-külliye sukut ettiğinde eğer insan vicdan kulağıyla kendini dinleyebilirse çok farklı buudlarda çok farklı şeylere şahit olur.

Evet, vicdan yalan söylemez.

MAHİYET-İ EŞYA VE EHL-İ SÜNNET

Ehl-i sünnet, kainattaki bütün varlıkları iktiran ile doğrudan Allah’a bağlamasını bilmiştir. Aslında mahiyet-i eşyanın Rab’le olan münasebeti, bunların mahiyeti, hangi isim ve sıfatların tecellileri olduğunu bizlere peygamberler bildirmiştir. Ehl-i sünnetin yaptığı bu hakikatleri formüle ederek bizim idrak ufkumuz seviyesinde ifade etmekten ibaret.

YOGA

Ruhun kendi gücünü kazanması mutlak anlamda Allah’ın marziyatını kazanması demek değildir. Yogaya Allah’ın razı olduğu bir yol denilebilir mi? Velev ki o yolla insan ruhunun gerçek gücüne ulaşsa bile!

“Ben Sana Aşık Olmuşam”

Herkul | | KIRIK TESTI

Cenab-ı Hakk’ın yarattığı varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir. Bu hakikati izaha geçmeden önce sevgi kavramı açısından bir hususun farkına varılması gerekir; sevgi aslında bir zaaftır, birine karşı belki de elde olmadan gösterilen bir temayüldür. Onun için sevgiyi Zat-ı Uluhiyete isnad ettiğimizde ve buna benzer durumlarda, O’nu münezzeh ve müberra gösterme ihtiyacını hissediyoruz, “La teşbih” diyoruz; diyoruz çünkü başka türlü ifade etme imkanımız yok.

Bir örnek arz edelim isterseniz; Süleyman Çelebi mevlidinde;

Gel Habibim ben sana aşık olmuşam,
Cümle halkı sana bende kılmışam

diyor. “Aşık olmuşam” sözünü nasıl izah edersiniz? Aşk, insanın çok defa elinde olmadan özellikle karşı cinse gösterdiği temayülün adıdır, bir zaaf göstergesidir ve bunlar bizim telakkimize göre Zat-ı Uluhiyet açısından ters şeylerdir. Fakat şu da bir gerçek ki başka türlü ifade imkanımız yok.

Meselenin bir başka yönü ise Zat-ı Uluhiyet’in mevcudiyeti mülahazasına bağlı olarak yapılan temsil ve teşbihlerdir. İşte bu noktada ben temsil desem de teşbih demeden kaçınıyorum. Çünkü el, ayak, kudret, konuşma, idrak, dileme gibi kavramlar ister istemez insan zihnine bütün bunlarla muttasıf varlıkları akla getiriyor. Onun için bu türlü misal verilmesinin gerekli olduğu yerlerde “Velehü’l meselü’l a’lâ” veya “Bir misalle meseleyi ortaya koyma, vaz’etme” demeyi tercih ederim.

Cenab-ı Hakk’ın varlığa karşı muhabbeti Zatına olan sevgisinin bir ifadesidir tesbitine geri dönecek olursak; bu bir yönüyle Cenab-ı Hakk’ın kendi hayatına, ilmine, iradesine, kudretine, sem’ine, basarına, vücuduna, kıdemine, bekâsına, vahdaniyetine, muhalefetün li’l-havadis olmasına, halkına (yaratma sıfatına), ibdaına, inşaına, terzikine (rızıklandırma) ilgisi ve alakası demektir. Öte taraftan, zati ve subuti sıfatlardan çıkan bir çok isim var. Kesretten kinaye biz onlara “Binbir Esma” diyoruz. Dolayısıyla bu isimlere de ilgisi ve sevgisi var Cenab-ı Hakk’ın. Fakat yukarıda ifade etmeye çalıştığımız gibi bütün bu isimlerin ef’al halinde tezahürünü, sıfât halinde tecellilerini ciddi bir temkinle, Zat-ı Uluhiyet’in kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine yaraşır şekilde bahsetmek gerekir.

Biraz açalım isterseniz; mesela, sevgide aynen aşkta olduğu gibi bazı mahzurlar söz konusudur. Bu açıdan sevgi hususunda konuşurken bizim kendi aramızda muhaveremize esas teşkil eden kelimeleri Zât-ı Uluhiyet’in sevgisi adına kullanırsak yanlış yaparsınız. Onun için işte tam o noktada lisan ta’tiline girmek gerekir. Yani, boynu büküp sükut murakabesine dalma ve ardından “İçimden öyle şeyler köpürüp geliyor ama yanlış yaparım korkusuyla onları seslendirmeye cesaret edemiyorum” diye düşünürsünüz. Bana göre bu da bir konuşma ve bir ifade tarzıdır.

Bununla beraber Allah (Celle Celâluhû) bizi öyle bir darlığa hapsetmemiş. Çünkü bilinmeyi murad buyurduğu için bildirilmesini de, bildirilmesine esas teşkil edecek malzemeyi de bize vermiş. Aksi takdirde nasıl Allah’ı anlatacaktık başkalarına? “Vemâ halaktü’l cinne ve’l inse illâ li ya’budûn – Ben cinleri ve insanları başka değil ancak beni bilsinler ve bana ibadet etsinler diye yarattım.” emrini nasıl yerine getirecektik? “Habbibullâhe ilâ ibadihî yuhbibkumullâh – Allah’ı kullarına sevdirin ki O da sizi sevsin.” hakikatini nasıl gerçekleştirecektik?

“Cenab-ı Hakk elden, ayaktan, gözden münezzehtir.” denildiğinde bu defa başkaları da: “Allah her şeyden münezzehtir diyorsunuz ama bunu söylerken sanki bir yokluktan bahsediyorsunuz.” diye itiraz ediyorlar.

Evet, Zât-ı Uluhiyet’in namütenâhî bir gözü ve görmesi, kulağı ve duyması, ağzı ve konuşması, ayağı ve yürümesi vardır. Nitekim kudsi bir hadis-i şerifte “Küntü sem’ahü’llezi yesmeu bihî ve basarahu’llezi yubsiru bihî, ve yedehülleti tebtışu biha ve riclehulleti temşî biha – (Ben veli kulumun) duyan kulağı, gören gözü, tutan eli… olurum.” deniliyor. Ama bütün bunlar bizim idrak sınırlarımızın üstündedir.

Hasılı sırat-ı müstakimi bulmak lazım; o da “Velillâhi’l meselü’l a’lâ” fehvasınca Zat-ı uluhiyete ait meseleleri temsille anlatma yoludur.

Sevgi ile alakalı bir örnek daha arzedelim isterseniz; Kur’an-ı Kerim’de “İn küntüm tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâh – Eğer Allah’ı seviyorsanız bana ittiba edin ki Allah da sizi sevsin.” buyuruluyor. Buradaki Allah sevgisini nasıl anlayacağız? Selef bu mevzuda; “Detaya inmeyelim, çünkü mezelle-i akdamdır (ayakların kayma noktasıdır), inhiraflar, sapmalar yaşayabiliriz.” demiş. Ama bazıları da tam aksine farklı bir zaviyeden bu Allah sevgisini, kısmen aşık-maşuk münasebetini andıracak şekilde ele almış yazı ve şiirlerinde. Mesela, Rabiatü’l Adeviye; “Lev kâne hubbuke sâdikan le eta’teh / İnne’l muhibbe limen yuhibbu mutîu – Senin Cenab-ı Hakk’a olan sevgin iddia ettiğin gibi doğru olsaydı O’na itaat ederdin. Zira seven kimse Sevdiği’ne itaat eder.” diyor. Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’e “Habibullah” denmesini de bu zaviyeden değerlendirebilirsiniz. Zira eğer sadece Efendimiz’in Allah’a olan sevgisinden bahsedilseydi -ki bazıları insan Allah’ı sevemez, itaat eder derler, bu Allah’ı bilmeyenlerin kabaca laflarından ibarettir- O’na “Habibullah” denmezdi de “Muhibbullah” denirdi. Oysa ki “Habibullah” siga açısından hem fail hem de mef’ul manası verir. Bu durumda “Habibullah” Allah’ı seven ve Allah tarafından sevilen manasına gelir.

İşin özeti, Zat-ı Uluhiyet’te her şey kendi münezzehiyet ve mukaddesiyetine uygun şekilde tecelli eder. Dolayısıyla Allah’a raci olan her şey nâ mütenâhî ve nâ kâbil-i idraktir vesselam.

Mümünlere Karşı zillet, Kafirlere Karşı İzzet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bir ayeti kerime de müminlerin vasfı olarak zikredilen “Müminlere karşı zillet, kafirlere karşı izzet” içinde bulunmayı izah eder misiniz?

Cevap: Genel bir değerlendirme yaparak başlayalım isterseniz; öncelikle bir hususun bilinmesi gerekir; Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha bu türlü ifadeleriyle aslında ideal mü’minin vasıflarını söylüyor ve bizler için hedef gösteriyor, tabir caizse “Böyle olmalısınız” diyor. Ardından bu noktaya ulaşmak için imandan amel-i salihe, ahlak-ı hasene ile mütehallık olmaktan nefis ile mücadeleye kadar değişik yollar ve yöntemler gösteriyor.

Kur’an ve sünnetin genel anlamda gösterdigi bu prensipler tarih içinde değişik İslami ekollerde değişik formlar kazanmış. Mesela tarikatlarda bu mesele bir mürşidin vesayetinde olmalı denilmiş, mürşid her safhada müridine yol göstermiş. Sahabe mesleğini meslek edinen topluluklarda ise bu daha değişik formüllerle hayata konulmuş. Burada insanın tefekkürü, Allah karşısındaki durumu, Allah’ın insan üzerindeki şefkati misali başkalarına aynı şekilde muamele etmesi, acizliğini ciddi olarak mülahazaya alması, ihtiyaçlarının sonsuzluğu ile fakirliğini müşahade etmesi gibi hususlar ön plana çıkmış. Bütün bunlarla aslında insanların arzu ettikleri ortak bir nokta vardır; izafi ve hakiki anlamda kamil insan olma.

Evet, her bir insan için izafi veya hakiki insan-ı kamil olma muhtemel ve mukadderdir. Ama günümüz insanına bu pencereden bakıldığında acınılacak bir haldedir. Ne tasavvuf terbiyesi, ne de sahabe mesleğinin ölçüleri günümüz insanının gündemine bile girmemiştir. Ne tefekkür, ne acziyet ve zaafiyet, ne mürşidin vesayetinde bulunma.. bunlar bizim hayatımızda yok bugün. Bütün bunların olmaması, olmayacak anlamına gelmemeli. İnsan ümidini yitirmemeli, inkisara düşmemeli ve her zaman kamil insan mertebesine ulaşma azim ve gayreti içinde bulunmalıdır.

Yalnız unutulmamalı ki, bu seviyeye sabahtan akşama ulaşılamaz. Uzun ince bir yoldur bu. Sağlam bir niyetten sonra seçilen yolda sürekli temrinat ister. Bir seviyeye ulaştıktan sonra da aynı çizgide fasıla vermeden devam ister. “Şu noktaya ulaştım, benim işim bitti” diyemez insan, dememeli. Zira bu yolda bugün yapılan şey, yarın yapılacak şeyin başlangıcıdır. Öncekiler sonrakilerin derinlik kazanmasının hem nedeni hem de sonucudur.

Şöyle düşünmeli insan; "Elhamdülillah ben şu mevzuda nefsini tezkiye etmemek suretiyle bir tezkiye duygusuna ulaştım. Demek ki devamlı öyle yapmam lazım. Nefsimi sıfırlamak suretiyle sıfırın kıymetsizliğini anladım. Sıfırın kıymetsizliği ise beni sonsuzun kıymetini kavrama ufkuna ulaştırdı. Öyleyse ben bu hali, bu bakış açısını muhafaza etmeliyim."

Evet, insan kendini sıfırlamadan sonsuza açılamaz. Allah’ın üzerindeki mevhibelerinden herhangi birisini nefsine isnad ettiği zaman çok yüksek bir kulenin başından çok derin bir kuyuya düşer. Bu düşünce yapısına sahip bir insanın terakki etmesi de mümkün değildir. Defalarca ifade ettiğimiz gibi insan başını kaldırıp İsrafil’in azametli heykelini bile görse kendisini bir kuyunun dibinde sukut etmiş olarak görmüyorsa başaşağı düşüyor demektir. Bu açından sürekli bir operasyon, sürekli bir muameleye- ki ehlullah kulun Allah ile münasebetine muamele demişler- ihtiyaç var.
Mumin’in aziz ve zelil görünmesi gereken yerler vardır. Ayet bu hususu genel olarak mü’min ve kafir olarak belirtmiş. Mü’minlere karşı zillet ve tevazu, kafirlere karşı izzet ve azamet. Buna göre mü’min cephede, düşmanlarına karşı aziz görünür. Aziz görünmek mecburiyetindedir. Bu tür bir atmosferde aksi bir tutum ve davranış dış çevrelerde yenilmiş hissini uyarır. Bu da mü’minin Allaha olan nisbetine dokunur. Bir diğer ifadeyle “Allah’ın kulu ve kölesiyim” diyen birinin düşmanlara karşı göstereceği zillet Efendimiz aleyhissalatu vesselama raci olur. Halbuki mü’minin O’na olan intisabı onun başını her daim dik tutmasını gerektirir. Dolayısıyla diyalog adına girilen süreçte de müslümanlar tavırlarını izzet-i İslamiye’den taviz vermeyecek şekilde ayarlama zorundadırlar.

Evet, bizlerin her zaman küfür düşüncesine karşı dimdik olmamız lazım. Sırtımızda taşıdığımız müslümanlığımızdan utanmamamız lazım. Ne tarz-ı telebbüsümüzden ne selef-i salihinin yürüdüğü caddede yürümekten utanmamalıyız.Fakat bana öyle geliyor ki bizler daha ziyade mü’minlere karşı aziz, kafirlere karşı zelil davranıyoruz. Özellikle azıcık okumasını-yazmasını-konuşmasını bilen insanlar başkalarına tepeden bakmaya başlıyor. Çok büyük şeyler keşfetmiş gibi alemi hor ve hakir görüyorlar. Kendisini Gazali’ye, Şah-ı Geylani’ye eşit görmeye başlıyor. Büyük insan görmemişliğin getirdiği boşluk bu. İnanıyorum onlardan bir kaçını görseydik, Allah’la münasebetlerinde nasıl tavır takındıklarına şahit olsaydık utancımızdan yerin dibine girerdik.

Diğer taraftan kafir/kafirler karşısında, onların gücü karşısında zillet yaşıyoruz. Birer minare olmamız gereken yerde kuyu oluyor, kuyu olmamız gereken yerde de dimdik minare gibi görünüyoruz. Günümüzde böyle bir terslik var; ümidim o ki bu terslik bazı terbiye yuvalarının eski dönemde bizlere verdiği terbiyeyi elde etmemiz ölçüsünde dengelenecektir.

Üstad’ın Sünûhât’ta verdiği bir ölçü var. Buna göre hayat-ı içtimaiyede herkesin görmek ve görünmek için bir penceresi vardır. Boyu uzun olanlar pencereden görünmek için tekavvüs ederler, boyu kısa olanlar da görünmek için tetâvül ederler. Büyük olmanın Allah indinde gerçek emaresi yüzü yerde olmaktır. İnsanın şekli dahi olsa en büyük anı secdedeki anıdır. Dolayısıyla Allah’a en yakın olduğu an da o andır. “Akrabu mâ yekûnü-l abdü min Rabbihî fehüve sâcid” buyuruyor Allah Rasûlü; öyleyse “fe eksirû fihâ edduâ’.” Ama boşsa bir insan, aşağılık duygusuyla, belli komplekslerle hareket ediyorsa, kimin ne dediğini bilmiyor, sadece nasara-yensuru demesini öğrenmişse o boşluğunu başkalarına çalım çakarak kapatmaya çalışır.

Evet, bu bir ölçüdür: kim açıktan açığa kendinden, yaptıklarından bahsediyorsa, öksürükleriyle kendini duyurmak istiyorsa, çeşitli beklentiler içindeyse, alemin kendi başarıları(!) karşısındaki alakasızlığından rahatsızlık duyuyorsa o boş bir insandır. Hususiyle Allah’la münasebeti açısından kopuğun tekidir.

Soru; Herkes tarafından sevilme Cenab-ı Hakk tarafından sevilmenin de işareti olabilir mi?

Cevap; İnanmış, muhlis müminler tarafından sevilme Allah tarafından sevilmenin emaresi sayılabilir. Bunun bir başka anlamı “vüdd” vaz’ edilmiş demektir onun için. “İnnellezîne âmenû ve amilussâlihâti seyec’alü lehümürrahmânu vüddâ.” Ama ehl-i küfür, ehl-i dalalet tarafından beğenilme ve sevilmenin hiç bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Onlar tarafindan sevilme çok defa bizim temelluklarımızdan, zilletlerimizden, kendi onur ve izzetimizi ortaya koyamamadan ötürü olmuştur. Dolayısıyla onların sevmesi de, alaka duyması da, ikramda bulunması da bizim için bir şey ifade etmez.

Onun için muhlis müminlerin sevmesine, Allah’ın mükerrem ibadının duyduğu alakaya bakmak lazım. Fakat burada da çok dikkatli olmalı. Mesela ben kalksam desem ki; “Şunca insan beni seviyor, takdir ediyor” kendi kendimi aldatmış olurum. Halbuki ben şöyle düşünmeliyim; “Bunca halkın şu sevgisi benim için bir istidraçtır. Başkalarının sevmesi, takdir etmesi, kabulü, teveccühü, elde bir gülde bir etmesi Allah’ın bir mekridir” demeliyim. Bunlara “Senestedricuhum min haysü lâ ya’lemûn” ayetinin tecellileridir nazarıyla bakmalıyım. Çünkü ben beni biliyorum. Kendimi tanımak için başkasının tarifine, bakış açısına ihtiyacım yok.
Fakat ulvi bir gaye uğrunda biraraya gelmiş gönüllüler topluluğu için aynı şekilde düşünemem. Onlara Allah Rasulü’nün “Benim ümmetim dalalette ittifak etmez” ölçüsü içinde bakarım. Milyonlarca insan belli bir noktada birleşemez, uzlaşamaz, anlaşamaz, aynı hareket disiplinini paylaşamaz ama bunlar paylaşıyorlar öyleyse ilahi bir inayet var derim.

Dua Hakıında Kısa Kısa…

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah ile münasebeti kavi tutmak lazım. Bunun en önemli yollarından birisi insanlara karşı duyulan ilgi ve alakadır. Size garip gelebilir bu tesbit ama insanlara candan ilgi ve alaka İlahi rahmetin ihtizazına vesile olacak derecede önemlidir.

***

Günümüzde Ümmet-i Muhammed’de sebeplere inanma meselesi çok büyütüldü. Hazreti Müsebbibü’l-Esbâbla olan münasebetimizi kırdılar, çatlattılar. Artık insanlar Allah’ın mevcudiyetini çok değil bir 50 yıl öncesine nisbetle duymuyor ve hissetmiyorlar. O’nun sevdiklerine karşı alaka da duymuyorlar. Halbuki Allah’ın mevcudiyetini vicdanında hissetmek, O’nun sevdiklerini sevmek yeri başka seylerle doldurulmayacak ölçüde önemli hususlar arasındadır.

***

Bir hissimi ifade edeyim; ben namazların arkasında dua ederken ellerimi sizin ellerinizin altına koymuş gibi hissediyor ve dualarımın sizin dualarınızla birlikte Arş-ı Rahman’a yukselmesini arzu ediyorum.

***

Kaside-i Bürde’den olan “Hüve’l-Habibullezi turcâ şefaatuhu / Likülli hevlin mine’l-ehvâli muktehimi / Mevlâye salli ve sellim dâimen ebedâ / Alâ Habibike Hayri’l-halki küllihimi” parçasını Selef-i Salihin bela ve musibetlerin yoğunlaştığı anlarda bin defa okurmuş.

***

“Rabbenâ lâ tuazzibnâ bi zünûbinâ. Rebbenâ lâ tusallit aleynâ bi zünûbinâ men lâ yehâfuke velâ yerhamunâ. Verzuknâ hayrayi-dünyâ vel-âhira. İnneke alâ külli şey’in kadîr.” me’surattan olmayan ama ecdadın çok yaptığı dualar arasındadır.

***

Keşke insanlar falana-filana lanet yağdırma yerine o vakitlerini dua ile geçirseler. Keşke şekilciliğin hakim olduğu ücret karşılığı Kur’an okuyanlar gibi değil de, herkes kendi gönlünün derinliklerinden kopan bir ses ile Allah’a yalvarsa. Keşke Cenab-ı Hakk’a emir ve komut veriyor gibi değil de, bir dilenci hava ve edasıyla O’nun kapısının tokmağına dokunulsa. Ve keşke riya ve süm’aya açık olan mekanlarda değil de, hiç kimsenin olmadığı Allah’a yürüme koyları sayılan tenha yerlerde insanlar içlerini Allah’a dökse.

***

Dua ederken kalbin saffetinin bozulmaması gerekir. Umumi yerlerde bu saffet balansını ayarlamak ve muhafaza etmek çok zordur. Bu balansı ayarlayamayanlar tenha yerlerde dua etmeyi tercih etmeliler. Riya ve süm’a ile o duanın kolunu kanadını kırmamalılar. Bununla beraber halk içinde insanların mevcudiyetini hissetmeksizin Rabbisine yalvaranlar da elbette vardır. O yüreğe sahip olanlara diyecek bir şeyim yok.

***

Dua makamında içimizden geçirdiğimiz, mülahaza ettiğimiz her şeyi mutlaka Allah bilir; ancak bunları telaffuz edersek melaike-i kiram onları yazar. O zaman bizim dualarımız kabule arzedilmiş bir dilekçe gibi olur. Sesin de, sessizliğin de yerine göre ayrı ayrı manaları vardır.

***

İnsan bazan Rabbisi ile başbaşa kalıp yana yakıla dua ettiği anlarda çıkarmış olduğu mırıltılar ile birlikte bambaşka alemlere dalar. Öyle an olur ki hayal dairesinin genişliği nisbetinde melekler ve melekler ötesi alemlere gider; gider ve orada Cebrail’in (as) adeta teşvikini alıyor gibi onun kendi sırtını sıvazladığını ve “duaya devam et” dediğini işitir.

***

Dua ederken yaşadığım bir ruh haletimi sizinle paylaşmak istiyorum; her duada İnsanlığın İftihar Tablosu’na salat u selam okuyorum. Ardından ya ismen teker teker hepsini zikrederek veya “…Ve alâ ihvânihî minen nebiyyîne vel-mürselîn ve alel-melâiketil mukarrabîn ve alâ ibâdikes salihîne min ehli’s-semâvâti ve ehli’l-aradîn..” diyerek diğer peygamberleri de duama katıyorum. Aksi halde Hazreti Adem, Hazreti Nuh ve diğerleri… sanki bana küsmüşler gibi bir ruh haletinin içine giriyorum.

Aynı ruh haleti vefatlarından sonra Cenab-ı Hakk’ın izni ve inayetiyle tasarruf sahibi olduğuna inanılan zatlar için de geçerli. Onun için Abdülkadir Geylanî, eş-Şeyh Hasan el-Harakânî, eş-Şeyhü’l-Harrânî, Akil el-Mübencî’yi anıyorum. Tabii ki Bediüzzaman, İmam Rabbanî, Muhammed Bahaeddin Nakşibendî, Hasan Şazelî, Ahmet Bedevî, Ahmet Rufâî… hepsini tek tek sayıyorum.

Biliyorum bunların hiçbirisinin benim duama ihtiyaçları yok. Ama içimden öyle geliyor ki; “Neden senin intisabın bu kadar zayıf” diyecekler. Evet, münasebeti kavi tutmak ve bunların Allah nezdinde –inşaallah- iltimaslarının ilahi rahmeti ihtizaza getireceğine inanmak lazım.

***

Büyük zatlara iltica edip, onları vesile kılıp Allah’tan bir şeyler isterken çok dikkatli olmak ve söylenecek sözleri çok iyi seçmek gerek. “Evliya-i kiram hakkı için, hürmeti için” türünden şeylerle asıl maksad ve meramımızı Allah’tan istemeliyiz. Aksi halde o büyük zatları rencide etmenin ötesinde -Allah korusun- farkında olmadan şirk deryalarına yelken açabiliriz.

Vefat Sonrası Sevk Ve İdare

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru; Yanlış anlaşılmaması ümidiyle defalarca farklı kesimler tarafından bizlere sorulan bir hususu dile getirmek istiyorum; Zat-ı alinizin vefatı sonrası bugün yürütülen bu eğitim faaliyetlerinin devamında sevk ve idare yapısı adına neler düşünüyorsunuz?

Cevap; Şimdiye kadar çeşitli vesilelerle ifade etmeme rağmen tekrar tekrar gündeme getirilen bir soru üzerinde son-inşaallah son olur- sözlerimi söyleyeyim.

Birileri tarafindan ifade edilen ve bana küfür etme kadar ağır gelen bir tabirle “Fethullah Gülen Cemaati” diye isimlendirilen topluluk, bu millete ve insanlığa hizmet düşünce ve metodlarını gönüllü olarak kabullenen insanların meydana getirdiği bir gönüllülüler hareketidir. Benim bu yapi içinde yerim ise başkalari ne derse desin sıradan bir ferd olma çaba ve gayretinden ibarettir. Biliyorum, bazılari bunu mubalağalı bir ifade olarak algılayacak, kim bilir çoklari /bıyık altından gülecek ama herşeye nigehban olan Rabbim biliyor ki bütün amacım bu milletin bugünü ve yarınları adına akıllara durgunluk veren fedakarlıklara katlanan insanların içinde sıradan bir ferd olabilmek ve bu hal üzere ölmektir.

Benim 65 yıllık hayatım hemen herkesin malumu. 30 yıla yakın cami kürsülerinde vaaz etmiş, şehir şehir, kasaba kasaba dolaşarak halkla beraber olmuş, yeri gelmiş onlarla birlikte gülmüş, yeri gelmiş yine onlarla birlikte ağlamış bir insanım. Sevinçleri sevincim, kederleri kederim olmuş hayatım boyunca. Fahr için değil ama bir hakikatın vuzuhu adına söyleyeyim bu sureçte ben şahsi zevk ve lezzetleri iradi olarak bir kenara bırakarak milletimin derdiyle dertlenmişim.

Tabii hemen ilave edelim belki 55 yıl önce girdiğim ve hala yürümeye çalıştiğim bu yolda hiçbir zaman tek başıma kalmadım. Erzurum, Edirne, Edremit, Izmir, Istanbul’da aynı duygu ve düşünceyi paylaşan niceleri ile beraber oldum. Hacı Kemal Erimez gibi sahabe döneminin Ebu Bekir’lerine denk mal ve canları ile bu kervana katılan o kadar çok insan tanıdım ki,bunların toplamı gönüllüler hareketini ortaya çıkardı. Ortaya konan hizmet düşüncesine inanç ve bu uğurda gösterilen gayretlere bağlı olarak Ilahi takdir gereği bu yapıda bazıları öne çıktı, bazıları da geri planda kaldı. Sebepler planinda işin tabii seyrine tamamıyla uygun bu takdiri kabullenmek ise inancımızın gereği. Ama bu ön plana çıkmayı liderlik olarak değerlendirmek yanlış bir tesbit olsa gerek.

Günümüzde yapılan akademik çalışmalar bu yapıyı sivil toplum kuruluşu olarak adlandırıyor ki yerinde bir tesbit. Bu türlü yapılarda -illa liderlik denilecekse diyelim- liderlik (bize göre rehberlik) babadan oğula geçen bir mal değildir. Veya tarikatlarda olduğu gibi halife tayini ile şeyhlik makamı el değiştirmez. Hayatın tabii akışı içinde başkalarına faikiyet kesbeden özellikleri ile birileri ön plana çıkar, o işe gönül bağlayanlar da onları başlarına taç yapar.

Evet, bu millet tarih boyunca kendi derdi ile dertlenenlere karşı hep kadirşinas olmuştur. Maddi ve manevi hiçbir karşılık beklemeden kendi uğrunda mücadele eden insanlara vefal/i davranmıştır. Dünyevi hiç bir makamın, maddi hiç bir kuvvetin sağlayamayacağı güven ve itimad kredisini onlara sunmuştur. Mühim olan bu çizgiyi devam ettirebilmektir. Şahıslar fani ve geçiçidir. Nitekim bana gösterilen güven kredisi de benim vefatımla birlikte toprağa gömülecektir. Ama bu milletin dünü-bugünü ve yarını adına yapılacak işler daimi ve süreklidir. Işte bu ruh korunabilirse, bu ruhun etrafındaki yapılaşma da korunacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. Ismi ve unvanı kim ve ne olursa olsun, biri veya birileri ile bu iş devam edecektir. Dolayısıyla yarınlar adına muhtemel vakıalarla kafa yorup enerjiyi boşa harcama yerine bugüne kilitlenip yapılması gerekli şeyler üzerinde yoğunlaşmak şimdi yapılabileceklerin en iyisi ve en güzelidir.

Yalnız bir inkisarımı yeri gelmişken ifade edeyim; bu millet kendi milli sınırlarını da aşarak insanlık adına topyekün seferber olmuş hizmet ederken, bazıları bunu ısrarla cürüm olarak görmekte ve göstermektedir. Başarıdan rahatsız olan bu tipler bizzat rakam vererek “ şu kadar okul, şu kadar kurum, şu ülkede, bu ülkede vs ” demekte ve maddi açıdan yapılan işlerin sınırlarını gösteren bu rakamları sanki birer suç unsuruymuş gibi insanlara takdim etmektedirler. Halbuki işin aslı şudur ki, bir yerde açılan bir eğitim muessesesi başka yerler tarafından takdirle karşılanmakta ve model alınarak o beldede veya ülkede uygulanmaya geçilmektedir.

Ayrıca başta kendi milletimizin geleceği olmak üzere bütün insanlık adına seferber olmuş hizmet eden onca insan varken bazıları -affinıza sığınarak halk tabiriyle arz edeyim- bu gönüllüler hareketine “kafayı takmış” ve başkalarını görmemekteler. Ama inanıyorum ki bu menfi gayretler hallkın engin feraseti karşısında birşey ifade etmeyecek ve halk doğru bildiğini yapmaya devam edecektir.

Önemli bir hususu ifade ile sözlerime son vereyim; gurbet diyarlarında vatan hasreti ile yanıp duran bir gönül, onlarca hastalıkla mücadele eden bir beden ve bunlara ilaveten ağını kurmus kanlı katiller misali bir kısım insanların kurdukları tuzak ve komplolarla hayatımın son günlerini inzivada yaşarken, vefa beklediğimiz dostların gönüllüler hareketine beklenilen ölçüde –hissettiğim ve bilebildiğim kadarıyla-vefa ve sadakat göstermemeleri benim yaralı kalbimi derinden derine sızlatmaktadır. Bütün bunlara karşı bana düsen her hal u karda “LAHAVLE VE KUVVETE ILLA BILLAH” deyip sabr etmektir

Kur’an Kültürü ve Sahabe

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Kur’an kültürünün oluşmasında sahabenin rolü nedir?

Cevap: Sorunun cevabına geçmeden önce bir hususa dikkatlerinizi çekmek isterim; Kur’an ve sahabe söz konusu olduğunda bunu mutlak anlamda kültür olarak değil de bir sıfat ilavesiyle “Saf Kur’an Kültürü” şeklinde adlandırmanın daha doğru olacagını düşünüyorum. Çünkü; murad-ı ilahînin bir milletin duygusunu-düşüncesini yönlendirmesinde; onun hemen her meselenin anlaşılması ve her problemin çözümü için müracaat edilecek dupduru bir kaynak halinde kabulünde sahabinin eşi-menendi yoktur. Onlar her anlarında, hatta oturma, kalkma, yeme, içme gibi en tabii insanî hallerinde bile Kur’an yörüngeli, murad-ı ilahî eksenli bir hayat yaşamışlardır.

Şöyle denilebilir: Sahabe günlük hayatlarının devamı adına gerekli olan icmalî bilgiyi iman haline getirmiş, o şekilde algılamış ve benliklerine mal etmişler. Sonra bu imanlarını tefekkürle açarak daha geniş bir ilmî çerçeve içine almışlardır ki buna ikinci derecede bir ilim veya marifet haline gelmiş bilgi denebilir. İşte bu bilgi, sahabeyi Allah’a kurbetleri oldukça derin insanlar haline getirmiştir. Tabiin ve tebe-i tabiin döneminde de büyüklüklere açık, hatta o büyüklük ufkunu yakalamış olan nice insanlar vardır ama hiçbirisi Kur’an’ı sahabe ölçüsünde saf ve duru olarak anlayamamış, hayatlarına mal edememiş, hepsinden önemlisi şuur altı müktesebat haline getirememişlerdir.

Bu ufka ulaşmada sahabenin, Kur’an’ın her zaman her zemin ve her konuda yeterliliğine inanmış olmalarının büyük rol oynadığına inanıyorum. Kanaatim o ki, bu ölçüde bir saf Kur’an kültürünün temin ve temsili onlardan sonra kimseye nasip olmamıştır.

Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Sahabe fetih sürecinde tanıştıkları dış kültürlerden hiç mi etkilenmemiştir? Ölünceye kadar o seyri hep muhafaza mı etmişlerdir?

İçlerinde elbette etkilenenler olmuştur. Fakat genelde Sahabe-i Kirâm, Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) ile beraberliklerinden olsa gerek inandığı şeye çok iyi inanmış ve inandığı değerleri bozacak şeyleri o müthiş feraset ve marifetleri ile hemen ayırt edebilmişlerdir. Aslında bu noktada da sahabeye ait bir farklılık hemen göze çarpmaktadır. Ehlinin malumu olduğu üzere psiko-sosyologların bir tesbiti vardır: “Galip milletler çok defa coğrafî açıdan genişler ama temelde ruh ve kültür dünyaları açısından işgale uğrarlar.” Yani fethettikleri ülkelerdeki hakim kültürün etkisi altında kalırlar. Sahabe-i Kirâm bu genel tesbitin dışındadır. Onlar çok azı müstesna bırakın fethettikleri yerlerin kültürlerinin tesirinde kalmayı kendi kültürlerinin taşıyıcılığını ve temsilciliğini yapmışlardır o diyarlarda.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Hayru’l-kurûni karnî ellezî ene fîhi, sümme’llezî yelûnehum sümme’llezî yelûnehum – En hayırlı asır öncelikle benim içinde bulunduğum şu asırdır; sonra onu takip eden, sonra onu takip eden asırdır.” hadisine bir de bu zaviyeden bakmak lazım.

Evet, Sahabe-i Kiram Kur’an’ın Allah’tan geldiğine aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıyor ve ona çok güveniyorlar. İşte bu inanç ve güven Kur’an’ın hakiki anlamda temel kaynak halinde algılanmasının nedeni oluyor. Karşılarına çıkan en küçük problemlerde bile hemen o kaynağa yöneliyorlar. Böylece saf Kur’an kültürü oluşuyor. Mesela, Seyyidina Hazreti Ömer evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyor -Ömerce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında halife düşünmüştür-. O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın; “Ya Ömer! Senin bana ulaşmayan bir başka bilgiyle Efendimiz’den duyduğun bir şey mi var? Çünkü Kur’an’da Allah “Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran” diyor. Demek ki kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer hiç tepki göstermeden o kadının itirazını yerinde buluyor ve kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar da dinini bilmiyorsun.” diyerek sözünü geri alıyor.

İşte saf Kur’an kültürü derken kastım bu idi. Hazreti Ömer’de gördüğümüz Kur’an’ın karşısındaki bu teslimiyet, sahabenin hepsinde vardı. Bana göre bu teslimiyet, bu kabullenme hem Kur’an’ın, hem de Efendimiz’in bir mucizesidir.

Bu mucizenin oluşmasında sahabenin ümmiyetinin rolü olduğunu unutmamak lazım. Yalnız ümmiyet derken kasdım okuma-yazma bilmeme değil, o güne kadar olan hayatlarında dış dünyanın kültürlerine karşı yabancı ve kapalı olmalarıdır. Yani Yemen, Mısır, İran, Hindistan vb. yerlerde yaşayan insanlara nisbetle kadim kültürlerle, dinlerle ilişkileri yok denecek kadar azdı sahabenin. Dolayısıyla zihinleri temizdi, diriydi ve duruydu. Kur’an’ı anlama ve yorumlama mevzuunda başka kaynaklara müracat etmiyorlardı. Bu, o tertemiz Kur’an havuzunu bulandırmama adına çok önemli idi. Çünkü insanlar, farkına varmasalar da düşünce yapılarını oluşturan temel felsefeye göre konuşur, yazar ve yaşar. Dolayısıyla dıştan bizi tanımayan ama beslendiğimiz kaynaklara da vakıf bir insan herhangi bir yerde ve herhangi bir mevzu hakkında ileri sürdüğümüz bir görüşten hareketle bizim hakkımızda belli bir kanaata sahip olabilir. Mesela siz bir yerde: “Allah celle celâluhû çok mucizeler gösterir, böyle harikalarla bizi kendisine davet eder, fakat bütün bütün aklın elinden ihtiyarı da almaz.” deseniz, Külliyat’ı azıcık okumuş bir insan, Bediüzzaman’ın “Akla kapı açar fakat ihtiyarı elden almaz.” sözünden hareketle sizin beslenme kaynağınız hakkında tahminde bulunabilir.
İşte bu anlamda, yani yabancı kültürlerin tesirinde kalmama anlamında sahabe ümmi idi. Bu ümmiyetin sahabeye ait saf Kur’an kültürünün oluşumundaki katkısı inkar edilemez. Nitekim bu saflardan saf durumun bozulmasında Yahudi ve Hıristiyan kültürü ile yetişmiş insanların etkisi çok büyüktür. Üstad’ın, “Ka’bu’l-Ahbar müslüman olurken, onun mâlumat-ı sabıkası da müslüman olmuştur.” tespiti bu noktada çok önemlidir.

Aslında burada İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “İnnâ ümmetün ümmiyyetün..” yani “Biz ümmi bir ümmetiz…” hadisini de zikretmek gerekir. Bence bu hadisi okuma yazma bilmeme şeklinde değil, başkalarına ait bilgi kırıntılarıyla zihnin, hafızanın kirletilmemiş olması şeklinde anlamak lazım. Yoksa Araplar duyduklarını unutmayan çok zeki bir kavim. Bir gün boyunca hiç ara vermeden cahiliye dönemine ait şiirleri okuyanlar var. Hazreti Ebubekir gibi soy ağacını belki 20-30 nesil geriye götürerek ezbere sayanlar var. İrvaz b. Sâriye’nin rivayet ettiği; “Efendimiz Sabah namazını kıldı, çıktı minbere, konuştu konuştu; öğlen vakti geldi, namaz için ara verdi. Sonra İkindi’ye kadar yine konuştu. İkindi’yi kıldı, Akşam’a kadar yine konuştu…” hadisindeki o konuşmaların hepsini hafızasında tutup kelimesi kelimesine bize rivayet edenler var. İşte bu anlamda ümmi olan bir ümmet. Başka kültür, başka anlayış, başka mantık ve başka felsefelere itibarları yok. Kur’an bize ve her şeye yeter mülahazası ufuklarını kaplamış.

Soru: Üstad Hazretleri’nin talebelerinin de ilk dönemleri itibarıyla bir yönüyle ümmi olmaları aynı esaslara müstenittir diyebilir miyiz?

Cevap: Üstad’ın talebelerinin hepsine ümmi demek doğru bir tespit değil. Hoca Sabri Efendi, Hulusi Efendi, Hasan Feyzi Efendi, Mehmet Feyzi Efendi gibi onlarca okumuş, devrinin kültürüne vakıf talebeleri var. Fakat genele bakınca ümmi demek doğru olabilir. Bununla beraber onların ümmiliği yarım ümmilik.

Bu husus bir tarafa, Üstad’ın iradi olarak tercih ettiği ümmiliğe bu vesile ile dikkatlerinizi çekmiş olayım. O, çağın ortaya koyduğu bilgilere rağmen Kur’an’ı öne çıkarmış, her şeyi Kur’an ve Sünnet’le test etmiş ve bunda da başarılı olmuş bir insandır. Bu anlamda onda bir ümmiyet tercihi vardır. Bildiklerine Kur’an rengi kazandırmış, Kur’an’ı bir filitre olarak kullanmıştır o. Yazıyı işlek şekilde yazamamasından dolayı değil de, dışarıda bırakması gerekli olan şeyleri bırakması açısından yarı ümmi. Bu çok önemli ama gözden kaçan bir husustur. Yabancı bir düşünce yoktur onda. Her şeyiyle yerlidir O.

Soru: Çağımızın gereklerine göre bizim yeniden bir Kur’an kültürünün oluşturulması hususunda ister tam ister yarı ümmiyet ufkunu yakalayabildiğimizi düşünüyor musunuz?

Cevap: Günümüzde bir tarafta okumayanlar var; öte tarafta da okuyanların dengesiz okuması söz konusu. Ortada bir temel olmadan, okunan şeylerin Kur’an ve Sünnet çizgisine uygun olup-olmadığını test edecek temel kriterler bilmeden okuma dengesiz bir okumadır. Böyle bir okuma şekli insanı alır başka taraflara götürür. Onun için önce temel esasların bilinmesi, dolayısıyla bu bilmeyi sağlayacak eserlere öncelik verilmesi gerekir. Bunlara metedolojik bilgiler de diyebiliriz. Gerçi İslamî ilimler adına günümüze uygun, bahsini ettiğim türden metodolojik bilgiler verecek eserleri kaleme alabilmiş değiliz ama bu durum onların bilinmemesini gerektirmez. İşte bu tip insanlar yani dengesiz okuyanlar en son okudukları kitabın tesirinde kalarak sağda solda görüş beyan eder, bir gün sonra da önceki gün söylediklerine ters görüşleri rahatlıkla ortaya koyabilirler. Bu onların “İbn-i zaman” (zamanın çocuğu=dar zaman aralıklarına bağlı yaşayanlar) olduklarının delilidir. Halbuki bizim şimdi “ibn-i zaman”lara değil, zamanlarını aşan eserlere kulak veren, hatta böylesi eserler ortaya koyabilen insanlara ihtiyacımız var.

Sahabe misali, çağın gerçeklerini ve ihtiyaçlarını nazara alıp problemleri çözüme kavuşturacak bir “Saf Kur’an Kültürü” nün oluşması için zamana ihtiyacımız olduğu kanaatindeyim. Evet, Batı’nın hayatın hemen her alanındaki etkilerinden sıyrılıp kendini Kur’an’a verecek nesiller elbet bir gün arz-ı dîdar edecek ama biraz daha sabır ve gayret…

Sohbet-i Canan

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir yaramı dile getirmek istiyorum müsade ederseniz. Genel anlamda bizler malâyâni şeylerle çok meşgul oluyoruz. Özellikle sohbet ortamlarında bir müslümandan beklenen tavrı sergileyemediğimiz kanaati hakim bende. Çok fuzuli şeyler konuşuyoruz. Ne dünya ne de ukba işlerine yaramayan şeylerle vakit kaybediyoruz. Evirip çevirip sözü sohbet-i canana bir türlü getiremiyoruz. Durduğumuz yerde, bulunduğumuz konumda olması gereken duruşun, bulunmamız gereken konumun hakkını veremeyişimiz bize kredi kaybettirir. Seviyesiz insan imajı uyarır karşı tarafta. Din gibi ciddi bir meselenin temsilcilerine benzemiyor bu insanlar dedirtir onlara. Sahabe misali başkaları inanmıyor diye neredeyse kendini ateşe atacak bir hava yok diye düşündürür onları.

Ne olur, bir araya gelişlerimizde sohbetlerimiz hep sohbet-i canan olsun. Yani, evirip çevirip sözu Allah’a ve Allah’ın Rasulüne bağlayalım. Din-i İslam diyelim, fuzuliyatın bir damlasına bile müsaade etmeyelim. Unutmayalım, ömrümüzün dakikaları sayılı. Boşuna harcamayalım onları. Sorarlar öbür tarafta onun hesabını. Her nefeste bize rağmen, şuurumuzun taalluk etmemesine rağmen iki dafa hayatımızı bağışlayan Allah’a şükredelim, hamd edelim.

Bütün bunları iğne veya çuvaldız gibi kabul edebilirsiniz ama realiteyi de görmek lazım. Hakiki mü’min görüldüğü zaman Allah’ı hatırlatır deniyor hadiste. Bunun manası onun her türlü tavır ve davranışında Allah okunur demektir. Yani lafz-ı Celale yazıyordur onun dört bir yanında.

Öte yandan Allah celle celaluhû başkalarının hidayetine vesile olmayı bizim bu noktadaki hassasiyetimize bağlamış olabilir. Dolayısıyla şayet bu neticenin sebebi oysa, başka bir sebeple bu netice elde edilemez. Diyalektik yapmakla, demagojide bulunmakla, Allah anlatılırken kendi büyüklüklerinden bahsetmekle bu sonuca ulaşılamaz. Cerrahsanız, neşterle halledilecek problemi pansumanla halledemezsiniz.
İlk mevhibeler böyle bir oluş için yeterli gibi geliyor bana. Evet, ilk mevhibeler, yani Allah elimizden tutmuş, sokaktan çekmiş bizi ve bir yerde tabir caizse ipe dizmiş. Biz artık sağda solda, ne şirazesinden çıkmış bir kitap eczasıyız, ne de sağa sola saçılmış tesbih taneleri. İpe dizilmişiz. Öyleyse ona göre bir duruşa sahip olmamız lazım.

Gözümde dört toplum canlanıyor benim devamlı. Bir, asr-ı saadette Efendimiz’in etrafındaki sahabiler. İki, Hazreti İsa’nin etrafındaki Havariler. Yani o onbir buçuk insan, insanlık tarihinin adeta kaderini değiştiriyorlar. Müthiş bir aksiyon, alabildiğine baş döndürücü. Onların ortaya koyduğu o çok ciddi faaliyetin çehresi daha sonra değiştirilmeseydi Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) için çok önemli bir zemin hazırlamış olacaklardı onlar. Üç, Söğüd’ün bağrında göğeren yeşillikler. Dört, Çağın büyük düşünürü ve etrafındakiler.

KENDİNİ BİL

İnsanın kendisini bilmesi sadece anatomisini, kuvve-i şeheviyesini, gadabiyesini, gayzını, hiddetini, şiddetini bilmesi demek değildir. Veya sadece vicdan mekanizmasını, ruh sistemi içindeki latife-i Rabbaniyesini, şuurunu, hissini, iradesini bilmesi de demek değildir. İnsanın kendini bilmesi bunlarla birlikte her gün kendini farklı bir mülahazaya alarak yeniden okuması, sürekli kendisini yeniden tanıması demektir. Çünki insan bir fotoğraf gibi tek bir karede tesbit edilen/edilebilen bir varlık değildir. O büyüyen bir ağaç gibi her an yeni bir şekil almaktadır. Dolayısıyla insanın kendi ruh, idrak ve şuur ufku itibariyle kendiyle münasebettar olan hadiseleri gözlemlemesi ve yorumlaması gerekmektedir: “Bugün şöyle olumsuz bir hadise geçti başımdan, sebebi herhalde şu hatam idi. Veya şu davranışımdan dolayı böyle bir lutf-u İlahiye mazhar oldum. Liyakatim olmasa bile ihtimal Cenab-ı Hakk’ın marziyatına muvafıktı.” gibi düşünceler ile devamlı kendini mercek altında tutması gerekir. Ama burada şunu unutmamak lazım; bu muhasebeyi yaptığınız zaman dilimi de, yukarıda bahsini ettiğimiz bir kareden ibarettir ve bu durum bir saniye önce veya bir saniye sonrakinden farklıdır.

İnsan bu çizgiyi yakalayabilirse mahiyetini koruyabilir. Allah’ın kudretinin, iradesinin, meşietinin, ilminin taallukunu görebilir. Evet, insan daima değişen, daima farklı televvünlerle ortaya çıkan çok karmaşık bir kitaptır. Bundan dolayı onun sürekli mütalaasına ihtiyaç var.

Kur’an’da buraya kadar söylediklerimizle zahiren çelişiyor gibi görülen bir ayet var; “Ve lâ tekûnû kellezîne nesullâhe feensâhum enfüsehüm – Allahı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da nefislerini onlara unutturdu.” Dikkat edilirse bu ayette Allah’ın unutulması başta zikrediliyor ve bunu yapanlar için de nefsin unutturulması bir ceza olarak arkadan geliyor. Öyleyse şöyle denilebilir; nefsini bilen Allah’ı bilir, fakat Allah’a karşı lakayd kalana da Allah nefsini unutturur. Görüldüğü gibi bir çelişki yok burada.

Öyleyse insan, Allah’ı unutmadığı ve her meseleyi O’na bağladığı zaman nefsi bir kitap haline gelir. 23. Söz’ü hatırlayın, der ki Bediüzzaman Hazretleri: “İman bir nurdur”. Evet iman tecelli ettiği zaman kainatta her şeyi okunur hale getirir, kainatı ve enfüsü daha bir farklı okuma imkanı verir. Enfüs, afakın okunması mevzuunda bir büyüteç, bir mercek olur. Bu açıdan Allah’ın varlığının baştan kabülü ve O’na iman çok önemlidir. Bu kabul ile siz enfüste de afakta da çok rahat dolaşırsınız. Her şeyi bir kitap gibi mütalaa, bir meşher gibi temaşa edersiniz. Aksi halde, yani meseleyi Allah’a vermediğiniz takdirde her şey karanlığa gömülür. 23. Söz’de ifade edildiği gibi; “bir köprünün üzerinde, ürperten karanlıklar içinde ve dört bir yan korkunç cenazeler ve vahşi hayvanlarla çevrili bir müthiş halde iken meseleyi Allah’a imana verdiğinde, O’nu duyması bir elektrik düğmesine dokunmak gibi olur ve o korkutucu hal birden değişiverir.” Demek ki, baştan Allah’ı bilme, insanın enfüs ve afakı daha derince okumasına çok önemli bir katkıda bulunuyor.

Şimdi eğer ben O’na inanıyorsam şunu kabul ediyorum demektir ki ben ve benim davranışlarım, bugün yaptığım, yarın yapacağım şeyler ve ömrümün sonunda hatta ahirette başıma gelecek şeyler hep O’nun ilim ihatası içindedir. “Velâ yuhîtûne bi şey’in min ilmihî.” Siz O’nun ilminden bir şey kuşatamazsınız. Neden? Çünkü O Muhîttir (Her şeyi kuşatan). Muhît olan, muhât olamaz ki. Siz O’nun ilmini kuşattığınız zaman, muhît muhât olmuş olur ki bu da Zat-ı Bârî için muhaldir. Bu mülahazayla hadiselere bakınca çay içme gibi basit bir ameliyenin dahi O’nun meşiet ve iradesinin dışında olmadığını görürsünüz.

Burada ayrıca bir “devir” var gibi. Yani bir taraftan nefsimizi okuyor, nefis merceğiyle varlığa bakıyor, çok geniş dairede Allah’ın varlığına, birliğine delillerin, şahitlerin mevcudiyetini görüyoruz; bir diğer taraftan da şahitlerin şahid-i sadık olmalarının ve bir şey ifade etmelerinin O’na inanmaya bağlı olduğunu görüyoruz. Kelam ilminde devir denir buna. Yani bir yönüyle o ona sebep, o da ona sebep. Bir başka tabirle “tavuk yumurtadan, yumurta tavuktan çıkar” gibi bir şey. Aslında kelamcılar devri iptal etmişler. Fakat burada minvechin (bir yönüyle) öyle bir devir cereyan ediyor. O onu destekliyor, o onu destekliyor. Sizin cehd ü gayretiniz, okuma azminiz Allah hakkında marifetinizi artırıyor; Allah hakkında marifetiniz arttıkça siz kendinizi daha net okuyorsunuz. Sonra kaderi daha iyi görüyorsunuz, başınıza gelen musibetlerin manasını daha iyi kavrıyorsunuz, nimetleri daha iyi duyuyorsunuz. Hepsinden önemlisi şükür adına daha iyi şahlanıyorsunuz. Kötü gibi duran, çirkin suratla karşınıza çıkan hadiseler karşısında daha iyi yorumlara gidiyorsunuz. Hazreti Mevlana’nın ifadesiyle; “Musibetler, belalar karşınıza yırtık-pırtık elbiseler içinde çıkan, edası endamı yerinde bir güzel gibidir. Ne diye yırtık-pırtık elbiseye takılıp kalıyorsunuz. Baksanız ya içteki edaya endama.” İşte bu zaviyeden olaylara bakabiliyorsunuz.

Evet, işin aslı, hem enfüsün hem de afakın okunması, insanın kendisini bilmesi demektir -ki bu Allah’ı bilmenin bir yoludur- ve Einstein’in kehanetinde dediği gibi çok buudluluğa açılmaktır. Çok buudluluğa açılabilenler, dar çerçevenin bir başka tabirle suretlerinin dışına çıkar ve siretlerine göre mahiyet alırlar. Siret, insanın tavırları, davranışları, inançları, değerlendirmeleri, yorumları, bakışı ve te’villeridir. Bu durumda siretine göre bir resmi olur her insanın. Gözler basiretin emrine verilerek, buradan bakınca altı-yedi buudlu derinlikleri, hatta öbür alemi, Cenneti-Cehennemi, arşın yanı başında İsrafil’in azametli heykelini görmek… Evet insan, bilkuvve (potansiyel) istidadı ile (Allahu a’lem) görebilir bütün bunları.