Nurlu Bir Ân ve İhsan Üstüne İhsan

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Cenâb-ı Hakk’ın bir sermaye olarak bize lütuf buyurduğu ilk mevhîbeler nelerdir? Bunları güzel değerlendirmek ve daha sonraki nimetlerin davetçileri haline getirebilmek için hangi hususlara dikkat etmek gerekmektedir?

Cevap: Mevhîbe; ihsan, hediye ve bağış demektir; Hak vergisi nimetler ve ekstra ilâhî lütuflar mânâsına da gelmektedir. Her insana bahşedilen ilk mevhibeler çok gerilere kadar gitmekte ve tâ vücud, hayat, varlık gibi ilahî ihsanlara varıp dayanmaktadır.

Hakk’ın İlk Hediyeleri

Evet, Hâlık-ı Kerim, bizi vücud, hayat, şuur, idrak, irade ve gönül gibi latîfelerle donatıp bu dünyaya göndermiştir. Nur müellifinin yaklaşımıyla, bize vücud elbisesini giydiren Yüce Yaratıcı, iştihâlı bir mide verdiği gibi, Rezzak ismiyle bütün yiyecekleri ve içecekleri de önümüze sermiştir. Göz, kulak gibi duyguları vermekle beraber onlara hitap eden rızıkları da lutfetmiştir. Dahası mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insâniyeti nasip etmenin yanısıra, âlem-i mülk ve melekût gibi geniş bir nimet sofrasını da hazırlamıştır.

Cenâb-ı Hak bizi insan olarak yarattığına göre, evvela kendi adımıza potansiyel insanlığı pratiğe taşıyıp hakikî insanlık ufkuna ulaşmak için gayret göstermemiz gerekmektedir. Evet, değerlendirmemiz için bize verilen bir tohumu ipekten ve kadifeden bohçalara sarsak, hatta altından, zebercetten kutular içine koysak da yapılması lazım gelen işi yapmış ve onu kıymetine uygun şekilde değerlendirmiş olmayız. Zira, bir tohum için yapılması gerekli olan iş, onu verimli bir toprağın bağrına gömmek ve nemalandırmaya çalışmaktır. Onun havayla ve güneşle temasını sağlamak ve zaman zaman sulayarak gelişip büyümesini temin etmektir. İşte, insanın mahiyetine yerleştirilen beşerî hususiyetler de, aynı o çekirdek misalinde olduğu gibi, kendi özündeki esaslara göre ele alınıp nemalandırılmalıdır. Dolayısıyla, ilk mevhibelere mazhar kılınmış kullar olarak bize düşen vazife de, bu mevhibeleri bilkuvveden bilfiile dönüştürmek, geliştirip büyütmek ve onlar sayesinde insan-ı kâmil ufkuna doğru yürümektir.

Allah Teâlâ, “Vemâ halaktü’l-cinne ve’l-inse illâ liya’büdûn – ‎ Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) buyurmaktadır. Hazreti İbn Abbas, ayet-i kerimedeki “liya’budûn” ifadesini “liya’rifûn”, yani, “tanısınlar, mârifete ulaşsınlar” şeklinde tefsir etmiştir. Demek ki, kendisine şuur, idrak ve irade gibi bazı ilk mevhibeler verilen insan, bunları Hâlık-ı kâinatı bilme yolunda kullanmalıdır. İbtidaî bir Allah bilgisi ile de yetinmemeli; onu iyi değerlendirerek sonunda Cenâb-ı Hakk’a vasıl olabileceği bir kulluk yoluna girmeli ve marifet ufkuna yürümelidir. Evet, insan önce icmâlen bilmeli; sonra da o bilgisini derinleştirmeli ve amel sayesinde onu marifete dönüştürmelidir. Zaten ibadet, Allah yolunda duyulan, hissedilen, yaşanan ve yapılan ‎ şeylerin insan hayatı ve insan tabiatıyla bütünleşmesinden ibarettir.

İşte, o ilk mevhibeleri kıymetlerine uygun şekilde değerlendiren bir insana, Cenâb-ı Allah bambaşka bir nimet daha verir; ona imanı ve İslâmiyeti lutfeder. Böyle bir insan, hilkatin gayesi olan iman-ı billah ve marifetullahtan sonra muhabbetullah ve zevk-i ruhânî gibi ilahî lütuflara da ulaşabilir. Haddizatında, insan, istidatlarını inkişaf ettirme ve bilkuvve kabiliyetlerini bilfiile çevirme istikametinde her zaman yaratılışına gaye teşkil eden “iman-ı billah”, “mârifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u şevk”, “cezb u incizâb”, “zevk-i ruhânî”.. gibi dairelerde kendisi için mukadder olan ihsanları yakalamaya ve avlamaya çalışmalıdır. İç enginliğiyle, teveccüh derinliğiyle, marifet ufkuyla ve ibadet ü taatıyla bütün gönlünü ortaya koymalı ve o noktada varılabilecek son noktaya varmaya gayret göstermelidir.

…Ve Bir de Ziyade

Bütün bu cehd ü gayretler o ilk mevhibelere karşı birinci fasılda yapılması gerekli olan şükür ve hamd ü senâdır. İnsan bu vazifeyi yerine getirince, bir âdet-i ilâhiye olarak, şükrü eda edilen nimetleri ziyade hediye ve bağışlar takip eder. Cenâb-ı Hak, yüce kelâmında bu hususa dikkat çekmiş, “Eğer şükrederseniz ben de nime­timi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) buyurarak, şükredenlere mükâfat vaadin­de bulunmuştur.

Evet, Mün’im-i Hakikî, o ilk mevhibelerini mukabelesiz bırakmayanlara ihsanlarını daha da artırır, onların üzerinden daha başka nimetler yağdırır. O’nun hoşnutluğuna muvafık ve rızasına uygun güzel ameller yapanlara, insanlığının ve iradesinin hakkını verenlere, bir hadis-i şerifin ifadesiyle “her zaman Allah’ı görüyormuş gibi davranan ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla hareket edenlere” Allah Teâlâ ekstra lütuflarda bulunur. Nitekim, bu ihsanlarını müjde sadedinde, “İhsan ruhu ile yatıp-kalkanlara, ihsan üstü ihsan ve bir de ziyade vardır.” (Yûnus, 10/26) buyurmuştur.

“İhsanın mükâfatı da başka değil yine ih­sandır.” (Rahman, 55/60) ilâhî beyânı da yine bu hakikati hatırlatmaktadır. Nitekim bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu âyeti okumuş ve asha­bına sormuştur: “Cenâb-ı Allah’ın bununla ne anlat­mak istediğiniz biliyor musunuz?” Ashab-ı kiram efendilerimiz, o her zamanki saygı ve edep tavırlarıyla, “Allah ve Rasûlü bilir!” cevabını verince, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: Yüce Rabbimiz bu ayetle ‘Benim kendisine iman ve tevhidi ihsan eylediğim kimsenin mükâfatı başka değil cennettir..!’ demektedir.”

İşte, kendilerine sermaye olarak verilen ilk ilâhî hediyeleri, kabiliyetleri ve istidatları güzel işlerde, ibadet ü tâatte, hayır ve hasenât yolunda nemalandıran muhsinler için nimetlerin daha fazlası söz konusudur. Onlar, yaptıkları iyiliklerin sevaplarını almakla beraber Allah’ın daha başka lütuflarına ve O’nun sonsuz kereminden gelecek sürpriz hediyelere de davetiye çıkarmış olacaklardır. Hele bir de, amel ve davranışların ötesinde, kalblerdeki hâlis niyetlere terettüp eden ilâhî hediyeler vardır ki, onlar bütün bütün tasavvurlar üstüdür. Ayet-i kerimede zikredilen “ve ziyade” kaydı da Cenâb-ı Hakk’ın o ekstra lütfuna işaret etmektedir. Vakıa, o ayetteki “bir de ziyade vardır” ifadesi Cenâb-ı Allah’ın cemâl-i bâkemâlini müşahede şeklinde anlaşılabilir. “Ve rıdvanun minallahi ekber – Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72 gibi bir ziyadeden de söz edilebilir. Bununla beraber, mağfiret, Allah’a mülâkî olma, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahede ve rıdvan gibi bütün nimetleriyle umum Cennet hayatı da o ziyade kategorisi içinde mütalaa edilebilir. Bu itibarla, ilk mevhibeler karşısında eda edilen kalbî, kavlî ve fiilî şükür, meselenin kasdî ve irâdî yanını ortaya koyma olarak kabul edilmektedir ve onu da Cenâb-ı Hakk’ın diğer lütufları takip etmektedir.

Yolda Kalanlar ya da Dönekler

Diğer taraftan, Allah Teâlâ’nın hususi mevhibeleri de söz konusudur. Mesela; günümüzde bizden daha zeki, çok donanımlı, oldukça mükemmel ve hemen her meseleye aklı eren insanlar var. Fakat, onların çoğu, sıradan bir mü’min kadar bile iman hakikatlerini kavrayamıyorlar. O kadar akıllı insanlar, âlemde her mevcut mücessem bir kelime olup Hâlık-ı kainatı gösterdiği halde, bu kelimelerden hiçbirini okuyamıyor, anlayamıyor ve kendisini binlerce dille ifade eden Zat-ı Uluhiyet mevzuunda hiçbir hakikî bilgi elde edemiyorlar. Dahası, bazıları ilim kapısından girip marifete doğru yürüyor gibi görünüyorlar ama irfan ufkuna asla ulaşamıyor, muhabbet şerbetini hiç yudumlayamıyor ve ruhânî zevkler adına da hiçbir şey tadamıyorlar. Öyle ki, onların hallerini düşününce, Seyyidinâ Hazreti Musa’nın taaccübü gibi bir hayretle doluyor ve “nasıl olur?” demekten kendimi alamıyorum.

Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap veriyor: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gayeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa, Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”

Evet, bazıları yolun yarısından dönüyor; kimileri de daha yolu bile bulamıyorlar. Demek ki, O’nun yolunda olmak ve O’na ulaşma peşinde bulunmak da Cenâb-ı Hakk’ın hususi bir mevhibesi. Demek ki, O’na karşı kulluk şuuruyla dolmak ve i’lâ-yı kelimetullah uğrunda çeşit çeşit hayırlı faaliyetlere koyulmak da O’nun ekstra bir lütfu. Demek ki, bu konuda, insan iradesi şart-ı âdî planında bir şey ifade ediyor ama, her şeyi ifade etmiyor.. akıl, kalb ve şuur gibi latifelerin kısmen tesirleri olsa da, hükmü onlar vermiyor. İlk planda anlayamayacağımız, belki sonra da tam kavrayamayacağımız çok ince bir vesileden dolayı mıdır, nedir; “Zâlike fadlullahi yü’tîhi men yeşâ – İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir.” (Mâide, 5/54) hakikatinin Sahibi, sanki insanın iradesini, cehdini, gayretini hiç nazar-ı itibara almıyormuş gibi ekstra lütuflarda bulunuyor.

Küçük Bir Vesile

Einstein, -Hâşâ- “Allah zar atmıyor, buna ikna oldum!” der. Evet, kur’a çekmiyor Cenâb-ı Hak. Fakat, bakıyorsunuz ki, insanlar sokaklarda sel gibi akıyor; siz de o selin içinde bir damla gibi akıntıya kapılmış sürüklenirken, bir yerde sürpriz bir kapının açıldığını görüyorsunuz. Kapının açılması anı tam da sizin geçtiğiniz zamana rastlıyor; o esnada size “buyurabilirsiniz” deniyor. Siz buyuruyorsunuz içeriye.. binlerce, milyonlarca kapı arayan insan, gözleri kapalı o kapının önünden geçip gidiyorlar ve o saraydan içeriye asla giremiyorlar ama siz sürpriz bir şekilde ve bir gaybî inayet eliyle içeri alınıyorsunuz. İşte, bu bir lütuftur, bir ihsandır ve özel bir mevhibedir.

Düşünün; şimdiye kadar okuduğunuz değişik seviyedeki okullarda pek çok arkadaşlarınız vardı.. onların hiçbiri –afedersiniz– aptal değildi. Üniversite imtihanını kazanıp değişik fakültelerde eğitim görebilecek kadar bilgi sahibi idiler ve hepsi belli ölçüde muhakemeleri gelişmiş kimselerdi. Belki bazıları da size akıl öğretiyorlardı; kendilerince sizi doğru yola çağırıyorlardı. Fakat, görüyorsunuz çokları hak ve hakikatlere ne kadar ırak yaşıyor ve ne kadar uzaklarda dolaşıyorlar. Bugüne kadar hayır ve hasenat adına, i’lâ-yı kelimetullah hesabına, din-i mübin-i İslam’ı neşir uğrunda da şayan-ı takdir bir iş yaptıkları söylenemez. Demek ki, Cenâb-ı Hak, dine ve millete hizmet vazifesini herkesin omuzuna yüklemiyor; onu bir mevhibe-i ilahiye olarak bazı kullarına lutfediyor.

İsterseniz, Maturîdî akîdesi zaviyesinden meseleyi şöyle de değerlendirebilirsiniz: Böyle bir mevhibe-i ilahiye, Cenâb-ı Hakk’ın, onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avans oluyor. Zira Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelisi ile biliyor. Bu türlü bir tecellî bazen kulun teveccühünün önüne geçiyor; bazen de kulun ciddi bir im’an-ı nazarını ve kararlı bir konsantrasyonunu takip ediyor; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusu oluyor.

Bununla beraber, bir kudsî hadiste de, “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.” buyurulduğu gibi, genelde şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek, Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğu hatırlatılıyor. Diğer bir ifadeyle, Cenâb-ı Hak kullarına bir akıl ve irade gücü vermiş; onların da bir hikmet-i vücudu var. Dolayısıyla, Allah Teâlâ, kulun teveccühünde, nazarında, niyetinde ya da iradesinin hakkını vermesinde kayda değer bir çizgi veya küçük bir nokta görüyor; onu ilk mevhibeyi değerlendirme ve bir şart-ı âdi kabul ederek sonraki nimetlerini bahşediyor.

Zindandan Ka’be’ye Açılan Pencere

Mevzuyla alakalı, bildiğiniz bir menkıbeyi hatırlatmak istiyorum: İbrahim Havas hazretleri gâipten gelen ve kendisini ismiyle çağıran bir ses üzerine Bizans’a gider. Şehre ulaşınca, Rum Kayseri’nin kızının delirmiş olduğunu ve bir türlü derdine derman bulunamadığını işitir. Aslında, prenses bir vesileyle Barnaba İncili’ni okumuş, onda Peygamber Efendimiz’e dair güzel sıfatları ve harika haberleri görünce gözü açılmış ve hidayete ermiştir. Onun, Peygamber Efendimiz’e inanmasını ve müslüman olmasını kabullenemeyen kimseler, “Bunun ruhuna şeytan girdi!” yâveleriyle prensesin yakılması gerektiğini söylemişlerdir. İbrahim Havas hazretleri durumdan haberdar olunca, prensesi tedavi edebileceğini söyleyerek onun yanına girer. Bir aralık, Hak dostu, mağdure kadıncağıza “Keşke bizim diyarları bir görseydin!” der. Prenses, eliyle karşı tarafı işaret edip, “Şuraları mı kastediyorsun?” cevabını verir. İbrahim Havas hazretleri, bir de bakar ki, Mescid-i Haram ve Ka’be karşılarında.

Evet, karanlık bir yerde ve kapkara insanlar arasında bulunmasına, Kur’an’dan ve Sünnet’ten uzak olmasına rağmen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i tanıma ve O’nun ümmetine dahil olma bahtiyarlığına eren bu azize kadın kelime-i şehadet getirerek ruhunu Rahman’a teslim edince, İbrahim Havas hazretleri prensesin nedimelerine sorar; “Nasıl bir insandı, neler yapardı? Ona bu pâyeyi kazandıran hangi ameliydi?” der. Hazret, bir kalb insanı olmanın yanı başında, hikmet-i ilâhiyedeki sırları da kavramış bir insandır; şart-ı âdi planında da olsa bu bahtiyarlığın bir vesilesinin bulunduğunu düşünür. Nedimeler derler ki, “Hanımımızın iki tane çok güzel hasleti vardı: Her şeyden önce çok mütevazı idi; alayiş ve gösterişten hoşlanmaz, kimseyi hakir görmez, hiçbir kulu hafife almazdı; fakir halkla oturup kalkar, herkesin hal ve hatrını sorardı. Bir de, ne zaman bir fakir kızcağızın gelin olacağını duysa hemen ona yardıma koşar, çeyizler hazırlar ve hediyeler verirdi; çok cömertti.”

İşte, belki onun içindeki tevazu ve cömertlik duyguları Hak katında çok kıymetli bir nokta olmuştu. Öyle ki, o nokta semanın ve semalar ötesinin dikkatine, nazarına ve teveccühüne esas teşkil edebilecek bir mahiyete ulaşmıştı. Ulaşmış ve adetâ çok büyük enginlikleri istiâb edebilecek bir hal almıştı.

Bir Ân-ı Seyyâle Vücud-u Münevver

Böyle bir hakikate de ışık tutacak şekilde, İmam-ı Rabbânî hazretleri gibi bazı ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyale vücud-u münevver, milyon sene vücud-u ebtere müreccahtır.” Mesela, Allah’a iman ederek bir an yaşamak, O’nu tanımaksızın milyon sene yaşamaktan daha iyidir. Evet, bir ân-ı seyyâle öyle bir ruh hâleti yakalarsınız ki, bütün gönlünüzle “Allah’ım, bir saniyecik Sen’in maiyyetine erme uğrunda bin defa ölürüm!..” dersiniz. Bu öyle bir haldir ki, Allah o küçücük çekirdekten kocaman bir şecere-i Tûbâ yaratır. Öbür tarafa gittiğinizde, o minnacık düşüncenin sizin Cennetinizin çekirdeği olduğunu görürsünüz. İman nuruyla aydınlattığınız o bir anlık zaman diliminde zihninizi dolduran o nurlu düşüncenin, ötede sizin için Cemal’in de, rıdvânın da esası haline geldiğini müşahede edersiniz.

Aslında, insanların Hakk’a teveccühlerinde herhangi bir beklentiye girmemeleri, O’na karşı saygılarının gereği ve amelde ihlaslı olmalarının da iktizasıdır. Ancak, Cenâb-ı Hak, iltifat ve teveccühlerini şöyle veya böyle kullarının kendisine yönelmesine bağlamışsa, o zaman bütün mevhibelerin sihirli anahtarı da işte böyle bir teveccüh olsa gerektir.. aynı zamanda, ilk mevhibeleri iyi değerlendirme de sonraki mevhibeler için bir çağrı manasına gelmektedir. Meseleye Maturîdîce yaklaşma ve iradenin hikmet-i vücudunu da nazar-ı itibara alma böyle düşünmeyi iktiza etmektedir.

Evet, madem Cenab-ı Hak size hususi mevhibeler ihsan etti; sizi hak ve hakikate irşat buyurdu ve ruhunuza ulvî hakikatları duyurdu, öyleyse, size düşen de bu yeni mevhibelere yine kalbî, kavlî ve fiilî şükürle mukabelede bulunmak ve duyduklarınızı başkalarına da duyurmak, tattıklarınızı diğer insanlara da tattırmaktır.

Hak ve hakikati bütün enginliğiyle duyup tattığımızı söyleyemeyiz; doyduğumuzu ise hiç iddia edemeyiz. Fakat, hiçbir şey duyup tatmadığımızı söylememiz de nankörlük olur. Çok şükür, her fırsatta O’nun karşısında secdeye kapanıyor, O’ndan başkasına asla boyun eğmiyoruz. Sonsuz şükürler olsun ki, aradan geçen bunca zamana rağmen hâlâ Rasûl-ü Ekrem’le beraber bulunduğumuzu hissediyor, “Efendim” deyip Ona sesleniyor, içimizi Ona döküyor ve bütün bütün sahipsiz, kimsesiz olmadığımıza inanıyoruz. Kâinatın zerratı adedince hamd ü senâ olsun ki, onca tökezlememize ve yolda kalacakmış gibi sendelememize rağmen, Rabbimiz bizi kudsî bir dairede tutuyor.. –bizi yalnızlık ve kimsesizlik vadilerine terketmeyen Rahman ü Rahim’e canlarımız kurban olsun– kayıp gitmemize fırsat vermiyor.. en olumsuz şartlar altında bile önümüze bir vesile çıkarıyor ve bizi nefsimizle, şeytanla başbala bırakmıyor, felakete atmıyor. Belli ölçüde de olsa, varlığını ruhlarımıza her an duyuruyor; bize Kendini tanıtıyor. Kabiliyetimiz ne kadarına müsaitse, işte o ölçüde de olsa ruhlarımızı marifet ve muhabbet şualarıyla besliyor. Evet, güvercin yumurtasından güvercin çıkar, tâvus çıkmaz. Deve kuşunun yumurtası da, o büyüklüğüne rağmen, tâvusa dönüşmez. Bizim de istidadımız ne kadarsa, bizden de öyle bir netice çıkar. Fakat, bir gerçek var ki, Cenâb-ı Hak kendisine yönelen hiç kimseyi hüsran ve hizlan içinde bırakmıyor; teveccüh edene Zatına yaraşır teveccühlerle mukabelede bulunuyor; bize de kendi istidamıza göre mutlaka bazı şeyler tattırıyor.

İşte, bunca lütuf ve ihsanlar karşısında biz de Cenâb-ı Hakk’ın ahlakıyla ahlaklanmalı; madem bir ölçüde de olsa ballar balını bulup tattık, biz de onu ne yapıp edip başkalarına tattırmalıyız. Bulduğumuzu buldurma, duyduğumuzu duyurma ve erdiğimiz kadar başkalarını da erdirme istikametinde çalışmalıyız.

Hususî Mahiyetteki İlahî Mevhîbeler

Mevzuyla alakalı son bir husus da şudur: Vücud, hayat, şuur, idrak ve irade nimetleri Hakk’ın ilk ihsanları olduğu gibi, iman, marifet ve muhabbet de kendi sahalarında birer ilk mevhibedir. Bunların herbiri kadr ü kıymeti bilinmesi ve şükrü eda edilmesi nisbetinde –yine şart-ı adi planında– sonraki lütuf ve ihsanlara vesiledir. Bununla beraber, her insana özel olarak lutfedilen istidat ve kabiliyetler, makam ve mevkiler, yer ve konumlar da birer ilk mevhibe sayılır. İnsan, bunları Cenâb-ı Hakk’ın rızası istikametinde değerlendirebildiği sürece nimetlerin şükrünü eda ediyor ve konumunun hakkını veriyor demektir.

Mesela, bir insan, bir yerde konuşma imkanı bulduğunda, kalemi eline aldığında ya da fikrine müracaat edildiğinde makâsıd-ı İlahîyeye uygun şekilde, duygu ve düşüncelerini kelimelere dökebiliyor, hak ve hakikatlere tercüman olabiliyor ve sesle, sözle, yazıyla gönüllere girebiliyorsa, bunlar Allah’ın ihsanıdır ve birer ilk mevhibedir. Bu ilk mevhibeler kendi nevinden şükür ister; bu şükür de konuşma, anlatma, yazma, ifade etme, seslendirme ve böylece nimetleri sergileme şeklinde olacaktır.

Şu kadar var ki, hakikî bir mü’min kendini sadece insanları Allah’a yönlendiren bir enstrüman gibi kabul etmeli; canını-malını, sesini-soluğunu, dilini-dudağını, kalemini-mızrabını gönlünün emrine vermeli ve gününü gün etme sevdasından, mâlâyânî uğraşlardan, maneviyattan nasipsiz kuru bilgilerden ve faydasız söz ebeliklerinden her zaman uzak kalmayı yeğlemelidir. Bir ihsan eri edasıyla, O’nu görüyor gibi yaşamanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmalı, sürekli marifet ve muhabbetle soluklanmalıdır. Gerektiğinde bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürlemeli ama ilk fırsatta mihrabına yürüyüp Yaratan’ı karşısında yine iki büklüm olmalıdır. Zira, insan bunları hissedecek, görecek, duyacak ve seslendirecek kıvamda yaratılmıştır.

Sevdir Bize Sevdiklerini!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Şahsî dualarımızda en çok zikretmemiz gereken hususlar ve dualarımıza derinlik katan mülahazalar nelerdir?

Cevap: Bir insan için rızadan daha üstün bir paye ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak kadar büyük bir bahtiyarlık yoktur. Cenâb-ı Hak, ötelerde mü’min kulların nâil olacağı nimetleri nazara verirken “Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır” (Tevbe, 9/72) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir.

Kul açısından rıza, Allah Teâlâ’nın takdirlerini gönül rahatlığıyla karşılamak, zahiren çirkin görünen acı hadiselerde bile acele karar vermeyip O’nun icraatından hoşnut olmak, her şeyden önce ve her şeyden artık olarak O’nu sevmek, O’na yönelmek ve beklediklerini de yalnız O’ndan beklemektir.

Cenâb-ı Hakk’a bakan yönüyle ise, rıza, Allah Teâlâ’nın Kendine has münezzehiyet ve mukaddesiyetiyle kulunu sevmesi, ondan hoşnut olması ve sevginin lazımı olan muamelelerde bulunması demektir.

İmam Kuşeyrî gibi bazı veliler rızayı, başlangıç itibarıyla irâdî ve kulun kesbine bağlı görmüşler; nihayeti itibarıyla da onu, sevdiklerine Hakk’ın irade ve ihtiyar üstü ilâhî bir armağanı olarak kabul etmişlerdir.

Terakkî ve Tedellî Açılarından Rıza

Evet, meseleyi terakkî (kulun Yaratıcı’ya yönelip yükselmesi) açısından ele alırsanız, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir meyil, bir sevgi olması lazımdır. Şart-ı âdî planında siz Mevlâ’yı sevince, Mevlâ da sizi sever. Alvar İmamı’nın sözü de bu hususu îma eder:

“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?
Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?
Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,
Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?”

Demek ki, O’nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder. Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur.

“Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Hazreti Muhammed aleyhissalatü vesselam’ı da nebî kabul edip razı olan, imanın mânevî zevkini tatmış olur.” hadisi de, başlangıç itibarıyla rı­zânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de Cenâb-ı Allah’ın rahmetine ait bir mevhibe olduğuna işaret etmektedir.

Ehlullah’tan bazıları ise meseleye tedellî (En âlâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimelerde “Allah onlardan, onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır.” (Maide, 5/119; Beyyine, 98/8) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.

Haddizatında, Allah’ın razı olması çok büyük bir meseledir. Allah’ı sevme, Allah tarafından sevilme, O’ndan hoşnut olma ve O’nun hoşnutluğunu kazanma öyle büyük bir pâyedir ki, Cennet nimetleri bile onunla boy ölçüşemez. Dolayısıyla o, sizin cüz’î iradeniz, temayülleriniz, azminiz, cehdiniz ve gayretinizle elde edemeyeceğiniz çok kıymetli bir semeredir; bütün ömür boyu çalışsanız da, karşılığında dünyalar dolusu altın yığsanız da bedelini ödeyemeyeceğiniz kadar pahalıdır. Bu itibarla da, onu sizin o küçük meylinize, sevginize ve hoşnutluğunuza bağlamanız doğru değildir. Öyleyse, her ne kadar şart-ı âdî planında sizin meyil ve sevginiz bir ilk gibiyse de, temelde rızanın menşei yine Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğudur. O razı olunca, sizin içinizde de rıza hissi neşv ü nema bulmaktadır. Ne var ki, Allah Teâlâ, şart-ı adi planında, rızasını sizin meyil ve muhabbetiniz gibi bazı basit vesilelere bağlamıştır. Dünyalar kadar hazineyle sahip olamayacağınız rıza-yı ilahîye sizin altından kalkabileceğiniz bir bedel biçmiş; onu sizin için alınabilir kılmıştır.

Allah’ın Hoşnutluğunu Kazanmanın Yolları

Cenâb-ı Hakk’ın, rızasına vesile kıldığı hususların başında O’nun emirleri dairesinde hareket etmek ve yasakladığı şeylerden uzak durmak gelmektedir. Şayet, Allah Teâlâ sevmesini ve hoşnut olmasını her şeyden önce farzları yerine getirmeye ve günahlardan kaçınmaya bağlamışsa, o zaman bunları kat’iyen hafife alamazsınız. “İbadetleri eda etmeden ve haramlardan uzak durmadan da rıza-yı ilahiye ulaşabilirim. Allah’ın rahmeti geniştir; bunlar olmadan da Cenâb-ı Hak beni sevebilir!” diyemezsiniz. Vakıa, Allah’ın rahmetine her zaman sığınmalı, O’nun hakkında hep hüsn-ü zan beslemelisiniz. Fakat, Cenâb-ı Hak, sevme ve hoşnut olma hususunda basit bir şart ve bir sebep olarak ibadetlere devam etmeyi ve günahlara girmemeyi va’z etmişse, önce bu şartları yerine getirmeli, ondan sonra da O’nun merhametine iltica etmelisiniz. Bu itibarla da, şayet rıza-yı ilahiye ulaşmak istiyorsanız, önce namaz, oruç, hac, zekat.. gibi memur olduğunuz bütün ibadetleri yerine getirme mevzuunda fevkalâde titiz davranmalı; haram ve günahlardan uzak durma hususunda da son derece hassas olmalısınız.

Peki bunlar, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaya yeterli midir? Zannediyorum bazı insanlar, şeklî ve sûrî ibadet yapmayı Allah’ın muhabbetini kazanmaya da, rızasına ermeye de, Cennet’e girmeye ve ebediyete mazhar olmaya da yeterli görüyorlar. Hatta ibadet niyetiyle yaptıkları ama çoğu zaman gereken ciddiyet ve hassassiyeti gösteremedikleri bu amelleri imanda sabit kadem olma yolunda da bir garanti vesilesi gibi addediyorlar. Nice âbid ve zâhid kulların yolun bir dönemecinde tepetaklak yuvarlanıp gittiklerini ya da yarı yolda kaldıklarını unutuyorlar. Maalesef, bir kısım fiilî ibadetlere belki şeklî ve sûrî değer verseler bile Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeye, duaya ve niyaza o kadarcık olsun kıymet vermiyorlar.

Oysa, yolda kalmamanın, düşüp kaymamanın ve sâhil-i selamete ulaşmanın en önemli dinamiği Cenâb-ı Allah’a teveccüh ve duadır. Bizler aciz, zayıf ve muhtaç birer kuluz; O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, biz hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşamalı ve isteyeceğimiz her şeyi yalnızca fiilî değil aynı zamanda kavlî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan istemeliyiz. O’na teveccühlerimizde her zaman ümit ve endişe mülâhazalarımızı beraber götürmeye çalışmalıyız. Bir yandan, O’nun bize çok yakın olduğunu, dualarımıza icabet edeceğini ve rahmetinin genişliğini düşünürken, diğer taraftan da, ululuk ve azametini hatırdan çıkarmamalı, hâzır ve nâzır birinin huzurunda bulunduğumuz mülâhazasıyla zevk ve temkini aynı anda hissedip yaşamalıyız. Zaten, bu esaslara riayet edilerek yapılan dua, Cenâb-ı Hakk’a arzıhâlde bulunmanın sesi-soluğu olması itibarıyla en sâfiyâne ve en hâlisâne bir kulluk tavrıdır. Haddizatında bütün varlık, istidât, kabiliyet veya fıtrî ihtiyaçlarının dilleriyle hep O’na dua etmektedirler. Hâlık-ı Kerim de bunların hepsine, belli bir hikmet çerçevesinde cevap vermekte ve her sesi duyup ona icabet ettiği gibi bizim dualarımıza da mukabelede bulunmaktadır.

Sebepler Üstü Bir Talep

Dua, sebepler üstü bir talebin Cenâb-ı Hakk’a arzı ve Hakk’ın gizli-açık her şeye nigehban bulunduğuna inancın da ilanıdır. Bu itibarla, biz, sebepler dairesinde esbâba riâyet etmekle beraber, ellerimizi O’na açar, içimizi O’na döker, nâçâr kaldığımız yerde “çare” der inler ve dertlerimizin dermanını da yine O’ndan bekleriz. Evet, dua sebepler üstü Allah’a yaklaşmanın ifadesidir; sebepler üstü Cennet talebinin ilanıdır; sebepler üstü dinde sabit kalma dileğinin unvanıdır. Bundan dolayıdır ki, biz, kendi kudret ve irademizle elde edemeyeceğimiz bu neticeleri sebepler üstü bir kudret ve inayete sığınarak, Müsebbibu’l-Esbâb’dan dileriz.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’den öğrendğimiz şu dua kendi aklımıza, mantığımıza, gücümüze, kuvvetimize, irade ve ihtiyarımıza güvenmememiz gerektiğini ve Cenâb-ı Allah’ın himayesini talep etmemizin lüzumunu ne de güzel ifade eder: “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, birahmetike esteğîsü, eslihlî şe’nî küllehû ve lâtekilnî ilâ nefsî tarfete aynin – Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyum, rahmetinin vüs’atine itimad ederek Sen’den merhamet dileniyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle, her türlü tavır ve hareketimi kulluk şuuruyla beze ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle başbaşa bırakma, sürekli kötülükleri emreden nefsimin acımasızlığına terketme!” Bazı rivayetlerde “Velâ ekalle min zâlik” ilavesi de vardır; yani, “Göz açıp kapayıncaya kadar..” kaydıyla yetinilmemiş, “Hayır! O kadar değil, ondan daha az bir zaman da olsa beni nefsimle başbaşa bırakma!” denilmiştir. Siz isterseniz, mülâhazalarınızla bu duayı daha da derinleştirebilir, “Allahım, beni ibadetlerimle, hayır ve hasenâtımla da başbaşa bırakma; beni menhiyâttan ictinabımla da başbaşa bırakma.. iyiliklerime güvenme duygusunu söküp at gönlümden, içimi sadece Sana itimat hissiyle doldur. Sen özel sıyanetinle koru beni; hususi himayene al, vekilim ol benim!” diyebilirsiniz.

İşte, hep bu mülahazalar içinde yaşamalısınız. Ellerinizi kaldırıp sürekli Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunmalısınız; amelinize, durduğunuz yere, konumunuza, dünden bugüne müktesebâtınıza ve içinde bulunduğunuz şahs-ı manevînin kudsiyetine güvenme yerine, Cenâb-ı Allah’a teveccüh ederek O’nun himayesine girmeye çalışmalısınız.. Hem dünün hem de bugünün Bel’am İbn Bâura’ları, Bersisa’ları önünüzde birer ibret tablosu olarak durmaktadır. Allah’ın dinini öğrenen, ilim ve irfan sahibi olan, duası mutlaka kabul gören ve İsm-i A’zam’ı da bilen Bel’am İbn Bâura küçük bir inhirafla açıldığı isyan deryasından bir daha dönememiş; o gün için mazhar olduğu nimetlere güvenip onları birer şımarıklık sebebi gibi algılayınca başaşağı yuvarlanıp gitmiştir. Eski devirlerde yaşamış üsturevî bir ibadet kahramanı olan Bersisa, bir zamanlar abid ve zahid bir kul olmasına rağmen, Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh etmeyip hayır ve hasenatına itimad edince şeytana aldanmış ve bir anlık irâde zaafı neticesinde, elde ettiği her şeyi kaybederek bir şakî olarak vefat etmiştir. Bugün de yeryüzünde yüzlerce Bel’am ve Bersisa mevcuttur. Bunlar, senelerce koşup dururlar. Kıbleyi tam tayin edemediklerinden nereye koştuklarını bilemeden geçirdikleri seneleri her şeye rağmen sermaye kabul eder, onlarla avunurlar. Boşuna koştukları yılları sayar durur ve hep onlardan bahsederler. Fakat, bir şey kazanıp kazanmadıklarını hiç düşünmez ve hayatlarının muhasebesini yapmaya da asla yanaşmazlar. Dolayısıyla da, az gider, uz gider; dere tepe düz gider ama bir çuvaldız boyu bile yol alamazlar; mesafelere yenik düşerler.

Kalblerimizi Kaydırma…

Evet, bir mü’minin en önemli yanı sürekli Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunması; O’nun himayesine ve inayetine sığınmasıdır. Beyhude midir ki, bütün iman esaslarını hakka’l-yakin bilen ve mücessem iman kesilen Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Allahümme ya Mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dînike – Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Benim kalbimi de dininde sabitleyip perçinle.” duasını dilinden hiç düşürmemiştir. Başka bir duada da sürekli “Allahümme ya Musarrifel Kulûb, sarrif kulûbenâ ilâ tâatik – Ey kalbleri evirip çeviren Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!” demiştir. Gerçi, bir rivayette Peygamber Efendimiz’in bir önceki duayı “kulûbenâ” şeklinde ve cem’î (çoğul) sigasıyla söylediği de belirtilmektedir; fakat, Allah Rasûlü genelde “Allahümme ya mukallibel kulûb, sebbit kalbî ala dinike” diyerek bu talebini nefsi mütekellim (birinci tekil şahıs) sigası ile dile getirmiştir. Söz Sultanı’nın bu lâl ü güherindeki espriye dikkat etmek gerektir. Zira, Rasûl-i Ekrem Efendimiz hiç dilinden düşürmediği bu duada “Benim kalbimi de dininde sabit eyle!” demektedir. Endişesi mi vardı onun, hâşâ ve kellâ! Cenâb-ı Allah ona imanı lutfederken aynı zamanda onu Habibi’nin kalbine perçinlemişti. Fakat, isterseniz siz bu sözü de Peygamber Efendimiz’in temkinine ve ne olur ne olmaz mülahazasına bağlayabilirsiniz. Tabii ki bu çok önemli meselede ümmetine ders veriyor olması da hatırdan dur edilmemelidir. Onun bu tavrı, “Zinhar, bu hususta kusur etmeyin; Allah’ın korumasına sığının, sürekli O’na teveccüh edip dua dua yalvarın” manasına gelmektedir.

Dolayısıyla, Allah’ın rızasına nail olma meselesi de ibadet ü tâatin yanında, sürekli Cenâb-ı Hak’tan istemeye vâbestedir. Şayet, O’nun hoşnutluğunu kazanmak ve sevgisine mazhar olmak istiyorsanız, seyr ü süluk-i ruhanîde sizi muhabbete ve rızaya götürecek yol ne ise o yolda yürümelisiniz. Kendi anlayış ve idrakinize göre rızaya ulaştıracak bir yol bulup onu takip etmelisiniz. Kalbin zümrüt tepelerinde o hakikate doğru seyahat yapmalısınız. Fakat, o yolda yapıp ettiklerinizi kat’iyen yeterli görmemeli; gece-gündüz, sabah–akşam el açıp tazarrû ve niyazla Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı, O’na teveccüh edip içinizi dökmeli ve yana yakıla O’ndan rızasını istemelisiniz.

Senin Rızan Allah’ım!..

Bu açıdan, “Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ – Allah’ım bizi nefsin hoşuna giden değil, Senin razı olacağın, rıza ve hoşnutluğunu kazandıracak işlere muvaffak eyle.” niyazı çok sevdiğim bir duadır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de bu duayı çok tekrar etmiş; sürekli rıza talebiyle tazarru ve niyazda bulunmuştur. Siz ister “Allahümme veffiknâ ilâ mâ tühibbu ve terdâ” dersiniz, isterseniz de, fiili hiç söylemeden “Allahümme affeke ve afiyeteke ve rızâke. Allahümme ilâ mâ tühibbu ve terdâ – (Benim isteğim) affın, afiyetin ve rızân Allah’ım; sevip hoşnut olduğun şeylere beni hidayet buyur!” şeklinde dua edersiniz. Böyle bir dua kendi nefsinizin istekleri peşinde koşma yerine O’nun muradını talep etme manasına gelir ve nefsinize rağmen yapılmış bir duadır.

Zaten, bir mü’min Allah’ın hoşnut olacağı ve seveceği şeyleri istemelidir. Çünkü, her şeyden daha önemli olan O’nun hoşnutluğudur. Eğer Cenâb-ı Hak bir kulun bu mevzudaki duasına icabet buyurur ve rızasını ona yâr ederse, artık onun için alacak–verecek bir şey kalmamış sayılır; çünkü o, alınacak en kıymetli semereyi almıştır. Zira, Allah’ın muhabbetine ve rızasına mazhariyet en büyük bahtiyarlıktır.

Evet, rıza-yı ilahi sadece ibadet ü tâate bağlı olmadığı gibi, yalnızca seyr ü süluk-i ruhaniyle ulaşılan bir ufuk da değildir. Ona yürüyen insanın hep tetikte olması ve Allah’a sığınması gerekmektedir. Her adımda bir kere daha gönlünü kontrol etmesi ve “Acaba rıza talebim yerinde duruyor mu?” diyerek temkinli yürümesi icap etmektedir. Elli tane hırsızın bulunması muhtemel olan bir çarşıda dolaşan insanın sık sık ceplerini yoklaması gibi, mü’min de sürekli gönlünü yoklamalıdır. Kolundaki saatin, cebindeki cüzdanın ve belindeki kemerin bile kapkaça gittiği bir dönemde, kapkaççıların çokça dolaştığı bir caddede nasıl yürümesi iktiza ediyorsa, rıza yolunda da öyle yürümelidir.

Unutmamalısınız ki, belki etrafınızda sizi hıfzeden melekler sayısınca şeytanlar imanınıza tuzak kurmuş bekliyorlar. -Hafizanallah- zaaflarınızdan sizi vurmak için intizar ediyorlar. Bir kuytu yerde kapkaç yapmak ve bir köşede sizi kündeye getirmek için fırsat kolluyorlar. Öyleyse, gözleriniz sürekli O’nun kapısında olmalı; diliniz ve gönlünüz de hep O’nu anmalı. Düşünün ki, bir cin taifesi içinden geçiyorsunuz. O bir pençe atıp bir yanınızı koparmak, beriki bir hamle yapıp bir tarafınıza vurmak için sabırsızlıkla bekliyor ve siz biliyorsunuz ki, onların şerlerinden korunmanın yegane çaresi Cenâb-ı Hakk’a teveccühtür; o esnada dudaklarınızın kıpırdaması durur mu hiç? Tabii ki durmaz. Sürekli O’na dua ve iltica edersiniz; Ayetü’l-kürsî okuyarak ya da Felak ve Nas’ı tekrarlayarak şerirlerin şerlerinden Allah’a sığınırsınız. İşte, yürüdüğünüz yolun her köşesinde nefis ve şeytan tarafından kandırılabileceğinizi de hesaba katmalı ve sürekli “Allahümme affeke ve afiyeteke ve rızâke. Allahümme ila mâ tühibbu ve terdâ” demelisiniz, Cenâb-ı Hak’tan af ve afiyet istemeli, rızasına uygun işlere muvaffak kılmasını dilemelisiniz. Allah, gizli-açık her hâlimizi bildiğine göre, duâda sözden daha ziyade özün önemli olduğu mülahazasıyla dudaklarınızdan dökülen her kelimeye gönlünüzden vize almış olma şartını da gözardı etmemelisiniz; yani, Cenâb-ı Hakk’a hep gönlünüzün diliyle seslenmelisiniz.

Bu itibarladır ki, imanın zevkine ermiş ve ibadette hassaslaşmış ruhlar, kat’iyen duada da kusur etmezler. Böyleleri, ibadeti varlıklarının gayesi bildikleri gibi duaya da fevkalâde önem verirler.. maddî-mânevî sebeplere riayetin yanında gönüllerini Rahman ü Rahim’e açıp yalvarmayı, O’na yakınlık arayışının sesi-soluğu gibi değerlendirir ve dualarını bir ümit, bir reca nağmesi gibi seslendirirler. Dua ederken, ümit ve beklenti neşvesinin yanında, mehabet ve endişe esintilerini de iç içe yaşarlar. Cenâb-ı Hakk’ın rahmet ve inayet kapılarının ardına kadar herkese açık bulunduğunu düşünür ve gece-gündüz, yüksek sesle ya da fısıltı halinde, gizli ya da açıktan dua dua yalvarırlar.

O’nun ve Sevdiklerinin Sevgisi

Peygamber Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) öğrendiğimiz dualardan biri de “Allahümme innî es’elüke hubbeke ve hubbe men yuhibbuke ve hubbe amelin yukarribu ilâ hubbike – Allahım, her şeyden önce Senin sevgini talep ediyorum; sonra bana Seni sevenleri sevdirmeni istiyorum ve bir de Sana yaklaştıracak amelleri benim içim sevimli kılmanı dileniyorum.” şeklindedir.

Bu duada zikredilen ilk talep Allah’ın sevgisidir. Evet, Allah sevgisi her şeyin başı ve bütün sevgilerin de en saf, en duru kaynağıdır. Hakkıyla iman eden kullar, evvelen ve bizzat Allah’ı severler ve başkalarına karşı da O’ndan ötürü alâka duyarlar.

Mü’minler, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisinden sonra O’ndan ötürü, başta Rasûl-ü Ekrem Efendimiz olmak üzere bütün nebileri ve velileri severler. Bu dünyayı da yine, O’nun güzel isimlerinin bir tecelligâhı ve öteki dünyaların da bir mezraası olması açısından severler ki, bu da Allah’a karşı samimi alâka duymanın bir ifadesidir ve Allah’tan ötürü bir sevgidir.

Peygamber Efendimiz’i, Raşit halifeleri, diğer sahabe-i kiramı ve onlardan günümüze kadar gelip geçen bütün selef-i salihîni, yani Allah’ın sevdiği insanları sevmek, onlara karşı sıcak bir alâka hissetmek ve onları hayırla anmak bir manada onlarla tanışmak, onlara bir bayram tebriği göndermek ve bir tebrik kartıyla da olsa onların halkasına dahil olmak gibidir.

Ayrıca, seven sevdiğine benzemeye çalışır, ona itaat eder; onun gibi olma gayretine girer. Allah’ın sevdiklerine benzemek de, O’nun memnun ve hoşnut olacağı sıfatlarla mücehhez olmak demektir. Söz konusu duadaki “Allah’ım sevdiklerini bana da sevdir” niyazında bu hususa da ima vardır. Elmalılı M. Hamdi Yazır, meşhur tefsiri Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinin mukaddimesinde ne hoş söyler:

“İnayetine sığındım, kapına geldim.
Hidayetine sığındım, lütfuna geldim
Kulluk edemedim, affına geldim
Şaşırtma beni, doğruyu söylet
Neş’eni duyur, hakikatı öğret
Sen duyurmazsan ben duyamam
Sen söyletmezsen ben söyleyemem
Sen sevdirmezsen ben sevemem
Sevdir bize hep sevdiklerini
Yerdir bize hep yerdiklerini
Yar et bize erdirdiklerini”

Evet, Allah’ın sevdiği veli kulları sevmek onların defterine kaydedilmek manasına da gelir. Mesela, Cenâb-ı Hak size Hazreti Abdülkâdir Geylanî’yi çok sevdirir, içinizde derin bir alâka duyarsınız ona karşı. Onu hiç görmemişsinizdir bile. Fakat, bu Hak dostunu her anışınızda gönlünüzün inşirahla dolduğunu hissedersiniz; bu sevginizi salât ü selamlara yükler ona gönderirsiniz. Böylece ona bir tebrik kartı atmış olursunuz. Bilmelisiniz ki, onlar vefalı insanlardır; kartınızı asla mukabelesiz bırakmazlar. Onu alır, arşivlerine kaydeder ve mutlaka bir mukabele fırsatı kollarlar.

Ehlullah’ın Himmeti

Bediüzzaman hazretleri, kendi muhasebesini yaparken, kendisine çok yakışan büyük bir tevazu ile “İlahî, günahlar dilime kilit vurdu, isyanların çokluğu belimi büktü, gafletin dehşeti sesimi kıstı; fakat, yine de Senin kapına geldim. Günahlarla âlûde halimle değil, efendim Abdülkadir Geylânî hazretlerinin Hak katında makbul ve kapıcı tarafından tanınan sesiyle Senin kapının tokmağına dokunuyorum!” der; Allah nezdinde makbul bildiği bu Hak dostunun sözleriyle Cenâb-ı Hakk’ın dergahına müracaat eder ve adeta yazdığı dilekçenin altına o salâhiyetli zâta imza attırır.

Varsın, âlemi sadece şu üç buuduyla değerlendirenler ve cismaniyet çeperini yırtamayan kimseler bu türlü hadiselere inanmasınlar. Ne var ki, bizim inancımıza göre kainatta hiçbir şey tesadüf değildir ve her şeyin zimamını yed-i kudretinde tutan Hayy ü Kayyum icraat-ı sübhaniyesine pek çok esbâbı perde yapmaktadır. Ehlullah da Cenâb-ı Hakk’ın bazı icraatına vesile kullardır.

Evet, Cenâb-ı Allah size Abdülkadir Geylânî, Şâh-ı Nakşibend, İmâm-ı Rabbânî, Hâce-i Ahrar, Ebu’l-Hasen el-Harakânî, Ahmed Rufaî, Ahmed Bedevî, Mevlâna Halid ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarını sevdirir. Onları görmediğiniz gibi belki şemaillerini dahi bilmiyorsunuzdur. Haklarında bir kaç menkıbe duymuşsunuzdur, o kadar. Fakat, Allah onlara karşı kalbinize derin bir alâka koyar, içinize bir sevgi koru atıverir. Artık onlara da dua etmeden ellerinizi indiremez olursunuz; günde birkaç defa onları da zikreder, okuduğunuz Kur’an’ın ve salavat-ı şerifelerin sevaplarını onların ruhlarına da hediye edersiniz. Hatta sadece kendi şahıslarını yâd etmekle kalmaz; dualarınıza onların annelerini, babalarını ve aile fertlerini de katarsınız. Mesela; İmâm-ı Rabbânî hazretlerine dua ederken, onun hocalarını, talebelerini, annesini, babasını, evlatlarını, kardeşlerini, torunlarını umumi olarak söylersiniz; şayet biliyorsanız bazılarını ismen zikreder, mesela “mübarek oğlu Şeyh Muhammed Masum efendi” dersiniz. İşte, onları bu genişlikte yâd etmeniz muhtevalı bir tebrik yazmak gibi gelir onlara. Cenâb-ı Allah, haberdar eder onların ruhlarını. Hazret alır sizden gelen o muhtevalı kartı; koyar onu arşivine. Darda kaldığınız, bunaldığınız ve bir çıkış yolu aradığınız bir anda ve belki de o sırada o Hazret’e teveccüh etmemenize ve onun adını anmamanıza rağmen, Hak Dostu yönelir herkesin teveccüh etmesi gereken kapıya; “Ya Rabbî” der, bir vefa borcum var benim bu bîçare kuluna. Yardım et ona!” ve sonra da büker boynunu Müsebbibü’l-Esbâb’a saygı şuuruyla. Bir gün o, bir başka sefer de diğeri, ama bir kart gönderme kadarcık tanışıklık kurduğunuz bir hak eri, yardım beklediğiniz bir anda boynunu büker; “Ya Rabbî, tanışıyoruz biz bununla!..” der ve size referans olur.

Sevgimizdir Sermayemiz

Böyle bir dehâlet, bir sığınma, bir istimdat ve büyükleri hayırla yâd ederek onlarla bir tanışıklık sağlama cehdi şirk işmam eden tavırlardan uzak olduğu gibi, cüret, enaniyet, kibir ve su-i edepten de uzaktır. Çünkü, bu mülahazanın ardında kendi ameline güvenmeme duygusu vardır. Bu tavır, “İşin doğrusu, biri elimizden tutmazsa biz Münker ve Nekir’e doğru dürüst cevap veremeyiz. Ötede biri imdadımıza koşmazsa mahşeri aşamayız; birinin eteklerine yapışmadan sıratı geçemeyiz!” hislerinin sesi-soluğudur. “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadis-i şerifi fehvasınca, ötede o rehberlerle, hususiyle de Rehberler Rehberi Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam) ile beraber olma arzusunun ifadesidir. Ayrıca, elinden geldiğince dine ve diyanete bağlı yaşayan ama ameline asla itimat etmeyip sadece Allah’a ve O’nun makbul kullarına karşı beslediği sevgiyi sermaye olarak kabul eden bir insanın sürpriz bir şekilde maiy­yet-i ilâhiyeye maz­har olması da her zaman muhtemeldir.

Arz etmeye çalıştığım duada, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) üçüncü olarak, “Allahım, Sana yaklaştıracak amelleri bana sevdir!” diyor. Allah’ın sevdiği kullar hem burada hem de ötede insan için birer hayır vesilesi ve şefaatçi oldukları gibi, Cenâb-ı Hak katında makbul ameller de hem insanın, cismaniyetin darlığından kurtulup Allah Teâlâ’ya yaklaşmasına vesile olur, hem burada bazı belalara karşı paratoner vazifesi görür, hem de ötede bir burak olup Cennete taşıyan bir vasıta haline gelir. Bu ameller, esaslarına ve şartlarına dikkat edilerek ihlaslıca yerine getirilen namaz, oruç, hac, zekat ve kurban gibi ibadetler olabileceği gibi, ihlas, ihsan, haşyet ve rıza gibi kalbî ameller de olabilir.

Dolayısıyla, bir mü’min “Allahım, beni öyle bir amele muvaffak kıl ki, ben o amelle Senin sevgine ulaşayım. Rızana muvaffak kıl, amelde ihlasa muvaffak kıl, yaptığım ibadet ve iyiliklerde temadiye muvaffak kıl! Adın anılınca kalbi tir tir titreyen kullarına nasip ettiğin haşyet hissine muvaffak kıl! Özene bezene yapıp ettiğim hayır ve hasenattan sonra bile “Acaba ihlaslı oldu mu, Hak katında makbul sayıldı mı?” endişesini taşıyıp temkinli yaşamaya muvafffak kıl!” demelidir. İşte, bütün bunlar muhabbet-i ilâhiyeye açılan birer yol ve rıza-yı ilahiye götüren birer vesiledir.

Sözün özü; dua halis bir ubudiyetin ve ihlaslı bir kulluğun şiarıdır. Aynı zamanda dua, sebepler üstü bir talebin ve esbabı aşarak Müsebbibü’l-esbâb’la (celle celalühû) münasebete geçmenin ayrı bir unvanıdır. Nihayetsiz istek ve ihtiyaçları olan insan bütün dileklerini Cenâb-ı Hakk’a arz edip O’ndan isteyebilir. Ne var ki, halis bir mü’minin en başta gelen talebi, Allah’ın rızası ve hoşnutluğu olmalıdır. Allah’ın sevgisi, O’nun sevdiklerinin muhabbeti ve O’na yaklaştıran amellerin insana sevimli gelmesi de dualara icabet eden Rabbimizden istenilmesi gereken diğer önemli hususlardandır.

Rahat Düşkünlüğü ve Çalışmadaki Lezzet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Üstad hazretleri hizmet insanı için en büyük tehlikelerden birinin de “meylürrahat” olduğunu belirtiyor; onu, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olarak vasıflandırıyor. Rahata düşkünlüğün umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olması ne demektir? Bu tehlikeye karşı alınabilecek tedbirler nelerdir?

Cevap: Bediüzzaman hazretleri yeis, acelecilik ve bencillik gibi değişik tehlikelere temas ettiği yerde bir de “meylürrahat”a değinmektedir. Soruda da ifade edildiği gibi, “Sonra, umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan meylürrahat gelir. Himmeti kaydeder, zindan-ı sefalete atar.” diyerek, bu felakete dikkat çekmektedir.

“Meylürrahat”, meyil ve rahat kelimelerinden meydana gelen bir tabirdir; bazen, tembellik ve tenperverlik kelimelerinin yerinde de kullanılan bu ifade, çalışmayı sevmeme, iş görmeyi istememe, sıkıntıya katlanmaya hiç yanaşmama ve hep rahat etme, dinlenme, eğlenme peşinde olma manalarına gelmektedir. Hazreti Üstad, Risalelerin pek çok yerinde farklı yanlarıyla hep bu mesele üzerinde durmuş; tasrîf yaparak konuyu değişik vesilelerle farklı zaviyelerden defalarca ele alıp açıklamış, onu şeytanın desiselerinden biri olarak saymış ve ondan kurtulma yollarını göstermiştir.

Rahat Zahmettedir

Rahata düşkünlük de diyebileceğimiz “meylürrahat”, aynı zamanda, dünyanın cazibedar ve zahirî güzellikleri karşısında hevesin uyanması ve insanda çalışmaya karşı bir gafletin hasıl olması demektir. Bu hastalığa yakalanan bir insan, artık cismânî varlığı hesabına hareket etmeye, ömrünü bedenine bağlı olarak sürdürmeye başlar; hayata sadece yeme içme, gezip tozma, eğlenip dinlenme, yatıp uyuma, böylece gününü gün etme, sürekli zevk alma ve hayatın keyfini çıkarma mülahazasıyla yaklaşır. Aslında bu düşüncedeki bir insan, zamanla öyle bir hayattan da bıkar; bir süre sonra, yapıp ettiği hiçbir şeyin tadı, tuzu kalmaz. Başlangıçta severek yaptığı ve peşinden koştuğu işler bile artık ona zevk vermez ve o ardı arkası kesilmeyen şikayetlerin, öldüren sıkıntılı hallerin ağına düşer; sürekli ondan bundan şikayet eder ve devamlı buhranlar içinde yaşar. Şikayetler ve bunalımlar kısır döngüsünde kıvranır durur; zira, Risalelerde tafsilâtıyla ifade edildiği gibi, şerlerin ve günahların aslı ve mayası ademdir, yani yokluktur. Adem ise bizâtihî şerdir, karanlıktır. Yeknesak istirahat, sükûnet ve durgunluk gibi hâletler, ademe, hiçliğe yakın oldukları için ademdeki karanlığı hissettirip sıkıntı verirler.

Evet, kendilerini sadece zevk ve eğlenceye veren, çalışmaya yanaşmayan ve yararlı işler ortaya koyamayan kimseler, derin bir karamsarlığa ve felç eden bir bedbinliğe yakalanırlar. Hem iş yapamamanın karamsarlığı, hem bir işe yaramıyor olma mülahazasının karamsarlığı, hem de arkadaşlarından ayrı düşmenin, herkesin ardında kalmanın, çıtayı aşağı düşürüp işi aşağıdan götürmenin karamsarlığı ile iç içe sıkıntılara ve bunalımlara girerler. Her bunalım içlerindeki çalışma gücünü biraz daha kırar ve onları bütün bütün bedbinliğe sürükler. Onca zevk u sefaya rağmen rûhen bomboş bir hâle ve kalben de bir tatminsizlik içine gömülürler; bir hayalet gibi kendilerini kovalayan streslerden ve anguazlardan bir türlü kurtulamazlar; kurtulmak bir yana, ruh boşluğundan sıyrılalım derken aldatan bir oyundan öldüren başka bir eğlenceye, cismânî bir çukurdan nefsânî başka bir gayyaya yuvarlanır dururlar. Ömürleri sürekli böyle bir fasit daire içinde geçip gider de bir türlü bunu fark edemez ve o kötü gidişin önüne geçemezler.

Cenâb-ı Hak, bütün mevcudâtın bağrına hareket etme ve çalışma meyli koymuştur; “sünnetullah” dediğimiz bu sırdan dolayıdır ki, topyekün canlılar hareket halinde olduğu gibi, bir bakıma cansız eşya bile, şevkle ve lezzetle kendi vazifelerini yapmaktadır. İşte, Yüce Yaratıcı’nın bu ilahî adetini görmezlikten gelerek işsiz, tembel ve rahat döşeğine bağlı yaşayanlar, çoğunlukla çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünkü, onlar bir taraftan ademe yakınlığı itibarıyla işsizliğin ve tembelliğin hasıl ettiği bunalımlara düşerken, diğer taraftan da çalışarak elde edemediklerine, başka yollarla ve genellikle gayr-ı meşru vasıtalarla ulaşmaya çalışırlar. Rahat yaşama ve hayattan kâm alma düşüncesinde olan kimseler meşru dairede çalışıp helal dairesinde geçimlerini sağlayamayınca bin bir türlü gayr-ı meşruluğa bulaşır ve belki helal kazanan insanlardan kat kat fazla zahmet ve meşakkati rahatlık aradıkları o çirkin yollarda çekerler. Bu açıdan da, darbımesel haline gelmiş şu cümle çok doğrudur: “Rahat zahmette, zahmet rahattadır.”

Gerçi, bizim ülkemizde hırsızlık, kapkaççılık ve soygunculuk gibi şeytanî işler, ahlakın tefessüh etmesini ve toplum yapısındaki dejenerasyonu da kullanan bazı güçler tarafından organize ediliyor. O türlü cürümlerin neredeyse yüzde sekseni bir kısım şer şebekeleri tarafından planlanıp sahneye sürülüyor. Ülke ve millet düşmanı bazı güç odakları, insanları güvende olmadıklarına inandırmak, toplumu kaosa sürüklemek, böylece mevcut iktidarı zor duruma düşürmek ve ülkede istikrar kalmadığını iddia ederek anti-demokratik bir kısım müdahalelere zemin hazırlamak gibi değişik mülahazalarla bu adi suçları bile büyük planlarının bir parçası olarak profesyonelce yapıyorlar. Bazıları da, onlara bakarak ve nasıl olsa onlara fatura edileceğini düşünerek mafyalaşıyor; kimi masumların kollarını kırıyor, kimilerini elsiz ayaksız bırakıyor ve kendi hesaplarına dilenmeye ya da hırsızlık yapmaya mecbur ediyorlar. İşte, bazı ülkelerdeki belli bir plana matuf bu türlü gayr-ı meşru faaliyetleri hususi mahiyette değerlendirmek gerekse de, umumi manada bu suçları işleyenlerin de olmadık zahmetlere katlandıkları görülüyor.

Kolay bir şekilde para kazanma ve kısa yoldan zengin olup rahata kavuşma peşinde koşan bu mücrimler de çok büyük meşakkatlere giriyorlar. Mesela, bankaların paralarını -kendi ifadeleriyle- hortumlayan ve milletin servetini başka kanallara akıtanlar, çok ciddi bir fikir cehd ü gayreti sergiliyorlar; öyle ki, aldatma, kandırma, dolandırma hesabına zonklayan şakaklarını meşru dairede ağrıtacak kadar helal yolda çalışsalar, belki yine çok kazanacak, herkesten rahat yaşayacak, saygı duyulan insanlar olacak ve kendileri de vicdan huzuru içinde bulunacaklar. Günah arkasında koşturup kendilerini tehlikeye attıkları kadar, meşrû dairede de koştursalar, zannediyorum, başkalarının elde edemeyeceği imkanlara ulaşacaklar. Bu itibarla, hırsızların ve soyguncuların işleri de çok rahat değil; onların yaptıklarında da bir sa’y ve gayret var; fakat, onlarınki yanlış yolda bir sa’y ü gayret. Aslında, Hazreti Üstad’ın ortaya koyduğu, “Helal dairesi keyfe kafidir; harama girmeye ihtiyaç yoktur” disiplini her alanda geçerlidir. Yeme, içme, dinlenme gibi ihtiyaçların, sair beşerî arzuların ve cismânî iştihaların hepsi Allah’ın meşru kıldığı dairede tatmin edilebilir, kat’iyen harama girmeye gerek yoktur. Haram şeytanın işidir; o insandaki iştihayı kabartır, meşrunun dışında başka şeylere karşı insanın içinde arzu uyarır. Arzularının esiri olan insanlar da maddî gözleri gördüğü halde kör gibi yaşarlar; kulakları vardır ama hakikatleri duyamazlar; akıllı gibi görünseler de eşya ve hadiseleri değerlendiremezler. Dolayısıyla da insanlık onur ve haysiyetiyle asla bağdaşmayacak işler yaparlar.

Bütün Rezilliklerin Yuvası

Bu açıdan, meylürrahat, aynı zamanda umum rezaletin yuvasıdır; bütün utanç verici haller, maskaralıklar ve rezillikler onun gölgesinde boy atıp gelişirler. Hayırlı faaliyetlerin içinde yer almayan kimseler şeytanın ağına yakalanırlar. Şeytan onları mutlaka bazı şeylerle meşgul eder, nefsanî ve cismanî bir kısım işlere yönlendirir. Mesela, biraz gezip stres atayım, bir yerde az eğleneyim, İnternet siteleri arasında dolaşayım, şöyle bir film seyredeyim… mülahazalarıyla lâubâli ve mâlâyâni şeylere girmelerini fısıldar. Bu fısıltıları takip ederek günah deryasına yelken açan insanlar hem en değerli zamanlarını boş yere tüketirler hem de bazen bir lokma, bir bakma ya da bir tutma ile olmadık günahlara, rezilliklere ve maskaralıklara girerler.

Kendilerini tembelliğe, tenperverliğe ve lâubâliliğe salmış insanların dünyada başardıkları hiçbir şey yoktur. Nitekim, beşinci asırdan bu yana rahat yaşama sevdasına tutulan ve zevk ü sefaya düşen bizim zavallı ve bahtsız dünyamız ilmî müesseselerini, araştırma aşkını ve yeni keşiflere ulaşma cehdini başkalarına kaptırmıştır; dolayısıyla da ezilmeye, yenilmeye ve mahkum yaşamaya dûçâr olmuştur. Geçmişin oldukça cahil ve her zaman gözümüzün içine bakan toplumları ilmî seviyeleri, araştırma ciddiyetleri, maddî terakkîleri ve teknolojik üstünlükleriyle bizim üzerimizde hakimiyet kurmuşlardır ve bizi dilenci haline getirmişlerdir. Getirmişlerdir; zira belgesellerde hayranlıkla seyrettiğimiz kâşiflerin her birerleri belki senede ancak bir-iki defa evlerine gitme imkanı bulabilmişlerdir. Bazıları ömürlerinin yirmi senesini kobraların hayatını araştırmaya adamış, bir ormanda yatıp kalkmış ve bugün çoklarının din adına bile katlanmayacakları mahrumiyetlere katlanmışlardır. Dolayısıyla, tembelliğin ve rahata düşkünlüğün, her türlü zillet ve mahrumiyetin en başta gelen sebeplerinden olduğuna en güzel şahit bizim hâl-i hazırdaki durumumuzdur. Zaten, kendini rahat ve rehavetin kucağına salıveren ölü ruhların, kalkıp laboratuvarlarda uzun süreli çalışmaları, kendilerini o işe vermeleri ve her şeyi didik didik etmeleri düşünülemez. Bu rahat ve rehavete düşkünlüğe bir de aşırı hâneperestlik de eklenince, artık mücahede hattının terk edilmesi ve ferdin ruhta bir felç yaşaması mukadderdir. Bu itibarla, şayet dünyanın en tembel ve araştırma aşkından mahrum insanları bizim dünyamızdaysa, işte bu bizim için bir zillet ve bir ayıptır.

Evet, fert planında rahata meyletme, toplum planında da böyle kötü bir tablo meydana getirir; neticede hem fertler hem de o fertlerin oluşturduğu toplum esaret ve zillete mahkum olur. Haddizatında, toplumları mahveden sebeplerin başında, fertlerin kendi rahatlarının ve keyiflerinin peşine düşmeleri, başkalarının sırtından geçinmeyi istemeleri ve kendileri tok olduktan sonra diğer insanların halini hiç düşünmemeleri gelmektedir. Ömrünü istirahatta geçiren, başkasının sırtından geçinen, bedavadan yiyen–içen ve tufeylîliği hayat felsefesi haline getiren böyle kimseler hem bu dünyada kronik sarhoş olarak yaşarlar, hem de ötede şeytan tarafından çarpılmış gibi kalkarlar. Merhum Hamdi Yazır, “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin uykudan kalkışı gibi kalkarlar.“ (Bakara, 2/275) mealindeki ayet-i kerime münasebetiyle onların halini çok güzel resmeder: “Bunlar ribâ ile, emek ve iş sahiplerinin çalışmalarının ürününü adeta gasb edip onunla geçindiklerinden sürekli tembellik içinde yatarlar; kalkma vaktinde de rahat ve hızlı bir şekilde uyanamaz ve hemen doğrulamazlar; pek çoğu şeytan çarpmış gibi saatlerce ağzını, yüzünü buruşturarak yataklarında sağa sola dönüp durur ve sendeleye sendeleye kalkarlar. Fakat asıl mesele bu değil, bunlar karınlarını riba ile doldurduklarından dolayı bir hadîsi Nebevîde de beyan olunduğu üzere kabirlerinden kalkarken umumiyetle saralı veya mecnun halinde kalkacaklar ve bu hal onların alâmeti farikaları olacaktır.”

Felâkete Sebep Olan Şımarıklar

Kur’an-ı Kerim, ‎ yemesinde-içmesinde, yatmasında-kalkmasında aşırı aristokrat davranan, şan-şöhret, makam-mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkanlar sebebiyle zamanla doğru yoldan saparak hayasızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve onları helâke götüren hususları nazara vermiştir. Gazab-ı ilahî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gâye-i hayal ‎ hâline getirmiş bu insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir. Nitekim, bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: “Ve izâ eradnâ ennühlike karyeten” Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde; “emernâ mütrafîhâ” Oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmış aristokrat sınıfına iyilikleri emrederiz; “fe fesekû fîhâ” Buna rağmen onlar dinlemez, fısk u fücura devam ederler, kulluk adına takdir edilen çerçevenin dışına çıkarlar, kendileri için mukadder olan fıtratın sınırlarını aşarlar; “fe hakka aleyhe’l-kavlu” Bu sebeple, o belde hakkında ceza hükmü kesinleşir, onlar Allah’ın vereceği o hükme müstehak olurlar; “fe demmernâhâ tedmîrâ” Biz de orayı yerle bir ederiz, oranın altını üstüne getiririz. (İsrâ, 17/16)

Her devirde ve her toplum içinde az da olsa yer alan mütrefîn güruhu, akıl, mantık, muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismânî arzuları istikametinde hareket ederler; hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdürür ve davranışlarını hayvanî içgüdülerine göre belirlerler. Bu densizler, ne edep hissinden haberdardırlar ne de hesap endişesinden; insanî değerlere saygı nedir bilmez, yerinde en rezilâne davranışların bile müdafaasını yaparlar; fazilet-rezalet ayrımını, hayır-şer farklılığını bir telâkki ürünü gibi görüp gösterir ve ahlâkî hiçbir endişe taşımazlar. Öyle bir gaflet içindedirler ki, halleri Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom ve Godom sefillerini hatırlatır. Bunlar, cismânî ve nefsânî arzular arkasından koşarken hayattan kâm alma ve kadın-erkek birbirinden yararlanmadan başka bir şey düşünmezler. Her şeyi ve herkesi sadece hayvanî iştihaları hesabına kullanır; yalnızca yaşama tutkusu ve rahat etme arzusu ile nefes alıp verirler.

Hatta, kendilerini o derece yiyip içmeye, zevk ü sefaya ve eğlenceye kaptırırlar ki, adeta şehevânî hislerini ve cismânî arzularını tatmin etmek için yaşarlar. Mesela Eski Roma’nın aristokratları en leziz içecekleri içer, en nefis yiyecekleri yer, tıka-basa doyarlardı; fakat, hedefleri doymak değil de lezzet almak olduğu için, safrayı ve mideyi boşaltmayı kolaylaştıran bir şurub içer; az rahatlar ve tekrar yiyip içmeye durur, bir kere daha –Üstad’ın ifadesiyle- kapıcıya bahşiş verir, dil ve damak zevkini tatmine çalışırlardı. Evet, Eski Roma’nın mütrefîni, ataları ve torunları gibi, adeta yemek, içmek, eğlenmek ve dinlenmek için yaşar; ölümü ve ölüm sonrasını hiç düşünmek istemez ve zevk ü sefa ile unutmaya çalışırlardı.

Aynı hayat çizgisini şöyle-böyle varoluşçuluk felsefesi içinde de görmek mümkündür. Onun bazı temsilcileri en kritik anlarda bile zevklerini tatmin etmeyi düşünebilmişlerdir. Mesela, Fransa adeta bomba yağmuru altındayken, Almanlar kat’iyen aşılamaz sanılan lejyonları bir gecede aşıp Fransızların cesedleri üzerinde yürürken, bu felsefenin tabilerinden, “Bu adamlar bizi iflah etmeyecek, nasıl olsa öleceğiz; bari bu gece keyif adına ne varsa hepsini yapalım, bir güzel eğlenelim!” mülahazalarıyla dolanlar olmuştur. Ne tuhaf bir düşüncedir!. Gece boyunca eğlenecek olsalar bile cenaze evinde düğün alayı oluşturmanın alemi nedir? İstedikleri kadar yeseler, istedikleri kadar içseler, gönüllerince eğlenip levsiyâta balıklamasına gömülseler de, ne yararı var onlara?.. Hele tadıp, duyup, zevk ettikleri bir geceden sonra o zevk ufkundan yok olma gibi bir acının bağrına düşmeleri acılarını, ızdıraplarını ve eseflerini katlamaz mı? Evet, kat’iyen mantıkî değildir yaptıkları. Fakat o telkin edilmiştir ve buna bazıları “varoluş” demişlerdir. Güya, bu şekilde kendilerini ifade etmiş, herhangi bir kimsenin takyid ettiği bir kayıtla mukayyet olmadıklarını göstermiş, gönüllerince yaşayabileceklerini isbat etmişlerdir. Tabiî, bütün mütrefîn gibi onların akibeti de hüsran olmuştur.

Ötede Meşakkat Çekmemek İçin

Rahata düşkünlüğün sebep olduğu en büyük sefalet ve rezalet ise, tembelliğin, insana bu dünyada acı ve ızdırap çektirdikten sonra onu bir de ahirette azaba dûçar etmesidir. Burada “Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Rasûlullah” hakikatine sığınmayan ve ruhlar aleminden mahşer meydanına, oradan da daha ötesine kadar uzanan yolculuk için azık edinmeyen tembel kimseler zâhiren bazı yüklerden kurtulmuş olacaklar ama her durakta önlerine çıkan tehlikeler karşısında tir tir titreyecek ve sürekli bin bir türlü ihtiyaç içinde kıvranıp duracaklardır. Tembellik ve tenperverlikten dolayı burada namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerden kaçanlar, görünüşte onların yükünden kurtulmuş olacaklar; fakat, daha sonra her köşe başında kendilerini bekleyen şeytanî tuzaklara hazırlıksız yakalanacak ve dünyada razı olmadıkları azıcık meşakkate karşılık her durakta çok büyük zahmetler çekeceklerdir. Allah’a iman eden ve kulluk görevini yerine getiren kimseler ise, dünyadaki az bir meşakkate bedel, hem burada Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ederek rahat bir ömür sürecek, hem de hayatta iken biriktirdikleri namaz, oruç, hac gibi sermayeleriyle ötede de yol boyu önlerine çıkabilecek tehlikelere ve ihtiyaçlara karşı azık hazırlamış olacaklardır.

İşte, bunlardan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) zararlı ve istenmeyen şeylerden Allah’a sığınırken tembelliği de zikretmiş “Rabbim, tembellikten Sana sığınırım.” demiştir. Dahası, huzuruna gelip müslümanlığını ilan edenlerden Allah’ın emir ve yasaklarına riâyet edeceklerine dair söz alırken, bazılarından tembellikte bulunmayacakları hususunda da biat etmelerini istemiştir.

Sa’y ü Gayret

Bediüzzaman Hazretleri, “meylürrahat”ın nasıl bir tehlike olduğunu belirttikten sonra, ona karşı alınması lazım gelen tedbiri de nazara vermiş; “Siz de, “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (mealindeki) mücâhid-i âlicenabı o cellâd-ı sehhâra gönderiniz.” buyurmuştur.

Evet, insanın tabiatında yeme, içme ve dinlenme ihtiyacı var olduğu, cismanî istekler ve nefsanî arzular bulunduğu gibi rahat etme isteği de mevcuttur. Rahata düşkünlük de insan tabiatının bir yanını teşkil etmektedir. Fakat, Cenâb-ı Allah insana bir de irade gücü bahşetmiştir. Şayet o, iradesinin hakkını verirse, meşru dairede bütün isteklerine nâil olabileceği ve ihtiyaçlarını giderebileceği gibi, rahat etme duygusunu da dengeleyebilir. Öyleyse, meylürrahat türlü türlü ayak oyunları yapan bir sihirbaz gibi onun ayaklarını kaydıracağı, çalışma aşk u heyecanını kıracağı ve himmet ü gayretini bağlayıp onu sefalete sürükleyeceği zaman, insan hemen iradesiyle kıyam etmeli, bir hamlede ayağa kalkıp üzerindeki tembellik tozunu silkelemeli ve çalışmaya koyulmalıdır. Eğer, kendi iradesi bu şekilde ayağa kalkmasına yeterli olmuyorsa, “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Çalışmasının semeresi ise ileride mutlaka görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm, 53/39-41) mealindeki ayet-i kerimeye tutunmalı ve bu müjdeyle iradesini takviye etmelidir.

Beyan-ı ilâhideki, “İnsan sa’yinin karşılığını mutlaka görür.” sözünü sadece öbür âleme ait bir mükafât müjdesi, bir ahiret semeresi ve Cennet meyvesi şeklinde anlamamak lazımdır. Cenâb-ı Allah, çalışan insanı daha dünyadayken de ödüllendirir; bazen bir inşirah ve rahatlama, bazen de yeni hizmetlere karşı arzu ve iştiyak şeklinde mükafât verir. Her çalışma ve gayret aynı zamanda ruhânî bir zevk ve yüksek bir moral olarak geri döner. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri, “Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, hizmetin mükâfâtını hizmet içinde derc etmiştir. Amelin ücretini nefs-i amel içine koymuştur.” der. Evet, sen sa’y ettikçe Allah senin moralini yükseltir, kıvamına kıvam katar, metafizik gerilimini güçlendirir. Seni daha güzel işlere muvaffak eder.

Vakıa, insan hayr ü hasenâtının listesini tutmamalı, yaptığı işlerle övünmemeli, başarılarından dolayı fahirlenmemelidir. Bununla beraber, her başarı mü’mim için iki hayrı daha beraberinde getirebilir. Bir yandan, insan, aczine, fakrına ve kusurlarına rağmen salih kullar arasında bulunuyor ve iman hizmetinin bir ucundan tutmaya çalışıyor olma duygusuyla, kendisini o daireye dahil eden Cenâb-ı Allah’a karşı hamd ü senâ hisleriyle dolar. Diğer taraftan da, her başarının sonunda insan için farklı bir mücadele zemini de oluşur. Muvahhid mü’min, yapılan işleri ve başarıları sahibine verme hususunda çok hassas davranır; nefsine pay çıkarmamaya azami özen gösterir. “Hayır! Şu perişan halimle ben bu başarıların binde birini bile elde edemezdim. Şu, şu, şu esaslardan dolayı bunları lutfeden Allah’tır. Başarılar O’ndan, hata ve kusurlar nefsimdendir.” der ve bir de o mücadelenin sevabını kazanır. Kâr içinde kâra muvaffak olur; hem sa’yin sevabını alır, hem hamd ü senânın mükafatını görür ve hem de başarıları asıl sahibine verip Allah’a bağlılığını ifade ederek hasenâtını katlar. Böylece aynı zamanda bir salih daire oluşturmuş olur; hayır, başka bir hayrı tevlid eder; o diğer bir iyiliğe vesile olur; o da başka bir haseneyi doğurur. Böylece, rahat düşüncesine bir anlık karşı koyma ve iradenin hakkını verme neticesinde Allah Teâlâ insana çok şey kazandırır.

Şeytanın Düğümlerini Çözün!..

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) buyurur ki, “Bir insan (gece) uyuyunca şeytan onun boyun köküne üç düğüm atar. Her düğümle beraber, “Önünde uzun bir gece var, rahat uyu!” der. O kimse gece uyanıp abdest alırsa, bir düğüm çözülür. (Kur’ân okuyarak, tesbîh ve tehlîl ederek) Allah’ı anarsa, bir düğüm daha çözülür. Bir de namaz kılarsa, şeytanın düğümlerinin hepsi çözülür. Böylece insan, canlı ve hoş bir hâlet-i ruhiye ile sabaha erer. Aksi halde içi kararmış ve uyuşuk bir halde sabahlar.”

Evet, bir taraftan nefis diğer yandan da şeytan sürekli insanın kulağına fısıldar dururlar; “Rahat et, hele azıcık daha yat, keyfine bak, biraz daha dinlen!” derler. İnsan, bu nefsî ve şeytanî çağrılara uyup biraz daha uyusa ve dinlenme vaktini uzatıp dursa da, o fısıltıların ardı arkası kesilmez. Tembellik, biraz daha rahat etme duygusunu tetikler ve bütün bütün uyuşukluğa sebep olur. Dolayısıyla, ilk şeytanî fısıltı anında iradenin hakkını verip doğrulmak, kalkıp yataktan uzaklaşmak bir tepeyi aşmak gibidir; o tepeyi aşan insan işin gerisini de yavaş yavaş getirir.

Bazen üzerinize aldığınız bir sorumluluk, altından kalkılmaz gibi olur da çok zorlanırsınız; o işe başlamada biraz çekimser davranır, az sıkılır ve hatta bunalımlar yaşarsınız. Bir vaaz, bir konferans ya da bir yazı vakti gelip kapıya dayanınca dünyanın yükü omzunuza binmiş gibi olur, mesuliyetin altında ezilirsiniz. Fakat, o meselenin bir köşesinden başlar, projesini yapar, ana noktalarını belirlerseniz, işin temel atkılarını örgülemiş sayılırsınız. Sonra onu güne veya saatlere taksim edersiniz; on saatlik bir işin bir saatliğini bile yaptığınız zaman, içinizde bir rahatlama hissedersiniz, o kadarcık bir sa’y içinize bir miktar inşirah salar. On fasılda bir faslı halletmiş olma düşüncesi, on faslı da halledebilecek duygu ve düşünceyi tutuşturur içinizde. Ondan sonra iğnenizle, tığınızla veya cağınızla yavaş yavaş işlemesi kalır geriye. Bir zaman sonra da karşınıza büyük bir nakış çıkıverir. Hepsini hallettiğiniz zaman ise, öyle bir rahatlarsınız ki, zaferyâb olmuş bir komutan, işini başarıyla noktalamış bir iş adamı ya da irşad ettiği insanların hepsi üzerinde şöyle–böyle müessir olmuş bir mürşid gibi inşirah yaşarsınız. Bu açıdan da, meylürrahat hücum ettiği zaman hemen pes dememek, ona karşı mücadele etmek ve iradenin hakkını vermek zor olsa da, netice itibarıyla onu aşmak insana öyle bir zevk verir ki, rahatta ya da istirahatta o zevki yakalamak mümkün değildir.

İnsanın Rahatı Çalışmadadır

Haddizatında, mü’min her zaman hareket halinde olmalıdır. O, çalışırken de dinlenirken de hareketi hayatına esas yapmalıdır. Mesâisini çok iyi tanzim etmeli ve hayatında boşluğa hiç yer bırakmamalıdır. Gerçi, beşerî bir ihtiyaç olarak tabii ki o da dinlenecektir; ama zarurî uyku haricinde onun dinlenmesi de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmeli ve onun istirahati bir işten bir başka işe intikal şeklinde olmalıdır. Mesela, kitap mütalaa ederken zihni yorulursa, kendini evrâd ü ezkâra vermeli; vakti gelince namazla nefeslenmeli, bir kere de kıyam, kıraat, rüku ve secde lisanıyla Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli; sonra sâir işleriyle meşgul olmalı, onları yaparken bedenî yorgunluğa düşerse, o yorgunluğu atmak için hemen kapının önünde hazır bekleyen ikinci bir namaza kalkmalı.. ve böylece, “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla dinamik bir hayat tarzı ortaya koymalıdır.

Üstad Hazretleri bu mevzuyu noktalarken, “Evet, size meşakkatte büyük rahat var. Zira, fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı yalnız sa’y ve cidaldedir.” der. Üstad’ın bu sözündeki cidal, Kur’an-ı Kerim’in “mirâ” olarak ele aldığı başkasının sözüne itiraz edip onunla mücâdeleye tutuşmak ve galip gelmek için gerekirse içindekinin aksini söylemek demek olan cidalden çok farklıdır. İnsanın başkalarıyla uğraşması, söz kavgası yapması ve galip görünmek için çekişip durması manasına gelen cidal, İslam ahlakında çirkin bir huy olarak kabul edilmiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, “Bir kavim, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.” buyurarak, bir ümmetin içinde mirâ zuhur ederse, o ümmetin vahyin bereketinden mahrum kalacağını belirtmiştir. Dolayısıyla, fıtrat itibarıyla heyecanlı ve coşkulu bir yapıya sahip olan insan için önemli bir huzur bulma ve rahat etme vesilesi olan cidal, çalışıp çabalama, gayret sarfetme ve bir maksadın hasıl olması için elden geleni yapma manasına gelen sa’y ü gayrettir.

Evet, bir ferdin kalbinde öldükten sonra dirilme inancı varsa, o, bu inanç çizgisinde ameller ortaya koyacak; Rabbi uğrunda, dünyada gösterdiği bütün cehd ve gayreti değişik değişik cennet nimetleri halinde ötede mutlaka bulacağını düşünerek sürekli salih ameller işleyecektir. O her an başka hayırlı bir işin peşinde olacak ve ahiret azığı tedarik edebilmek için dur durak bilmeden çalışacaktır.

Böyle bir çalışma, zâhiren dünya için de olabilir; o işe asıl değer kazandıracak olan husus niyettir. Şayet insan, “Cenâb-ı Allah bana versin, ben de onu değişik şekillerde Rabbime iade edeyim. Rabbim sağanak sağanak başımdan yağdırsın, ben onları baraj gibi bir merkezde biriktireyim; sonra da kanallarla kuvve-i inbatiyesi olan arazinin bağrına salayım.” düşüncesindeyse, onun dünyalık gibi görünen işleri bile Bâkî’ye müteveccihtir ve beka televvünlüdür. Mesela, günümüzde, eğitim ve diyalog faaliyetleri adına dünyanın beşyüz yerinde ocak tüttürülüyorsa bu sayıyı bine çıkarma niyetiyle çalışıp didinen insanların gayretleri sadece dünyalık olarak kabul edilemez. Beşyüz yere daha birer meşale ulaştırıp oraları da aydınlatma meselesi imkana vâbeste bir iştir. Bu iş için, bir taraftan o meşaleleri tutuşturup uzak diyarlara götürebilecek insanlar yetiştirmek gerekirken, beri taraftan da o insanları istihdam edebilecek çalışma alanları hazırlamak icap etmektedir. İşte, bu gayeye matuf olarak hem istihdam alanları oluşturma hem de o alanları dolduracak rehberleri yetiştirme niyetiyle oturup kalkan bir insan dünya işleriyle meşgul olsa bile, niyeti hâlis kaldığı müddetçe hep ahiret hesabına çalışıyor demektir. O Allah’tan alıp yine Allah’a veren bir dağıtım memuru gibidir.

Alvar İmamı, “Allah’dan al, Allah’a ver” derdi. Şayet ahiretin varlığına inanıyorsan ve kendini burada bir misafir, bir emanetçi kabul ediyorsan, Allah Teâlâ sana bir nimet verir, sen de onu farklılaştırır, yine Allah’a iade edersin. Cenâb-ı Hak sana varlık verir, vücud verir, insanlık verir, sıhhat verir.. sen de bunları engin bir kulluk şuuruyla karşılar, Allah’a karşı vefâ, sadâkât ve ibadet olarak değerlendirir ve O’na iade edersin. Allah sana malî imkanlar verir, çalışma gücü verir, canlılık verir, aşk u iştiyak verir.. sen de bunları O’nun yolunda değerlendirir ve Allah’ın adını î’lâ şeklinde O’na iade edersin.. ve böylece bir emanetçi gibi davranırsın. O’ndan alırsın; fakat bir emanetçi şuuruyla alırsın. Emanette emin bir insan olarak senin uhdene verilen her şeyi tam değerlendirir, hatta geliştirip nemalandırır ve sahibine iade edersin. “Ben bu mevzuuda sadece bir hizmetçiyim. Esas mal sahibi Sen’sin, benim sahibim de Sen’sin, mâlikim de Sen’sin, melikim de Sen’sin; ben hem Sen’in milkinim, hem de mülkünüm.” dersin. İşte, bu niyetle ortaya koyacağın bir sa’y ü gayret hangi alanda olursa olsun makbul bir çalışma ve mukaddes bir hareketliliktir.

Sözün özü; -Bediüzzaman hazretlerinin ifadeleriyle- bu kainatta zerreden seyyarata, atomdan galaksilere kadar her şey, her an hareket halinde ve alabildiğine bir faaliyet içerisindedir; bütün varlıklar var güçleriyle harıl harıl çalışmakta ve kendileri için takdir edilen tekvinî emirleri yerine getirmek için şevkle ve lezzetle vazifelerini yapmaktadırlar. İnsanın, “sünnetullah” olarak varlığın bağrına konulan bu hareket kanununu görmezlikten gelmesi ve ona muhalif davranması düşünülemez. Çünkü, sürekli istirahat, monotonluk ve yeknesaklık, keyfiyet itibarıyla adem ve yokluğu çağrıştırır. Hatta en büyük bir lezzet yeknesaklık içinde hiçe iner. Bundan dolayıdır ki, tembel ve işsiz adam, en bedbaht, en muzdarip ve en sıkıntılı insandır. Zira, atalet ademin biraderzadesi, yani yokluğun yeğenidir. Dahası, atalet sıkıntıyı, sıkıntı sefaheti, sefahet de fakirliği ve bedbahtlığı doğurur. Hareket ve tahavvül ise, vücuttur ve vücudu ihsas eder. Vücut ise hâlis hayırdır, nurdur. Bu itibarla da, çalışan insan huzur bulur, şikayet hissiyle değil şükür duygusuyla dolu olur.

Bakanın Oğlu, Komutanın Kızı ve İnternet Sayfaları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Özellikle son senelerde, bazı devlet büyükleri ve onların aile fertleri hakkında tenkit, gıybet ve hatta iftira içeren haberlerin oldukça arttığını görüyoruz. Toplum nezdinde önemli bir konumda bulunan kimselerin onurlarını kıran, itibarlarını zedeleyen ve onları küçük düşüren yayınları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Düne kadar, “medya” denilince sadece radyo, televizyon, gazete ve mecmua akla geliyor; bu isim altında beraberce mütalaa edilen ve yaygınca kullanılan kitle iletişim araçları bu dörtlüden oluşuyordu. Günümüzde bunlara “İnternet” de dahil oldu. Adını uluslararası çalışma ağı manasına gelen iki kelimenin kısaltılmasından alan “İnternet” dünyanın her köşesinden milyonlarca bilgisayarın birbirine bağlanmasıyla meydana geldi ve bambaşka bir haberleşme ağı, çok hızlı bir bilgi alış-veriş hattı teşekkül etti.

Her gün biraz daha gelişen ve büyüyen medyanın ve özellikle İnternet’in pek çok hayrı da beraberinde getirdiği inkar edilemez. Onun sayesinde dünya kadar bilgiye bir anda ulaşabiliyorsunuz. Kendim İnternet kullanmasam da, arkadaşlarda gördüğüm kadarıyla, ancak koca bir kitabı tarayarak elde edebileceğiniz bir bilgiyi İnternet aracılığıyla birkaç tuşa basarak öğrenebiliyorsunuz. Bilgisayarınızın başındayken adeta dünyanın en büyük kütüphanesinde çalışıyormuş gibi, merak ettiğiniz hemen her mevzu ile alakalı malumâtı rahatlıkla bulabiliyorsunuz. Bir ayet, bir hadis ya da herhangi bir kelime hakkında yüzlerce müellifin mütalaasını çok kısa bir sürede ekranınızda görebiliyorsunuz. Ayrıca, küçük odanızda oturduğunuz aynı anda yeryüzünün her yanıyla kolayca haberleşebiliyor; duygu ve düşüncelerinizi bütün dünyayla paylaşabiliyorsunuz.

İnternet’in Çirkin Yüzü

Fakat, maalesef, insan bir işle meşgul olurken her zaman zaruret ya da ihtiyaç sınırları içinde kalamıyor; bazen gereksiz ve faydasız şeylere de bulaşabiliyor. Hususiyle gençler, İnternet’i kullanırken lâubâlîliğe açılabiliyor ve mâlâyânîliğe girebiliyorlar. Harama karşı gözünü kapayacak, kalbini zabt u rabt altına alacak, duygu ve düşüncelerine vize soracak kadar iradeli olamayanlar, seyahatlerini kendi âlemlerinde devam ettiremiyor ve zamanla başkalarının karanlık dünyalarına kayabiliyorlar. Sahilden bir kere ayrılınca da bâtılın tasvirine iyice dalıyor, sâfî zihinlerini tamamen bulandırıyor ve o bataklıklardan çıkamaz hale geliyorlar. Heva ve heves peşinde zaman tükettikçe en ulvî insanî hislerini de birer birer kaybediyor ve bir daha geriye dönmemek üzere bataklığa gömülüyorlar. Hem öyle bir gömülüyorlar ki, anne-babalarıyla samimi sohbet etmek, eş ve çocuklarıyla hoş zaman geçirmek, hatta böylece aile hukukunu gözeterek zamanın her anını ibadet yapıyormuş gibi değerlendirmek ve arkadaşlarıyla sohbet-i Canan’da bulunmak dururken, “chat” adı altında güya “sohbet” etme bahanesiyle olmadık fısk u fücurlara, gıybet ve yalanlara, onca günahlara giriyorlar; hem vakitlerini israf ediyor hem de ailevî münasebetlerin bütün bütün bozulmasına ve yuvaların yıkılmasına bâdî olabilecek cürümler işliyorlar.

Tabii ki, bu günah ne İnternet’e ne de televizyon gibi diğer medya organlarına aittir. Bütün muvasala ve muhabere vasıtaları, iletişim araçları birer silah gibidir. Nasıl ki, Çanakkale’de düşmana karşı kullanılan silah öpülüp başa konulsa sezâdır, mukaddestir; fakat, bir mü’minin kanının dökülmesine sebep olan ya da bir kargaşada kullanılan silah uğursuzdur, kötüdür. Aynen öyle de, İnternet, fuhşa açık birinin elinde, insanları müstehcenliğe ve felakete götüren bir araç; hakiki bir mü’minin idaresinde ise, Cennet’e adam taşıyan nurdan bir vasıta olur. Dolayısıyla asıl kötülenmesi gerekli olan, İnternet siteleri, televizyon ekranları ya da gazete sayfaları değil, onları muzır işlerde kullanan fena insanların duygu ve düşünce örgüleridir.

Maalesef bugün, istediğini istediği zaman göklere yükselten ve dilediğini de hemen gayyâlara batıran; bâtılı tasvîr edip sâfî zihinleri şirâzeden çıkaran ve insanları büyüleyip dilediği yana sürükleyen medya, hayırdan çok şerre sebebiyet vermektedir.. şimdilerde genç-ihtiyar, kadın-erkek, okumuş-okumamış hemen herkes televizyondan sonra İnternet denen devvâr u gaddârın elinde de bir oyuncak ve bu sihirbazın meshûr (büyülenmiş) bir piyonu halini almaya başlamıştır. Mevcut durumu itibarıyla o, bedeni ve cismâniyeti, ruhun ve kalbin önüne çıkararak, vicdana kezzâp döküp insan hissiyatını köreltmekte; gıybete ve iftirâya prim vererek dünya kadar bühtân bağımlısı yetiştirmektedir. Dolayısıyla da, onun aracılığıyla herkes, herkesle oynama imkanı bulmakta ve sürekli olumsuz şeyler yazılıp çizilmektedir.

İnternet Haydutları

Dahası, günümüzde şeytanlık mevzuunda dimağlar daha bir inkişaf etmiş gibi.. medyayı şer hesabına kullananlar öyle değişik yollar deniyorlar ki, ne kanun başa çıkabiliyor onlarla ne de kanun uygulayıcıları. Emniyet görevlileri suçluları derdest ediyorlar, adliye memurları mücrimleri içeri atıyorlar; fakat, onlar mutlaka bir kısım kanunî boşluklar buluyor ve çok geçmeden yeniden dışarı çıkıyorlar. Tabiî, kanunları yapanlar, herkesin hissiyâtını ve oynanması muhtemel oyunların hepsini bilemediklerinden dolayı hiç boşluk bırakmayan hükümler vaz’ edemiyorlar. Zaten bu da normaldir; çünkü, kanunlar statiktir, istiâb alanları sınırlıdır ve belirli bir süre değişmezler, sabit kalırlar. Dolayısıyla, mücrimler çoğu zaman kanunî bir boşluk buluyor ve onu kullanıyorlar. Şahsen, kanun yapanları da bu hususta mazur görüyorum. Çünkü, insanların duygu ve düşüncelerini, bazılarının oyun ve hilelerini, arsızların düzenbazlık ve şeytanlıklarını bütünüyle keşfedip hepsine uygun kanun koyacak olsalar kütüphaneler dolusu kitaplar istiâbında hükümler vaz’ etmeleri gerekir ki, onun da altından kalkılmaz ve o şekilde hüküm verilemez, kanun yapılamaz.

Bu itibarla, medyada aleyhinize bir haber neşredilse, kalkıp açıklama yapabilir, tavzih ve tashihte bulunabilir; yalan-yanlış haber yapanları tekzîb ederek tazminat davası açabilirsiniz. Bazen bu yolla densizlere hadlerini bildirmeniz, haksızlıklarını yüzlerine vurmanız, tazminat kazanmanız ve böylece gıybet ve iftira ihtiva eden yayınların önünü almanız da mümkün olabilir. Fakat, maalesef, özellikle de İnternet’te çoğu zaman daha dolambaçlı yollarla, çok farklı argümanlarla karşılaşmanız ve kanun boşluklarından yararlandıkları için tecavüzlerine hiç son vermeyen kimselere muhatap olmanız da muhtemeldir.

Bazıları değişik İnternet siteleri vasıtasıyla sürekli insanların ırz, haysiyet ve şerefiyle oynarlar; fakat, öyle bir uslûb kullanırlar ki, onun karşısında ne emniyet ne de mahkeme bir şey yapabilir. Mesela, birkaç fırça darbesiyle kenarından köşesinden hafif değişiklikler yaptıkları bir fotoğrafı neşrederler; fotoğrafın kime ait olduğu bellidir ve herkes daha ilk bakışta resmin sahibini çıkarır ama fotoğrafın altında isim olmadığından dolayı böyle bir saldırıya maruz kalan insan mahkemeye başvuramaz, tazminat davası açamaz. Hak iddia edecek olsa, “Bu resimdekine benzeyen sadece siz misiniz?” karşılığını alır; bu defa da “… yağırı olan gocunur” hakaretine maruz kalır. Herkes bilir ki, o yayında tahkir ve tezyif vardır; fakat, kullanılan üslûb itibarıyla hukuk ona karşı bir şey yapamaz. Dolayısıyla da, “Çamur at, izi kalsın!” mantığıyla hareket edenler, insanların ırz, namus, şeref ve haysiyetlerini ayaklar altına almaya ve onların istikbaliyle oynamaya devam edip dururlar.

Ayrıca, bu meselenin çok vahim bir yanı daha var: Bazıları asıl kimliklerini saklayarak değişik ad ve unvanlarla gizli yayınlar yapıyorlar. İzlerini kaybettirmek ve yakalanmamak için de hep hareket halinde bulunuyorlar. Onların zulmüne uğrayan mağdurlar emniyete ihbar etseler de, güvenlik güçleri çoğu zaman onları bulmakta zorlanıyor, bazen de hiç bulamıyor. Nereden yayın yaptıkları, adres ve telefon numaraları belli değil. Her defasında başka bir yerden, çirkin emellerine alet ettikleri sitelere yükleme yapıyorlar; bugün bir internet kafeyi kullanıyor, yarın da bir üniversiteye tezgahlarını kuruyorlar. Emniyet görevlileri o kafeye ya da üniversiteye gidene kadar da onlar çoktan başka bir adresin yolunu tutmuş oluyorlar.

İftiraların Hedefi: Ricâl-i Devlet ve Toplum Önderleri

Öyle ya da böyle, maalesef, bugün hemen herkesin haysiyet ve şerefiyle oynuyorlar. Kimi kendilerine ters görüyorlarsa mutlaka onunla meşgul oluyorlar. Mesela; büyük bir Hak dostunu hedef seçiyor ve onu yerden yere vuruyorlar. Aynı zamanda, onun şahsında dünya kadar insanın, müslümanlığa ve İslâmî değerlere karşı teveccühlerini kırıyorlar. İtibar kredisi yüksek olan bir insanın onur ve haysiyetine darbe vurmak suretiyle onun da içinde bulunduğu koca bir hareketi bitirmeyi hedefliyorlar. Başka yollarla üstesinden gelemedikleri, esaretleri altına alamadıkları ve arzuları hesabına kullanamadıkları kimseleri akla hayale gelmedik iftiralarla mağlup etmeye ve bitirmeye çalışıyorlar.

Evet, daha önce de ifade ettiğim gibi şahsen İnternet’le hiç meşgul olmuyorum; bazen arkadaşlardan haberleri dinlerken görüyorum ki; bu karanlık kimseler, bir defasında millete ve millî değerlerimize hizmet eden bir Hak dostunu karalıyor; bir başka defa da ülkeye yararlı olabilecek bir hukuk adamını, emniyet müdürünü, rektörü ya da hâkimi hedef olarak seçiyorlar. Bazen çalışa çalışa, alnının teriyle ve güven kredisiyle bir yere gelmiş milletvekillerine, bakanlara ve hatta bir başbakana saldırıyor; kimi zaman da kendini ülkesine ve ülküsüne adamış, ordusuna hizmet etmiş ve çok önemli yerlere gelmiş bir kuvvet komutanına hücum ediyorlar. Su-i zanlarını ve gıybetlerini seslendirmekle de yetinmiyor; korkunç isnad ve iftiralarda bulunuyorlar; “çaldı, çırptı” diyor, fuhuş isnad ediyor, hatta vatana ihanetle suçluyorlar. Şayet, bitirmeyi düşündükleri insanın kendisinde bir açık bulamazlarsa, bu kez de onun yakınlarından bazılarını dile doluyor, varsa onların kirli çamaşırlarını açığa vuruyor; “Bakanın oğlu şöyle, generalin kızı böyle!” dedikodularını etrafa yayıyorlar. Bu yalan ve iftiralarını İnternet üzerinden bir anda milyonlarca insana ulaştırabiliyor ve nazarları o söylentilere çeviriyorlar, zihinleri o türlü kîl ü kâl ile dolduruyorlar. Böylece, insanların o şahıs ya da şahıslar hakkındaki kanaatlerini sarsıyor, güvenlerini zedeliyor ve herkesi herkes hakkında şüpheye düşürüyorlar.

Ayrıca, İnternet’i gizli emelleri için bozgunculuk hesabına kullanan bu fesat ruhlular, devlet meseleleriyle ve vazifelerinin gerekleriyle uğraşması icap eden insanların moralini bozuyor ve onları asılsız isnad ve iftiralarla günlerce meşgul ediyorlar. Böyle bir zulme uğrayan insan, artık yapması gerekli olan işleri bırakıyor; kendini anlatmaya, onur ve haysiyetini temizlemeye ve nefsini tezkiye etmeye duruyor. Aylar boyunca, saldırganları bulup çıkarmaya, onların yalanlarını yüzlerine vurmaya, halk nezdinde kaybettiği itibarını yeniden kazanmaya ve bir kere daha asıl vazifelerine koyulmaya çalışıyor.. ve tabiî bunca dağınıklık, dengesizlik ve muvazenesizlik neticesinde millet zarar görüyor, ülke menfaatleri zarara uğruyor.

Aslında, hiç kimse onur ve haysiyetiyle oynanmasını istemez; izzet ve şerefine leke sürülmesine razı olmaz. Ne var ki, bu konuda bazı insanların durumu çok daha hassastır. Bazılarının kanunlar tarafından belirlenen, millet nezdinde takdir edilen ve toplum fertlerince hüsn-ü kabul gören bir konumları vardır. O konuma göre bir kısım vazife ve sorumluluklar söz konusu olduğu gibi aynı zamanda farklı teveccühler de mevzubahistir. Şayet, sorumluluklarını hakkıyla yerine getirmeye çalışan bu insanlar, bekledikleri teveccühü bulamaz ve aksine incitici, hafife alıcı nazarlarla karşı karşıya kalırlarsa çok rencide olurlar. Bazı kimseler, onlar hakkında sürekli yalan-yanlış haber yapar, günbegün onları biraz daha itibar kaybına uğratırlarsa, o insanlar sabahtan akşama kadar bu meseleyle hafakandan hafakana girer ve artık vazife göremeyecek bir duruma düşerler. Siz kendi vicdanınızda onlara bir yer verin ya da vermeyin, bazı kusurlarından dolayı onları sorgulayın veya sorgulamayın; fakat, bir yönüyle, onlar kanunların vaz’ ettiği esaslara göre, basamak basamak yüksele yüksele bir yere gelmiş kimselerdir ve kendilerine bulundukları yer itibarıyla, kendileri için takdir edilen onur seviyesinden bakarlar. Dolayısıyla, size bir iğne ucunun değmesi kadar rahatsızlık veren meseleler onlara çuvaldız saplanmış gibi tesir eder. Bu itibarla, o güne kadar, kaşlarını çatıp da, “Haydi çekilin oradan!..” dediği zaman, bazılarını dize getiren ve şapkalarını alıp gitmeye mecbur eden, iğnenin ucuyla dokunma kadarlık bir tahkir ve tezyifi bağrına zıpkın saplanmış gibi derinden hisseden bu insanları, onların özel konumları ve kendi mülahazaları itibarıyla değerlendirmek gerekir. Yoksa, o insanlar dengesizliğe itilmiş, hissiliğe sevk edilmiş ve mantık dışı hareketlere zorlanmış olur. Tabii, ülke yararına çok hayırlı işler yapabilecek bu insanların böyle zor duruma dûçar edilmelerinden dolayı da yine kaybeden devlet olur, millet olur.

Sanık Sandalyesindeki Paşa’nın Teşhîri

Bir röportajda da açıkça ifade ettiğim gibi; Erdil Paşa’yı eşi ve kızıyla birlikte sanık sandalyesinde iki büklüm görünce çok üzüldüm. Keşke, hukukun gereği de ihmal edilmeden daha yumuşak bir yol, daha az rencide edici bir üslûb bulunsaydı.. keşke, medya organları o mahkemeyi haber yaparken daha temkinli davransaydı ve su-i zanların nerelere kadar gidip dayanabileceğini de hesaba katsaydı. Tabiî ki, hak ve adaletin yerini bulması çok önemlidir ve adalet karşısında herkes eşittir. Fakat, bir de, yargı önüne çıkarılanların insanî durumu söz konusudur. Kanaatimce, birbirine karıştırılmadan bu iki hususun icapları da yerine getirilmelidir.

Evvela, başka hiçbir ülkede olmadığı kadar bizim milletimizde askere karşı bir alaka ve güven vardır. Elbette, böyle bir müessesenin yıpranmaması için, haklarında bazı iddialar bulunan kimselerin araştırılması, sorgulanması ve böylece kurumun aklanması konusunda Genelkurmay’ın göstermiş olduğu hassasiyet pek yerindedir. Ne var ki, meselenin insanî boyutuna gelince; düşmüş bir insanın onurunun tamamen kırılmasını ve rencide edilmesini uygun bulmuyorum. Hele söz konusu kimse, Erdil Paşa gibi belli bir seviyeye gelmiş, toplumumuz için çok önemli olan bir müessesenin zirvesine yükselmiş ve kuvvet komutanı olmuş bir insansa, onun düşmüşlüğü ve mahcubiyeti teşhir edilmemeliydi, daha insanî olunmalıydı diye düşünüyorum.

Bu düşüncemde de bütün bütün hissî olduğumu sanmıyorum; İslam tarihine şöyle bir baksanız, bu konudaki kanaatlerimi destekleyecek pek çok hadise göreceğinizi zannediyorum. Mesela; Hazreti Ömer Efendimiz, bir Hac mevsiminde valileri Kâbe’de toplamış, herkesin huzurunda onları hesaba çekmiş ve halkın şikayetlerini dinlemişti. Halktan biri kalkıp, “Ey mü’minlerin halifesi! Senin valin bana yüz kırbaç vurdu!” deyince, Hazreti Ömer (radiyallahu anh) meseleyi tahkik etmiş; valiye kısas uygulanmasına ve vurduğu kırbaç sayısınca ona da vurulmasına karar vermişti. Bunun üzerine Amr bin Âs hazretleri, “Eğer böyle yapmaya kalkarsan, şikâyetlerin ardı arkası kesilmez. Arkadan gelenler de senin yaptığını aynıyla uygularlar; böylece idarecilik müessesesinin itibarı gider ve milletin kendi başındaki insanlara güveni kalmaz.” demişti. Hazreti Ömer, “Allah Rasûlü’nün, bizzat kendisine bile kısas yaptığını gördüğüm hâlde ben kısas yapmayayım mı?” diye sorunca, Hazreti Amr (radiyallahu anh) “Davacıyı bize bırak, biz kendisini râzı ederiz; davalıya da bir şekilde cezasını ödetiriz.” cevabını vermişti. İbn-i Sa’dın rivayetine göre Hazreti Ömer, bu teklifi kabul etmiş ve kısastan vazgeçmişti.

Eşrâfın İtibarını Koruma

Bu cümleden olarak, şu hadiseyi hatırlatmada da fayda mülahaza ediyorum: Cömertliği ile Arapça’da darbımesel haline gelmiş bulunan Hâtem-i Tâî’nin kabilesi, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) karşı savaş açmış ve mağlûp olmuştu. Harp sonunda onların bir kısmı esir düşmüştü. Esirler arasında, Hâtem’in kızı da vardı. Mağlubiyetin ezikliğiyle perişan olan kadıncağız, Allah Rasûlü’ne kendi nesebini bildirince, Peygamber Efendimiz ona çok şefkatli davranmış, saygı gösterilmesini sağlamış ve babası hürmetine Tâî kabilesi hakkında hükme bağlanan bütün cezaları affetmişti. Sonra da, Ashab-ı Kiram efendilerimize dönüp, “Zillete düşmüş olsa da, bir kavmin azizine ikramda bulunun, hürmetkar davranın.” buyurmuş ve böylece hepimize, insanları tahkir etmeme, onlara haysiyet ve onur kırıcı muamelede bulunmama ve özellikle de kendi tâbîleri arasında onların izzetini koruma hususlarında ders vermişti. Rivayetlere göre, bu âlicenaplığı gören Hâtem’in kızı müslüman olmuş, Medine’de bir müddet misafir olarak kalıp dini öğrenmiş ve Efendimiz’in izniyle yine kendi beldesine dönmüştü.

Evet, insanların onur ve haysiyetlerini koruma, özellikle de toplumun önünde yer alan insanlar hakkında itimat telkin etme ve halkın gönlünde onlara karşı hürmet hissi uyarma çok önemlidir. Bu meselenin ehemmiyetinden dolayıdır ki; Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslîmât), kendisi için ayağa kalkanlara “Acemlerin büyüklerine kalktığı gibi ayağa kalmayın!” dediği hâlde, Sa’d b. Muaz meclise girerken “Efendiniz için ayağa kalkın!” buyurmuştur.

Yine, bir gün Rasûl-ü Ekrem Efendimizin meclisinde herkes yerini almış otururken Cerîr İbni Abdullah el-Becelî hazretleri içeri girmişti. Hazreti Cerîr, kavminden 200 kişiyle birlikte Yemen’den Medine’ye gelerek müslüman olmuş saygıdeğer bir insandı. Genç, heybetli, güzel yüzlü ve imrendirici bir hâli vardı. Peygamberimizin huzuruna kim önce gelmiş ve nereye oturmuşsa orası onun hakkı idi; günümüzün nakil vasıtalarındaki numarasız koltuklarda olduğu gibi önce gelen arzu ettiği yere otururdu. Cerîr İbni Abdullah (radiyallahu anh) içeri girince oturacak yer bulamamıştı ve kendisine yer gösteren de olmamıştı. Bu durumu farkeden Peygamber Efendimiz, hemen cübbesini çıkarmış, künyesiyle ona seslenmiş “Ey Ebû Amr, al onu, üzerine otur!” demişti. Sonra da, çevresindekilere dönerek, “Bir topluluğun kerem ve şeref sahibi büyüğü yanınıza geldiği zaman, ona ikramda bulunun ve hürmet edin.” buyurmuştu.

Arz ettiğim bu misallerde de görüleceği üzere, herkese saygılı davranmalı, her insanın onur ve haysiyeti korunmalı, hiç kimse tahkir edilmemelidir; ama, milletin önünde bulunan ve özel bir konumu olan insanların izzet ve şerefleri hakkında çok daha hassas olunmalı, onlara karşı çok saygılı davranılmalıdır. Çünkü, o insanları hafife almak ve onurlarını rencide etmek sadece bir şahsın haysiyetine dokunmakla sınırlı kalmaz; temsil ettikleri müesseselerin de itibarını zedeler. Onlara saygı ise, aynı zamanda temsil ettikleri kurumlara ve topluluklara hürmet manasına gelir.

İslam, İnternet ve Günah Avcılığı

Diğer taraftan, her dönemde suç işleyenler olduğu gibi, günümüzde de rical-i devlet arasında su-i istimaller olmaktadır. Maalesef, bazı iradesiz insanlar fuhşa girmekten milletin malını yemeye kadar pek çok günahı irtikap etmişlerdir/etmektedirler. Son zamanlarda terminolojiye giren “hortumlama” tabirinden de anlaşılacağı üzere ve duyduğumuz kadarıyla koca koca bankalar boşaltılmış ve milletin serveti o hortumlar vasıtasıyla başka kanallara akıtılmıştır. İşte, şayet, millete zarar veren bu türlü cürümlerden bir şekilde haberdar olursanız, onu usulünce salahiyetli kimselere haber verebilirsiniz; o meseleyi dar dairede, kimsenin namus, haysiyet ve şerefiyle oynamadan ve yargısız infazlara gitmeden yetkili mercilere bildirebilirsiniz. Fakat, temelde bir müslüman olarak o türlü işlerin arkasına düşmemeli, kimsenin günahının takipçisi olmamalı, başkalarının hatalarını araştırmamalı ve onların –amme hukukuna girmeyen- kusurlarına gözlerinizi yummalısınız.

Zira, İslam’da insanların ayıplarını fâş etme diye bir vazife yoktur. Hatta, zina gibi büyük bir günaha şahit olan bir insan bile “Ben gördüm!” deyip şahitlik yapmak zorunda değildir. Şayet dört şahit, şehadette ittifak ederlerse, mücrime ceza verilir; fakat bu, şahitlik edenlerin sevap kazanacakları manasına da gelmemektedir. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bu türlü hadiselerde hep meseleyi gizli tutmak ve elden geldiğince ketmetmek yolunu seçmiştir. Bizim vazifelerimiz arasında ve mehâsin-i ahlak kuralları içinde insanların kusurlarını araştırma, onları deşifre etme ve mahcub düşürme diye bir madde yoktur. Aksine, hata ve kusur avcılığı yapma, günahları açığa vurma ve insanları tahkir etme dinimizde ahlaksızlık sayılmıştır.

İslâm, canları, yuvaları ve özel hayatları açısından insanlara güvence vermiş; hangi sebeple olursa olsun, şahısların dokunulmazlığını çiğnemeyi ve aile mahremiyetlerini ortadan kaldırıcı davranışlarda bulunmayı yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerîm’de, “Ey inananlar! Zandan kaçınınız, zira zannın çoğu günahtır. Hiç kimsenin noksanını ve ayıbını da araştırmayınız.” (Hucurât, 49/12) buyurulmuştur. Bu ayetle, insanların noksanlarının araştırılması, hatalarının ortaya dökülmesi, günahlarının fâş edilmesi ve şahsî hayata dair sırlarının açığa vurulması yasaklanmıştır. Casusluk yaparcasına eksik, kusur, hata ve günah avcılığına girişmemeleri, başkalarının ayıplarını aramamaları, kesin olmayan bilgileri mutlak hakikatmiş gibi kabul edip hiç kimseye cürüm isnat etmemeleri ve Allah’ın setrettiğini ille de açığa çıkarma gayretkeşliğine girmemeleri gibi hususlarda mü’minler ikaz edilmiştir. “Kim bir mü’minin herhangi bir kusurunu gizlerse, Settar olan Yüce Allah da dünya ve ahirette onun ayıplarını örter.” mealindeki hadis-i şerif de bu konuda inanlar için hem bir müjde hem de bir tembihtir.

Dolayısıyla, dinimize göre, medyada ve özellikle de İnternet sitelerinde, bazı devlet büyükleri ve onların aile fertleri hakkında yapılan haberler en azından gıybettir ve bu cürümleri işleyenler büyük günahlara girmiş olurlar. Dahası, bu türlü gıybetler, sadece bir-iki insan arasında gizli kalmadığından ve İnternet aracılığıyla milyonlarca insanın diline düştüğünden dolayı kat kat daha büyük birer günah sayılır. Öyle ki, bir hadis-i şerifte gıybetin bir çeşidinin yirmi küsur zinadan daha büyük bir günah olduğu ifade edilmektedir. İşte, bir gıybetin binlerce dille seslendirildiği, küçük bir gıybet gibi başlayan kîl u kâllerin çok geçmeden medya yoluyla koca koca iftiralara dönüştüğü ve ekran aracılığıyla bir anda binlerce göze, zihne ve kalbe düştüğü hesaba katılırsa, haber adı altında neşredilen o sözlerin nasıl zinadan daha öldürücü günahlara sebebiyet verdiği anlaşılacaktır. Dolayısıyla, bir müslüman, yazıp çizmek yoluyla bir kimsenin gıybetini ederken öyle büyük bir günaha girmiş olabileceğini düşünmeli ve insanlar hakkında ileri geri konuşmaktan tir tir titremelidir. Gıybet ve iftira etmenin affedilemez günahlar olduğunu bilmeli ve bunlardan uzak durmalıdır. Kendi ayıp ve günahlarıyla meşgul olup onların telafisiyle uğraşmalı; başkalarının kusurlarını ve hatalarını asla araştırmamalıdır. Kendi nefsi hakkında bir müdde-i umumî (savcı) gibi davranmalı, sürekli nefsini hesaba çekerek Allah’ın huzuruna görülmedik bir hesapla gitmemek için çok çalışmalıdır; fakat, başkaları hakkında da samimi bir avukat gibi hareket etmeli ve onlara toz kondurmamak için de elinden gelen her şeyi yapmalıdır.

İnternet sitelerini hazırlayanlar, şayet Allah’a ve iman esaslarına gerçekten inanıyorlarsa, hiç kimsenin kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmayı ve gizli kapaklı işlerini fâş etmeyi akıllarından bile geçirmemelidirler. Gammazlığı, laf hammallığı yapmayı, milleti birbirine düşürmeyi, su-i zanda bulunmayı, gıybet etmeyi ve hele iftira atmayı Allah’ın yasakladığı çirkin amellerden ve insanı felakete sürükleyen günahlardan saymalıdırlar. Kat’iyen yargısız infazda bulunmamalı ve hiç kimsenin ırzı, şerefi ve namusu ile oynamamalıdırlar. Millet hesabına zarar ihtimali olan meseleleri yetkili mercilere üslûbunca haber verseler dahi, millete zarar vermeyen şahsî mevzularda son derece ketûm olmalıdırlar.

Ahlaksız Neşriyât

Bu açıdan, ister gizli ister açık, ister dolambaçlı yollarla ister doğrudan doğruya, ister düello gibi yüzyüze isterse de arkadan bir kısım fırıldaklar çevirmek, bir dizi komplolar kurmak suretiyle, millete rehberlik yapan, insanların güvenini kazanan ve toplum içinde itibar sahibi olan devlet büyüklerine ya da onların ailelerine karşı yapılan sözlü ya da yazılı saldırıları, medya vasıtasıyla fâş edilen dedikoduları ve İnternet üzerinden neşredilen iftiraları kat’iyen tasvip etmiyorum. O türlü neşriyatı çok çirkin, pek kaba ve edepsizce davranışlar olarak kabul ediyorum. Milletvekilleri, bakanlar ve başbakan hakkında, Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri’nin veya Jandarma’nın başında bulunan komutanlar aleyhinde ya da bütün bunların hepsini komuta eden bir başkana karşı kaynağı belli olmayan bir kısım İnternet sitelerinde yapılan yayınları, daha doğrusu saldırıları çok alçaltıcı, onur kırıcı, yakışıksız ve sevimsiz buluyorum. Samimi müslümanların o türlü çirkinlikleri tasvip edeceklerine ve insanların itibarıyla oynanmasına razı olacaklarına da hiç ihtimal vermiyorum.

Özellikle 1999 Haziran’ında maruz kaldığım kaset fırtınasında ben de akla hayale gelmedik iddia ve ithamlarla karşı karşıya kaldım. En yararlı sözleri sağa-sola çekmek, bölüp parçalamak ve montajlarla farklı kalıplara dökmek suretiyle en olumlu gayretleri kundaklayanları görünce çok şaşırdım, çok üzüldüm ve o kötü niyetli insanları Azîz u Kahhâr’a şikayet etmekten kendimi alamadım. Fakat, ben o isnat ve iftiraları defalarca yalanlasam ve işin aslını onlarca kez anlatsam da, gördüm ki, insanların ağzına fermuar vurulmuyor. Bu açıdan, o türlü saldırılar karşısında kanunlar çerçevesinde bazı şeyler ortaya koymakla beraber sabr-ı cemile sığınmak gerektiği kanaatine vardım.

Evet, her şeye rağmen sabretmek ve hemen hafakanlara girmemek lazım. Kabul etmek gerekir ki, saldırmak ve ısırmak bazılarının tabiatı olmuş. Değişik münasebetlerle ifade ettiğim gibi; misliyle mukabele etmek, bizim kitabımızda zalimce bir kaidedir; dövene elsiz, sövene dilsiz davranmak ise, vicdanlarımızla aramızdaki mukavelenin gereğidir.. ne yapalım, Cenâb-ı Hak, bize insanları ısırmak için bir diş, parçalamak için de vahşî bir pençe vermemiş! Zaten, insan, yerine ve konumuna göre o kadar çok ısıranla karşılaşır ki, kendisini her ısıranı ısırmaya kalksa ağzında hiç diş kalmaz.

Allah’a ve Peygamberlere de İftira Ettiler

Öyleyse, hususiyle de büyük insanlar, konumlarına göre saygı bekledikleri gibi durdukları yere yakışır şekilde sabretmesini de bilmelidirler. Unutmamalıdırlar ki, bazı insanlar, Cenâb-ı Hakk’a bile iftira etmiş, -hâşâ- “Rahman evlat edindi” demişlerdir. Kur’an’ın ifadesiyle, bu çirkin iftiradan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek hale gelmiştir, ama o müfteriler yine de ahlaksızlıklarından dolayı utanıp sıkılmamış, istiğfar etmemiş, -hâşâ- “Melekler Allah’ın kızlarıdır” diyerek en iğrenç isnatlarını sürdürmüşlerdir. Fakat, yine de Allah Teâlâ onları hemen helak etmemiş, diğer kullarına gönderdiği erzâktan onları mahrum bırakmamış ve doğruyu bulmaları için mühlet vermiştir. Bir menkıbede anlatıldığı üzere; Hazret-i İbrahim (aleyhisselam) yanına gelenlere inanıp inanmadıklarını sorup inananlara ziyafet sofraları hazırlayınca ve inanmayanları da ikramsız geri yollayınca, Cenâb-ı Hak, Hazreti Halil’e hitaben “Ey İbrahim, onlar senelerden beri Beni inkar ediyor ve Zât’ıma yakışmayan değişik isnadlarda bulunuyorlar. Fakat, Ben her şeye rağmen onların rızıklarını kesmedim!” diyerek bu hakikati hatırlatmıştır.

Bazı edepsiz kimseler de, İnsanlığın İftihar Tablosu’na hücûm etmiş ve O’na saygısız sözler söylemişlerdir. Âlemlerin şeref abidesi olan Peygamber Efendimiz’e -hâşâ ve kellâ- şair, kâhin, sihirbaz gibi en çirkin isnatlarda bulunmuşlardır. Fakat, her şeye rağmen Allah Rasûlü sabretmiş, insanların kabalıklarına katlanmış ve kendisine düşmanlık edenlere bile el uzatmıştır. Bu itibarla, günümüzde de yakışıksız isnatlara ve çok kötü iftiralara maruz kalan kimselerin biraz sabretmeleri lazımdır; haksızlıklar karşısında hafakanlara girseler bile, nihayet beşlik–onluk bir diyazemle sinirlerini yatıştırmaları, kendilerini yıpratmamaları ve en olumsuz şartlarda dahi mantıkî olmaya çalışmaları icap etmektedir.

Mevlânâ Gönüllü ve Geniş Vicdanlı Olmalı!..

Ayrıca, üst makamları ve yüksek pâyeleri temsil eden insanlar, o türlü hücumlara maruz kaldıkları zamanlarda dahi vicdan genişliğine sığınmalı ve her zaman Hazreti Mevlânâ gibi davranmaya çalışmalıdırlar. Mevlâna Celaleddîn Rûmî hazretleri döneminde Yunus’un Molla Kasım’ı gibi insanlar çoktur. Hatta onlardan bazıları ağızlarına ne gelirse söylemekte ve Hazreti Mevlânâ’ya hakaret etmektedirler. Bir gün bir tanesi, “Sen Hristiyanlara bile kucak açıyorsun, Yahudilerle biraraya geliyorsun; günah işleyenlere dahi “gel” diyorsun, sarhoşa el uzatıyorsun… Böyle yapmakla İslam’ın onurunu iki paralık ediyor, dinin izzetine dokunuyorsun.” cümlelerinden oluşan ve daha bir düzine hakaretle dolu bir mektup gönderir Hazret’e. O, mektubu açıp okur, tebessümle kağıdın arka tarafını çevirir ve tek cümle yazıp geri gönderir. Hazreti Mevlânâ o tek cümlede “Sen de gel, sana da bağrımı açıyorum!” der.

Bir başka defa; Hazreti Mevlânâ ve müritleri hararetle ve aşkla sema ederken, bir sarhoş da gelip sema’a katılır; fakat ayakta dengesini koruyamayıp sık sık Mevlânâ’ya çarpar. Bu duruma şahit olan talebeler, sarhoşu oradan uzaklaştırmak isterler; fakat sarhoş bir türlü gitmeye yanaşmaz, ne yaparlarsa yapsınlar direnir. Sonunda müritler, sarhoşu kaba kuvvetle halkadan ayırmaya yeltenirler. Hazreti Mevlânâ bunu görünce dostlarına dönüp, “A kuzum, şarabı o içmiş, ama sarhoşluğu siz yapıyorsunuz.” der. Onlar, “Efendim, bu tersâdır (Hıristiyan’dır)” deyince; Hazret, bir manası da korkudan sarhoşa dönen, Allah haşyetiyle tir tir titreyen demek olan “tersâ” kelimesini tekrar ederek, “O tersâ da, siz niye tersâ değilsiniz?” cevabını verir.

İşte, Mevlânâ hazretlerinin ortaya koyduğu bu vicdan genişliği bütün büyüklerin şe’ni olmalı. Onlar, haklarında çirkin isnatlarda ve şeni’ iftiralarda bulunan kimselere karşı bile aynı vicdan genişliğiyle mukabelede bulunmalı ve belki şöyle seslenmeli, “Ey Allah’ın bir nimeti olan İnternet’i kirli emellerine alet eden şom ağızlı ve meş’ûm elli meçhul insan; tuşlara dokunup hakkımda şu melanetleri döktürüyorsun ama ben sana da bağrımı açıyor, senin de hidayetini diliyorum” demelidirler. Ziya Paşa, Terkib-i Bend’inde ne hoş söyler:

“Nâdanlar eder sohbet-i nâdanla telezzüz
Divanelerin hemdemi divane gerektir…”

Unutulmamalıdır ki, her devirde bir kısım nâdanlar var olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Aklı başında kimseler, nâdanların sözlerine kıymet vermemeli, onların kîl ü kâllerini dikkate almamalıdırlar. Divane olup da dîvânelerle uğraşmaya kalkmamalı, dîvâneleri dîvânelikleriyle başbaşa bırakmalı ve kendi işlerine bakmalıdırlar.

Gizli Kameralar ve Dinleme Cihazları İş Başında

Şu kadar var ki, milletin önünde bulunan devlet adamları ve belli makamları temsil eden kimseler, kan kokusu almış aç kurtlar ya da denizdeki yırtıcı mahluklar gibi, insanlar arasında da, ağını kurmuş ve gözünü dikmiş avını bekleyen bir kısım yaratıkların mevcudiyetini hesaba katmalıdırlar. Evet, bazıları gizli kameraların, dinleme cihazlarının başında her an hazır beklemekte ve belli siyasî oluşumları, devlet kurumlarını ya da millet için hayatî önemi bulunan müesseseleri temsil eden büyüklerin hata yapmalarını, tökezlemelerini, sürçüp düşmelerini ve bataklığa sürüklenmelerini intizar etmektedirler.

Şayet, siz de bir şahs-ı manevînin ferdi olarak biliniyorsanız, sizin mesâvînizi de kare kare tesbit etmek için fırsat gözetenlerin, bir kötülüğe bulaşmanızı can ü gönülden arzulayanların ve sabırsızlıkla onlara malzeme olacağınız bir durum kollayanların varlığından emin olabilirsiniz. Eğer onlara, elde etmek istedikleri fırsatları verirseniz, bir gün mutlaka hakkınızda hazırladıkları dosyalarla sizin karşınıza da çıkacaklardır; çıkacak ve sizi öyle felç edeceklerdir ki, yapmanız gerekli olan şeylerden hiçbirini yaptırmayacak ama yapmak istedikleri her şeyi size yaptıracaklardır. Millete hizmet düşüncesiyle yola çıkmış olsanız da, milletin aydınlık geleceğini karartabilecek değişik değişik cinayetlerin altına size de imza attıracaklardır.

Öyleyse, ne olur Allah aşkına azıcık irade!.. Allah aşkına, hiç olmazsa azıcık mensup olduğunuz şahs-ı manevinin haysiyeti, onuru ve şerefi!.. Sen bir kere belli bir siyasi oluşuma, bir devlet kurumuna, hayatî bir müesseseye ya da bir şahs-ı manevîye mâl olmuşsan, adın onunla anılıyorsa ve sen onun bir parçası kabul ediliyorsan, artık mensup bulunduğun o kocaman bünyenin haysiyetini, onurunu ve şerefini tek başına taşıyor sayılırsın.. sayılır ve vahdet-i mesele açısından, “Günah benim, kime ne?” diyemezsin. Zira, maşerî vicdanda o günah sadece sana değil, aynı zamanda mümessili olduğun müesseseye fatura edilir. O günah, şahs-ı manevinin bütün azalarını mahcup eder ve herkesin boynunu büker.

Dolayısıyla, umumun hukukunu nazar-ı itibara alarak çok titiz ve pek hassas olmalısın. Gayr-i meşru şeylere ve günahlara karşı oruçlu gibi davranmalı; iffetini her şeyden aziz tutmalı ve sadece kendin için değil aynı zamanda bir parçası olduğun milletin için, mensubu bulunduğun müessese için yaşamalısın. Cahiliye şairi Züheyr b. Ebî Sülmâ “Herhangi bir kimsenin gizli bir huyu varsa, varsın o, hu­yunun gizli kalacağını zannededursun, o er-geç ortaya çıkar ve bilinir.” der. Sen de hiçbir işinin gizli kalmayacağı ve her davranışının kaydedilip bir gün mutlaka karşına çıkarılacağı mülahazasıyla hareket etmeli ve adım atmalısın. Hiçbir meseleyi çok planlı yaptığın ve iz bırakmadığın düşüncesine havale etmemeli; aldığın her nefesin bile kendine göre bir izi olduğunu düşünerek, seni dünyada maşerî vicdan nazarında, ahirette de Allah nezdinde rezil rüsvâ edebilecek her şeyden uzak durmalısın.

Bu Ne Acele!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “Zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” düsturu açısından, acelecilik gerektiren hususlar ve teennî ile hareket etmeyi lüzumlu kılan meseleler nelerdir? Çoğu zaman, insanı ümitsizliğe ve atâlete sürükleyen acelecilik duygusu nasıl dengelenebilir?

Cevap: Sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; iba­detlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. Dünyanın göz alıcı güzellikleri karşısında duygu ve fikir değişikliğine düşmeme, düşünce kaymaları yaşamama ve hep Kur’ânî çizgide yol alma da farklı bir sabır türüdür. Sürekli öteler iştiyakıyla nefes alıp veren Hak dostlarının, vazifelerini tamamlayana kadar dünya hayatına katlanmaları ve gönüllerindeki vuslat arzusunu mesuliyet duygusuyla bastırmaları ise ancak seçkin kullara özel bir sabırdır. Bunlara ilaveten bir de zaman isteyen ve bir vakte bağlı cereyan eden işlerde, “zamanın çıldırtıcılığına karşı sabır” söz konusudur.

Beklemek, Ateşten Gömlek

Cenâb-ı Allah, kâinâttaki her şeyi “Ol!” deyivermekle en mükemmel şekilde varlığa erdirebileceği halde, bütün mekânı ve eşyayı tedricîliğe bağlamış; mahlukâtın yavaş yavaş ve adım adım varlık sahasına çıkıp belli bir zaman içinde olgunlaşmasını sağlamıştır. Evet, varlık âleminde her şey takdîr-i ilahî ile belirlenen bir süreye bağlı olarak şekilden şekle, tavırdan tavra intikâl ettikten sonra belli bir vaziyete ulaşmaktadır. Zaman, eşyanın üzerinde tesirini icra etmekte ve hadiseler, zamanın keskin dişleri arasında öğütüle öğütüle meydana gelmektedir.

Mesela, bir çocuk, ana rahminde “rüşeym” haline geldikten sonra şekillerin ve kalıpların her çeşidine gire gire geçirdiği tam dokuz ayın ardından dünyaya gözlerini açmaktadır. Bazen yedi aylık doğumlar da sağlıklı olsa bile, genellikle normal bir doğum için dokuz ay beklemek gerekmektedir. Şayet, siz bu süreyi kısaltmak ister ve çocuğun vaktinden önce doğması için değişik mualecelerde bulunursanız, büyük bir ihtimalle maksadınızın aksiyle tokat yer ve o masum yavruya kıymış olursunuz. Hatta bu konudaki aceleciliğinizden dolayı annenin canına da kastetmiş sayılırsınız.

Evet, birinin ya da bir şeyin yolunu gözlemek ve ümit edilen bir neticeye ulaşabilmek için zamanın çabucak geçmesini beklemek çok zor olsa da, hatta bu zorluğu ifade sadedinde “El-intizar eşeddü min’en-nar” dense ve beklemek ateşe benzetilse de, her şeyin bir vakt-i merhûnu (belirlenmiş bir zamanı) vardır; herkes tayin edilen zaman gelip o şeyin miâdı doluncaya kadar beklemek zorundadır. “Beklemek” bazen insanı çıldırtacak kadar ruha ağır gelse bile, insan, takdîr-i ilahî ile karara bağlanan bir süreyi daraltamaz, varlığın bağrına konan tedricîlik esasıyla oynayamaz. Öyleyse o, çevresinde bir nizam dahilinde meydana gelen hâdiselerden ders almalı, sebep ve netice münasebetini gözetmeli ve eşyâ arasında bulunan tertibe riayet etmelidir. Fıtratta carî kanunları görmezlikten gelmemeli; sebepleri gözetmeden netice beklememeli; zamana ve mesafelere karşı tahammülsüz davranarak birkaç merdiveni birden atlamaya yeltenmemelidir.

Pek Acelecidir İnsan

Ne var ki, insanın tabiatına konan acûliyet (acelecilik) hissini aşmak herkes için müyesser değildir. Ümitsizlik, üstünlük tutkusu, bencillik ve rahata düşkünlük gibi, acelecilik de insan tabiatında şeytanî tuzaklara açık bir boşluktur. Şayet insan, nefis tezkiyesi ve kalb tasfiyesi ameliyelerinden geçirilmezse, bu acelecilik ve sabırsızlık duygusu onun bütün tavır ve davranışlarına hükmedebilir.

Kur’an-ı Kerim’de, “İnsan aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır.” (Enbiyâ, 21/37) buyurularak beşerin acûliyet yanına dikkat çekilmiştir. Söz konusu ayette, Arapça’daki “faûl” vezninden ism-i fail olan “acûl” kelimesi kullanılmıştır ki, bu kelime yapısı, dil bilgisi açısından mübalağa ifade etmektedir; yani, insanın mahiyetinde potansiyel olarak acûliyetin var olduğunu, onun çok sabırsız ve pek aceleci bir tabiatla dünyaya gönderildiğini belirtmektedir. Evet, insan peşin ücretleri arzular, zaman ve mekan bakımından yakın olanı tercih eder. Bundan dolayıdır ki, henüz vakti gelmeyen nimete çarçabuk ulaşmayı ve hatta âhiret nimetlerini de daha dünyadayken tatmayı diler. Bir başka ayet-i kerimede, “İnsan, bazen şerri, tıpkı hayrı istercesine ister. Pek acelecidir bu insan!” (İsra, 17/11) denilmekte ve bazen onun iyiyi-kötüyü birbirinden ayıramayacak kadar sabırsız davrandığı; bu acûliyetinden dolayı da kimi zaman dünyayı âhirete tercih ettiği vurgulanmaktadır.

Haddizatında, insan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytana amelelik yapma zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir. Dolayısıyla, acelecilik bir yönüyle şeytanın rahatlıkla girip çıktığı nefsanî bir boşluk olsa bile, dinin rehberliğindeki iyi bir terbiye neticesinde, diğer kötü görünümlü hasletler gibi, onun yönünü de hayırlı işlere çevirmek ve onu da dengeli kullanmak her zaman mümkündür. Bu açıdan, mutlaka yavaş ve ihtiyatlı davranılması icap eden yerler ve durumlar olduğu gibi, acele edilmesi gereken meseleler ve şartlar da vardır.

İman Hizmeti Teennî İster

İman ve Kur’an hizmetinin asla acûliyete tahammülü yoktur. Çünkü bu vazife, insan tabiatına bağlı bir iştir; potansiyel olarak tekamül ve terakkiye istidadlı şekilde yaratılan insanı hakiki insanlığa yönlendirmeye ve onu insan-ı kâmil ufkuna ulaştırmaya mâtuf bir harekettir. Dolayısıyla, hizmet-i imaniyeden beklenen netice birden bire hasıl olmaz; vatan, millet, din ve iman adına ortaya konan böyle bir hizmetin semere vermesi ancak birkaç neslin ömrüne vâbestedir. Cenâb-ı Allah, bir yumurtanın civcive dönüşmesini bile haftalara yaymış ve bize bu konudaki ilâhî ahlâkı talim etmiştir. Şayet bu tedricîliği ve zaman faktörünü hesaba katmaz, kuluçkaya yatmış tavuğu yumurtaların üzerinden vakitsiz kaldırırsanız sağlıklı civcivler elde edemezsiniz; dahası, yumurtaların da cılkını çıkartmış olursunuz. Aynen öyle de, bir milletin özüne dönmesi, yığınların insanî değerlere yönelmesi, ideal insanın, ideal neslin ve ideal toplumun yetişmesi birkaç ayda, birkaç senede olabilecek şey değildir. Beşerin En Mükemmeli’nin (aleyhi ekmelü’t-tehaya) elinde ve Kur’an’ın mucizesi olan ısmarlama bir cemaatle bile yeni tip bir insanlığın oluşması ve huzur toplumunun olgunlaşması ancak yirmiüç senede gerçekleşebilmiştir. Eğer böyle bir meselenin doğumu bile yirmiüç senede olmuşsa, onun “ba’sü ba’de’l-mevt”i de bu zaviyeden değerlendirilmeli ve bu mevzuda kat’iyen acûliyete girilmemelidir.

Evet, iman hizmeti vesilesiyle insanlığın imdadına yetişmek, asırlardan beri rahnedâr olmuş, bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleyi tamir etmek gibi de değildir; ondan daha zordur. Çünkü, bugün Allah’a iman meselesinde pek çok insanın problemi vardır; Peygamberlere iman ve saygı temelden sarsılmıştır. Haşr u neşre inananların sayısı azlardan az; inananlar arasında da haşr ü neşre göre hayatını tanzim eden insanların adedi çok daha azdır.. ahirete inandığını söyleyen kimseler bile, yapıp ettiklerinin hesabını verecek gibi davranmamakta; rahatlıkla yalan söylemekte, hırsızlık yapmakta, haram yemekte ve daha bir sürü ahlaksızlık sergilemektedirler. Bu durumdaki insanları vicdanlarındaki güzellik nüvelerine uyarma, onları yeniden özlerine ulaştırma, kalblerini imanla nurlandırıp imanda derinlik kazandırma, hayatlarını dini ihyaya vakfetmelerini sağlama ve hepsini birer hakikat eri, birer adanmış insan haline getirme… zorlardan zor bir meseledir. Zordur; zira, bu mesele kalble alâkalı bir mevzudur. Kalbe müteallik konularda delillerin ve aklî-mantıkî argümanların tesiri bir yere kadardır. Siz bütün delilleri bir bir serdetseniz ve akılları hayrette bırakacak mucizeler sergileseniz dahi, muhataplarınızın onları birer “göz bağcılık” ve “illüzyon” olarak algılamaları söz konusudur; nitekim tarih, Peygamberlere –hâşâ– “büyücü” diyen, onların mucizelerini sihir olarak gören ve bu bakış inhirafından dolayı da inanmaya hiç yanaşmayan insanlarla doludur. Ayrıca, Sa’d-ı Taftazanî’nin anlayışıyla konuya yaklaşacak olursak; iman, Cenâb-ı Hakk’ın, istediği bir kulunun kalbine, onun cüz’î irade ve ihtiyarının hakkını vermesinden sonra, ilka ettiği bir nurdur. Kul, bazı delilleri görse, aklını işletse, enfüsî ve afakî tefekkür neticesinde bir kısım neticelere ulaşsa bile, iman denen hakikatin vicdanda duyulması Allah’ın kalbe atacağı nura bağlıdır. Demek ki, bir insanın gönlünde iman nurunu yaratan ve o büyük nimetin vaktini tayin eden Allah’tır; dolayısıyla, böyle bir hususun asla acûliyete tahammülü yoktur.

İman ve Kur’an hizmetinde fiîlen acûliyete yer olmadığı gibi, bu vazifeyi eda edenlerin mülahaza ve söz açısından aceleciliğe düşmeleri de çok mahzurludur. Bir gün bütün insanlık sizinle aynı çizgide birleşebilir; herkes Allah’a inanabilir ve Peygamber Efendimiz’e saygı duymaya başlayabilir; siz de bu neticeyi gönülden isteyebilirsiniz. Fakat, şayet, el-âlem sizin böyle masum bir dileği seslendirmenizi bile başka türlü yorumlayacaksa, o zaman sözlerinize çok dikkat etmelisiniz. Mesela, Rasûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Habbâb b. Eret’e hitaben, “Allah’a yemin ederim ki, sizden evvelki ümmetler, daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır; ancak siz acele ediyorsunuz. Bir gün gelecek, bir kadın Hîre’den Hadramût’a kadar tek başına yolculuk yapacak da, yolda vahşi hayvanlardan başka hiçbir şeyden endişe etmeyecek.” dediğini nakledecek olsanız, eğer muhataplarınız, mü’minleri sabra davet eden bu sözleri, dinin hâkim olacağı günleri intizar şeklinde anlayacaksa, hiç konuşmamalı, yarınlara ait mülahazaları dillendirmemeli ve hatta o türlü düşüncelere hiç girmemelisiniz. Yarınların nelere gebe olduğu sizi alâkadar etmez. Bugün vefat etseniz Allah Teâlâ size elli sene sonra nasıl bir dünya düzeninin olacağını sormaz. Hayatta olduğunuz sürece rıza-yı ilahî için ne yaptığınızı, i’lâ-yı kelimetullah yolunda nasıl bir hizmette bulunduğunuzu, ne kadar samimi ve ne ölçüde ihlaslı olduğunuzu sorar. Siz, hesaba çekileceğiniz meselelerle ve sorumlu bulunduğunuz alanla meşgul olmalısınız. Sorumluluğunuz dışında kalan hususların dedikodusunu yapmamalısınız. Hele hele kat’iyen istikbale ait ahkam kesip durmamalısınız. Gelecek nesiller kendi dönemlerinin gereklerini yaparlar; siz de bu zamanın gereklerini yapma durumundasınız. Size düşen vazife: Allah’ın rızasına tâlib olmak, onu elde etmek için gaye ölçüsünde bir vesile olan i’lâ-yı kelimetullaha sarılmak ve bunu yaparken de fikrî, kavlî ve fiilî acelecilikten fersah fersah uzak durmaktır.

Acele Edilmesi Gereken Meseleler

Diğer taraftan, acele edilmesi icap eden yerler ve şartlar da vardır: Rasûl-u Ekrem Efendimiz, “tesvîf” yapan, yani hayırlı işleri sürekli erteleyen ve bugünün işini yarına bırakan kimselerin kendilerini büyük bir tehlikeye attıklarını belirtmiş; ölüm gelip çatmadan tevbe etmekte, ahiret için azık toplamakta, zekat ve sadaka vermekte ve namazı vaktinde kılmakta acele edilmesi gerektiğini beyan buyurmuştur. Bu konuda, Hazreti Ömer ve koşarak camiye giden bir çocuk arasında geçen konuşma pek ibretâmizdir: Hazreti Ömer Efendimiz, her zamanki gibi namaza giderken koşarak yanından geçen bir çocuk görür. Ona seslenir; “A be evlat, bu ne acele?” der. Çocuk, “Namaza gidiyorum, cemaate yetişmek istiyorum” cevabını verir. Mü’minlerin emiri, “Sen daha küçüksün..” mukabelesinde bulununca; çocuk, “Efendim, dün komşumuzun oğlu vefat etti; o benden de küçüktü.” der ve hızlı adımlarla caminin yoluna koyulur. İşte, ecel kapıyı çalmadan evvel kulluk vazifelerini yerine getirmek konusunda o salih çocuk gibi acele etmek makbul bir acûliyettir.

İslam alimleri, Peygamber Efendimiz’in söz ve uygulamalarına bakarak özellikle beş hususta ağır ve yavaş davranmamak gerektiğini söylemiş; bu meselelerde “acele” denecek kadar seri hareket etmenin lüzumuna dikkat çekmişlerdir: Misâfir gelir gelmez ona yemek ikram etme, bir günahın ardından hemen tevbe kurnasına koşup af dilenme, özellikle farz namazları vaktinde ikâme etme, çocuklara dinî bilgileri güzelce öğretme, zamanı gelince de onları geciktirmeden evlendirme ve bir de cenaze namazını çabucak kılarak vefat eden insanı bir an önce defnetme konularında acele etmenin makbul ve daha faziletli olduğunu bildirmişlerdir.

İstidradî olarak şu hususu da arz etmek istiyorum: Aslında, bir müstehabı (sünnet seviyesinde olmamakla beraber yapan kimseye sevap kazandıran bir ameli) işlemek için bir sünnet terk edilemez; fakat, maalesef pek çok yerde, cenaze namazını acele kılmanın müstehap olduğu düşüncesiyle vakit namazından sonraki Âyetü’l-kürsî ve tesbihler okunmadan cenaze namazına geçilmekte ve böylece bir sünnet terk edilmektedir. Ne tuhaftır ki, vefat edenin yakınlarının gelmesi ve cemaatın çok olması için cenaze saatlerce, hatta bir kaç gün bekletilmekte ama sıra Âyetü’l-kürsîye ve tesbihlere gelince cenazenin defninde acele davranmak gerektiği hatırlanmaktadır.

Karanlıklara Işık Tutmada Acele Edin!..

Acele edilmesi gereken ameller cümlesinden olarak, Allah’ın yüce adının ve Rasûlü Ekrem’in davasının dünyanın her yanına yayılmasını düşünüyorsanız, elde ettiğiniz fırsatları o istikamette değerlendirme hususunda da âhesterevlik etmemelisiniz. Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği imkanlarla yeryüzünün dört bir yanında eğitim müesseseleri açabilecekseniz, daha çok yere giderek daha çok beldeyi diyalog ve dünya barışı adına bir sulh adacığı haline getirebilecekseniz, bu meselede de kat’iyen yavaş davranmamalı, bilakis acele hareket etmelisiniz.

Şayet, bugün Anadolu’nun bağrından çıkıp cihana yayılan samimi insanların yurtdışında açtığı birkaç yüz okul varsa, keşke bu sayı birkaç bin olsaydı. Olsaydı da, dünyanın dört bir bucağında, bu okullar vesilesiyle aynı eğitimi alan, aynı duyguları paylaşan, aynı düşünceleri taşıyan ve bir araya geldiği zaman aynı dili konuşan on binlerce talebe bulunsaydı.. bulunsaydı ve bu münevver insanların herbiri kendi ülkesinde dostluğun, diyaloğun ve evrensel barışın temsilciliğini yapsaydı. İşte, keşke bu mevzuda asla âhesterevlik edilmeseydi.. keşke eğitim gönüllüleri az yese, az uyusa ve az dinlenselerdi ama günde birkaç yere derse gitse, bir sonraki yere yetişmek için acele etse ve ocak tüttürmedikleri hiçbir diyar kalmaması için dur-durak bilmeden koştursalardı.

Evet, diyalog çalışmaları vesilesiyle herkesle münasebete geçmeli ve bazıları sizi çok yanlış bir şekilde anlatmadan insanlara kendinizi tanıtmalısınız. Şimdiye kadar diyalog sahasında yalnız at oynatan ve çoğu zaman bu mülahazayı istismar eden bir kısım teşkilatlar, bazı organizasyonlar onu bütün bütün kendi inhisarları altına almadan kendi değerlerinizi herkese anlatmalısınız. Bu zamana kadar bazıları diyaloğu kendi güdümlerinde görüyor ve onu kendi emellerine ulaşmaya vasıta olarak kullanıyorlardı. Onlar, samimi diyalog taraftarı değillerdi; fakat, şimdi değişik felsefe ve inançların müntesipleri arasından bunun samimi taraftarları da çıktı. Bir yönüyle, herkes diyalog ortamını kendi inandığı değerler ve beğendiği kültür birikimi adına serbest dolaşım için önemli bir fırsat saymaya başladı. Dolayısıyla, hemen her düşüncenin temsilcileri belde belde, ülke ülke geziyor ve gezdikleri her yerde kendi güzelliklerini neşrediyorlar. Şayet, sizin de hakikaten kadirşinas olan insan vicdanı tarafından beğenilecek bazı değerleriniz ve hatırı sayılır bir kültür mirasınız varsa, siz de aynı yolu izlemeli; daha çok yere gitmeli, daha çok insanla bir araya gelmeli ve dilbeste olduğunuz hakikatleri daha yaygınca anlatmalısınız.

Mesela; yeryüzünde bizim uluhiyet telakkimiz kadar sağlam ve arızasız bir uluhiyet anlayışı yoktur. Koca bir dünya Yüce Yaratıcı’yı yanlış biliyor; isimsiz, sıfatsız ve şe’n-i Rubûbiyetsiz bir ilah telakkisi peşinde gidiyor; “God” kelimesinin darlığı içinde ve “Diyo” yakıştırmasının sığlığına bağlı bir ilah ve mabud anlayışı takip ediyor. Bu gidişle uluhiyet hakikatini gerçek mahiyetiyle ve kendi enginliğiyle duyabilecek gibi de görünmüyor. Öyleyse, onu biz duyurmalı ve hakikatler hakikatini biz ilan etmeliyiz. Şayet, bu vazifenin gereğini yerine getiremez ve mefkuremiz hesabına bizi bekleyen böyle bir takdim görevinde âhesterevlik edersek vefasızlık yapmış ve çok büyük bir kusur işlemiş sayılırız. Aynı zamanda, bizim vesilemizle hidayete eren bahtiyar kimselerin “Şimdiye kadar neredeydiniz? Keşke birkaç sene önce gelseydiniz! Gelseydiniz de hayatı boyunca hep bir arayış içinde bulunan ama Allah’ı, Hazreti Muhammed’i ve Kur’an’ı hiç duyamadan altı ay önce aramızdan ayrılan babama da bu yüce dîni öğretseydiniz!..” çığlıklarına verecek bir cevap bulamayız. Bu itibarla da, bu meselede acûliyete ihtiyaç vardır.

Ne var ki, böyle bir meseledeki acelecilik de şahsî tavırlara ve hissî davranışlara terk edilemez; şahısların kendi idrak ve anlayışlarına bırakılamaz. Bu konu, şahs-ı manevîye havale edilir; bütün fertler tarafından düşünülür taşınılır, istişarenin hakkı verilir ve mevzu kollektif şuurun takdirine sunulur. Neyin nasıl anlatılacağı, nerede ne yapılacağı, hangi hususta ne şekilde davranılacağı gibi konular ortak akılla belirlenir. Önce, hep kolaylaştırma ve asla zorlaştırmama, sürekli bişarette bulunma ve kat’iyen tenfir etmeme düsturu çerçevesinde genel esaslar tesbit edilir. Sonra da, teennî ile hareket etmeyi, yani, ilerisini düşünerek, yavaş ve ihtiyatlı davranmayı gerektiren hususlar ya da daha seri, daha hızlı ve biraz daha acele olunması icap eden mevzular ortaya konur.

Acelecilik Hastalığının Şifası

Bediüzzaman Hazretleri, cehd u gayret iştiyakını söndüren sebeplerden biri olarak aceleciliği de saymış; “İlel-i müteselsiledeki tertibi (sebepler zincirindeki sırayı) atlamakla müşevveş eden acûliyet (acelecilik) çıkar, himmetin ayağını kaydırır.” dedikten sonra, “Siz ‘ısbirû vesâbirû verâbitû’yu siper ediniz.” sözüyle acelecilik hastalığının şifasını işaret etmiştir. Evet, yalnızca hizmetle mükellef bulunan insan, vazifesi olmadığı halde neticeyi de düşünmeye başlarsa, bir an önce bir yere ulaşması gerekiyormuş gibi sabırsız davranır, acele hareket eder.. basamakları çifter çifter tırmanmaya kalkışır; esbabı tam olarak yerine getirmez ama hayali beklentilerinin hemen gerçekleşmesini ister. Şayet, bir süre geçtikten sonra kendince beklediği semereyi elde edemezse, yavaş yavaş ye’se düşer, zamanla vazifeden el çeker ve himmet duygusunu bütünüyle kaybeder. Oysa, netice ve muvaffakiyet, Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanına bağlı bir iştir; kulların o işe karışmaları asla doğru değildir.

Bu türlü bir aceleciliğe karşı ikazda bulunan Bediüzzaman Hazretleri, acûliyet hastalığının dermanı olarak Âl-i İmran sûresinin 200. ayetini gösterir. Bu ayet-i kerimede mealen, “Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat etmek için birbirinize sabır tavsiyesinde bulunun, mücahedeye de daima hazırlıklı olun.. ve Allah’a karşı gelmekten sakınıp takva dairesine girin ki felah bulup başarıya eresiniz.” denmektedir. İlahî beyan, önce tek tek fertleri muhatap almakta ve “ısbirû” diyerek ferden ferdâ şahısları sabırlı olmaya çağırmaktadır. Daha sonra ise, “sâbirû” sözüyle düşman karşısında sağlam durmaya, yılgınlık göstermemeye ve onlardan daha sabırlı olmaya davet etmektedir. Ayrıca, “sâbirû” tabirini, Arapça’da müştereklik ifade eden ve iki ya da daha fazla insanın bir işi beraberce yaptığını gösteren “mufâale” babında kullanmak suretiyle, iman edenleri bir araya gelip sabır müzakeresi yapmaya, sabır üzerinde derinleşmeye ve bir yönüyle sabırda bütünleşip birbirine destek olmaya teşvik etmektedir.

Nitekim, Allah Teâla Asr sûresinde de “Yemin olsun zamana; insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna: İman edip makbul ve güzel işler yapanlar.. bir de birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.” buyurmuştur. Bu sûrede yer alan “ve tevâsav bi’l-hakkı ve tevâsav bi’s-sabr” ifadesi de, yine aynı müşarekete vurguda bulunmakta; mü’minlerin birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye etmeleri kurtuluşlarına bir vesile olarak gösterilmekte; dolayısıyla sürekli kafa kafaya vererek kollektif şuuru harekete geçirmeleri, beyin fırtınaları yaparak ortak kararlar alıp onları uygulamaları ve her zaman birbirlerine hayır ve sabır tavsiyesinde bulunmaları istenmektedir. Onun içindir ki, değişik vesilelerle bir araya gelen Ashâb-ı Kirâm efendilerimizin Asr sûresini okumadan ayrılmadıkları rivayet edilmektedir. Merhum M. Akif bu rivayeti şöyle şiirleştirmiştir:

“Hani, Ashâb-ı Kirâm ayrılalım derlerken,
Mutlaka “Sûre-i ve’l-Asr”ı okurmuş, bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,
Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,
Sonra hak, sonra sebât: İşte kuzum insanlık
Dördü birleşti mi yoktur sana hüsrân artık.”

Söz konusu ayet-i kerimede mü’minlere emredilen diğer husus, “râbitû” kelimesiyle ifade edilmektedir. “Ribât” tabiri, bir yönüyle, irtibat manasına gelmekte ve yine mü’minleri bir hey’et teşkil etmeye, kollektif şuuru işletmeye ve yakın alâka ile birbirine destek olmaya çağırmaktadır. Diğer taraftan, bir hadis-i şerifte anlatıldığı üzere, kendini tamamen namaza veren, gönlünü camiye rabteden; sabah namazını kıldıktan sonra “Elhamdulillah bu vazifemi de eda ettim!” deyip hem onun sevincini yaşayan hem de “Öğle vakti gelse de Ruh-u Revân-ı Muhammedî minarelerden bir kere daha yükselse, ben de yine mescide koşup manevî duygularla dolsam!..” düşüncesiyle evinin yolunu tutan, kalbi mescide bağlı gencin bu tavır ve davranışıdır ribât. Ayrıca, dinin ve milletin başına gelmesi muhtemel tehlikelere karşı hudut boylarında nöbet beklemenin ve hasım güçlerin toplum yapısında açtığı gedikleri tıkamak için gayret göstermenin adıdır ribât. İşte, ribâtın bütün bu manaları da yine birliği, beraberliği, birbiri için olmayı ve yaşatmak için yaşamayı imâ etmektedir.

Öyleyse, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte “Acele şeytandandır; teennî ise Rahmân’dan!” buyurduğu; bir başka defa da, sabırlı, ağırbaşlı, yumuşak ve olgun davranışın Hak katında makbul bir tavır ve bir kul için büyük bir ihsan olduğunu vurguladığı daima hatırda tutulmalıdır. Zamanın çıldırtıcılığına ve sebepler zincirindeki sıraya uymanın zorluğuna karşı sabırlı olmak için, Hazret-i Üstad’ın işaret ettiği ayet-i kerimede nazara verilen bütün argümanlar kullanılmalı ve himmet-i ricâlin ayağını kaydırabilecek bir tehlike olan acûliyetin üstesinden gelebilmek için mutlaka vifak ve ittifak esası işletilmelidir. Ayrıca, acele edeceğimiz ya da teennî ile yaklaşacağımız konuların tefrik ve tesbiti kat’iyen kollektif şuura havale edilmelidir. Bu bahsi de, mevzuyla alâkalı olması açısından Kırık Mızrap’taki “Sabır” şiiri ile bitirelim:

Sabır bir büyülü derman, arkasında iman,
Sabretmeyenin hâli hicran üstüne hicran!

Her şeyde var bir usûl, sabır da zafere yol,
Sık dişini azıcık, dolabildiğince dol!

Sabırla pişen insan, kemâle erer inan!
Tez canlının her işi harmanda sapsız saman.

Teennî eden erer, acele etme sakın!
Vurulup dövünsen de ıraklar olmaz yakın…

Örümcek bekleyerek, ağa ağ ekleyerek,
Gider hedefe varır nice emekleyerek.

Sırattan ince bir iş, koş geçenlere yetiş,
Geçen sabırla geçti, aksi bir sürü teşviş…

***

Bir Yiğit Vardı!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Mehmet Özyurt hocamız için “şehitlerin şahı” buyurduğunuzu duymuştuk. Bu zaviyeden merhumu anlatır mısınız? Onun iman ve Kur’an hizmetine kurban olduğu söylenebilir mi?

Cevap: Bu iman ve Kur’an hizmetine gönül vermiş bahtiyarlar arasında, zühdü, takvası, iffeti, ismeti, halktan istiğnası ve her zaman ötelere müteveccih yaşaması sayesinde sürekli yükselen; marifet, muhabbet, aşk ve iştiyakıyla kurbet ufkuna her an biraz daha yaklaşan kahramanlar tanıdım. Gönül pencereleri sonsuza karşı hep açık duran; esen yelden, yağan yağmurdan, uçan kuştan, düşen yapraktan ayrı ayrı mesajlar alan ve bu mesajları çevrelerine de duyurmak için “gaye Allah rızası, vesile i’la-yı kelimetullah” deyip bir küheylan gibi çatlayıncaya kadar koşan onlarca bahadırla tanıştım.

Her ruhu ebedî varoluşa taşımak ve herkese sonsuzluk iksiri sunmak gibi bir gâye-i hayale dilbeste olmuş bu Rabbânîlerin dimağlarında, ızdırap dalgaları birbirini kovalamakta; ruhlarında, ümit ve hüzün meltemleri arka arkaya esip durmakta ve gönül mızraplarından kopan türlü türlü sevinç-keder nağmeleri de çevrelerinde yankılanmaktaydı.

Onların her biri, yüce mefkuresi uğruna nefsanî arzularından, şahsî çıkarlarından ve gelecek endişelerinden bütün bütün sıyrılmış; kendini mensup olduğu toplum için nakış nakış saadet projeleri geliştirmeye adamış ve hafakandan hafakana girerek sürekli dertlerle iç içe yaşama pahasına çevresindeki insanların mutluluğunu sağlama iştiyakıyla şahlanmış nebî gönüllü bir diğergâmdı.

Hasbî İnsan

İşte, merhum Mehmet Özyurt Hoca’yı da bu mefkure kahramanlarından biri olarak tanımıştım. 1945 doğumlu olan Mehmet Hoca, nezih bir çevrede yetişmiş ve daha yedi yaşında hafızlığını tamamlamıştı. Askere gidene kadar dinî ilimler tahsili yapmış; daha sonra da ilk, orta ve liseyi bir-iki yıl gibi kısa sürede dışarıdan bitirmişti. O, Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarını kazanıp 1976 yılında Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edildikten sonra ben de aynı camide vaiz olarak vazifeye başlayınca onunla tanışmak nasip olmuştu.

Mehmet Hoca’da çok farklı kemâlât emareleri gördüm. Öyleki, ondaki kemâlâtı her yâd edişimde Alvar İmamı ismiyle ma­ruf Muhammed Lütfî hazretleri ile muhterem pederi Hüseyin Efendi’nin Hâcc Muhammed Pir-i Küfrevî Hazretleri’ni ziyaret edişleri aklıma gelir. Alvar İmamı ve muhterem pederleri, Pir-i Küfrevî hazretlerinin feyz dolu huzuruna çıkar; onun sohbetleriyle müşerref olurlar. Hazreti Pir, baba-oğul bu Hak dostlarına çok iltifatta bulunur ve dahası onları kendi halifeleri olarak tayin eder. Hazreti Pir’in mollaları bu durumdan rahatsız olur; hatta hafif bir kıskançlık tavrına girerler. Gece yarısı birden bire mollaların kaldığı odanın kapısı açılır; Hazret kapının sövelerini yerinden sökecekmiş gibi tutar ve “Mollalar, mollalar! Muhammed Lütfî efendinin ve muhterem pederinin bana ihtiyaçları yoktu, ruhlarındaki kemâlât ve fazilet onları buraya getirdi” der. İşte, Mehmet Hoca da Antakya’dan gelip İzmir’de İlahiyat okurken fakirin hiçbir dersini kaçırmamıştı; hep halkada bulunmuş, kamilâne bir hâl ve edeple dersi dinlemiş, bir kere olsun bilgiçlik tavrı sergilememiş ve varlığını hissettirme çabasına asla girmemişti. Oysa ki, ufku itibarıyla o derslere çok ihtiyacı yoktu ama merhum, yüksek karakterinin gereği olarak kitabı elinden hiç düşürmemiş ve senelerce bizimle beraber satır satır ders takip etmişti.

Mehmet Hoca, Bornova’daki caminin yakınında bir ev tutmuştu. Her Cuma günü yemek hazırlar, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanları kendi evinde misafir ederdi. Yemek vesilesiyle bir de orada bazı hakikatlerin anlatılmasına zemin hazırlardı. O camide vaaz ettiğim sürece hutbeyi de hep bana bırakırdı. Bir gün, bazı şeylerden rahatsız olup da kürsüden indiğimi ve minbere de çıkmadığımı görünce Cuma hutbesini kendisi okumuş ve sözlerini evirip çevirip benim üzülmeme getirmiş, hissiyatımı tam paylaşarak duygularımı seslendirmiş, cemaate sitem ederek “Üzdünüz Hocamı” diye inlemişti.

Mehmet Hoca, öyle farklı bir çizgi takip etti ki, kendi kriterlerim açısından, tanıdığım onca insan arasında Allah’a onun kadar yakın pek az kimse gördüm diyebilirim. O, ufku engin bir alimdi; düşünce dünyasıyla aksiyonu atbaşıydı. Aynı zamanda, çok mütevazi ve başkalarını da kabullenen bir insandı. Yanında arkadaşlarının methedilmesinden rahatsızlık duymaz; birinin göklere çıkarılmasını kendisinin aşağıda ve altta kalması şeklinde değerlendirmez; bir arkadaşı hakkındaki takdirkar sözleri kendi methediliyormuş gibi kabul eder ve onun adına sevinirdi.

Mehmet Özyurt Hoca, 1988 yılında elim bir trafik kazasında dâr-ı bekâya irtihal etti. Urfa’dan Gaziantep’e giderken ve bir hizmetten diğerine koşarken yanındaki üç güzel insanla, Bayram Acar, Hasbi Hoca ve Diyarbakır’lı bir müteahhitle beraber Allah’a yürüdü.

Şehitlerin Şahı

Malum olduğu üzere, şehitlik mertebesi çok yüksek bir mertebedir; onun üstünde olsa olsa Hazreti Ebu Bekir efendimizin de pâyesi olan, hâlis ve kâmil sadıkların “sıddıklık” mertebesi vardır. (Tabiî, Peygamberliğin diğer mertebelerle kıyaslanamayacağı hakikati mahfuzdur.) Fakat, bazen bir şehit hem şehit hem de sıddık olabilir ya da bir sıddık aynı zamanda şehadet şerbeti de içebilir. Evet, Cenâb-ı Hak, zirvede bulunan ve hakka’l-yakîn mertebesinin temsilcisi olan bir insanı bir de şehitlikle serfiraz kılabilir. Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) eğer Hayber’de aldığı zehirle irtihal-i dâr-ı bekâ buyurduysa, Cenâb-ı Hakk O’nu aynı zamanda şehitlik pâyesiyle ayrı bir derinlikle daha serfiraz kılmış demektir. O’nun başka bir büyüklüğe ve yeni bir derinleşmeye ihtiyacı var mıydı, denebilir. Oysa, Allah nezdinde terakkî nâmütenâhîdir. Allah Teala, o Zat’a öyle nâmütenâhî dereceler ihsan ediyor ki, artık kendisine, içten gele gele hamd etmekten başka bir mülahaza ortaya koymama mertebesi demek olan, “Makam-ı Mahmud” veriliyor. Demek ki, oraya kadar terakkinin yolu var; orası ise zirve.. artık orada oturacak hamd edecek, kalkacak hamd edecek; o makamda dudaklardan dökülen sadece Allah’a karşı hamd ü senâ olacak.

İslâm alimleri, şehitleri, kendilerine uygulanan dünyevî hükümler ve Allah katındaki durumları itibariyle üç kısma ayırmışlardır. İ’la-yı kelimetullah yolunda ve savaş meydanında vefat eden ya da malını, canını ve ırzını korurken haksız yere öldürülen kimseler hem dünya ve hem de ahiret bakımından şehittirler. Bu durumdaki şehitler yıkanmaz, üzerlerindeki elbiseler çıkarılmaz, öylece namazları kılınarak gömülürler. İnanmadığı halde müslüman görünen ve müslümanların yanında savaşırken öldürülen kimseler de dünyevî kıstaslar açısından şehit sayılırlar, yıkanmadan namazları kılınarak elbiseleriyle gömülürler. Fakat, bunlar, dünya hükümleri bakımından şehit sayılsalar da Allah katında şehit sevabı alamayacaklardır.

Bazıları da vardır ki, Allah katında şehittirler ve şehit mükâfatı alacaklardır; ancak bunlar, diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve namazları kılınarak defnedilirler. Peygamber Efendimiz, şöyle buyurmuştur: “Şehitler beştir: Vebaya tutulanlar, iç hastalıklarına yakalananlar, suda boğulanlar, göçük altında kalanlar ve Allah yolunda canından olanlar.” Ayrıca, aile ve çocuklarının geçimini sağlamak için helâl yoldan çalışıp kazanırken ölen kimseler ve ilim yolunda can verenler de ahiret şehidi sayılmışlardır. Doğum esnasında ölen mü’mine kadın ve karın ağrısından ya da apandisit sancısından ölen bir mü’min de şehit kabul edilir.

Biz, ancak zahire göre hüküm verir; insanları dış görünüşleri ve bize yansıyan halleri zaviyesinden değerlendirebiliriz. Dolayısıyla, imana ve Kur’an’a gönül vermiş, dilbeste olduğu dava çizgisini senelerce hiç değiştirmemiş; dünyevî ve hatta uhrevî hiçbir beklentiye girmemiş, kendinden bahsedilmesini ve methedilmeyi asla hoş karşılamamış, bencilliğin semtine bile uğramamış ve hep bu hal üzere i’lâ-yı kelimetullah için koşmuş; başka mülahazalar dile getirilince, “Hayır! Rızâ-yı İlâhî bana yeter. Allah razı olmuşsa benim için her şey var demektir. Önemli olan O’nu bulmaktır. O’nu bulmak dışında kurtuluş yoktur” deyip yola revan olmuş ve hizmete giderken de bir yerde bir trafik kazasıyla ötelere yürümüş bir insan hakkında “O şehittir” hükmünü verebiliriz. Hele bir de o insanı yakînen tanıyorsak, onu duygu ve düşüncelerimiz itibarıyla “Şehitlerin Sultanı” Hazreti Hamzaların peşine takabiliriz. İşte bu duygularla ben de Mehmet Hoca hakkında “Şehitlerin Şahı” demiş olabilirim ki bu söz o büyük insan hakkında hüsn-ü zannımın ifadesidir.

Ayrıca, yanarak ölme meselesi de çok önemlidir; bir sancıdan ölen ya da yıkık altında kalıp öteye giden kimseler ahiret şehidi kabul edildiğine göre, yanarak ölen de şehitlik mertebesine ulaşmış olabilir. Vakıa, o dört arkadaşımız kaza yaptığı sırada onların ardındaki arabada bulunanlar bana telefon etmişlerdi. Oradaki manzarayı anlatmışlar; hepsinin “Allah, Lailahe illallah” diyerek ahiret koridoruna girdiklerini nakletmişlerdi. Vefat ettiğinde Mehmet Hoca’nın ve diğer bir arkadaşın işaret parmağı hâlâ yukarıdaydı, O’nu işaret ediyorlardı.

Evet, şehitlik, mertebe, ilerde olma, Allah’a yakınlık kazanma.. gibi hususların aslını sadece Allah bilebilir; biz hiç kimseyi tezkiye etmeye salahiyetli değiliz. Ne var ki, emarelere bakarak ve hüsn-ü zanlarımıza sığınarak “Onlar şehit oldular, canlarını hizmet-i diniyeye kurban ettiler” dememizde de bir sakınca olmasa gerektir…

İman Davasının Bir Kurbanı

Diğer taraftan, “Bir âlimin ölümü âlemin ölümü demektir” sözü hadis olarak rivayet edilmektedir. Kur’an-ı Kerîm başta olmak üzere Peygamberimizin hadislerini ve bütün sünnetini bilen, diğer İslamî ilimlerden de haberdar olup ileri seviyede bir bilgi birikimine ulaşan; diğer bir ifadeyle, h akikat bilgisiyle donanmış, marifete açık ve bilinmesi gerekli olan şeyi olduğu gibi bilen birisine “âlim” denir. Arap dilinde, bildiğiyle amel etmeyene âlim denmez; çok şey biliyor olsa da, o insana câhil denir. İlim, bilim olmadığı gibi, bilgin de, âlim değildir; bunlar birbirinden farklıdır. İşte, hakiki bir âlimin ölümü, âlemin ölümü olarak görülmüştür ve insanlar için büyük bir musibet kabul edilmiştir.

Aslında çok küçük musibetler bile birer ikazdır. Hatta çay içerken düşürüp kırdığınız bir bardak da bir musibettir ve bir sinyaldir. O türlü meselelerde teşe’üme girmemeli; onları ölümcül bir hadisenin sinyali görerek paniğe kapılmamalı; fakat, hiçbir hadisenin başıboş olmadığı da hatırdan dur edilmemelidir. Sizi de, sizin davranışlarınızı da yaratan Allah’tır ve her hadisenin bir sinyal yanı gerçekten vardır. İnsan o ikazı anlayabilir, Allah’a teveccüh eder, bir tasaddukta bulunur ve o belaya kefaret olabilecek bir hayır ortaya koyarsa, bunlar, Allah’ın inayetiyle daha büyük kaza ve belaların def’ edilmesine vesile olur. Evet, o türlü musibetler hem birer sinyaldir, hem de aynı zamanda birer kefarettir. Kırılan bir bardak, bir bela ve musibet zincirini kırmış ve günahları da temizlemiş olabilir. Nitekim, bir hadis-i şerifte, “Müslüman’ın başına gelen hiçbir yorgunluk, hastalık, keder, üzüntü, eziyet, gam ve hatta ayağına batan diken yoktur ki Allah onunla günahlarından bir kısmını bağışlamasın.” denmekte; bir başka nebevî sözde de miktarı az bile olsa sadakanın belaları def’ edeceği söylenmektedir.

Bir Hak dostunun ve bir Kur’an hâdiminin Allah yolunda vefat etmesi meselesi de bu zaviyeden değerlendirilegelmiştir. Öyle ki, bir dönemde hizmet-i imaniye ve Kur’aniye aleyhine planlanan bir komplo ya da mefkure kahramanlarının başına gelecek bir büyük musibet vardır.. Cenâb-ı Allah, Hak dostlarından bir tanesini almak suretiyle, hem diğerlerini teyakkuza sevk eder, hem de geride kalanların gönüllerini yumuşatır, gözlerini yaşartır ve Kendisine teveccüh etmelerini temin eder. Geride kalanlar, incelmiş ve yumuşamış gönüller olarak Allah’a teveccüh eder ve yalvarırlar: “Allahım, Sen bütün ihtiyaçları giderme ve belaları defetme kudretine sahip Rabbimizsin; bizim ihtiyaçlarımızı da karşıla ve başımızda dönüp duran belaları def eyle.” derler. Böylece, çok büyük zararlara sebebiyet verebilecek kocaman musibetleri bir kurban vermekle aşmış olurlar.

Takdir-i ilahî olarak, bir davaya kurban olacak başyüce insanlar zaten belli seviyenin kahramanlarından seçilir. “Allah’ım, bu iman ve Kur’an hizmetine bir tevakkuf gelecekse ve kudsîler bir belaya maruz kalacaksa, öyle bir musibetin def’i için ben kurban olmaya hazırım; canımı al ama Kur’an davasını ve o davanın temsilcilerini muhafaza buyur” diyerek Hazreti İsmail gibi boynunu uzatan fedakar ruhlar, canlarını bu uğurda vermeye âmâdedirler. Şu kadar var ki, onlar iradî olarak asla kendi canlarına kıyamayacakları gibi, -değil başka insanların- bir karıncanın bile yaşama hakkına müdahale etmekten de uzaktırlar; onların dünyasında intihar komandoluğuna, canlı bombalığa, toplu infazlara ve kan dökmelere kat’iyen yer yoktur. Fakat, bazen bir vesileyle, Cenab-ı Allah, “Rabbim, yeter ki davam bakî kalsın; istersen bedel olarak beni her gün elli defa öldürebilirsin!” diyerek kurbanlık bir koç gibi sırasının gelmesini bekleyen bu hasbilerden birinin canını alır.. alır ve bir kurban karşılığında Hazreti İsmail’i bağışladığı gibi onu da bela ve musibetlerin selametle savılması için fidye ya da keffaret olarak kabul eder.

İşte, Mehmet Hoca da –Allahu A’lem– böyle bir kurbanlık gibi gitmiştir ötelere.. gidişiyle de pek çok musibete keffaret olmuştur.. hizmet-i imaniye ve Kur’aniye’nin bir kurbanı olarak Allah’a yürümüştür.

Merhum Mehmet Özyurt’un uçup gidişinin ardından çok ağladım. Efendimizin Hazreti Hamza’ya ya da Hazreti Cafer’e ağladığı gibi ağladım. O kadar ki, ağlamaktan gözümde yaş kalmadı, desem sezâdır. Onun firkatinin ağırlığından belim kırıldı zannettim, çok acı çektim. Yanılmıyorsam, bir hafta sonraydı; rüyama misafir oldu. Rüyada, onun öbür âlemden geldiğinin farkındaydım. “Seni çok özlüyorum; arasıra ziyaret etsen olmaz mı?” dedim. “Tamam, yine gelirim” deyip ayrıldı. Aynı gün, belki de aynı anda yakaza halinde kendi evine de gitmiş, ailesini de ziyaret etmişti. Kısa bir süre sonra da, söz verdiği gibi yine rüyama misafir olmuş, hasretime su serpmişti. Belli ki, o büyük bir mertebenin insanıydı; Allah nezdinde bir hususiyeti vardı. O bizim bildiğimiz usullerle değil, fakat başka bir yolla “bekabillah maallah” ufkuna ulaşmıştı.

Gelecek nesillerin Mehmet Özyurt Hoca gibi hasbî ruhları tanıması ve onların izinden yürümesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü, onlar, ömürlerinin her anına bir örnek hal, tavır ve davranış sığdırmış insanlardır. Onların sergüzeşt-i hayatları yarının hasbîlerine yol gösterecek işaret taşlarıyla doludur. Dolayısıyla, hem onları birer yâd-ı cemîl olarak anmak hem haklarında duaya vesile olmak ve hem de geleceğin fedakar ruhlarına hüsn-ü misaller göstermek için Mehmet Hoca gibi kahramanların hayat hikayelerinin yazılması lazımdır.

Şeytanî Fısıldaşmalar ve Kulis Faaliyetleri

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İslam, birkaç insanın bir araya gelerek bazı meseleleri gizlice konuşup görüşmelerine ne ölçüde müsaade etmiştir? Kur’an-ı Kerim’de “necvâ” tabiriyle ifade edilen böyle bir görüşmenin mü’mincesi nasıl olmalıdır?

Cevap : Kısaca fısıltı ve fiskos demek olan “necvâ” kelimesi, iki ya da daha fazla insanın fısıldaşması, başkalarının duyamayacağı şekilde gizli ve alçak sesle konuşması ve birbirine bazı sırları açması demektir. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen “necvâ” tabiri ile de birkaç insanın bir araya gelerek bazı meseleleri gizlice ve özel mahiyette görüşmeleri kastedilmiştir ki, bu türlü faaliyetler günümüzde “kulis” adı altında sıkça yapılmaktadır. Şimdilerde hem fertler hem kurumlar hem de devletler arası münasebetlerde çok yaygın olan özel çalışmaların, hususi görüşmelerin ve gizli teşebbüslerin hepsi necvânın çerçevesine dahil edilebilir.

Necvâ

Kur’an-ı Kerim’de, necvâ tabiriyle dile getirilen fısıldaşmalar ve gizli konuşmalar mutlak surette yasaklanmamıştır; ne var ki, bu türlü görüşmeler bazı şartlara bağlanmıştır. Öncelikle, göklerde ve yerde bulunan her şeyi, meydana gelen her hadiseyi Allah’ın bildiğine, bir araya gelip fısıldaşan, gizlice konuşan üç kişinin dördüncülerinin muhakkak Allah olduğuna ve O’nun, gerek bundan az gerekse daha çok sayıdaki insanın konuşmalarını da mutlaka görüp duyduğuna dikkat çekilmiştir. Böylece, ister açık ister gizli bütün sözlerin işitilip kaydedildiğine ve mü’minlerin bu hakikate bağlı olarak konuşup görüşmeleri gerektiğine imada bulunulmuştur. Daha sonra da, Cenâb-ı Hak yasakladığı hâlde günah, zulüm ve Peygambere isyan hususunda kulis yapan ve Müslümanların aleyhinde fısıldaşan münafıklar kınanmış; onların ikiyüzlü oldukları, inanmadıkları şeyleri söyledikleri, iman esaslarıyla alay ettikleri ve işte bu fena tavırlarından, kötü davranışlarından dolayı Cehenneme atılacakları belirtilmiştir. (Mücadile, 58/7-8)

Evet, münafıklar asıl duygu ve düşüncelerini sürekli gizliyor ve hep gerçekten inanıyorlarmış gibi davranıyorlardı. Onlar, konuşurken yalan söylüyor; bugün söz verdikleri bir konuda ertesi gün vefasızlık edip sözden dönüyor ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostluk tavırları içinde icra ediyorlardı. Sürekli şartlara göre hareket edip ikiyüzlü davranıyor ve Müslümanlara karşı hep açık-kapalı kötülük düşünüyorlardı; içten içe kin, nefret ve düşmanlık hislerini besliyor ve mevhum hasımları olan mü’minler için türlü türlü komplolar planlıyorlardı. Diğer dinlerin mensuplarıyla gizli gizli biraraya gelerek Müslümanlar aleyhine çirkin çirkin oyunlar tezgahlıyor; Peygamber Efendimiz’in tebliğine mani olmak, İslam’a yakınlaşmakta olanları çeşit çeşit hilelerle inananlardan uzaklaştırmak, samimi Müslümanların aralarını bozmak ve toplumun fertleri arasına düşmanlık tohumları atarak fesat çıkarmak için birtakım karanlık planlar yapıyorlardı. Müslümanlarla beraber oldukları anlarda onların hoşuna gidecek sözler söyleyen, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade etmeyip hep olduklarından farklı görünen ve inananlarla aynı mülahazaları paylaşıyormuş gibi davranan münafıklar, ancak kendi yandaşlarıyla başbaşa kaldıklarında gerçek yüzlerini açığa vuruyor; Allah’a isyan, düşmanlık, haksızlık ve Allah Rasulü’ne karşı husûmet içeren sözler söylerek fısıldaşıp duruyor ve sadece şer etrafında dönen kulisler yapıyorlardı.

“Birr ü Takva”ya Bağlı Gizli Görüşmeler

İşte, Cenâb-ı Allah, onların bu kötü tabiatlarını ve genel tavırlarını anlattıktan sonra, münafıkların yaptıkları şekilde kötülük üzere fısıldaşmamaları hususunda mü’minleri ikaz etmiş; “Ey iman edenler! Şayet siz gizlice konuşacak olursanız sakın günah, zulüm ve Peygambere isyan hususlarında kulis yapmayın. Bunu hayır ve takvâ hususunda yapın. Dirilip huzurunda toplanacağınız Allah’a karşı gelmekten sakının.” (Mücadile, 58/9) buyurmuştur. Demek ki, günaha girme, suç işleme ya da düşmanlık, haksızlık ve zulüm irtikap etme gibi hususların konuşulduğu, bu türlü meseleler hakkında planların yapıldığı bir meclis mü’minlere göre değildir. İnananlar ancak iyilik yapmak, salih ameller ortaya koymak ve dinin yasak ettiği şeylerden uzak durmak gibi “birr ü takva” ile alakalı meselelerde dar dairede istişareler yapabilir, birkaç kişi özel olarak görüşebilirler. Bu görüşmelerin başından sonuna kadar da takva mülahazasına bağlı kalmaya çalışır ve Cenâb-ı Allah’ın her zaman onlarla beraber olduğunu hep hatırda tutar; Allah’ı görüyormuşçasına ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma duygusuyla temkinli konuşurlar. Dolayısıyla, mü’minlerin gizli konuşmalarında su-i zanlara, gıybetlere, yalan ve iftiralara yer olmaz. Onlar, hayır düşüncesiyle bir araya geldikleri gibi hayır ve hasenat hesabına kararlar almış olarak ayrılırlar.

Nitekim, Allah Teâlâ bir başka ayet-i kerimede “Onların kendi aralarında yaptıkları gizli görüşmelerin, fısıldaşmaların çoğunda hayır yoktur. Bu görüşmelerde hayır olması için onların muhtaçlara yardımı, güzel bir davranışı yahut dargın insanların arasını bulmayı gözetmeleri gerekir. Kim Allah’ın rızasını arzulayarak bunu yaparsa, Biz de ona çok büyük mükâfat veririz.” (Nisâ, 4/114) buyurmuştur. Evet, gıybeti adet haline getirenlerin, sürekli koğuculuk edenlerin, yalan ve iftiradan çekinmeyen kimselerin meclisi hayır adına kısırdır. Bir araya gelen üç-beş kişinin konuşmalarında bir hayır olabilmesi için, bu insanların, muhtaçların ihtiyaçlarını giderme, dertlilerin derdine derman olma, bazılarına iyilik ve ihsanda bulunma ya da dargınların arasını bulma gibi maksatlar etrafında toplanmaları şarttır. İşte, b aşka bir maksatla değil, sadece rıza-yı ilahiyi tahsil etmek kastıyla bu türlü salih ameller için toplantı düzenleyip gizlice konuşmak, insanların problemlerini çözme düşüncesiyle istişare yapmak caizdir, hatta mendubdur (dinin yasaklamadığı veya emretmediği bir iş olmakla beraber yapıldığında sevap kazanılan bir ameldir). Aksine, böyle bir hayra esas teşkil etmeyen bir araya gelmeler, şununla-bununla alakalı fiskos etmeler ve hele gizli cemiyetler kurup karanlık planlar yapmalar mü’minlerden fersah fersah uzaktır.

Evet, necvânın hayra vesile olabilmesi için “birr ü takva”ya bağlı olarak gerçekleşmesi gerekmektedir. “Birr” kelimesi, genel itibarıyla iyilik manasında kullanılır. Hadis mecmualarında “Kitabu’l-birri ve’t-takva” unvanıyla fasıllar yer almaktadır. Kitap müellifleri ve hadis ravileri bu fasıllarda iyiliğe dair ne kadar mesele varsa hepsini bir bir saymış; anne-babanın haklarını gözetmekten başkalarına iyilikte bulunmaya, çocukların bakımı ve görümünden komşuları koruyup kollamaya, muhtaçlara yardım etmekten güzel ahlaklı olmaya kadar.. imanın şubeleri içinde anlatılan yetmiş küsur iyilikle alakalı hadisleri zikretmişlerdir. Dolayısıyla, geniş, bol ve sürekli olan her türlü hayırlı iş ve salih amel “birr” kategorisinde mütalaa edilmiştir. Takvaya gelince; o, Cenâb-ı Hakk’ın emir­lerine uyup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabın­dan ko­runma ve rızasına erme gayretidir. Şeriat-ı fıtriye kanunlarına riâyet etmek, sosyal münasebetlerde dikkat edilmesi gereken esasları gözetmek ve duygu-düşüncede, yeme-içmede, hayat tarzında başkalarına benzemekten sakınmak da takvanın çerçevesine dahil edilmiştir.

İlle de fısıldaşacaksanız…

Öyle ise, ille de bir necvâda bulunacaksanız, bu gizli görüşmenizi mutlaka en geniş manasıyla “birr” ve “takva” çerçevesinde yapmalısınız. Biriyle fısıldaşırken, bir arkadaşınızı çekip ona gizli gizli bir şey anlatırken, içtimaî münasebetler açısından bazı kimselerle bir araya gelip görüşürken ya da iman ve Kur’an hizmeti adına bazı hususi meselelerin istişaresini yaparken sürekli kalbinize bakmalı, Allah’la irtibatınızı kontrol etmeli, meclisinizin “birr ü takva” üzere devam edip etmediğini gözden geçirmeli ve o necvânın sonuna kadar böyle bir temkinle hareket etmelisiniz. Faydasız fısıltılara girmemeli, mâlâyânî fiskoslara yanaşmamalı ve insanları çekiştirme, gıybet etme, başkalarının kusurlarını sayıp dökme… gibi günahlar işlememe hususunda çok hassas olmalısınız. Dudu nineler gibi, ona laf yetiştiren, öbürünün gıybetini eden, diğeriyle fiskosa giren ve böylece herkesin yanında herkes hakkında konuşup toplum fertlerinin birbirine düşmesine sebep olan insanlara da fırsat vermemelisiniz. Günah etrafında sürüp giden necvâlara katılmamalı, o şekilde fısıldaşıp duranları dinlememeli, onlara iltifat etmemelisiniz. Unutmamalısınız ki, Allah’ın sevmediği şeylere iltifat etmek, O’nun sevdiği şeylere sırt dönmek ve Allah’tan yüz çevirmek demektir. Allah’ın değer verdiği şeylere değer vermek ise, aynı zamanda O’nun sevmediği şeylere sırtını dönmek manasına gelir ki, bu da takvanın gereğidir. Allah’ın vaz’ ettiği esaslara saygı duymak, kalbdeki takvanın sesi ve soluğudur. Dolayısıyla, fiskos ve gıybet meclislerine iltifat etmeyin ki, Hakk’ın iltifatından mahrum kalmayasınız. Dinlemeyin gıybet ehlini ve koğucuları; yanınızda konuşturmayın insanlar arasında laf götürüp getirenleri.. mü’minleri çekiştiren bir kimse, en azından bir günahkar, bir mücrim, bir fasık ve bir müfsittir; bu itibarla da, onu dinlemeniz ve onun o müfsidâne sözlerine değer vermeniz, ilahî teveccühlerden nasipsiz kalmanıza sebep olabilir.

Söz gelmişken, mevzuyla alakalı senelerden beri süregelen bir teessürümü ifade etmek istiyorum: Yıllar önceydi. Bir arkadaşımızın bir günah çukuruna düşmesi, bir şeytanî komploya maruz kalması söz konusuydu. Onun yakınlarından biri gelmiş, muhtemel tehlikeyi haber vermişti. Arkadaşımızın öyle bir musibete uğramaması adına oldukça heyecanlanmış ve o hadiseden yara almadan kurtulabilmesi için neler yapılabileceği hususunda hemen iki-üç insanla istişare yapma lüzumunu hissetmiştim. Üç kişiyi odama çağırıp, “Bu meseleyi nasıl halletsek; arkadaşımızın haysiyet ve onurunu korumak için neler yapsak?..” dedim. İstişaremiz bitip de onlar odamdan çıkarken içimde derin bir pişmanlık duygusu belirdi, kendi kendime “eyvah” deyiverdim. Çünkü, o meseleyi belki sadece bir insanla görüşerek de çözebilirdim. O insan hakkında kusur gibi algılanacak, su-i zanna sebebiyet verecek ve onu mahcup edebilecek bir meseleyi neden fazladan iki kişiye söylemiştim ki?.. Sadece bir insana söylemem yeterli olamaz mıydı? Sır tutmasını bilen bir insanla görüşmeli; “Ne yapalım da şu insanın bağrındaki akrebi çıkarıp atalım!” demeli ve problemi en dar dairede çözmeye çalışmalı değil miydim? Emin olun, aradan seneler geçmiş olmasına rağmen, ne zaman o meseleyi hatırlasam hâlâ derin bir pişmanlık hissediyor, üzülüyor ve o konuda kendimi asla affetmiyorum.

İşte, insanların kusurlarını, hatalarını ve günahlarını yaymama, onların onur, haysiyet ve itibarlarını koruma açısından da necvâ başvurulması gereken çok nazik bir usuldür. Şayet, bir insanın bir inhirafına şahit olunmuşsa, yapılması icap eden şey, o problemin herkes tarafından bilinir olmaması için çok ketum davranmak ve meseleyi sadece o mevzuda selahiyetli olan, sözü dinlenen bir insana kat’iyen gıybete girmeden, mübalağa etmeden anlatmaktır. Eğer bir problemi yalnızca iki kişi ile çözmek mümkünse, onu üçüncü bir insana daha açmak ve bir insanın kusurunun fazladan bir kimse tarafından daha bilinmesine sebep olmak doğru değildir. Bu itibarla da, böyle bir durumda fısıldaşma, olabildiğine mahremce görüşme ve meseleyi ciddi gizlilik içinde halletme mü’mince bir tavırdır. Aksi halde, her üç-beş kişi kendi aralarında kulis yapar, herkes diğerleri hakkında rahatça atıp tutar ve meseleler ayağa düşerse, problemlerin halledilmesi bir yana, dertler katlandıkça katlanır ve çok yaralanmalar olur. Bir insan diğeri hakkında konuşur; diğeri bir başkasının hata ve kusurlarını sayıp döker; bir başkası da öbürünün günahlarını ifşâ eder.. böylece, birlik, beraberlik ve kardeşlik mülahazaları zarar görür. Bu şekilde vahdet-i ruhiye zedelendiğinden dolayı da Cenâb-ı Hak bereketini çekip alır. Bilmelisiniz ki, inancı sağlam olmayan bir insanla bile omuz omuza verseniz, vifak ve ittifak ettiğiniz sürece Allah işinize bereket ihsan eder.. ve yine bilmelisiniz ki, -faraza- Hazreti Cebrail, Hazreti Mikail ya da Hazreti İsrafil ile ortaklık kurup iş yapsanız, fakat sonra aranızdaki münasebette az zedelenme olsa, mesela, birbirinize karşı hayalleriniz kirlense, iç şetimlere girseniz, su-i zanda bulunsanız, Allah bereketini alır ve sizin üzerinizden tevfîkini keser.

Evet, üç-beş kişi hususi mahiyette bir araya geldiğinizde, tebliğ ve temsil vazifesinin gereklerini konuşursanız, daha fazla iyilik yapmanın yollarını araştırırsanız; muhtaç talebeye burs bulmayı planlarsanız, kurban himmeti yapıp fakirlerin yardımına koşmanın, mesela Pakistan’daki depremzedelere el uzatmanın hesaplarıyla meşgul olursanız; bir öğrenci yurdunun yanına bir yenisini, bir okuldan sonra bir başkasını inşa etmenin fizibilitesiyle uğraşırsanız.. ya da elindeki meşalesiyle dünyanın dört bir yanındaki karanlıkları nura garketme sevdasıyla yollara dökülen karasevdalıların adedini çoğaltma hülyalarıyla oturup kalkarsanız.. işte o zaman makbul ve mendup bir necvâ akdetmiş olursunuz. Çünkü, bunların hepsi maruftur, hayra mâtuftur; birr ü takvaya dayalı birer salih ameldir. Ne var ki, “birr ü takva”ya bağlı olmayan fısıldaşmalarınız kat’iyen fiskostan öteye geçmez ve o türlü bir necvâda asla hayır bulunmaz. Ayrıca, umumu alakadar eden meselelerin üç-beş kişi arasında ve hele tenkit nazarıyla fısıldaşılması vahdet-i ruhiyeyi zedeler ve kuvve-i maneviyeyi kırar. O türlü toplantı ve görüşmeler sadece şeytanı ve avenesini memnun eder. Nitekim, Cenâb-ı Allah, necvâ ile alakalı ayetlerin devamında, “Böyle meşrû olmayan kulisler, mü’minleri üzüntüye boğmak için şeytan tarafından telkin edilir. Ama, Allah dilemedikçe bu onlara asla zarar veremez. Onun için müminler de yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.” (Mücadile, 58/10) buyurmaktadır.

Şeytanî Fısıldaşmaların En Kahredicileri

Haddizatında, münafıkların gönlünde günah, düşmanlık ve Peygamber Efendimiz’e isyan gibi cürümler üzerine kulis yapma duygusunu tetikleyen şeytandır. Onların bozuk tabiatları şeytandan gelen küçük bir tahrik karşısında hemen harekete geçmiş ve “Nasıl yapsak da şu Müslümanların hakkından gelsek; ne etsek de Peygamberin herhangi bir emrinin, herhangi bir teklifinin yerinde olmadığını dile dolayıp bir isyan cephesi oluşturuversek!” şeklindeki mülahazaların zihinlerine yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Bu mevzuda yaptıkları necvâlar, fiskos ve fısıltılar o kötü duygu ve fena düşüncelerde boğulmalarına yol açmıştır. Bu itibarla da, o türlü meşru olmayan kulisler şeytandandır.

Ayrıca, böyle necvâlar birer psikolojik muharebe unsuru olarak Müslümanların kuvve-i maneviyelerini kırmaları açısından da şeytandan sayılır. Çünkü, münafıklardan beş-on tanesi gizli gizli toplantılar yapıp fısıldaşırlarsa, bu bazı mü’minler arasında bir kısım tereddüt ve endişeler hasıl edebilir. “Acaba şu gizli toplantıda ne konuştular; ne türlü karar aldılar; nasıl bir “eylem planı”nda karar kıldılar?” gibi sorular akıllarına gelebilir. Bu zaviyeden, münafıklar günah, düşmanlık ve Peygamber Efendimiz’e isyan mevzuunda sürekli fiskos yaparlarken belki de bunların duyulacağını biliyorlardı. Fakat, o necvâlarını aynı zamanda bir psikolojik savaş silahı olarak kullanıyorlardı. Mesela, Uhud’a çıkılırken kuvve-i maneviyenin takviyesine ve birlik ruhuna çok ihtiyaç vardı. Ne var ki, öyle kritik bir anda on tane insan bir araya geliyor, kafa kafaya veriyor ve gizli gizli bazı şeyler konuşuyorlardı. Onları gören sahabe efendilerimiz ister istemez “Acaba ne konuştular; kim bilir nerede ne yapacaklar? Yoksa, diğerleriyle mi anlaşacaklar?” şeklindeki bazı endişelerle doluyorlardı. Dolayısıyla, münafıkların necvâsı bir psikolojik savaş silahı olarak mü’minler arasında az da olsa sarsıntı meydana getiriyor ve kuvve-i maneviyelerinin kırılmasına sebep oluyordu. Bu açıdan da öyle bir fısıltı şeytandan demekti.

Şeytan, böyle bir oyunu sadece münafıkların eliyle sahneye sürmez; bazen mü’minleri de kandırıp onlara da değişik roller oynatabilir. Kollektif şuuru zedelemek, inananlar arasına kuşku ve güvensizlik atmak ve böylece mü’minleri üzmek için şeytan türlü türlü tefrika tuzakları ve ayrılık komploları planlar. Aslında, salih bir toplumda, samimi birkaç insanın bir araya gelerek hususi mahiyette konuşmasından kimse rahatsız olmaz; çünkü, Allah’tan korkan kimselerin şer üzere ittifak edeceklerinden endişe duyulmaz. Fakat, şeytan gizli gizli konuşanları, hayırda necvâ yapıyor olma düşüncesiyle bir araya gelenleri zamanla aldatarak, onları “birr ü takva” çizgisinden uzaklaştırmak suretiyle gıybet ve tenkitlere sürükleyebilir. Bununla beraber, onların fısıldaşmaları ve gizlice konuşmaları diğerlerinin kalblerine de bir şüphe salabilir. Böylelikle mü’minler arasında bir güvensizlik atmosferi meydana gelir. Dolayısıyla, o türlü necvâlar da netice itibarıyla şeytandan sayılır.

Böyle bir su-i akıbete duçar olmamak için, özel mahiyette konuşan ve gizli görüşen insanlar her zaman niyet ve maksatlarını gözden geçirmeli; konuşma süresince hemen her an makbul bir necvâ için ortaya konan şartlara riayet edip etmediklerinin muhasebesini yapmalı ve deyip ettiklerinde mutlaka Allah rızasını esas hedef edinmelidirler. Ayrıca, olabildiğine şeffaf davranmalı, gizli işler çeviriyormuş gibi bir hâl sergilememeli; görüşme zamanını, yerini ve mevzuunu bilmesi mahzurlu olmayan bazı insanlara da haber vermelidirler. Dahası, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehaya) “İki kişi kendi arasında, üçüncü kişiden izin almadan konuşmasın. Aksi takdirde, o kimse bundan alınır.” hadis-i şerifleri istikametinde davranarak, kendilerini gören insanlardan izin almalı, toplantının muhtevasını anlatmasalar bile mevzuu hakkında kısa malumat vermeli ve o insanların tereddütlerini izale etmelidirler.

Zannediyorum, necvânın en tehlikelisi, en öldürücüsü ve en kahredicisi ise, bir ya da birkaç Müslümanın bir mü’min veya mü’minler grubu hakkındaki fısıldaşmaları ve fiskoslarıdır. Birkaç kişinin arasındayken bir mü’min hakkında “Huyu huyuma uymuyor; şu yanını tasvib etmiyorum!..” diyerek onu tahkir etmek ve gıybetini yapmak günahtır. Ne var ki, gönülden bir pişmanlığın ardından helallik isteyip istiğfarda bulunmak suretiyle o günahın bağışlanması her zaman ihtimal dahilindedir. Fakat, bir de bir mü’minler grubu aleyhine CD’ler hazırlamak; şeytanın bile aklına gelmeyecek iftiralarla o CD’leri doldurmak; aynı bühtanları gazete, radyo ve televizyon yoluyla da yayarak binlerce lisanla gıybet ve iftira etmek; hatta yalan ve iftira metinlerini dosyalar halinde yurt dışına kadar gönderip Müslümanları ehl-i dünyaya ve inancı dahi olmayan kimselere gammazlamak.. ve sırf bu maksada matuf necvâlar yapmak, her mekanı bir fısıltı meclisi olarak kullanmak, sürekli komplolar ve eylem planları kurgulamak var ki, işte bu türlü şeytanî senaryolarda başrol oynayan kimseler, kutbiyet davasında ve gavsiyet iddiasında bulunan insanlar olsalar bile onların affedilmeleri mümkün değildir. Çünkü, bunlarınki öyle şeytanî necvâlardır ki, yaptıklarının günah olduğu mülahazası bile yoktur onların içinde. Şayet, bir günahın günah olduğu kabul edilmiyorsa, ondan pişmanlık duymak ve istiğfar etmek de söz konusu olmaz, o günah devam eder, gider.. onu işleyen mücrimler de hiç vicdan ızdırabı çekmezler; nedamet hissetmezler; dolayısıyla, tevbe duygusuna da asla yanaşmazlar.

Vakıa, bu türlü zulümlere maruz kalan ve gadre uğrayan mü’minler, gerçekten inanıyorlarsa, zalimlerin komploları karşısında asla ye’se düşmezler. Aksine, “İnkisara kapılmayın, gevşeklik göstermeyin ve tasalanmayın; hiç endişeniz olmasın, inanıyorsanız üstünsünüz!” muştusuyla sürekli inşirah yaşarlar. Ellerinden gelen tedbirleri alır, sa’ye sarılır ve Allah’a tevekkül ederler.

Büyüklerle Özel Mahiyette Konuşmanın Adabı

Necvâ ile alakalı olarak hatırlatmak istediğim son bir husus da, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ile başbaşa görüşmek isteyenlerden az da olsa bir miktar sadaka vermelerinin istenmesi meselesidir. Bildiğiniz gibi Cenâb-ı Allah, “Ey iman edenler! Şayet Rasûlullah ile başbaşa görüşmek isterseniz, bu özel görüşmeden önce bir sadaka verin. Böyle yapmak sizin için daha hayırlı, şaibeden daha uzak, günahlarınızı temizleme yönünden daha uygun bir davranış olur.” (Mücadile, 58/12) buyurmuş ve bu ayet-i kerimeyle özellikle Rasûlullah’a fısıltı şeklinde gizlice bir şey arzetmenin adâbını gözetmek gerektiğine dikkat çekmiştir.

Zira, pek çok insan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e gelerek O’nunla özel olarak görüşmek, fısıldaşarak bazı dertlerini arz etmek ve bir kısım taleplerde bulunmak istiyorlardı. O’nun kapısında bekçi de yoktu ve kendisiyle görüşmek isteyenlerin randevu almaları da beklenmezdi. Herkes rahatlıkla O’nun yanına girer ve dilediği her şeyi konuşurdu. Öyle ki, herkes her meselesini sormaya alışmış; insanlar başkalarına açamadıkları en mahrem dertlerini bile Allah Rasûlü’ne anlatmaya başlamışlardı. Hatta bazı münafıklar ve ham ruhlular, Rasûlullah’ın meclisinde kendilerini göstermek ve önemli bir insan oldukları imajını vermek için her fırsatta O’na yanaşıyor, fısıltı halinde bir şeyler arzetmeye kalkışıyorlardı ve bu durum gün geçtikçe daha da altından kalkılmaz bir hal alıyordu. O müşfiklerden müşfik Allah Rasûlü, tevazuu ve hoşgörüsü sebebiyle hiç kimseyi reddetmiyor ve herkesin derdine derman olmaya çalışıyordu. Kendisine kalsa, O asla insanlar ile kendisi arasına sadakadan bir hâil örgülemezdi; ne var ki, Hazreti Rahman ü Rahîm Rabbimiz, Hazreti Rahîm ü Raûf Efendimize merhamet ederek “Şayet Rasûlullah ile başbaşa görüşmek isterseniz, bu özel görüşmeden önce bir sadaka verin.” demek suretiyle bir yönüyle o bunaltıcı tehacüme bir filtre koymuştu. Bu ilahî ikaz sayesinde, insanlar Rasûlü Ekrem Efendimiz’le görüşecekleri meselelerin sadaka vermeye değecek kadar önemli olup olmadığını düşünmeye çağrılmış ve böylesi görüşme taleplerinde aşırılığa girmemelerinin gerektiği ima edilmişti. Zaten, Peygamber Efendimiz’e ve yakın akrabalarına sadaka haramdı; özel görüşmeden önce verilmesi istenen bu sadakanın Allah Rasûlü’ne ya da ailesine değil, bizzat muhtaçlara ulaştırılması söz konusuydu.

Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) bu ayetle amel ettiğini, yanındaki bir dinarı on dirheme çevirip Peygamber Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) özel mahiyette görüşmek istediği zaman evvela bir dirhem sadaka verdiğini ve zaten çok geçmeden de daha sonra nazil olan ayetle bu ayetin hükmünün yürürlükten kaldırıldığını anlatmaktadır. Haddizatında, ayetin devamındaki “Eğer buna imkân bulamazsanız Allah sizi muaf tutar, çünkü Allah gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur)” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, bir insan sadaka veremeyecek olsa bile, şayet önemli bir meselesi varsa onu Allah Rasûlü’ne mahremce anlatmasına izin verilmişti. “Necvâ ayeti” olarak bilinen bu ilahî beyan sayesinde ise, mü’minler her arzu ettiklerinde Rasulü Ekrem ile başbaşa görüşmelerinin doğru olmadığını anlamış; görüşecekleri meselelerin mutlaka zaruri olması gerektiğinin farkına varmış; muhakkak bir mesele arz etmeleri icap ediyorsa, bunu en kısa sürede, en öz şekilde ve edebe dikkat etmek şartıyla yapmalarının lüzumunu kavramışlardı ve dolayısıyla onlardaki bu gizli görüşme hevesi, yerini zaruret çerçevesinde istişarede bulunma düşüncesine bırakmıştı.

Hasılı, birkaç insanın bir araya gelerek bazı meseleleri gizlice ve özel mahiyette görüşmeleri demek olan necvâ mutlak olarak yasaklanmamıştır. Günah, düşmanlık ve ilahî mesaja isyan etrafında cerayan eden şeytanî necvâlar haram kılınmış; fakat, maruf yörüngeli, ıslah düşüncesine mebnî, sadaka vererek muhtaçların ihtiyaçlarını görme gibi hayır mülahazalarına dayalı ve “birr ü takva” çerçevesine bağlı istişarelerin caiz hatta mendub ve makbul birer amel olduğu belirtilmiştir. Dinimizde, ferdî, ailevî, içtimaî ve uluslar arası meselelerin kendi hassasiyetlerine uygun olarak belli insanlar tarafından görüşülmesine, çözüm adına ortaya konan plân ve projelerin şûrâ yoluyla daha sağlam bir zemine oturtulmasına ve alınan kararların kollektif şuûra dayandırılmasına fevkalâde önem verilmiştir.

Kur’an Bahçesinin Rengârenk Çiçekleri

Herkul | | KIRIK TESTI

İman hakikatlerine tercüman olma ve dinî değerleri anlatma gayretindeki insanlar, bu vazifeyi eda ederken kullandıkları üslubu sürekli gözden geçirmeli; her gün farklı bir doğumun sancılarıyla kıvranıp durarak yeni yeni usuller geliştirmeli ve muhataplarının karşısına her zaman sürpriz argümanlarla çıkmaya çalışmalıdırlar. İşin özündeki saffeti korumak şartıyla, meseleleri hâlihazırdaki düşünce ve irfan ufku açısından yorumlamalı ve geçmişten süzülüp gelen değerleri düne göre daha yeni, daha berrak ve daha cazip bir yolla sunmalıdırlar. Hep aynı şeyleri tekrar etmek suretiyle en parlak hakikatleri bile matlaştırma gibi bir yanlışa asla düşmemeli; onlara her an ayrı bir buud ve zenginlik kazandırmalıdırlar. Nasıl ki, güzel güfteler farklı insanlar tarafından türlü türlü bestelenmekte ve farklı farklı icrâ edilmektedir; aynen öyle de, hak ve hakikati ilk günkü tazeliğiyle insanlara sunmanın yolu da, onu ilan ederken her defasında değişik bir nağme tutturmak ve yeni bir besteyle o güfteye ayrı bir mana katmaktır.

İçinde çeşit çeşit ağaçlar, renk renk meyveler ve bayıltan kokularıyla desen desen çiçekler bulunan muhteşem bir bahçe düşünün. Öyle heybetli ağaçları, o denli tatlı meyveleri ve o kadar güzel çiçekleri ilk defa gören bir insan o bahçeye girse, elbette ki bir ağaçtan öbürüne koşacak, her daldan başka bir meyve koparacak ve her çiçekten farklı bir koku alacaktır. O, el uzattığı her şeyi yepyeni bulacak, bu orijinalitenin şahlandırması ve coşturmasıyla ruhunda sürekli yeni renk, yeni tat ve yeni kokuların heyecanını duyacaktır. Dolayısıyla da, orada kat’iyen bir ülfete düşmeyecek ve asla bir bıkkınlık yaşamayacaktır.

Nitekim, Cenâb-ı Hakk’ın kudretinin tam tecellî edeceği öbür âlem anlatılırken, onun da insanı daima canlı tutan bir sürprizler diyarı olduğu vurgulanmaktadır. Kur’an-ı Kerim, mü’minler için hazırlanan Cennetleri tarif ederken, “Orada ne zaman, kendilerine bir şey ikram edilse, “Bu, daha önce de dünyada yediğimiz bir şey!” diyecekler; fakat o, dünyadakilerin aynısı olmayıp, benzeri olarak kendilerine sunulacak.” (Bakara, 2/25) buyurmaktadır. İlahi beyandaki “Ve utû bihî müteşabiha” (dünya meyvelerinin aynısı değil, benzerleri verildi) ifadesi böyle bir yenilenmeyi ve birbirini takip eden sürprizleri nazara vermektedir. Evet, bazı yönleri itibarıyla dünyadakilere benzese bile aslında ilk defa sunulan, tatları önceden bilinmeyen ve tahmin bile edilemeyen o Cennet meyveleri kesintisiz bir surette ehl-i Cennetin iştahını kabartacaktır.

Derinliğe Açılmak İçin Yenilik ve Duruluk

İşte, o muhteşem bahçede ve mü’minleri bekleyen o Cennetlerde söz konusu olan yenilenme ve tazelenmelere benzer şekilde, hak ve hakikati anlatma hususunda da insanı ülfetten ve bıkkınlıktan uzak tutacak yeniliklere, farklı renk, farklı tat ve farklı şivelere ihtiyaç vardır.. tazeliğini devamlı koruyan değerleri her zaman dikkat çekici şekilde ve kendi cazibedar halleriyle sunabilmek için yeni besteler ve farklı üsluplar gerekmektedir.

Evet, tarih boyunca hemen her hareket, mebde’deki tazelik, duruluk ve orijinalliği ile gelişip boy atmış, büyüyüp yayılmış ve nihayet müntehadaki derinliğine ulaşmıştır. İslam’ın ilk senelerinde ve gönüllere taht kurduğu dönemde Sahabe efendilerimizde görülen coşku, heyecan ve kabına sığmama halinde de bu tazeliğin ve yeni oluşun tesiri çok büyüktür. O devirde her gün sürpriz bir ilahi emirle karşılaşan, yepyeni ayetlerin indiğine şahit olan ve İslam’ın başka bir esasıyla tanışan ashâb-ı kirâm, bunların herbiriyle yeni bir derinliğe daha açılmışlardır. Onlar hiçbir zaman yakaza halinden uzaklaşmamış ve temkinli tavırlarını bir an bile kaybetmemişlerdir ama gördükleri ilahî güzellikler karşısında sanki bir nevî mest ü mahmur yaşamışlardır. Mazhar oldukları nimetler sayesinde kendilerini sıra sıra ağaçlar, çeşit çeşit meyveler, renk renk çiçekler, şakır şakır akan ırmaklar, çaylar… arasında dolaşıyor gibi hissetmişlerdir. Adeta daha dünyadayken Cennet bahçelerine girmiş ve ebedî saadetle dudak dudağa gelmiş gibi bir hal sergilemişlerdir. Cennetin izdüşümünde bulunuyormuşçasına bir ömür sürdükleri için de hayatı rahatlıkla istihkâr edebilmiş ve o gölgenin hakikatına ulaşacakları mülahazasıyla her anlarını değerlendirerek etemmiyete, ekmeliyete ve rıdvana ulaşma hesabına çok güçlü sâikleri arkalarına almışlardır.

Bu açıdan, günümüzde de hak ve hakikati muhtaç sinelere gerektiği ölçüde duyurabilmek için, onları yeni bir sedâ, yeni bir söz, yeni bir eda, yeni bir üslup ve yeni bir icrâ ile ortaya koymak gerekmektedir. Şu kadar var ki, bazı mana ve muhtevaları yeni bir yolla sunmak, kat’iyen fantezi ve lüks peşine düşmek olarak anlaşılmamalıdır. Zira, temsil ettiğimiz hakikatlerin derinliği ve öz değerlerimizin renkliliği fantezilere ve lükslere ihtiyaç bırakmayacak kadar bizi her şeyden müstağnî kılacak mahiyettedir. Dolayısıyla, yeni bir ses, yeni bir eda ve yeni bir üslup ortaya konulurken, mesele Kur’an’dan öğrendiğimiz “tasrif” çerçevesinde ele alınmalıdır.

Tasrif: Evirip Çevirip Yeniden Ama Kendi Orijinalliğiyle Anlatma

Tasrif, bir şeyi evirip çevirerek değişik şekillere koymak demektir. Arapça dil bilgisi açısından bir kelimenin veya fiilin farklı zamanlara göre söylenişine ve bazı kaideler çerçevesinde kelimenin şeklinin değiştirilmesine de tasrif denmektedir. Kur’an-ı Kerim’in bir üslubu olarak ise; “tasrif”, ulvi hakikatlerin ve ilahi emirlerin türlü türlü vesilelerle farklı zaviyelerden ele alınarak güzelce açıklanması; merhum Elmalılı’nın ifadesiyle, aynı anlayışın, aynı haberin, aynı müşahedenin bir bediî sanat ile şekilden şekle, sûretten sûrete, nazımdan nazma, çeşitli ve pek çok âyetlerle anlatılması ve bazen de çok çeşitli âyetlerin bir âyete dökülüp kısa ve özlü bir sözle ifade edilmesi.. manasına gelmektedir.

Evet, Kur’an-ı Kerim, bazen değişik tenbih ve ihtarlarla gönüllere havf ve haşyet duygusu salar; bazen de iltifat ve müjdelerle kalblere reca hissi doldurur; kimi zaman insanı uzayın enginliklerinde gezdirir, kimi zaman da onun nazarını kendi gönlüne ve vicdanına çevirir; akla ve mantığa seslendiği aynı anda kalbe ve hissiyata da hitap eder. Mesela, Hazreti Musa (aleyhisselam)’ın hayatına dair bazı hadiseleri defalarca hatırlatır; fakat, her hadiseyi hemen her zaman farklı bir üslupla aktarır; surelerin umumi havasına ve o hadisenin ele alındığı yerdeki diğer ayetlerin muhtevasına göre değişik bir dil kullanır. Ayetin siyak ve sibakını (öncesini ve sonrasını) nazar-ı itibara alarak meseleleri başka başka kelimelerle dile getirir. Böylece, aynı mana ve muhtevaları farklı şekillerde ifade ederek, hem akla hem de kalbe sözünü dinletir; hem mü’mini hem de kafiri dize getirir; hem çok okumuş bir alime hem de mektep yüzü görmemiş bir kimseye derslerini verir.

Cenâb-ı Allah mealen, “ Biz bu Kur’ân’da, insanlar için her türlü misal ve öğüdü, farklı üsluplarla tekrar tekrar ifade ettik. Fakat pek çoğu bunları anlamadı.” (Kehf, 18/54) buyurarak böyle bir tasrife dikkat çekmektedir. Yağmurun, değişik mevsimlerde farklı yerlere çeşit çeşit şekillerde yağması; bazen ince ince çiselemesi, bazen de kar ve dolu halinde düşmesi, kimi zaman toprağı sulayıp bereket kaynağı olması, kimi zaman da sele dönüşüp her şeyi yıkıp geçmesi gibi, Kur’an’ın hakikatleri de muhatabın durumuna, yer aldığı surenin genel atmosferine ve öncesine-sonrasına göre farklı şekillerde seslendirilmektedir; bazen bir meltem gibi ruhları okşamakta, bazen de yıldırım ve gök gürültüsü olup kalblere ürperti salmaktadır. Zaten, yağmurun o değişik halleri “tasrif” kelimesiyle dile getirildiği gibi, Kur’an’ın bu farklı üslubu da aynı kelimeyle ifade edilmiştir.

Evet, Kur’an, hak ve hakikati farklı şekillerde ve değişik kalıplarda sunarak insanlarda her zaman yeni bir heyecan uyarmaktadır. Beyan-ı ilahînin bu üslubuna sık sık vurguda bulunan Merhum Allâme Hamdi Yazır’ın yaklaşımıyla, Kur’an’da her mânâ, kâh bir ses olup kulaklarda çınlar, kâh bir nakış olup gözlerde parıldar. Bu ses, bu nakış, kâh geçmişleri çekip getirir, kâh geleceklere alıp götürür; kâh bir nimetin cazibesi ile insanın iştihasını kabartıp iradeleri kamçılar ve kâh bir nikmet endişesiyle onun içine korkular saçarak kötülüklerden uzaklaştırır; bir ses nağmeden nağmeye, duraktan durağa çeşitli keyfiyetler içinde dizilir, kulaklara dökülür; çeşitli şekiller kazanıp göz önüne konulur. Daha sonra bütün bunlar aynı mânâ ile bir şuur, bir idrak, bir nur olup kalblere iner; derken o şuur ve idrak o kalbden yine aynı mânâ ile hareket eder, nefis ve beden tezgahından geçerek birbirine benzer şekillerde ve çeşitli keyfiyetlerde birer fiil olarak ortaya çıkar. İlm-i ilahîde m azmun ve mefhum itibarıyla aynı olan hakikatler, yine ilm-i ilahîde tercihi yapılan kalıplar içinde arz-ı endam eder. Bu suretle, anlatılan hadisenin hem siyak ve sibak açısından ifade ettiği mana derinlemesine ruhlara duyurulmuş hem de aynı kıssayı bir kere daha okuyan ve dinleyen insanların bıkkınlık hissetmemeleri sağlanmış olur. Böylece Kur’an, tasrifin hasıl ettiği tazelik ve yenilik sayesinde muhataplarını her defasında daha farklı iklimlere alır, götürür.

Şahıslara ve Ruh Haletlerine Göre Farklı Üslup

Ayrıca, insanlar tabiatları ve istidatları açısından farklı farklı yaratılmışlardır. Tasrif, aralarında farklılıklar bulunan insanlara Cenâb-ı Hakk’ın rahmet tecellî dalga boylu bir teveccühüdür. Allah Teala, hadiseleri, hak ve hakikatleri, emir ve nehiyleri, tembih ve teşvikleri, maruf ve münker çerçevesinde zikrettiği hususları çok çeşitli kıyafetler içerisinde, çok farklı kalıplarda ve değişik hitap tarzlarıyla ifade ederek farklı istidatlardaki bütün insanların istifade etmesine zemin hazırlamıştır. Vahyi alma ve anlama bakımından bir Peygamberin özel donanımı ile kendisine anlatılan bir hususu anlamakta zorlanan herhangi bir insanın durumu bir değildir. Fakat, Cenâb-ı Hakk’ın mesajı ikisini de muhatap almaktadır. Şu kadar var ki, belki, bir Peygamber her şeyden önce Hazreti Musa’nın, uluhiyet hakikati karşısındaki saygısını okuyup daha bir haşyetle dolarken, bir çoban da o yüce Peygamber’in asâsına dikkat kesilip onunla meşgul olacaktır. Bir zengin, özellikle Karun’un ve hazinelerinin akıbetini düşünüp Allah’a şükür duygularıyla dolarken, bir fakir de Hakk’ın en sadık kullarının hangi yokluklar içinde yaşadıklarını öğrenip ibret alarak sabra sığınacaktır. İşte, Cenâb-ı Hak, hakikatleri öyle değişik kalıplar içinde anlatmıştır ki, her insan mutlaka onlarda kendine dair bir şey bulabilmektedir. Zira, Kur’ân ins ve cinnin bütün tabakalarını imana davet etmektedir. Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, avâmın en ümmîsi ile havassın en ehassı omuz omuza, diz dize verip beraberce Kur’ân dersi dinleyip istifade etmektedir; demek ki, Kur’ân-ı Kerîm öyle bir üsluba sahiptir ki, binlerce muhtelif tabakada olan akıl, fikir, kalb ve ruh sahiplerinin hepsi onun sofrasında kendi gıdalarını bulabilmektedir.

Diğer taraftan, insan ruh haleti itibarıyla her zaman bir değildir. O yirmidört saat içinde hayat-ı nebatiyeden hayat-ı hayvaniyeye, hayat-ı hayvaniyeden hayat-ı insaniyeye, hayat-ı insaniyeden de kamil insan seviyesine seyahatler edip durmaktadır. İnsan-ı kamil dediğimiz seviyenin de kendi içinde belki yüz tane izafî mertebesi vardır. İşte, gün boyunca bu mertebeler arası gidip gelen ve bu farklılıkları yaşayan insan, günün her saatinde hak ve hakikate aynı ölçüde yönelemeyebilir. Bu açıdan, bazen şu ayet, bazen de diğeri, kimi zaman şu üslup bir başka zaman da öbürü onun gönlünde daha büyük tesir bırakabilir. Bugünün diliyle diyecek olursak, günün şu saatinde ayetin şu versiyonu sizin ruh haletinize daha uygun bir iksir olabilir. Günün bir başka diliminde, değişik tesirler altında kalmış ve farklı mülahazaların bombardımanına uğramışsanız, o zaman da ayetin diğer versiyonu sizin derdinize tam derman ve yaranıza hakiki panzehir olarak imdadınıza yetişir. Öyle ki, siz duyduğunuz ilahi mesaj karşısında “Tam bana göre, tam benim durumumu şerh ediyor!” demekten kendinizi alamazsınız.

Kur’an ile Tefe’ül

Bildiğiniz gibi, bir kitabı gelişigüzel açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ondan bir mesaj çıkarmaya tefe’ül denmektedir. Kur’an-ı Kerim’de, inançsızların anlatıldığı ve onların tehdit edildiği pek çok ayet bulunduğu için, tefe’ülünde bu ayetlerden biri çıkınca insanın ümitsizliğe düşme ihtimali olduğundan dolayı ve objektif bir kural olarak kabul edilemeyeceğini göstermek maksadıyla İslam uleması Kur’an ile tefe’ülde bulunmaya taraftar olmamışlardır. Bununla beraber, Şah Veliyullah Dihlevî gibi büyükler arasında Kur’an ayetleriyle tefe’ülde bulunanlar da vardır. Şahsen, objektif bir kural gibi kabul etmesem bile, benim de sıkıntılı anlarımda Kur’an ile tefe’ül ettiğim olur. Kur’an’ı açıp O’na sığındığım zaman, “Allah’ım, bu Senin kelamın; ben Senin hâlâ konuştuğuna inanıyorum. Sen bir dönemde Peygamber Efendimiz’le konuştun.. sahabe efendilerimizle konuştun.. Sen mekandan, zamandan münezzehsin; mekan da, zaman da Senin tasarrufun altındadır.. Sen her zaman konuşursun, Kur’an Senin her asra hitab eden beyanın. Bu Kitab-ı Hakîm Efendimize, ashab-ı güzîne ve selef-i salihîne çok hakikatlerin kapısını açtığı gibi bugünün insanlarına da bazı şeyler fısıldayabilir.” der ve bu duygularla bazı ayetlere bakarım.. dikkatimi celb eden ayeti okur ve çok defa üzerimdeki bütün kasvetleri, bütün hafakanları birden atarım; tırnaklarımın ucuna kadar yeniden hayatiyete döndüğümü hissederim.

Kaldı ki, bir hizb takib etme ve her gün Kur’an’dan bir bölüm okuyarak belli periyotlarla Kur’an’ı hatmetme daha farklı olur. Öyle inanıyorum ki, mesela her gün yarım ya da bir cüz okusanız, okuduğunuz o bölüm içinde, Cenâb-ı Allah sizin o günkü sergüzeşt-i hayatınıza, üzerinize akıp gelen bir kısım hadiseler karşısındaki teessürlerinize, sevinç ve mutluluklarınıza, keder ve elemlerinize dair bazı şeyleri mutlaka size ifade edecektir. Dertlerinize derman olacak bir hakikatin kapağını kaldırıp onu sizin ruhunuza duyuracaktır. Bugün okuduğunuz bölümde kapağı kaldırılmamış ve sizin için saklı kalmış hakikatler olabilir; fakat, yarın, ertesi gün ya da daha sonraki bir zaman aralığında okurken, tam ihtiyacınız olduğu anda bu defa da o saklı kalan hakikatler size göz kırpacak, onların üzerindeki kapaklar da inayet-i ilahiye ile kalkacaktır. Ve Kur’an size her gün bambaşka sırlar vererek vicdanınıza “Evet evet, bu Allah kelamı!..” dedirtecektir.. İşte, Kur’an’daki tasrifin bir de şahısların her an değişen ruh haletlerine hitap eden böyle bir yanı da vardır. O her zaman, her müracaat eden insana bir deva lutfeden bir şifa kaynağıdır ve bir iksirdir.

Cenâb-ı Hak’la Konuşmak

Evet, Bedüzzaman’ın ifade ettiği gibi, “Kur’ân, kalblere kût ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verir; Kur’ân’ın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin ruhu hükmündedir, tekerrür ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar.” Onun içinde bazı şeyler çok daha önemlidir; fakat bu, diğerlerinin önemsiz olduğu manasına gelmemektedir; onun hakikatleri her zaman hepimiz için çok şey ifade eder. Ruhların en yükseği ve şekillerin en mükemmeliyle dünyâya gönderilen insana, saadetin en idealini, yükselmenin en erişilmezini, yaşamanın en insancasını gösteren ve yolların en doğrusuyla “insân-ı kâmil” olma zirveleri vaat eden kitap Kur’an-ı Hakîmdir. Bu açıdan, Kur’an’la sıkı bir münasebet içinde olmamız ve derin bir teveccühle sürekli ona müteveccih bulunmamız iktiza etmektedir.

Maalesef, Kur’an-ı Kerim’i sürekli okuma alışkanlığımız olmadığı gibi, bir de dil problemimiz var; mukaddes kitabımızın dilini bilmiyoruz, kelam-ı ilahiyi anlamıyoruz. Fakat, bu hiç aşılamayacak bir engel, asla çözülemeyecek bir problem değil. Kur’anla daha fazla meşgul olmak ve ondan istifade etmek için bazı şeyler yapabilirsiniz. Mesela; Hanefi mezhebince tasvip edilmese bile, farzlarda olmasa da nafile namaz kılarken Kur’an-ı Kerim’den okuyabilirsiniz. O gün okuyacağınız bölümün manasını daha önceden Suat Yıldırım Hoca’nın meali gibi bir kaynaktan öğrenebilir; özellikle geceleyin de Kur’an’ı yüksekçe bir yere koyarak yüzünden takip etmek suretiyle nafile namaz kılabilirsiniz. Bir hadis-i şerife dayanarak fukaha-yı kiram demişlerdir ki, “Bir insan Kur’ân okuduğunda, ‘ben Allah’la konuştum’ dese ve yemin etse, yemininde hânis (yeminini bozan, yalancı) olmaz.” Dolayısıyla, siz de her gece Cenâb-ı Allah’la konuşabilirsiniz.. keşke konuşsanız.. Cenâb-ı Hak da sizin gönlünüze mevhibeler yağdırsa, Kur’an’ın sırlarını size açsa.. “İyyake na’büdü ve iyyake nestaîn”in manasını tam duysanız.. “Yalnız Sana kulluk yapar ve sadece Senden yardım dileniriz” deseniz.. böyle söylerken, Biri tarafından duyulduğunuza tam inansanız, O’ndan medet umsanız. Yardım talebinde bulunurken kendisine yöneldiğiniz Zât’ın ihtiyacınızı giderebileceği itminanı içinde olsanız.. böylece, her gece Kur’an-ı Kerim’in engin dağ ve ovalarında, bağ ve bahçelerinde, cadde ve sokaklarında, çarşı ve pazarlarında dolaşıp dursanız.. sürekli onun gülünü, reyhanını koklasanız.. keşke..!

Hasılı, arz etmeye çalıştığım hususlara bağlı olarak, biz de Kur’anın üslubunu esas alarak dine, millete ve insanlığa hizmet yolunda tasrif düsturunu işletmeliyiz. Yani, Kur’anî bir üslup yakalayarak kendi zatında hakikaten engin, derin ve rengarenk olan değerlerimizi kendi enginlik, derinlik ve renkliliğiyle sunmaya çalışmalıyız. Meselelere hep bir yenilik mülahazasıyla yaklaşıp, mahiyet itibarıyla canlı ve taze olan hakikatleri, küçük bir üslup kaydırmasıyla ve günümüzün diliyle, onlara yakışır bir eda içinde çok canlı, çok yeni ve çok taze olarak takdim etme gayretinde olmalıyız.

Ciddiyetsizlik: İtibar Törpüsü

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Özellikle gençler arasında, hemen her şeye gülme, başkalarını hafife alma, birbirine çirkin lakaplar takma, insanlarla alay etme, onları mahcup düşürme ve sürekli laubali davranma gibi bir takım kötü huylara çokça rastlanır oldu. Bunun önüne geçerek ahlak abidesi insanlar yetiştirebilmemiz için neler tavsiye edersiniz?

Cevap: İnsan, kendi özünü, özündeki derinlikleri, varlığın hedef ve gayelerini ancak imanı sayesinde sezip kavrayabilir. Nereye ve neye yönlendirildiğini, vazife ve sorumluluklarını bilen bir mü’min, büyük bir ciddiyet içinde ve mesuliyet şuuruyla tevcih edildiği hedefe doğru yürür. İmanda kemal ufkuna uyanamamış ve mahiyetindeki acz u fakr duygusu uyarılamamış bir insan ise, önce bencilliğine yenik düşer, kibre girer; daha sonra çalım, caka ve başkalarını hafife alma türünden komplekslere kapılır; en sonunda da, şahsî hazlarından gayrı bir şey düşünemeyen bir gurur âbidesi ve çeşit çeşit illetlerle mâlûl bir özürlü halini alır.

Bu açıdan, bir kimseyi bazı kusurlu ya da eksik yanlarından dolayı küçümseyerek onunla alay etme, onun herhangi bir zayıf noktasını dile dolayarak eğlenme ve her şeyi hoşça vakit geçirmek için bir sebep gibi değerlendirerek hürmetsiz, dikkatsiz ve laubali davranma gibi kötü huylar da iman zaafından kaynaklanmaktadır. Her şeye gülmek, sürekli alay etmek ve laubali davranmak bizim ahlak anlayışımızda yoktur; bu tür illetler bize batıdan geçmiştir. Ciddiyetsiz davranma, hep kahkaha atma ve her fırsatta eğlenme batı ahlakına ait argümanlardır. Maalesef, o toplumlarla münasebete geçtikten sonra onlardaki illetler birer birer bizim insanımıza da sirayet etmeye başlamıştır. Mesela, birkaç leblebiyi yuvarlasanız, onlardan biri diğerine değse, bir de bakarsınız ki bir kahkaha kopuvermiş. Aslında, gülmenin de bir mantığı olması lazım. Peki, leblebinin leblebiye değmesi güldürecek bir hadise midir? Tabii ki değil. Fakat, bu toplum içerisinde, öyle basit bir şey karşısında gülüp eğlenenleri görmek her zaman mümkündür. Biri çay doldururken, bir damla çay bardağın dışına dökülmüş olabilir. Bir damla çayın dökülmesinden dolayı hemen kahkahayı basmanın âlemi yoktur. Heyhat ki, işte bu kadar basit hadiselerle eğlenen garip insanlar çoktur bugünün dünyasında. Evet, bu laubaliliğin arkasında, ona esas teşkil edebilecek bir mantık sözkonusu değildir; insanî bir düşünçe tarzı yoktur o türlü davranışlarda. Fakat, neylersiniz ki, hiç olmayacak şeylere bile gülme ve laubalilik, batı kültürünün temelindeki gaflet duygusundan kaynaklanmakta ve sârî bir hastalık gibi bizim insanımıza da bulaşmaktadır.

O kültürün insanları, içlerindeki ızdırabı duymamak ve kalblerindeki derin boşluğu muvakkaten de olsa doldurmak ya da unutmak için kendilerini uyutmak zorundadırlar. Dolayısıyla da, bazen alkol ve uyuşturucunun ağında, kimi zaman kumar ve eğlencenin peşinde, bir başka zaman da spor adına yapsalar bile spor sayılması mümkün olmayan gereksiz meşguliyetlerin arkasında ömür tüketir; böylece hayatı duymamaya ve içlerindeki ızdırabı bastırmaya çalışırlar. Ne zaman vicdanlarının sesini yeniden işitmeye başlasalar, bir kere daha kendilerini oyuna ve eğlenceye verir, her meseleyi bir laubalilik sebebi gibi algılar ve bir müddet daha oyalanırlar.

Gençlik ve Güzel Ahlak

Aslında, mehâsin-i ahlakın (ahlak ve huy güzelliğinin) arkasında güçlü bir iman bulunduğu gibi, mesâvî-i ahlakın (kötü huyların ve ahlaksızlığın) temelinde de imandaki eksiklik vardır. Zaten hem mehâsin-i ahlak hem de mesâvi-i ahlak diyanet içinde mütalaa edilen hususlardır. Diyanet ise, dinin hükümlerini gözetmek ve muktezasınca amel etmek demektir; dinin emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından da kaçınmaktan ibarettir. Dolayısıyla, insan iman esaslarına iyi inanır ve inancının gereğine göre amel ederse, bir yandan güzel ahlaka ulaşmış, diğer taraftan da çirkin huylardan uzak kalmış olacaktır.

Ne var ki, bir mü’minin fert planında güzel ahlaka sahip olması ve kötülüklerden uzak durması vazifesini tam olarak yaptığı anlamına gelmez. Çünkü, başkalarına da iyiliği emredip onları kötülükten sakındırma manasına gelen “emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker” her Müslüman’ın yapması gerekli olan bir mükellefiyettir. Bu mükellefiyet, “ Ey müminler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önlemeye çalışan bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felahı bulanlar bunlar olacaklardır. ” (Âl-i İmran, 3/104) ve “ Ey Ümmet-i Muhammed! Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz: İyiliği yayar, kötülüğü önlersiniz, çünkü Allah’a imanınız tamdır.” (Âl-i İmran, 3/110) gibi ayet-i kerimelerle te’yid edilmiştir. Ayrıca bu konuda Peygamber Efendimiz’den şerefsudur olan pek çok hadis-i şerif de mevcuttur: “Ya insanlara iyilikleri emredip onları kötülüklerden uzaklaştırırsınız ya da Allah sizin başınıza en şerlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir, ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz de mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz ama size yardım da edilmez.” hadisi bunlardan sadece biridir.

Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker, sadece söz veya yazıyla bazı şeyler anlatmak demek değildir; o çok daha şumullü bir vazifedir. Allah Rasûlü’nün (aleyhi ekmelü’t-tehaya) beyanları içerisinde bu vazife, dinin çirkin saydığı bir münkeri mümkünse elle defedivermek, şayet fiilen müdahale edilemiyorsa, kavl-i leyyin ve va’z u nasihatla, yani dil ile o kötülüğün önüne geçmek; dil ile defetmeye de imkân ve vasat müsait değilse, en azından onu hoş karşılamamak ve ona kalben taraftar olmamak gibi değişik şekillerde eda edilebilmektedir. Sözkonusu hadiste, imânın en zayıf mertebesi olarak nazara verilen “münker karşısında kalben buğz etmek” meselesini de, bir insana düşmanlık beslemek, buğz etmek ve nefret duymak şeklinde anlamamak lazımdır. Haddizatında, fena işler yapıyor olsa da, bir insana düşmanlık beslemek ve kin gütmek onu içine düştüğü fenalıktan vazgeçirmek için faydalı bir yol değildir. Kanaatimce, bu ikazdan anlaşılması gereken husus, fenalığa karşı tavır belirlemenin lüzumudur. Mesela, kendini ciddiyetsizliğe ve laubaliliğe salmış bir insana, “Bir bilsen, sana karşı ne kadar alâka duyuyordum! Gönlümde derin bir yerin vardı. Fakat, içimde beslediğim o muhabbet ve alâka âbidesini dik tutmaya çalışsam da, elimde değil, onun yıkılmasına mani olamıyorum; çünkü, şu laubali tavırların karşısında sarsıntı yaşıyor ve kanaatlerimi koruma hususunda çok zorlanıyorum.” diyerek, içine düştüğü münkeri savmaya çalışmak esas olmalıdır.

İşte, güzel ahlaklı nesiller yetiştirmek ve gençleri mesâvi-i ahlaktan uzak tutmak için de önce dinimizin başkalarını hafife alma, çirkin lakaplar takma, insanlarla alay etme, her fırsatta gülüp durma ve sürekli laubali davranma gibi kötü huylara bakışı iyi bilinmeli, hayata hayat kılınmalı ve sonra da bunlar diğer insanlara usûlünce anlatılmalıdır. El, dil ve gönülle müdahale şeklindeki emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker şartlara göre ve üslubuna uygun olarak yerine getirilmelidir. Özellikle gençlerimizi, lâkaydîlikten ve yılışıklıktan kurtarıp nefisperestlik ve şahsî haz düşüncesinden uzaklaştırarak birer gaye insanı haline getirmek ve onlardak i gülme ve eğlenme isteğini biraz olsun çile ve ızdırap duygusuyla dengelemek için onlara her şeyden önce öz değerlerimiz ve kendi kültürümüzün esasları öğretilmelidir.

Vay haline!…

Evet, İslam, bazılarını güldürmek veya eğlendirmek kastıyla söylense de diğer insanları rencide eden bütün söz ve hareketleri kul hakkını çiğnemek olarak kabul etmiştir. Söz, tavır, davranış, işaret ya da yazı ile insanların kusur ve noksanlarını dile dolayıp onları küçük düşürmeyi haram kılmıştır. Başkalarının onur ve haysiyetine dokunan her türlü alay, gıybet, yalan ve iftira gibi sözleri men ettiği gibi, muhatabı tahkir etmek maksadıyla yapılan fiilî ve sözlü şakaları da yasaklamıştır. Kur’an-ı Kerim, Peygamberlerle, iman esaslarıyla ve mü’minlerle alay eden kimselerden de bahsetmiş; onların münafık olduklarını bildirmiş, kötü akıbetlerini nazara vermiş ve inançla alay edilemeyeceğini vurgulamıştır. Ayrıca, mal-mülk sahibi olmayı her şey sayarak, imkanlarının bolluğundan dolayı gurura ve kibre kapılan, sonra da kendini iyice büyük görmeye başlayarak diğer insanlara tepeden bakıp onları alaya alan kimseleri ve onları bekleyen ateşin dehşetini tasvir etmiştir: “Vay haline her hümeze ve lümeze’ nin ” (Hümeze, 104/1) buyurmuştur; yani, insanları arkadan çekiştiren, başkalarını tahkir etmeyi adet haline getiren, kiminin gıybetini ederek kimini de yüzüne karşı aşağılayarak insanları küçük düşüren ve kaş göz hareketleri yaparak onlarla eğlenenleri kınamış; “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen kimselerin vay haline!” dedikten sonra onların dûçar olacağı Cehennem azabını anlatmıştır.

Allah Teâlâ, bir başka ayet-i kerimede de, “Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Birbirinizi, (daha doğrusu kendilerinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Hucûrat, 49/11) buyurmuştur.

Bu ayetin esbâb-ı nüzuluyla alakalı olarak bazı hadiseler nakledilmiştir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da tefsirinde yer verdiği rivayetlerin birine göre; Hazreti Safiyye binti Huyey Rasûlullah’a gelerek, “Bazı kadınlar, ‘Ey yahudi kızı yahudi!’ diyerek benimle alay ediyorlar!” diye şikayette bulununca, Peygamber Efendimiz ona “Neden babam Harun, amcam Musa, zevcim de Muhammed demedin?” buyurmuş ve bu vaka üzerine ayet nazil olmuştur. Diğer bir rivayete göre ise; Ebu Cehil’in oğlu İkrime hazretleri müslüman olduğunda, bazı kimseler ona “Bu ümmetin firavununun oğlu” demişler; o da çok gücüne giden bu sözü Allah Rasûlü’ne şikâyet etmiştir; işte bu hadise üzerine âyet inmiştir. Evet, her ne kadar bu ve benzeri sebepler nakledilse de, kanaatimce, meseleye “iktiran” nazarıyla bakarak, “Cenab-ı Allah, ezelî hikmetiyle inzâl edeceği bu âyeti belli bir hikmete mebni olarak bu sebeplerle de irtibatlandırmış olabilir” demek ve nüzul sebeplerinden ziyade ayetin muhtevası üzerinde durmak daha isabetli olsa gerektir.

Bu zaviyeden, ayet-i kerimede açıkça ifade edildiği ve kullanılan kelimelerle işarette bulunulduğu üzere; dinimize göre, bir insanın yaptıklarını veya sözlerini anlatarak ya da imâda bulunarak onun herhangi bir kusuruyla alay edemezsiniz.. sözle veya hareketle onunla eğlenemez, onu incitemezsiniz. Hiçbir mü’mini ayıplayamaz ve kötüleyemezsiniz.. insanları kötülemek kastıyla onlara çirkin lâkaplar takamaz, istemedikleri bir şekilde onları çağıramazsınız. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Mü’minin mü’min kardeşi üzerindeki haklarından biri de onu en sevdiği ismiyle çağırmasıdır.” buyurmuştur. Haddizatında, Hazreti Ebu Bekir Efendimiz’in “Atîk” ve “Sıddîk”, Hazreti Aişe validemizin “Atîke” ve “Sıddıka” şeklinde anıldıkları, Hazreti Ömer’e “Fâruk”, Hazreti Osman’a “Zinnûreyn”, Hazreti Ali’ye “Ebu Türâb” lakaplarının verildiği bilinmektedir; fakat, bir insanı razı olmadığı şekilde anmak ve çağırmak dinimizce yasaklanmıştır.

İşte, gençlerimize bu hususların anlatılması lazımdır. Fakat, anlatanlar ister öğretmen ister anne baba isterse de daha başka büyükler olsun, mesele sadece hakikatleri dille ifade etmekten ibaret değildir. Bu anlatılanların hüsn-ü kabul görmesi, anlatanların samimiyetine ve nazara verdikleri hususları bizzat kendilerinin uygulamalarına bağlıdır.

Yangını Söndürmek İçin

Dolayısıyla, şayet davranışları içinin akisleri, sözleri de gönlünün solukları olan fazilet abidesi kahramanlar yetiştirmek istiyorsanız, önce kendiniz çok ciddi, hassas ve mesuliyet şuuruyla dopdolu olmalısınız. Adeta, “Tulumbanı al, yetiş imdâda, yangın var!” diye inleyen ve sizi çağıran nesillere el uzatmayı diliyorsanız, her hareket ve davranışınızı kurtarma cehdine ve irşâd hayatına göre ayarlamalısınız.. bir yere mi gideceksiniz, mutlaka birinin elinden tutma mülâhazasıyla gitmeli ve bunu yaparken de rıza-yı ilahi düşüncesiyle oturup kalkmalısınız. Ümit nesline rehber olma azmindeyseniz, artık sizin hayatınızda hususî tenezzühe bile yer yoktur; size düşen, fıtrî ihtiyaçlarınızı dahi mefkureniz istikametinde kanalize etmek ve alıp-verdiğiniz her nefesin bir gün mutlaka sorulacağı şuuruyla yaşamaktır. Öyle yaşamaktır, zira, yürüdüğünüz yol nebilerin, sıddîklerin, velilerin ve şehitlerin yoludur; onlar hep yaşadıklarını anlatmış ve anlattıklarını da mutlaka yaşamışlardır.

Kur’ân-ı Kerim, İsrailoğullarına hitaben doğrudan doğruya bir tehdit, Müslümanlara da dolaylı olarak bir ikaz sadedinde, “Siz insanlara iyiliği emredip, kendinizi unutuyor musunuz? Halbuki kitabı da okuyorsunuz. Hiç akletmiyor musunuz?” (Bakara, 2/44) buyurmuştur. Dahası, İsrailoğullarının bir kısmı yaşamadıklarını anlatmaları ve birbirini kötülükten vazgeçirmeye çalışmamaları sebebiyle Hazreti Davut ve Hazreti İsa’nın lisanı ile lanetlenmişler; bu lanetten sonra da (bazı tefsircilere göre tabiatları açısından) maymun ve hınzıra dönüşmüşlerdir. Evet, söylediğini yapmama, bir münafıklık sıfatıdır. Tarih boyunca, hemen bütün münafıklar kendileri yaşamadıkları halde anlatmış, anlattıklarını da hep kulak ardı etmişlerdir. Bu kötü fiilleri sebebiyle de bütün bütün özlerini yitirmiş ve haktan uzaklaştıkça uzaklaşmışlardır. Tabii ki, o kötü akıbet, sadece geçmiş Peygemberlerin ümmetleri ve mazinin münafıkları için sözkonusu değildir; aynı mezmum vasıfları üzerinde taşıyan bütün topluluklar için geçerlidir. Bugünün insanının da kendi tabiatının değişmeyeceğine dair bir teminatı yoktur; öyleyse, insanca yaşamak ve iman üzere ötelere gitmek isteyenler yaşadıklarını anlatmalı ve anlattıklarını da yaşama gayreti içinde bulunmalıdırlar.

Diğer taraftan, ısrarla üzerinde durma mecburiyetindeyiz ki, ideal nesli yetiştirmek, her şeyden evvel bir îman mevzuudur.. ve şimdiye kadar bu meseleye sahip çıkanlar da hep îmanı kavî insanlar olmuştur. Peygamber Efendimiz’in devrinde, koca bir cemiyet içinde, birkaç samimî ve îmanı kavî insanın başlattığı bir tebliğ ve temsil hareketinin, kısa zamanda ma’şerî vicdanda mâkes bularak yüzbinlerin derdi-dâvâsı hâline gelmesi de başka şekilde izah edilemez. Allah Rasûlü’nün bir güneş gibi doğduğu o karanlık döneme bakılırsa, o günün insanının bugünün laubali fertlerinden hiç de farklı olmadığı görülecektir. Onlar da b irbirini alaya alıyor, cahiliye şiirlerinde görüleceği üzere sürekli birbirini tahkir eden sözler söylüyorlardı.. onlar da hiç olmayacak meseleleri gülme bahanesi yapıyor, muhataplarını en çirkin lakaplarla çağırıyor ve herkesi küçümsüyorlardı. Fakat, Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, Allah Rasulü (aleyhi ekmelü’t-tehaya) son derece vahşî, âdetlerine mutaassıp ve inatçı kavimlerin çirkin adetlerini ve ahlâk-ı seyyielerini yirmiüç sene gibi çok kısa bir sürede kaldırıp atmış, onları ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî milletlere üstad eylemişti. Hiç şüphesiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in ve ashâb-ı güzînin öncülük ettiği iç içe inkılaplar niteliğindeki bu hareketin en dikkat çekici ve karakteristik yanı onun şekilcilik ve merasimden uzak olması, kamil iman sahibi ve sözünün eri kimselerle temsil edilmesiydi. Zira, çile ve ızdıraptan uzak olan, ciddiyetsizliğe ve laubaliliğe yakın duran bir hareket, şekil ve merasime esir olmaktan kurtulamaz; iman zaafına maruz ve lakayt fertlerin rehberliğinde uzun mesafeli yollar alınamaz.

Meclislerimizde O Beklenmeli!..

Öyleyse, işe gönüllerdeki iman esaslarını takviye ile başlamalısınız.. meclislerinizi hep sohbet-i Cânân meclisi haline getirmelisiniz. Sizi Allah’a yaklaştırmayan, Peygamber Efendimiz’le (sallallahu aleyhi ve sellem) münasebetinizi tetiklemeyen ve O’nu yeniden bütün canlılığıyla içinizdeymiş gibi duymanıza vesile olmayan konulardan yılandan, çıyandan kaçıyor gibi uzak durmalısınız. İman ve Kur’an hizmetine bir yararı var mı konuştuklarınızın? Sözlerinize mevzu yaptığınız husus, dini anlatmanız adına bir fayda vaad ediyor mu? Bir yerde yeni bir hayır müessesesi oluşturmamız için fikir veriyor mu? Bir ocak daha tüttürme heyecanınızı arttırıyor mu? Şayet, bu sorular karşısında cevabınız “evet” ise, her cümlenizde bin bereket var ve Allah’ın rahmeti sizinle beraber demektir. Fakat, öyle değilse, size asıl gayenizi hatırlatmayan duygu, düşünce ve sözlerden fersah fersah uzaklaşmalısınız.. ve bunu bir disiplin haline getirmelisiniz. Özellikle de arkadaşlarınız arasında sözü–sazı dinlenen biriyseniz, mâlâyânî şeylerin yapılmasına ve konuşulmasına karşı ciddi tavır koymalısınız. Mesela, bulunduğunuz mecliste birisi “Falan arkadaşın aklı bu meselelere fazla ermiyor.” dese, eğer aklınız başınızdaysa, ya orayı terketmeli ya da üslubunca o gıybeti sona erdirmelisiniz. Çünkü, bir mü’minin ayıplandığı bir mecliste artık Allah’ın teveccühü yoktur. Bir mü’min hakkında su-i zanların seslendirildiği bir mekana rahmet nazarıyla bakılmamaktadır. Ümit nesline rehber olma azmindeki bir insanın da Allah’ın teveccüh etmediği ve rahmet şualarının inmediği bir mekanda hiç işi olmamalıdır.

Bu açıdan, bizim atmosferimizde insanları ayıplamanın, en basit şeyleri alay mevzuu yapmanın, ehl-i gaflet gibi laubaliliğe girmenin ve ehl-i dünyayı hatırlatırcasına gülüp eğlenmenin yeri yoktur. Biraraya gelişimizi hep ciddi rûznâmelere bağlamamız bizim şiarımız olmalıdır. Evet, mütemâdî birer disiplin insanı olarak yaşamalıyız; gelip gitmelerimiz, oturup kalkmalarımız, sohbet mevzularımız, meselelere yaklaşımımız, üslûbumuz ve ses tonumuz itibarıyla bir endâzeden çıkmış gibi imrendirici davranmalıyız. Müzakerelerimizi mutlaka sohbet-i Cânân’a bağlamalı, konuşacağımız meseleleri önceden belirlemeli, okuyacağımız metinleri seçmeli, beraber çözeceğimiz problemleri tayin etmeli ve biraraya geldiğimizde mutlaka hayırlı bir iş için gelmeliyiz.. ve oradan ayrılırken de bir müşkili çözmüş olarak ya da yeni bir projeyi tamamlayarak ayrılmalıyız. Cenab-ı Hakk’ın o güne kadar yaptırdıklarını şükür hisleriyle dopdolu olarak yâd etmeli; onları ancak tahdis-i nimet çerçevesinde anmalı; anarken de asla meseleyi kendi başarılarımıza bağlamamalı ve böylece Allah’ın o ana kadar yaptırdığı şeylerle daha sonraki lütuflarına davetiye çıkararak daha başka neler yapabileceğimizi planlamalıyız. Dünya ve ahiret hesabına bir kıymet ifade etmeyen, faydasız söz ve davranışlara bütün bütün kapanarak, oturup kalkıp sürekli kurbetten ya da bizi vuslata ulaştırabilecek vesilelerden dem vurmalı; rıza-yı ilahiye açılan en emin ve kısa yol kabul ettiğimiz i’la-yı kelimetullah şehrahında yürürken hep öteler mülahazasıyla dolu olmaya çalışmalıyız.

Evet evet, gerçekten inanıyorsak, gayr-i ciddiliğe hep kapalı kalmalıyız; laubaliliğe asla adım atmamalıyız. Her meclisimizi bizi O’na yaklaştırabilecek bir Ka’be azizliğinde ve bir Ravza kudsiyetinde bilmeliyiz. Bu meclisimiz dünyanın herhangi bir ülkesinde, yeryüzünün en karanlık bir köşesinde olsa da, ruh ve mana itibarıyla onu Ravza-i Tâhire ile yanyana getirmeli; götürüp Ka’benin harimiyle birleştirmeliyiz.. ve öyle bir hal almalıyız ki, Rasul-ü Ekrem Efendimiz’i hep içimizde duymalı, O’nu Ravza kokulu iklimimize çağırmalı ve her an O’nun boyasıyla boyanmalıyız.

Parodi, Komedi ve Meddahlık

Eğer, tebliğ ve temsil mesleğinin gereği bu ise, boş yere gülmenin, başkasıyla alay etmenin ve laubaliliğin bizim dünyamızda ne işi var!.. Komiklik ve maskaralık yapmanın, insanları güldürüp eğlendirmenin bizim dünyamızda ne işi var! Şayet, bugün bazı insanların parodi, komedi, güldürü ve meddahlık türünden farklı birer sanat alanı gibi kabul edilen bir kısım gösterilere istidat ve temayülleri varsa ve onlar kendi kanaat-ı vicdaniyeleriyle o işleri yapıyorlarsa, onlara bir çeşit ruhsat verilmesindeki asıl maksat da o alanı bir vasıta olarak kullanarak bir de o dille bazı mesajları sunmaktır. Acaba bir kesim tarafından şerre sebep yapılan bir sahada birkaç temiz niyetli insanla o alanın tutkunlarına bazı hakikatler anlatılabilir mi? Acaba o felsefenin takipçilerine kendi dillerinden konuşmak suretiyle bazı mülahazalar sunulabilir mi? Acaba yabancı kaldıkları ama biraz tanıyınca mutlaka sevecekleri dini değerlerle tanışmaları sağlanabilir mi? Acaba kendilerine hep unutturulan, fakat az hatırlayınca yüreklerini hoplatabilecek olan gerçekler onların ruhlarına da duyurularak içlerinde bir heyecan uyarılabilir mi?

İşte, bu duygu ve düşüncelerle bazı samimi ve hak aşığı insanlar da o sahalarda at oynatabilirler. Fakat, kanaat-i vicdaniyeye havale ettiğimiz böyle bir mevzuda hata etmiş de olabiliriz. Belki de ötede bize derler ki, her zaman söz söyleme hakkı olan Zât öbür tarafta da bize der ki, “Siz zatında güzel olan İslamiyeti ve diyaneti herkese doğrudan doğruya neden anlatmadınız? Kendi değerlerinizin cazibesi yeterli olduğu halde, niçin başka dünyalara ait bazı argümanlar kullanma yolunu seçtiniz?” İşte bu noktada da hakiki mü’minin yüreği hoplamalı ve çok korkmalıdır. Bu mevzuda objektif fetva verilemeyeceğini bilmeli, meseleyi kanaat-ı vicdaniyeye havale etmeli ve herkesin kendi vicdanını işletmesi gerektiğini kabullenmelidir. İnsanı laubaliliğe çeken bazı sahalarda dolaşmak zorunda kalanlar da, dine ve millete hizmet edip etmediklerine bakmalı; yararlı olup olmadıklarına göre karar vermelidirler. Bulundukları atmosferde Allah’ı hatırlama ve hatırlatma imkanı oluyor mu, olmuyor mu? Peygamber Efendimiz’e dair bir husus anlatılabiliyor mu, anlatılamıyor mu? Kur’an’ın bazı hakikatleri nazara verilebiliyor mu, verilemiyor mu? Belli sınırlar dahilinde fenalıkların yüzünden peçeleri indirip onları kendi çirkinlikleriyle göstermek ve insanları birkaç cümle ya da paragrafla da olsa güzel ahlakın zümrütten yamaçlarına çağırmak mümkün oluyor mu, olmuyor mu? Vicdanının sesine kulak vermek suretiyle bu soruları müsbet cevaplayanlar müstesna, güldürmenin, kahkaha atmanın, komiklik yapmanın bizim dünyamızda yeri yoktur. Bunlar bütün cazibesiyle, iç okşayıcılığıyla ve gönülleri gıdıklayıcılığıyla kapımızın önüne kadar gelip “… Ey mehlikâ bir gece al bezme beni” dese de biz, “… Beyhude yorulma kapılar sürmelidir!” deyip bir sürme üzerine bir sürme daha çekmeli; her birimiz “Hayır arkadaş, Allah’a dilbeste olduğum ve Peygamberin yoluna gönül verdiğim günden beri beni ciddiyetten, mesuliyet şuurundan ve öteler mülahazasından uzaklaştıran her şeye karşı sonuna kadar kapandım.” demeliyiz.

Laubalilerin İnsanlığa Verebileceği Hiçbir Şey Yoktur

Zannediyorum, bizim davranışlarımızdaki alacalık bu duygu ve düşüncelere kendimizi alıştıramamaktan ve ciddiyeti tabiatımız haline getirememekten kaynaklanmaktadır. Bazen tam bir mesuliyet insanı gibi olma, bazen de en küçük bir sebeple sululuklara, ciddiyetsizliklere ve laubaliliklere girme şeklindeki gel-gitler ciddiyet ve vakarı tabiatımızın bir derinliği yapamadığımızı göstermektedir. Bundan dolayıdır ki, bazılarımız itibarıyla, birilerinin yanında -onlardan utanarak- güzel ahlaklı bir insan tavrı sergilesek, sun’iliklere de girerek tam bir dava adamı gibi davransak ve ağırbaşlı görünsek de, sadece riya ve süm’a yapmış oluyor, kendi başımıza kaldığımızda yine her zamanki halimize bürünüyor ve kalbinde iman problemi bulunan kimseler gibi yaşıyoruz. Ciddi insanlar arasındayken tuhaf tuhaf ses akortları, davranış ayarlamaları ve hareket tarzlarıyla asıl kimliğimizin çok çok üstünde bir görünüş sergiliyor ve riyakarlık yapıyoruz. Heyhat, yalnız olduğumuz zamanlarda ya da laubali insanlar arasında bulunduğumuz anlarda, görenlere “İman bu adamın neresinde?” dedirtecek kadar dini değerlerden kopuk davranıyoruz. Az önce hüzünden yaşaran gözlerimiz daha on dakika bile geçmeden kahkahadan dolayı sırılsıklam olabiliyor. Bazılarımız itibarıyla, İslam’a ait güzellikler tabiatımıza tam içirilememiş olduğundan, en basit bir hatırlatıcıyla kendimizi ancak ehl-i dünyanın meclislerinde görülebilecek komikliklere, gülmelere, kahkahalara ve laubali tavırlara salabiliyoruz. Salıyor ve en kudsi hakikatleri kendi lakaytlığımıza kurban ediyoruz…

Oysa, bizim bu çelişkilerden mutlaka kurtulmamız lazımdır; bunun için de, her şeyden önce iman mevzuundaki problemlerimizi halletmemiz gerekmektedir. “Din” dediğimiz vaz’-ı ilâhî, iman ve İslâm düşüncesinin tamamının unvanıdır; “diyanet” ise bu yüce hakikatin hayata hayat olmasının adıdır. Din, hem nazarisiyle, hem de amelî yanı itibarıyla bizim hayatımıza da hayat olmalıdır. Nabızlarımız onunla atmalı; bakışlarımızda o nümayan olmalı; yüz çizgilerimizde sürekli o belirmeli ve bize bakan bizde onu okumalıdır. Zira, din ancak tabiat haline geldiği zaman kendinden beklenen fonksiyonu edâ etmiş olur. O, tabiatımızın bir derinliği haline geleceği âna kadar alaca yaşamaktan ve çelişkiler arasında kalmaktan kurtulamayız. Bazen mü’min gibi görünmeyi tuttursak ve bir ciddiyet abidesi gibi hareket etsek de, bu halimizi her zaman koruyamayız. Halbuki, biz hem ibadetlerimizde hem normal işlerimizde hem de insanlarla münasebetlerimizde öyle bir hassasiyet ortaya koymalı, sözümüzle, sazımızla öyle bir incelik sergilemeliyiz ki, dinimizin güzellikleri çevremize de aksetsin.. söz, tavır ve davranışlarımız o derece gönlün şivesi olmalı ve onların üzerine kalbe ait manaların rengi, deseni düşmeli ki, başkaları üzerinde de tesir icra etsin.

Uhrevîlik Ahlakı

Evet, imanda kemale yürüyen ve Allah’la böyle bir münasebete geçen insanın düşünce ve tavırlarında şaşmayan bir doğruluk, mütemâdî bir samimiyet, sürekli bir ciddiyet ve bir uhrevîlik ahlâkı belirir. O insanın iç fotoğrafı haline gelen bu ahlak, diyanet mülahazasıyla işlene işlene zamanla onun bütün davranışlarına akseder.. eline–ayağına, gözüne–kulağına, diline–dudağına, sesinin tonuna, vurgularına ve hatta mimiklerine bile hükmünü geçirir.. ve nihayet insanın ruhuna kendi mânâsının şeklini veren bu iç resim onun tavırlarında okunan mânevî bir kaside hâline gelir; zaten, “Görüldüğünde Allah hatırlanır” hakikati de bu kıvamdaki bir mü’mini belirtir.

Değişik münasebetlerle yâd ettiğim, büyük hadis alimi Abdullah b. Mesleme -tarihte binlerce emsali bulunan- bu mü’minlerden biridir. Öyle ki, Ka’nebî diye tanınan bu büyük insan, bir topluluğa uğradığı zaman onun görünüşünde müşahede ettikleri mehabetten dolayı oradaki insalar “Sübhanallah”, “Lâ ilâhe illallah” demekten kendilerini alamazlarmış. Kendisini görenlerden birinin “Ne zaman Ka’nebî’yi ziyarete gitsek onu uçurumun kenarındaymış da neredeyse Cehennem’e düşüverecekmiş gibi bir vaziyette görürdük.” diyerek vasfettiği bu hak dostunun hâli elbetteki çevresindekilere tesir etmiştir. Yine, Abdurrezzak b. Hemmam, döneminin en büyük alimlerinden birisi olarak bilinen İbn Cüreyc hakkında demiştir ki: “Onu ilk gördüğüm zaman ‘İşte Allah korkusundan yanıp tutuşan bir hak dostu!..’ demeden edemedim.” Evet, o hakikat erlerinin uzun boylu sözler söylemelerine gerek yoktur. Halleri imanlarına şahittir onların. İnsan, ç ehrelerine nazar edince alacağını alır; gözlerinin içine bakınca ruh inceliklerini görür ve ürperir.

Hasılı; şayet çehresinde pırıl pırıl bir hayâ, davranışlarında dupduru bir samimiyet ve vicdanında da köpük köpük bir heyecan bulunan nesiller yetiştirmek istiyorsak, önce kendimiz ilim ufkunun ötesinde hakîkat nurlarına ulaşabilmiş, bedene ait arzu ve isteklerini zarûret çerçevesine hapsetmiş ve hep O’nu seslendirme, O’nunla nefes alıp-verme azmiyle gerilmiş ciddi, vakur, ağırbaşlı kimseler olmalıyız. Sonra da, maddî-mânevî hiçbir şey beklemeden, dünyevî-uhrevî hiçbir sevdâya kapılmadan, en içten ve şefkat dolu bir edayla neslimize el uzatmalıyız. Tabii, bunu yaparken de, v akar ve ciddiyeti hiçbir zaman abus çehrelilik, somurtkanlık, sertlik ve huşûnetle karıştırmamalı; şefkatli, içten, candan ve sevimli olmayı da sulu, laubali, alaycı ve ciddiyetsiz bir hale bürünme şeklinde algılamamalıyız.

Demokrasi Yokuşu

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan ve Cumhuriyet döneminin belli bir zaman dilimini anlatan belgeselin ismi “Demokrasi Yokuşu” idi. Sizce ülkemizdeki tarihi gelişimi itibarıyla demokrasi düzlüğe çıkabilmiş midir? Demokrasinin sadece teoride kalmayıp uygulanan ve herkese huzur vadeden bir sistem olabilmesi için neler gerekmektedir?

Cevap: Menşei itibarıyla Yunan kültürüne kadar uzanan demokrasi tabiri, “halk” ve “iktidar” manalarına gelen iki Yunanca kelimeden teşekkül etmiştir ve kısaca, “halk idaresi”, “halkın hakimiyeti”, “halkın iktidarı” demektir. Genellikle, “halkın kendi kendini yönetmesi” şeklinde tarif edilegelen demokrasi, temel hak ve hürriyetlerin korunmasını bizzat halka ya da temsilcilerine bırakan, vatandaşların duygu ve düşüncelerinin ülke idaresinde tesirli olması gerektiği esasına dayanan bir yönetim şeklidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk kez seslendirilirken “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” şeklinde dile getirilen ve günümüzde “Egemenlik milletindir” sözüyle ifade edilen mana da icmâli olarak demokrasiyi vurgulamaktadır.

Demokrasinin tatbiki milletten millete, ülkeden ülkeye değişebilmektedir: Mesela; “vasıtasız hükümet” ya da “doğrudan demokrasi” denilen idarî sistemde, halk, iktidar ve hâkimiyetini herhangi bir aracı ve temsilci olmadan kullanır. Kanunları yapma, uygulama ve onlara uymayanları bulup cezalandırma gibi hususlar tamamen millete aittir. Bir meselede karar verileceği zaman milletin bütün fertleri kanaatini ortaya koyar; halk bir seçimde bulunur; yalnızca bazı kesimler değil, herkes bu seçimde söz sahibi olur; gerekirse sürekli referandumlar yapılır ve neticede umum halkın istediği husus gerçekleştirilir. Çokları için bir ideal olan bu demokrasi şekli sadece küçük topluluklarda tatbik edilebilir.

“Temsilî hükümet”te ise; halk, hakimiyet ve iktidarı, belli bir süre için seçtiği temsilciler meclisine tevdi eder. İktidarı, halk adına meclislerin kullandığı bu idari sisteme “cumhuriyet” de denmektedir. Günümüzde demokrasi denince genellikle “temsilî demokrasi” anlaşılmaktadır. Temsilî demokrasi, dar anlamda halkın kendi temsilcilerini kendi hür iradesiyle seçmesi anlamına gelmektedir. Bu idarî sistemde, yönetilen halk, yöneten ise “halkın temsilcileri”dir. Halk, seçtiği bazı kimseleri kendine vekil tayin eder; onlar da, millet namına icraatta bulunurlar. Ayrıca, halkın çıkarları istikametinde bir kısım kurallar vaz’ ederler. Belki bazı haklara sınırlar getirirler; fakat, vicdan hürriyeti, düşünme hürriyeti, çalışma hürriyeti, kazanma hürriyeti, seyahat hürriyeti gibi hak ve özgürlükleri yasalarla teminat altına alırlar. Hem devletin hem de fertlerin hak ve sorumluluklarını tesbit eder ve bunların sınırlarını açıkça belirlerler. Böyle bir yönetim şeklinde, devletin şeffaf olması, hukuka dayanması, ferdî hürriyetleri koruması, kuvvetler ayrılığını (yasama, yürütme ve yargının birbirinden ayrı olmasını) gözetmesi ve iktidarın faaliyet sahasını belli bir çerçeve içerisinde tutması olmazsa olmaz şartlardan bazılarıdır.

Çeşit Çeşit Demokrasi

Tarihi gelişimi itibarıyla da demokrasi, farklı toplumlar tarafından değişik şekillerde anlaşılmış ve farklı tarzlarda uygulanmıştır. Öyle ki, daha Antik Yunan dünyasında bile tiranlığa karşı halkın kendi kendini idare etmesi fikri doğmuştu; fakat Aristo’nun belirttiği üzere, demokrasi o dönemde bir çeşit “demagoji” olarak ele alınmış ve halkın idari işlere katılması sadece düşünce planında kalmıştı. Eski Roma’da da “Senato”nun gölgesinde bir tür demokrasi denemesi yapılmıştı. Ne var ki, demokrasi asırlarca halkın çıkarları hesabına ve halk adına totaliter bir sistem şeklinde uygulanmaktan öteye geçemedi. Evet, aslında mana itibarıyla, hak ve hürriyetlerin baskı altında tutulduğu, bütün yetkilerin bir elde veya küçük bir yönetici grubunun hakimiyetinde toplandığı devlet düzeni demek olan totaliter sistem demokrasiye tamamen zıt olmasına rağmen, “halk için istibdat” gibi çok garip bir mantıkla “totaliter demokrasi”lerden bile bahsedildi. Hatta bugün demokrasiyle idare edildiği söylenen pek çok ülkede böyle bir totaliter demokrasi anlayışının var olduğu ve bu ülkelerde bazı seçimler yapılarak halkın yönetime katkıda bulunduğu izlenimi verilse de aslında idare ve hakimiyetin bir elde tutulduğu, yani oralarda demokrasi adının gölgesinde totaliter bir sistemin hakim olduğu söylenebilir.

Diğer taraftan, demokrasi hâlâ büyük ölçüde muğlak olduğundan bu tabirin nisbetsiz zikri pek azdır. Çok defa onun yanına başka bir tabir ilave edilerek, demokrasi “çoğulcu”, “liberal”, “Hıristiyan”, “katılımcı”… gibi sıfatlarla anılmaktadır ki, bazen bu demokrasi türlerinden biri diğerini demokrasi olarak bile kabul etmeyebilmektedir. Hitler, Nazizm’in “gerçek demokrasi” olduğunu iddia ettiği ve Mussolini, Faşizm’i “merkezî ve otoriter demokrasi” şeklinde nazara verdiği gibi, bugün de, çoklarınca anti-demokratik kabul edilen bazı ideolojilerin temsilcileri bile demokratik olduklarını savunmaktadırlar. Dolayısıyla, dünyanın değişik bölgelerinde “Marksist demokrasi”, “Proletarya demokrasisi”, “Protestan demokrasi”…  gibi daha pek çok demokrasi anlayışına şahit olmak mümkündür.

Mana Boyutlu Demokrasi

Ne var ki, şimdiye kadar “demokrasi”, bu izafet ve nisbetlerine bakılmadan hep yalın hâliyle ele alınmıştır. Bu sebeple de, din-demokrasi münasebetinden söz edenler, demokrasi ile dinin asla bağdaşmayacağını iddia etme yanlışlığına düşmüşlerdir. Onlara göre; din, Allah’ın hakimiyetine, demokrasi ise milletin re’yine dayanmaktadır. Fakat, maalesef, özellikle İslam ve demokrasi arasındaki bu sathi karşılaştırmada, “Hakimiyet, kayıtsız-şartsız milletindir” sözünün, hükümranlığın -hâşâ- Allah’tan alınarak insanlara verilmesi manasına gelmediği; aksine Cenab-ı Allah’ın, hükümranlığı, baskıcı ve zorba bireylerin elinden alıp cumhura yani toplumun üyelerine verdiği hakikati gözardı edilmiştir. Bununla beraber, İslam ve demokrasi sözkonusu edildiğinde bunlardan birincisinin ilahî, semavî bir din, diğerinin ise beşerî bir yönetim şekli olduğu mutlaka gözönünde tutulmalıdır. Demokrasinin tekamülünü isteyiş asla onun din yerine konması manasına gelmemelidir. Dinin mukaddesliği ve münezzehiyeti mahfuzdur; dolayısıyla, İslam ile demokrasinin kıyaslanması mevzubahis olamaz.

Bu itibarla da, kemale ermiş ve herkes tarafından benimsenmiş bir demokrasiden bahsetmenin mümkün olmadığı ve demokrasinin henüz bir gelişme vetiresi yaşadığı günümüzde İslam’ın demokrasiye katabileceği zenginlik de mutlaka düşünülmelidir. Ebedî bir Zât’ın teveccühünden ve ebediyetten başka hiçbir şeyle tatmini mümkün olmayan insanoğlunun manevî ihtiyaçlarına da cevap verebilecek bir demokrasinin geliştirilmesi meselesi de mütalaa ve müzakere edilmelidir.

İsterseniz siz böyle bir anlayışa “mana boyutlu demokrasi” de diyebilirsiniz. Yani, insan hak ve hürriyetlerine saygıyı ihtiva eden, din ve vicdan hürriyetini gözeten, aynı zamanda insanların inandıkları gibi yaşamalarına da ortam hazırlayan bir demokrasi.. insanların ebedle alakalı isteklerini yerine getirme mevzuunda onlara yardımcı olan demokrasi.. insanı maddî–manevî bütün ihtiyaçlarıyla nazar-ı itibara alan ve onun bütün ihtiyaçlarını karşılamayı tekeffül eden olgun demokrasi… işte, demokrasiyi bu denli geliştirip insanîleştirmenin yolları aranmalıdır. Çünkü insan hayatı, dünya ile başlamadığı gibi dünya ile de bitmiyor; dünya onun için sadece bir uğrak, o ebediyen kalacağı bir diyara, ahiret yurduna gidiyor. Şayet, onu idare eden sistem, bu gerçeği görmezlikten gelirse ve kulak ardı ederse, beşer için çok önemli bir meseleyi görmezlikten gelmiş ve kulak ardı etmiş olur. Evet, onun önünde kabir hayatı var, berzah hayatı var, mahşer hayatı var, Cennet hayatı var ve –Allah korusun- iman hesabına yolda kalanlar için de Cehennem hayatı var. Dolayısıyla, ideal demokrasi, insanın bugününü ve bugüne ait meselelerini tekeffül ettiği gibi, aynı zamanda onun ebedî hayatıyla alakalı bir kısım ihtiyaçlarını da tekeffül etmesi lazım. Ancak böyle bir demokrasi, oldukça gelişmiş ve ideal hâli almış bir demokrasi olabilir. Fakat, maalesef, insanlık henüz bu ufka ulaşmış sayılmaz. Ne batıda, ne doğuda, ne Amerika’da, ne de Uzak Doğu’da henüz böyle bir demokrasiden söz etmek mümkün değildir.

Bu açıdan da, demokrasi hâlâ yokuşa doğru tırmanmakta olan bir sistemdir. Bir manada, demokrasi yokuşu henüz aşılamamıştır. Fakat, bu konuda hiçbir şey yapılamadı demek de haksızlık olur. Şimdilerde demokrasi, tamamen insanî bir sistem haline gelerek, insanın maddî–manevî, ruhî ve cismanî bütün ihtiyaçlarına cevap verebilmek üzere, tabiri caizse, evolüsyon geçire geçire hâlâ bir tekâmül süreci yaşamaktadır.

Demokrasi Kültürü

Meseleye diğer bir açıdan yaklaşacak olursak; demokrasi nazarî olarak iyi bir sistem sayılabilir; fakat, asıl önemli olan onun pratiğe taşınmasıdır. Bir ülkede demokrasinin tam olarak uygulanabilmesi için de o ülke halkının “demokrasi kültürü”ne sahip olması gerekmektedir. Toplum fertlerinin demokrasi kültürünü öğrenmeleri ve ona alışmaları da ancak ciddi bir eğitimle mümkün olabilir.

Bu açıdan, öncelikle demokrasinin çerçevesi belirlenmeli; o çerçevede millete kendi hakları ve özgürlükleri öğretilmelidir. Bir yandan, fertlerden sorumluluklarını yerine getirmeleri istenirken, diğer taraftan, onlara kendi haklarına sahip çıkma cesareti de verilmelidir. Her insana, demokrasinin ne vaad ettiği, toplumun bir ferdi olarak kendisinin hangi haklara sahip bulunduğu ve devlet idaresinde ne türlü bir söz söyleme selahiyetinin olduğu gibi hususlar mutlaka öğretilmelidir. Bazıları bunların öğretilmesini keyfî idarelerine engel görebilirler; toplumu kendi heva ve hevesleri doğrultusunda bazı yerlere çekmek isteyen bu kesimler, halkın bir kısım hakikatleri öğrenmesini istemeyebilirler. Çünkü, kendine dayatılan hususları bir şekilde kabullenen ve hakkını aramayı aklının ucundan bile geçirmeyen, hatta haklarının ne olduğunu bile hiç bilmeyen kitleleri istenilen yöne sevketmek kolaydır.

Bu itibarla, insanlara vicdan hürriyeti, düşünce hürriyeti, inanç hürriyeti ve çalışma hürriyeti gibi özgürlükler tanınabilir. Fakat, halk bu hürriyetlerin ne manaya geldiğini bilmiyorsa, kendisine tanınan haklardan haberdar değilse; hakkını nerede ve nasıl arayacağı hususunda hiçbir malumatı bulunmuyorsa, yani, millet fertlerinde demokrasi kültürü gelişmemişse, o toplumda gerçek demokrasinin tatbiki imkansız denecek kadar zordur. Böyle bir toplumda, bazen geçici bir hürriyet havası hasıl olsa bile, bir kısım hazımsız kimselerin kaba kuvvete başvurarak demokrasinin başına darbe indirmeleri de her zaman söz konusudur. Değişik bahanelerle hadlerini aşıp hak adına hakkızlık irtikâp eden bu kaba kuvvet temsilcilerine karşı, demokrasi kültüründen mahrum yetiştirilen nesillerin yapabileceği hiçbir şey de yoktur. Bir yanda kendi haklarından habersiz ve demokrasi kültüründen mahrum yığınlar, diğer tarafta da o kültüre alışmadığı için başkalarının hak arayışı karşısında hazımsız kimseler bulunduğu müddetçe değişik müdahalelerin birbirini takip etmesi ve demokrasinin sürekli inkıtaya uğratılması kaçınılmazdır.

Bu hakikatin en canlı misali yakın çevremizdeki ülkelerdir. Koskoca bir coğrafyada çoğu ülkelerin başında birer tiran, birer diktatör vardır. Buralarda da seçimler yapılır; fakat, seçimleri ekseriyetle o an başta bulunanlar yeniden kazanır ve yerlerini hep korurlar. Onların aralarında yirmi senelik, otuz senelik despotlar bile mevcuttur. Ülkeleri adına neredeyse hiçbir hayırlı teşebbüste bulunmayan ve sadece kendi saltanatını devam ettirmeyi düşünen bu tiranlar, bütün zorbalıklarına rağmen yine de o sihirli kelimeye sığınır, “demokrasi” der ve  her şeyi ona bağlı yapıyor gibi görünerek saf yığınlara bütün icraatlerini kabul ettirirler.

Demokrasi kültüründen mahrum olan toplumlardaki bu durum bizim ülkemizde de farklı değildir. Dünyadaki umumi gidişata paralel olarak, Türkiye’de de belki Tanzimat’tan bu yana batılı anlamda demokrasiye geçiş vetiresi yaşanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya, İtalya ve Japonya’nın yenilmesiyle totaliter rejimler bir manada sona erip demokratikleşme hareketleri revaç bulunca, Batı ile münasebetlerini sıcak tutmak isteyen Türkiye de çok partili hayata geçmek mecburiyetinde kaldı. 1946 senesinde demokratikleşme talepleriyle kurulan Demokrat Parti’nin siyaset meydanına atılmasından sonra ülkemizde de ciddi anlamda bir demokrasi yokuşuna tırmanma süreci başladı. Fakat, acaba demokrasi adına ortaya çıkanlar demokrasiyi ne derece hazmetmişlerdi? Kendilerini hangi ölçüde milleti temsile yetkili ve donanımlı görüyorlardı? Güçlerini tartmışlar mıydı? Öyle bir yükün altından kalkabilirler miydi? Ayrıca, önce demokrasiye mecburen vize veren güçler, daha sonra onun kendi iktidarları aleyhine işlediğini görünce o meseleyi hazmedebilirler miydi? Bunlar çok ince ve hassasiyetle üzerinde durulması gerekli olan konulardı. O ölçüde bir hassasiyetle bu konuların üzerinde duruldu mu, durulmadı mı onu bilemeyeceğim; fakat, aşikar olan bir husus var ki, bizim ülkemizde ideal demokrasiye yürümek için aşılması gereken yokuşun dışında çok farklı tepeleri de geçmek gerekmişti ve aşılması gereken o tepelerin hâl-i hazırda bütün bütün arkada bırakıldığı söylenemez.

Türkiye Demokrasi Yokuşunda

Evet, bizim ülkemizde demokrasi, yer yer pek çok engele takıldı; zaman zaman kendi halkının öz değerleriyle çatıştı.. bazen yerleşik idareye zıt bir anlayışa dönüştü, bazen de hakimiyeti elinde bulunduran güçlerin gayzına yenik düştü. 27 Mayıs 1960 tarihinde Türkiye, daha sonraki demokrasi gayretlerinin de teminatı olabilecek bir sürecin başına inen yumruğa şahitlik etti. 16 ve 17 Eylül 1961’de bir zamanlar demokrasi diyerek halkın karşısına çıkan ve istediği desteği bulmuş gibi görünen kimselerle beraber demokrasinin kendisi de idam sehpasında sallandırıldı. 12 Mart 1971’de demokrasiye bir kere daha ince ayar (!) çekildi. Aradan on sene bile geçmeden, bu defa 12 Eylül 1980’de demokrasinin başına sert bir darbe daha indirildi. Dahası, 82 Anayasası’na konan kanun maddeleriyle 61 Anayasası’nın getirdiği hak ve özgürlüklerin üzerine de çizgi çekildi.

Evet, 61’de yeni bir anayasa hazırlanmış ve farklı bir demokrasiden bahsedilmişti. Her türlü hak ve hürriyetin tanınacağı söylenmiş ve her çeşit düşüncenin âdetâ önü açılmıştı. Devletin temel yapısına dokunmamak ve rejimi değiştirmeye matuf faaliyetlerde bulunmamak şartıyla herkesin istediğini yapabileceği ifade edilmişti. Ülkenin demokratik bir cumhuriyetle yönetildiği ve bu idare sisteminde hakimiyetin kayıtsız, şartsız millete ait olduğu vurgulanmıştı. Fakat, bu hürriyet havasının üzerinden çok geçmeden farklı bir müdahale daha oldu. Ondan yaklaşık on sene sonra bir başka müdahale ile yeniden anayasa değişikliğine gidildi. Ne kadar acıdır ki, yeni demokrasinin baş mimarlarından ve o günkü anayasanın hazırlanmasına öncülük edenlerden birisi, eski anayasa için “Bu anayasa bize bol elbise gibi geldi; içinde rahat hareket etmeye başladık. Bu entariyi belinden, paçasından, boyundan biraz daraltmak lazım.” diyebildi. Nitekim, o demokrasi elbisesi, orasından burasından çekildi, büzüştürüldü ve kısaltıldı. Fakat, müdahaleler onunla da sınırlı kalmadı; başının üzerinde Demokles’in kılıcı varmışçasına sürekli titreyerek hayatını devam ettiren demokrasi, 28 Şubat 1997’de bir kere daha inkıtaya uğratıldı.

İşte bütün bu müdahalelerin arkasında demokrasi kültüründen mahrumiyet vardır. Demokrasiyi hazmedemeyen kimseler, kendi bozuk hissiyatlarına, yanlış mantıklarına, heva ve heveslerine göre bir kısım mualecelerde bulunur ve onu felç ederler. Her dönemde, acemi ve demokrasi kültüründen yoksun demokratların elinde demokrasi bir kere daha yara alır. Bazıları “ince ayar lazım” derler, kimileri de hürriyet elbisesinin millete bol geldiğini söylerler; böylece, bu bahanelerle parlamentoyu işlemez hale getirir, devlet müesseselerinin elini-kolunu bağlar ve aslında milletin istikbaliyle oynarlar.

Demokrasi kültüründen bîhaber bu hazımsız ruhlar, kendileri gibi düşünmeyen insanların demokratik hak ve hürriyetlerden istifade etmelerini çekemezler. Hele bir de bunlar, dine mesafeli duran kimselerse, halkın dinî vazifelerini yerine getirmesine, duygu ve düşüncelerini seslendirmesine, istediği gibi yaşayıp kendini ifade etmesine asla tahammül gösteremezler. Dolayısıyla, içlerindeki bu hazımsızlık sebebiyle sürekli müdahale duygularıyla dolar, müdahale düşünceleriyle oturup kalkarlar. Şayet umumi hava istedikleri gibi bir müdahalaye müsait değilse, hemen bir sürü kavga sebebi icad eder, farklılıkları kurcalar, kapanmaya yüz tutmuş yaraları deşeler; ne yapıp eder kötü emelleri için zemin hazırlarlar. Kargaşaların, kavgaların ve anarşinin gölgesinde yeni bir fevkalâdeliğe ihtiyaç hasıl eder ve o fevkalâdeliği kullanarak gönüllerine göre bir düzen tesis etme hayalleri görüp onları gerçekleştirmeye çalışırlar.

“Sen kim oluyorsun?”

Bu cümleden olarak, bugün bazıları hususiyle Doğu’da ve Güneydoğu’da kargaşa çıkartmak için uğraşıp duruyorlar. Bölge halkının büyük çoğunluğunun hissiyatına tercüman olan insanları dinleyince ortada kat’iyen kargaşaya ve kavgaya sebep olacak bir durumun söz konusu olmadığı görülüyor. Edirne’den Kars’a bu ülkede yaşayan herkes, Çanakkale’den Trablusgarp’a kadar vatan için, din için hep beraber savaştığını, beraberce şehadete yürüdüğünü ve şehit olunca da belki sarmaş dolaş olarak aynı kabre konduğunu düşünüyor. Halkın nazarında asla ayrılığın, gayrılığın manası yok. Fakat, neylersiniz ki, demokrasiyi hazmedememiş, o kültürle yetişememiş bazı kimseler insanımızı birbirine düşürerek kargaşa çıkartmaktan, kan dökmekten ve anarşiye zemin hazırlamaktan geri durmuyor; sun’i olarak oluşturdukları puslu havayı kendi hesaplarına değerlendirmek için fırsat kolluyorlar. Toplum içinde ayrımcılık yapıyor, kendilerini farklı görüyor, “başkaları” dedikleri insanlar için hak ve hürriyetleri fazla buluyor ve “Siz nereden çıktınız; sizin ne hakkınız var ki hak iddiasında bulunuyorsunuz!” gibi tuhaf düşüncelerle ve çiğ sözlerle insanları rencide ediyorlar. Öyle ki, bu vatan evladına, özbeöz Anadolu insanına “Dünyanın değişik yerlerinde okul açmak sizin ne haddinize? Türkçeyi öğretmek size mi düştü?” deme cüretinde bile bulunabiliyorlar.

Hiç unutmam, bazı sözleri eğip bükerek ve sağa sola çekerek askeriyenin itibarına dokunulmasının söz konusu olduğu bir yerde, “Benim askeriyeye karşı ciddî bir saygım var; askerimize söz ettirmem!” demiştim. Kendimi, onun itibarını düşünme mecburiyetinde hissettiğim bir anda, askere saygımı ifade sadedinde böyle derken de bu kadar samimi bir sözden dolayı bile tepki alacağım asla aklıma gelmemişti. Fakat, sizin hiç ihtimal vermeyeceğiniz bir şekilde birisi kalktı, “Askerin itibarını korumak sana mı düştü!” deyiverdi. Bu sözü işitince damarlarımda kanım dondu desem mübalağa etmiş olmam. Siz bu cümlede, demokrasi terbiyesi bir yana, en basit bir insanî terbiye emaresi bulabilir misiniz? “Sen kim oluyorsun!” Ben bu ülkenin vatandaşıyım. Bu ülkede, temelde milletin değer atfettiği müesseseler vardır ki, milletin bir ferdi olarak ben de onlara değer veririm. Ayrıca, şahsen, çok kıymetli gördüğüm ve takdir ettiğim müesseseler de vardır. Hatta, toplumun bir kesiminin hiç kıymet vermediği, fakat bir vatandaş olarak benim değer atfettiğim müesseseler de olabilir. Her vatandaş gibi, ben de duygu ve düşüncelerimi ifade hürriyetine sahibim. Ve değer atfettiğim her şeyi korumakla da kendimi mükellef görebilirim. O müessese askeriyeyse, onu korumakla kendimi mükellef görürüm; o parlamento ise, onu korumakla da kendimi sorumlu tutarım. Şayet, o devletse, birileri gibi kutsamasam ve ona müteâl demesem, aşkın bir müessese gibi görmesem bile, onu da korumaya ve kollamaya çalışırım. Bu niyetle, her zaman, “En kötü idarî sistem ve en kötü devlet, devletsizlikten ve nizamsızlıktan bin defa daha iyidir; çünkü öbüründe anarşi vardır, o nihilizme gider, dayanır.” derim… Böyle der ve demokrasinin gereği olarak bu düşüncemi ifade etmem karşısında saygı göreceğimi umarım. Fakat, bir insan, bu duygu ve düşünceye saygılı olacağına, kendi hakkında istediği demokrasi ve hürriyet atmosferinden benim de istifade etmeme rıza göstereceğine, herkese yukarıdan bakarak ve garip bir hazımsızlık yaşayarak “Sen kim oluyorsun?” diyebiliyor. İşte, onun gibi kimseler, aslında demokrasiyi de kat’iyen hazmedemediler. Onu dillerinden düşürmediler, ama içlerine de sindiremediler. Dolayısıyla da, demokrasi yokuşunu bütün bütün sarp ve dik bir dağa çevirdiler; milleti sıra sıra tepeleri aşmak ve o ızdırap veren yokuşu acı acı tırmanmak mecburiyetinde bıraktılar. Halk senelerce önce o yokuşu tırmanmaya başladı ama hâlâ demokrasi yolunda önüne çıkan yeni yeni tepeleri aşmaya devam ediyor.

Usulsüzlük ve Rölantide Geçen Seneler

Diğer taraftan, demokrasinin temsil şekli olan cumhuriyetin de değişik tatbik usulleri vardır. Her ülke kendi kültürüne ve halkının yapısına göre değişik bir tatbik tarzı benimsemiştir. Bazı devletler parlamenter hükümet sistemini, bazıları ise başkanlık sistemini tercih etmişlerdir. Mesela, Amerika, başkanlık sistemini yeğlediği halde, Fransa gibi kimi ülkeler de yarı başkanlık sistemine yönelmişlerdir. Bizim ülkemizde de kendi şartlarına göre bir demokrasi anlayışı ve onu tatbik şekli yerleşmiştir. Anayasa, her vatandaşa, seçme, seçilme ve siyasî faaliyette bulunma hakkı tanımıştır. Genel oyla seçilerek Meclis’te yerini alan beşyüzelli milletvekilinden herbiri, sadece kendilerini seçenleri ya da kendi seçim bölgelerini değil, topyekün Milleti temsil ederler. Dolayısıyla da, iktidar ister nitelikli çoğunluk denen belli bir barajı aşarak başa geçsin, ister nisbî çoğunlukla idareyi ele alsın, işin temelinde halk varsa ve bu çoğunluğu sağlayan da yine halkın kendisi ise, vekiller bütün milletin temsilcileridirler ve bu ülkede halk kendi kendini idare ediyor demektir. Bu idarî şekil şu andaki sistemin bir gereğidir. Bu itibarla da, hiçkimsenin “İktidar, oyların çoğunu alsa da, milletin tamamı onu desteklemiyor; şu anda azınlık çoğunluğu idare ediyor.” demeye ve itiraz etmeye hakkı yoktur. Çünkü, hâl-i hazırda kabul edilen sistem ve yetkili kurumlarca belirlenen yasalar bunu gerektirmektedir. Meseleyi, herkesin ortak hissiyatına göre şekillendirmek imkansızdır. Fakat, ille de yüzde seksen, yüzde doksan tarafından seçilmiş bir iktidar isteniyorsa, ona göre yeni bir sistem va’z etmek lazımdır. İşte, aynı hazımsız kimseler, kendi çekememezliklerini gizleyerek ve çıkarlarına dokunduğunu saklayarak mevcut demokrasiyi bile bu ülke insanına fazla bulmakta ve bu defa da azınlık-çoğunluk yâveleriyle ona itiraz etmektedirler. Evet, aslında bunlar, halkın hissiyatının temsilini hazmedemediler; milletin geçmişten tevarüs ettiği kültürün temsil edilmesini çekemediler; belli bir dönemde sînelere gömdükleri hakikatlara saygı duyulmasına tahammül gösteremediler ve demokrasinin aynı zamanda bir insanın ebedî saadete hazırlanması istikametinde ortam hazırlayıcılığını sinelerine sindiremediler. Hatta, bazen çok küçük şeylere takıldılar; bazen bir külahı bazen de bir tesbihi rejim adına tehlikeli saydı ve dolayısıyla kargaşa çıkardılar.

Haddizatında, Büyük Mütefekkir’in de dediği gibi, mukabele-i bilmisil zalimâne bir kaidedir. Maruz kalınan bir haksızlığa aynıyla karşılık vermek ve mukabil haksızlık yapmak zalimce bir davranıştır. Fakat, maalesef, demokrasi yokuşunu aşmaya çalışan insanlar arasından da arzetmeye çalıştığım hazımsızlıklara karşı çok yanlış mukabelede bulunanlar çıktı. Bazılarının zalimce davranışlarına karşı diğerlerinin usulsüzce tavırlara girmeleri millete seneler kaybettirdi. Bazı temsilciler, temsil ettikleri hakikatlerin kadr ü kıymetini tam bilemediler. Temsilde kabalık yaptılar; hatta bazen tahriklere kapıldı ve figüre edildiler. Kimi zaman karşı tarafı hırçınlığa sevkettiler, kimi zaman da kendi menfaatlerini korumak için millete reva görülen kötülüklere göz yumdular.. ve dolayısıyla, olan millete oldu. Yanlış hareketler, mukabil yanlış davranışlara ve yanlış müdahalelere sebebiyet verdi, zemin hazırladı. Neticede zaman zaman demokrasinin beli kırıldı; yer yer milletimizin itibarına darbeler vuruldu. Her yanlış müdahale ülkemize senelere mal oldu; kırk sene, elli sene, altmış sene uçup gitti. Bütün kazanımlar bir bir heba edildi ve millet olarak diğer toplumların gerisinde kaldık.

Ne kadar acıdır ki, biz, çok küçük meselelerin kavgasını vererek birbirimizle uğraşırken, bazı milletler her şeyi, insana, ahlâka, eğitime, kültüre bağlayarak, bizim takılıp kaldığımız noktaları âdeta uçarak geçtiler ve bugünkü konumlarına ulaştılar. Mesela, daha dün korkunç bir harb ü darbden çıkmış, yerle bir edilmiş Japonya doğruldu, ayağa kalktı, yürüme denemeleri yaptı, koştu ve gelip bizi geçti. Totaliter sistemle idare edilen bir devlet, dünyayla rekabet edebilecek bir güce ulaştı. Oysa, Japonya bizden elli-altmış sene sonra yenilenme gayretlerine başlamıştı, ama o bütün handikapları aştı ve dünyayı idare eden güçlü devletler arasında yerini aldı. Yanıbaşımızdaki Almanya, her iki cihan harbini de ölümcül yaralarla atlattı. Yirminci asrın ilk yarısında her yanıyla yıkık-dökük bir görünüm arz ediyordu. Fakat, o, her şeye rağmen, kısa zamanda derlenip-toparlandı ve dev bir ülke olarak dünyanın karşısına dikildi. Evet, onlar kırk-elli yıl gibi kısa bir zaman içinde çoktan çağlarıyla hesaplaşabilecek seviyeye ulaştılar; fakat maalesef biz, yüz elli senelik bir yolculuktan sonra, varacağımız hedeften daha çok, çıkış noktasının dedikodusuyla birbirimizi kemirip durduk ve içimizdeki hazımsızlık sebebiyle demokrasi yokuşunda rölantide kaldık. Sürekli çalışıyor göründük, bazı şeyler yapıyor izlenimi verdik, ama iki adım ileriye gidemedik. Ne duyguda ne düşüncede, ne hazımda ne başkalarını kabullenmede, ne diyalogda ve ne de hoşgörüde gerektiği ölçüde yol alamadık.

Demokrasi Kültüründen Mahrumiyet ve Bitmeyen Yokuşlar

Dahası, demokrasi kültüründen mahrumiyet, hem milletin hem de idarecilerin üsluplarına da aksetti. Öyle ki, hiçkimsenin tenkit edilmeye tahammülü yok. Fakat, sıra tenkit etmeye gelince ölçülü ve insaflı olanı bulmak zorlardan zor. Hemen herkes birbirini acı acı sorguluyor. Hatta tenkit zamanla iftira ve bühtana kadar varıp uzanıyor. İnsanların şeref ve haysiyetlerine dokunuluyor. Hatırlayacaksınız, bu ülkede herkesin afif ve namuslu bildiği kimselerin özel kasalarına kadın çamaşırları koyarak onları toplum nazarında bitirmek isteyenler bile oldu. Demokrasi kültüründen mahrum kimseler, onları önce ma’şerî vicdan nezdinde bir kısım günahlarla ademe mahkum etmek ve sonra da idam sehpasına çıkarırken insanların içlerinin sızlamasının önünü almak istediler. Dün bunu yaptılar ve hem demokrasi imtihanını kaybettiler hem de milleti çok büyük kayıplara maruz bıraktılar. Şayet, millet fertlerine demokrasi kültürü kazandırılamazsa, yarın da aynı cürümler işlenmeyeceğini kimse garanti edemez.

Düşünün ki, demokrasiye adım atalı ve Cumhuriyet kurulalı aradan bunca sene geçmiş. Fakat hâlâ birbirine el uzatacak kadar dahi insani değerlere saygısı olmayan, demokrasi kültüründen mahrum, bir manada bedeviyet yaşayan ve çöl insanı gibi davranan kimselere şahit oluyorsunuz. Diyalog ve hoşgörü diyor, gönülden selam veriyor ve çok samimi olarak el uzatıyorsunuz ama çoğu zaman elleriniz havada kalıyor. Ziyaret etmek için randevu istediğinizde size kapıyı açma ve bir bardak çay sunma medeniliğini bile gösteremeyen, sizinle aynı odada yarım saat oturmaya dahi tahammül edemeyen kaba ve soğuk insanlar görüyorsunuz. Siz ne yaparsanız yapın, bazıları diyaloğa asla “evet” demiyor, kendileri gibi düşünmeyenleri kat’iyen hoş görmüyor, aksine başkalarını sürekli lanetliyorlar. İşte, şayet bugün bile siz hâlâ bu ölçüde bir yobazlığa muhatap oluyorsanız, bazı insanlarla uzlaşamıyor ve anlaşamıyorsanız, demek ki demokrasi yokuşu aşılamamış; demek ki demokrasi kültürüne henüz ulaşılamamış. Bağışlayın, parlamento kürsüsünden veya sıralarından biri diğerine “ördek” derken, öbürü de kalkıp ona “kaz” diye hitap edebiliyorsa, demek ki bu kavga bitmemiş, demokrasi hazmedilememiş…

Evet, bu çirkin manzaralar aklıma geldikçe Mehmet Akif’in
“Bu hissizlikle cemiyet yaşar derlerse pek yanlış
Bir millet göster, ölmüş maneviyatıyla, sağ kalmış”
mısralarını hatırlıyorum. Onun sözlerini mevzumuza göre değiştirerek, “Demokrasi kültüründen mahrumiyetle bu millet yaşar derlerse pek yanlış; bir millet göster o kültürden mahrum olduğu halde sağ kalmış.” diyesim geliyor. Evet, acı ama ifade etme mecburiyetindeyiz; biz demokrasi kültüründen mahrumuz ve bu mahrumiyetle devam ettiğimiz sürece karşımıza daha pek çok yokuş çıkar.. demokrasi daha pek çok hazımsızlıklara çarpar…

Sözün özü, Samanyolu Televizyonu’nda yayınlanan “Demokrasi Yokuşu” adlı belgeseli seyrederken, o dönemde yapılan koca koca yanlışları bir kere daha hayretle hatırladım ve kaybolan yılların, yitirilen değerlerin hicranıyla adeta iki büklüm oldum. Gözünü hırs bürümüş kimselerin sıkılmış yumruklarını, düşmanlık duygularıyla gerilmiş insanların nefret dolu bakışlarını, öldürme hıncıyla başı dönmüş zalimlerin adeta kan dökme bahanesi arayışlarını ve insanî değerlerin ayaklar altına alınışını ürperti içinde ve binbir esefle seyrettim. Bu önemli belgesel ne ölçüde takip edildi ve o elem verici hadiseler milletimize ne ifade etti.. bilemeyeceğim; fakat, Samanyolu Televizyonu’nun, yakın geçmişte cereyan eden bir hadiseyi hatırlatarak tarihe ışık tuttuğuna ve millet çapında aynı hataların yeniden irtikap edilmemesi, aynı yanlışlara girilmemesi için o belgeselin herkes tarafından seyredilmesi gerektiğine inanıyorum. Demorasi yokuşunu hâlâ tırmanmakta olan milletimizin her ferdinin kendi tavırlarını, davranışlarını, üslubunu yeniden gözden geçirmesini ve yeni bir hınçla, yeni bir kinle, yeni bir nefretle o yokuşun daha sarp hale getirilmemesini diliyorum.

 

Üstünlük Tutkusu ve Cemaat Enaniyeti

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Himmet ve gayrete mani büyük bir tehlike olduğu vurgulanan “meylü’t-tefevvuk” ne demektir? Bu tehlikeye karşı korunabilmek için nelere dikkat etmek gerekmektedir?

Cevap: Bildiğiniz gibi “meyil”; yönelme, istek ve arzu manalarına gelmektedir. “Tefevvuk” da, üstünlük elde etmek, daha büyük olmak ve önde görünmek demektir. “Meylü’t-tefevvuk” ise, bir insanın, emsaline nazaran daha üstün meziyetlere sahip olma isteği ve önde bulunma arzusu sebebiyle farklılık ve üstünlük mülahazalarına kapılmasıdır. Bu duygu, enaniyetle beslenmektedir; dolayısıyla da, “tezkiye-i nefis” ve “tasfiye-i kalb”e muvaffak olamamış her insanda az çok tesirini göstermektedir. Bazıları hafızalarının kuvvetiyle, bazıları beyanlarının gücüyle, kimileri seslerinin güzelliğiyle, kimileri de daha başka istidat ve kabiliyetleriyle ya da soy-sop, servet ü sâman, şöhret ü şân gibi sâiklerle böyle bir farklılık düşüncesine kapılmakta ve kendilerini başka insanlardan daha üstün, daha seçkin ve daha çok saygıya değer görebilmektedirler.

Aslında, her nimet insanı Allah’a götürebilecek bir helezondur. Ne var ki insan, ancak vehmî bütün güç, kuvvet ve ihsan kay­naklarını nefyederek her türlü nimetin Allah’tan geldiğini kabul ve itiraf etmek suretiyle Cenab-ı Hakk’a karşı şükür vazifesini yerine getirmiş ve kurbet ufkuna doğru yol almış olur. Evet, bütün iyilik ve güzelliklerin sebepleri­ni hazırlayan, onları takdir ve taksim eden, vakti gelince yaratıp se­mâvî sofralar halinde önümüze seren Allah’tır; öyleyse, neticede minnet ve şükran da O’nun hakkıdır. Nimeti vereni görmezlikten gelerek sadece nimetlere ya da onların sebeplerine takılmak nankörlüktür. Şükür, nimetin ziyadeleşmesi için bir vesile olduğu gibi, nankörlük de nimetin kesilmesinin hatta bir nikmete dönüşmesinin sebebidir. Cenab-ı Allah, “Eğer şükrederseniz Ben de nime­timi artırırım; şayet nankörlük yaparsanız, biliniz ki azabım çok şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) mealindeki fermanıyla, şükredenleri mükâfatlandıracağı vaadin­de, küfrân-ı nimete düşenleri de cezalandıracağı tehdidin­de bulunmuştur.

İşte, zeka, hafıza, beyan gücü, ses güzelliği… gibi değişik istidatlar ve farklı kabiliyetler A llah’a teşekkürü gerektiren nimetlerdir. Fakat, insanlar bazen bu nimetlerin Allah tarafından verildiğini ve onların emanet bir elbise gibi insana giydirildiğini unuturlar.. unutur ve onları sabit, değişmez ve ebedî birer üstünlük vesilesi gibi görmeye başlarlar. Kalb ve kafalarındaki bu duygu ve düşünce inhirafını çirkin hırıltılar olarak dışa aksettir ve zamanla “Benim zekam, benim hafızam, benim fikrim, benim yazım…” sözlerini birer fâikiyet iddiası şeklinde telaffuz eder dururlar. Rahmet ilinden dalga dalga esip gelen lütuflar karşısında şükür hisleriyle dolacaklarına, nankörlüklere girer ve o güzelim nimetlerin çehresini bencillik, gurur, riya ve süm’a isiyle karartırlar. Bütün ihsanları, acz, fakr ve ihtiyaçlarına binaen kendilerine bahşedilmiş birer lütuf olarak değerlendireceklerine ve onların asıl kaynağı üzerinde duracaklarına, onlara sahip çıkar ve hak iddiasında bulunurlar. Her nimetin aynı zamanda bir imtihan vesilesi olabileceği ihtimaline karşı Allah’a sığınacaklarına, sığınıp kulluk çıtasını biraz daha yükselteceklerine, iyiden iyiye şımarır, kendilerini biraz daha beğenir; her hal, tavır ve davranışlarına mukabil takdir bekleyen, alkış isteyen kimseler oluverirler.

Enâniyet ve Fâikiyet Mülahazası

Bu fâikiyet mülahazası, yani, daha üstün ve daha kıymetli olma arzusu, bazen insanın şahsî enaniyetinden kaynaklanır. Allah’ın ekstra lütuflarına mazhar olan bir insan, sağlam bir kulluk düşüncesiyle onları hazmedip bala döndürmesi ve bal–kaymak gibi yudumlaması mümkünken, bazen benliğine takılır, nimetleri kendi istihkakına bağlar ve böylece onları zehire çevirmiş olur. Her nimeti, Mün’im-i Hakiki’yi gösteren bir ayna gibi algılayıp, Yunus Emre’nin ifadesiyle “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” diyerek ihsanda bulunan Zat’a yönelmesi gerekirken, enaniyetine, gurur ve kibrine yenik düşer, sadece nimeti düşünür, onu kazanmış olduğu bir hak gibi görür; dolayısıyla da, sebeplerin ötesinde bir Müsebbibü’l-esbâb bulunduğunu hiç hatırlayamaz ve nimetlerin asıl Sahibini kat’iyen düşünemez. Aslında, o güzel şeyleri his, şuur, kadirşinaslık ve Allah’a teveccüh çerçevesi içinde değerlendirse, onlar kendisi için birer nimet olacak ve onu yükseltecektir. Fakat bencil insan, âdetâ onları enaniyetini besleyen faktörler haline getirir, her nimeti benliğine mâleder ve sürekli “ben” der durur; neticede o nimetler de birer felaket sebebine dönüşür ve mahvedici bir mahiyete bürünürler.

Günümüzde “ben, ben” diyerek oturup kalkma ve enaniyet mülahazalarıyla dolup taşma belki her zamankinden daha fazladır. Öyle ki, bugün inanan insanlar bile “özgüven”, “kişisel gelişim”, “kendine güven” gibi unvanlar altında seredilen bir kısım düşünceleri şeytânı hoşnut edebilecek mülahazalara çevirebilmektedirler. Oysa, hakiki mü’min kendine değil, Allah’a güvenir. Bir yandan, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği iradeyi en iyi şekilde kullanır; diğer taraftan da, “Allahım beni göz açıp kapayıncaya kadar bile nefsimle başbaşa bırakma” der. Nefsine değil, Cenâb-ı Hakk’a itimad eder. Nefsini ve nefsânî duygularını an azılı düşman sayar; en güzel vekil, yegâne dost ve yardımcı olarak ise yalnızca Allah’ı bilir. Sürekli “Hasbunallah ve ni’me’l-vekil – Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmran, 3/173) sözünü terennüm eder; “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) hakikatini seslendirir. Fakat, şimdilerde bencillik o kadar yaygındır ki, çoğu insanlar Cenâb-ı Hakk’ın lütuflarını bile enaniyetleri hesabına kullanmakta ve onları benliği besleyen birer unsur gibi algılamaktadırlar. Dolayısıyla da, aslında herbiri birer yükselme helezonu olan nimetler, benlik adına kullanılınca helâke götüren birer tuzak halini almaktadırlar.

Var mı Bu Cemaat Gibisi!..

Diğer taraftan, üstün olma duygusu her zaman ferdî benlikten kaynaklanmaz. Bazen insan, enaniyetini besleyen yanlış his ve düşünceleri kendi içinde eritebilir. Kalbine ve zihnine uğrayıp geçen bazı nefsî ve şeytanî duygulardan kurtulup şahsen Allah için başlayan, Allah için işleyen ve rıza-yı ilahi dairesinde hareket eden bir kul olabilir. Ne var ki, şahsı hesabına “kullardan bir kul” olma şuuruna ulaşmış kimseler için de “âidiyet mülahazası” meyl-i tefevvuka sebep olabilir; ondan dolayı kendini farklı ve üstün sayanlar bulunabilir. Yani, bir milletin, bir cemiyetin ya da bir cemaatin mensubu olmak da insanı bambaşka bir enaniyete ve seçkinlik hissine itebilir. Bu his sebebiyle kimileri “Harika insanlar meydana getiren bir milletin fertleriyiz” der övünürler; kimileri de, Allah muhafaza, “Biz, dünyanın hemen her ülkesinde ortaya koyduğu eğitim faaliyetleriyle milletimizin adını bayraklaştıran ve insanlık tarihi boyunca eşine az rastlanır şekilde büyük bir hızla faaliyet alanını genişleterek istikbalin sulh adacıklarını kuran bir hareketin gönüllüleriyiz” diyerek bir nevi “cemaat enaniyeti”ne kapılırlar. Aslında, insanın şahsî hayatı hesabına “ene”den sıyrılması çok büyük bir başarı ve şeytana karşı önemli bir tabyedir. Fakat, “ben” duygusunun yerine “biz”i ikame etme, başlangıç itibarıyla takdire şayan bir adım olsa bile, şayet “ene”nin yerini “nahnü” alır ve insan o noktaya takılıp kalırsa bu da çok ciddi bir tehlikedir. Zira, “nahnü”ye geçiş bir mertebe ise de, orada da durmamak ve “Hüve”ye yürümek; her şeyi “O”na vermek esastır.

Evet, benlik hissi aşılmalı, “biz” duygusu öne çıkarılmalıdır; fakat, o noktada da âidiyet düşüncesi kalb ve zihinleri esir etmemeli; şayet Cenâb-ı Hakk’ın lütufları esbab dairesi içinde mutlaka bir vesileye bağlanacaksa, o vesilenin vifak ve ittifak olduğu düşünülmelidir. Yani, bir toplumu teşkil eden her fert, “Biz yaptık, biz kurduk, biz düzenledik, biz kazandık” diyeceğine, “Cenâb-ı Hakk’ın tevfîki, vifak ve ittifaka bağlı geliyor. O’na binlerce hamd ve senâ olsun ki, kalbimizi birbiriyle irtibatlandırdı, bizi birbirimize sevdirdi, biraraya getirdi ve önemli bir hareketin hadimleri eyledi.” diyerek, tahdis-i nimette bulunmalı ve Allah’a şükretmelidir. Fakat, “Allah’a binlerce hamd ü sena olsun ki, bize muvafakat içinde hizmet etme zemini lutfetti ve gayretlerimizi başarılarla neticelendirdi” diyerek “Hüve”yi işaret etmesi gereken kimseler, “Var mı benim gibisi!” türünden ifadelerle “benlik” hırıltıları çıkarırlarsa ya da “Bu cemaat gibisi gelmedi âleme” şeklinde “biz” duygusuna bağlı bir fâikiyet düşüncesini seslendirirlerse, işte o zaman, ilahi ihsanları ferdî enaniyete veya âidiyet mülahazasına bağlamak suretiyle nankörlük yapmış ve Allah korusun bir çeşit şirke düşmüş olurlar. Dolayısıyla, bir insanın sürekli kendi istidat ve kabiliyetlerini nazara vermesi ve kendisinden bahsetmesi ne kadar çirkin ise, bir toplumun fertlerinin her fırsatta mensup oldukları cemaatin hususiyetlerini, o hareketin faziletlerini, kendi felsefelerinin üstünlüklerini ve sahip oldukları düşüncelerin isabetliliğini vurgulamaları da o denli çirkindir; dahası böyle bir tavır da fâikiyet mülahazasını tetikleyen ve şişiren büyük bir tehlikedir. Hak ve hakikat gürül gürül ilan edilmeli, din ve diyanet mutlaka anlatılmalıdır ama bu ilana ve bu anlatmaya nefisler asla karıştırılmamalıdır. Allah sevmez öyle düşünenleri ve öyle iddialı sözler söyleyenleri. Cenab-ı Hak, “Elhamdülillah, O bizi biraraya getirdi” diyenleri sever; kullarının sürekli “Allah’ım birliğimizi ve dirliğimizi muhafaza buyur” deyip hıfz-ı ilahiye sığınmalarını ister.

Evet, “Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz..” düşüncesi Kârunca bir düşüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım” iddiası ancak Kârun’un ve onun torunlarının telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar, Kârun gibi düşünüp Kârunca konuşacaklarına, gurur ve enaniyeti bırakmalı; aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanıyla Cenab-ı Hakk’a yönelmelidirler.

İhlâsa Çağrı

Bediüzzaman hazretleri, dava erlerinin himmet ve gayret duygularını baskı altına alıp, onları ümitsiz, bezgin ve çaresiz bırakan tehlikelerden biri olarak işte bu “meylü’t-tefevvuk”u saymaktadır. Asıl itibarıyla, Kur’an ve iman hizmetinde rekabete, önde olma mücadelesine, itişe-kakışa bir yere varmaya ve birbirine zahmet vermeye hiç yer ve lüzum bulunmadığını ifade eden Hazreti Üstad, farklı ve üstün olma duygusunun bir müstebid gibi gelip hizmet erlerinin himmet hislerine hücum ettiğini ve onları Allah için çalışıp çabalamaktan, din uğrunda gayretten uzaklaştırdığını belirtmektedir. Böyle bir düşmana karşı koymak için de, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak gerektiğini, yani, bir başka yerde “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için çalışınız ve O’nun rızası dairesinde hareket ediniz” diyerek tarif ettiği ihlâs kalesine iltica etmenin lüzumunu nazara vermektedir.

Haddizatında, kendini farklı ve üstün gören bir insan bir taraftan kendisinin değil de başkalarının çalışıp didinmeleri gerektiğini düşünür; diğer taraftan da, beklentilere girer, hiçbir pay sahibi olmadığı başarıların dahi kendisine nisbet edilmesini ister. Şayet, beklediği takdiri bulamaz, istediği alkışları duyamaz ve -kendince- kıymeti anlaşılamazsa, her şeyden el-etek çeker; içinde azıcık çalışma isteği kalmışsa onu da kaybeder. Böyle bir insan, ara sıra yapıp ettiği işlerde yine farklı, üstün ve seçkin biri olduğunu başkalarına da kabul ettirme peşindedir; dolayısıyla da, onun her söz, tavır ve davranışı enaniyet eksenlidir, riya ve süm’a ile kirlenmiştir. Onun hedefi hep en önde olmak, üstün görünmek ve insanların teveccühünü kazanmaktır; fakat, böyleleri umumiyetle maksatlarının aksiyle tokat yerler; işlerinde muvaffak olamadıkları gibi halk nazarında da istiskal edilir ve cehd ü gayret hislerini de her gün biraz daha kaybederler.

İşte, böyle kötü bir akıbete dûçar olmamak için, “kûnû lillah” hakikatine sığınmak ve bütün amellerde Allah rızasını gözetmek gerekmektedir. İhlas Risalesinde de ifade edildiği gibi; “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya ve yalnızca Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak icap eder. Madem ki, ihlâsla yapılan bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amelden üstündür, öyleyse, büyük-küçük her iş O’nun hoşnutluğu gözetilerek ortaya konmalıdır. Bu hususa da dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, yalnız, kimsesiz, garip bir vaziyette iken ve insafsız bazı memurların takipleri ve baskıları altında olmasına rağmen birkaç talebesiyle beraber yaptığı hizmetin kendi memleketinde ve İstanbul’da yüzlerce, belki binlerce yardımcıyla muvaffak olduğu hizmetten çok daha büyük olduğunu beyan etmekte ve bunu sayıları az da olsa o talebelerinin ihlâsına bağlamaktadır. Sonra da “İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.” diyerek, mütevazi bir kulun ruh portresini sergilemektedir.

Tetikte Olmalı…

Evet, insan, tabiatı itibarıyla farklılık ve üstünlük düşüncesine açıktır. O, bu türlü mülahazalardan tecrîd edilmemiş ve daha baştan fıtratı bunlara kapalı olarak yaratılmamıştır. Mesuliyet duygusunun ve imtihanın bir gereği olarak o, bütün nefsanî ve şeytanî düşünceleri iradesiyle aşmak zorundadır. Dolayısıyla insan, Allah’a sığınarak ve iradesinin gereğini yerine getirerek nefsanî hislerin ve şeytanî fikirlerin üstesinden gelmeye çalışmalıdır. Allah’a dayanarak, sa’ye sarılarak ve iradesinin hakkını vererek kulluk şuuruna aykırı bütün mülahazalardan sıyrılmaya gayret etmelidir. Bu arada, bilmelidir ki, bugün aştığı tepelerin benzerleri yarın yeniden karşısına çıkacaktır. Bir işte başarılı olunca, benliğine âit bir kısım duygular, bir kere daha birer akrep gibi kuyruklarını dikip gezmeye başlayacaklardır. O, bu zehirli ve öldürücü hasımlara karşı da savaş ilan etmek ve bu defa da onları aşmak durumunda kalacaktır. Onların da üstesinden gelse bile, unutmamalıdır ki, yarın aynı tehlikelerle bir kere daha karşılaşacak ve yeni bir imtihanı daha geçmek mecburiyetinde olacaktır. Nasıl ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ceddidû imaneküm bi lâ ilahe illallah- İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz.” (Müsned , 2:359) buyurmakta ve ümmetini sürekli tecdid-i imana davet etmektedir; aynen öyle de, insan kulluk anlayışına ters duygu ve düşüncelerle de sürekli mücadele içinde olmalıdır. Zira, Mektubat’ta da vurgulandığı üzere, nefis, hevâ, vehim ve şeytan az-çok her insana hükmetmekte; onun gafletinden istifade ederek, pek çok hile, şüphe ve vesveseyle iman nurunu kaplamaktadır. Onun için, her gün, her saat, hatta her vakit, imanı cilalamaya ihtiyaç vardır.

İşte, böyle bir tecdid, tazeleme ve cilalama, duygu ve düşünce kaymalarından korunmanız için de zaruridir. Bu açıdan, fâikiyet mülahazası ve üstünlük düşüncesi içinize estiği zaman, hemen Cenâb-ı Hakk’a yönelmeli ve hamd ü sena hisleriyle dolmalısınız. Mazhar olduğunuz ve etrafınızda gördüğünüz bütün nimetleri hamde vesile saymalısınız. İlahî lütufları çok iyi okumaya çalışmalı; onların arka planına bakmalı; sizin güç ve kuvvetinizle olacak gibi görünmeyen bu ihsanları enaniyetinizi beslemek için değil, şükretmek için bir vesile olarak değerlendirmelisiniz. Her zaman size karşı taarruz vaziyetinde bulunan ne kadar düşman düşünce ve duygu virüsü varsa, onları bertaraf edebilecek silahlarınızı da her an hazır bulundurmalısınız.

Tehlike Hattında Bulunanlar

Bu hususta, en tehlikeli durumdaki insanlar, mesleği ve konumu itibarıyla topluma en çok faydalı olan kimselerdir. Meselâ, hekimlerin o türlü mülahazaları aşmaları hayli zordur. Çünkü onlar, tedavi ettikleri, ilaç verdikleri ya da sebepler açısından ölümden döndürdükleri her hastadan dolayı bir kere daha aynı duyguların hücumuna maruz kalırlar. Bir hastanın şifa bulmasında Cenab-ı Allah, sebepler zaviyesinden, onları vesile kılar. Mesela, kalb krizi geçiren bir insana müdahalede bulunur, anjiyo yapar ve gerekirse stent takarlar. Şayet, bunu yaparken, Şafi-i Hakiki’yi hatıra getirmez ve kendilerinin sadece bir vesile olduğunu düşünmezlerse, o hastayı ihya etmiş gibi bir tavra girebilirler. O işi başarıyla bitirirlerse, bulundukları yerden öksürerek ayrılıp kendilerini hissettirmeye çalışabilir, üstün ve seçkin kimseler oldukları zehabına kapılabilirler.

İlahiyatçılar da bu konuda çok tehlikeli bir noktada durmaktadırlar; çünkü, onlar da halka va’z u nasihat ediyor ve irşad vazifesinde bulunuyorlar. Bir insan, onların irşadıyla hak ve hakikati bulmuşsa, onlar da o insanı din adına ihyâ etmiş olduklarını düşünebilirler. Böyle bir düşünce ise, çok tehlikelidir ve bir nevi şirktir. Bu türlü mülahazaların zihne gelmesi karşısında sürekli “Aman ya Rabbi, o işlerin sahibi ben değilim; dirilten de Sensin, öldüren de; yol gösteren de Sensin, hidayete erdiren de. Evet, gerçi bunlar benim iklimimde cereyan etti ama ben sadece bir vesileydim.” demeli ve bir manada duygularını, düşüncelerini tazelemeli ve cilalamalıdırlar. İhsanlar karşısında fahirden ve küfrandan kurtulmak için meseleleri, Üstad’ın o enfes yaklaşımıyla değerlendirmeli; “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libasındır ve dolayısıyla libası bana giydirenindir, benim değildir.” diyerek hidayeti Müessir-i Hakiki’nin yarattığı tesire vermelidirler.

Aslında, Cenab-ı Allah’ın, Peygamber Efendimiz’e (aleyhi ekmelü’t-tehaya) hitaben “ Sen dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin! Lâkin ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. O, hidâyete gelecek olanları pek iyi bilir. ” (Kasas, 28/56) buyurması da bu gerçeği nazara vermektedir. Evet, insanoğlu Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği aynaların en câmii ve mücellâsıdır; Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm ( aleyhi ekmelü’t-tehaya ) ise, bu aynaların en kâmili ve muhtevâlısıdır. Bu hakikati ifade sadedinde bir hak dostu,

“Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,

Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

demiştir. Ne var ki, Allah’a yakınlığı, özel konumu, samimiyet ve ihlası, sözlerinin derinliği… gibi, bir irşad erinde bulunması lazım gelen her şey Peygamberimiz’de mevcut olmasına rağmen, Cenab-ı Hak, Ona bile, “Habibim, s en dilediğin kimseyi doğru yola eriştiremezsin!” buyurmuştur. Kaldı ki, Allah Teâlâ bir başka ayet-i kerimede “Sen gerçekten insanlara doğru yolu gösterirsin.” (Şura, 42/52) diyerek Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gaye ölçüsünde bir vesile olduğunu da belirtmektedir. Fakat, gaye ölçüsünde dahi olsa vesile vesiledir; dolayısıyla, hidayet etmek sadece Allah’ın işidir ve şe’n-i rububiyetin gereğidir. Öyleyse, bir insanın hidayet gibi yalnızca Allah’a ait olan bir meseleyi sahiplenmesi ve sözünde veya sohbetinde, kaleminde ya da yazısında hakiki bir tesir vehmetmesi bir nevî şirktir.

Keşke!..

Şayet, siz de irşat ve tebliği hayatınızın gayesi kabul etmişseniz, herkesten daha ziyade, hal, tavır ve davranışlarınızı “kûnû lillah” emri çerçevesinde ortaya koymaya çalışmalısınız. Çünkü, Allah için olunca fevkalâdeden bir genişliğe ulaşırsınız; şayet, her şeyi Allah’tan bilirseniz, Cenab-ı Hak sizin irade gücünüze, görüş ufkunuza, duyuş alanınıza ve beyanınızın tesirine Zât’ına ait nâmütenâhîlikten nihayetsiz ihsanlarda bulunur. Bunların hepsi hem bu dünyada meyvelerini verir, hem de nâmütenahîlik adına birer yatırım haline gelerek öbür âlem için azık olarak biriktirilir. Fakat, meseleleri kendi darlığınızla ele alırsanız, hem sürekli o darlığın mahkumu olursunuz, hem de her işinizde kendi iradenizle, kendi görüşünüzle, kendi duyuşunuzla ve kendi beyan kabiliyetinizle sınırlı kalırsınız. Ayrıca, Hazreti Üstad’ın da ifade ettiği gibi, hak ve hakikate hizmet yolunun esası ihlastır. Samimi ihlası kıran adam, ihlas kulesinin başından sukût eder ve ihtimal, gayet derin bir çukura düşer. Zira, bir insan ne kadar ilâhî lütuflara mazhar olmuşsa, ihlasa muhalif davrandığı zaman içine düşeceği çukur da o ölçüde derin olur. Pek çok teveccüh ve iltifat görmüş, bir kere harem dairesine alınmışsanız, artık sizden konumunuzun hakkını vermeniz beklenir. Şayet, o daireye yakışır bir hal sergilemez ve ona göre bir marifet ufkuna ulaşma peşine düşmezseniz, bu defa o dairenin kapısı sizin için bir kere daha aralanır ama bu defa size dışarısı gösterilir. Artık, sizi koridorda da tutmazlar; orada sizden geri insanların bulunmasına izin verseler bile, size dış kapıyı işaret ederler. Bu açıdan da, sizin bütün amellerinizde sadece Allah rızasını gözetmeniz; meylü’t-tefevvuk gibi mülahazalardan olabildiğine uzak durmanız; şan, şöhret, makam, mansıp ve halkın teveccühü gibi beklentilerden fersah fersah kaçmanız icap eder.

Hâsılı; keşke, güç, kuvvet, servet, zeka, hafıza, beyan kabiliyeti ve daha değişik imkânlar gibi, zahirî fâikiyet unsurlarını, Hakk’a karşı birer medyûniyet, tevazu ve mahviyet vesilesi saysak.. keşke, Allah’ın ihsan ettiği bütün bu mazhariyetleri, O’na bağlı görme şuuruyla ölçüp, biçip, değerlendirerek, onları gönüllerimizde iki büklüm olma duygusuna çevirsek.. keşke, bütün tavır ve davranışlarımızı Hak karşısında rükû ve secde hâliyle, insanlar karşısında da saygı ve muhabbetle bezesek.. keşke, takdir edilip alkışlanmadan dolayı şımarıklığa, çevremizin hüsn-ü zannı sebebiyle küstahlığa ve ferdî enaniyetleri besleyen âidiyet mülâhazası ile de fâikiyet tavrına asla girmesek.. girmesek ve hep sade yaşasak, sade düşünsek ve sade konuşsak.. keşke!…

Himmet: Teveccüh, İnfak ve Gayret

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “Himmet” ne demektir? Halk arasında genellikle hak yolunda infakta bulunma ve gayret gösterme manasında kullanılan “himmet” tabirinin bir tasavvuf ıstılahı olarak anlamı nedir?

Cevap: Himmet kelimesi, lügat itibarıyla, kastetmek, arzulamak, kuvvetle istemek, bir noktaya yönelmek ve bir hususa konsantre olmak manalarına gelmektedir. Tasavvuf erbâbına göre ise; himmet, maddî-manevî bütün alâkalardan sıyrılarak, hatta dünyevî zevkleri, manevî hazları ve Cennete ait lezzetleri bile hatırdan çıkararak, ihtiyaçlar üstü bir zaruret hissiyle Cenâb-ı Hakk’a teveccühte bulunmak demektir. Bir manada himmet, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi, kalbini istila etmesi muhtemel olan her gaflet bulutu karşısında hemen Hakk’ın rahmetine, ilahî inâyete sığınması ve O’ndan başka her şeye karşı kapanmasıdır. Bu zaviyeden himmet, huzur ve maiyyet âdâbına aykırı her dav­ranış ve her düşünceden dolayı tevbe, inâbe ve evbe kurnalarına koşup pak hâle gelmek suretiyle neticede vuslata ulaşma cehd ve gayretidir.

Evet, iradesinin hakkını vererek bütün hareketlerini yaratılış gayesine bağlayıp sürekli Hak kapısında el pençe divan duran bir kulun teveccühüdür himmet. Ömrünün her anında iradesini Allah’ın rızasını kazanmaya hasrederek, her türlü maddî-manevî füyuzât hislerinden ve makam-mansıp mülahazalarından tecerrüd edip yalnız O’nu düşünen, O’nun marifeti peşine düşen ve hep O’na yönelen, dolayısıyla da, içini yalnızca O’na açan, sadece O’nu isteyen ve O’nun maiyyetinde geçen bir ân-ı seyyâleyi her türlü mazhariyete tercih edebilen bir hak yolcusunun tavrıdır himmet. Ancak tek mahbûba yetebilecek bir kalbe sahip olan insanın, gönül kapısını ağyâr düşüncesine tamamen kapaması ve Hazreti Mahbûb’a kavuşma iştiyakıyla, kendi de dahil hiçbir şeyi görmeyecek kadar O’na tahsîs-i nazar etmesidir himmet.

Himmet tabiri, aynı zamanda, lütufta bulunmak, yardım etmek, imdada yetişmek ve el uzatmak manalarını da ihtiva etmektedir. Bu açıdan da, kula nisbetle, teveccühte bulunmak, azmetmek ve mübarek bir işe hâlis niyetle yönelmek demek olan himmet; Allah’a nisbet edildiğinde ise, ortaya konan bu samimiyete ve teveccühe Hakk’ın mukabelesi manasına gelmektedir. Yani, kuldan inâbe, Cenâb-ı Hak’tan da ona mukabil bir teveccüh söz konusudur. Haddizatında, ilahî mevhibe ve inayetlerin kesintisiz devam etmesi, sürekli Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeye ve O’nun da bu aralıksız yönelişe karşı merhamet teveccühleriyle mukabelede bulunmasına bağlıdır.

Cemâlî Bir Tecellî

Allah Teâlâ bütün mahlukâtı merhametle görüp gözetir; ama var ettiklerinin bazılarına hususî teveccühte bulunup onları ekstra mevhibelerle serfiraz kılar. Umumî himâye, rahmet, şefkat ve inâyet… gibi celâlî ve vâhidî tecellileriyle her şeyi görüp gözetmesinin yanı sıra, bazı kimselere özel bir teveccüh, daha derin bir rahmet ve engin bir inâyetle muamele eder; onlara fevkalâdeden merhamet ve şefkat gibi.. cemâlî ve ehadî teveccühlerde de bulunur. O, bütün varlık ve hâdiselere kuşatan bir nazarla baktığı aynı anda fertlere de tek tek nazar eder; onların ferdî istek ve ihtiyaçlarına, şahsî dua ve niyazlarına da cevap verir; bazılarını ziyade nimetlerle şereflendirir. Dolayısıyla, bu manada bir himmete mazhariyet bütün kulların ilk hedefi olmalı ve mü’minler sürekli,

“Yollardayız Allah’ım, Sen’den ola bir himmet;

Lütfunla kullarına bir kez daha imdad et!

Olmalı bir mîâdı bu teklemenin elbet;

Kurtar bendelerini, gönüllerini şâd et…”

niyazıyla oturup kalkmalı, asıl himmeti Cenâb-ı Hak’tan beklemelidirler.

Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, her şeyde esbâbı izzet ve azametine perde yaptığı gibi, değişik konumdaki kullarına bir kısım iltifatlarında da bazen bir nebîyi ya da bir velîyi perde yapar ve hediyelerini onun eliyle sunar. İşte, Allah indinde makbul bir kulun mânevî yardımına ve bir hak dostunun, bir muhtacın imdadına koşmasına da himmet denegelmiştir. Aslında, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, velilerin himmetleri, imdatları ve feyiz vermeleri, hâlî veya fiilî bir duadır. Mutlak Hâdî, Mutlak Mugîs ve Mutlak Muîn ancak Allah’tır. Fakat, Cenâb-ı Hak bazen o salih kulları, ilahî hediyelerinin tevzi memuru gibi istihdam etmektedir.

Dolayısıyla, bir nebinin teşrîî ve tekvinî emirleri düzgün okuyup doğru yorumlaması, ilâhî mesajların ışığı altında ümmetini dünyayı imar etmeye ve ebedî saadete ehil hâle getirmesi, sıradan insanlara hakiki insan olma ufkunu göstermesi, Cennet yolunda arkasındakilere rehberlik yapması ve bir şekilde takılıp yolda kalanların ellerinden tutması da bir himmettir. Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Enbiyâ-ı İzam’dan ( salâvatullahi alâ Nebiyyina ve aleyhim ecmaîn) gelen bu çeşit teveccüh, nazar ve insibağ esintilerinin hepsi himmet çerçevesine dahil edilebilir.

Ayrıca, hakikî evliyânın teveccühleri de ilâhî feyizleri alma adına birer nuranî vasıta mesâbesindedir. Bazen bir hak dostunun nazarına mazhar olmak, onun elini tutmak ya da sadece sohbetinde bulunup atmosferini paylaşmak bile hususi teveccühlerin sirâyeti için önemli bir vesiledir. Dolayısıyla, onlar sayesinde diğer kullara ulaşan yakin, mârifet, mevhibe gibi bütün nimet ve inâyetler de bir nevi himmettir. Bu itibarla da, dünden bugüne “Müridden hizmet, mürşidden nefes” denmiş; “Teveccüh et, teveccüh bul” ihtarında bulunulmuş; haklarında hüsn-ü zan edenlere ve kendilerine teveccühte bulunanlara hak dostları tarafından teveccühle mukabele edileceği ve bunun da ilahî inayetlere bir davetçi olacağı hatırlatılmıştır. Evet, “Kendi muhtâc-ı himmet bir dede / Bilmez ki gayra nasıl himmet ede.” sözünün mâsadakı olmayan hakiki mürşitler, ilâhî teveccühlerin birer aynasıdırlar; öyleyse, onlara saygıda kusur edilmemeli ve teveccühleri de hafife alınmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, ilâhî feyizler ve bereketler o aynalar sayesinde diğer insanların ruhlarına aksettirilmektedir ve onlar, kendilerine teveccüh edenlerin inkişaflarına vesile olmaktadırlar.

Himmet ve Gayret Münasebeti

Diğer taraftan, himmet kelimesinin gayret etmek, cehd göstermek, çalışıp didinmek, emek vermek ve bir işe dört elle sarılmak gibi manaları da vardır. “Dede himmet, oğul gayret” atasözü ancak fiilî bir duayla seslendirilen yardım isteğinin kabul göreceğini vurguladığı gibi, himmet bulmanın gayrete bağlı olduğunu da belirtmekte ve himmet ile gayret arasındaki alâkaya da dikkat çekmektedir. Bu zaviyeden himmet, kula nisbetle, çalışma ve gayret gösterme; Cenâb-ı Hakk’a nisbet edildiğinde ise, kulun ortaya koyduğu faaliyetlere rahmet ve inayetle mukabelede bulunma manasına gelmektedir.

İşte, bir yönüyle teveccüh etmek ve yönelmek, diğer bir açıdan yardıma koşmak ve el uzatmak, bir başka zaviyeden de gayret etmek ve çalışıp didinmek manalarına gelen himmetin, bugün halk arasında infakta bulunma ve hayır yollarında koşturup durma anlamında sıkça kullanılan himmetle ciddi bir münasebeti vardır. Belki, dün denecek kadar yakın bir geçmişe dek bu kelime bu ölçüde yaygınca kullanılmıyordu. Fakat son senelerde, âdetâ Cenâb-ı Hakk’a teveccühün bir unvanı sayılan ve O’nun rızasına ulaşmanın bir basamağı kabul edilen hayırlı faaliyetlerin bütününe “himmet” denir oldu. Çünkü, dine ve vatana hizmet, bir teveccüh, bir yardım eli ve bir cehd ü gayret bekliyordu. Önce bu milletin fertleri böyle bir iman ve Kur’an hizmetine teveccüh ettiler; çağrıya koştu, bir çeşit inâbede bulundu ve millet yolunda yapılması gereken işlere el uzattılar. Yönelinmesi, elinden tutulup kaldırılması ve uğrunda ter dökülmesi icap eden husus dine ve millete hizmetti. Dolayısıyla, herkes elindeki imkanlarıyla seferber oldu; herkes maddî–manevî himmette bulunmaya çalıştı. İlmi olan kimseler ilimleriyle himmet ettiler; beyan kabiliyetine sahip bulunanlar söz ve yazılarıyla imdada yetiştiler; malî imkanları geniş insanlar da cömertlik hisleriyle dolup Allah yolunda infak yarışına giriştiler. Yardımına koşulması ve elinden tutulması gerekli olan şey bir şahıs değildi; o iman ve Kur’an hizmetinin ta kendisiydi. Bu itibarla da, fedakar ruhlar, bir ya da birkaç şahsa değil, bir mefkureye yöneldiler; bir ya da birkaç şahsa değil bir davaya gönül verdiler ve yine bir ya da birkaç şahsa değil insanlığa hizmetin kendisine el uzattılar, himmet ettiler.

Himmetin İnfaka Bakan Yanı

Bugün himmet denince bazıları sadece maddî olarak yardımda bulunmayı (infak) anlasalar da, aslında infak, himmetin sadece bir yönünü teşkil ediyordu. Himmetin infak yönü de yine örneğini Allah Rasûlü’nün ve sahabe efendilerimizin hayat-ı seniyyelerinden alıyordu. Mudar kabilesinin fakir insanları huzuruna geldiğinde ya da Tebük Seferine çıkılacağı sırada, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanları nasıl yardım ve infak etmeye çağırmışsa, daha sonraki dönemlerde de seferberlik anlarında maddî-manevî fedakârlıkta bulunma çağrıları sık sık yapılmıştı. Belki o zamanlar bu türlü hayır ve hasenâta himmet denmiyordu; fakat, ihtiyaç hissedildiği ve zaruret hasıl olduğu zamanlarda hep yardım, iâne ve infak çağrısında bulunuluyordu. Altından kalkılması gereken bir zorluk veya taşınması icap eden bir yük karşısında herkesin el uzatması isteniyordu. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehaya) mânen el uzatmasına ya da bir Hak dostunun imdada koşmasına benzer şekilde, o istimdadı işiten bütün mü’minler de sesin geldiği yere yöneliyor, ellerindeki imkanlarla seferber olup imdada koşuyor ve yapılması beklenen şeyleri yapma adına ciddi bir cehd ortaya koyuyorlardı.

İşte, bizim zamanımıza doğru gelinirken, yine ortada kaldırılması gerekli olan ağır bir yük vardı. Merhum Akif’in “Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak!” mısraıyla ifade ettiği gibi, samimi kullar, hakkı tutup kaldırma vazifesiyle karşı karşıyaydı ve herbiri o vazifenin kendi omuzlarına yüklendiğine inanıyordu. Hayır ve hasenât adına yapılacak her şey hakkı tutup kaldırma, dine el uzatıp onu sürüm sürüm olmaktan kurtarma, kendi kıymetine yükseltme ve gerçek konumuna ulaştırma demekti. Dolayısıyla, bu manaların hepsi birden mülahazaya alınarak hem yardım çağrısına hem de insanların bu çağrıya icabet edişine himmet dendi.

Bu açıdan, himmeti umumi manada el uzatma şeklinde anlayabilirsiniz. Meseleyi bu yönüyle değerlendirirseniz, Peygamber Efendimiz’in ümmetine el uzatması ya da velilerin bazı insanların imdadına koşması ile günümüzde bazı kimselerin iman ve Kur’an hizmetine el uzatmaları arasında ciddi bir münasebet görürsünüz. Sonra, bu el uzatma ve yardıma koşmanın sadece maddî imkanlarla olmadığını ve insanların, kendilerine lutfedilen nimetlerin herbirine karşı, o nimetlerin kendi cinsinden bir nevi şükür edasına giriştiklerini de müşahede edersiniz. Evet, Bediüzzaman Hazretleri’nin de İşaratü’l-İ’caz’da belirttiği gibi, “…ve mim mâ rezaknâhum yünfikûn – Kendilerine ihsan ettiğimiz nimetlerden infak ederler.” (Bakara, 2/3) ayet-i kerimesindeki “mâ” umumî bir manayı ifade etmektedir. Yani, infak sadece mala ve paraya münhasır değildir; ilim, fikir, kuvvet ve amel gibi şeylerde de muhtaç olanlara infakta bulunulması gerekmektedir.

İşte, mal ya da para, ilim veya amel, sıhhat yahut zeka.. Cenâb-ı Allah’ın lütuf buyurduğu her türlü rızıktan infakta bulunmak ve bu şekilde dine ve millete hizmet etmektir himmet. Zaten, dünden bugüne bu kudsî vazifeye dilbeste olan fedakârlar, mukaddes mefkure adına bir işin ucundan tutmak için el uzatırken karşılarında kendilerine de bir el uzandığını düşünmüş, böylece hem himmet etmiş hem de himmet dilemişlerdir. Kendi kurtuluşlarını başkalarını kurtarmaya bağlamış ve böyle bir yolda yürürken gerekirse canlarını feda etmeye bile razı oldukları gibi maddî-manevî her türlü füyûzat hislerinden feragatta bulunmayı da daha baştan kabul etmişlerdir. Bu adanmış ruhlar kelimenin tam manasıyla beklentisizlerdir. Evet, bu himmet kahramanları bütün bütün beklentisiz insanlardır; zira onlar, daha yolun başında

“Kadrim bilinmedi deyip darılma!

Bilinmeden göçüp gitti büyükler.

Darılıp yerinden sakın ayrılma!

Himmet bekler taşınacak bu yükler.”

nasihatını dinlemiş ve bu sözleri bir ahd ü peyman olarak kabul etmişlerdir.

Tek Başına Bir Millet

Bu meselenin önemli bir buudu da şudur ki; arz etmeye çalıştığım çerçevede iman ve Kur’an hizmetine himmette bulunmak insanı değerler üstü değerlere ulaştırır. Çünkü, Hazreti Üstad’ın da işaret ettiği gibi, “Bir insanın kıymeti himmeti nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” Aksine, hep “nefsî, nefsî” diyen, sürekli şahsî menfaatlerini düşünen ve milletin istikbaliyle alâkalı hiçbir planı, projesi ya da derdi olmayan bin adam, sadece bir adam hükmündedir. Evet, kimin himmeti yalnızca nefsi ise, o kimse insan bile sayılamayacak bir derekeye düşmüş demektir. Zira, insan fıtraten medenî olarak yaratılmıştır; o tabiatı itibarıyla, kendi cinsinden olanları da düşünüp onlarla beraber yaşamaya mecburdur.

Cenâb-ı Allah’a sonsuz hamd ü senalar olsun ki, günümüz de himmeti milleti olan insanlardan nasipsiz değildir. Bugün de, himmet çağlayanları, ilahi lütuflarla desteklene desteklene bir ummana doğru gürül gürül akmaktadır. Bu devrin himmet erleri de çeşit çeşit olumsuz hadiselere rağmen, kaderî programların kendilerine yüklediği misyonu temsile çalışmaktadırlar.

Ne var ki, her dönemde olduğu gibi içinde yaşadığımız şu zaman diliminde de mesuliyet insanlarının himmet duygularını ve kuvve-i maneviyelerini kırabilecek unsurlar mevcuttur. Bediüzzaman Hazretleri hem himmetin belini kıran bu manileri bir bir saymış hem de onları defedebilmek için gereken tedbirlere işarette bulunmuştur. Bu manilerden ve tedbirlerden bazılarını –biraz tasarrufla- zikrederek bu bahsi bitirmek uygun olsa gerektir:

“Himmetiniz, şevke gelip meydana çıktığı vakit, en evvel düşman-ı şedîd olan yeis (ümitsizlik) rast gelir, onun kuvve-i manevîyesini kırar. Siz o düşmana karşı “lâtaknetû” (ümidinizi kesmeyiniz) kılıcını istimal ediniz. Sonra meylü’t-tefevvuk istibdâdı (üstün olma tutkusu) hücuma başlar. Siz “kûnû lillahi” (Allah’ın rızası dairesinde olunuz) hakikatini o düşmana gönderiniz. Sonra sebepler zincirindeki sırayı atlamakla her şeyi karıştıran acûliyet (acelecilik) çıkar, himmetin ayağını kaydırır. Siz ”ısbirû vesabirû verâbitû” (Sabırlı olun, birbirinize metanet tavsiye ederek sabırda yarışın, daima hazırlıklı ve uyanık bulunun ) kalkanını siper ediniz.. sonra tabiatı itibarıyla medeni olan insanın âmâlini dağıtan fikr-i infirâdi (bencillik) ve tasavvur-u şahsî karşı çıkar. Siz de “hayrunnâsi enfeuhum linnasi” (insanların en hayırlısı onlara en yararlı olanıdır) hakikatini onun karşısına çıkarınız. (…) Sonra da umum meşakkatin anası ve umum rezaletin yuvası olan “meylürrahat” (rahat etme arzusu) gelir; himmeti bağlayıp sefalet zindanına atar. Siz de “Leyse lilinsânî illâ mâ seâ” (İnsan için çalıştığından başkası yoktur) mücahidini ona gönderiniz. Evet, size meşakkatte büyük rahat vardır. Zira fıtratı müteheyyiç olan insanın rahatı sa’y ve cidâldedir.”

İnancım o ki, bütün bu manilere rağmen, adanmış ruhlar şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da “Himmetü’r-rical, taklau’l-cibal – Yiğitlerin himmeti dağları yerinden söker.” (Ubeydullah-ı Ahrâr) ‎ anlayışıyla hareket edecek ve bütün samimiyetleriyle Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine sığınıp sorumlulukları istikametinde dönüp arkalarına bakmadan yürüyeceklerdir. Allah’ın rızasını “olmazsa olmaz” bir esas kabul ederek onun dışındaki bütün değerlere karşı kapanacak ve Hazreti Mahbûb’a kavuşma iştiyakıyla, O’na tahsîs-i nazar ederek yollarına devam edeceklerdir.. ve bileceklerdir ki, himmet ettikleri ölçüde himmet görecekler; başkalarına el uzatma gayreti içinde bulundukları nispette de kendilerine ötelerden bir el uzanacaktır.

Gönülden Dile Hikmet Pınarı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bir hadis-i şerifte, “Kim sadece Allah rızası için kırk gün sabah namazına devam ederse, artık kalbinden diline hikmet akmaya başlar.” buyuruluyor. Peygamber Efendimiz’in bu sözünü nasıl anlamalıyız? Kalbden dile hikmet akması ne demektir? Böyle bir neticeye ulaşmak herkes için mümkün müdür?

Cevap: Abdullah ibn-i Abbas (radıyallahü anh) hazretlerinin naklettiği bu hadis-i şerif, küçük farklılıklarla pek çok kitapta yer almaktadır. Bazı kaynaklarda, Peygamber Efendimiz’in, sabah ve yatsı namazlarını cemaatle kılmaya teşvik etme sadedinde söyledikleri bu sözün ilaveleri de zikredilmektedir. Mesela; bu iki namazı ilk tekbirlere yetişmek suretiyle kırk gün cemaatle kılan insanın hem nifaktan hem de Cehennem azabından kurtuluş beratı almış olacağı belirtilmektedir. Senedindeki bir inkıtadan dolayı bazılarınca zayıf kabul edilen bu hadis hakkında “hasen” hükmünü verenler de olmuştur. Bir kısım farklılıklara rağmen, aynı manayı ifade eden onlarca rivayet birbirini desteklemekte ve mühim bir hakikati nazara vermektedir. Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) mealen şöyle buyurmuştur: “Kim sadece Allah rızası için kırk gün sabah namazını (cemaatle) kılarsa kalbinden lisanına hikmet pınarları akmaya başlar.” (Bu şekildeki rivayet için bakınız: Müsnedüş- Şihab, 1/285)

Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehaya) “Men ehlasa lillahi” diyerek söze başlamış; her şeyden önce, yapılan ibadetin sırf Allah’ın rızasını kazanmaya matuf olması gerektiğine, yani ihlâsa işarette bulunmuştur. İhlâs; riyâdan uzak olma, kalbi bulandıracak şeylere karşı kapalı kalma, samimî ve dupduru bir gönülle Allah’a kullukta bulunma demektir. İhlâs; vazife ve sorumlulukları yalnızca O emrettiği için yerine getirme, yerine getirirken de sadece ve sadece O’nun hoşnutluğunu hedefleme ve ibadet ü tâatta, halkın görüp duymasından kaçınma, hatta halk mülâhazasını da bütün bütün unutma manasına gelmektedir.

Evet, ihlâs, yapılan bir işte sırf Hakk’ın rızâsını talep etmek; dolayısıyla da, riya ve süm’aya, görsünler ve desinler mülahazalarına girmemek ve ibadetlerde dünyevî bir hedef gözetmemektir. İşte, ancak bu esasa dikkat edilerek ortaya konan bir amel Allah indinde makbuldür. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Bir dirhem ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” Öyleyse, bir insanın, sabah namazını cemaatle kılmaya devam etmesi neticesinde, kalbinden diline uzanan hikmet kanalından adeta “mâ-i zülâl” yudumlaması ve onu başkalarına da tattırması için ilk şart ihlâstır.

“İkâme”nin Manası

İkinci şart ise; bütün esaslarına uyarak, rükünlerini eksiksiz yerine getirerek, murâd-ı ilâhîde mahiyeti ne ise işte o şekilde ortaya koyarak namazı tastamam eda etmektir. Cenab-ı Hak, neye namaz demiş ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz vasıtasıyla namazı ne şekilde talim etmişse, yani, ilm-i ilâhîde şekillenen namaz ne ise, onu o şekilde yapıp ortaya koymaktır. Haddizatında, Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde ve hadis-i şeriflerde namaz kılmayı ifade sadedinde “ikâme” tabiri kullanılmıştır. İkâme, İşaretü’l-İ’caz’da da belirtildiği üzere, “namazda lâzım olan tâdil-i erkâna riayet etmek; ibadetin özündeki müdavemet ve muhafaza mânâlarını gözetmektir”. Yani, namazın bütün rükünlerini ve esaslarını usulüne uygunca yerine getirmek, onu matlaşmaya ve renk atmaya maruz bırakmadan hep ilk günkü neşve içerisinde devam ettirmeye çalışmaktır.

Evet, namazın, şartlarından ve rükünlerinden oluşan dış yapısının yanısıra bir de halis niyet, huşû ve hudûdan ibaret olan iç yapısı vardır. Namazı iç ve dış bütün parçalarıyla yerine getirmeye, bunu sürekli yapmaya ve hep aynı hâl üzere kullukta devamlı olmaya “ikâme” denmektedir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da ifade ettiği gibi, bu kelimenin bir manası da “dikmek” veya “doğrultmak”tır. Dolayısıyla, “ikâme” tabiriyle, namaz, ancak cemaat ile kaldırılabilecek büyük bir direğe benzetilir ve onun güzelce dikilmesi suretiyle o yüksek din binasının inşa edilip ayakta tutulabileceği vurgulanır. Nitekim, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de “Namaz dinin direğidir.” buyurmuştur. Bu açıdan da, namaz hem sırf Allah rızası için olmalıdır hem de “ikâme”nin manalarına uygun olarak eda edilmelidir.

Münafığa En Ağır Gelen Namaz

Söz Sultanı, bu lâl ü güher beyanında özellikle sabah namazını zikretmiştir. Hadis-i şerifin bazı farklı rivayetlerinde ve şerhlerinde yatsı namazına da yer verilse bile, umumiyetle üzerinde durulan sabah namazıdır. Doğrusu, insan tabiatına en ağır gelen namaz da sabah namazıdır. O vakitte uykusunu bölüp sıcak yatağını terk eden, abdest alıp cemaate yetişen bir insan, kendi tabiatına ve cismaniyetine başkaldırmış demektir. Mü’minler böyle zahirî bir meşakkati imanları sayesinde aşarlar. Fakat, münafıklara en ağır gelen namaz sabah namazıdır. Nitekim, Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte, “Münafıklara sabah ile yatsı namazlarından daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur.” demiş; bir başka hadiste de, “Şayet insanlar, cemaate erken yetişmenin ne kadar faziletli olduğunu bilselerdi, birbirleriyle yarışa girerlerdi. Yatsı ile sabah namazlarını cemaatle kılmanın faziletini de bilselerdi, emekleyerek veya sürünerek de olsa bu iki namaza gelirlerdi.” buyurmuştur.

Demek ki, cemaatin arasında sabah namazı için saf tutmak, âdeta bir pistten ya da bir rampadan yükselerek, kalbin ve ruhun derece-i hayatına sıçramak için harekete geçmek gibidir. “Bikadri’l-keddi tüktesebü’l-meâlî – Meşakkat ölçüsünde mükafat elde edilir.” hakikatinin de ifade ettiği gibi, maddî–manevî her türlü muvaffakiyet ve zafer, bazı mahrumiyetlerin peşinden elde edilir. Bu bir âdet-i ilâhiyedir ki, insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ihsan eder. Bu açıdan da, hadis-i şerifte, -hususiyle de- nefse çok zor gelen sabah namazını cemaatle kılmak, insan gönlünde hikmet pınarının coşması için önemli bir vesile olarak gösterilmiştir. Bu arada, nefse zor geldiği halde, sabah namazında bile cemaati ihmal etmeyen bir insanın, sair namazlarını da mutlaka cemaatle beraber kılma gayreti içinde bulunacağı da muhakkaktır.

Erbaîn ya da Çile

Diğer taraftan, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehaya) kulun gönlündeki hikmet menbaının taşması için Allah rızasını tahsil gayesiyle ve cemaatle kılınması istenen sabah namazına en az “kırk gün” devam etmek gerektiğini belirtmiştir. “Kırk” manasına gelen “erbaîn”, aslında tam kırk gün demek değildir; bu sürenin bazen gün, bazen hafta, bazen ay ve bazen de sene itibarıyla belirlenmesi söz konusudur. Dolayısıyla, hadisi-i şerifte “erbaîn” kaydının bulunması da kesretten kinayedir; yani, asgarîsi kırk gün olan bir zaman dilimi îma edilmektedir.

Arapça “kırk” demek olan “erbaîn” ya da onun Farsçası “çile” tasavvuf ıstılahına girmiş kelimelerdir. Her iki kelime de, zevk u sefadan el çekerek, beden ve cismaniyeti aşma istikametinde, asgarî kırk gün olmak üzere, çetin bir perhiz ve disiplin içinde yaşama manasına gelmektedir. Sofîler, Hazreti Mûsâ’nın, Cenab-ı Hak’la mülâkat hazırlığı adına kırk günlük tasfiye faslını, İsrailoğulları’nın kırk yıllık “Tîh” hayatlarını ve hatta tam kırk gün olmasa bile, Peygamber Efendimiz’in Hira mağarasında geçirdiği günlerini “çile” ya da “erbaîn” dediğimiz bu uzlet ve halvet dönemine me’haz ve mesned kabul ederler.

Nefis tezkiyesi ve ruh terbiyesi için disiplinli bir hayatı ihtiyar eden insan, bir mürşidin rehberliğinde tam bir inziva hayatı tecrübe etmek üzere bir çilehâne veya halvethâneye girer.. orada az yer, az uyur, az konuşur.. zamanını tamamen ibadetle geçirir.. sürekli zikirle kalbine hayat üfler, gönlüne ötelerden bir pencere açılmasını ümit eder ve bütün benliğinde Rabbini duymaya çalışır. Bu halini kırk gün boyunca sürdürür. Şayet, bir erbaînde istediğini ve aradığını bulamazsa, ikinci bir erbaîn çıkarır; onda da olmazsa, ümidini üçüncü bir kırk güne bağlar. Çırağını böyle bir terbiyeye tabî tutan bir mürşit, ne yaptığını çok iyi bilir; talebesinin iç dünyasını iyi okur. Onun tavırlarına bakar; bazen firasetle, bazen fetanetle ve bazen de kerametle onu okur. Aslında okunmayacak gibi de değildir; zira, insan öyle bir kitaptır ki, hal, tavır ve davranışları okumasını bilenler karşısında kendini mutlaka ele verir. Bu açıdan da, mürşit, talebesinin bir ya da birkaç erbaîne daha ihtiyacı olduğunu söyleyebilir. Şu kadar var ki, bir insan bir eşikte kırk gün boyunca beklemiş, kapının açılması için gözünü o yana dikmiş ve vefa göstermişse, o vefası asla cevapsız kalmaz; mutlaka vefasına karşılık vefa bulur. O kapı ilk çalmada açılmamışsa bile ikinci ya da üçüncü defa çalındığında mutlaka aralanır. İşte, söz konusu hadis-i şerifte özellikle “kırk sabah” denmesi de bu manaları ihtiva etmektedir.

Ayrıca, bir insan, sabah namazını cemaatle kılma gibi bir meseleye belli bir süre ihtimam gösterir ve onu hiç kaçırmamaya çalışırsa, bir zaman sonra o mesele, o insanın vazgeçemeyeceği bir adete dönüşür. Daha ilk tekbirde saftaki yerini alma adetini birkaç ay devam ettiren insan, nihayet onu tabiatının bir derinliği, bir rengi ve bir deseni haline getirmiş olur. Artık o içinden gelerek ve severek cemaate koşar; bir vakitliğine bile olsa cemaati kaçırmak ona çok ağır gelir. Bu zaviyeden, Peygamber Efendimiz’in “kırk sabah” demesinde, cemaatle namazı tabiatın bir derinliği haline getirme gayesi de mevzubahistir.

İşte, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanma haricinde hiçbir niyet taşımadan, riya ve süm’a gibi şirk işmam eden çirkinliklere girmeden ve dünyevî hiçbir beklenti gözetmeden en az kırk gün boyunca sabah namazını ta’dil-i erkan üzere ve huşu içinde cemaatle ikame eden bir insanın gönlünde bir hikmet menbaı kaynamaya durur; onun içine ötelerden bir kısım mevhibeler akar.. ve derken o mevhibeler birer söz cevheri olarak o kulun dilinden dökülmeye başlar.

Hikmet Pınarları

Hadisin metninde “Yenâbîü’l-hikmet” şeklinde cemi’ (çoğul) olarak geçen “yenbû” kelimesi, kaynak, menba ve pınar demektir. Hikmet ise, ilim sahibi olma, felsefe bilme, kâinat kitabını iyi okuma ve dinin özündeki maslahata vakıf bulunma mânâlarına gelmektedir. Hikmet, faydalı ilim ve salih amel beraberliği şeklinde de anlaşılabilir. Bir manada hikmet, varlık ve hâdiseleri bir kitap gibi okumak; fizik ve metafizik dünyalardaki sırlı münasebetleri mütâlaa etmek; sonra da, her şeyin sahibi Yüce Yaratıcı’nın huzurunda olma şuuruyla O’na kullukta bulunmaktır. Hikmet bir manada da, Kur’ân’ın inceliklerini anlama, onun şerh ettiği kâinat kitabının sırlarını çözme melekesidir. Kur’ân, “Allah hikmeti dilediğine verir; kime de hikmet verilirse, ona bol bol hayır verilmiş demektir.” (Bakara, 2/269) âyetiyle bu hususa işaret eder.

Bütün bu mânâları ihtiva eden hikmetin hayırhahlığa bakan ayrı bir yanı daha vardır. Cenab-ı Hak, “İnsanları Rabbin yoluna hikmet ve mev’ize-i hasene ile davet et!..” (Nahl, 16/125) buyurarak işte bu anlamdaki hikmeti hatırlatır.

Dolayısıyla, gönlünden diline hikmet pınarları akmaya başlayan bir insan, o güne kadar kimsenin dikkatini çekmeyen incelikleri görür, başkalarının sezemediği hakikatleri dile getirir ve kimsenin söylemediği sözleri söyler.

Şayet, siz de böyle bir hikmete mazhar olursanız, Cenab-ı Allah, sizin beyanınızı da insanların iç problemlerine bir reçete haline getirebilir. Muhataplarınızın dert ve sıkıntıları vardır; çoğu zaman siz onların problemlerinden habersiz olsanız da, Cenab-ı Hak, mevhibe ve varidlerini sizin içinize akıtıverir. Dilinizden öyle hikmet damlaları dökülür ki, her sözünüz hiç ummadığınız şekilde bir insanın derdine derman olur. Belki de siz farkında değilsinizdir; fakat, birinin kader hakkında bir şüphesi vardır, onu giderirsiniz; bir başkasının ahiret adına bir problemi vardır, onu izale edersiniz; bir diğeri yolunu kaybetmiş gibidir, ona yol gösterirsiniz; bir başkası imanı hesabına bir uçurumun kenarındadır, yerinde bir cümle söyler ve onu da büyük bir felaketten kurtarırsınız.

Cenab-ı Hak, sözlerinize bir bereket ve isabet lutfeder, her cümlenizi birinin derdine derman kılar; fakat, siz hiç farkına bile varmazsınız. Zaten, farkına varsanız, bazı şeyleri iradî olarak planlasanız ve o sırada duygularınızı kasdî ve iradî ifade etmeye kalkışsanız, nefsiniz araya girebilir ve tevhid anlayışına yakışmayan duygular içinize dolabilir. Dolayısıyla, o zaman Allah Teâlâ’nın size ihsan ettiği mevhibeleri bulandırmış olabilirsiniz. O bulanık şey de sadece mide bulandırır; mide bulantısını yatıştırmaz. Oysa ki, karşı taraf mide bulantısı içindedir; size düşen vazife, onun mide bulantısını yatıştırmak için bulanık olmayan bir şey sunmaktır. Evet, kalbinizi Allah’a vermiş olarak konuşuyorsanız, O’ndan gelen mevhibelerin yine O’nun tarafından ittifâkî olarak hedefe ulaştırılacağına tam inanıyorsanız, dolayısıyla, her cümleniz doğrudan gönlünüzün sesiyse ve sözlerinizin arasına nefsanî duygularınız girmiyorsa, işte o zaman her cümleniz saf ve duru demektir, herbiri bir muhatabınızın derdine derman olacaktır, Allah’ın lütfu ve inâyetiyle.

Gönül Dili Hâl Şivesi

Diğer taraftan, şayet siz gönlünüzden nebeân eden hikmet pınarlarıyla dilinizi besliyor ve O’ndan gelen mevhibeleri seslendiriyorsanız, o zaman dilinizden hep doğru sözler dökülür. Nasıl ki, çokları hasâid-i elsineleri ile, yani dillerini koruyamamaları neticesinde günah hanelerine kaydedilen yalan, gıybet ve iftira gibi cürümlerle Cehenneme sürüklenirler; siz de, yine dilinizin ürünleri olan sözlerle ama doğru sözlerle, murâd-ı ilahîye uygun beyanlarla ve dünya ya da ahiret hesabına bir değer ifade eden kıymetli ifadelerle Cennete yürürsünüz. Bazıları için dil felaket sebebi olur; sizin içinse Cennete girmeye bir vesile halini alır. Çünkü, siz konuşurken, bir enstrüman gibi, O’nun içinize attığı manaları seslendiriyorsunuzdur. Diliniz bir ney gibi olsa ve etrafa güzel nağmeler yaysa da, aslında o neye üfleyen O’dur, o neyin çıkardığı ses de yine O’na ait sayılır. Bu açıdan, ötede bir hesabı da olmaz o söylediğiniz sözlerin; çünkü, kendiniz yoksunuzdur o beyanların içinde. Artık sizin diliniz bir gönül dili olmuştur ve beyanınız gerçek berekete ulaşmıştır.

Gönül diliniz güçlenip şuurunuzu, idrakinizi ve iradenizi tesir altına alınca, sözleriniz bütünüyle ötelerin sesi-soluğu olmaya başlar. Bir sinyal halinde iç içe manalar akar içinize; kalbiniz dümdüz bir sinyali bölen, parçalayan, harflere ve kelimelere dönüştüren bir reseptör oluverir. Harf, kelime ve cümleleriniz o sinyal sayesinde ortaya çıktığı gibi, bir zaman sonra tavır ve davranışlarınız da aynı sinyalle şekillenir; onlar da sizin içinizdeki o ruh ve mananın, o mevhîbe ve vâridlerin bir yansıması olur. Böylece diliniz gönül dili, şiveniz hal şivesi haline gelir ki, dilinizin de halinizin de beslenme kaynağı yine gönlünüzden fışkıran manalardır. Zaten, insanlara tesir eden de işte böyle bir gönül dili ve hal şivesidir. Bunları besleyen pınar O’ndan olduğu için, gönlünüze akan manalar önce size tesir ediyor ve kalbinizi haşyetle dolduruyordur. Kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır. Cenab-ı Hak’la münasebet ve O’na karşı saygı insanın içinde petekleşince, o dışarıya marifet balı olarak sızar.

Aslında, böyle bir netice potansiyel olarak herkese müyesserdir. Fakat, bazı istidâtlar vardır ki, onlar maneviyâta karşı kapalıdırlar. Bazıları, bir insanın, gönlünden diline açılan hikmet kanallarıyla beslenerek fevkalâdeden şeyler söyleyebileceğine hiç ihtimal vermezler. Çünkü, maneviyâta açık değillerdir; maddi olmayan, mânâ âlemine âit bulunan şeylere inanmazlar; her şeyi maddeden ve gözleriyle gördüklerinden ibaret sayarlar. Hâlbuki her şey maddeden ibaret değildir. Bediüzzaman’ın ‎ yaklaşımıyla, “Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerine inmiştir. Göz ise maneviyâtta kördür.”

İşte ‎ gözün kör olduğu bu sahada basiretini devreye sokmayanlar, her şeyi maddeyle sınırlı olarak ele alınca hep dar bir çerçevede kalırlar. Müslümanlığı da bazı formalitelerden ve bir kısım şekilleri yerine getirmeden ibaret görüyorlarsa, onların manevî âlemlere ait sinyalleri duymaları mümkün değildir. Bunlar, dinî mükellefiyetleri hassasiyetle edâ ediyor da olabilirler. Mesela, namazlarını dikkatli kılabilirler. Belki bazen rüyalarında bazı şeyler de görebilirler. Ne var ki, onların manevî ve metafizik alemle ciddi münasebetleri yoktur. Dolayısıyla da, ne haricî bir ses duyabilir ne de ötelere ait bir sinyal alabilirler.

Maneviyâta İnanıyor muyuz?..

Bu açıdan, hikmet pınarlarından mâ-i zülâl içmek için önce maneviyâta açık olmak gerekir. İnsan öyle inanmalıdır ki, çok rahatlıkla, “Benim Rabbbim öyle bir ilahtır ki, bir insanın diline beyan kabiliyeti verdiği gibi, dilerse şu direği de konuşturabilir. O’nun âdet-i sübhâniyesi odunu konuşturmamaktır, fakat ben, şu direğin bana seslenebileceğine inanırım. Şu duvarların tesbih sesiyle gürleyebileceğine inanırım. Başımı secdeye koyduğum zaman ötelerden gelen bir kısım esintilerin beni sarabileceğine inanırım. Çünkü, yerin ve göklerin, canlı-cansız bütün mahlukatın sahibi olan Rabbim murad buyurursa her şeye her şeyi yaptırır.” diyebilmelidir. İşte, bu şekilde inanma çok önemlidir; ötelerin sesini duyabilmek ve manevî alemlerden sinyal alabilmek için her şeyden önce o alemlere ve öyle bir alış-verişin mümkün olduğuna inanmak çok mühim bir referanstır.

Bazı insanlar da vardır ki, onlar maneviyâta şöyle-böyle inanırlar ama bu inanmayı maziye ve geçmişte yaşamış bazı şahıslara bağlarlar. Mesela, Abdülkâdir Geylâni ya da İmam Şazilî hazretleri gibi bazı büyük velilerin kerametlerini kabul ederler. Fakat, kendi dönemlerinde de bazı harikulâde şeylerin olabileceğine asla ihtimal vermezler. Bir zamanlar açık olsa bile, kendi yaşadıkları dönemde manevî âlemlerin kapılarının kapalı olduğunu zannederler. Dolayısıyla, hal-i hazırda da tecelli etmesi muhtemel olan bir hakikate inanmamak suretiyle, kendilerine gelebilecek ruhanî esintilerin önünü kesmiş olurlar. Bir şey bulacaklarına inanmadıkları için, çok şey bulunabilecek bir yolda senelerce yürüseler de hep elleri boş kalırlar.

Maneviyâta mutlak surette inanmak başkadır, bazı kimselerin maneviyâtına inanmaksa daha başkadır. Diyelim ki, Bediüzzaman hazretlerinin hayatında fizikle ve maddeyle açıklanamayacak bazı hadiselerin vuku bulduğunu ve onun bir kısım kerametlere mazhar olduğunu kabul edersiniz; mesela, namaza duracağı zaman ellerindeki zincirlerin birdenbire çözüldüğüne, kelepçelerin açıldığına inanırsınız. Fakat, kendi arkadaşlarınızdan birinin eliyle aynı harikulade şeylerin gerçekleşebileceğine inanmazsınız. Neden? Çünkü, sizinle aynı şartları paylaşan bir insandır o; beraber yemek yemiş, çay içmişsinizdir, sizinle oturup kalkıyordur ve onun beşeri hallerine şahit olmuşsunuzdur. Dolayısıyla, onun eliyle bazı fevkalâde şeylerin ortaya konmasını uzak görürsünüz; ister zaman isterse de mekan olarak yakınlığınız onun da maneviyâta açık bulunabileceği hususunda inancınıza perde olur. O zaman da, tam inanmadığınız için, elli sene onunla beraber oturup kalksanız bile yine de onda sizin içinize akacak ve ufkunuza tesir edecek hiçbir şey göremezsiniz.

Bakış açısındaki bu inhiraf insanlarla münasebetlere de tesir eder. Öyle ki, bazı insanlar tanırım; onlar, ‎ akademik kariyer yapmış, bir yerde dekan veya rektör olmuş arkadaşlarına hâlâ falan aşağı, filan yukarı derler; çünkü onların çocukluk dönemini biliyor ve hep o günlere göre tavır belirliyorlardır. İçimden, “Allah aşkına, sizin içinizde yetişen bu insanlar, sizin nazarınızda hiç mi büyümezler?” dediğim ve bazen bu duygumu etrafımdakilerle paylaştığım çok olmuştur. Bu tavır bana ‎ Erzurumluların o enfes sözünü hatırlatır; derler ki, “Ev danası öküz olmaz.” Evet, bazıları sonradan tanıştıkları bir araştırma görevlisi hakkında bile “Efendi, bey” derlerken –ki doğrusu da böyle olmalıdır- kendi aralarında neş’et eden arkadaşlar profesör bile olsalar, onları “Bizim Zafer, bizim İrfan” şeklinde anarlar.

İşte, dikkat ederseniz, manevi mevhibelere ve vâridâta mazhar kılınma mevzuunda da aynı yanlışa düşüldüğünü görürsünüz. Beraber büyüme, birarada oturup kalkma, aynı sofrada yemek yeme ya da aynı mekanı paylaşma kimi zaman aldatıcı olur. Ebû Cehilleri, Utbeleri ve Şeybeleri aldatan hususlardan biri de bu olmuştur. Onlar, Peygamber Efendimizi dün sokakta beraber koştukları bir çocuk olarak görme zaafından kurtulamamış ve bakış açılarındaki bu hatadan dolayı O’nu hakkıyla takdir edememişlerdir. Hazreti Ebû Bekir’e “sıddık” payesini kazandıran ise, bir manada, ondaki maneviyât inancıdır. Evet, Hazreti Sıddık, “Allah dilerse, dün beraber oynadığımız bir insanı seçer ve âlemlere rahmet kılar.” mülahazasıyla evc-i kemâlât-ı insaniyeye çıkmıştır; diğerleri ise, gözleri maneviyâta kör olduğu için, en parlak hakikati bile görememiş ve cehalet gayyalarına yuvarlanmışlardır.

Bu açıdan, Allah Teâlâ’nın ekstradan lütuflarına mazhar olabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve kuvvetiyle her şeyin gerçekleşebileceğine tam inanmak ve her zaman maneviyâta açık durmak lazımdır. İşte, böyle bir inançla ve arzettiğim şartlar çerçevesinde kırk sabah namazını kılan herkesin va’dedilen neticeye ulaşması potansiyel olarak mümkündür.

Yegâne Gâye “O” Olmalı…

Şu kadar var ki, insan yapıp ettiği hayırlı işlerde ve ibadetlerinde maddî-manevî hiçbir beklenti içinde olmamalı; her şeyi Cenab-ı Hakk’ın rızasına bağlamalıdır. Başka beklentiler içinde olma rıza-yı ilahi peşinde bulunmaya halel getirir. İmam Şatıbî gibi büyükler, açıklamaya çalıştığımız hadis-i şerifle ilgili şöyle bir kıssa anlatırlar. Birisi gelip halinden şikayet eder ve der ki, “Kırk sabah cemaati hiç aksatmadım ama dilimden hikmet incileri döküldüğüne de asla şahit olmadım. Hadiste denileni yaptığım halde, benim hikmet pınarım neden coşmadı?” Hazreti İmam, “Çünkü, sen yaptıklarını Allah’ın rızasına bağlamadın, va’dedilen hikmeti elde etmek için sabah namazına ve cemaate yapıştın. Şayet, sedece O’nun hoşnutluğunu dileseydin, hem rıza-yı ilahiye ulaşır hem de hikmet ehli olurdun.” cevabını verir. Evet, her türlü işimizde Allah’ın rızası yegâne hedef ve gaye olmalıdır. Salih amellere ve ibadetlere terettüp eden semereler, o rızaya tabi olarak meccanen verilirse, işte o zaman makbuldür; aksi halde, onlar asla asıl maksat yapılmamalıdır.

Ayrıca, bazı kimseler sır tutucu olamazlar. Onlar, her şeyi ulu orta konuşur; en küçük bir mazhariyeti caka yapmaya bir vesile sayar ve her yerde anlatırlar. O güne kadar gördüklerinden farklı bir çikolata hediye alan bir çocuğun, sokak sokak dolaşıp onu herkese göstererek çocukça caka yapması kabilinden, bu kimseler de farklı olmak ve bir farklılık ortaya koymak için fırsat kollarlar. İşte, Cenâb-ı Hak, manevi mevhibe ve varidât sebebiyle caka yapabilecek kimselere, ahiret meyvelerini dünyada yiyip bitirmemeleri için, ihsanlarını hissetirmeyebilir. Bu da Allah Teâlâ’nın ayrı bir lütfudur. Hazret-i Üstad da, bu hususa işarette bulunurken, “En büyük ikram-ı ilâhî, ikramını hissettirmemektir” der. Dolayısıyla, meseleyi bir de bu açıdan değerlendirmek gerekir. Yani, bazı kimseler zahirî bir mahrumiyet yaşıyorlarsa, onları mutlak manada mahrum görmek de doğru değildir. İhtimal, onlar, bazı zaaflarına binaen, ikram-ı ilahiyi hissetmeme lüftuna mazhardırlar. Duymaları ve hissetmeleri beklenen mevhibeler birer ahiret meyvesi olarak ötede verilmek üzere saklanıyordur.

Hasılı, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehaya) sadece Allah rızasını kazanma gayesiyle, en az kırk sabah namazını ta’dil-i erkan üzere ve huşu içinde cemaatle ikâme eden, bunu yaparken de riya ve süm’a gibi gizli şirklere girmeyen ve dünyevî hiçbir beklenti gözetmeyen bir insanın gönlünde bir hikmet menbaının kaynamaya duracağını, onun içine ötelerden bir kısım mevhibeler akacağını ve o mevhibelerin birer söz cevheri olarak o kulun dilinden dökülmeye başlayacağını müjdelemiştir. Kim bilir, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, bizim aklımıza gelenler dışında daha hangi yüce hakikatleri îma etmiştir ve kim bilir, onun tarif ettiği şekilde kılınan bir namaz daha nice ilahi lütuflara gebedir…

Tatlı Dil ve Firavunlar

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Kur’an-ı Kerim’de anlatıldığı üzere, Firavun’un bile Hakk’a çağrılması ve bu çağrının çok yumuşak bir üslupla yapılması günümüz Müslümanlarına neler ifade etmektedir?

Cevap: Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a hitaben, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ, 20/44) buyurarak her şeyden önce peygamberâne bir üslubu nazara vermiş; muhatap, Firavun gibi kalb ve kafası imana kapalı bir insan bile olsa, yine de hak ve hakikati “kavl-i leyyin” ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir.

O günkü Mısır’ın idarecisi olan Firavun, halkını sınıflara ayıran ve İsrailoğullarını ikinci sınıf insanlar gören azgın bir zorba ve iflah olmaz bir mütekebbirdi. Kibri o seviyedeydi ki, fütursuzca “ Sizin en yüce rabbiniz benim! ” (Nâziat, 79/24) diyebiliyordu. Hazreti Musa’nın kavmini köleler topluluğu olarak görüyor; onları iyice zayıflatmak ve ezmek için erkeklerini boğazlıyor; kadınlarını ise diri bırakıyor ve hem kendisi hem de adamları onların iffetlerine dokunuyorlardı.

Hazreti Musa böyle bir atmosferde, ezilen zümrenin bir ferdi olarak dünyaya gelmiş; Allah’ın hususi inayet ve riayetiyle Firavun sarayında neş’et etmiş; olgunluk çağına ulaştığı dönemde bir kıptînin ölümüne sebep olduğu için Mısır’dan kaçarak Medyen’e gitmiş ve on yıl sonra Allah’ın elçisi olarak geri dönmüştü.

Hazreti Musa, vazifesi icabı ihkâk-ı hakta çok hassas bir peygamberdi. O sert ve haşin değildi; her hak sahibine hakkını vermede ve haksıza haddini bildirerek haklıyı tutup kaldırmada fevkalâde duyarlı bir nebiydi. Kuran-ı Kerim’in naklettiğine göre, Kardeşi Hazreti Harun’un yakasından tutup onu hırpalaması ve Ahd-i Atik’te anlatıldığı üzere, bir meseleden dolayı kızkardeşi Meryem’e çok acı sözler söyleyip onu sarsması, Musa aleyhisselamın hak karşısındaki hassasiyetinden dolayıydı. Genel tavrı, Firavun karşısındaki hâli, İsrailoğullarına karşı duruşu ve nübüvvet vazifesi itibarıyla donanımı tamdı; bu açıdan da, hiçbir davranışı rastgele değildi. O, yanına kardeşini alarak Firavun’un sarayına giderken davasını kime tebliğ edeceğini ve muhatabının nasıl bir zalim olduğunu da çok iyi biliyordu. Kuran-ı Kerim, “ Ve lemma beleğa eşüddehü vestevâ âteynâhü hukmen ve ılmâ – Mûsâ yiğitlik çağına erip olgunlaşınca Biz ona hikmet ve ilim verdik.” dediğine ve “vestevâ” kaydını da düştüğüne göre, demek ki, Hazreti Musa sadece rüşde ermemiş, aynı zamanda, tam kıvamını bulmuş ve Allah’a muhatap olabilme seviyesine ulaşmıştı.

Tatlı Dil ve Yumuşak Üslup

İşte, Hazreti Musa ve kardeşi Hazreti Harun, kendilerine senelerce tepeden bakan, İsrailoğullarına Mısır’ı dar eden ve Yüce Yaratıcı’ya açıkça şirk koşacak kadar mütekebbir olan Firavun’a giderlerken, Cenâb-ı Hak “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Umulur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ, 20/44) demiş; yumuşak bir üslup kullanmalarını, güzel sözler söylemelerini ve tatlı tatlı konuşmalarını emretmişti.

Cenâb-ı Allah, onları Firavun’un karşısına gönderirken “Umulur ki tezekkür eder; yani, derin derin düşünür, aklını başına alır ve öğüt dinler.” diyerek, bir manada onların gönüllerine Firavun’un dahi hidayete erebileceği ümidini ekmişti. Onlara, temenni ifade eden “leyte” gibi bir edatla seslenme yerine, Arapça’da terecci edatı olarak kullanılan “lealle” kelimesiyle hitap etmişti. Yani, nefsin olmasını arzu ettiği ama daha çok imkânsız istekler ve yakınmalar için istimal edilen “leyte” gibi bir temenni edatı yerine, korkulan veya umulan bir işin, bir durumun beklendiğini ve o işin mümkün olduğunu ifade eden “lealle” edatını kullanmıştı. İlahi beyandaki bu üslup, muhatap Firavun bile olsa, yumuşak bir tavrın karşıdaki insanı yumuşatacağı ve onu da tezekküre sevk edeceği manasına geliyordu.

Tezekkür kelimesi, tefa’ul babındandır; dolayısıyla, burada bir tekellüf söz konusudur. Yani, Firavun belki hemen hak ve hakikati kabul etmeye yanaşmayacaktı ama Hazreti Musa’nın anlattıklarını mutlaka düşünecek; onu tanıdığı ilk günden itibaren o güne kadarki bütün hâl ve tavırlarını tahayyül edecek; onun doğru sözlülüğünü, iffetini ve hakperestliğini aklından geçirecekti. Firavun, tezekkürde derinleştikçe derinleşecek, hayalen gerilere doğru gidecek ve bir kere daha Musa aleyhisselamın sergüzeşt-i hayatına bakacaktı.. bakacak ve onun, hakkı olmayan bir arpaya bile el uzatmadığını, çirkin sayılabilecek hiçbir işe kalkışmadığını ve hep bir fazilet örneği olarak yaşadığını hatırlayacaktı. Dahası, üçüncü sınıf saydığı, hafife aldığı ve hep ezdiği İsrailoğullarından biri olan Hazret-i Musa’da, ezilen insanlarda genellikle var olan intikam alma hissini hiç görmediğini ve sarayda da olsa o psikolojiyle büyümesine, hep Firavun’un tafralarına, yukarıdan bakmalarına maruz kalmasına rağmen hakkaniyetten hiç ayrılmadığını farkedecekti.. Hazreti Musa’nın hayatında mutlaka kendi vicdanına da tesir edecek bir şey görecek.. ve nihayet onu karşısında bir nümune-i imtisal olarak bulacaktı. Böylece, zikir üstüne zikir, anmadan sonra bir kere daha anma, meselenin üzerinde durma, düşüncede derinleşme, hatıraları değerlendirme ve bütün bunlardan bir neticeye yürüme… onun içine de bir nevi haşyet duygusu salacaktı.

Firavun, şeytanın uşağıydı.. Firavun, ervâh-ı habîsenin çocuğuydu.. Firavun, ilk kâtil Kâbil’in torunuydu.. ve Firavun açıktan açığa Allah’a şirk koşan bir müşrikti. Fakat, Cenab-ı Allah, ona dahi yumuşak bir üslupla ve tatlı bir dille hitap edilmesini emir buyurmuştu. Kibrine rağmen muhatap alınması onun içini az da olsa haşyetle dolduracak ve Firavun, meseleleri muhavere etme zemini araştırmaya mecbur kalacaktı.

Diğer taraftan, azgın bir insan karşısında bile yumuşak bir üslup tavsiye edilmesi; mübelliğin tabiatıyla bütünleşmesi gereken o üslubun ârizi sebeplerle değiştirilmeyeceğini tembih ve muhatapları da o nezih üsluba fiilen çağrı manasına gelmekteydi. Ayrıca, Hazreti Musa’nın, bir zamanlar kendilerinden iyilikler gördüğü kimselere karşı yumuşak davranması, kavl-i leyyinle konuşması ve hususiyle onları Hakk’a çağırıp ebediyete uyarması, risalet vazifesinin yanında, hiç olmazsa ilk mülâkatta onun kadirşinaslığının da bir gereğiydi.

Hazreti Harun’un Beraberliği

Bu hadisede üzerinde durulması gereken diğer bir husus da, Firavun’a sadece Hazreti Musa’nın gitmemesi, kardeşi Hazreti Harun’u da beraber götürmesidir. Bu davranış, bazı işlerin kollektif yapılmasının daha müessir ve yararlı olacağına da bir işarettir. Hususiyle de büyüklerin ya da büyüklük taslayanların ayağına gidecek olan tebliğ erlerinin birbirlerine manevi destek olmaları ve zâhiri yalnızlığın endişelerinden kurtulmaları bakımından çok önemlidir.

İsrail kaynaklarına göre, Hazreti Harun, Hazreti Musa’dan on-onbeş yaş daha büyüktü. İnsanların psikolojilerini iyi okuyan, s öz söylemesini bilen ve duygularını rahatça ifade eden bir insandı. Hazreti Musa da onu takdir ediyor; kendisine bir yardımcı verilmesini isteyeceği zaman hemen onun adını anıyor ve Harun aleyhisselamla takviye edilmeyi diliyordu. Bazıları, onun bu isteğini ve “ Kardeşim Harun’un ifadesi benimkinden daha düzgündür, onu da benimle beraber yardımcı olarak görevlendir ki beni tasdik etsin; doğrusu beni yalancı saymalarından endişe ediyorum.” (Kasas, 28/34) deyişini bir kısım sebeplere bağlarlar. Bu hususla alâkalı, aslı İsrailiyâta dayalı olsa bile bizim kitaplarımıza da girmiş hikayeler anlatırlar. Mesela; bir gün Firavun’un gazabından kurtulmak için, sınanmak üzere önüne konan ateşi alıp ağzına koyduğundan dolayı Hazreti Musa’nın dilinin yandığını ve bu sebeple kısmen kekeme kaldığını naklederler ki, kanaatimce, bu kat’iyen doğru değildir. Çünkü, peygamberliğe ait vasıflardan biri de, her türlü ayıptan münezzehiyettir. Peygamberler masum, iffetli, sadık, emin ve firaset sahibi insanlar oldukları gibi, her türlü ayıptan da münezzehtirler. Onların hastalıkları bile geçici bir imtihandır, kalıcı değildir. Onlar, kendi toplumları ve çevreleri tarafından asla tiksinti duyulmayan, görenlere Allah’ı hatırlatan, herkese emniyet vaad eden ve hallerine imrenilen insanlardır. Söz, tavır ve davranışlarıyla ortaya bir beyan zemzemesi salarak muhataplarını alıp kendi ufuklarına doğru sürükleyen ve ötelere yönlendiren seçkin kullardır. Bu açıdan, Hazreti Musa’nın kekeme olması kat’iyen söz konusu değildir. Firavun’un karşısına çıkacak olan bir peygamberin, “Rabbim! Gönlüme inşirah, yüreğime genişlik ver; işimi kolaylaştır. Dilimden şu ukdeyi çöz ki sözümü anlasınlar.” (Tâ Hâ, 20/25-27 ) şeklinde yakarışta bulunması ise gayet tabiidir. Nitekim, dilinde kekemelik bulunmadığından emin olduğumuz binlerce vaiz ve hatip de kürsüde ya da minberde sözlerine başlarken aynı duayı tekrar etmektedirler.

Hazreti Musa’nın, kardeşi Hazreti Harun’un belâgatını nazara vermesi ve onunla teyit edilmeyi istemesi meselesinde başka sebep ve hikmetler vardır. Mesela, Musa aleyhisselam sadece vahiy ile konuşmaya dikkat ediyor ve alışageldiği bu temkin sebebiyle vahiy haricinde konuşurken yavaş yavaş, tane tane konuşuyor olabilir. Şayet öyle ise, Efendimiz’in ümmiyeti gibi, onun bu temkini de kendisine ayrı bir derinlik kazandırıyordur. Ayrıca, Hazreti Musa bir nevi kast sisteminin hakim olduğu Firavun sarayında, Firavun’un ve çevresindekilerin tafralarıyla büyümüş olduğundan dolayı, onlara karşı konuşurken psikolojik bir ruh hâletiyle daha temkinli davranmak zorunda kalacağını, bunun da bir takım sürçmelere sebebiyet verebileceğini hesaplayarak, öyle bir psikoloji yaşamamış, Firavun’a hiç muhatap olmamış, onun tesirine hiç girmemiş, ama ona karşı sürekli bilenmiş olan kardeşini kendisine yardımcı istemesi, onun hitabetini nazara vermesi çok yerindedir ve pek hikmetlidir.

İşte, Allah’ın iki elçisi, içinde bulundukları şartları tebliğ istikametinde en iyi şekilde değerlendirince ve özellikle yumuşak bir tavırla, kavl-i leyyinle hitap edince karşı tarafı yumuşatmış ve tezekküre sevketmişlerdi. Her şeyden önce, gönül diliyle ve hal şivesiyle seslenince muhataplarının içine bir haşyet salmışlardı. O andan itibaren, Firavun onlara farklı bakmaya ve onları farklı görmeye başlamıştı. Artık onlar, Firavun’un ve çevresinin nazarlarında düne kadar kapıkulları olarak kabul edilen, hor-hakir görülen ve ezilen insanlar değillerdi. O samimi, sıcak ve tatlı başlangıçtan sonra müzakere masasının bir tarafında Firavun varsa, diğer tarafında da Hazreti Musa ve Hazreti Harun yer almıştı.

Zaten, İsrail kaynaklarında, Seyyidina Hazreti Musa Tur’dan döndüğü zaman, mübarek yüzünün bambaşka bir hâl aldığı rivayet edilir. Bir manada sübuhat-ı veche mazhar olunca, vech-i zülcemali bir insanın bakamayacağı kadar nurlanır. Onun için, Hazreti Musa, yüzüne peçe çeker. İşte Firavun, siması çok güzel, gönlü sımsıcak ve dili pek tatlı olan Hazreti Musa’ya ilk kez şartlanmışlıklarından kurtularak bakınca, onu daha başka görür ve hakkında daha farklı düşünür. Dolayısıyla, Hazreti Musa’ya en azından müzakere hakkı verir; “Seninle konuşalım, anlaşalım!” der.

Sihirbazlarla Müsabaka

Aslında, güç ve kuvvet olarak Firavun’un pes etmesini gerektirecek bir durum söz konusu değildi. O emir verse, sadece saray muhafızlarıyla bütün İsrailoğullarını kılıçtan geçirebilecek kadar kuvvetli bir orduya sahipti. Fakat, Seyyidina Hazreti Musa, Allah’tan aldığı o güçle inşiraha kavuşup azıcık mülayim davranınca, Firavun ilahi rahmetin genişliğini görmüş; başkaldırdığı ve “Tanrı benim” dediği halde Allah’ın onu da hidayete çağırması karşısında ne yapacağını şaşırmıştı. Hazreti Musa, nerede durduğunu yüzüne vururcasına konuşmamıştı onunla. Onun kibrine ve bazı çirkinliklerine muvakkaten göz yummuştu. Ahsen-i takvim üzere yaratılan her insan gibi onun cibilliyetinde de potansiyel bir fazilet ve kemal nüvesi bulunduğunu nazar-ı itibara alarak ona bir değer atfetmişti. Böylece de onu kendi zeminine çekmiş ve tesir edebileceği bir alanda karşılıklı münazaraya sevk etmişti. Diyalog kapısını aralayarak, onu insafa çağırmış; kendi duygu ve düşüncelerini ifade etme fırsatı yakalamıştı. Firavun, son bir çare olarak, Hazreti Musa’yı kendi sihirbazlarıyla müsabakaya davet etmişti.

Evet, o kadarcık bir kavl-i leyyin Firavun’u yumuşatmış, onu diyaloğa hazır hale getirmişti. Artık, stratejiyi belirleyen ve müzakerenin yönünü tayin eden Hazreti Musa olmuştu. Daha önce s ırlı bir Tûr hadisesi yaşayan, asâsının yılan olduğunu ve elinin ışık saçan bir yed-i beyzâ halini aldığını gören Musa aleyhisselam, Allah’ın inayetiyle, Firavun’un sihirbazlarını mağlup edeceğinden emindi. Bundan dolayı da, hemen bazı şartlar ileri sürdü: Yapacakları müsabaka herkesin serbestçe gelip rahatça görebileceği düz ve açık bir zeminde gerçekleşmeli ve bütün Mısır halkı olup biteni seyretmeliydi. Herkesin katılmasını temin etmek için, milletin işinin gücünün olmadığı bir bayram günü seçilmeliydi. Ayrıca, müsabaka herkesin kendini dinç hissettiği ve dipdiri olduğu bir vakitte, kuşluk vaktinde başlamalıydı; zira, düşünmek, muhakeme etmek ve isabetli karar vermek için en iyi zaman kuşluk vaktiydi.

Hasılı, bir tatil gününde, kuşluk vaktinde ve bütün halkın hazır bulunduğu bir buluşma zemininde Hazreti Musa’nın eliyle zuhur eden harikaların sihir olmadığını anlayan sihirbazlar Firavun’un tehditlerine rağmen iman etmişlerdi. Hemen herkesin hüsn-ü teveccühünü kazanan sihirbazların iman edişi, halkın çoğunluğunu da imana sevkedince “küfr-ü mutlak” kırılmış, diğerleri de en azından küfürlerinde şüpheye düşmüşlerdi. İşte, sebepler planında, böyle büyük bir muvaffakiyetin arkasında Hazreti Musa ve Hazreti Harun Efendilerimizin kavl-i leyyinle ve yumuşak bir üslupla tebliğde bulunmaları vardı.

Kendi Değerlerinize Güveniyorsanız…

Günümüzde de, inanan her insan, İslâmî edeble esasları belirlenen mü’mince üslubunu, en imânsız adamlar ve en amansız hâdiseler karşısında dahi değiştirmeden devam ettirmek zorundadır. Evet, “Tatlı dil, yılanı deliğinden çıkarır.” Bu itibarla da, şayet bir kötülük karşısında öfkelenecekse, o öfkeyi dışarı vururken kullanacağı üslup da yine mü’mine yaraşır şekilde olmalıdır. Gerçi, bazı âyet-i kerimelerde inançsızlara karşı sert bir üslup kullanılmıştır. Fakat, dikkat edilirse görülecektir ki, o sert üslubun muhatabı, şahıslardan ziyade bir kısım çarpık duygu ve düşüncelerdir. Evet, Kur’an, ihkâk-ı hak gereği sesini yükseltirken, münkirlerden ve mülhidlerden ziyade, onların dile getirdikleri kâfirce düşünceleri ve mülhidce anlayışları hedef almıştır. Öyleyse, Kur’ân’dan bu dersi alan mü’minlerin de farklı davranması düşünülemez.

Dolayısıyla, bazen hoşgörü ve diyalog, bazen insanî değerleri öne çıkarma ya da evrensel değerler etrafında kümelenme, bazen de farklı anlayış, farklı inanış ve farklı düşüncelere sahip kimselerin konumuna saygılı olma unvanıyla ortaya konan faaliyetler, kat’iyen kendi değerlerimizden vazgeçme ve başkalarının değer ölçülerini aynıyla kabullenme demek değildir. Belli ölçüde saygı başka meseledir, kabullenme daha başka bir meseledir. Diyalog ve kavl-i leyyin yoluyla meseleleri müzakere sahasına çekme, başkalarını olduğu gibi kabullenmenin değil, onların konumlarına da saygılı olmanın gereğidir ve Hazreti Musa misalinde olduğu gibi, kendi duygu ve düşüncelerimizi anlatabilmenin bir vesilesidir.

Bu açıdan, öyle inanıyorum ki, başka kültürlerin temsilcileriyle bir araya gelmekten ve meseleleri müzakere etmekten çekinenler, ancak kendi değerlerinden şüphe eden mütereddidlerdir. Hazret-i Musa gibi Allah’a itimat edip elindeki mübarek asâya ve mazhar olduğu yed-i beyzâya güvenenler, karşılarına Firavun’un sihirbazları da çıksa, onların el ve ayak oyunlarıyla mağlup olmayacaklarından emin; hak ve hakikati onların ruhlarına da duyurma heyecanıyla dopdoludurlar. Şayet, siz de kendi güzelliklerinizden ve öz değerlerinizden eminseniz, onları her panayırda ortaya çıkarın ve her fuarda sergileyin.. sergileyin, zira, bazı kadirşinas insanlar arasından bunları görecek, beğenecek, çok takdir edecek ve benimseyecek kimseler mutlaka çıkacaktır.

Soru: Kur’an-ı Kerim’de Firavun anlatılırken, “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54) buyuruluyor. Bu ayeti, nâzil olduğu tarihî dönemi de gözönünde bulundurarak, hem Firavun ve kavmi arasındaki münasebetler, hem de oligarşiye dayalı dikta yönetimleri ve halk ilişkileri açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cevap: Bizans hükümdarlarına Kayser, İran idarecilerine Kisra ve ilk Türk devletlerindeki yöneticilere Hakan denildiği gibi, eski Mısır’da da baştaki insana Firavun denilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de söz konusu olan Firavun, ister modern araştırmacıların iddia ettikleri gibi, Hazreti Musa’nın doğduğu sırada Mısır’ı yöneten ve Musa aleyhisselamı sarayında büyüten II. Ramses, ister risâletle görevlendirildiği dönemde iş başında bulunan Mineftah, isterse de Mehmed Akif’in “Firavun İle Yüzyüze” şiirinde zikrettiği İkinci Amnofis olsun, o, bir ya da birkaç şahıstan ziyade, bir tipi, bir karakteri resmetmektedir. Kur’an, bize Firavun’un bahsi geçen ayetlerle Firavunî şahıs ya da toplumların en belirgin özelliklerini anlatmaktadır.

Bugüne kadar insanlık bir sürü firavuna şahit olmuştur; kendini ilâh sananlardan metafizikle alakalı her şeyi inkâr edenlere, insanları köle gibi kullananlardan onları hayvan şeklinde görenlere, din ve diyaneti hafife alanlardan düşünce ve söz hürriyetine yasak koyanlara kadar bir sürü firavun… Böyleleri, iddialarının hiçbir mantığı olmasa da, kaba kuvvet sayesinde şuursuz kitlelere pek çok isteklerini kabul ettirebilmişlerdir. Yapmayı düşündükleri işler hakkında mantık ve muhakemeye asla lüzum hissetmemiş; kuvveti hakkın önünde görmüş, her fırsatta kaba kuvvete başvurmuş ve hayallerini hep kelle alarak gerçekleştirmeyi düşünmüşlerdir.

Zorbalığın Simgesi: Firavun

Evet, Firavun, zulüm, baskı, zorbalık ve despotizmin simgesidir. O yeryüzünde kendinden başka kanun koyacak ve itaat edilecek hiçbir güç, sözü dinlenecek hiçbir kimse kabul etmez. Tarih boyunca, bazı dönemlerde tek bir şahıs, bazı devirlerde de bir topluluk, bir sınıf ya da bir klik tarafından temsil edilen Firavunluk, mutlak hâkimiyet iddiasındadır. Bu mutlak hâkimiyeti tek insanın devam ettirmesi mümkün değildir. Dolayısıyla da, Kur’an, Firavun ile birlikte “mele” adını verdiği işbirlikçilere dikkat çeker. “Mele”, Firavun’un etrafındaki aristokrat sınıf, büyük sermaye sahipleri, kaba kuvvet temsilcileri, üst düzey bürokratlar, halkı idlal eden aydın görünümlü fikir adamları, heva ve heveslerinin esiri bazı sanatçılar, sözde din erbabı ve onlarla çıkar ilişkilerine girmiş kimselerden müteşekkil bir topluluktur.

İşte, “O halkını küçümsedi, onlar da ona itaat ettiler. Doğrusu onlar yoldan iyice çıkmış bir toplum idi.” (Zuhruf, 43/54) mealindeki ayet de evvelen ve bizzat Hazreti Musa devrindeki Firavun’u anlatmakla beraber, ikinci dereceden bütün firavunların ruh haletlerini ve düşünce yapılarını da yansıtmaktadır. Bu ayetin metnindeki “Festehaffe kavmehu feetâûhu” beyanında “hafife aldı, küçümsedi” demek olan “istehaffe” kelimesi Arapça’daki “istif’al” bâbından seçilmiştir. Bu bâb, umumiyetle, telakki etmek, saymak ve istemek manalarını ifade etmektedir. Dolayısıyla, burada öncelikle “Firavun, kavmini küçümsedi, onları sıradan insanlar yığını ve basit halk kitlesi saydı, herbirini birer köle gibi telakki etti” manaları söz konusudur.

Bununla beraber, “istif’al” babı aynı zamanda bir tahavvülü, bir değiştirmeyi ve bir dönüştürmeyi de akla getirmektedir. Yani, Firavun, kavmini öyle ezmiş, o derece sindirmişti ki, artık hiç kimsede kendi ayakları üzerinde doğrulma ve kendi olarak isbat-ı vücut etme gücü kalmamıştı. O toplumda insana saygıdan, vicdan hürriyetinden ve evrensel insanî değerlere hürmetten bahsedilemezdi. Firavun ve çevresindekiler belli alanlar belirlemişlerdi; o alanlara göre de özel hukuk vaz’ etmişlerdi. Onların koydukları kurallara –o kurallar mantık ve muhakemenin meyveleri olmasa da– herkes uymak zorundaydı. Mü’minlerin, “Allah neylerse güzel eyler” demelerine bedel, o toplum fertleri de adeta “Firavun ne yaparsa güzel yapar, ne emrederse doğruyu emreder” diyor ve Firavun’un emirlerine harfiyyen uyuyorlardı. Evet, Firavun hem onları hafife alıyor ve küçük görüyordu hem de bu küçüklük duygusunu çeşitli zorbalıklarıyla onların ruhlarına da içiriyordu. Bundan dolayıdır ki, ayet “fe etâûh” ifadesiyle devam etmektedir. Buradaki “fe” harfi, “fa-i sebebiye”dir; yani onların, küçük görülmeleri, hafife alınmaları ve küçüklüğe alışıp kölelik ruh haletine bürünmeleri sebebiyle Firavun’a inkıyad ettiklerini belirtmektedir.

Soylular ve Köleler

Haddizatında, kendini üstün görme ve başkalarını hafife alma duygusu belki çok daha eski medeniyetlere dayanmaktadır. Hint dinlerinden kaynaklandığı ve Hindistan’da doğduğu söylenen “kast sistemi” inancı, aslında, Enbiyâ-i izâmın mesajıyla iyi bir terbiyeden geçmeyen bütün insanların tabiatında vardır. Vahyin ışığına sırt dönen bütün toplumlarda havas ve avam, zenginler tabakası ve ayaktakımı sınıfı ya da soylular ve köleler şeklindeki ayırımlar mutlaka olmuştur/olmaktadır. İlahi mesajın gölgesinde nefsini dizginleyememiş kimseler bazen soya-sopa, bazen mala-mülke, bazen de şana-şöhrete bağlı olarak kendilerine bir nevi kudsiyet, bir fevkalâdelik ve bir farklılık atfetmişlerdir. Kendilerinin dışındakileri de hep ikinci ya da üçüncü sınıf vatandaş olarak görmüşlerdir. Tabiat-ı beşerde bir virüs olarak saklı bulunan farklılık ve üstünlük mülahazası, hemen her fırsatta ortaya çıkmıştır ve dolayısıyla, her dönemde bazıları kendilerini Firavun tahtına oturtmuşlardır.

Malumunuz olduğu üzere, bir dönemde “proletarya diktatörlüğü” adı altında, çalışanların oluşturduğu sosyal sınıfı hakim kılma iddialarıyla ortaya çıkanlar oldu. İnsanları bu sisteme itaat ettirmek isteyenler, sistemi oturtma bahanesiyle en korkunç silahları kullandı ve milyonlarca insan öldürdüler. Diktatörlüklerini adeta insan cesetleri üzerine kurdular. Güya, işçiler arasından gelen ve elinin emeğiyle ekmeğini kazanan kimseler idareci olacak ve böylece halk kendi temsilcileriyle yönetilecekti. Evet, belki başa geçenlerin bazıları işçilerin arasında neş’et etmişti; fakat, çok geçmeden o sistem içinde de oligarşik bir azınlık doğmuştu. Öyle ki, bunlar, daha dün beraber mücadele ettikleri yoldaşlarını bile beğenmemeye, onları istihfaf etmeye ve “Sizin payınıza düşen dinlemek ve itaat etmektir; bizi dinleyin ve itaat edin!” demeye başlamışlardı. Zamanla, o derece tekebbüre girmişlerdi ki, Allah’a inanmadıklarından dolayı kendilerini uluhiyet hakikatı yerine koyacak ya da ancak bir Peygamberin çıkabileceği mevkiyi sahiplenecek kadar haddi aşmışlardı. Aslında, denebilir ki, Allah’a ve Peygamber’e isyanlarının altında da bu farklılık ve üstünlük psikolojisi vardı. Çünkü, onların sapık düşüncelerine göre, söz konusu melekler, Peygamberler ve hatta Allah bile olsa kendilerinin üstünde hiçkimse bulunamazdı. Nitekim, “Allah’ın kulu” tabirinden dahi rahatsızlık duyan insan biliyorum ki, “Bu ifade, insanlarda emir kulu olma duygusunu gıdıklıyor” diyerek, kendisine “Allah’ın kulu” denmesine isyan eden o insanın genel duygu ve düşüncesi de diğerlerininkinden farklı olmasa gerektir.

Maalesef, günümüzde de hemen her toplumun içinde sorgulanamaz zümreler mevcuttur. Bunlar da bir nevi kast sistemine inanmakta, -hâşâ ve kellâ- kendilerini Zât-ı Ulûhiyet’in ağzından, gözünden varedilmiş gibi görmekte ve kendileri dışındakileri de tırnaktan yaratılan kimseler olarak kabul etmektedirler. Onların inançlarına göre; menşe ve mahiyeti tırnak olanlar değil, kendileri gibi gözden kulaktan yaratılmış kimseler (!) her zaman önde bulunmalı, hep onlara serfüru edilmelidir. Onlara, ister marjinal bir kesim, ister oligarşik bir azınlık, isterseniz de Kur’an’ın ifadesiyle bir “şirzime-i kalîl” deyin, nasıl anarsanız anın, onların dokunulmazlığı vardır. Bütün m ütegallipler, aldatmayı akıllılık sayanlar, teşriî masûniyete sığınan ahlâkzedeler.. tekvînî masûniyet (!) gücünü “Hak kuvvettedir.” deyip sonuna kadar kullanan zorbalar.. rüşvetçiler, silah kaçakçıları, uyuşturucu satıcıları… hep onların arasındadır ama onlardan herhangi birinin suç işlediğini telaffuz edebilmek mümkün değildir. Öyle ki, hırsızlığı mârifet sayan hortumculardan birisi, şayet bu asiller (!) sınıfın üyesi ise, elinde hortum milletin kanını emerken yakalansa da, mutlaka ona mâkul bir mazeret bulur ve yiyeceklerini yine yer, yutacaklarını yine yutar.

Firavun’un Halefleri

Ne kadar acıdır ki, Firavun döneminden bugüne dek belki dört bin sene geçmiş olmasına rağmen, Enbiyâ-ı İzâm’ın nuruyla aydınlanan bazı dönemler istisna edilecek olursa, insanlığa doğru yürüme istikametinde dört adım dahi atılamamıştır.. atılamamıştır, zira, aynı Firavun düşüncesi ve benzer kast sistemi bugün de her yerde hükümfermâdır. Dahası, günümüzün tiranları Hazreti Musa dönemindeki Firavun kadar dahi müsamahalı ve demokrat değillerdir. Firavun’un diyaloğa ve müzakereye yanaştığı kadar olsun, onlarla bir meseleyi konuşmak ve kendini ifade etmek adeta imkansızdır. Bugünün despotları, kendilerini hiç olmazsa “kavl-i leyyin” karşısında azıcık yumuşak davranmaya sevkedecek insanî duygulardan dahi uzaktırlar. Doğudan batıya kadar hemen her yerde zorbalık yapan bu gaddarların gözlerinin önünde semadan kitap alsanız, ona da “illüzyon” der ve inanmaya asla yanaşmazlar. Hak ve hakikati anlatmaya ya da bir meseleyi akl-ı selimle müzakere etmeye çalışsanız, sözlerinizi hiç dinlemedikleri gibi, bir de sizi derdest edip hapse atarlar. Bu açıdan da, şahsen, günümüzün tiranlarını ilk Firavunlardan daha insafsız, daha acımasız, daha müsamahasız, daha kaba ve daha zalim görüyorum.

Gerçi, Allah’ın ipine sımsıkı sarılan, dosdoğru yürüyen ve hadiseleri iman ölçüleriyle değerlendiren hakiki mü’minler, zalim diktatörlerin hafife almaları karşısında bile çoğu zaman izzet ve iffetlerini korurlar. Çünkü, Firavun’un hükmü ancak fasık bir kavim içinde geçerliliğini sürdürebilir. Hakiki mü’minlere, haksızlık karşısında boyun eğdirmek, onları kandırmak ve sindirmek adeta imkansızdır.

Ne var ki, kaba kuvvet temsilcisi zorbalar, halk kitlelerinin aklını çelmek ve onları sindirmek için her yola başvururlar. Onların işi istihfaf ve istiz’aftır; yani, ezmek, zayıflatmak, tesirsiz kılmak, sonra da ezikliği kabul ettirerek kitleleri küçük olmaya ve küçük kalmaya alıştırmaktır. Bunu yapabilmek için her yolu dener ve her vesileyi kullanırlar; bir yandan demokrasi havariliği yaparlar, diğer taraftan tam bir diktatör gibi davranırlar; hem özgürlüklerden dem vururlar hem de herkesi köle gibi kullanırlar; işlerine gelirse din urbasına bürünürler, bunu yararlı bulmazlarsa bilim kisvesine sığınırlar; bazen başlarına bir beyaz külah geçirir, bazen de bellerine zünnar bağlarlar; kimi zaman minarelerin başında tevhidi ilan ediyor görünürler, kimi zaman da şürekâya selam dururlar… felsefe veya tasavvuf, din adamlığı veya entellektüellik, barbarlık veya uygarlık… bunlardan hangisi çıkarlarına uygun geliyorsa ona yanaşır ama mutlaka üstün ve seçkin insan olmanın nimetlerinden yararlanmaya bakarlar. Bilgi edinme yollarını ve haber ağlarını hep elde tutmaya çalışır ve onları kimseyle paylaşmaya razı olmazlar. Çoğu zaman, objektif bir araştırmaya ve doğru bir habere bile izin vermezler; gerçekleri örtbas edip kitleleri diledikleri gibi şartlandırırlar. Böylece, halkı istedikleri yönlere sürükler dururlar.

Sözün özü; psikolojik baskılar, aleyhte propagandalar, mesnedsiz isnadlar, iftiralar, hapis ve öldürme tehditleri, komplolar, türlü türlü entrikalar, çeşitli işkenceler, cinayetler ve hatta katliamlar… kendi düzenlerini sürdürebilimeleri için bütün Firavunların devamlı baş vurdukları yöntemlerdir. Adâlet, eşitlik, insan hak ve özgürlükleri onlar için hiçbir anlam taşımaz. Özellikle de günümüzde, bazı samimi insanlar tarafından adâlet, hürriyet, evrensel değerler ve insanca yaşama adına yapılan her çağrı, Firavun ve mele’i için kendi mülklerine, saltanatlarına ve hakimiyetlerine yönelik bir tehdit manasına gelir; dolayısıyla da, savunulan ve ardına düşülen onların hakları değilse, yükselen ses kime ait olursa olsun hemen boğulmalıdır. Bu açıdan, Hazreti Musa ve İsrailoğulları karşısında o dönemin firavununun tavır ve davranışları, haleflerinin yolunu da resmetmektedir. Fakat, ne hazindir ki, asırlardır içlerinde taşıdıkları hırsı ve hıncı büyüte büyüte bugünlere gelen Firavun’un torunları, hak ve hakikat karşısında ilk dedeleri kadar dahi müsamahalı değiller.

Sen Bahtsız Değilsin!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “Kur’ânı sana, bedbaht olasın, sıkıntıya düşesin diye indirmedik” (Tâ Hâ, 20/2) mealindeki ayet-i kerimeyi nasıl anlamalıyız?

Cevap : Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün hayatı boyunca insanlığın içinde bulunduğu maddî-manevî sefalet ve dalâlet karşısında hep ızdıraptan iki büklüm yaşamıştı. O kadar ki, daha peygamberlikle serfiraz kılınmadan evvel, zaman zaman inzivaya çekilir, tek başına Hira’ya misafir olduğu gecelerde insanlığın dertlerini düşünür ve “tahannüs” adıyla anılan ibadete bağlı bu yalnızlıklarında tefekkürün yanı sıra beşerin problemlerinin halli için Yüce Yaratıcı’ya dua ederdi. Allah Rasûlü, her zaman tam bir mesuliyet insanıydı. İdrak ettiği ve farkına vardığı hiçbir mesele O’nun sorumluluk duygusunun dışında kalamazdı. O kendisini her şeye karşı sorumlu tutardı: Varlık ve hâdiseler karşısında sorumlu.. aile ve toplum karşısında sorumlu.. herkese ve her şeye karşı sorumlu.. evet, mesuliyet şuuru O’nun tabiatı olmuştu.

İnanmıyorlar Diye…

Kendisine peygamberlik vazifesinin verilmesinden sonra ise, bütün bu sorumluluklar O’nun gönlünde birer ızdıraba dönüşmüş ve ruhunda çıldırtan hafakanlar halinde kendini hissettirmeye başlamıştı. Çünkü O, imanı zevk etmiş, inancın huzur dolu atmosferini kendi ruh enginliğiyle tatmış ve ahiretin va’dettiklerini hakkalyakîn bilmişti. Dolayısıyla, artık O, rotasını şaşıran insanlara rehberlik etmek, karanlıkta kalmışlara ışık olmak ve ebedi saadete açılan kapıyı onlara da göstermek için sürekli çırpınıp duruyordu. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) insanları ebedî hüsrandan kurtarma dâvasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’âna) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) diyerek dile getiriyordu. Bir başka ayet-i kerimede de Cenâb-ı Allah, Rasûl-ü Ekrem’ine “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Şuara, 26/3) şeklinde hitap ediyordu.

Herkesin imana uyanması ve insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap çekme ve karanlıktakiler için bu kadar dertlenme marifete vâbeste bir meseledir. İnsan ancak bildiği ve idrak ettiği ölçüde ahirete ve ahiretin va’dettiklerine kıymet verir. Bazen her insanın vicdanı bazı şeyler duyabilir. Mesela, herkes zaman zaman, “Allahım! Sen benim Rabb-i Rahîmimsin, ben ise Senin âciz bir kulunum. Sen her şeyi yaratan Hâlık u Kerîmsin, bense Senin zavallı bir mahlûkunum.” deyip, O’nun kapısında ezildiğini hissedebilir. Fakat, âriflerin duyuş ve hissedişi süreklidir ve daha derindir. Hele o engin ruhu ve aşkın ufkuyla âriflerin de seyyidi olan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in meseleleri duyuş ve hissedişi bambaşkadır.

Peygamber Efendimiz buyurur ki; “Mi’raç gecesi, bir noktaya ulaşınca, Cibrîl-i Emîn’i partal bir elbise gibi çok yıpranmış, beti-benzi sararmış bir vaziyette gördüm. O noktaya vardığında adeta ayaklarının bağı çözülmüş, yığılıp kalmıştı. Allah karşısında duyduğu haşyet onu bu hâle getirmişti. O zaman bir meleğin Cenab-ı Hakk’ı nasıl bildiğini anladım.” Evet, Cebrail aleyhisselamın o hâli Mevlâ-yı Müteâl’i bir melek marifetiyle bilişinin ve O’na karşı derin saygısının neticesiydi. İşte, Peygamber Efendimiz’in marifeti ve Hak karşısındaki haşyeti de onunkinden geri değildi, hatta ileriydi. Çünkü, Râsul-ü Ekrem, melekleri bile geride bırakacak bir derinliğe sahipti. Bundan dolayıdır ki, Miraç’ta Cibril-i Emin, bir noktadan sonra O’na, “Yürü, top senin çevkan senin!” demişti. O gitmiş, görmüş, duymuş, tatmış ve bilmesi gereken şeyleri hakkalyakîn bilmişti.. sonra da o gördüğü, duyduğu, tattığı şeyleri insanlara duyurma iştiyakıyla geriye dönmüştü.

Efendimiz’in Hüznü

Defaatle arz etmişimdir; Abdulkuddüs Hazretleri der ki: “Hazreti Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gökler ötesi âlemlere gitti, bütün sema ehlince “müşârun bi’l-benân” oldu.. Âyetü’l-Kübrâ’yı müşahede etti.. fizik âlemlerini aşarak fizik ötesine yürüdü; “Sidretü’l-Müntehâ” konağına uğradı, “Kâb-ı Kavseyni ev ednâ” zirvesine ulaştı ve “likâullah”a mazhariyet ufkuna erdi.. görülmezleri gördü, duyulmazları duydu… Fakat, bütün bu güzellikler O’nun başını döndüremedi, bakışlarını bulandıramadı; O’na asıl vazifesini unutturamadı. O döndü, ümmetinin arasına geri geldi. Allah’a yemin ederim, eğer ben o lütuflara mazhar olsaydım, o mertebelere ulaşsaydım, asla geriye dönmezdim!.” Onun bu sözü üzerine başka bir Hak dostu da şu değerlendirmede bulunur; “İşte velî ile nebî arasındaki fark budur. Birincisi yaşar; fakat ikincisi yaşatmaya çalışır.” Evet, biri ulaşmaya gayret eder; diğeri başkalarını ulaştırma sevdalısıdır. Biri sürekli O’na doğru gider, vuslata yürür, maiyyet arar ve üns billah diler.. beriki oraya çoktan varmıştır; o bir yandan Allah’la maiyyetini devam ettirme, diğer taraftan da, tattıklarını tattırma, duyduklarını duyurma ve başkalarını da o zirveye ulaştırma peşindedir.

Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz’in marifet ufku ve hassasiyeti zaviyesinden meseleye bakılınca, O’nun ızdırapları daha iyi anlaşılacaktır. O, Cennet nimetlerine ermenin nasıl bir bahtiyarlık ve Cehenneme yuvarlanmanın ne tür bir talihsizlik olduğunu görmüş; insanları ebedi hüsrandan kurtararak sonsuz saadetlere ulaştırmak için dünyaya dönmüştü. O, insanlara, kendilerini bekleyen tehlikeleri haber veriyor; onlara kurtuluşa götüren yolu işaret ediyordu; fakat, insanların çoğu O’nun mesajına karşı bîgâne davranıyor, kendi mahiyetinden habersiz yaşıyordu. Merhum M. Akif’in,

“Haberdâr olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen,

‘Muhakkar bir vücûdum!’ dersin ey insan, fakat bilsen.

Senin mâhiyyetin hattâ meleklerden de ulvîdir:

Avâlim sende pinhandır, cihanlar sende matvîdir”

dediği gibi, pek çok insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğundan bîhaberdi.. bütün mahlukât arasında Hakk’ın gözdesi olarak yaratıldığının şuurunda değildi.. topyekün varlığın özü, usâresi ve Yüce Yaratıcı’nın en parlak aynası olduğundan habersizdi. Cennet’e namzet olarak yaratılmıştı; fakat, ateşe doğru yürüyordu.. selim bir fıtratla dünyaya gelmişti; ama dâllîn güruhundan olmuş, gazab-ı ilahiyi celbedenler arasında dolaşıyordu.

Evet, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, insanların bu hâlini gördükçe âdetâ kendine kıyarcasına ızdırapla kıvranıyordu; o hassas ruhu insanlığın dertleriyle inliyordu. Dert ve ızdırabın tahammül edilemez bir keyfiyet aldığı anlarda ise, Cenâb-ı Hakk’ın hem ta’dil hem de takdir ifade eden hitabı imdada yetişiyordu. Allah (celle celalühü) bir gün O’na, “(Habibim) Sen dilediğin herkesi doğru yola eriştiremezsin! Ancak Allah dilediğini doğruya hidâyet eder. ” (Kasas, 28/56) diyerek, inandırmanın şe’n-i rububiyete ait bir iş olduğunu hatırlatıyor; bir başka gün de “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin.” (Şuara, 26/3) sözüyle O’na tembih buudlu bir iltifatta bulunuyordu.

Ta’dil ü Takdir Ayeti

İşte, sorduğunuz ayet-i kerime de, hem ta’dil ve tembih hem de takdir ve iltifat ifade eden bir hitab-ı ilahîdir. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekrem’ine, “ Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.” (Tâ Hâ, 20/2) buyurmaktadır. Yani; Kur’ân’ı sana, bahtsız, talihsiz bir insan olasın diye indirmedik. Onun emirlerinden dolayı melûl, mahzun ve mükedder bir hale düşmeni istemedik. Bu Kitab’ı indirmekle seni, takatini aşan bir yükün ve ağır bir meşakkatin altına sokmayı da murad etmedik. Kur’ân, anlayıp anlatabileceğin, emirlerini uygulayıp başka insanlara da öğretebileceğin bir kitaptır. O teklif-i mâlâyutâkta bulunmamakta; sana da ümmetine de beşerin tâkatini aşan bir mükellefiyet yüklememektedir. Bazı emirlerinde zahiren bir meşakkat görünse bile, onlar da aslında meşakkat değildir. Onlar, uzun bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın hedefine sağ-salim varabilmesi için yol azığı mesabesindedir; ileride çıkması muhtemel tehlike ve engellere karşı birer korunma vesilesidir.

Ayrıca, Kur’ânı sana, insanlarla münasebetlerinde sıkıntıya düşmene ve ona inanmıyorlar diye üzülmene bir sebep olarak da göndermedik. “Onu, Allah’tan korkanlara, Yaratan’a saygı duyanlara bir öğüt, bir uyarıcı olarak indirdik.” (Tâ Hâ, 20/3) Senin vazifen tebliğ ve temsildir; insanları inandırmak şe’n-i rububiyete ait bir iştir. Kur’ân’ı, ön yargısı bulunmayan, istifade etmeye açık duran, potansiyel olarak insanın içinde haşyet hâsıl edebilecek şeyleri duyduğu zaman içi haşyetle dolan ve manevi değerlere karşı saygı hissini bütün bütün kaybetmemiş olan kimseleri inzar edesin diye inzal ettik. Sen bu ilahî beyanın ışığında insanlara yol göstereceksin, onun rehberliğini kabul edip onun yolunda gidenler de saadete erecekler. Fakat, onu kabul etmeyenlere zorla kabul ettirmek senin vazifen değildir. Hem üzülme, o nasipsizlerden dolayı sen talihsizliğe düşmeyecek ve bahtsız kalmayacaksın. Zira, gönlü haşyetle dolu nice talihliler Hakk’ın çağrısına koşacak; ona inananlar senin göz aydınlığın olacak.

Evet, bu ayet-i kerime bütün bunları ve daha başka derin manaları ihtiva etmektedir. Allah Rasûlü’nün, ister ümmet-i davetin isterse de ümmet-i icabetin genel tavır ve durumları karşısındaki duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O’ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir.

Dahası, bu ayette bir müjde vardır. Bu Kur’ân’ı indiren Allah Teâlâ, onunla va’dettiği şeyleri de elbette gerçekleştireceğini beyan buyurmaktadır. Peygamber Efendimiz’i inkisar içinde bırakmayacağını ve asla bahtsızlığa terk etmeyeceğini belirtmektedir. (Allah Rasûlü hakkında “şekâvet” tabirini kullanmak doğru değildir; dolayısıyla, ayetteki “teşkâ” kelimesini bahtsızlık olarak tercüme etmek daha uygun olsa gerektir.)

Haddizatında, bu ayet-i kerimeyi sadece Peygamber Efendimiz’in heyecanlarını ta’dil eden ve onu ikaz için inen bir ilahî beyan şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet, burada ta’dil ve tembih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardır. Cenab-ı Hak, Rasûl-ü Ekrem’ine adeta “Habibim, şu ilâhî mesaja kulak verip ona dilbeste olmuyorlar ve inanıp onun rehberliğinde huzur-u daimiye yürümüyorlar diye öyle üzülüyor, öyle kederleniyorsun ki neredeyse bir mum gibi eriyip tükeneceksin. Senin bu yüce ve incelerden ince ruhun ilerde öyle bir kaynak haline gelecek ki, gönlünde azıcık haşyet duygusu barındıran herkes kalb kâsesini doldurmak için o kaynağa koşacak. Öyleyse, Sen tebliğ vazifeni yap, takdiri Allah’a bırak; kendine o kadar eziyet etme!” demektedir ki, bu hem çok ulvî bir iltifattır hem bir ızdırap insanında olması gereken ruh enginliğini gösterme adına arkadan gelenlere hedef tayin etme demektir ve hem de Kur’ân’ın mesajının hüşyar gönüllerde ma’kes bulacağının bir müjdesidir.

İnanıyorsan Bîgâne Kalamazsın!..

Diğer taraftan, bu ayet bize de bir hedef göstermektedir: Nefsanî isteklerden, şahsî çıkarlardan ve gelecek endişelerinden bütün bütün sıyrılarak her zaman Rabbin huzurunda bulunuyor olma duygusuyla hareket etmeyi, Allah’a karşı hep haşyet hissiyle dolu bulunarak ilahi mesaja açık yaşamayı ve bu sayede herkese sonsuzluk iksiri sunma niyetiyle çalışıp çabalamayı yegâne gaye-i hayal bilmemiz gerektiğini ima etmektedir.

Evet, şayet Allah Teâlâ hak ve hakikatın ne demek olduğunu senin ruhuna da azıcık duyurmuşsa, artık sen sokaktaki herhangi bir insan gibi davranamazsın. Çünkü, herkes belli bir seviyede marifete erer. Sen hangi seviyenin insanı isen, mutlaka onun hakkını vermelisin, daha aşağıya inemezsin. Cenâb-ı Hakk’ı her an görüyor gibi temkinli davranacak kadar kuvvetli bir imana sahipsen ya da hiç olmazsa her an O’nun tarafından görüldüğün şuuruyla hareket ediyorsan, o ufku tutturup harem dairesine girdikten sonra bir daha kapının önündeki insan gibi yaşayamazsın. Artık sen zihninden geçen hayallerine bile hesap sormalısın.

İşte bu, bilmeye bağlı bir husustur. Şayet, Cenâb-ı Hakk’a inanmışsan, O’nun va’dettiklerini biliyorsan, vaîdlerinden haberdarsan ve ahirete imanın varsa, insanlığın hâl-i hazırdaki durumu karşısında lâkayt kalamazsın. Eğer, ister saadet ister şekavet olarak, bir şeyin âkibetine inanmışsan, insanlığın o şekavetten sıyrılması, o talihsizliği aşması ve o saadete ulaşması için sen de günde birkaç defa ölüp ölüp dirilmeye razı olursun. Bu öteye inanmış ve adanmış bir ruhun vasfıdır; bu Peygamberâne bir azmin, bir tavrın ve bir duruşun gereğidir.

Peygamberler Yolu Izdırap İster

Ötelere inanan insan, kendi istek ve ihtiyaçlarına rağmen, çevresindeki insanların mutluluğunu plânlayan, mensup olduğu toplum için nakış nakış huzur projeleri geliştiren, insanlığın dertleri karşısında hafakandan hafakana giren bir diğergâmdır. O, dünyayı nefsine zindan edecek ve şahsı hesabına bitip tükenecek kadar başkalarının saadetini düşünür. Düşünmemek onun elinde değildir artık; o yaşatmak için yaşayan bir fedakârdır. O, Bediüzzaman edasıyla, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin îmanını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmava razıyım” derken gönlünün sesine tercüman oluyordur.. ya da ellerini açıp, Hazreti Ebu Bekir gibi, “Vücudumu o kadar büyüt ki Cehennemi ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın!” çığlıklarıyla inlerken aynı hasbî ruhu seslendiriyordur. Şahsen, günümüzde bile “Allahım, bir tek insanın hidayete ermesi için her gün elli defa ölmeye razıyım!” diyen karasevdalılar biliyorum. Şimdi, bugünün Kur’ân talebelerinden birinin şu sözünü, Bediüzzaman’ın samimi feryadını ve Sıddık-ı Ekber’in hasbî yakarışlarını yüze, bine, hatta bir milyona katlayın; sonra onda Efendimiz’in ızdırabını okumaya çalışın. İşte, o zaman insanlığın namzet olduğu akıbeti kendi marifet enginliğiyle bilen, dolayısıyla iman etmeyenlerin ardı sıra çok hüzünlenen ve neredeyse üzüntüden kendisini yiyip tüketen Allah Rasûlü’ne “ Kur’ân’ı sana, meşakkat çekip, bedbaht olasın diye indirmedik.” denmesindeki manayı bir nebze anlayabilirsiniz.

Şu kadar var ki, insanlığın kurtuluşu hesabına bu denli ızdırap içinde bulunmayı herkesten beklemek doğru değildir. Kimisi, sadece “Lâilahe illallah Muhammedün Rasûlullah” ikrarının adamıdır. O kendi adına ebedi saadeti yakalamakla meşguldür. Böyle bir insan hakkında da su-i zan etmek ve onu dalâlette görmek büyük bir hatadır. Hayır, inşaallah, onun da necâta ermesi muhtemeldir. Fakat, kimisi de vardır ki, o gece-gündüz hak ve hakikatleri herkese duyurmanın plan ve projeleriyle oturup kalkmaktadır. Yatağına uzandığı zaman bile, “Nasıl yapsam da, Allah’ın mesajını bütün dünyaya duyursam..” demekte, ızdırap içinde kıvrım kıvrım kıvranmaktadır. İşte, bunlara Cenâb-ı Hakk’ın özel bir teveccühü olacaktır; Allah bunları Peygamberlerle beraber haşredecektir.

Değişik vesilelerle arzettiğim gibi, Esved b. Yezîd en-Nehâî vefat ettikten sonra, bir dostu onu rüyasında görür; “Orada sana nasıl muamele edildi, nasıl karşılandın?” diye sorar. Hazreti Esved, “Vallahi, nübüvvetle aramda dört parmaklık bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını verir. Evet, peygamberlik mesleği olan irşad ve tebliğ yolunun fedakar yolcuları ötede Peygamberlerin hemen ardında yer alacaklardır. Dolayısıyla, Şah-ı Geylanî, İmam Rabbânî, Muhammed Bahauddin Nakşibend ya da İmam Gazzali gibi büyükler de aynı sözü söyleseler, hilaf-i vâkî bir beyanda bulunmuş olmazlar.

Hasılı, söz konusu ayet-i kerimede, tembihle beraber bir iltifat, ta’dilin yanında da bir takdir vardır. Bu açıdan da, ona ve benzerlerine, Peygamber Efendimiz hakkında “ta’dil ü takdir ayetleri” dense sezâdır.

Kimsesiz Çocuklar ve Evlât Edinme

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Son günlerde bir kez daha medyaya yansıyan çocuk yuvalarındaki işkence hadiselerinin önüne geçebilmek ve kimsesiz çocukları topluma kazandırabilmek için neler yapılabilir? Dinimizin bu hususta ortaya koyduğu ölçülere de riayet etmek şartıyla, “evlât edinme” bir alternatif çözüm yolu sayılabilir mi?

Cevap: Doğrusu, işkence gören o masum çocukların hâlini televizyonda seyredince benim de içime kan damladı. Hiçbir şeyden haberi olmayan yavruların, çok büyük cinayet işlemiş insanlar gibi cezalandırılmaları karşısında adeta kanım dondu. Kaldı ki, bugün Avrupa Birliği’nin öne sürdüğü esaslar ve Kopenhag kriterleri, en büyük cinayetleri işleyen cânilere bile işkence yapılmamasını şart koşuyor. Değişik ülkelerde, kanunları uygulamakla görevli bazı kimseler çoğu zaman bunu ihlal etseler de, uluslararası hukuk işkenceyi mutlak şekilde yasaklıyor. Hatta, bazı yabancı kuruluşlar tarafından hapishaneleriniz, karakollarınız gözetleniyor ve çok büyük kötülükler yapan mücrimlerin haklarının korunması hususunda dahi hassasiyet izhar ediliyor. Fakat diğer tarafta, oynamak, hata yapmak, düzeni bozmak, bazı şeyleri kırmak.. tabiatlarının bir yanı olan o minnacık çocuklar hakaretlere maruz kalıyor, azarlanıyor, dövülüyor ve hatta işkence görüyor.

Oysa ki, ister kreş ister anaokulu isterse de bakım evi olsun, o müesseseler, çocukların terbiye edilmeleri, güzelce yetiştirilmeleri, insanî değerler tâlim edile edile, potansiyel insanken hakiki insan seviyesine yükseltilmeleri için açılmıştır. Devlet, o müesseseleri desteklemekte, hem çocukların bakım ve görümü hem de o işte çalışan memurların maaşları için para vermektedir. Fakat, maalesef, o çocuklara bakmakla mükellef bazı memurlar onları dövmekte ve tartaklamaktadır. Aslında, bir insan, müstehak olsa bile kendi evlâdına o kötü muameleyi yapamaz; şayet vicdanı çürümemişse, başkasının evlâdına da yapamaz. Çünkü, koşup oynamak, düşüp kalkmak, bozup dağıtmak ve kırıp dökmek çocukların tabiî hâlidir; bunlardan dolayı o masumlar dövülemez. Bu davranışlarını, onların tabiatlarının dışa vurması şeklinde kabul etmezseniz, onları kat’iyen terbiye edemez ve insanlık seviyesine yükseltemezsiniz.

Haddizatında, hayret ve dehşetle seyrettiğimiz o manzaralar yeni de değil. Daha önce, Barbaros Köyü’ndeki çocuk evinde ve başka yuvalarda da benzer hadiseler ortaya çıkmıştı. Hatta, bunların bazılarında misyonerlik faaliyetleri de yapılıyordu. Bir insan, hür iradesiyle istediği dini seçebilir. Fakat bir çocuk değişik duygu, düşünce ve cereyanların tesirinde kalabileceği bir dönemde yabancılara teslim edilemez. Hiçbir millet de kendi evlâdının yabancılara teslim edilmesine razı olmaz. Fakat, bizim ülkemizde o türlü yerlerin açılmasına, hatta çocuk köylerinin kurulmasına göz yumulmuştu. İşte, oralarda da benzer çirkinlikler işlenmiş ve çocuklar olmadık işkencelere maruz bırakılmıştı. Bu açıdan da, öyle anlaşılıyor ki, ortaya çıkan hadiseler, sadece meselenin suyun yüzüne vuran kısmından ibaret. Zannediyorum, Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere ilgili bakanlıkların yetkilileri ve mahallî idareciler değişik bölgelerde bu mevzuda ciddi incelemelerde bulunsalar, bazı müesseselere yaptıkları gibi baskın türünden teftişler yapsalar; “kamu alanıdır” bahanesine sığınarak, gece-gündüz demeden her saat Kur’an kurslarına ve bazı özel okullara girip denetledikleri gibi oraları da teftiş etseler, daha çok şeylerle karşılaşırlar. O çocuklara mikrofon uzatsalar ve onları dinleseler, kendilerini ürpertecek çok şeyler duyabilirler.

Yarayı Kanatan Sebep

Evet, Türkiye’nin pek çok kanayan yarası vardır; bu yaralardan bir tanesi de kimsesizliğe terkedilen çocukların içler acısı hâlidir. Bu problemin temelindeki en önemli unsurlardan biri ise, kültürümüzdeki aile yapısının değişmesi olmuştur. Eskiden bizim evlerimizde anne-baba veya nine-dedenin etrafında pek çok gelin ve evlât bulunurdu. Pederşâhî veya cedşâhî diyebileceğimiz yuvalarımız adeta iç içe aileler topluluğuydu. Mimarimiz de buna göre gelişmişti, her aile diğerleriyle yarı ayrı yarı beraber yaşardı. O atmosferde nineler ve dedeler yuvaların başında birer sıyanet meleği gibiydi. Zayıf bir hadiste de ifade edildiği gibi, “Yaşını–başını almış, olgun insanlar evin içinde bir nevî birer Nebî mümessilidirler.” Bizim evlerimizde de yaşlılarımız bir Nebî’nin ders halkasından feyz almışçasına uhrevîlik arz ederlerdi. Onları ağırbaşlı, ciddi, ötelere açık ve hep güzel şeyleri telkin eden birer semâvî gibi görürdük. Dedelerimiz-ninelerimiz, bize dinimizi anlatırken, bahis mevzuu olan her şeyi bir Nebî’den dinliyor gibi dinlerdik. O me’hazlar bizim için çok kutsaldı; dolayısıyla, onlardan aldığımız her şeyi kutsala saygının gereği olarak alırdık. O büyük ailenin fertleri birbirlerini tamamlarlardı, böylece her insan yuvada aradığı sevgi, şefkat, anlayış ve merhameti mutlaka bulur ve tatmin olurdu.

Heyhat, zamanla o aile yapısı değişti; bu değişim evlerimizin mimarisine bile aksetti. Küçük küçük aileler, kibrit kutusu gibi evlere hapsedildi. Daha kendisi bakıma ve görüme muhtaç gençler damat oldu; sırtının sıvazlanmasına ve saçlarının taranmasına ihtiyaç duyan kızlar gelinlik giydi. Evlenenler birer birer baba evinden kopup uzaklaştı. Hayatı bilmeyen, hayat adına hiçbir şey okumamış olan gencecik anne-babalar çocuk yetiştirmek gibi zorlardan zor bir vazifeyle başbaşa kaldı. Çevrelerinde Nebî mümessili ihtiyarlar bulunmayınca çocuklar onların tecrübesizliklerine kurban gitti. Bütün bütün iş işten geçmeden anne-babanın güngörmüşlüğünden, dede ve ninenin tecrübelerinden istifade etmenin gerekliliğine inananlar, bir yanlıştan dönmeye çalışsalar da, bu defa da devrin şartları ve o anlayışla bozulan mimari buna imkan vermedi. Zaten kibrit kutusu gibi bir daireye sıkışan insanlar, anne-babalarını yanlarına alıp beraber yaşamaya hiç muvaffak olamadı, onları koymak için bir odalık yer bile bulamadı.

Bu kötü durumu düzeltebilir miyiz, bilemeyeceğim. Mimariye kadar aksetmiş bir yanlışlığı bir hamlede düzeltmemiz mümkün görünmüyor. Fakat, nasıl ki, bizim aile yapımızın sarsılması şehircilik ve yerleşmeye kadar pek çok sahada bir düzine yanlışlıklara sebebiyet verdi; şimdi, tekrar o eski günlerin ve o sımsıcak yuvaların huzurunu bulabilmek de mimariye kadar her şeyi bu zaviyeden ele alıp değerlendirmeye bağlı olsa gerek.

Çocuğun İlacı Şefkattir

Unutulmamalıdır ki, anne-baba şefkatinden mahrum büyüyen çocukların şuuraltı müktesebâtı annesizliğe ve babasızlığa göre programlanır. Dünyadaki umum nizamı alt–üst eden, içtimaî herc ü merçlere sebebiyet veren kimseler, genellikle anne ve baba alakasından mahrum yetişen dünün sahipsiz çocuklarıdır. Hatta, zannediyorum, bütün dünyada değişik kargaşaların arkasındaki insanlar hep nesep problemi olan kimselerdir; derinlemesine bir tetkik yapıldığı zaman ciddi bir nesep problemi çıkar zalimlerin, despotların ve tiranların altından. Anne-baba şefkatinden mahrum büyüyenler arasından da bazen temiz ve iyi insanlar çıkabilir ama bunların içinde toplum düşmanları daha çoktur; nizamı sevmeyenler, anarşi çıkaranlar ve milletin huzurunu bozanlar büyük ölçüde onların içinde neş’et ederler. Sokak serserileri, tinerciler, kap-kaççılar, onların üstündeki daha büyük şekâvet örgütleri ve hatta –afedersiniz– hortumcular, iyi bir psikanalize tâbi tutulsalar görülecektir ki, umumiyetle anne-baba şefkatinden mahrum yetişmiş toplum düşmanı kimselerdir.

Bu zaviyeden, çocukların toplum için büyük bir problem olmamasının ilk şartı, her çocuğun sadece ailede bulabileceği merhamet, sevgi ve şefkat atmosferinde büyümesini sağlamaktır. Kendi toplumumuzu, onun âhengini ve geleceğini büyük bir tehlikeden kurtarmanın en önemli vesilesi, ülkemizdeki her çocuğa bir şekilde ailenin sıcaklığını yaşatmak ve anne-baba sevgisini tattırmaktır.

Dolayısıyla, anne-babalar, ne durumda olurlarsa olsunlar, öz çocuklarını yuvalara ve bakım evlerine terk etmemelidirler. Zira, annenin ve babanın çocuğa vereceği şey, şefkat alaşımlıdır, merhamet ambalajlıdır ve başkalarının sevgi tavırlarından çok farklıdır. Bir yabancı, şefkat meleği bile olsa, kat’iyen bir annenin, bir babanın davrandığı gibi davranamaz. Onun davranışları, aldığı terbiyenin gereğidir, sun’îdir. Onunki anne şefkati değil, şefkat gibi bir şeydir; merhamet değil, merhamet gibi bir şeydir. Ancak anne-babanınki tam merhamettir, katışıksız şefkattir; çünkü onlar, çocuklarına karşı kendi canlarına ve vücutlarının bir azasına gösterdikleri ihtimamı gösterirler. Başkaları aradaki o ince farkı anlayamasa da, çocuk kendi ruhunda tartar, değerlendirir; birine karşı daha fazla açılır, öbürüne biraz daha kapalı kalır. Sizin çözemediğiniz bazı şifreleri çocuk çözer. Kimin tavırlarının gönülden kiminkinin yapmacık olduğunu hemen anlar. Kimin sinesi daha sıcaktır çocuk onu bilir.. bildiğindendir ki, siz sinenizi yarıp içinize koysanız, yine de ona kendi annesinin bağrında duyduğu o sıcaklığı veremezsiniz. Onların biri sun’î bir sıcaklık; öbürü ise, ısısını gönlün en derin noktasından alan samimi bir sıcaklıktır. Bundan dolayı, anne ve babalar, çocuklarını valideynin hakiki sevgisinden, hakiki şefkatinden ve hakiki merhametinden mahrum etmemelidirler. Çocukların, toplumun şefkat ve merhametine de ihtiyaçları vardır; fakat bütün yavrular her şeyden daha ziyade anne-baba şefkatine muhtaçtırlar. Bunu düşünerek, bütün anneler ve babalar kendi çocuklarına sahip çıkmalıdırlar.

Bazı çalışan anne ve babalar, çocuklarını gündüzün belli bölümlerinde, birkaç saatliğine kreş ve anaokulu gibi yerlere bırakmak zorunda kalırlarsa, o zaman da, mutlaka çok emin buldukları bir yere koymalı ve onları güvenilir ellere teslim etmelidirler. İcabında o müesseseleri kendileri kurmalı; kendi duygu ve düşüncelerini paylaşan insanların bulunduğu o yerleri tercih etmelidirler. Bununla beraber, günlük meşgaleler arasında çocuklarını asla savsaklamamalı; onları her akşam dinlemeli ve ne yapıp edip o küçücük gönüllere anne-babanın samimi sevgisini, hakiki şefkatini ve mecazî olmayan merhametini duyurmalıdırlar.

Şayet, bir çocuğun anne ve babası ölmüşse ya da bir şekilde ondan ayrı yaşamak zorunda kalmışlarsa, o zaman anne-baba olma vazifesi mümkünse abi ya da ablaya; onlar için mümkün değilse, dedeye ve nineye düşmektedir. Onlar da sahip çıkamayacaklarsa, bu defa çocuğun en yakınları olarak amca, dayı, hala ve teyzeden birinin onu teslim alması, büyütüp yetiştirmesi en uygun olan yoldur. Çocuk, anne-babadan alacağını başka kimseden aynıyla alamasa bile, birinci ve ikinci dereceden akraba da ona lazım olan sevgi ve merhameti gösterebilir. İnanan bir amca veya dayının, Allah’tan korkan bir hala ya da teyzenin göstereceği alaka da çocuğun sevgi ve şefkat atmosferinde büyüme ihtiyacını giderebilir. Bizim dünyamızda, amcanın gösterdiği sevgi babanınkine denktir; teyzenin ortaya koyduğu şefkat anneninkini aratmayacak kadar derindir. İşte, çocuklar, hiç olmazsa, böyle bir sevgi ve şefkat ikliminde yetiştirilmeli ve asla yabancı ellere terk edilmemelidir.

Çocuk Arzusu

Eğer, bir çocuğun anne-babası olmadığı gibi, ona birinci-ikinci dereceden yakınları da sahip çıkmıyorsa, o çocuğu alıp yetiştirmek ve yarınlara hazırlamak toplumun üzerine düşen bir vazifedir. Toplumumuzda çocuğu olmayan pek çok kadın, erkek ve bir sürü de çift vardır. İşte, özellikle çocuğu olmayan ailelerin, o kimsesiz çocuklara kol-kanat germeleri, onları kendi çocuklarıymış gibi yetiştirmeleri hem içtimaî bir vazifeyi eda etmek demektir hem de çok büyük sevaptır. Vakıa insan, tabiatı gereği kendi sulbünden bir çocuğu olmasını ister ve bu gayet normaldir. Kur’an-ı Kerim, melekler tarafından çocukla müjdelenen Hazret-i İbrahim’in (aleyhisselam) sevincini ima eder ki, bu ondaki çocuk isteğinin bir emaresidir. Hazreti Zekeriya’nın “(Rabbim) Eşim kısır! Lütf-u kereminden öyle bir oğul nasib et ki bana da, Yâkub hanedanına da vâris olsun. Onu, razı olacağın bir insan eyle!” (Meryem, 19/6) şeklindeki yakarışı; “Ya Rab, nezdinden bana tertemiz bir zürriyet ver.”(Âl-i İmran, 3/38) deyişi ve “Rabbim, beni yalnız bırakma, Sen varislerin en hayırlısısın.” (Enbiyâ, 21/89) duası onun evlât arzusunu ve hakiki bir varis isteğini göstermektedir. Ayrıca, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), Mâriye Validemiz’den oğlu İbrahim’in ölümü karşısında hüzünlenip ağlaması da Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in böyle bir isteğini akla getirebilir. Gerçi, mukarrabînin evlât talebinde dava-yı nübüvvete mirasçı bırakma niyeti ağır basar; ama, neticede onlarınki de bir taleptir. Bu açıdan da, bir annenin ya da babanın kendi özünden olan bir çocuğu bağrına basmayı arzulaması gayet tabiîdir. Fakat, şayet Allah bir insana çocuk nasip etmemişse, o zaman, sahipsiz yakınlarından, kimsesizler yurdundan, çocuk yuvasından ya da bakım evinden bir çocuk alarak onu büyütmesi, ona kendi ruhunun ilhamlarını işlemesi ve kendisi gibi bir insan yetiştirmesi de çok büyük hayırlara vesile olacaktır.

Mevzu ile alakalı gördüğüm için Gandi’nin başından geçen bir hadiseyi hatırlatarak sözlerime devam edeceğim: Onu çok derin bir insan olarak tanıdım. Hayatını okuduğum zaman, o derinliğini ömrünün her karesine yansıttığını ve bazı tavırları, bir kısım davranışları itibarıyla tam bir muvahhid gibi yaşadığını gördüm. Nakledildiğine göre; Müslümanlar ile Hindular arasındaki çatışmaların kızıştığı günlerde, Hindu çocuklardan biri de hayatını kaybeder. Çocuğun babası, Müslümanlardan bir çocuk öldürerek intikam almak için yemin eder. Bunu haber alan Gandi, adamı çağırır ve ona niçin masum bir çocuğu öldürmek istediğini sorar. Hindu adam, “Onlar benim yavrumu öldürdüler, ben de onlardan bir çocuk öldürerek öcümü alacağım” der. Gandi’nin mukabelesi düşündürücüdür; der ki, “Birini öldürmen, senin ölmüş çocuğunu geri getirebilir mi? İlle de çocuğunun yerini doldurmak istiyorsan, onlardan bir çocuğu evlâtlık edin, onu kendi öz oğlun gibi bağrına bas ve güzelce yetiştir.”

Sağlam Karakter Sıcak Yuvayı Bulunca…

Aslında, İslam Tarihi bu konuda başka misaller aramaya ihtiyaç bırakmayacak kadar güzel örneklerle doludur. En başta, Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) Zeyd bin Harise’yi evlât edinmiş; onu saadet hanesinin bir ferdi olarak kabul etmişti. Öyle ki, bu konuda ayet ineceği ana kadar herkes onu “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye çağırır olmuştu. Peygamber Efendimiz, Hazreti Zeyd’in oğlu Üsame’yi de (Allah hepsinden razı olsun) torunları Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’den ayırmazdı. Hem Hazreti Zeyd hem de Hazreti Üsame peygamber ocağının terbiyesiyle büyümüş ve kendi dönemlerindeki İslam ordusunun kumandanlığına kadar yükselmişlerdi.

“Sâlim mevlâ Ebi Huzeyfe” şeklinde anılan Hazreti Sâlim de annesiz babasız bir köle iken Hazreti Ebu Huzeyfe tarafından önce hürriyetine kavuşturulmuş, sonra da sadakati ve dirayeti sebebiyle oğul ilan edilmişti. Oğullukların hakiki oğul gibi sayılmayacağını belirten, “Öyleyse evlâtlara babalarını esas alarak isim verin! Böyle yapmak Allah nezdinde daha doğrudur. Eğer babalarını bilmiyorsanız, bu takdirde onları kardeş veya mevlâ olarak kabul edin!” mealindeki Ahzâb Suresi’nin 5. ayeti nâzil olduğu zaman, Ebu Huzeyfe’nin hanımı Sehle binti Süheyl, Rasûlullah’a (aleyhissalâtu vesselam) gelerek, “Biz Sâlim’i oğlumuz biliyorduk. O benim yanıma rahat girip çıkıyordu. Zaten bizim tek evimiz var. Onun hakkında ne dersiniz?” diye sorunca, Allah Rasûlü, onu emzirirse süt sebebiyle kendisine mahrem olacağını söylemiş ve o da öyle yapmıştı. Kadı İyaz’ın naklettiğine göre; Sehle Hatun, sütünü bir kaba  sağmış, Sâlim de o kaptan içmişti. Çünkü, o gün Hazreti Sâlim bir çocuk değildi, delikanlı idi.

Ümmühatu’l-Mü’minîn’den Hazreti Aişe’nin haricindekiler süt emme yaşı geçmiş büyük kimselerin emzirilmesiyle süt kardeşliğinin tesis edilemeyeceğine, Peygamber Efendimiz’in Hazreti Sâlim hakkındaki cevâzının sadece ona mahsus bir ruhsat olduğuna inanmış ve bir başkasının kat’iyen bu ruhsatla amel edemeyeceği kanaatine varmışlardır. Selef ve halef uleması da, büyüğün emzirilmesiyle süt anneliğinin hasıl olmayacağı hususunda icma etmişlerdir.

Kendisine hususi ruhsat verilen Hazreti Sâlim’e, bir de dirâyet ve kiyâset itibarıyla bakarsanız, bu meseledeki bir kısım hikmet-i ilahiyeyi daha berrak görürsünüz. Annesiz-babasız bir çocukken çok iyi bir eve düşmüştür. O evde kendisine pek güzel bakılmış, bütün ihtiyaçları görülmüş; sevgi ve şefkatle yetiştirilmiştir. Öyle ki, Hazreti Sâlim, Kur’ânı çok iyi bilen ve en güzel okuyanlardan biri olmuş; Peygamber Efendimiz “Kur’an-ı Kerim’i şu dört kişiden öğreniniz” diyerek övdüğü güzîde insanlar arasında onu da saymıştır. Hicret’te Hazreti Ömer gibi ileri gelen sahabilerin de aralarında bulunduğu Muhacirlere imam olmuştur. Dahası, Hazreti Ömer sinesinden yediği bir hançerle son dakikalarını yaşarken, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas, Hazreti Talha ve Hazreti Zübeyr efendilerimizi halife seçmek üzere tayin etmiş ve sonra da “Ebû Huzeyfe’nin mevlası Sâlim sağ olsaydı onu seçerdim. Ötede bana niçin onu seçtiğim sorulursa, Rasûl-ü Ekrem’in onun hakkında, ‘Sâlim, Allah’ı en çok seven kimsedir’ dediğini duydum diye cevap verirdim” demişti. İşte, Hazreti Sâlim gibi sağlam karakter sahibi bir insan, Ebu Huzeyfe’ninki gibi sıcak bir yuva bulunca bu denli yücelebilmişti.

Mevâlî

Bu örnekler, İslâm literatürüne “mevâli” tabirinin girmesine vesile olmuştu. Bu ifade, sonradan hürriyetlerine kavuşan ve samimi mü’minlerin yanında tam bir evlât gibi yetiştirilen insanların unvanıydı. Mesela; İmam Mâlik hazretlerini yetiştiren İmam Nâfi mevâlidendi. Abdullah b. Ömer’in cariyesi Mercâne’nin oğluydu. Abdullah b. Ömer, Nâfi’yi bağrına basar, onunla özel olarak ilgilenirdi. Bu sayede, Nâfi hazretleri ilmin zirvelerine çıkmıştı ve kendisi de pek çok seçkin talebe yetiştirmişti.

Denebilir ki, Meymûne validemizin mevlası Atâ bin Yesar’dan Atâ ibni Ebî Rebah’a, İmam Mesruk’tan Tâvûs b. Keysân’a kadar nice büyükler ve özellikle hadis imamlarının neredeyse yüzde sekseni mevâliydi. Onların çoğu bir kölenin oğlu olarak ele düşmüş; evsiz-barksız ve kimsesiz kalmışlardı. Daha sonra, inanan insanlar onları yanlarına almış, beslemiş, büyütmüş, yetiştirmiş ve olgun birer insan olarak topluma kazandırmışlardı. Onlar da, bir yönüyle o ezik yanlarını bir rüzgar gibi arkalarına almış ve bir boşluğu doldururcasına kendilerini tamamen dine vermişlerdi. Neticede onların herbiri başımızı ayaklarının altına koyacağımız imamlardan bir imam olmuştu. Dolayısıyla, ister Gandi’nin mülahazasına isterseniz de tarihin o safhasına bakarsanız, hâl-i hazırdaki bu problemi çözme hesabına bu yolu da kullanmanın isabetli olacağını görürsünüz.

Bu arada, şunu da ifade etmeliyim ki, evlâtlıkların hakiki evlât gibi sayılmayacağını belirten ayet ve evlât edinme ile alakalı bazı sınırlamalar kat’iyen kimsesiz çocuklarla ilgilenmeme anlamına gelmez. Söz konusu ayet ve hükümler, câhiliye devrinde carî olan ve sıhrî hısımlık, nesep, evlenme, boşanma ve miras konularında öz çocuklarınkine denk hükümler doğuran evlâtlığı kaldırmıştır. Yoksa, bir Müslüman, herhangi bir çocuğa bakabilir; onu eğitip meslek sahibi yapabilir ve bundan dolayı da büyük sevap kazanabilir.

Evlât Edinme ve Süt Hısımlığı

Şu kadar var ki, bir kız ya da erkek çocuğu alıp onu barındırma, besleyip büyütme hususunda dinimizin ortaya koyduğu bazı kurallar vardır. Eğer alınan çocuk birinci-ikinci dereceden akraba değilse, bir zaman sonra, erkekse evin hanımına, kızsa evin erkeğine nâmahrem olacaktır. Dolayısıyla, mümkünse o çocuğa süt emzirtmek suretiyle bir mahremiyet tesis etmek gereklidir. Bir ç ocuk, süt emme döneminde iken, kendi annesinden başka bir kadından süt emerse, o çocukla süt emziren kadın ve o kadının yakınları arasında bir süt hısımlığı meydana gelir. Çoğunluğa göre, hısımlığa vesile olması için, sütün ilk iki yaş içerisinde emilmesi gerekir. Ebû Hanife’ye göre ise emme süresi otuz aydır. Bu süre zarfında süt hısımlığı tesis edilirse, hadisin ifadesiyle, “Nesepçe haram olanlar süt yoluyla da haram olurlar.”

Evet, imkan varsa, bakılıp görülecek çocuk daha emme çağındayken alınmalı; büyüdüğü zaman bir mahremiyet meselesi söz konusu olmaması için, kız ise baba tarafından, erkek ise de anne tarafından bir süt hısımlığı sağlanmalıdır.

Şayet, süt emme dönemini geride bırakmış bir çocuk almışsanız ya da bir süt hısımlığı hasıl edememişseniz, o zaman da, meseleye biraz daha temkinli yaklaşır, daha hassas davranırsınız. Hâl ve davranışlarınıza dikkat eder, belli bir yaşa kadar onu evinizde besler, büyütürsünüz. Daha sonra da, icabında bir okula koyar, okuyup yetişmesine vesile olursunuz; belli bir yaştan sonra biraz mesafeli durur ama yine de ona kimsesizlik yaşatmazsınız. Bu konuda da, eskiye nispetle şimdilerde çok daha avantajlı sayılırsınız. Bugün bir talebeyi gözünüz arkada kalmadan emanet edebileceğiniz evler, yurtlar, pansiyonlar ve okullar vardır. Onlardan birine yerleştirir, zaman zaman arar sorar, ara sıra gidip ziyaret edersiniz. Hafta sonları o da sizi ziyaret eder, gelir sizinle teselli olur. Hatta, zamanı gelince evlenmesi, yurt-yuva kurması hususunda da yardımda bulunursunuz. Böylece, hem onu muhtemel bir zulüm ve işkenceden kurtarmış, hem kendi vesayetinizle yetiştirip topluma yararlı bir insan haline getirmiş, hem de bakım evlerinin ve çocuk yuvalarının yükünü hafifletmiş olursunuz. Her anne-baba bunu hazmedebilir mi hazmedemez mi, bilemeyeceğim. Fakat, böyle hayırlı bir işin, pek önemli bir ahiret yatırımı olduğu ve insana çok sevap kazandıracağı kanaatini taşıyorum.

Tabiî, toplum hesabına böyle önemli bir vazifenin eda edilebilmesi ancak devletin desteklemesiyle gerçekleşebilir. Devlet bu mevzuda bir kampanya başlatmalı, evine çocuk alan aileleri zaman zaman denetlemeli, hatta o ailelelere bazı maddî yardımlarda bulunmalı ve birkaç sene geçince, yanına aldığı çocuğu topluma kazandırabilen kimselere plaket vermeli, onları takdir etmeli ve ödüllendirmelidir. Evet, devlet bir yandan o çocukların durumunu kontrol etmeli, gittikleri yerlerde üvey evlât muamelesi görüp görmediklerine bakmalı; şayet, uygun şartlarda kalmıyorlarsa onlara daha elverişli bir çevre hazırlamalı; eğer, gereken i’zâz u ikrâmı görüyorlarsa, o zaman da onların bakımı ve görümü için yapılan bazı harcamaların külfetine katlanmalı ve o konuda samimi gayret gösteren kimseleri mükafatlandırarak başka aileleri de o işe teşvik etmelidir. Bu sayede, devlet hem yurtlara-yuvalara yaptığı masraftan çok daha az bir miktarla kimsesiz çocuklara bakmış ve hem de onların iyi yetişmelerini sağlayarak toplumun yarınlarını teminat altına almış olacaktır.

Ateşle Oynama!

Mevzuyla alakalı son bir hususa değinerek sözlerimi bitireceğim: Televizyonda seyrettiğim sahnelerde, o küçücük ve masum çocuklara işkence eden insanların bazılarının başlarının kapalı oluşu dikkatimi çekti. Sanki, “Bakın! Dinine, diyanetine bağlı kimseler çocuklara zulmediyorlar!” gibi bir mesaj da verilmek isteniyordu. O manzara da beni ayrıca üzdü.

Öyle çirkin bir iş yapan bir Müsüman da olsa, bilinmelidir ki, o İslam’a aykırı bir davranış içerisindedir. Allah’a inanan ve İslam’ı hayatına hayat kılan bir insanın, o günahsız yavrulara karşı öyle bir muamelede bulunması mümkün değildir.

Rehberimiz Hazreti Muhammed ( aleyhi efdalüssalavat ve ekmelüttahiyyat ) ise ki, O’dur; O’nun hayatı kılı kırk yararcasına hak-hukuk gözetmenin misalleriyle doludur. Bir gün, Peygamber Efendimiz ashabına dönerek, “Sizden kime bir haksızlık yapmış isem, şimdi benden hakkını alsın, ahirete bırakmasın” der. Bu sözünü üç defa tekrar edince yaşlı bir sahabi olan Hazreti Ukkaşe ayağa kalkar. Bir savaşta, Allah Rasûlü’nün değneğinin onun sırtına değdiğini söyler. Rasûlü Ekrem, bir değnek getirtir ve hakkını alması için Hazreti Ukkaşe’ye seslenir. Bu manzarayı hayretle seyreden Hulefâ-yı Râşidîn Efendilerimiz, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Peygamber Efendimiz’e bedel kendilerine kısas uygulanmasını isterler, bu konuda ısrar ederler; Allah Rasûlü’ne kıyamaz ve ağlarlar. Fakat, Peygamber Efendimiz, öne çıkar, sırtını uzatır ve “Hakkını al!” der. Ukkaşe (radiyallahu anh) “Ya Rasûlallah! Bana vurduğunuz zaman üzerimde elbise yoktu!” deyince, Peygamberimiz hemen sırtını açar. Bu sahneyi gören Sahabe-i kiramdan bazıları yüksek sesle ağlamaya başlarlar. Hazreti Ukkaşe, Peygamberimizin mübarek sırtına yaklaşır, dudaklarını yapıştırır, bir güzel öper ve sonra da “Anam babam Sana feda olsun ya Rasûlallah! Senden hak iddia etmek benim ne haddime!” der. Allah Rasûlü, hakkını helal etmesi için ona ısrar edince, Hazreti Ukkaşe, büyük bir mahçubiyet içinde, ahirette şefaatçı olması recasıyla bütün haklarından vazgeçtiğini söyler. Peygamber Efendimiz de, “Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu yaşlı adama baksın” diyerek onu müjdeler.

İşte, sadece şu hâdise bile, dini kendisinden öğrendiğimiz Zât’ın kul hakkı konusunda ne kadar hassas olduğunu gösterir ve bizi de herkesin hukukunu gözetmeye çağırır. Hele söz konusu bir yetimin hakkı ise, dinimiz o meseleyi daha baştan belli hükümlere bağlamıştır. Kur’an-ı Kerim, mü’minlerin yetim malı yemeleri bir yana o mala yaklaşmalarını dahi mahzurlu saymış, pek çok ayet-i kerimeyle bu hususta dikkatli olunması gerektiğini nazara vermiş ve “ Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir. ” (Nisâ, 4/10) ikazında bulunmuştur. Duhâ Suresi’nde de “ Sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme.” buyurmuştur. (Duhâ, 93/9)

Öyleyse, bir Müslüman bütün davranışlarını ve muamelelerini ötede hesabını vereceği mülahazasına bağlamalıdır. Üzerinde başkasına ait bir arpa kadar hak varsa, ondan dolayı da hesaba çekileceğini düşünmeli ve daha hayattayken o haktan kurtulmanın yollarını aramalıdır.

Ödenmemiş Haklarla Öteye Gitmemeli

İdarecilik yaptığım dönemlerde, haylazlıklarıyla insanı şirazeden çıkaran bazı talebeler tanımıştım. Onlardan çok azını hafif şekilde cezalandırdığım da olmuştu. Fakat, birine karşı azıcık yüzümü ekşitmişsem, daha ilk fırsatta onu bir kenara çekip harçlık vermeye, gönlünü almaya ve hakkını helal ettirmeye çok dikkat etmişimdir. Gerçi, o talebeler, genel tavır ve davranışlarım itibarıyla kendilerini çok sevdiğimi ve hep onların iyiliğini düşündüğümü bilir ve kat’iyen hak iddiasında bulunmazlardı. Fakat, ben yine de küçük bir siteme bedel hiç olmazsa birkaç tatlı sözle onların gönlünü almaya çalışmışımdır. Aradan geçen onca seneye rağmen, üzerimde hakkının kalmış olabileceğine ihtimal verdiğim insanları arayıp sormaya, izlerini bulmaya ve helalleşmeye ihtimam gösteriyorum. Geçenlerde aklıma geldi ve birkaç arkadaşa da bu duygumu açtım; “Unuttuğum kimseler olabilir; Akademi sayfası bana isnad edildiğinden dolayı, oraya ‘Bana kimin arpa kadar hakkı geçmişse, benden kimin bir kuruş bile alacağı varsa, falan yere müracaat etsin’ şeklinde bir not düşsem!” dedim. İnanın, gönlümün ve vicdanımın sesini dile getiriyorum; Allah’ın huzuruna birinin hakkını yemiş olarak gitmemek için başıma basılmasına bile razıyım. Allah’tan korkan ve hak-hukuk tanıyan bir insan, “Hakkımı helal etmem için başına basmak istiyorum” dese, ödenmemiş haklar sırtımda olarak ötelere gitmektense, öyle bir muameleyle karşı karşıya kalmayı tercih ederim.

Zannediyorum, şahsen böyle düşündüğüm ve inandığım gibi, bütün Müslümanlar da böyle düşünüyor ve inanıyorlardır. Dolayısıyla, değil masum çocuklara işkence etmek, başkasına ait en ufak bir hakkı yemek ya da en küçük bir haksızlık yapmak bile hakiki Müslümanlardan ve İslam’dan fersah fersah uzaktır. Bununla beraber, kim yaparsa yapsın, zulüm zulümdür; haksızlık haksızlıktır; gadir de gadirdir. Müslümanlar içinde o türlü zulümler işleyenler varsa, onlar da dinin ruhunu anlamamışlar demektir ve irtikap ettikleri o haksızlıkların cezasını ötede mutlaka göreceklerdir.

Bu Hareket Devlete Alternatif mi?

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dünyanın dört bir yanındaki eğitim gönüllüleri ve hoşgörü temsilcileri hakkında, “Bunlar devletin yapamadığını yapıyorlar” şeklinde takdirkâr ifadeler oluyor. Bu tür mülahaza ve beyanları nasıl değerlendiriyorsunuz? Bunlar karşısında gönüllüler hareketinin gönüllüleri nasıl bir duygu ve düşünce içerisinde olmalıdırlar?

Cevap: O arkadaşların ve onların arkasındaki o gönüllü hareketleri destekleyen, besleyen, finanse eden kimselerin civanmertliklerini düşünmek çok defa bizi de güçlendiriyor, bizi de yüreklendiriyor. Bazen kendi düşüncelerimizi ortaya koyarken, “galiba isebetli” falan diyoruz. Ma’şerî vicdanın bir şeyi sahiplenmesi, koskocaman bir milletin -yüzde seksen, doksan diyeyim ben- bir şeye sahip çıkması, bir hareket çizgisinde iseniz şayet, bir şeyler yapıyorsanız, o mevzuuda sizi yüreklendiriyor; “yanlış yolda değiliz” diyorsunuz. Çünkü böylesine -eskilerin ifadesiyle– “sevâd-ı âzam”ın yanılması mümkün değil. Yanılsa yanılsa, beri tarafta her şeyi kendi heva ve heveslerine göre idare etmek isteyen oligarşik bir azınlık yanılır. Güzele çirkin demeye alışmış, kendilerinden sâdır olmayan her şeyi çirkin gören, bir kısım hilkat garibeleri.. işte onlar yanılmıştır.

Çağın Hadisesi

Burada antrparantez şunu ifade edeyim; burada bulunanlardan ya da bulunmayanlardan bazı arkadaşlarımız, böyle bir hususun tam içinde olabilirler; halk ifadesiyle, balıklamasına işin içine girmiş olabilirler.. vicdanımda bu meselenin nasıl şekillendiğini, nasıl bir hal aldığını net olarak söylemeye cesaret edemiyorum. Söylediğim, ortaya koyduğum şeylerin onda biri bile hilaf-i vâkî ise şâyet, hesabını vermekten korkarım, Allah’a hesap vereceğim. Ben o işin neresindeyim, ne kadar içindeyim, Allah bilir. Bu açıdan da, ben o işe hiç sahip çıkmadım, hiçbir zaman. Bir dönemde belli bir teşvikim oldu. Ama mesele benim teşvik mülahazalarımın, teşvik soluklarımın ulaştığı yerin on katı geniş alanlara ulaştı. Benim hiç dahlim yok orada. Ben zannediyorum, o meselenin, o faaliyetlerin, o aktivitelerin fikir planında bile olsa, fikir işçisi planında bile olsa, öşrüne sahip çıkmak bile o büyük hizmete karşı saygısızlık olur, onca insanın sa’yine karşı saygısızlık olur, onları görmezlikten gelme olur. Ama varsın bazı kimseler o mevzuda haksızlık yapsınlar, hakkı görmezlikten gelsinler. Umum millete mal olmuş, umum millet tarafında temsil edilen, âdetâ bir millî mücadele sevdasıyla yürütülen bir harekete bazı kimselerin çok ciddi müdahaleleri olduğundan bahsetsinler. Meselenin bir vebali varsa onların içtihad hatasına aittir.

Ben hep arkadaşlara diyorum; bu, çağın hadisesidir. Varsın bunu körler ve nankörler görmesinler. O bir kısım fikir adamlarının, siyaset adamlarının açık ve net ifade ettikleri gibi, en güçlü olduğumuz dönemde, devlet-i âliye döneminde bile bu ölçüde açılmaya Cenâb-ı Hakk muvaffak kılmamıştı. Bunu söylerken, bu hareketi temsil eden insanlara hususî kudsiyet atfetme gibi bir niyetim yok. Ona hakkım da yok. Öyle bir şey iddia etmek Allah’a kaşı da saygısızlık olur. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın bir âdet-i sübhâniyesi var; bazen çok küçük unsurları kullanarak büyük şeyler yapıyor. Ve orada Kendi büyüklüğünü hatırlatıyor. Aslına bakacak olursanız, Cenâb-ı Hakk’ın temelde âdet-i sübhâniyesi hep böyle cereyan ediyor. Mesela, bildiğimiz fizik alem itibariyle bakacak olursanız, bu koskocaman dünyanın menşeinde aşağıya doğru gitseniz, iyonları görürsünüz; az yukarı çıksanız partikülleri görürsünüz, elektronları görürsünüz, nötronları görürsünüz, atomları görürsünüz. Şu kocaman sistemleri, insan gibi mucize ve harika varlıkları, şuur gibi muhteşem şeyleri Allah (celle celalühu) bu mürekkebâtla meydana getiriyor. Çok küçük, çok değersiz gibi görünen şeylerle bu değerli sanat eserlerini sergilemek suretiyle esas Kendi büyüklüğünü vurguluyor, “Ben buyum” diyor. Şimdi bu meseleyi biraz daha genişletebilirsiniz, diyebilirsiniz ki; bir Fatih (cennet mekan, aleyhirrahmetü velgufran) hazretleri, bir Yavuz (cennet mekan aleyhirrahmetü velgufran), bir Selahaddin, bir Alparslan gibi öyle büyük büyük insanlara değil de, -Allah (celle celâluhu) onlara çok büyük şeyler yaptırmıştır– bazen de, büyüklüğünü göstermek için, sıradan, sokaktan aldığı insanlara Allah çok büyük şeyler yaptırtır. Bu Cenâb-ı Hakk’ın büyüklüğüne delalet eder. O bakımdan dedim: Ben bu hareketin içinde bulunanları kutsamıyorum, “Bunlar harika insanlardır” demiyorum. Burada ne kadar kudsiyet, ulviyet, münezzehiyet varsa, hepsi kudsiyet hakkı olan, münezzehiyet hakkı olan, müteâliyet hakkı olan Allah’a aittir (celle celâluhu). O’na binlerce hamd ü senâ olsun. Bize gelince, biz o mevzuda kullanılan birer enstrümanız. Yani, Hazreti Mevlana yaklaşımıyla, neye bakıp da “sesi ney çıkarıyor” dememek lazım. Onun arkasında, ona üfleyeni görmek lazım. Onun için ne ben, ne de başkası o meselenin öşrüne bile sahip çıkmaya kalkmamalı. Bu, haddini bilmemezlik olur. Nasıl onu görmemezlik körlük ve nankörlüktür, bütünüyle ona sahip çıkmak da doğru değildir; o da haddini bilmemezliktir.

Yeni Bir İkbal Dönemi

Dolayısıyla, güzel bir şey oluyor; bunu görmeyen görmesin. Bence, Türk Milleti için yeniden bir ikbâl dönemi başlamıştır. Öteden beri hep böyle Türk Milleti’nin ikbâl dönemleri olarak yorumlanan ve algılanan şeyler âdetâ yeniden zuhur etmiş gibi, bir ikbal dönemine doğru gidiyor milletimiz. Bunu da, Allah, hiç bilemediğimiz, adını–nâmını bilemediğimiz insanların eliyle gerçekleştiriyor. Biraz evvel bahsettiğim gibi, ben tavsiye de etsem, tavsiye alanımın on kat ötelerine gitmiştir bu mesele. Kaldı ki, o tavsiyenin de çok müessir olduğuna kânî değilim. Belki millet meselenin mâkuliyetinde bir araya geliyor. Yani, siz bir şey söyleyin; o istikbâl vadetsin, bir de insanlar onun semeresini görsün, az geriye dönmesine şahit olsun.. işte o zaman bu millet hemen uçuyor ona. Dolayısıyla, bu hareket de millete mal olmuş, Allah bütün milleti kullanıyor.

Burada istidrâdî bir şey daha arz edeyim. Onun için ister körler, isterse nankörler, bütün sistemlerini harekete geçirseler, milletin sahip çıktığı bu meseleyi durdurmaya güçleri yetmeyecektir. O iş yürüyecektir; onlarda oldukları yerde kinlerinden, nefterlerinden homurdanıp duracaklardır.

Bu bir realite, bunun tarihi yazılsın; arkadaşlara rica ediyorum. Biz içinde değiliz bu meselenin ama bu, milletimiz, devletimiz ve geleceğimiz adına önemli bir hadisedir; bir dönüm noksadır. Millet büyümeye doğru yürüyor.. kendini ifade etmeye doğru yürüyor.. karakterinde olan şeyleri ortaya koymaya doğru yürüyor. Bence “es” geçilmemeli bunlar. Bunlar bizim sanat telakkimize aksetmeli; tiyatrocular bunları oynamalı.. sinemalarda bunlar oynanmalı.. eli kalem tutan roman yazarları bunları yazmalı.. piyes yazarları bunları yazmalı.. şiirler bu istikamette dökülmeli; nesirler bu istikamette süslü süslü gelecek nesillere bunları anlatmalı.. ve bunlara bir yönüyle ebediyet kazandırılmalı. Çünkü, bizim bir hatamıza binaen, Cenâb-ı Hakk böyle bir atâsını, farklı bir kaza ile çevirir ve bizim yüzümüze çarparsa, o başka bir mesele de, biz va’de vefada sadık davranırsak, doğru davranırsak, şimdi söz verdiğimiz sözün arkasında durursak, Cenâb-ı Hakk bu işi tamamlayacaktır.. vakt-i merhunu vardır; vakt-i merhunu gelince, Türk Milleti o büyüklüğe sıçrayacak, devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini alacaktır, Allah’ın inayet ve keremiyle. Allah, buna kimi vesile kılarsa kılsın, aklı başında, milletimizi seven, devletimize saygılı olan herkes bu işe sahip çıkmalıdır.

Devlete Alternatif mi?

Şimdi bazıları bu konuda diyorlar ki, “Siz fahrî elçilik yapıyorsunuz, fahrî konsolosluk yapıyorsunuz, fahrî ateşelik yapıyorsunuz. (Devletin alternatifi misiniz?)” Şayet, sizin ulaşamadığınız yerlerde, bazı kimseler bu işi yapıyorlarsa onları takdir etmek lazım. Demek orada bir boşluk varmış.. layıklar veya değiller, bu boşluğu o insanlar dolduruyorlarsa, sevinmek lazım; arkalarında durmak ve onları desteklemek lazım. Fakat, endişe duyulan ve sizin sualinizin içinde de yer alan mesele, asıl üzerinde durulması gereken husus bu olsa gerek: Başkaları tarafından da muhatap alındığına göre, acaba bunlar devletin alternatifi mi?

Öteden beri fakiri tanıyan insanlar bilirler; ben, devlete karşı saygımı -kutsama ölçüsünde- hep gürül gürül ifade ettim. Hatta bu mevzuda bazılarından ciddi tenkitler aldım, “O kadar kutsanacak bir şey mi?” dediler. Neyin kutsanacağını, neyin kutsanmayacağını âcizâne biraz biliyorum, “tam biliyorum” diyemem. Kutsamanın kime ait olduğunu da biliyorum. Ama dedim ki, kutsama ölçüsünde.. devlet bir millet için önemli bir müessesedir; çok önemli bir faktördür.. en kötü devlet devletsizlikten çok iyidir… Bunu belki otuz defa tekrar ettim: “Devlet kabul etmeme anarşinin kaynağıdır. Siz ille de olumlu bir şey yapmak istiyorsanız, nasıl olursa olsun yine ancak sırtınızı bir devlete vererek yaparsanız.” dedim. Yani, devletle alakalı o kadar çok şey söyledim ki, aslında kimsenin “Devlete karşı bir alternatif mi?” demesi mantıklı değil. Ve hiçbir kimsenin aklının köşesinden de böyle bir şey geçmez. Bu hareketin temsilcilerinin böyle bir mülahazaları olsaydı, şimdiye kadar, şu veya bu şekilde dışa sızan mülahazalarıyla bunu ortaya koyarlardı. Mesela, siyasete talip olurlardı. Mesela, bir yerde idareye talip olurlardı. Mesela, görünmek isterledi. Mesela, dünyaya tâlib ü râgip olurlardı. Fakat, hiçbir talebleri olmadı.

Nasıl ve Niye Gittiler?

Kaldı ki, ayrı bir şey var; ne zaman ben onları anmışsam, onları yâd etmişsem veya arkadaşlardan duymuşsam, her defasında gözlerim dolmuştur. Bu insanlar, hiç kimseyi tanımadan kalkmış bir ülkeye gitmişlerdir. Malezya’ya gitmişler, Endonezya’ya gitmişler, sizin adını bilmediğiniz yerlere gitmişlerdir. Afrika’da öyle ülkelere gitmişlerdir ki, bunlar, kendilerini hasbî salmışlar.. niçin salmışlar buralara? Demişler ki, “Dinimizde hicret çok önemli bir faktördür. Atalarımız da bazı dönemlerde bu dinamiği değerlendirmişler.” Bu düşünceyle gitmişler. O gitmiş, o da ondan örnek almış, ders almış, o da gitmiş, o da gitmiş. Fakat gittikleri yerde ya bir adres bulmuşlar ya da bulamamışlar. Değişik vesilelerle arz etmiştim. Meksika’ya giden bir arkadaşımız oradan bana telefon etti. “Telefon rehberine baktım” dedi, “bir tane müslüman adına rastlamadım ki, gideyim ‘burada ne yapabiliriz’ diyeyim.” Telefonun başında hıçkıra hıçkıra ağladım, konuşamadım, ahizeyi yere bıraktım. Ve böyle yüzlerce giden insan vardır. Ben Tuva’nın adını bilmiyordum. Yerini de bilmiyorum. Bana bugün deseniz ki, “Haritada, Asya’da yerini çiz” çizemem.. “Yakutistan’ın yerini çiz”, çizemem. Moğolları biraz biliyoruz, Moğolistan’ı da biliyoruz. Orhun kitabelerinin yerini de biliyoruz ama, oranın haritasını da çizemem ben.

İşte, buralara belli bir dönemde kalkıp yurdunu, yuvasını terk edip giden insanlar Türk Milleti adına gittiler, Türk Devleti adına gittiler. Birer sürgün gibi gittiler. Arkada bıraktıkları devleti takviye etmek için gittiler. Dünyanın dört bir yanında Türk devletini tutacak, destekleyecek, kaldıracak lobiler oluşturmak için gittiler. Senin kültürünle insan yetiştirmek için gittiler. Senin milyonlarca dolar harcamak suretiyle oluşturmaya çalıştığın sunî bir kısım lobiler yerine, lobi adına gönlünü ortaya koyacak insanları yetiştirmek için gittiler. Maaş alamadılar, dört ay maaş alamayan insanları duydum ve gözlerim doldu, ağladım burada. Türkiye’de evleri vardı, yurtları vardı. Her şeylerini arkada bırakıp, hatta duvağıyla gelinini bırakıp öyle gitmişlerdi. Bunlar öyle fedakarlardı ki, gördüğünüz gibi, dünya adına bu insanların hiçbir beklentisi yoktu. Olsaydı onlar da siyaset sahnesine sıçramak için bir menfez kollar, sıçrar ve onlar da bir hortumun başına otururlardı. Ama yapmadılar bunu. Aç–susuz kaldılar, bir çorbayla iktifa ettiler ve burada arkada kalanların gözlerini yaşartacak cihan-pesendâne fedakarlıklar sergilediler. Bunu görmemezlik körlüktür, bunu kabul etmemezlik bir nankörlüktür. Türk milletine bunun ne kadar yararlı olabileceğini kabul etmeme, Türk devletine ne kadar yararlı olabileceğini kabul etmeme bence muhakemesizliktir; sadece hazımsızlık ve çekememezliktir.

Devlete alternatif mevzuu olsa, Yunus Emre (cennet mekan)’ın dediği gibi, küpün içinde ne varsa, dışarıya sızan da o olur. İçlerinde bir şey olan insanlar zaten onu belli periyodlarla sızdırıyorlar. Karakterlerini ortaya koyuyorlar. Kendi değer atfettikleri şeylerin bile çok defa altını üstüne getiriyorlar. Ama şimdiye kadar ters gibi gördükleri bu arkadaşların herhangi birisinin o istikamette bir hareketi olmuş mudur, olmamış mıdır? Bence oturup insaflı olarak bu meseleyi düşünmeleri lazım. Bir hizmet yapılıyor, bunu görelim Allah için, görelim bunu. Aslında, buna millet sahip çıkmış; bir kısım kimselerin sahip çıkmaması, onların nasıl şâz bir mülahaza içinde bulunduklarını gösterir.

Paranoyak mı Hazımsız mı?

Evet, zannediyorum, eğitim faaliyetlerini devlete alternatif gibi görme mülahazası ve zararlı olacağı düşüncesi.. bunlar akl-ı selimin ifadeleri değildir; sağlam bir mantığın, sağlam bir muhakemenin ifadesi değildir. Bu zaviyeden de meseleye bakınca, ya diyeceksiniz ki, bu türlü şeyleri iddia edenler, muhakemeden mahrum, mantıktan mahrum, bir kısım paranoyaların tesirinde.. veyahut da gözlerini öyle bir kıskançlık, öyle bir haset, öyle bir çekememezlik bürümüş ki, kendi yapamadıkları bir şeyi başkaları yapınca, ne olursa olsun onu hazmedemiyorlar; hasetten kıvranıp duruyorlar. “Biz bunca zamandır, milletin de şu kadar bahşettiği imkanlarla çok küçük problemleri milletimiz adına halledemediğimiz halde, bu insanlar dünya çapında, hususiyle milletimizin yakın geleceği adına, çok şey kazandırmalarını hazmedemiyoruz.” İşte, böyle bir kıskançlık içinde kıvranıyorlar. Fakat, bunlar oligarşik bir azınlıktır ve hiç kimsenin endişe duymasına da gerek yoktur.

Milletin yüzde sekseni bu işe “evet” diyor. “Evet” demese zaten, bunca hayırlı işlerin altından nasıl kalkılır? Ekonomik durumu çok güzel değil Türkiye’nin. Bir azınlık belki müreffeh yaşıyor; Türkiye’yi onlar sağıyorlar, onlar yiyorlar, onlar içiyorlar ama yüzde seksen orta sınıftır. Kobiler, Anadolu kaplanları, falan.. siz hangi unvanlarla yâd ederseniz ediniz, onların ne olduğu bellidir. Şimdilerde dünyaya açılmaya çalışıyorlar ve bu kocaman yük, bu meûnet onların sırtında. Bazen bakıyorum, hem hayret ediyorum, hem gözlerim doluyor; diyorum ki: Bu insanlar, kendileri yiyecek bir şey bulamıyorlar; fakat iş adamı, tüccarı, sanayicisi, yatırımcısı gidiyor bir yere. Sonra da haber gönderiyor; “Bir kaç tane öğretmen bulup gönderebilir misiniz? Burada bir okul açalım.” diyor. O ona bakıyor, o ona bakıyor, o da ona bakıyor. Belki bir gün gelecek yeryüzünde okul açmadıkları, kültür lokali açmadıkları, Türk dilini öğrettikleri lisan kursları açmadıkları hiçbir yer kalmayacak. Oturup düşünecekler, “Acaba göklere ulaşma yolu olmaz mı?” Oradaki ruhanilere de dilimizi, kültürümüzü, dinimizi, milli değerlerimizi, tarihten tevarüs ettiğimiz, bir manada dört bin senelik zenginliğimizi, servetimizi, bir manada İslamiyetle ayrı bir derinliğe ulaşan dini kültürümüzü, dinî değerlerimizi tanıtma yolları arayacaklar.

Dolayısıyla oligarşik bir azınlığın, şimdiye kadar kendi milletini bile beğenmeyen, kast sistemine göre, kendilerinin kaştan, gözden, dilden, dudaktan yaratılmış olduğu vehmini taşıyan ve hep kitlelere, halkın yüzde seksenine, doksanına tırnaktan, ayaktan, parmaktan yaratılmış gibi bakan.. -genel tavırları itibarıyla öyle- ve onları beğenmeyen, beğenmediğinden dolayı da, hep böyle kendilerine benzemelerini isteyen.. benzetmek için de bazen, kanunu, kuralı, demokrasiyi, Cumhuriyeti tanımadan her şeyi ayağının altına alan oligarşik bir azınlık… Bence bu, Anadolu insanındaki o aşkı, o heyacanı söndürmemeli, ümitlere dokunmamalı. Bu boyunduruk, Allah’ın izniyle, omuza alındığı gibi götürülmeli.

Rüyalarımızda Geleceğin Türkiye’si Var

Onlar böyle bir şey söylemeseler, devlete alternatif olma meselesi, samimiyetle kendi devletine adayan, milletine hizmet eden bu insanların rüyalarına bile girmez. Karşımda şimdi beş-on insan değil, bunların yerinde bin tane insan olsaydı, Süleymaniye Camiinde olduğu gibi, onlara sorardım; “Hiçbiriniz böyle bir şeyin rüyasını gördünüz mü?” “Hayır” diyeceklerdi. Freud’a göre de, rüyalar büyük ölçüde şuuraltı müktesebatın dışa vurmasıdır. Büyük ölçüde de öyledir. Şayet bir insan bir şeyin rüyasını bile görmüyorsa, bugüne kadar da görmemişse, o mevzuda hiçbir şey demiyorsa, onun o şeyle alakası yok demektir. Ama siz, bu insanlara, kimin elinde büyürse büyüsün, Türkiye’nin büyümesini sorsanız, “Siz Türk milletinin sıçrayıp devletler muvazenesinde muhteşem yerini almasıyla alakalı hiç rüya gördünüz mü?” deseniz, bin tane adam parmak kaldırır. Gelecekte biz olmasak bile, gelecek nesiller şanı çok yüce, uranyum gibi olan bu milleti gerçek konumuna ulaştıracaklardır. Onun rüyasını görmüşlerdir. Ama devlet, idare, siyaset.. bunlara gelince, biz onların rüyasını bile görmedik. Öyle bir rüya görsem ben, şahsım itibarıyla, kalkarım, seccademi sererim, iki rekat tevbe namazı kılarım, derim ki, “Allahım ben bu mevzuda ne türlü bir hata yaptım ki bana benim hayal dünyamı, tasavvur dünyamı, taakkul dünyamı kirletebilecek bir şeyi gönderdin?” derim. Ve ben bunları söylerken burada mevcut bulunan arkadaşlarımızın hissiyatına tercüman olma konumunda konuşuyorum. “Benimle bu recada müttefiktir cümle ihvanım!” diyorum. “Aynı duygu, aynı düşünceyi benimle paylaşıyorlar bu arkadaşlarım!” diyorum.

Ülke ve Devlet Kimsenin Tekelinde Değildir

Üçüncü mesele, Türkiye’de esasen devlete sahip çıkma, devleti koruyup kollama meselesi hiç kimsenin tekelinde değildir. O devlete –hafizanallah- şimalinden, cenubundan, doğusundan, batısından birisi saldırıverse, bir dönemde Çanakkale’de, bir dönemde Milli Mücadele’de mektepten boşalan lise talebelerinden alın da sakalını, bıyığını traş edip cepheye koşan insanımıza kadar herkes “Ben devletime dokundurmam, ben milletime dokundurmam!” diye koşacaktır cepheye. Hiç kimse bir başkasından kendisini daha ileride devletperver mi diyeyim, devletperest mi diyeyim, devletin koruyucusu, kollayıcısı mı diyeyim, siz ne derseniz deyin.. hiç kimse kendisini daha ileride görmesin. Hepimiz o devlet, o muhteşem millet uğruna değil bir kere, bin kere ölmeye razıyız, varlığımızı o uğurda feda etmeye hazırız. Hiç kimse öyle büyük iddialara kalkışmasın! Dolayısıyla, çok masum, Anadolu insanının ruhunda doğmuş ve ruhunda beliren bu meseleyi pratiğe dökmüş, gerçekleştirmiş -Allah’ın izni, inayetiyle- ve çağın hadisesini, dâsitâni bir hadiseyi ortaya koymuş bu insanların davranışlarını o türlü malul düşüncelerle kirletmeye kimsenin hakkı yoktur, haddi de değildir.

Ayrıca, Türkiye’de değişik sivil kuruluşlar var, iktisadî, siyasî, kültürel kuruluşlar var. Ticarî kuruluşlar var. Ve bunların değişik yerlerde, değişik devletlerde değişik münasebetleri oluyor, kervanlar teşkil ediyorlar uçaklarla, bir ülkeden bir ülkeye gidiyorlar. Ve devletin oralarda ticarî ateşeleri var, kültür ateşeleri var, elçileri var, konsolosları var; münasebete geçiyorlar onlarla. Onlar da devletlerini anlatmaya çalışıyorlar. “Acaba bunlarla devlete alternatif bir şeyler mi oluşturmaya çalışıyorlar?” Eğer öyle deniyorsa, bence onların üzerinde de durmak lazım. “Yok, onların böyle bir niyetleri yok” falan.. “Münhasıran bu eğitim ve kültür faaliyetleri içinde bulunan insanlar, bir alternatif olma peşinde” falan… diyorlarsa eskilerin “dava bilâ delil” dedikleri, mesnedsiz, delilsiz, körü körüne bir iddia demektir bu. Onlar neden devletin alternatifi sayılmıyor da bu samimi, doğrudan doğruya Anadolu’nun bağrından çıkmış, milletin bağrından çıkmış, -benim de tamamını, bütününü, kemmî ve keyfî buudlarıyla bilemediğim- bunca fedakar insanların fedakarlıkları, isnad edilen bir şeye bağlanarak, karalanmak isteniyor. Burada da derinden derine durup düşünmek lazım.

Bu arada, bir kısım ifade özürlü kimseler, bu meseleyi anlatırken maksadı aşan sözler söylemişlerse, bu da bence ne umum bu hareketi ilgilendirir, bağlar, ilzam eder ne de bu işin arkasında koşan insanları. Mesela, şöyle demiş olabilirler, bilemiyoruz, “Biz milletimize, devletimize hizmet ediyoruz, bize güvenebilirsiniz bu mevzuda…” Bir şey bekledikleri kimselerden beklediklerini bulamamışlarsa, resmî zevattan beklediklerini bulamamışlarsa, onlar o kadar halkın içinde olamamışlarsa ve bunlar halkın içindeyseler, halk bunlara daha fazla teveccüh ediyorsa, “Sizden ciddi şeyler bekliyoruz, gelin okul açın” diyorlarsa, hatta “üniversite açın” diyorlarsa, ki bu “diyorlarsa”nın haddi hesabı yok. Sadece bazı arkadaşların belli münasebetler düştükçe bana anlattıkları açısından söylenecek olursa, belki elli tane, yüz tane yer var böyle. Şimdi bu bir takdirdir nihayet. Takdir de takdir edilecek şeye aittir. Şayet bazıları takdir edilecek bir tavır sergileyememişse ama oradaki fahriler, gönüllüler, o sivil kuruluşlar onu sergilemişlerse, şimdi o güveni alıp bir başka tarafa yönlendirmeye bizim gücümüz yetmez; ne yapalım onu takdir ediyor, onu beğeniyor. Siz o zaman beğenilecek tavır ve davranış sergileyin. Öğretmenler gönderin dünyanın dört bir yanına, okullar açın dünyanın dört bir yanında, kültür lokaller açın, Türk dilini bir dünya dili haline getirin, herkes Türkçe’yi sevsin, Türkleri de sevsin ve gelecekte kendi rollerini oynadıkları zaman da, aynı zaman da destek bulsun. Siz yapın bunu.

Hatta bir adım daha ileri atarak, o hizmeti yapan arkadaşlara rağmen diyorum, o hasbî o fedakar, o sivil kuruluşları temsilcisi olan, finansörü olan, işadamı olan o arkadaşlara rağmen söylüyorum; gücüm yetse benim, ünüm ulaşsa diyeceğim ki: Eğer o bir kısım kimseler, “Bunları verin, biz idare edelim” diyorlarsa, siz de verin idare etsinler; görelim, idare oluyor mu, olmuyor mu? O bir fedakarlığa bağlı. O aç durarak hizmet etmeye bağlı.. o bir şey almadan vermeye bağlı.. o yaşadığı sürece, bir vazife gördüğü sürece, sultanlar gibi, krallar gibi yaşamanın yanında, emekli olduğu zaman da villalara konan insanın yapacağı şey değildir. Geriye gittiği zaman dul, evsiz bir eş bırakan insanların, yetim, kimsesiz çocuklar bırakan kahramanların işidir. Bence götüremeyeceğin işe ne talip ol ne de “ben yaparım” de. Senin bundan sonra yapacağın şeyler, bugüne kadar yaptığın şeylerden bellidir. Yaptığın şeyler yapacağın şeylerin referansıdır. Haddini bil, sen ileriye matuf söz söyleme, onu fedakar insanlar yapıyor, kendini Türk milletini i’laya adamış insanlar yapıyor, “Falan yok, filan yok, falanın filanın şahsiyeti de yok, enaniyeti de yok, Türk milleti var!“ inancını taşıyanlar yapıyor. Kimsenin devlete alternatif gibi bir şey üretme, o mevzuda bir cehd ve gayretinin bulunması söz konusu değil; devleti destekleme payandaları, sürgünleri oluşturma gayreti vardır. Gelecekte o devletin başında kim olursa olsun, onlar çok rahatlıkla kullanabilecekleri bir kısım şeylere, dinamiklere sahip olacak ve alacak –inşallah- devletlerini ondan daha ileriye götüreceklerdir. Evet, bu da meselenin bir diğer yanıdır.

Bence, bulunmuş bir yol vardır. Cenab-ı Hakk’ın, insanımızı sevkettiği bir hizmet zemini vardır. Bu hizmet inşallah sonsuza kadar devam edecektir. Biz ölüp gideceğiz, arkadan gelenler daha ciddi bir aşkla, bir iştiyakla sahip çıkacak ve götüreceklerdir. Götürsünler inşallah, dünyaya tâlib ü râgıb olmadan kendi zevkleri adına, kendi hayatları adına her şeyi istihkar ederek, her şeyden müstağni kalarak bu hizmeti inşaallah götüreceklerdir. Öyle götürsünler, dünyevi, uhrevi beklentilere girmesinler. Bunların hepsi milletimiz ve devletimiz adına yapılması gerekli olan şeyler. Seleflerimiz bunu yaptılar, Allah’ın huzurunda onlardan geri kalmak, onların mazhar olduğu şeylerden mahrum kalmak istemeyiz. Onlarla beraber haşr u neşr olmanın yolu da bence onların yolunda yürümeden geçer. Onların yolunda yürümeye çalışıyoruz.

Devlet Sivil Kuruluşlarla Desteklenmeli

Bir başka husus: Devletin yaptığı güzel, büyük şeyler vardır ki biz yapamayız onları. Devlet devletçe, devletin yapabileceği büyük şeyler yapar. Ama bazı şeyler de vardır ki, onu devlet yapamayabilir. Devletin bazı yerlerde okul açması, kültür lokalleri açması.. bunlar, biraz da devletler arası münasebetlere bağlı şeylerdir. Sizin belli bir dönemde bir devletle münasebetleriniz çok iyidir. Ticarî, sinaî, iktisadî, kültürel münasebetleriniz çok iyidir. Fakat, dünyada sosyal coğrafyada sürekli değişimler oluyor, değişimler yaşanıyor. Bir bakıyorsunuz Fransa sizin yanınızda, bir de bakıyorsunuz karşınızda. Bir bakıyorsunuz Hollanda yanınızda, bir de bakıyorsunuz karşınızda. Devlet bir yerde üniversite açıyor, bir yerde, diyelim, lise açıyor; bir yerde bir lisan kursu açıyor. Sizin böyle bir şey yapmanız devletler arası münasebete bağlı olunca, münasebetler bozulduğu an, onu da kapatırlar orada. Bence akıllı bir devlet, bu mevzuda alternatifli hareket eder. Sivil kuruluşları harekete geçirir. Kendi bazı şeyler yapmaya çalışır, devlet büyüklüğünde, devletin şanına yakışır şekilde. Ama bu arada alternatifleri de olur onun. Sivil kuruluşlara der ki “Siz de yapın bir şey. Ezkaza bizimle münasebetler bozulunca siz bu işi devam ettirirsiniz.” Ve öyle olmuştur; bazı yerlerde -bağışlayın- fiyaskoların yaşanması iki devlet arasındaki münasebetlerin olumlu gitmemesinden kaynaklanmıştır. Asya’da bir devletle Türkiye arasındaki münasebetlerin bozuk gitmesinden ötürü, orada o eğitim faaliyetlerinin önü kesilmiştir. Akıllı bir devlet bence çok alternatifli olur. Hatta sadece, eğitim, okullar, kültür lokalleri, lisan kursları… filan demez; sanat aktiviteleri gibi topluma mal olabilecek şeyler, bir tiyatro grubu, bir sinema grubu kurar orada; birilerine “çık” dedikleri zaman da orada kalabilecek insanlar yine oradaki bakiye olur, o düşünceyi devam ettirirler, o hareketi devam ettirirler. Çok alternatifli olmak lazım. Çok kanallardan farklı sürgünler gibi, dünyanın dört bir yanına uzayıp gitmek lazım.

Ama unutmamak lazım ki, biz ne yapıyorsak hepsini milletimiz adına yapıyoruz, hepsi devletimiz içindir. Devlet bir gün gelse bize dese ki, siviliyle, askeriyle “Siz şimdilik elinizi çekin bu işten; biz bu işe vaziyet ediyoruz.” Biz, “Baş-göz üstüne” der, elimizi eteğimizi çekeriz o işten. O iş nasıl olsa yapılıyor, diye düşünürüz. Yiğitçe, yüreğimizi ortaya koyarak buna hazır olduğumuzu bütün arkadaşlarımız her yerde söyleyebilirler. Fakat, değişik, böyle tuhaf tuhaf düşünceler üreten insanlar da yiğitçe oralara sahip çıkmasını bilmelidirler.

Hiçbir sivil kuruluş, hiçbir ekip, hiçbir hareket, hiçbir grup kendisini devletin yerine koymamalı; aksine devlete destek olmalı; devletin şöyle-böyle belli durumlardan ötürü boşluk bıraktığı yerleri doldurmaya çalışmalı. Bunu yaparken, “Ben devletimin buradaki bir elemanıyım. Devletim hesabına yapıyorum” mülahazalarından da uzaklaşmamalı. Hep devletin arkasında olmalı, hep devlete dayanmalı, her şeyini hep devlet için yapmalı. Şu biraz evvel samimane söylediğim, eskiden de söylediğim mülahazaları da ifade ederek gerçek düşüncesini ortaya koymalı. Ordu bozanlık yapmamalı, devletine sahip çıkmalı. Öbürleri de ordu bozanlık yapıp devlet adına hizmet eden insanların moralini bozmamalı. Onlara çamur atmamalı, zift sıkmamalı, bu hareketi karalamamalı. Onlara düşen şey de odur. Sesimin, sözümün ulaştığı yere kadar herkese diyorum; bu mevzuda hiçkimse “Falana, filana alternatifim, ben falanın yaptığını yapıyorum, ben onlardan daha iyi beceriyorum bu işi” gibi iddialara kat’iyen kalkmamalı.

Devlet Kim?

Burada unuttuğum, fakat istidradi, antrparantez arzedeceğim bir husus daha var: Aslında bu hareketin gönüllüleri en küçüğünden en büyüğüne kadar, ister sınaî, ister ticarî, isterse kültürel faaliyetleri itibarıyla ne yaptılarsa hepsini sordular. Ben bazılarını biliyorum: Merhum Turgut Özal belki yirmi yere mektup yazdı, devletin zirvesindeki bir insan. Başbakanken bunu yaptığı gibi, cumhurbaşkanıyken de bunu yaptı. Hatta son seyahatinde, geçende kendisine yakın olanlardan bir tanesi ifade etti, “Benim yanımda, bir devlet başkanına ‘Ben bu işin kefiliyim’ dedi.” şeklinde konuştu. Şimdi devletin başındaki, zirvesindeki bir insan “Ben bu işin kefiliyim, ben bu işin arkasındayım, bir sorumluluğu varsa bu meselenin bana râcîdir“ diyorsa, o zaman devlet kim? Devlet ona sahip çıkıyor. Devlet kendisine alternatife mi sahip çıkıyor? Sayın Süleyman Demirel’in bu konudaki imzasız gördüğüm mektupları belki yirmi taneydi. Benim görmediklerim belki kırk tane vardır. Kırk tane devlet başkanına selahiyetle mektup yazıyor. Bazılarına da imza atıyor, diyor ki “Üstünü doldurun nasıl istiyorsanız, götürün.” Bu yiğitçe bir tavırdır. Bunu alkışlamak lazım. Başbakanken yapıyor bunu; Süleyman bey, Çankaya’ya çıktığı zaman da bunu yapıyor, sahip çıkıyor.

Arkadan Sayın Bülent Ecevit geliyor. Kritik bir dönem, Şubat rüzgarlarının estiği bir dönemde geliyor bu insan. Kendisine üst üste brifingler veriliyor. Şimdiye kadar gelmiş devlet adamları içinde çok vardır öyle, hepsini takdirle yad ederiz; fakat o, hakikaten onurlu hareketleri karşısında saygı duyacağımız tavırlar sergilemiştir. Kendisine anlatılan şeylerin pek çoğu karşısında elinin tersiyle itip “Ben bunlarla tatmin olmadım, doğru değil bunlar. Osmanlı döneminde bile yapılmayan şeyler yapılıyor” demiştir. Biz bunları görmezlikten gelirsek nankörlük olur. Şimdi o, devletin başındaki bir insan, aynı zamanda sosyal-demokrat kültürle yetişmiş bir insan. Orayı da biliyor, burayı da biliyor, şurayı da biliyor bu insan. Şimdi bu insan bu mevzuyu sezemeyecek, kendisine alternatifi sezemeyecek de siz kalkıp arkadan arkaya tuhaf tuhaf iddialarda bulunacaksınız; insaf edin, utanın!

Tansu Hanım aynı şeyi yapıyor, Mesut Bey gelip aynı şeyi yapıyor, “Nasıl yapalım?” diyor. Arkadan gelenler aynı şeyi yapıyor; sağdaki aynı şeyi yapıyor, soldaki aynı şeyi yapıyor, herkes aynı şeyi yapıyor; devletin adamları yapıyor, üniversitedeki aydınlar yapıyor.. o aydınlar mülahazalarını kitap haline getiriyor, belki seksen binlere, yüzbinlere varabilecek şekilde yüksek tirajla bu kitaplar değişik yerlere dağıtılıyor. O zaman siz neye devlet diyorsunuz? Sizin eğitim müesseselerinizin yanında olduğu bir şey, o devlet değilse; rical-i devletin yanında olduğu bir şey, o devlet değilse…

Hareketin Beratı

Kaldı ki, bir-iki defa da soru önergesi verilmiştir. Ve bunlar orada olumlu olarak cevaplandırılmıştır. Nerede? “Hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir”; işte bu sözün, bu mazmunun temsil edildiği yerde; Büyük Millet Meclisi’nde. Büyük Millet Meclisi’nde “hareketin beraatı” diyebileceğiniz şekilde, “Evet bu, Türk milletinin menfaati ve çıkarları hesabınadır” denmiştir.. o zaman sen hangi devletten bahsediyorsun? Rical-i devletin bu mevzudaki mütalaalarına rağmen, Büyük Millet Meclisi’nin bu mevzudaki mütalaasına rağmen, sen bir yerde şaz şaz konuşuyorsan; kaideye aykırı, kurala aykırı, kanuna aykırı, kanunu temsil edenlere, yürütme organına, yasama organına aykırı konuşuyorsan, kendi durumunu sorgulaman lazım; az insaf edip kendinle yüzleşmen lazım. Dolayısıyla, millete mal olmuş bir hareket gönüllüler tarafından temsil ediliyor, Allah’ın izniyle, sonuna kadar da temsil edilecektir. Falanın, filanın şöyle demesi, hiçbir şey ifade etmez, “Güneş balçıkla sıvanmaz!”

Baskınlarda Neler Bulundu?

Burada antrparantez bir şey daha ifade edeceğim: Bu müesseselerin başına gelen şeylere şahit olmadım. O mevzuda açık, net bir şey diyemem. Ama ister Türkiye’de ister burada, yanıma gelen insanlar defaatle bana anlattılar bunu. Değişik hükümet dönemleri oldu. Yani, bir dönemde belli bir kesimin hükümetin üzerinde de ağırlığı oldu ve bu müesselere karşı ciddi bir takip, teftiş adı altında bir takip bombardımanı yaşandı. Teftişlerde genelde haber verirler, “Geliyoruz, şu konulara bakacağız.” derler. Fakat, gözleri dola dola anlatan arkadaşlar diyorlar ki, “Gece yarısı baskına maruz kaldık. Hatta kızların kaldığı yurtlarda onların dolaplarını didik didik aradılar. Yastıklarının altına baktılar, yatakları kaldırdılar baktılar, ne zaman teftişin yapılacağını bilemedik.” Ve hemen her yerde bu cereyan etti. Bu işin başladığından bugüne kadar belki beş-altı hükümet değişti ve değişik hükümetler döneminde bu bütün şiddetiyle devam etti. Şiddetle geldiler, öfkeyle geldiler, şiddet ve öfke dürtüleriyle, teftişe yakışmayacak şekilde davrandılar, hatta bazen bir kısım münasebetsizlikler de sergilediler.. her şeyi yaptılar. Ama şimdiye kadar, Türkiye’deki milli eğitim kanun ve mevzuatına muhalif hiçbir şey görmediler. Büyük-küçük hiçbir talebenin olumsuz bir ifadesine şahit olmadılar. İfade almalar oldu. Ciddi kontroller oldu, dinlemeler oldu, defterlere bakmalar oldu, bilgisayarlara girmeler oldu, her şey didik didik arandı, hiçbir dönemde olmadığı şekilde arandı; fakat kanuna, mevzuata, demokrasiye, cumhuriyete, laikliğe ters bir kelimenin binde bir parçası kadar bile bir şeye rastlanmadı. O zaman ne diyorsunuz siz? O okullar için de ne diyorsunuz? İşte devlet kontrol ediyor. Devlet teftiş ediyor, devletin okuludur, Milli Eğitim’in kontrolü altındadır.

Bu açıdan, zannediyorum, -başa dönüyorum yine- bazı şaz kimseler, oligarşik azınlık, başaramadıkları bir şeyden dolayı, ya cibilli ruhlarında dine, imana, milli ruha, bizim ruh ve mana köklerimize, milli ruh köklerimize karşı içinde düşmanlık besleyen bazı kimseler hazımsızlıklarından dolayı yapıyorlar veya bugüne kadar milletimiz adına ciddi hiçbir şey yapamamış ve yarınlar adına da hiçbir şey yapacak gibi görünmeyen, hiçbir şey vadetmeyen, sadece “Nerede bir villa kapabilirim” hülyalarıyla oturup kalkan kimseler kıskançlıkları sebebiyle yapıyorlar. Onların bu türlü olumlu şeyleri hazmedememelerini gayet normal görmek lazım. Hazımsızlıkları devam ediyor. Benim ağzıma yakışmaz ve siz de o türlü şeyleri bilmiyorsunuz, size de o türlü şeyleri dolaylı yoldan bile olsa telkin ediyor olmak istemem. “Öfkeleri altında kalsınlar, ezilsinler; beyin kanamasında gitsinler” demem, diyemem. Senelerden beri aleyhte can alıcı hasmım gibi davranan, bir tek kelime olumlu bir şey yazmayan insanlar için bile “Bey” dedim. “Paşa” dedim ve Cenab-ı Hak lütfuyla, inayetiyle, hidayetiyle ufuklarını açsın, insanımızın yararına yapılan bu hizmetleri olduğu gibi, kendi derinlikleriyle onlara da göstersin.. dilek ve temennisinde bulundum. O temennimi bir kere daha yeniliyorum.

Soru: Devlete sızmak isteniyor deniyor, buna ne diyebiliriz?

Cevap: Biz o devletin adamlarıyız. Ben Anadolu insanıyım, öz be öz. Kana, deme, damara, kafatasına bağlı bir ırkçı değilim, öyle bir Turancı değilim. Fakat, milletimi aşk derecesinde seviyorum. Bir insanın kendi memleketindeki bazı müesseselere girmesi, bazılarını teşvik etmesi buna sızma denmez ki.. o sızmayı bir dönemde Türk milletinden olmayanlar yaptılar, belli bir dönemde, belli bir yere kadar da geldiler. Şimdiki endişelerinin altında da o var.

Sen bu milletin evladısın, bu milletin bir ferdisin. Her yerde bulunma hakkındır senin. Ama bazıları, evet “bazıları” dolambaçlı yollarla çok önemli, hayatî yerleri tutmuşlar; yani, gelmiş hipofiz bezine oturmuş, milletin görme sinir sistemini baskı altına almışlar, milletin doğru görmesine engel oluyorlar; sizin davranışlarınızı, hareketlerinizi de o paranoyayla, “Efendim, bunlar sızmak istiyorlar.” diyerek yorumluyorlar.

Onlar sızma meselesine öyle kilitlenmişler ki, artık bir yerde kapının zili çalsa “sızma” diyor, kapının tokmağına dokunulsa “bu da sızma” diyor.. sızma, sızma.. sızma paranoyası yaşıyorlar. Bir milletin ferdi, kendi milleti içinde, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer, adliyeye de girer, istihbarata da girer, hariciyeye de girer, askeriyeye de girer… Neden millet girmeyecekmiş buralara? Anadolu insanını sadece Kur’an kurslarına mı bağlamak istiyorsunuz? Yalnızca o mevzuda mı teşvikte bulunalım; “Sadece İmam hatiplere gitsinler” mi diyelim? Hayır, dün dediğim gibi, evvelki gün de dediğim gibi, dün de dedim, bugün de söylüyorum, “Anadolu insanı, Anadolu’da olan her şey onunsa şayet, her yere girme onun hakkıdır, hakkını kullanıyor. Böyle bir hakkı kullanmaya mani olmak haksızlıktır, zulümdür, irtikaptır; geriye teper bu bir gün.. “Zalimin zulmü varsa, mazlumun da Allah’ı var; bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.”

Sesim ulaşsaydı Anadolu’ya bir kere daha bağıracaktım: Çocuklarınızı Kur’an kurslarına koyduğunuz kadar, İmam Hatip’e de koyun; oraya koyduğunuz kadar mülkiyede de okutun.. Anadolu insanına diyorum ben.. oraya koyduğunuz kadar Adliye’de de okutun; yönlendirin her tarafa, çünkü ülke sizin ülkeniz, o müesseseler de sizin müesseseleriniz.

Bayram Sohbeti

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bayram hakkında “Ramazan’ın bütün vâridâtına vâris-i has olan, hayrı, bereketi, neşesi sıkıştırılmış bir gün” demiştiniz? Bu ifadeyi biraz açabilir misiniz?

Cevap: Merhum Necip Fazıl, hakiki mü’mini, iyice sıkıştırılmış bir şeker kalıbına benzetir ve “Mü’min sıkıştırılmış şeker gibidir, deryayı tatlandıracak güce sahiptir.” derdi. Evet, iyi inanmış ve inancını tavırlarına, davranışlarına da yansıtabilmiş bir insan, çevresi için rahmettir; o, bir ölçüde etrafındaki herkesi ve her şeyi tatlandırır. O öyle bir şeker kalıbı gibidir ki, onu tuz yoğunluğu yüksek bir denize de atsanız, o koca denizi bile şerbet yapabilecek kadar tat ihtiva eder.

İşte, bayram da, kısalığına rağmen haftaların, hatta ayların varidâtını, hayrını, bereketini ve neşesini bağrında saklayan bir zaman dilimidir. Bayramda Cenâb-ı Hakk’ın öyle ekstradan teveccühleri ve sürpriz ihsanları vardır ki, onlara bayram olmayan on günde, belki bir ayda, belki on ayda, belki birkaç senede ulaşılamaz. Yapılan bütün hayır ve hasenât ancak Cenâb-ı Hakk’ın teveccühüyle değer kazanır; bayram işte öyle bir ilahî teveccühün en önemli vesilelerindendir; adeta bir ömrü tatlandıracak kadar engin ilahî lütuflara mazhar olma vaktidir.

Tabii, böyle bir mazhariyet Ramazan’ın hakkını vermiş, bayramda da laubâlîliğe girmemiş insanlar için söz konusudur. Bayramı sadece bir tatil olarak gören, bir ay boyunca yemeden, içmeden alıkonulmuş olmanın intikamını alıyormuşçasına abur–cubur her şeyi yiyen ve mübarek günlerde muvakkaten uzak durduğu haramlara yeniden giren kimselerin bayramın hususi varidâtından istifade etmesi çok zordur. Ancak bayramda da Ramazan’daki temkin ve teyakkuzunu koruyan, imsak-iftar arası mübahlardan elini–eteğini çektiği gibi hayat boyu da haramlara karşı mesafeli duran ve kulluğunun idraki içinde bulunan insanlardır ki, onlar, kısa bir zaman içine çok hayır ve hasenâtın sıkıştırılmışlığına mazhar olurlar. Onlar için bayram, Ramazan’ın vâris-i hassıdır; yani, Ramazan’da sevap ve mükafat adına ne va’dedilmişse, bayramda da onları bulmak, aynı semerelere sahip olmak mümkündür. Nasıl ki, Kadir gecesi sıkıştırılmış bir hayrât u hasenâtı bağrında saklar; bayram da öyledir. Şu kadar var ki, Ramazan günlerini ve Kadir gecesini Allah’a kurbet vesileleri olarak değerlendirmek söz konusudur; bayramda ise kurbet ümidi esastır, “Allah’ın izniyle o kurbeti elde ettik; bir neferdik, müşirliğe yükseldik” şeklindeki reca mevzubahistir.

Bayram, kat’iyen Ramazan’dan çıkmış olmanın, oruç günlerini arkada bırakmanın ve rahatça yeme-içme serbestliğine ermenin sevinci değildir. O, kulluk vazifesini eda etmiş olma ve Cenâb-ı Hakk’ın gufrânına kavuşmuş bulunma ümidiyle gelen gönül inşirahıdır.  Biz, Ramazan’ı ve oruç günlerini arkada bırakmanın değil, hata ve günahların ağırlığından kurtulmuş olmanın bayramını yaparız. Alvar İmamı’nın, “Mevlâ bizi affede bayram o bayram olur / Cürm ü hatalar gide bayram o bayram olur” sözleri genel duygu ve düşüncemizi çok güzel ifade eder. Evet, bizim bayramımız, evveli rahmet, ortası mağfiret ve sonu da Cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan-ı şerifi tam değerlendirip, ateşten azad olma ümidimiz üzerine kurduğumuz bir bayramdır; Allah’ın rahmetinin enginliği ve o rahmetten nasiplenme beklentisi üzerine bina ettiğimiz bir bayramdır.

Gerçi, oruç sonunda bize lutfedileceği vaad buyrulan şeyleri henüz almadık. Allah’ın özel teveccühünü maddî alıcılarımızla ve dünyevî ölçülerimizle takdir etmemiz de mümkün değil. “Oruç sırf Benim içindir; onun karşılığını da bizzat Ben vereceğim” vaad-i sübhânîsi ile nazara verilen mükafat her ne ise onu da tam bilemiyoruz ve henüz o mükafatı da almadık. Fakat, Allah’ın va’dine öyle inanıyoruz ki, bunları bize verecek ve bizim beklentilerimizin çok çok ötesinde, bitip tükenme bilmeyen hazinelerinin büyüklüğüne göre bize lütuflarda bulunacak. İnanıyoruz ki, bizi Ramazan’a ulaştıran, bir ay boyunca iftar-sahur arası kulluk mekiği dokuma imkanına kavuşturan, elimizden geldiği kadarıyla vazifelerimizi yapma güç ve kuvveti vererek nihayet bizi bayramla buluşturan Rahman u Rahim ileride şimdikinden daha fazla mes’ud olacağımız mutlu günleri de nasip edecek. İşte bu inançla bayramı idrak ediyor ve ebedî saadet saraylarında geçireceğimiz asıl bayramların hülyalarıyla doluyoruz.

Evet, bütün bir ömür boyu, Cennet yolunda önümüzü kesen sıkıntılar, meşakkatler ve gâilelerle; Cehennem’e çeken türlü türlü arzular, iştihalar ve şehvetlerle mücadele ede ede Cuma yamaçlarına ulaşacağımızı ümit ettiğimiz gibi, iyi bir imtihan vermeye çalışıp “Hak rızası” çizgisinde geçirmeye gayret ettiğimiz Ramazan’dan sonra da ahiret hesabına önemli yatırımlara muvaffak olduğumuz düşüncesiyle, buna muvaffak eden Zat’a karşı içimizde rahmet buudlu bir kısım beklentilerin hasıl olması gayet normaldir, hattâ bu türlü ümit ve beklentiler Allah’a inanmış olmanın gereğidir. Dolayısıyla, bayram bizim için, ebedî saadet adına ümit ve beklentilerimizi bağladığımız inşirah günüdür.

Diğer taraftan, bizim bayramlarımız başka kültürlerin karnaval ve kutlamalarından çok çok farklıdır. Mü’minlerin tavır ve davranışlarında bayramlarda bile laubâlîlik, taşkınlık ve dengesizlik asla görülmez. Mü’minlerin, dengeli hareketlerinde, vakur davranışlarında, derin bakışlarında hep Kur’ân’a uyanmış ve Kur’ân dinlemiş olmanın ciddiyeti vardır. Onlar, her zaman olduğu gibi bayramlarda da Allah’a ve Peygamber’e açık durur; başkalarıyla münasebetlerini saygı, sevgi ve şefkat yörüngeli götürürler. O mübarek günlerin hiçbir anını heder etmemeye çalışırlar.

Bildiğim kadarıyla, Peygamber Efendimiz döneminde bayram günlerinde işler tatil edilmiyordu. İnsanlar günlük işlerini yine yapıyorlardı. Bayram namazı ve hutbesiyle o günü diğerlerine göre daha farklı karşılıyorlardı; sonra da birbirlerine tebessüm teatisinde bulunuyor, fakiri-fukarayı gözetiyor ve eşe-dosta yemek yediriyorlardı. Günümüzde, bayramlar biraz da bizim kendi törelerimizin rengine bürünüyor. Böyle mübarek bir gün bahane yapılarak tatil ilan ediliyor. Kabir ziyaretlerine daha bir ehemmiyet veriliyor. Sıla-yı rahim adına gidip gelmeler, arayıp sormalar bayrama ayrı bir derinlik kazandırıyor. Anne, baba ve çocuklar arasındaki münasebetler bir kere daha pekiştirilmiş oluyor. Çocuk yuvaları ve huzur evleri gibi yerlerde ziyaretçi bekleyen ve arayıp soranı olmama talihsizliğiyle kıvranan kimseler ziyaret ediliyor, sevindiriliyor. Böylece, bir yönüyle, daha geniş manada bir sıla-yı rahimde bulunuluyor.. Cenab-ı Allah’ın af ve mağfiretine erme ümit ve beklentisi esas olmakla beraber, temelde dine aykırı olmayan, belki asıl kaynaklar itibarıyla dine dayanan ama zahiren örflerimizden, adetlerimizden kaynaklanan şeyler de bayrama farklı manalar katıyor.

Soru: Daha önceki yıllarda yine bir bayram sohbeti münasebetiyle, “İslam yeniden doğa, bayram o bayram olur; ışık zulmeti boğa bayram o bayram olur” buyurmuştunuz. Bu, müntehadaki bir bayram mıdır?

Cevap: Biz, topyekün insanlığın İslam’a ve Kur’an’ın mesajına muhtaç olduğuna inanıyoruz. Evet, insanlık, İslam’la tanıştığı ve İlahî Beyan’ın nuruyla buluştuğu zaman bayram edecek. Kederli çehreler ancak iman esaslarının kalbde hasıl ettiği inşirahla gülecek.

Şu anda idrak ettiğimiz bayram, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın pek çok lütfunu beraberinde getiriyor. Allah, bize bir ay oruç tutmayı ve kulluğumuzu daha engince eda etmeyi lütuf buyurdu; şimdi de bayram bahşediyor. Bir ay boyunca, bir ölçüde bütün dünyaya Ramazan boyası çaldığı gibi, şimdi de dünyanın değişik yerlerinde aynı güzellikleri yaşatıyor ve bizi ayrı bir sevince ulaştırıyor. Bir bir Ramazanlaşan, bir bir bayram sevinci duyan insanlar koca bir deryadan mesajlar taşıyor; parça parça, damla damla büyük bir deryayı oluşturuyor.

Bize şimdilik bu kadar lütuflarda bulunan Allah, adeta bir gün zulmetleri bütün bütün boğacağını ve her tarafa rahmet yağdıracağını gösteriyor. İnşaallah ortalık ağarıyor; dünya bir bayram arefesinde, gün bayrama kayıyor. Allah inayetini üzerimizden eksik etmesin..

Soru: Cenâb-ı Hakk’ın bayrama özel lütuflarını duymanın nisbeti mekana göre değişir mi? Mesela, bayramı gurbette duyuş ile onu sılada karşılayış farklı mıdır?

Cevap: Gurbet, şayet Allah rızası için yaşanan bir gurbetse, öyle bir gurbette bayramı duyma, sılada bayram yapmadan çok daha derindir. Bir insan kendi ülkesinde, bayramı bütün şatafat ve debdebesiyle, olanca ihtişamıyla yaşayabilir; fakat, zannediyorum, onu gurbette hicran duygularıyla karşılama Cenab-ı Hak katında daha değerlidir.

Bir insanın gurbette ölmesi, Allah nezdinde nasıl değerli ise ya da Allah rızası için vatanından ayrılan bir insanın hicreti nasıl kıymetler üstü kıymete ulaşıyorsa, aynen öyle de, dine, Kur’an’a ve insanî değerlere hizmete bağlı olarak veya ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün cebrine maruz kalarak gurbette bayram yapan insanın bayramı da çok derinleşir; o insanı farklı buudlara ulaştırır.

Soru: Ramazan boyunca ekrana yansıyan eğitim, hoşgörü ve diyalog faaliyetleri hakkında, “Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır” buyurdunuz. Bu sözü nasıl anlamalıyız?

Cevap: Televizyonda seyrettiğim ve bazılarından dinlediğim hadiseler o kadar aşkın şeyler ki, bunları sadece insanların cehd ve gayretine vermek bakış açısını ayarlayamamak ve yanlış görüp yanlış değerlendirmek olur. Bir insanın, yalnızca Allah’a itimat ederek, okul açmak için adını bile bilmediği bir ülkeye gitmesi, daha uçaktayken, gideceği yerde mutlaka müracaat etmesi gereken insanla tanışması, uçaktan iner inmez hiç tanımadığı biri tarafından karşılanması, karşılayan şahsın “Ne zamandır sizi bekliyorduk, nerede kaldınız?” demesi ve oraya vardıktan üç ay sonra okul açmaya muvaffak olması, gönüllere girmesi, kendini ve temsil ettiği değerleri sevdirmesi… bütün bunlar ihtimal hesaplarıyla açıklanamayacak kadar sırlı hadiselerdir.. ve bu türlü hadiseler üç beş tane de değildir; fedakâr ve samimi eğitim gönüllülerinin, sevgi kahramanlarının gittiği her yerde benzeri hadiseler yaşanmıştır.

Dolayısıyla, meseleyi geniş dairede, bir makro plan olarak ele aldığınız zaman, onun insan dehasını, beşerî plan, proje ve tedbirleri çok çok aştığını görürsünüz. Şu olmasaydı şöyle olmazdı, şöyle olmayınca da bu netice çıkmazdı… şeklinde arka arkaya sıralayacağınız o kadar çok sebep vardır ki, bu sebeplerin herbirinin yerli yerine oturması ve bugünkü tabloyu meydana getirmesi Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve lütfundan başka hiçbir şeyle kesinlikle açıklanamaz.

Öyle büyük büyük projeleri yapıp sonra da hayata geçirmek şöyle dursun, insan iki güzel cümle söylemeyi, güzel bir söz etmeyi bile Allah’tan bilmeli. Fakat bunu vicdanınca bilmeli, o bilmeyi vicdanına da mal etmeli. Bazen “Bunlar Allah’tan!..” dersiniz, ama bu nazarî bir kabulün ifadesidir. Hayır, nazarî kabul yeterli değildir, asıl olan vicdanın kabul etmesidir. Yani, nefse en küçük bir pay çıkarıldığında, vicdanın “Estağfirullah ya Rabbi, bunu sahiplenirsem dalalete sapmış olurum, her şey Sen’den!” diye inlemesidir. Mesela, insanlar size itimat etseler, sözlerinize güvenseler ve sizin işaretleriniz istikametinde bazı şeyler yapsalar dahi, şayet siz “Şöyle yönlendirdim, şuraya gönderdim, şunları yaptırdım.” türünden mülahazalara girer ve meselenin öşrüne bile sahip çıkarsanız, bu duygular bir an zihninize geldiğinde hemen odanıza çekilip “Ya Rabbi, şirkten Sana sığınıyorum!” demezseniz, kaybetmiş olursunuz. Bu çok nazik bir konudur. Bir lütf-u ilahî olarak sa’ye terettüp eden muvaffakiyetler de O’ndandır ve siz kat’iyen onlara sahip çıkamazsınız. Evet, “Sizi de yaptıklarınızı da yaratan Allah’tır” hakikati bu gerçeğin ifadesidir. Sebepler neticesinde ortaya çıkan da, sebepleri yaratan da Allah’tır. Fakat, öyle ince bir sır vardır ki, mesele iktiran içinde cereyan ettiğinden dolayı sebepler öne çıkmaktadır. İşte, soruda dile getirdiğiniz cümle de, her şeyin Allah’tan olduğunu ifade etme ve tevhid yolunda yürürken şirke düşmeme niyetinin seslendirilmesinden ibarettir.

Evet, bir taraftan tevhid hakikatinin dellallığını yapacaksınız, İbrahim Hakkı hazretleri gibi,

“Bulunmaz Rabbimin zıddı ve niddi, misli âlemde,
Ve suretten münezzehtir, mukaddestir teâlallah.
Şeriki yok, berîdir doğmadan doğurmadan ancak,
Ehaddir, küfvü yok, İhlâs içinde zikreder Allah.”

diyeceksiniz; diğer taraftan da “Öyle bir anlattım ki, herkes mest oldu; sözlerim insanları harekete geçirdi de bunlar meydana geldi.” şeklinde şirk kokan laflar edeceksiniz. Bir de bu sözleri, en münafıkça bir edayla, “İşte âcizâne hizmet ediyoruz; dilimizin döndüğünce anlatıyoruz.” diyerek iyice nifaka bulayacaksınız. Evet, en münafıkça laflar, “estağfirullah” gibi bir mübarek sözle ambalajlanan, tevazu perdesi altında telaffuz edilen ve vicdana mal olmamış laflardır. İşte, hem tevhid hakikatini anlatacaksınız, her şeyin Cenab-ı Hakk’a verilmesi gerektiğini söyleyeceksiniz, “Allah tektir, eşi–menendi yoktur” diyeceksiniz, hem de sebepleri Müsebbib yerine koyacak, O’na bir sürü eş koşacak ve “Yaptım, ettim” diyerek bir de kendi adınıza varlık iddiasında bulunacaksınız. Böyle bir tavır şirktir; yürüdüğünüz yolun âdâb u erkânına aykırı hareket etme ve kendinizle çelişkiye düşme demektir.

Ayrıca, nasıl ki yegâne hâlık Allah’tır ve her varlık O’nun var etmesiyle varlık sahasına çıkmıştır; aynen öyle de mevcudâttaki her şey ancak Cenâb-ı Hakk’ın kayyumiyetiyle varlığını sürdürmektedir. Bu gerçeğin her fırsatta dile getirilmesi gerektiği gibi bunun vicdanen kabul edilmesi de çok önemlidir. Bu kabul insanın bütün söz ve tavırlarına da yansımalıdır. Her şeyi Allah’tan bilme ve öyle ikrar etme, o kadar derin bir şükürdür ki, aynı zamanda nimetlerin kat kat artmasına da vesiledir. Dolayısıyla, Allah’tan gelen nimetleri ve bereketi kesmemenin yolu meseleyi gerçek sahibine vermektir.

Hasılı, eğitim ve diyalog faaliyetleri hakkında, “Bunlar gökler ötesinde yapılan bir makro planın yavaş yavaş gerçekleşen parçalarıdır” demek de hem bir hakikatin ifadesidir hem de o nimetlere karşı şükür duygusunun seslendirilişidir. Şayet, biz de nümunelerini gördüğümüz nimetlerin devam etmesini istiyorsak, Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve ihsanları karşısında her zaman müteyakkız insanlar gibi düşünmeli; tasavvur ve tahayyüllerimizi tevhid anlayışıyla test etmeli; söz ve tavırlarımızda tedbirli ve temkinli davranmalı ve tevhid yolunda şirke girmemeye, hatta şirk şaibesine bile düşmemeye azamî özen göstermeliyiz.
***
Not: Muhterem Hocamızın huzurunda arz edilen Bayram Hutbesi’ni okumak için tıklayınız.

Ramazan ve Disiplin İnsanı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Birer disiplin insanı haline gelebilmemiz için Ramazan ayının ne gibi katkıları olabilir? Ramazan-ı şerif bizde ne türlü alışkanlıklar hasıl etmelidir?

Cevap: Disiplin, frenkçe bir kelimedir; intizamın te’mini için uyulması gereken emir ve yasaklar, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve “düzen ruhu” manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise, belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir.

Aslında, bir mü’minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, ne zaman ne yapması gerektiğini, nelerle meşgul olması ve hangi işlerle uğraşması lazım geldiğini önceden bilmeli ve ona göre davranmalıdır. Onun, hangi işi önce yapacağını belirleme ve bir programa göre çalışma niyeti haricinde “Acaba şimdi ne yapsam?” şeklinde bir düşüncesi olmamalıdır. O, hem Cenab-ı Hakk’a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alakalı sorumluluklarını hem de kendi şahsî işlerini ve bunlardan hangisini ne zaman yapacağını mutlaka önceden tayin etmeli; her haliyle bir düzen ve intizam örneği sergilemelidir. Haddizatında, ibadetler iş tanzimi ve vakit taksimi için çok önemli birer köşe taşıdır ve inanan insan çoğu zaman işlerini o ibadet takvimine göre ayarlar: “Öğle namazından sonra; akşam namazından önce..” diyerek gününü belli dilimlere ayırır ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışır.

Zamanın kıymetini bilen ve ömrü, değerlendirilmesi gereken çok önemli bir nimet olarak gören kimseler, yeme içmeden yatıp-kalkmaya kadar her şeyi zabt u rabt altına alırlar; hiçbir meselelerini dağınıklık içinde ve sürüncemede bırakmazlar. Onlar bilirler ki, hem insanların hem de kurumların en verimli oldukları anlar, en düzenli oldukları zamanlardır.

İşte, Ramazan ayı, yemek-içmek-uyumak gibi nefsin arzu ettiği şeylere karşı tavır belirleyerek, bunları ihtiyaç ölçüsünde ve hamd ü şükür duyguları içerisinde gidermek suretiyle hayatı disipline etmeyi öğretir. Nefsanî isteklere karşı, kalb ve ruh atmosferine sığınarak, vicdanı harekete geçirip iradeyi güçlendirerek sürekli istikamet üzere olabilmeyi ders verir.

Ramazan-ı şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir. Evet, vakitli vakitsiz sürekli bir şeyler yeyip içmek ve mideyi hep dolu bulundurmak, hem bedene zarardır hem de Cenab-ı Hakk’ın hoşlanmadığı bir davranıştır.

Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır.

Ramazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü’min, hem Hakk’a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefâ ve sadâkat peşinde olur. O, sadece belli vakitlerde ibadet eden bir insan olmakla yetinmeyip, ubudiyet ufkuna yürür ve bütün gününü kulluk şuuruyla değerlendirir, her an ibadet ediyormuş gibi yaşar. Dünyevî eğilimlerden ve cismanî temayüllerden birazcık sıyrılınca, kendini Cenâb-ı Hakk’a adama ve bir hakikat eri olma hedefi belirir önünde. Bu hedefe ulaşmak maksadıyla, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, hep Allah için düşünme, Allah için konuşma, Allah için muhabbet duyma, “lillah, livechillah, lieclillâh” dairesi içinde kalma ve her zaman Hakk’a müteveccih bulunma denemeleri yapar; bu denemeler neticesinde başarıyı yakalamaya her gün biraz daha yaklaşır. Derken, tam bir vefa ve sadakat insanı olur. Zaten oruç, vefa duygusunun en güzel bir alametidir. Zira o, Allah ile kul arasında yapılmış bir anlaşmadır: Kul, belirli süreler dahilinde, belirli şeylerden vaz geçer ve bu suretle ahdinde vefalı olduğunu gösterir; Cenab-ı Hak da onun mükafatını bizzat Kendisinin vereceğini vaadeder. Allah’a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla ailevî ve içtimaî hayatında da tam bir “vefa abidesi” durumuna yükselir. Bu duyguyla, sıla-yı rahimi gözetir; herkese yardım eli uzatır; zekatını ödemekten asla kaçmaz; hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doyamaz.

Hakk’la münasebetin önemli bir şiarı da Kur’an okumak, dua dua Cenab-ı Allah’a yalvarmak ve sürekli O’na teveccühte bulunmaktır. Ne var ki, Kur’an-ı Kerim’in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı şerifte mümkün olmaktadır. Bu kutlu ay, damaklara bir Kur’an tadı çalmakta ve insanlara bir evrad ü ezkar disiplini de aşılamaktadır.

İşte, bir ay boyunca, yeme-içmeden yatıp kalkmaya, ibadet ü taatten evrad ü ezkâra kadar hayatın hemen her alanıyla alakalı bazı kaide ve kurallar çerçevesinde davranan, bir ölçüde disiplin ruhuna kavuşan ve düzenli yaşamaya alışan insanlar, Ramazan’dan sonra da aynı nizam ve intizamı korumalı, devam ettirmelidirler. Mesela, bir ayın her gecesinde uykuyu bölüp sahurun bereketinden istifade etmeye koşan, bu arada seccadeyle de bir vuslat yaşayan mü’minler, bu otuz geceyi bir temrinat süresi olarak değerlendirmeli ve artık senenin her gecesini bir vuslat koyu bilmeli, gecelerini hiç olmazsa bir kaç rek’at teheccüd namazıyla aydınlatmalıdırlar.

Evet, bir disiplin insanı, nasıl yaşayacağını ve nerede nasıl davranacağını önceden belirler; belli prensipler çerçevesinde kendine bir rota çizer ve attığı her adımı bilerek atar. Bizim, tavır ve davranışlarımızın renk, desen ve çizgilerini de dinimiz çok önceden belirlemiştir. Mesela, Allah’a ve Rasûlü’ne iman bizim için en önemli esastır. Bu esas, sonraki adımlarımızın yönünü de tayin eden bir yol işaretidir. Biz, inandığımız Rabbimizi, rehber bildiğimiz Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’i herkese anlatmakla mükellefiz. Dinimizi neşretmek bizim görevimizdir. Dolayısıyla, gönüllere girmeye çalışırız; çok güzel olan İslam’ın güzelliklerini sergilemek için onu güzelce temsil etmeye gayret gösteririz. Bu niyete matuf olarak, dinî kaynaklarımızın şekillendirdiği tavır ve davranışlarımızla insanların arasında bulunur; onlara kendi değerlerimizi tanıtırız. Gönül verdiğimiz hakikatleri herkese anlatmak için, şer’an katî haram olan meselelere girmeme kaydıyla, o mevzuda kullanılmasına cevaz verilen bütün vesileleri kullanır ve ne yapıp edip insanlarla iman hakikatleri arasındaki engelleri kaldırmak için çabalarız. Aynı zamanda, disiplin insanı olmakla kuralcı olmak arasındaki farka da dikkat eder; içinde yaşadığımız zamanın şartlarını da göz önünde bulundurma, kendi kültür ortamımızın gerçeklerini de gözetme ve devrin insanlarına onların anlayacağı bir dil ve üslupla hitap etme gibi hususlara da azami özen gösteririz.

Şayet, kendimizi Cenâb-ı Hakk’ın rızasına adamış ve o rızayı da Zat-ı Uluhiyeti duyurmaya bağlamışsak, artık nerede olursak olalım, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, bizim için durmak, acizliğe düşmek ve mesuliyetten kaçmak söz konusu değildir. Zira, “Bahar gelsin, hava ısınsın, çiçekler açsın, bülbüller ötmeye başlasın… işte o zaman ben de şakırım!” şeklindeki bir düşünce bir disiplin insanının mülahazası olamaz. O kışda da şakımalıdır, yazda da; baharda da güle türküler söylemelidir güzde de. O, her mevsime ve her döneme göre bir dil ve üslup tutturmalı, dilbeste olduğu hakikatleri terennüm etmekten asla geri durmamalıdır.

Tabii ki, böyle bir gönül yüceliği ve bu denli bir disiplin ruhu –hususî bir inayet olmazsa– bir anda kazanılmaz. O ufka ulaşmak, uzun bir zaman ve ciddi temrinat ister. Şu kadar var ki, Ramazan bir başlangıçtır ve o güzel hasletlere ulaşmak için çok bereketli bir ekim mevsimidir.

Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede “Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yeyin, için.” hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır.

Seni İsterim!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Ramazan-ı Şerif boyunca, toplumun bütün kesimlerinde az-çok bir farklılık hissediliyor. Bu farklılığı sadece kültüre bağlamak doğru mudur? Bu mübarek ayla gelen canlılıkta kültürümüzün tesiri ne kadardır?

Cevap: Duygu, düşünce ve tasarılar, evvela insanın içinde doğar, şekillenir, sonra da gelişme ortamını bulunca inkişaf eder ve ferdin bütün davranışlarını etkileyen birer unsura dönüşür. Kültür de, ilk önce iman ve iz’an şeklinde belirir, zamanla gelişip umum hayatı kuşatır; derken bütün beşerî davranışlarda ve hayatın her sahasında kendini hissettirir. Kültür, fertlerin düşünce ve his dünyalarının çevreye aksetmesiyle toplum vicdanında varlığa erer; iç ve dış kaynaklardan beslenir, gelişir ve zamanla milletin tabiatının bir derinliği hâline gelir. Öyle ki, mâbedden mektebe, sokaktan kışlaya, evden çarşı-pazara kadar her yerde bütün hayata tesir eder. İnsanlar kültürün tesirine iradî olarak girmeseler de, o iradeleri aşan sırlı bir güçle her zaman kendini onlara dinletir.

Evet, nazarî konular amelîye dönüşerek işlene işlene insanın benliğine mal olur, onun şuuraltı müktesebatını oluşturur; sonra da değişik çağrışımlarla -ki bunlar zemine ya da zamana ait çağrışımlar olabilir- ortaya çıkarak ferdin hal, tavır ve davranışlarına yön verir. Böyle bir yönlendirme neticesinde ortaya konan faaliyetler çok defa zorlanmadan yapılır. İnsan, kültürün bir parçası olarak yaptığı işlerde şuuraltı birikiminin rüzgarını da arkasına alarak daha rahat ve daha istekli hareket eder.

Kültürün Tesiri

Bu itibarla, rûha mâl edilen ama şuur altında uyumakta olan nice inanç, kabul, örf ve âdetler vardır ki, bunlar zaman zaman zihne ait bazı sâik ve vesilelerle uyanır, canlanır, harekete geçer; bazen gayet net, bazen de biraz matlaşmış olarak şekillenip ortaya çıkar. Mesela; biz, Allah’a, Peygamberlere, Kur’an’a ve ahirete iman hakikatlerini her zaman aynı derinlikte gönlümüzde duyamayabiliriz. Bu hakikatleri, delilleri ve tafsilatıyla her an aynı enginlikte hissedemeyebiliriz. Ancak, onlarla alakalı bir hususa azıcık dokunulsa, hemen onları tam kavramış bir insan tavrıyla vaziyet alır ve tepkimizi ortaya koyarız. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e imanımız, bağlılığımız, itimadımız, güvenimiz ve O’nun mesajına olan saygımız açısından duygu ve düşünce dünyamızda hep aynı çizgide bulunamasak ve sürekli sadakat ufkunun insanı olamasak bile, bir kimse bizim o mevzudaki itikadımıza ters bir şey söylese, hemen ona tepki gösteririz ve elden geldiğince onu ikna yoluna gideriz. Çünkü, bu değerler, bizim tabiatımıza mal olmuş, adeta mahiyetimizin bir derinliği ve bir buudu haline gelmiştir.

İşte, böyle çağrıştırıcı ve tetikleyici sebeplerle ortaya çıkan bir inancın da bir kıymeti vardır, hatta o da tam bir inançtır. Bu zaviyeden kültür, Ramazan’la gelen güzellikleri çağrıştıran, onlara karşı istek uyaran ve insanları hayırlı işlerin içinde bulunmaya teşvik eden çok önemli bir faktördür. Kültür, kökü mazimize dayanan bazı değerlerimizi hatırlamaya, onların rüzgarını da arkamıza almaya ve dünün ışığıyla bugünü aydınlatıp hali iyi değerlendirirerek geleceğe de ümitle bakmaya vesiledir.

Bildiğiniz gibi, “tenbih”, Arapça’da uyarma, ikaz ve nasihat demektir ve dilimizde de kullanılmaktadır. Eski kitaplarda dibacelerden (önsözlerden) sonra “tenbih” diye bir bölüm olurdu. Bu kelime, “İstihzaru ma sebaka ventizaru ma seye’tî” şeklinde tarif edilirdi. Bu tabirle ve kitaba konan o bölümle, geçmişten o güne kadar okunan şeyleri bir kere daha hatırlama, önceki malumatı değerlendirme ve onun gölgesinde geleceği bekleme, sonraki bilgilere hazır olma, açık durma manası kastedilirdi. İşte, bu nükte çok önemlidir. Hemen her sahada, geçmişi saygıyla anarak mazinin müktesebatını bir sermaye kabul etmek, hâlin kıymetini bilerek mevcut imkanları güzel kullanmak ve geleceği geçmişin birikimiyle örgülemek gerekmektedir. Zira, şu an rotamızı gösteren şeyler geçmişten tevarüs ettiğimiz şeyler olduğu gibi, gelecekte inkişaf ederek ve gelişerek hayatımızın gidişatını belirleyecek olan şeyler de bugünden miras kalan şeyler olacaktır.

Kökü Mazide Olan Âtî

Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harabisin, harabatisin.” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harabiyim ne harabatiyim / Kökü mazide olan atiyim.” diye cevap vermiştir. Evet, bugünü değerlendirmek için dünü bilmek iktiza etmektedir. Güçlü bir gelecek bekliyorsanız sağlam bir kökünüzün olması lazımdır. Aslında biz bugün kültür mirasımız adına geçmişten tevarüs ettiğimiz şeylerle varız. Gelecekte de varlığımız büyük ölçüde yine onlarla olacaktır. Bugün onların icmaliyle başbaşayız; gelecekte de onların tafsiliyle daha farklı bir konumda bulunacağız; daha doğrusu gelecek nesillerimiz daha farklı bir konumda olacaklar.

İşte, kültürün böyle işin içine çekici bir yanı vardır ve bunu asla hafife almamak gerekir. Biz her zaman geçmişten bize intikal eden değerlerle iç-içe bulunuyoruz. Sonra onlarda derinleşme ve onları daha bir derince ele alıp değerlendirme azmiyle, o andaki hissimize, idrakimize ve şuurumuza bağlı bir inkişafa yürüyoruz.

Mesela, şartlarını, rükunlarını yerine getirerek kıldığınız bir namaz, namaz olarak tamdır ve Allah onun mükafatını verecektir. Fakat, namaz size bir vazifeyi eda etmenin ötesinde değişik şeyleri hatırlatırsa; kıyam, kıraat, rüku ve secde gibi namaz içinde yaptığınız hareketlerin manalarını ve kulluğa bakan yanlarını mülahazaya alırsanız, o zaman, namaz kılıp vazifenizi yaptığınız aynı anda çok farklı derinliklere de yelken açmış olursunuz. Namazın her saniyesinde, farklı bir Zat-ı Uluhiyet mülahazasına ulaşır ve O’nu çok daha farklı duyarsınız. Öyle ki, kendinizi namaza ve onun manasına vermeniz ölçüsünde, bambaşka duyuş ve hissediş ufkuna yürür, o güne kadar hiç tatmadığınız bir yakınlığın lezzetini alır ve “Allah’ım bugün Sana bir kere daha inandım; Senin bizim bildiğimiz manada elin olmaz; fakat şu an Seni kendime o kadar yakın buluyorum ki, adeta yed-i ilahiyenle başımın sıvazlandığını hissediyorum!” deyiverirsiniz. Kıyamda başka, rükûda daha başka ve secdede bambaşka şeyler duyar; kanatlanmış gibi olursunuz. Tahiyyatı okurken meseleyi ayrı bir manaya, mana içinde manaya bağlar; bir nevi Miraç burcuna yükselir; ötelere selam verir ve yücelerden selam alırsınız. Namaz, bazıları için kültürün bir parçası ve folklorik bir hareket haline gelmiş olsa da, siz ondaki sırrı anlamaya çalışmanız nisbetinde onu hiç eskimeyen, renk atmayan, terütaze bir ibadet olarak ele alırsınız. Yine, çokları için, namazdan sonra hemen tesbihat yapıp elleri kaldırarak dua etmek bir folklor haline gelmiştir. Milletimizin tabiatını yansıtır şekilde, bir komut gibi yükselen “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahü Ekber” sesleri kültürümüzün bir yanı olmuştur. Fakat, tesbihatı halis bir ibadet olarak duyma, onu derinleştirme, kulluk renk ve deseniyle tam bezeme ve ibadet şivesi ile Cenab-ı Hakk’a sunma meselesi sizin idrak ve şuurunuza bağlıdır. Siz bütün kalbinizle seferber olur, vicdan mekanizmanızı harekete geçirir, latife-i rabbaniye, irade ve his gibi bütün derinliklerinizle namaza, tesbihe, duaya yönelirseniz, o zaman her şeyde çok farklı manalar bulur, bambaşka hislerle dolar ve adeta doyarsınız.

Ramazan ve Tamamiyet

İşte, kültürün cezbediciliği ile herkes ve her şey bir ölçüde Ramazanlaşıyor. Geçmişten günümüze yansıyan değerlerin güzelliği, çekiciliği ve göz kamaştırıcılığı bizi bugünün şartlarına uygun şekilde Ramazanla bütünleşmeye itiyor. Mahyalar, iftar çadırları, muhtaçlara yardım yarışları, lebaleb dolan camiler, kubbelerden taşan tekbir ve temcid sesleri, hatta Ramazan davulu içimizde bambaşka duyguları tutuşturuyor. Bütün bunlar, Kur’an ayının bereketinden istifade etmeye bir çağrı oluyor. O çağrıya koşup, bu mübarek zaman diliminin hediyelerinden bol bol almak da bizim şuuumuza, irademize ve gayretimize kalıyor.

Hasılı, kültürün hatırlatıcılığı ve çekiciliği  insanı belki bir noktaya kadar taşır. Fakat, o noktadan sonra insan kalbinin, şuurunun, latife-i rabbaniyesinin ve iradesinin hakkını vermelidir ki,  meseleyi daha engince duysun ve her şeyden azami derece de istifade etsin.

Ayrıca, her şeyde olduğu gibi Ramazan’ı idrak etmede ve ondan faydalanmada da tamamiyet çok önemlidir. Kur’an ayı, insana kulluk adına çok mühim ipuçları verir; hayatı kulluk dantelasına göre örgüleme temrinatı yaptırır. Artık, o ipuçlarını değerlendirmek ve kulluk dantelasını tamamlamak insanın iradesine kalmıştır. İnsan iradesinin hakkını vermeli ve Ramazan’da alışıp uygulamaya başladığı güzel amelleri daha sonra da devam ettirmelidir.  Mesela, bir ay boyunca îla-yı Kelimetullah vazifesinin gereğini yerine getirip sonra kenara çekilmek işi yarım bırakmak ve tamama erdirmemek demektir. Oysa, bir mü’minin vazife-i asliyesi kulluktur ve kendini adaması icap eden vazife de îlâ-yı kelimetullah yolunda olmaktır. Onun dışında ne kadar şey varsa, hepsi tâli işlerdir. Doktor, mühendis, asker ya da  öğretmen olmak tâlî bir iştir; Allah insanı kul olarak yaratmıştır ve mü’min her şeyden önce iyi bir kul olmalıdır. O, gayr-i iradî bir şekilde kul olarak yaratılmıştır; artık kendi iradesiyle de kul olduğunu ortaya koymalıdır. Gayr-i iradî kulluğunu, iradî kullukla derinleştirmelidir.. Çünkü insan, iradesiyle ortaya koyduğu ameller sayesinde Allah’ın rızasını kazanır.

Hedefin Kadar Kıymetlisin!..

Unutulmamalıdır ki, talebin kıymeti insanın kıymetini yükseltir; insan talip olduğu şey ölçüsünde kıymet kazanır. Kimisi mala,  mülke, bağa, bahçeye; kimisi makama, mansıba, şöhrete, pâyeye; kimisi keşfe, kerâmete, zevke ve hâle.. kimisi de doğrudan doğruya meâliye tâliptir. Oysa, iman, marifet, muhabbet, aşk ve iştiyakın değerler hanesinde doldurduğu yerleri başka bir şeyle doldurmak mümkün değildir. Bu itibarla, en değerli insan, rıza-i ilahi peşinde olan ve iman, marifet, muhabbet, aşk u iştiyak istikametinde derinleşmeye çalışan insandır. Velîlik, kutupluk ve gavslık gibi makamlar da değildir asıl talep edilmesi gereken. Hakiki bir mü’min, bütün bunları mülahazaya aldığı zaman da tercihini yine iman-ı billah, marifetullah, muhabbetullah, aşk u şevk istikametinde kullanmalıdır. O, gavslığı değil, bir gavsın mazhar olduğu imanı, marifeti, muhabbeti dilemelidir. Hep Cenab-ı Hakk’ın rızasını istemeli ve onu dilinden de hiç düşürmemelidir. Zaten, gerçekten onu isteyen bir insan, kendilerince en önemli şeyleri talep edip sürekli onları vird-i zebân edinen kimseler gibi, oturup kalkıp sohbet-i Cânan diyecek, daima O’nu zikredecek ve hep O’nun hoşnutluğunu dileyecektir. İyi bir hayat arkadaşı, salih bir çocuk,  güzel bir hizmet ortamı dilediği gibi, hatta onların çok çok üstünde bir arzuyla rıza-yı ilahiyi dileyecek ve sürekli O’nu telaffuz edecektir. Her zaman “Allah’ım, ben Seni istiyorum; rızanı dileniyorum!” duygularıyla dopdolu olacak ve bu mevzuuda çok büyük bir istek ortaya koyacaktır. Böyle bir talepte ısrar etmek, bilerek tercih etmenin, tercihte kararlı duruşun ve sadakatin ifadesidir.

Evet, âşıkâne ve delicesine bu talebin peşinde olmalı; onun tutkunu ve tiryakisi haline gelmeli.. Hatta, namaz kılma gibi en iyi şeyleri o istikamette değerlendirmeli; namazın içinde bile iç mülahazalarıyla O’nun arkasında olduğunu hep ortaya koymalı. Mesela, insan, secdeye vardığı zaman, ağzı ne söylerse söylesin, mülahazaları mutlaka O’nun izzet ve azameti, O’nun rahmet ve merhameti ve O’nun rızası etrafında dönmeli. Dil bazı ayetleri, duaları terennüm etmeli, telaffuz edilen her kelime şuurdan da vize almalı; fakat, iman, yakîn, marifet, aşk ve şevk isteği de tâlî bir ses gibi sürekli gönül diliyle ifade edilmeli. Hakiki mü’min, bütün söz ve hareketlerine rıza mülahazasını içirmeli. Her zaman şu hislerle iç dökmeli: “Allah’ım, mehâfet ve mehâbet duygusuyla gönlümü abad eyle. Senden, fevkalade şeyler istemiyorum; harikuladeliklerle serfirâz bir insan olma peşinde değilim, senin sevdiğin kullardan biri olmayı arzuluyorum. Herkes tarafından bilinen bir insan olmayı değil, bilinmesem de Sen’i çok iyi bilen bir kul olmayı talep ediyorum. İsterse insanlar hiç tanımasınlar, hiç kabul etmesinler, hiç bir yere koymasınlar; bana yeryüzünde ayağımı basacak kadar bile bir yer vermesinler.. ama ben Seni çok iyi bileyim ve marifetine ereyim. Ne olur Allahım, en iyi kime bildirmişsen Kendini, o ölçüde marifet lutfederek sevindir şu aciz bendeni!”

Seni İsterim!..

İşte, bu duygularla meşbu olan bir kul, Allah’ın rızası dışındaki istekler bir anlık gelip kalbine doğduğu zaman, hemen kalkıp bir hata işlemiş gibi tevbe eder.. “Estağfirullah ya Rabbi! Sen’den gayrı değişik şeylere evvelen ve bizzat gönlümü yönlendirdim.. estağfirullah.. Senin hakkını masivaya verdim ve böylece hak yedim. Evvelen ve bizzat gönül verilmesi gereken Sendin; Sana dilbeste olmam Senin hakkındı, benim de vazifem.. vazifede kusur ettim.” der. Alaka ve irtibat açısından o kadar içtendir.. O’nun güç ve kuvvetinin her şeye yetececeği hakkında en küçük bir şirk şaibesine düşmeyecek kadar da muvahhiddir. “Allahım, sadece Senin havl ve kuvvetine sığınıyorum. Dünyalara yetebilecek mekanize ordulara sahip olsam ve onlara küçücük bir değer atfetsem, onu bile Senin kudretine toz kondurma sayarım. Öyle bir cürmü bir şirk kabul ederek başımı yere koyup tevbe etmem gerektiğine inanarım. Çünkü, Sen güç ve kuvveti her şeye yetensin.” şeklindeki mülahazalar onun fıtratına mal olmuş imanın, marifetin, duygu ve düşüncelerin gereğidir. Evet, muvahhid bir mü’minin aklından başka kudret, kuvvet, güç ve servetler geçmemeli; o, Cenab-ı Hakk’ın bitmez tükenmez hazineleriyle müstağni olmalıdır.

Bir menkıbede anlatıldığına göre; Harun Reşit, bazı özel günlerde halkına hediyeler dağıtırmış. Teb’asını memnun etmeyi ve halkın gönlünü almayı, Rabbin rızasına bir vesile bilirmiş. Yine hediyeler verdiği bir gün, nedîmi ve doktoru Cafer Bermekî’nin, kapının yanında boynu bükük oturduğunu görmüş. Ona dönerek, “Caferim, sana da birşey vereyim. Herkese bir-iki altın verdim sana on tane vereyim.” diye seslenmiş. Bermekî, “İstemem Sultanım” demiş. Harun Reşit, elli-yüz, ne kadar altın teklif ederse etsin, Bermekî, “istemem” cevabını vermiş. Sonunda Sultan sormuş; “Be adam, peki sen ne istersin?” Cevap, bütün sadıkların duygu ve düşüncelerini yansıtacak türden olmuş: “Seni isterim Sultanım, seni. Ben senin sevgine talibim. Sen benden razı olduktan sonra sarayın da, malın-mülkün de zaten benim demektir.”

Evet, makam-mansıp, mal-mülk, servet ü sâmân.. bunların hepsi fânî şeylerdir. İnsan bâkiye talip olmalıdır ki, bekâya mazhariyeti yakalasın. Bu mantık ve bu felsefeyle Allah’a yönelmeli ve sadece Cenab-ı Hakk’ın teveccühünü dilemelidir ki, ötelerde sonu olmayan en son nimete, “Ve rıdvanun minallahi ekber = Hepsinden âlâsı ise, Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır.” (Tevbe, 9/72) beyan-ı ilahisiyle hedef gösterilen zirveye ulaşsın.

Hikem-i Atâiye’den “Cenâb-ı Hakk’ı bulan, neyi kaybeder? Ve Onu kaybeden, neyi kazanır?” manasına gelen sözü zikreden Bediüzzaman Hazretleri, o ifadeyi şerh sadedinde, “Onu bulan her şey’i bulur; Onu bulmayan hiçbir şey bulmaz, bulsa da başına bela bulur.” der. İşte, sadece O’nu talep etme, gerçek istiğnâ ve hakiki hürriyet yoludur.. başka şeylere gönül kaptırıp onlara köle olmaktan kurtulma ve kölelikten sıyrılmanın yoludur… muvahhid mü’minin yoludur.

Rakipsiz Yarış

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Kur’an’ın has talebelerinin, hem gıpta etmekten hem de insanları gıptaya sevk etmekten uzak kalmaları gerektiği vurgulanıyor. Bu zaviyeden, hayır yarışında önde koşanların, diğer insanların iyilik duygularını coşturmak için zekat ve sadakalarını açıktan vermelerini ve onların cömertlikleri karşısında imrenmekten kendilerini alamayanların halini nasıl değerlendiriryorsunuz?

Cevap: Gıpta; bir insanın, başkasının mazhar olduğu nimetlerin yok olmasını temenni etmeden aynı nimetlerin kendisinde de olmasını istemesi; diğer insanların güzel sıfatlarına ve mazhariyetlerine imrenmesi demektir. Haset ise, bir kimsenin, başkalarının mazhariyetlerini çekemeyip, onlara nasip olan nimet ve faziletler karşısında hazımsızlık göstermesi, diğer insanlardaki nimetlerin ve iyi hallerin yok olmasını ve hepsinin kendine verilmesini arzu etmesi demektir. Dolayısıyla, hasette çekememezlik, hazımsızlık ve kıskançlık vardır; gıptada ise, sadece bir imrenme söz konusudur. Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehaya), “Mü’min gıpta eder, münafıksa hasede girer” buyurarak, mü’minde olsa olsa bir imrenme duygusunun olabileceğini, münafığın ise sürekli kıskançlıkla kıvranıp duracağını vurgulamıştır.

Mahzursuz Haset: Gıpta (!)

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte de, “İki kimseye hasette (gıptada) zarar yoktur: Kendisine bahşedilen serveti Allah yolunda infak eden imkan sahibi ve Allah’ın lutfettiği ilimle amel edip onu başkalarına da öğreten kimse.”  buyurmuştur. Evet, dini güzel öğrenip onu hayatına hayat kılan ve bir irfan kaynağı haline getirdiği ilmiyle diğer insanları da aydınlatan, hem tebliğ hem de temsil yoluyla Kur’an hakikatlerinin samimi tercümanı olan bir insanın haline özenmek, “Keşke ben de bunun gibi olabilseydim; keşke ben de dinimi iyi öğrenip hem kendi hayatımı nurlandırsam hem de onu başkalarına anlatabilseydim!..” demek mahzursuz olsa gerektir. Hatta, bir nefis muhasebesi yapma, kendi halini yeterli bulmama ve dua da sayılabilecek ulvi duygularla dolma açısından böyle bir gıpta faydalı da olabilir. Yine, hem servetle hem de cömertlikle serfiraz kılınan, Cenab-ı Hakk’ın verdiği malı, O’nun yolunda gönül hoşnutluğuyla harcayan ve adeta vermeye doyamayan bir “infak tiryakisi” olan zenginin haline imrenmek ve “Keşke benim de geniş imkanlarım olsaydı da böyle infakta bulunabilseydim. Keşke bir okul da ben yaptırsaydım, ben de yüzlerce öğrenciye burs verebilseydim.” düşüncesiyle o insana gıpta etmek de zararsızdır.

Ne var ki, Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerifte, imrenmeyi ifade eden gıpta sözcüğü yerine “haset” kelimesini kullanmış ve böylece, gıptanın çekememezliğe hem-hudut bir ruh hâleti olduğunu da nazara vermiştir. Yani, gıpta mahzursuz olsa ve bir ölçüde mübah sayılsa bile, onun sınırı hasede bitişiktir ve gıpta sahasında dolaşmak bir yönüyle şüpheli alanda dolaşmak gibidir. Dolayısıyla, gıptanın sınırı tam belirlenemezse o duygu kıskançlığa ve hasete dönüşebilir. Mesela; bir insan, sözlerini, halini ve tavırlarını çok beğendiği bir arkadaşına imrenir ve ona benzemeyi arzularsa, bunda bir mahzur olmayabilir. Fakat, onun bu mülahazası, “Niye o çok şey biliyor da ben bilmiyorum; neden o, dini güzel anlatıyor da ben anlatamıyorum?” şeklinde bir kıyaslamaya, hatta gizli bir rekâbete doğru kayarsa o zaman haddi aşmış olur.  Artık o, gıpta sahasından çıkmış, haset alanında dolaşıyor; onun imrenme hissi de yerini kıskançlığa ve çekememezliğe bırakıyor demektir.

İşte bu sebeple, Kur’an’ın has talebeleri, çekememezliğe hem-hudut olan ve hasetle arasında sadece ince bir perde bulunan gıptadan da uzak durmalıdırlar. Onlar, haklarında takdir edilenlere razı olmalı, küçük bir his yanılmasıyla da olsa kaderi tenkit etmemeli, hiçkimseyi rakip görmemeli ve güzel sıfatlar açısından kendi kemalât arşlarına ulaşmaya çalışmalıdırlar.

Gece Gelen Erzak Çuvalları

Ayrıca, insanların gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek halde bulunan kimselere düşen bir vazifedir. Bu hususa dikkat çeken Bediüzzaman hazretleri, ihlas düsturlarını sayarken “faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemek” esasını da zikretmiştir. Evet, her fırsatta şahsî meziyetleri sayıp dökmek, sözü hemen ferdî başarılara getirmek, muvaffakiyetleri kendine mal etmek ve hep önde görünmek de mahzurlu alan sınırında dolaşmak demektir. Çünkü, bunları yapan bir insan, kimse hakkında haset etmese bile, başkalarını kendi hakkında çekememezliğe itmiş ve onların gıpta damarını tahrik etmiş olacaktır.

Bundan dolayıdır ki, bizim kültürümüzde, bir insanın kendi fazilet ve meziyetlerini sayıp dökmesi ayıp kabul edilmiş; ayrıca, iyilikleri gizli yapma anlayışı gelişmiştir. Mesela, sadakalar, başkalarının görmeyeceği ve bilmeyeceği bir şekilde fakirlerin eline ulaşması için götürülüp bazı yerlere bırakılmış; bu düşünceyle her köşeye “sadaka taşları” yerleştirilmiş; muhtaç kimseleri minnet altında bırakmamaya, onları incitmemeye ve hasede sevk etmemeye azamî gayret gösterilmiştir. Sadakayı verenle onu alan arasına vakıflar gibi aracılar konmuş, bu sayede hem fakirlerin mahcup olmaları ve zımnî bir başa kakma tavrına maruz kalarak incinmeleri önlenmiş, hem de zenginlerin riyaya düşmelerine ve böbürlenmelerine meydan verilmemiştir.

Evet, dinimizde nafile ibadetlerin ve sadakaların gizliliği esastır. Peygamber Efendimiz, “Cenab-ı Hak, ne ‘desinler’ diye hayır yapan süm’acıdan, ne gösteriş delisi mürâîden, ne de iyiliğini başa kakıp duran mennândan hiçbir şey kabul etmez!” buyurmuştur. Hayır ve hasenâtı gizli yapmak ve sadakayı kimseye göstermeden vermek gösterişten ve “desinler”e iş yapma mülahazasından kurtulmak için iyi bir yoldur. Bizim dünyamızda, gizlice iyilik yapıp, yardım ettiği fakire bile kendini bildirmeden sırra kadem basan insan çoktur. Seleflerimizden bazısı, sadakasını bir fakirin geçeceği ya da oturacağı yere koyup oradan uzaklaşarak; kimisi, uyumakta olan bir muhtacın cebine para koyarak; bir başkası da, sırtındaki yardım çuvalını bir kapının önüne sessizce bırakıp gözlerden kaybolarak infakta bulunmayı tercih etmişler; riyadan, süm’adan ve minnet altında bırakmaktan son derece sakınmışlardır.

Bir menkıbede anlatıldığına göre; bu fedakar ruhlardan biri de, Peygamber Efendimizin torunlarından olan İmam Ali Zeynülabidîn’di. Kendisini Allah’a kulluğa adamış bu insanın yaşadığı dönemde halkın arasında pek çok fakir, kimsesiz ve bakıma muhtaç insan vardı. Bunların çoğu, ihtiyaçları olan yiyecek, içecek ve giyecek eşyaların bir gece vakti kapılarının önüne konmuş olduğunu görürlerdi. Senelerce kimin getirdiğini bilemedikleri bu eşyaları –bir taraflarına iliştirilen ‘helâldir’ pusulasına da güvenerek– kullanmışlardı. Yıllardan sonra bir sabah, kapıların önü boş kalmıştı. O gece hiçbir muhtacın eşiğine erzak çuvalı bırakılmamıştı. Herkes bunun sebebini merak ediyordu ki, o sırada “İmam Ali vefat etti.” diye bir ses duyuldu. Hak dostunu yıkayan, defin için hazırlayan gassal, imamın sırtına el vurunca kocaman bir nasırın varlığını görmüş ve su yerine onu gözyaşlarıyla yıkamaya başlamıştı. Zira o koca İmam tam yirmi yedi sene fakire fukaraya çuval çuval yardım taşımıştı sırtında. Taşıdığı yüklerden dolayı sırtı nasır bağlamıştı. Fakat, o ölene kadar bundan kimsenin haberi olmamıştı. Kimsenin haberinin olması da gerekmezdi; çünkü, asıl gaye Allah’ın rızasını kazanmaktı ve her şeyi bilen Allah, bir gece vakti sırtında erzak çuvalı taşıyan Zeynülâbidin’in halini de görüyor ve biliyordu.

İşte, o ve onun gibiler, nazarlarını rıza ufkuna kilitlemiş ve kulluk kulvarında rekabetsiz yarışmayı seçmişlerdi. Dolayısıyla, kendileri gıptaya ve hele hasede hiç girmedikleri gibi, başkalarının gıpta damarını tahrik etmemeye ve yaptıkları yardımlara riya, süm’a, minnet ve eza bulaştırmamaya da çok dikkat etmişlerdi. Onların yürüdüğü yol, dinî hayatta, ahirete yatırım yapmada ve Allah rızasını kazanmada yarışma duygusu diyebileceğimiz “tenâfüs” yoluydu.

Hedef Sonsuzluk Şerbeti

Gıpta manasına da gelen “tenâfüs” kelimesi, başkasında görülen bir olgunluğa imrenme, o güzel sıfatı yakalama azmiyle gayret gösterme ve hayırlı bir neticeyi elde etmek için müsabaka yaparcasına çalışma demektir. “Felyetenâfesi’l-mütenâfisûn – İşte yarışacaklarsa insanlar, bu cennet devletine konmak için yarışsınlar!” (Mutaffifîn, 83/26) mealindeki ayet de hayırda yarışmaya teşvik anlamıyla bunu ifade etmektedir. Yani, bu dünyanın cazibedar güzelliklerini elde etmek için birbirini kırarcasına mücadele eden insanların, aslında ebedî huzura kavuşmak ve sonsuzluk şerbeti içmek için yarışmaları gerektiğini belirtmektedir.

Tenafüs yolunda ve hayır yarışında gıpta ve hasede açık bir rekabet söz konusu değildir.  Çünkü, bu yarışta herkes kendi rekorunu kırmakla vazifelidir ve her fert onun için takdir edilen olgunluk eşiğine ulaşmaktan sorumludur. Aynı zamanda, bu yarışta herkes birbirinin yardımcısıdır. Zira, her fert, şahs-ı mânevînin bir âzâsıdır. Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, bütün mü’minler “Sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (aleyhissalatü vesselm) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeler”dir. Öyleyse, her mü’minin cehd ve gayreti, üzerinde bulundukları geminin sahile doğru hareketine yardımcı olmakta ve hem fert hem de umum hesabına kâr olarak yazılmaktadır.

Evet, tenafüste, taksim edilen amellerin yerine getirilmesi neticesinde herkesin hesabına kaydedilen paylaşılmış bir hayır mevzubahistir. Yine, Üstad hazretlerinin sözleriyle ifade edecek olursak diyebiliriz ki; Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. Ne kadar kuvvetli eller yardıma koşarsa, o defineyi omuzunda taşıyanların daha ziyade sevinmeleri ve memnun olmaları icap eder. Yardıma gelen güçlü insanları kıskanmak şöyle dursun, onların kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini, tesirlerini ve yardımlarını ciddi bir muhabbetle alkışlamaları gerekir. Aksi halde, yardım etmek isteyen o insanlara rekabetkârâne bakılırsa, o işin ihlası kaçar ve beklenen netice elde edilemez.

Dolayısıyla, Kur’an’ın has talebeleri asla haset etmez, hasete sınır komşusu olan gıpta alanında da dolaşmaz; ama tenafüste bulunur ve hayırda yarışırlar. Yani, herbiri diğerini mübarek bir yardımcı olarak görür ve herkes kendi hakkında takdir edilen ve elinden gelen bir işi tamamlamaya bakar. Mesela; i’la-yı kelimetullah hizmeti yapılırken, bir insan, hoş bir ses ve samimi bir edayla Kur’an tilavet ederek kalbleri yumuşatır; diğeri, güzel bir na’t okuyarak gönülleri coşturur ve bir başkası da arkadaşlarından geri kalmaz, birkaç ibretlik söz söyleyerek diğerlerinin hazırladığı atmosferi dini anlatma adına değerlendirir. Görüleceği üzere, işler bölüşülür, herkes kendi vazifesini eda eder ve sonunda yine herkes kazanır; bir paylaşma söz konusu olur. Başlangıç itibarıyla, o işin kime ait olduğu belli değildir; mesele sadece bir fert üzerine bina edilmemektedir; o işe herkes iştirak etmekte ve her insan taşın altına elini koymaktadır. Herkes yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışmakta, ortaya bir insanın tek başına elde edemeyeceği bir netice çıkmakta ve elde edilen semere umumun malı olmaktadır. Zaten Kur’an-ı Kerim de böyle bir yarışa teşvik etmekte ve “Öyleyse durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.” (Maide, 5/48) demektedir.

Örnek Olmak ve Teşvik Etmek İçin

İşte, böyle bir hayır yarışında, dost ve arkadaşların iyilik duygularını harekete geçirmek için sadaka gibi yardımların açıktan yapılması da efdaldir. Zira, insanların atâlet ve lâkaytlıkla me’yusiyet içinde kıvrandığı bir anda, cömertlik hisleriyle dolup şevk ve gayretle salih ameller işleyenler çevrelerindeki kimseleri de çalışmaya ve güzel işlere sevk etmiş olurlar. Nitekim, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehaya) “Sadakayı gizlice vermek, açıkça vermekten efdaldir. Ancak, başkalarının örnek almasını ve onların da amel-i salihte bulunmasını isteyen bir kimse için açıkça vermek daha faziletlidir.” buyurmuştur. Evet, dost ve arkadaşlarının nazarlarını da ahiretin yamaçlarına çevirmek isteyen bir insan, açıktan bir hayır yaptığı zaman, onları da sevap kazanmaya teşvik etmekten başka bir maksat taşımaz. Farz olan zekatı da açıkça vererek, hem ilâhî emre uyar hem de başkalarına da bu vazifeyi hatırlatır.

Kur’an-ı Kerim, “Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.” (Bakara, 2/274) buyurmakta; herhangi bir muhtaç gördüğü vakit, hiç gecikmeksizin onun ihtiyacını gideren kimseleri takdir etmekte ve bütün müslümanları hayırlı işler peşinde koşmaya özendirmektedir.

Rivayetlere göre; Hazreti Ebu Bekir efendimiz kırkbin dinarın onbinini gece, onbinini gündüz, onbinini gizli, onbinini de açıkça olmak üzere bir günde tasadduk etmiş ve bu ayet onu takdir sadedinde nazil olmuştur. Yine, Hazreti Ali efendimizin sadece dört dirhem gümüşü varken, onun birini gündüz, birini gece, birini açıkça, birini de gizlice fakirlere dağıttığı nakledilmektedir. Ayet-i kerime özellikle bu iki sahabe efedimize işaret ediyor olsa bile, kelam-ı ilahînin hükmü umumîdir ve merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, buradaki infak farz, vacip ve nâfile olmak üzere her çeşit infakı içine almaktadır. Dolayısıyla, öyle bir zaman gelir ki, din ve vatan uğrunda bütün mal varlığının infakı gerekir ve öyle bir seferberlik anında herkesi teşvik için açıktan infak etmek daha iyidir. Allah yolunda canın bile feda edilmesi gereken öyle zaman dilimleri olur ki, o durumda insan bütün varlığını infak etse sezâdır. Özellikle, millete rehber olma konumunda bulunanların, yüce hakikatler uğrunda fedakarlık yapmayı avama da öğretmek için mal varlıklarının çoğunu infak etmeleri ve bunu açıktan açığa yapmaları mahza hayırdır ve hatta bir görev bile sayılabilir.

Bir Avuç Hurma da Olsa…

Bu hususta da en güzel örnekler sahabe efendilerimizdir: Abdullah b. Mesud hazretleri der ki: Sadaka ayeti nazil olunca hepimiz Allah yolunda tasadduk edecek bazı şeyler bulma arayışına koyulmuştuk. Öyle ki, hamallık yapıp az da olsa para kazanarak infakta bulunmaya çalışıyorduk. Çarşıya-pazara gidip sırtımızda eşya taşıyor, ücretini alır almaz da, “verenler” arasına dahil olmak için Efendimiz’in huzuruna koşuyorduk. Yine bir gün Efendimiz ensâr ve muhacirînin himmetine baş vurdu. Ya bir yere seriyye gönderecekti de ordunun teçhizi için yardım istiyordu ya da  çölden gelen fakir insanları doyurmak ve onların ihtiyaçlarını görmek için “verin!” diyordu. Peygamber Efendimiz’in teşvikleri karşısında Hazreti Abdurrahman b. Avf, her zamanki civanmertliğiyle seslendi; “Ya Rasûlallah!” dedi, “Bende dört bin dirhem var, kabul buyurunuz.” Efendimiz çok memnun kalmış ve ona hayır duada bulunmuştu. Hem Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in şevk veren sözlerini duyan hem de cömert insanların büyük fedakarlıklarını gören herkes bu hayır yarışına katılmak istiyordu. Mal-mülk sahipleri böyle bol bol verirken, imkanları geniş olmayanlar da az da olsa verebilecekleri bir şey arıyorlardı. Bunlardan birisi de ensardan fakir bir müslüman olan Ebu Akîl idi. Onun iki avuç hurmadan başka bir şeyi yoktu. Fakat, öyle de olsa adını “hayırda yarışanlar” arasında yazdırmalıydı; elindeki hurmanın bir avucunu ailesine ayırdı, diğerini de himmet mallarının içine kattı.

Evet, Allah’ın rızasını kazanma çok hoş ufuktur; onu “i’lâ-yı kelimetullah” ile yakalama pek kutsal bir vazifedir ve o hususta rekabetsiz yarışma da çok güzel bir iştir. İnsan rızaya kilitlenirse, hasetten fersah fersah uzak durur, gıpta mülahazalarından bütün bütün kaçınır. Kendi hakkında takdir edilenlerle yetinir ve içinde bulunduğu şartların izin verdiği ölçüde hayır yarışını sürdürür. Allah’ın rızasını hedefleyen samimi bir mü’min, ümniye ve kuruntuların adamı değildir; o “imkanım olsaydı, elimden gelseydi” bahanelerinin ardına sığınmaz; Allah ne kadar imkan vermişse, işte o kadarıyla, yapabileceği her şeyi yapar ve kendine bahşedilen nimetlerin şükrünü bu şekilde eda ederek sonraki ihsanlara davetiye çıkarır. Kendisi gıptadan uzak kaldığı gibi başkalarını gıptaya sevketmekten de sakınır. Hedefinde sadece Cenâb-ı Hakk’ın rızası olduğu için, gerekirse iki adım geriye gider; icap ederse bir adım öne çıkar. Yaptığı bir işi başkalarının desteğiyle meydana gelmiş ya da tamamen başkaları tarafından gerçekleştirilmiş gibi göstermek rıza-yı ilahîye daha muvafık geliyorsa, bu defa meseleyi o şekilde ortaya koyar. Onun için sadece vazifenin gereğinin yapılması önemlidir; onu yapanın kim olduğu ise bahse değmeyecek kadar önemsizdir. Konuşulan hakikat olduktan sonra onu kim seslendirirse seslendirsin mühim değildir; hak ve hakikat muzaffer ise zaferi kazandıranlar arasında kendi adının anılıp anılmaması müsavîdir. Çünkü o, kaptanlığını Allah Rasûlü’nün yaptığı bir gemide hizmetçidir; Rasûlüllah’ın gemisi Darüsselam’a ulaştıktan sonra o gemide bulunan herkesin sahil-i selamete çıkacağı da şüphe götürmez bir gerçektir.

İşte, bu mülahazalara bağlı bir mü’minin haset, kıskançlık ve hatta gıpta ile alakası olmayacaktır. O, riya ve süm’anın semtine de asla uğramayacaktır. Hayır yarışında önde yürürken, diğer insanların iyilik duygularını coşturmak için imkanları elverdiği ölçüde açıktan infakta bulunduğu anlar olduğu gibi; bir muhtaç gördüğünde gece gündüz demeden hemen onun ihtiyacını gidermeye koştuğu ve bunu yaparken de muhatabını minnet altında bırakmamak için kendini tanıtıp bildirmemeye özen gösterip gizliliği tercih ettiği zamanlar da olacaktır.

Soru: “Bir sene boyunca şu kadar öğrenciye burs vereceğim, hayır yarışına şu kadar bir infakla dahil olacağım?” diyerek vaadde bulunan bir insanın zikrettiği o miktarı mutlaka infak etmesi gerekir mi? Yerine getirilmeyen vaadlerin hükmü nedir?

Cevap: Verilen sözde durma ve ahde vefalı davrama İslam ahlakının en önemli esaslarından biridir. Cenâb-ı Hak, pek çok ayet-i kerimede vaade vefalı olmayı ilahî bir ahlak olarak anlatmakta ve “Verdiğiniz sözü yerine getirin. Sözlerinizden elbette sorumlusunuz.” (İsra, 17/34) diyerek bizi de verdiğimiz sözlerin gereğini yapmaya çağırmaktadır.

Verilen sözden ve yapılan ahidden dönmek bir nifak alâmetidir. Buhârî ve Müslim gibi en sahih hadis kaynaklarında Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Münâfığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, vaad edip söz verdiğinde sözünden döner ve kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder” buyurmaktadır. Bazı rivayetlerde bunlara dördüncü bir madde daha eklenmekte ve “Kavga ettiğinde haktan sapar, düşmanlıkta aşırı gider” denmektedir.
Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehaya) bir başka hadis-i şerifte de, “Vaad borçtur. Sözünde durmayana yazıklar olsun!” duyurarak vaade vefalı olmamız ikazında bulunmuştur.

Verilen Söz Borçtur

Allah’ın rızâsını kazanmak için, malının belli bir miktarını infak etme sözü veren insan, onu kendi nefsine vâcib kılmış sayılır ki, onun bu sözü bir yönüyle nezir (adak) kategorisinde değerlendirilir. Bir şeye nezreden insan, Allah ile bir nevi sözleşme yapmış olur. Dolayısıyla, nezrini îfa etmesi, yani, kendi nefsine vâcib kıldığı şeyi yerine getirmesi onun için bir borçtur.

İslam alimleri, hem borçlunun zimmetinde bulunan mislî eşyayı, yani ölçü ve tartı ile belirlenip benzeri ile ödenebilen şeyleri, hem de bir insanın ödemeyi taahhüt ettiği miktarı “borç”  tarifi içinde ele almışlardır. Dolayısıyla, “Şu zaman içinde şu kadar öğrenciye burs vereceğim, şu kadar infak edeceğim?” diyerek vaadde bulunan bir insanın zikrettiği o miktar, onun üzerine borç olur ve mutlaka o miktarı ödemesi gerekir.

Hadis-i şerif’te, bir an önce borcunu ödeme imkanına sahip olduğu halde, borcu ödemeyip geciktirmenin zulüm olduğu belirtilmiştir. Borcunu hiç ödemeyen insana gelince; yine en güvenilir hadis kitaplarında, Rasûlüllah Efedimiz’in borçlu olarak ölen kimsenin cenaze namazını kılmadığı rivayet edilmektedir: Bir gün bir cenaze getirilir. Allah Rasûlü “Onun borcu var mıydı?” diye sorar. “Evet iki dinar borcu vardı” cevabını alınca, “Arkadaşınızın namazını siz kılınız” buyurur. Bunun üzerine, Ebû Katâde hazretleri, “O iki dinarı ben yükleniyorum,” der ve Peygamber Efendimiz ancak o zaman o adamın namazını kılar. İşte, tek başına şu hadise bile bir borcu ödeme hususunda ne denli hassas davranılmasını gerektiğini gösteren çok önemli bir ikazdır.

Sahabe efendilerimiz borç karşısında bu hassasiyeti her zaman ortaya koymuşlardır. Mesela, vefatına sebep olan hançer darbesini aldığı zaman Hazreti Ömer’in ilk söylediği sözlerden biri de “Bakın bakalım, malım borcumu ödemeye yetecek mi?” sözü olmuştur. “Şayet, yetmeyecekse Adiyy oğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten alıp borcumu ödeyin!” vasiyetinde bulunmuştur.

Öyleyse, herkes vaadinin ardında durmalı, sözünü yerine getirmeli ve taahütte bulunduğu miktarı mutlaka ödemelidir.

Huzur ve Bereket Mevsimi

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Ramazan-ı Şerif, ülkemizin, içine çekilmek istendiği anarşi ve terör ortamından kurtulabilmesi için bir fırsat olarak değerlendirilebilir mi?

Cevap: Ramazan-ı Şerif’in mutlaka bir bağlayıcılığı vardır. Bildiğiniz gibi, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ramazan ayı girince Cennet kapıları açılır, Cehennemin kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” buyurmuştur. Evet, bu mübarek ayda, “merede-i şeytan” zincire vurulur. “Merede”, inatçılar, direnenler demektir. Bu ifadeyle, şeytanların en azgınları, ipe-sapa gelmezleri kastedilmektedir.

Bununla beraber, Ramazan-ı şerifte de hatalar işlendiği, günahlara girildiği ve büyük yanlışlıklar yapıldığı bir gerçektir. Fakat, bu Kur’an ayında mü’minlerin elde ettiği büyük kâr düşünüldüğünde ve şeytanın buna razı olmayacağı, adeta hırsından deliye döneceği ve insanları günahlara çekmek için bütün hilelerini kullanacağı göz önünde bulundurulduğunda merede-i şeytanın elinin-kolunun bağlanmış olduğu anlaşılacaktır.

Ramazan’ın Gücü ve Bereketi

Evet, Ramazan’da yapılan ibadetler çok önemlidir. Cenâb-ı Allah oruç hakkında “Oruç Bana ait bir ibadettir; onu Nefsime izafe ediyorum. Mükâfatını da Ben vereceğim.” buyurmaktadır. Bu itibarla da onun genişliğini, derinliğini ve hak indindeki değerini kavramak; ona bir kıymet takdir etmek mümkün değildir. Dolayısıyla, onun mükafatını vermeye Cenâb-ı Hak’tan başka kimsenin gücü yetmez. Allah Teâlâ, oruç sevabını bizzat takdir etmiş ve onu öbür âlemde bir sürpriz olarak verme vaadinde bulunmuştur. Bu sürpriz mükâfatın en önemli vesilesine de “Çünkü oruç tutan kulum, yemesini-içmesini Benim için terk ediyor” sözüyle işaret etmiştir.

Ayrıca, bu kutlu zaman diliminde mü’minler oruç ibadetiyle beraber, teravih namazı da kılarlar. “O Ramazan ayı ki insanlara bir rehber olan, onları doğru yola götüren ve hakkı bâtıldan ayıran en açık, en parlak delilleri ihtiva eden Kur’ân o ayda indirildi.” (Bakara, 2/185) ilâhi beyanı gereğince Ramazan’ı tam bir Kur’an ayı olarak değerlendirir ve bol bol Kur’an okurlar. Aynı zamanda, gönülleri açılır, semahatle ve engin bir cömertlikle coşarlar; hayır ve hasenât hesabına bütün fırsatları değerlendirirler. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, “Rasûlullah insanların en cömerdi idi. Onun bu cömertliği Ramazan ayı girip de Cebrail aleyhisselamla buluştuğu zaman daha da artardı. Hazreti Cebrail Ramazan ayı çıkıncaya kadar her gece Peygamber Efendimiz’e gelip Kur’an’ı arz ederdi. O günlerde Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert olurdu.” Mü’minler de o günlerde daha bir cömertleşir; zekat, sadaka ve fıtır sadakası adı altında sürekli ihsanda bulunurlar. Hatta, bazıları, Ramazan ayının son on gününde itikafa girer ve kendilerini bütün bütün ibadete verirler.

İşte, böyle bir hayır yarışı karşısında şeytanın çileden çıkması onun tabiatının gereğidir. Zira o, insanoğluna düşmanlığını ifade ederken, “Zâtına kasem olsun, hepsini şirâzeden çıkaracağım!” demiş ve sürekli, ayakları kaydırma yolları arayıp durmuştur. Öyleyse, Ramazan’ın bereketi çıldırtır şeytanı ve şeytan durumunda olan bir kısım habis ruhları. Bu büyük sevapları insanların ellerinden alabilmek için, onlar arasında çok hır–gür çıkarma hırsıyla kıvrandırır insî-cinnî şeytanları. Ne var ki, görüldüğü gibi insanlar büyük ölçüde ramazanlaşıyor; daha dikkatli ve ahirete açık yaşıyorlar. Allah’ın izni ve inayetiyle, Ramazan’ı sükunet içinde geçiriyor ve günahlardan biraz daha uzak kalıyorlar. Demek ki, merede-i şeytan diyebileceğimiz o azgınlar gerçekten zincire vuruluyor. Bazı insî ve cinnî şeytanlar heva ve heves gibi yardımcıları vasıtasıyla tahribatlarına devam etmeye çalışsalar da, Cenâb-ı Hak, azgın şeytanların önünü tıkıyor ve onlara geçiş izni vermiyor.

Öyleyse, Ramazan’ın insanlar üzerinde çok ciddi tesirleri olduğu gibi, anarşi havasını dağıtma ve huzur atmosferini hakim kılma hususunda da çok önemli katkıları olacağı söylenebilir. Çünkü, terörü çıkaranlar ya da en azından figüre edilen, kullanılan insanlar arasında da Allah’a inananlar vardır; onların bazıları da ehl-i imandır. Herhalde böyleleri, hiç olmazsa oruç tutuyorken o türlü olumsuz işlere girmeyi düşünmezler. Ramazan’ın kuşatıcı ve bağlayıcı gücü onların şer düşüncelerinin önünü de keser. Ayrıca, belki onlardan da “Hiç olmazsa Ramazan’da gideyim” diyerek camiye giden, namaz kılan, sohbet dinleyenler bulunabilir. Bütün bunlar şer duygularını bastırabilir, kötülük hislerini ezebilir.

Fakat, bazı hadiseler de vardır ki, bunlar çok güçlü kaynaklar tarafından çıkarılıp yönlendiriliyordur. Bazılarının “derin devlet” sözüyle ifade ettiği, kimilerinin “yeraltı güçleri” dediği, bir kısım insanların da “başkalarının emeline hizmet eden kuvvetler” diye tarif ettiği kesimler tarafından tutuşturulan fitne ateşlerini söndürmek çok kolay değildir. Bu hâdiseler onlar tarafından çıkarılmış ve bunlarla bir yere varılmak istenmişse; mesela, bunlar anti-demokratik bir kısım oluşumlar meydana getirmek için planlanmışsa ve provakasyonların bir arka planı varsa, zannediyorum bu insanlar, Ramazan’da da olsa hep şeytanın güdümünde kalacak ve kat’iyen onun tesirinden kurtulamayacaklardır.

Dolayısıyla, anarşinin, demokrasiye darbe vurmak isteyenlerin elinde bir silah olduğu; her kargaşayla milletin parlak geleceğinin biraz daha karartılmak istendiği; terör adına yapılan her şeyin başkalarının ekmeğine yağ süreceği ve dış dünyanın, bu durumu değişik şekillerde değerlendirmek için fırsat kolladığı akıldan hiç çıkarılmamalı; bugüne kadar kazanılmış olan şeylerin bir bir elden çıkmasına ve geride acı bir inkisar bırakmasına meydan verilmemelidir.

Bu açıdan, herhalde bu mevzuda biraz daha kararlı durmak lazımdır. Özellikle, medyanın ve diyanet mensuplarının kararlı durmaları; topyekün insanlara îmânî duyguları açısından seslenmeleri icab etmektedir. Türkiye’nin doğusundan batısına kadar her yerde, hususiyle de anarşiye açık duran bölgelerde bu mevzuda ciddi tahşîdat yapılmalı ve camiden okula kadar her mekanda bu hususa dikkat çekilmelidir. Özellikle, Diyanet İşleri Başkanlığı mensupları, Milli Eğitim Bakanlığı çalışanları ve üniversite hocaları gibi, düşünen, yazan ve konuşan insanlar her platformu değerlendirerek insanların vicdânî enginliklerine seslenmeli ve şer meyillerinin önünü almaya çalışmalıdırlar. Kısacası, bu mesele bir devlet politikası olarak ele alınmalı ve ne yapılıp edilmeli, şeytanların bile belli ölçüde zincire vurulduğu günlerde dahi şeytanlık peşinde olanlara asla fırsat verilmemelidir.

Soru: Şahsî hayatımızda eksik bıraktığımız ya da ihmal ettiğimiz şeyleri tamamlama ve önemli bir ahiret yatırımı yapma açısından önümüzdeki Ramazan’ı nasıl değerlendirmeliyiz?

Cevap: Biz ibadet ü tâati, hem Yüce Yaratıcı’nın hakkı hem de bize ait bir vazife kabul ediyoruz. Ayrıca, onu Allah’a yaklaşmanın bir yolu sayıyor ve Allah’a daha yakın durmaya vesile addediyoruz. Bu zaviyeden, Ramazan-ı şerifte yaptığımız ibadetlerin de katlanarak geriye döneceğine inanıyoruz.

Bakara sure-i celilesinde de ifade edildiği gibi, bazen ibadetler, toprağa atılan bir tohum misali yedi verir, bazen yetmiş verir, bazen de yediyüz verir. İşte, kılınan her namaza, okunan her Kur’an harfine ya da verilen her sadakaya bire on, bazen bire yüz, belki bire bin mükâfatla mukabele edildiği ve Cenâb-ı Allah’ın ziyade lütuflar yağdırdığı bir sürprizler ayıdır Ramazan.

Sürprizler Ayı

Evet, bu ay, çok sürprizlerin olduğu bir aydır; fakat, bu sürprizlerin çoğu burada müşahede edilemeyebilir. Onlar, belki burada sadece kalbde bir inşirah bırakır geçer; gönlü ümitle coşturur, ileriye ümitle bakma duygusunu harekete geçirir; insanın içine bir sevinç atar, gider. Ne var ki, sürprizin esas kendi olarak sunulması öbür âlemde olacaktır. Zaten, Cenâb-ı Allah, bir kudsî hadiste, “Salih kullarıma öbür âlemde gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin tasavvur edemeyeceği sürpriz nimetler hazırladım.” buyurmaktadır. Bu konuda insan idraki ancak fiziki âleme göre bir kısım değerlendirmeler yapabilir. Onun değerlendirmeleri bu âlemin kıstaslarına göredir. Fakat, aşkın şeyleri insan burada tam tasavvur edemez. Yani, kudretin hâkim olduğu, insanın aklına gelen şeylerin hemen oluverip insana sunulduğu ve semavî sofralar halinde arz edildiği bir dünyayı insan tasavvur edemez. Biz ancak fizik âlemini düşünebiliriz. Diğer âlem ise, maddesi farklı, metaı farklı, konumu farklı ve her şeyiyle bu dünyadan çok farklı bir âlemdir. Bu açıdan da onunla alâkalı şeylerin çoğunu ihata edemeyiz ve kavrayamayız. Aslında, o âlemin bir saatlik hayatı, bu dünyanın mesut ve mutlu geçen binlerce senelik hayatına mukabil gelecek derinliktedir. Cenâb-ı Hakk orada cemâlini gösterecektir. Yerde ve gökteki bütün güzellikler, güzelliğinin çok perdelerden geçmiş bir gölgesi, hatta gölgesinin de gölgesi sayılan Zât-ı Ecell ü A’lâ, kendi cemâlini müşahede nimeti bahşedecektir.. sonra da hoşnutluğunu ifade sadedinde, “Ben sizden razıyım” diyecektir. Öbür âlem hususiyetlerine göre böyle Rabbanî bir teveccüh de değişik dalga boyunda bir meltem esintisi gibi mü’min kulları saracak ve salihlere en mutlu anları yaşatacaktır. Evet, bunlar öyle sürprizlerdir ki, insan onları kat’iyen tasavvur edemez. Belki konunun sadece başlıklarıyla alâkalı şifre gibi bazı şeyler anlayabilir. O bile aslında insanın içine inşirahlar salmaktadır. İşte, Ramazan-ı şerif, ibadet ü tâatın böyle katlandığı, ahiret hayatı adına birlerin bin olduğu, sürprizlerle dolu bir aydır.

Diğer taraftan, bu mübarek ayda Allah’a kalkan eller de boş dönmez. Bu açıdan da eğer bu ayı kıymetlendirme ve değerlendirmeyi düşünüyorsak, Cenab-ı Hakk’a gönülden yönelerek, sık sık ellerimizi kaldırmalıyız. Hem kendimiz, hem ülkemiz, hem milletimiz, hem de topyekün insanlık için O’ndan ekstra lütuflar dilemeliyiz. Zaten insan, şayet Ramazan-ı şerifin hakkını veriyor; namaz kılıyor, teravihe gidiyor ve oruç tutuyorsa, o ibadetlerin çağrıştırmasıyla sürekli duayı da telaffuz edecektir. İftar ederken el kaldıracak, imsak ederken duaya duracak, camiden içeri adımını atarken yine dua edecek, namaz kılarken mülahazalarıyla bir kere daha niyazda bulunacak ve hep dua dua yalvaracaktır.

Vicdan Genişliğinin Duaya Yansıması

Hakk’a el kaldırma çok önemli olduğu gibi, el kaldırırken himmet darlığı içinde olmama da pek mühimdir. Allah Teâlâ’nın lütfu çok geniştir; dolayısıyla insan, isteklerini şahsıyla sınırlandırmamalı, sadece ferdî taleplerini sayıp dökerek dualarını daraltmamalıdır. Evet, insan duada bile bencil olmamalı; diğergam davranmalı ve diğerkâm olmalıdır. Başkalarının çıkarlarını, menfaatlerini düşünmeli ve onların kederleriyle de inlemelidir. Bugün hem Efendimiz’e inanan insanların oluşturduğu dünyada hem de Türkiye’mizde bir ölçüde iyi bir noktaya gelinmiş ve güzel şeyler yapılmıştır. Fakat bunu hazmedemeyen insanların bulunduğu da bir gerçektir. Maalesef, içte ve dışta çekemeyen bir hayli kimse vardır. Bunların bir kısmının da tahribat yapmaları ihtimal dahilindedir. İşte, buna meydan vermemek için çok dua etmek ve yalvarmak da Ramazan ayının değerlendirilmesi hesabına göz önünde bulundurulması gereken bir husustur.

Cenâb-ı Allah, Kur’an-ı Kerim’de “Üd’ûnî estecib leküm-Bana dua edin ki size karşılık vereyim.” (Mü’min, 40/60) buyuruyor. Bu, ne bizim ne de başkalarının mesajı; doğrudan doğruya O’nun kendi beyânı.. “Dua edin icabet edeyim.” diyen –hâşâ– bir âciz değil, her şeye gücü yeten, Kâinatın Sultanı.. “Kullarım Beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki Ben pek yakınım. Bana dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da dâvetime icabet ve Bana hakkıyla inanıp tasdik etsinler ki doğru yolda yürüyerek selâmete ersinler.” (Bakara, 2/186) mealindeki ayet de ayrı bir dua çağrısı. Böyle olunca, Cenâb-ı Hakk’ın bu vaadine ve davetine binaen biz de ellerimizi açıp sürekli O’na dua etmeliyiz. Dua ederken de, himmetimizi âlî tutarak, yakın çevremizden başlayarak inananları ve bütün insanlığı kucaklamalıyız.

Kur’an-ı Kerim, Hazreti İbrahim’i anlatırken, “İnne İbrahime kâne ümmeten – Muhakkak ki İbrahim bir ümmet idi.” (Nahl, 16/120) buyurmaktadır. Zira, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir ümmettir.” Bir insanın tek başına bir millet olması, bir milletin himmeti genişliğinde himmet taşıması manasına gelir. “Vicdan genişliği” sözcüğüyle de dile getirdiğimiz bu engin himmet, bütün insanlığı kucaklama, geniş bir vicdanla bütün insanlık için Allah’a yönelme ve bütün insanlığın hidayetini, mutluluğunu isteme âlicenaplığıdır. Bu vicdan genişliğinin temsilcisi olan bir insan, bir fert iken adeta bir millet haline gelir; bilhassa Allah nazarında bir millet kıymetine ulaşır.

İşte, duada da böyle bir genişlik söz konusu ise, insan onu daraltmamalı ve dualarını sadece şahsî talepleriyle sınırlandırmamalıdır. Her fert Allah’ın rahmetinin enginliğini düşünerek Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeli; şahsî kurtuluşunu ve kendine değişik lütuflarda bulunmasını O’ndan istediği gibi bütün insanlara da aynı lütuflarda bulunmasını dilemelidir. Böyle biri, bir Bediüzzaman, bir Mevlana enginliğiyle, bir ayağını kendi akidesi ve kendi düşünce dünyası adına merkeze koyarken, öbür ayağıyla 72 millet içinde dolaşmalı ve herkesi kucaklamaya hazır bulunmalıdır. Bunu ister vicdan genişliği ister himmeti âlî tutma olarak dile getirin, bu duygu bencillikten uzak bulunmanın ifadesidir. Bencillere Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü söz konusu değildir; Allah bakmaz onların yüzüne.. egoistlerin Allah’ın lütuf ve rahmetinden istifadesi mümkün olmaz. Öyle ise, hiç olmazsa Ramazan’da başlamak suretiyle benlikten sıyrılarak biraz başkalarını da düşünmeli, artık başkaları için yaşamalıyız. Belki daha hoş bir ifadeyle, yaşamadan daha çok hayatımızı yaşatma duygusuna bağlı götürmeye çalışmalıyız. Hiçbir şeyi kendi darlığımıza mahkum etmemeli; Allah’ın istediği ve hoşuna gittiği ölçüde, her meseleyi genişçe ele almalı ve himmetimizi âlî tutmalıyız.

İbadet ü taat ve duada bencillikten uzak kalma, himmeti âlî tutma ve bütün akrabayı, dostları, arkadaşları düşünerek, herkesin hayrını isteme.. hatta çerçeveyi daha da genişleterek, yeryüzünde ne kadar insan varsa, hepsinin kalbini imana, İslam’a, ihsana ve Kur’an’a yönlendirmesi için Allah’a yalvarıp yakarma.. bunlar bize bir şey kaybettirmez. Belki de Allah öyle olmasını istiyor ve duaları o mevzuda vesile kılıyordur. Zaten, Efendimiz de öyle istiyor ve diyor ki, “Benim nâmım güneşin doğup battığı her yere ulaşacak..” Bu sözü, “ulaşmalı” ya da “ulaştırın” şeklinde de anlayabilirsiniz. Çünkü onun insanlığa kazandıracağı çok şey var. Madem istenen şey bu genişliktir, biz de o genişliğe hep açık durmalı ve oturup kalkıp meselelerimizi sürekli o genişlikte Allah’a sunmalıyız.

Soru: Bir hadis-i şerifte, “Her kim inanarak ve karşılığını sırf Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır.” buyrulurken “imanen vehtisaben” kaydı konuluyor. Bu ifadeyi nasıl anlamalıyız?

Cevap: “İmanen” kelimesi; inanılması gerekli olan her şeye ve oruçla alakalı dinî hükümlere kalbden inanmayı; orucun farz olduğuna, karşılığında büyük mükafat bulunduğuna ve her şeyden öte rıza-yı ilahiye bir vesile teşkil ettiğine hiç tereddüde düşmeksizin iman etmeyi vurgulamaktadır.

Evet, biz Allah’ın kullarıyız; Allah da bizim ma’budumuzdur. Bizim O’na karşı yaptığımız şeyler O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Oruç da, O’nun emri ve bizim görevimizdir. O, ibadetlerimizden her zaman haberdardır ve yaptığımız her şeyi bilmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın görüp bildiği o amellerimiz, mevsimi gelince nemalanmış olarak geriye dönecektir. Ayrıca, ellerimizi O’na kaldırdığımızda, bir kudsî hadiste dendiği gibi; “O eller geriye boş olarak dönmeyecektir.”

Cenâb-ı Hakk’a karşı teveccüh ederken ve O’na yalvarıp yakarırken, her şeyden evvel O’nun kullarını gördüğüne, dualarını işittiğine ve istekleri yerine getirecek güce sahip bulunduğuna tam inanmak lazımdır. Yoksa inanmadan el açmak, “Verirse verir, vermezse vermez” gibi bir manaya gelir ki, bunun bir saygısızlık olduğu ve öyle birinin çağrısına icabet edilmeyeceği bellidir. O, lütfuyla, keremiyle, rahmetinin gazabının önünde olmasıyla ve merhametinin enginliğiyle öylelerine de verirse verir; biz “vermez” diye kestirip atamayız. Fakat, O’nun duaları kabul etmesinin vesilesi evvela O’na inanmaktır. İnanacaksın ki; samimiyetle ellerini kaldırdığın zaman Allah onları boş çevirmez, yüzünü kara çıkarmaz, seni mahçup etmez; aksine, o kapıya bir daha yönelmene vesile olacak şekilde lütuflarda bulunur. İşte, “imanen” kaydı böyle bir inanmayı ifade etmektedir.

Mükafatımız O’ndandır!..

“İhtisap” kelimesi de sevabın Allah’tan beklenmesi manasına gelmektedir; dünyevî beklentilere girmeme, sadece Allah’ın hoşnutluğunu gözetme ve mükâfatı O’nun rahmetinden umma demektir. Hayır işlerinde ve ibadetlerde ihlas ve samimiyete aykırı hiçbir husus olmamalı; riya ve süm’alara girilmemelidir. Hiçbir amel insanların takdir ve teveccühlerine bina edilmemeli; her şey Allah için yapılmalı ve beklentiler de hep Allah’tan olmalıdır. O beklentilerde de yine himmet âlî tutulmalı; yani, yapılan işler dünyevî faydalara bağlanmamalıdır. Gerçi, Sahabi anlayışıyla, ayakkabımızın bağını bile kaybetsek biz onu da Allah’tan istemeliyiz.. arkasında olduğumuz her konuda gayret etmeli, iradenin hakkını vermeli ama neticede her şeyi Allah’tan dilemeliyiz. Ancak, kulluğumuzu Cenâb-ı Hakk’a sunarken, O’nun Ma’bud, bizim de kul olduğumuzu hiç hatırdan çıkarmamalı; O’nun hakkı olduğu için kulluğumuzu O’na tahsis etmeliyiz. Dolayısıyla, ibadetlerimizi ihtiyaç ve isteklerimize bağlamamalı, vazifemiz olduğu için onları eda etmeliyiz.

Haddizatında, Cenâb-ı Hak’tan bir şey isteme bizim zatî hakkımız değildir; O’nun lutfedip bize verdiği haklar türündendir. O öyle lütufkârdır ki, o hakları Kendisine karşı kullanmamıza müsaade etmiş ve kullandırmıştır. Mesela, bir manada, “Siz Bana kullukta bulunun, ibadet ü taatinizi yerine getirin –ki bu sizin vazifenizdir– Ben de, öbür âlemde nimetlerimle sizi sevindireyim” demiş ve bir mukavele yaparak bize bazı haklar vermiş; “Kulluğunuzu yaparsanız Benim üzerimde hakkınız olur” demiştir. Demek ki, hakkı veren de, onu kullanma imkanı bahşeden de Allah’tır.

Yoksa, bizim mahiyetimizde ve rızık olarak bize verilen nimetlerde kaç paralık kendi sermayemiz var ki, herhangi bir hakkımız olsun! Evet, biz mebdeden müntehaya kadar her şeyimizle O’na aidiz ve O’nun verdiği haklarımız olsa da her şeyden önce birer kuluz. Öyleyse, bir kula yaraşır şekilde hareket etmeli ve sadece Hâlıkımızın, Râzıkımızın ve Rabbimizin hoşnutluğunu dilemeli, ibadetlerimizi de bu niyetle yerine getirmeliyiz. İşte, “ihtisap” tabiri de bu hakikatlere bağlı kalarak, sadece Allah için oruç tutmak gerektiğini ve mükâfatı O’ndan beklemenin lüzumunu belirtmektedir.

Hâsılı; Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Men sâme Ramadâne îmânen vehtisâben gufira lehu ma tekaddeme min zenbihi” buyurmuş; Ramazan’la gelen berekete tam inanan, ihlas ve samimiyetle oruç tutup bu mübarek ayı ibadet ü taatle değerlendiren ve sevabını da yalnızca Allah’tan bekleyen mü’minlerin geçmişte işledikleri günahlarının dahi affedileceğini müjdelemiştir.

İffet Âbideleri ve Hayâdan Nasipsizler

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “İffet” ne demektir; iffetin çerçevesini belirleyen hususlar nelerdir?

Cevap: “İffet”; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir. Aslı Arapça olan bu kelime, namuslu, şerefli ve ahlâklı olma halini ifade edecek şekilde dilimize de geçmiştir. Özellikle eski nesir ve nazımlarda, izzet ve haysiyetiyle yaşayan, çalıp çırpmayan, haramlardan sakınan ve namusunu koruma mevzuunda fevkalâde hassas davranan kimseler hakkında “afîf” tabiri kullanılagelmiştir.

Kuvve-i Şeheviye ve İffet

İslâm ahlakçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu söylemiş; belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp, fayda ya da zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırma melekesine  “kuvve-i akliye”; kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağı sayılan güce “kuvve-i gadabiye”; arzu, iştiha ve cismânî hazların menşei kabul edilen duyguya da “kuvve-i şeheviye” demişlerdir. Kuvve-i şeheviye’nin, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürmü işleyecek kadar kayıtsız kalma şeklindeki ifrat hâlini “fısk u fücûr”; helal nimet ve lezzetlere karşı dahi hissiz ve hareketsiz kalma durumunu da “humûd” olarak isimlendirmişlerdir. Kuvve-i şeheviye açısından istikamet ve itidal üzere bulunarak, meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalma tavrını ise “iffet” kelimesiyle ifade etmişlerdir. Bu zaviyeden iffet, umumî manasıyla, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almak, zinadan ve sefihlikten uzak durmak demektir.

Kur’an-ı Kerim, iman edenlerin iffetli, hayâlı ve edep yerlerini koruyan insanlar olduklarını nazara vermiş (Mü’minûn, 23/5-7); iffetli yaşamanın mükafatı olarak Allah’ın mağfiretini ve ahiret sürprizlerini müjdelemiş (Ahzâb, 33/35); mevzunun önemine binaen kadınları ve erkekleri ayrı ayrı zikrederek bütün mü’minlere iffetli olmalarını ve iffetsizlik için bir giriş kapısı sayılan haram nazardan kaçınmalarını emir buyurmuştur (Nur, 24/30-31). Ayrıca, Hazreti Yusuf ve Hazreti Meryem gibi iffet abidelerini misal vererek inananlara hayâ ve ismet ufkunu göstermiştir.

Evet, Hazreti Yusuf aleyhisselam, vezirin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında “Ya Rabbî! Bu kadınların beni dâvet ettikleri o işten zindan daha iyidir.” (Yusuf, 12/33) diyerek, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almış ve kıyamete kadar gelecek olan bütün ehl-i imana bir hayâ timsali olmuştur.

Cenâb-ı Allah’ın, “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i de an. Biz ona rûhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle alem için bir ibret yaptık.” (Enbiya, 21/91) diyerek yücelttiği Hazreti Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Öyle ki, temiz ve nezih bir atmosferde, iffetli ve şerefli bir şekilde yetişen Meryem validemiz, o paklardan pak mahiyetiyle adeta mücessem iffet haline gelmiştir. Bundan dolayıdır ki, Hazreti İsa’nın doğumunu dile dolayan bazı diyanet mensuplarının yakışıksız sözleri karşısında bin bir ızdırapla, “Keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım!” (Meryem, 19/23) diye inlemiştir.

İffetin bu umumî manasını hatırda tutmakla beraber, onu daha geniş ve şümullü olarak ele almak da mümkündür. Bediüzzaman hazretlerinin, “Helal dairesi geniştir, keyfe kâfi gelir. Harama girmeye hiç lüzum yoktur.” şeklinde dile getirdiği ölçüye göre iffet, meşru daire içinde yaşayıp gayr-i meşru sahaya nazar etmeme, el uzatmama, adım atmama demektir. Dolayısıyla, iffetli bir insan, göz, kulak, el, ayak gibi bütün âzâların helal dairedeki lezzetleriyle iktifâ etmeli, hiçbir şekilde ve hiçbir yolla haram işlememeli, izzet ve haysiyetine dokunacak durumlardan da sakınmalıdır.

Fakir Ama Afîf

Bu açıdan, insanın kendi el emeği ve alın teriyle kazandığına razı olması, başkasının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma ve daha rahat yaşama hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması da iffetin ayrı bir yanıdır. Evet, insan kendi emeği ve alın teriyle geçimini sağlamalı, gerekirse inşaatlarda taş kırmalı, hamallık yapmalı ama asla başkalarına el açmamalıdır.

Kur’an-ı Kerim, ihtiyacı olduğu halde dilenmeyenleri takdirle anmış ve onların durumunu da iffet çerçevesine dahil etmiştir. “Bu yardımlar, kendilerini Allah yoluna vakfeden yoksullar içindir. Bunlar yeryüzünde dolaşma imkânı bulamazlar. Halktan istemekten geri durmaları sebebiyle, onların gerçek hallerini bilmeyenler, onları zengin sanarlar. Ey Rasûlüm, sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler. Hem hayır adına her ne verirseniz mutlaka Allah onu bilir.” (Bakara, 2/273) mealindeki ayet–i kerime işte bu manadaki iffeti ve iffetlileri anlatmaktadır. Sadakaların kimlere verileceğini belirten bu ayet, Peygamber halkasının Allah yoluna adanmış talebeleri olan, mescidde yatıp kalkan, Rasûl-ü Ekrem’in sohbetlerini dinleyip öğrenerek sonraki nesillere nakletmeye çalışan, vakitlerini ibadetle, ilimle değerlendiren ve iâşeleri de Allah Rasûlü tarafından karşılanan “Ashab-ı Suffe” başta olmak üzere, kendini öğrenip öğretmeye vakfeden, dolayısıyla malı-mülkü olmayan, başka bir meslekte çalışmaya vakit bulamayan ya da güç yetiremeyen ama her şeye rağmen başkalarına da el açmayan, hayâ ve iffetlerinden ötürü dilencilikte bulunmayan her devirdeki fakir fakat afîf müslümanları takdir etmektedir.

Evet, bu müstağni insanlar, kimseden karşılıksız bir şey kabul etmeyen, kimseye evvel ve âhir diyet ödeme mecburiyetinde kalmayan aziz ruhlardır. Halden anlamayanlar, izzet-i nefislerini korumayı açlığa tercih eden ve yokluklara katlanıp asla isteme zilletine düşmeyen bu insanları zengin zannederler. Aslında, dikkat edilse hallerinde fakirlik emareleri görülecektir. Fakat, onlar kimseden bir şey isteyemezler, hele hele ısrarla ve bıktırırcasına hiç istemez ve kat’iyen dilencilik yapmazlar.

Haddizatında, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) hakiki fakiri bu çerçeve içinde zikretmiş; “Fakir, kapı kapı dolaşan ve bir iki lokma veya bir iki hurma ile baştan savılan kimse değildir. Gerçek fakir, durumu bilinmediği için kendisine sadaka verilmediği halde, ihtiyaç içerisinde olmasına rağmen iffetinden dolayı başkalarına el açmayan ve halktan hiçbir şey istemeyen insandır.” buyurmuştur.

Ashab-ı Suffe’den olan Ebu Hüreyre gibi sahabe efendilerimiz açlıktan kıvrım kıvrım kıvrandıkları halde kimseden bir şey istememeyi ahlâk haline getirmişlerdir. Öyle ki, Hazreti Sevban ve Hakîm b. Hizam’ın da aralarında bulunduğu bazı sahabiler, insanlardan bir şey istememe konusunda Allah Rasûlü’ne söz vermiş ve ömürlerinin sonuna kadar sadık kaldıkları bu vaadlerinden dolayı asla sadaka kabul etmemiş; hatta deve üzerindeyken kırbaçları yere düşse onu bile kimseden istememeleriyle meşhur olmuşlardır. İşte, “Her kim iffetli olmaya çalışır, yüzsüzlükten sakınırsa Allah da onun iffetini korur ve arttırır. Bir insanın bir ip alıp sırtında odun taşıyarak onu azıcık hurmaya satması, dilenmesinden daha hayırlıdır.” buyuran Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesine uygun yaşamak da iffetin önemli bir derinliğini teşkil etmektedir.

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) sabah-akşam tekrar ettiği dualardan biri, “Allah’ım! Senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliğiyle beraber başkalarına muhtaç olmayacak kadar rızık istiyorum.” niyazıdır. Her söz, hal ve tavrıyla hidayet üzere olan, muttakilerin imamı ve iffetlilerin en afîfi Allah Rasulü’nün hidayet, takva, iffet ve gönül tokluğu istemesi, hem bu hususlardaki temadî ve derinlik talebi şeklinde anlaşılmalı hem de ümmet-i Muhammed’in (aleyhissalatü vesselam) neler istemesi gerektiğine bir işaret olarak kabul edilmelidir. 

Meslek Ahlakından Fikir Namusuna…

Diğer taraftan, bir insanın haddini bilmesi, teklif edilen bir makam-mansıp karşısında hemen ileri atılmaması, hevesleriyle hareket etmemesi, o işe liyakat sahibi olup olmadığını iyi değerlendirebilecek kimselerin kanaatlerine göre tavır belirlemesi, gerekiyorsa müstağni davranması ve bir başkasını o işe teklif etmesi ama şartlar ne olursa olsun kendine terettüp eden bir vazifeden de kaçmaması gibi hususlar da bir yönüyle iffetin çerçevesine dahildir. Öyle ki, bu duygu ve düşüncelerle omuzlanılan bir vazifenin hakkını vermeye “meslek namusu” ya da “meslek ahlakı” denilegelmiştir. Her doktor, öğretmen, üniversite hocası, avukat, asker, savcı ya da hâkim kendi mesleğine ait bazı disiplinlere uymak, bir kısım kural ve kaidelere göre iş yapmak ve “meslek ahlakı” dediğimiz değerler bütününe sadık kalarak çalışmak zorundadır. Dolayısıyla, böyle kurallı, bir intizam içinde ve hakperestçe çalışma da iffetin farklı bir yanı olarak değerlendirilebilir.

Ayrıca, söz ve yazılarımızda sık sık kullandığımız ve bazen “fikir namusu” bazen de “düşünce iffeti” olarak zikrettiğimiz bir husus daha vardır. Özellikle, heva ve hevesi fikir suretinde takdim etmeme; ulvî ve derin hakikatleri anlatırken fantastik ve muğlak ifade avcılığı yapmama, fakat, pespâye sözlere ve bayağı ifadelere de yer vermeme; kullandığımız hemen her kelimeyi bir mücevherci titizliğiyle seçerek dilin saffetini korumaya çalışma ve okuyucuyu mutlaka hayra, güzele sevk etme gibi konularda hassas davranma da iffetin bu çeşidini oluşturmaktadır.

Aslında, düşünce iffetini yakalamak ve korumak için tahayyül ve tasavvur planındaki duyguları dahi temiz tutmaya çalışmak gerekir. Çünkü, fikir, söz ve ameller bir yönüyle hayalde mayalanır. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Fena duygular, seni hayallerinde yakalayınca, ilk fırsatta hemen onlardan kurtulmaya çalış; yoksa, bir müddet sonra götürüldüğün yerden geriye dönemezsin” demektedir. Evet, bir şeytanî ok gelip hayalinize çarptığı zaman dönebiliyorsanız hemen geriye dönmeli ve zihninizde meydana gelen yırtığı vakit geçirmeden dikmeye çalışmalısınız. O ok daha derinlere nüfuz etmeden ve aldığınız yara sizi öldürecek seviyeye ulaşmadan bir tabyaya sığınmalı, ezelî düşmanınızın saldırılarından korunmalısınız. Aksi halde, bazı hayal deryalarına yelken açmış olur, onun dalgaları içinde savrulur durur ve sahile çıkmaya yol bulamayacak kadar kıyıdan uzaklaşırsınız. Öyleyse, yol yakınken ve iradenizin gücü yetiyorken kötü duygu ve fena tutkulardan kurtulmalısınız!..

Küçükken Önemsemezsen Büyüyünce Halledemezsin

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i sahîha “sedd-i zerâî” adı altında bu mevzuya vurguda bulunmakta ve farklı hadiseler münasebetiyle farklı ifadelerle bu hususu nazara vermektedir. Bildiğiniz gibi; “sedd” menetme ve engellemenin adıdır; “zerâî” de sebep ve yol manasına gelen “zerîa” kelimesinin çoğuludur. “Sedd-i zerâî” ise, fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkama, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınma demektir. Mesela, zina büyük bir günahtır. Harama nazar bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günahtır ve yasaklanmıştır. Bunun için, Kur’an-ı Kerim, “Zina etmeyin”, “Yetim malı yemeyin” emrini ifade ederken “Zinaya yaklaşmayın”, “Yetim malına yaklaşmayın” şeklinde seslenmekte ve neticede günaha götürebilecek atmosferden uzak durmayı emretmektedir.

Evet, göz görür, kulak dinler, dil telaffuz eder; görülen, duyulan ve söylenen şeyler zihinde kurgulanır; tahayyül tasavvura dönüşür, o da gidip taakkulle belli bir kalıba dökülür, bir kılıfa girer.. ve sonra bu vetire insanın iradî davranışlarına tesir eder; el tutar, ayak gider… Dolayısıyla, daha tahayyül durağında iken günahın önü kesilmeli; onun tasavvura ve sonrasına ulaşmasına mani olunmalıdır. Mesela; harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. Biraz gayret etseniz bakmamaya katlanabilirsiniz. Gözünüze ilişen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenizin belini bükebilecek kadar büyük bir yük değildir; gözünüzü kapamaya irade gücünüz yeter. Fakat, nazarlarınızı haramdan çevirmez, kendinizi o işe salar ve bir “bakma tiryakisi” olursanız artık geriye dönme ihtimaliniz azalır. Hele bir de gözünüzden zihninize akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürseniz sahilden ayrılmış sayılırsınız. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Şair bir arkadaşımın, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni” dediği gibi, Allah muhafaza, o günah deryası, dalgaları arasında sizi evirir çevirir ve kıyıya çıkmanıza izin vermez.

Üç İffet Kahramanı

Tam günah eşiğinde ve uçurumun kenarında iken geri dönebilen ve büyük bir felaketten kurtulan yiğitler de yok değildir. Mahşerin dehşet verici tehlikelerinden “zıllullah”a sığınarak korunacak olan yedi grup insan anlatılırken, böyle bir iffet kahramanına da işaret edilmektedir. Zira, namus ve haysiyetini muhafazada fevkalâde hassas ve şehevânî isteklerine karşı alabildiğine kararlı o babayiğit, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetini “Ben Allah’tan korkarım” çığlığıyla reddedebilmiş ve irade ile aşılamaz gibi görünen bir akabeyi aşabilmiştir.

Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan delikanlı da o ismet ufkunun temsilcilerindendir. O da bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayeti hatırlamış;  Cenab-ı Allah’tan hayâ etmiş; günah eşiğinden geri dönmüştür.. dönmüştür ama  vicdanı o kadarcık bir meyli bile iffetine yakıştıramamış, gönlü Allah korkusundan hasıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Bedeni oracığa yığılıp kalsa da “iffet şehidi” ya da “ismet şehidi” denebilecek o yiğidin hatırası da bir yâd-ı cemil olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

“Mağara hadisi” olarak da bilinen bir hadis-i şerifte de yine böyle bir iffet kahramanından bahsedilmektedir. Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile edinerek Cenab-ı Hak’tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Her birinin duasıyla kaya biraz hareket eder ve nihayet o üç arkadaş kurtulurlar. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışına tevessül ederek niyazda bulunur; sonuncusu da, çalıştırdığı işçinin ücretini veremeyince onun parasını işletip nemalandırarak sonunda eksiksiz teslim edişi hürmetine rahmet-i ilahiyeden yardım ister. İkinci şahıs ise, “Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ondan kâm almak istedim ama bana hiç yüz vermedi. Fakat, bir kıtlık senesinde elime düştü. Ona kendini teslim etmesi mukabilinde yüz yirmi dinar verdim, mecburen kabul etti. Ne var ki arzuma nail olacağım sırada, “Allah’tan kork da iffetime dokunma!” dedi. Ben de, o söz üzerine, insanlar arasında en çok sevdiğim kimse olduğu halde onu bıraktım, verdiğim parayı da geri almadım. Allahım eğer bunu Senin rızan için yapmışsam, bizi bu sıkıntıdan kurtar!” diyerek iffetini muhafaza edişini makbul bir amel olarak Allah’a arz eder.

İşte, bu üç misaldeki afîf insanların ortaya koyduğu kahramanlıklar herkese müyesser olmaz. Bunlar, çok istisnaî olan irade zaferleridir. O türlü durumlarda devrilmeme her insanın ulaşabileceği bir başarı değildir. Pek çokları o kaygan zeminlerde ayakta kalamaz ve yıkılır. Dolayısıyla, daha o noktaya kadar götürmeden meselenin önünü almak gerekir. Öyle tehlikeli sahalara hiç girmemek, uçurumun kenarına hiç yaklaşmamak ve günah sahillerinde asla dolaşmamak icap eder. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, kendine helal olmayan ve yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın. Zira, onların üçüncüleri şeytan olur.” buyurmakta ve arz ettiğim sedd-i zerâî düsturuyla günah yollarını daha baştan kapamamız ikazında bulunmaktadır.

Dilin İffeti

Aynı hususu doğru konuşma mevzuunda da düşünebilirsiniz. Bir yalan insanı haline gelmeden, temrinat yapa yapa doğru söylemeye kendinizi şartlandırmalı ve asla hilaf-ı vaki beyanda bulunmamalısınız. Özellikle de, bir insanın sözünü ya da bir meseleyi naklederken her hususu kelimesi kelimesine aktarmaya ve yarım kelime de olsa farklı bir söz katmamaya çok dikkat etmelisiniz. Çünkü yalanın iki tarifi vardır: Birincisi, konuşan şahsın gerçek düşüncesini saklayıp kanaatinin aksini söylemesidir. İkincisi ise, vâkîye mutabık olmayan bir beyanda bulunmaktır; tabir-i diğerle, Allah nezdindeki hakikate ve Cenab-ı Hakk’ın gördüğü, duyduğu, bildiği bir meseleye aykırı bir söz söylemektir. Öyleyse, söylediğiniz her cümlenin gerçekten gönlünüzün sesi olup olmadığına özen göstermeli ve mutlaka kesin bildiğiniz şeyleri tam doğru olduğuna inandığınız şekilde söylemeli; bunu yaparken de “İşin hakikatini Allah bilir” düşüncesini zihninizden ırak etmemelisiniz. Günlük konuşmalarınızdaki sıradan gördüğünüz cümlelerinizde bile böyle bir doğruluk aramalı ve yalanın öldürücü bir virüs olarak kalbinize musallat olmasına meydan vermemelisiniz.

Sıdk konusundaki hassasiyetiyle hüsn-ü misal olan Abdullah b. Mes’ud hazretleri hadis rivayet ederken tir tir titrermiş. Peygamber Efendimiz’in mübarek beyanlarını naklederken o kadar titiz davranırmış ki, heyecandan adeta bütün vücudu ürperir ve alnından boncuk boncuk terler akarmış. Mesela, herkes tarafından bilinen “Bir günahtan tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” mealindeki hadis-i şerifi söylerken bile birkaç defa ileri gider, geri gelir, ellerini ovuşturur;  “Lâ havle velâ kuvvete illâ billah..” der, o sözü eksiksiz ve ziyadesiz aktarabilmek için âdetâ göbeğini çatlatır ve sonunda da yine “Allahu a’lem” kaydını düşermiş. Talebelerinden biri der ki, “Bir sene boyunca İbn-i Mesud hazretlerinin yanında kaldığım halde, onun bir kere bile “Rasûlullah buyurdu ki” dediğini duymadım.”

İşte böyle bir hassasiyete de isterseniz “dil iffeti” diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, söylediğiniz sözlerin vâkıa mütabık olması ve Allah ilmindeki hakikate, yani, o meselenin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine denk düşmesi de iffetin diğer bir parçasıdır. İnsan, iffet ve hayâ perdesini yırtmamak için doğrulukta temrin yapa yapa hilaf-ı vâkî beyanlara da bütün bütün kapanmalı ve yalanın gölgesine bile yaklaşmamalıdır.

“Hortumlama”

Dünyevî güzelliklere ve mala-mülke karşı tama duygusu da, henüz zihinde bir görüntü gibiyken oracıkta boğulmalı ve gelişip büyüyerek başkasının kazancını çekememezliğe, hasede ve kıskançlığa dönüşmesine fırsat verilmemelidir. Zira bu zaaf, daha küçükken önü alınmazsa, değil insanı dilenciliğe sevk etmek, karakter bakımından zayıf kimseleri hırsızlığa bile götürebilir. Bundan dolayıdır ki, “hortumlama” sözü son zamanlarda en çok duyulan ifadelerden biri olmuştur. Bazıları, “hırsızlık” kelimesini sevimli bulmadıklarından dolayı mıdır ya da “hortumlama” tabirinde bir kibarlık sezdikleri için midir, yoksa büyük büyük lokmaları yutmayı anlatabilmek maksadıyla mıdır, bilemeyeceğim, sürekli “hortumlama”dan bahsediyorlar; bazıları da halk arasında kocaman kocaman insanlarmış gibi görünmelerine rağmen ancak bir hırsızın yapabileceği bayağı şeyleri yapıyor ve milletin malını haksız yere yiyorlar.

Evet, insan mal-mülk mevzuunda da kendinde bir zaaf görüyorsa, daha baştan ayaklarını sağlam tutabileceği yerde durmalı ve yıkılabileceği alanlarda dolaşmamalıdır. Gözünü servet hissi bürümüş bir kimsenin makam, mansıp ve imkan sahibi olması buzlu yolda ulu orta koşması gibi bir şeydir. Onun kayıp düşmesi her an muhtemeldir. Öyleyse, o insan, yüzüstü kapaklanmayacağı sahalara yönelmeli; dönebileceği yerde geri dönmeli ve henüz iş işten geçmemişken iradesinin hakkını vermelidir. Aksi halde, iradesinin sırtına çok ağır bir yük yükleyip devrildikten ve “iffetsiz” damgasını yedikten sonra “Ben ne kadar da iradesizmişim” diyerek yakınmasının bir manası yoktur.

Sözün özü; “iffet”, dil, göz, kulak, el, ayak gibi uzuvları günahlardan koruyarak ve helal dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa ederek haramlardan uzak kalmaktır. Ahlakî değerlere bağlı ve günahlardan âzâde yaşamanın en mühim vesilelerinden biri sedd-i zerâî prensibine uygun şekilde davranmak ve ayakları kaydıracak zeminlere hiç yaklaşmamaktır. İffeti, düşünce namusundan meslek ahlakına kadar geniş bir çerçevede değerlendirmek daha doğru olsa gerektir. Nitekim, müstağni davranmak, başkalarına el açmamak, dilencilik yapmamak ve kimseye yüz suyu dökmemek de iffetin çok önemli derinliklerinden sayılmıştır.

 

Fâcirin Cesareti ve Müttakînin Zilleti

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), “Allah’ım fâcirin celâdetinden, müttakînin de aczinden sana sığınırım!” sözünü nasıl anlamalıyız? Özellikle, müttakînin aczinden Allah’a sığınma ne ifade etmektedir? Bu acz ile Bediüzzaman’ın seyr ü sülûkta bir esas kabul ettiği “acz” arasında nasıl bir fark vardır?

Cevap: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) insana sıkıntı ve keder verecek, onu dünya ve ahirette zillete düşürecek mevzularda Cenâb-ı Hakk’a sığınmış, ümmetine de her türlü musibete karşı Allah Teâlâ’nın hıfz ve inâyetine sığınmalarını tavsiye etmiştir. Bu şekilde, ilahî emir ve yasaklara uymanın yanı sıra, hem söz hem de amelle Allah’ın koruyup kollamasını ve bütün şerlerden muhafaza etmesini istemeye “istiâze” denmektedir.

Peygamber Efendimiz’in değişik hadis-i şeriflerine bakılırsa görülecektir ki, O, küfürden, fâsıklıktan, nifaktan, riyakârlıktan, kalbin kasvet ve gafletinden, acizlikten, tembellikten, yoksulluk ve borcun galebe çalmasından, zillet ve meskenetten, insî ve cinnî şeytanların şerlerinden, delilik ve cüzzam gibi hastalıklardan, bunamaktan ve çok yaşlanıp başkalarının eline düşmekten, yangın ve sel gibi felâketlerden, kabir azabından ve Cehennem’den… Cenâb-ı Allah’ın rahmetine, ilâhi riâyet ve inâyete iltica etmiş; aynı zamanda bize de, bu musibetlere karşı teyakkuzda olmamızı irşad buyurarak, yönelmemiz lazım gelen sığınağı göstermiştir.

Soruda zikrettiğiniz beyan-ı nebevîde de kendisinden Allah Teâlâ’ya sığınılması işaret edilen iki husus belirtilmektedir: Bunların birincisi, “fâcirin celâdeti”; diğeri ise, “müttakînin aczi”dir.

Celâdet; yiğitlik, bahadırlık, atılganlık ve cesaretlilik demektir. Celâdetin zıddı ise, cebânet (korkaklık), zillet, miskinlik ve ürkekliktir. Bu ifade bazen fütüvvet, şecâat ve şehâmet kelimelerinin müteradifi olarak da kullanılır. Bunların hepsiyle anlatılmak istenen ortak mana, aziz yaşama, haksızlığa ve haksızlara boyun eğmeme, saldırılar karşısında korkak olmama, ihtiyaç halinde kuvvete başvururken bile haktan ayrılmama, gücü yettiğinde bir haksızlığa haddinden fazla karşılık vererek mütecaviz davranmama ve hatta cezalandırmaktan daha ziyade afv ü safh yolunu tercih etme gibi hususlardır.

Mü’min, Azîz ve Yiğit İnsandır!..

Celâdet ve şecâat, dinimizce takdir edilen ve her mü’minde bulunması gereken memduh bir sıfattır. İslam ahlakıyla alâkalı kitaplarda mutlaka bu mesele de ele alınmış; bu mevzu hakkında müstakil kitaplar yazılmış; Kur’an-ı Kerim’de yer verilen konuların tasnif edildiği mu’cemlerde hiç olmazsa birkaç kelimeyle bu husus da nazara verilmiştir. Celâdet ve şecâatiyle tarihe geçen büyükler hep alkışlanmış, onlara dair destanlar yazılmış ve çok defa o destanlara müracaat edilerek günümüzün insanında da o ruh haleti uyarılmaya çalışılmıştır.

Kur’an-ı Kerim, Ashâb-ı Kirâmı anlatırken onların aziz ve yiğit insanlar olduklarına işaret etmiş; ”Onlar kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise çok şefkatlidirler.” buyurmuştur. (Fetih, 48/29) Evet, Sahabe efendilerimiz kendi aralarında çok mütevazi, yüzleri yerde ve şefkatli kimselerdir. Fakat, küffâr, küfrünün gereğini yerine getirdiği zaman, mü’minin takınması gereken tavır celâdet tavrıdır. Dolayısıyla, onlar da kâfirlere karşı çok çetin, çok şiddetlidirler; onların hücumlarına karşı zayıflık ve yılgınlık göstermezler. Ashabın kâfirlere karşı aziz olmaları, kaba ve katı davranmaları mânasına gelmemekte; saldırılar karşısında sinmemelerini, tehditlere boyun eğmemelerini, dünya menfaati için davalarını terk etmemelerini ve zalimlerin dişleri arasında öğütülebilecek kolay bir lokma olmamalarını ifade etmektedir.

Evet, Bediüzzaman’ın ifadesiyle, dünyaperest insan, bir lezzet için nihayetsiz zilleti kabul eder; hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. O, herkese kul-köle olup, riyakârlık ve dalkavukluk ettiğinden dolayı, son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedir. Fakat, ehl-i iman, özellikle de tahkikî iman ile imanı inkişaf edenler, kavîdirler, muazzezdirler. Her mü’min aziz bir kuldur; çünkü o, Allah’a kul olmuş ve bir yönüyle kulluğunu O’na ipotek ettirmiştir. İnanan bir insan, sadece Kadîr-i Zülcelâl, Hakîm-i Zülkemâl, Hâlık-ı Kâinat ve her şeye gücü yeten Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz’a kulluk eder ve o kulluğuna karşı da hiçbir alternatif tanımaz. Öyleyse, miskinliğin, zilletin, başkaları karşısında serfürû etmenin ve küçük bir menfaat için el-etek öpmenin zıddı olarak kullanılan celâdet bir mü’min sıfatıdır. Mü’min cesurdur, yiğittir; korku ve yılma bilmeyen bir kahramandır. Mehmet Akif bu hakikati ifade sadedinde şöyle demiştir:

Şehâmet dîni, gayret dîni ancak Müslümanlık’tır;
Hakîki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.
Cebânet, meskenet, dünyâda, sığmaz rûh-i İslâm’a…
Kitâbullâh’ı işhâd eyledim -gördün ya- da’vâma.
Görürsün, hissedersin varsa vicdânınla îmânın:
Ne müthiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın!

Beşinci Boyut

Bizim tarihimiz, özellikle de îtilâ (yükselme) dönemlerimiz bu celâdet ve şecâat ruhunun en mümtaz kahramanlarıyla doludur. Milletimizin çok cesur, korkusuz ve fütursuz yiğitleri, cebânet ve meskenetin Müslümanlıkla bağdaşmadığını hemen her fırsatta göstermiş; din, vatan ve millet uğruna ölüme bile hiç tereddüt etmeden seve seve gitmişlerdir. Hatta şavaşa giderken, gazilikten daha çok şehitliği düşünmüş; şehadet şerbeti içmek için fırsat kollamışlardır. Samanyolu Televizyonu’nun “Beşinci Boyut” dizisinde gösterdiği gibi, nazarlarını ebedî bir hayata diken her mukaddes ruh, köyünü, tarlasını, annesini, çocuk bekleyen eşini ve bütün hayallerini arkada bırakıp tereddütsüzce cepheye yürüyebilmiştir. Fakat, onların yürüdükleri yer aslında farklı bir âlemin kapısıdır; bambaşka bir buudun ve hayatı insan üstü bir seviyede sürdürme mertebesinin ilk basamağıdır.

Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, “Allah yolunda öldürülenler hakkında “ölü” demeyin. Bilakis, onlar diridirler, fakat siz bunun farkında değilsiniz. (Bakara, 2/154) buyurmaktadır. Evet, Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, hayat mertebeleri farklı farklıdır; Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin işaretiyle sabittir ki, şühedânın tabaka-i hayatları sair kabir ehlinin durumunun üstündedir. Şehitler, hayatlarını Hak yolunda feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, dünya hayatına benzeyen, fakat kedersiz ve zahmetsiz olan bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan etmektedir. Öyle ki, onlar öldüklerinin bile farkında değildirler; kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini bilmekte, ölümdeki firak acılığını hiç hissetmemekte ve tam bir saadetle mütelezziz olmaktadırlar.

Hazreti Üstad, şehit olan yeğeni Ubeyd hakkında, “Bir rüya-yı sâdıkada, yerin altında bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şühedâ tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş zannediyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus’un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış.” demiş; hadsiz vâkıâtla ve rivayetle, şehitlerin bu tarz bir hayata mazhariyetlerinin ve kendilerini sağ bildiklerinin sabit ve kat’î olduğunu belirtmiştir.

Evet, Seyyidü’ş-şühedâ olan Hazret-i Hamza (radıyallahu anh) efendimizin, ruhaniyetiyle kendine iltica eden insanların yardımına koştuğu çok vâkîdir. Cenab-ı Allah, bazı durumlarda selef-i salihînin şehitlerini icraât-ı Sübhaniyesine perde yapmaktadır. Kimi insanların yardımına Hazreti Ali’yi, bazılarına Hazreti Mus’ab’ı ve bir kısmına da Bedir ashabını göndermektedir. Farklı bir buudda bulunan şehitler, çoğu zaman imdatlarına koştukları insanlara dünyadaki halleriyle görünmekte ve onların alışık olup yadırgamadıkları misalî resimleriyle, berzahî fotoğraflarıyla ortaya çıkmaktadırlar. Yani, siz şühedâyı, dünya hayatında hangi elbise içinde ve nasıl bir halde görmüşseniz, Allah Teâlâ da onlara o türlü misalî elbiseler giydirmekte, öyle karşınıza çıkarmakta ve dünyaya ait bazı umûru onlara icrâ ettirmektedir. Şu kadar var ki, onlar sizin yediğiniz türden şeyler yemezler; hayatınızı devam ettirebilmeniz için mukayyet bulunduğunuz yeme, içme, uyuma gibi bazı kayıtlar onlar için söz konusu değildir.

Şehâmet-i İmaniye

İşte, her mü’minde imandan kaynaklanan bir kahramanlık ve cesaret ruhu olması iktizâ eder ki biz buna şehâmet-i imaniye, izzet-i diniye ya da celâdet deriz. Bununla beraber, Bediüzzaman hazretleri mü’minlerdeki şehâmeti anlatırken onu “şefkatle cihazlanmış şehâmet-i imaniye” şeklinde tavsif eder. Yani, mü’minler, zâlimler karşısında zillet göstermedikleri gibi mazlumları da zelil etmezler.. onlar, emri altındakilere hiçbir hak ve hürriyet tanımayan despotlara dalkavukluk yapmaz, kaba kuvvet temsilcilerine el açıp boyun bükmezler; bununla beraber, zayıf ve çaresiz kimselere karşı da tahakküm ve tekebbürde bulunmazlar.

İmanın kazandırdığı izzetle yaşayan insanlar, kahramanlık ve cesaretlerini haksızlıkta ve başkalarını ezmekte kullanmaz ve asla kaba kuvvete başvurmazlar. Onlar, güçlü oldukları yerde affeder; hiddet ü şiddet anında hilm ü silmle muamelede bulunur; ihtiyaç içinde kıvrandıkları durumlarda bile “îsâr” ruhuyla hareket edip başkalarını düşünür ve düşmanları hakkında dahi hayırhahlıktan geri durmazlar. Savaş esnasında harbin kendi kurallarına göre davransalar da, hemen her zaman sulh yolu araştırır ve herkesin kendi hak ve hürriyetlerine göre yaşamasını temin etmeye çalışırlar.

Nitekim, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Medine-i Münevvere’ye teşrif buyurduğunda, “Medine Vesikası” adıyla bilinen mukaveleyi yapmış; sulh halinde, herkesin kendini emniyet ve güvende hissetmesi gerektiğini fiilen göstermişti. O anlaşmanın imzalandığı dönemde, Medine’de Hristiyanlar, Yahudiler, müşrikler, bir kabile dinine inananlar ve dinsizler de vardı. Fakat, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz hiç ayırım yapmadan barış ve güven içinde yaşamaya razı olan herkesi anlaşmaya çağırmıştı. Yaptığı mukavelede, kabileleri teker teker saymış; Benû ‘Avf, Benû Hâris, Benû Sâide, Benû Cuşem, Benû’n-Neccâr… diyerek her kabileyi zikrettikten sonra o kabilenin hak ve sorumluluklarını belirtmişti. Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethi sırasında da, Müslümanlara senelerce düşmanlık yapan kimseleri bile affetmiş; kapısını çalanlara daima merhametle muamelede bulunmuş ve en güçlü olduğu dönemlerde dahi kuvvet ve celâdeti tahakküm sebebi olarak kullanmamıştı. Daha sonraki dönemlerde de özellikle Râşid Halifeler, Selçuklular ve Osmanlılar, emirleri altındaki toplulukları aynı emniyet ruhuyla yaşatmışlardı.

Diğer taraftan, celâdet ve şecâat duygusunu başkalarını ezme ve kendini ifade etme yolunda kullananlar da olabilir. Aslında, Cenâb-ı Allah insana, dışarıdan gelecek saldırılardan kendini koruması için “kuvve-i gadabiye” (öfke hissi) dediğimiz bir duygu vermiştir. Bu duygu, hariçten gelen hücumları önlemek için itici bir kuvvet ve tedbirli olmaya yarayan bir güçtür. Korkulacak şeyler karşısında temkinli davranma ve onları telâşa kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki yiğitçe duruşun, yani “şecâat”in kaynağı olan bu duygu; bütün kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık ve kızgınlığın da menşeidir. Bazıları, korkulmayacak şeylerden dahi korkar, sürekli vehimlerle oturup kalkar ve değişik paranoyalarla hayatı yaşanmaz hâle getirirler ki, bunların halini “cebânet” (korkaklık) kelimesi ifade eder. Fakat, bazı insanlar da vardır ki, onlar âkıbeti hiç düşünmeden, ölçüsüzce ve muhâkemesizce her işe girişir ve neticesi mutlak felâket olan tehlikelere bile korkusuzca atılırlar. Kuvve-i gadabiyenin bu ifrat hâline de “tehevvür” (korkusuzluk ve saldırganlık) denir.

Fâcirin Cesareti

İşte, şecâat duygusu, dinin emrettiği ölçüler içerisinde ve izin verdiği şekilde değil de, kuvvet göstermek, başkalarını ezmek ve hak edilmeyen bir şeyi zorla almak için kullanılırsa, bunu yapan insanın celâdet ve şecâati, övülen ve takdir edilen bir vasıf olmaktan çıkar. Korkusuzluğu bâtıl yollarda ve zorbalıkta kullanan bir insanın cesareti kendinden Allah’a sığınılması gereken bir şerre dönüşür. Hele bir de, o korkusuz insan fâcirse, onun celâdet ve şecâati daha büyük musibetlere sebebiyet verir.

Fâcir; İslâm’ın emirlerini çiğneyen, dinî ölçü ve prensiplere aykırı hareket eden, günahlarda ısrarcı davranan ve büyük günahları işlemekten bile utanmayan azgın kimse demektir. Kalbi ölmüş ve vicdanı tefessüh etmiş böyle birinden şefkat ve merhamet beklenmez; onun şecâat duygusu şefkat hissiyle dengelenmediği için, fâcir adam hiç kimseye acımaz.. o, zulüm ve zorbalıklarının âkıbetini hiç düşünmeden kan döker, can alır, yuva yıkar ve ocaklar söndürür. Bundan dolayı, her sözünde binlerce hikmet bulunan Allah Rasûlü, daha pek çok derin mananın yanında bu hususa da dikkat çekmiş; fâcirin celâdetinden Allah’a sığınmış ve öyle bir şer karşısında bizim de ilahî hıfz ve riayete yönelmemizi tavsiye buyurmuştur.

Müttakînin Tembellik ve Miskinliği

Sorunuzda, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi efdalüssalavâti vetteslimât) istiâzede bulunduğu ikinci husus “müttakînin aczi” idi. Acz; güçsüzlük, kifâyetsizlik, beceriksizlik ve elinden iş gelmeme halidir. Bu hadis-i şerifte acz; tembellik, uyuşukluk, bitkinlik, ümitsizlik ve çaresizlik manalarını da ifade edecek şekilde kullanılmıştır.

Tembellik, beceriksizlik ve çaresizlik anlamındaki acizlik, bir kâfir sıfatıdır. Mü’minin şe’ni, sa’y u gayret ve ümittir. Hususiyle de karamsarlıktan neş’et eden çaresizlik ve miskinlik duygusu, milletleri felç eden dehşetli bir hastalıktır ve ilerlemeye, gelişmeye, olgunlaşmaya manidir.

Acizlik her insan için kötü olsa da mü’minin beceriksiz, miskin ve bedbin olması çok daha kötüdür. Zira, mü’mindeki acziyet, onun Cenâb-ı Hakk’a itimat etmeyişine de bir emaredir. Aciz bir insan, Allah-u Teâlâ hakkında hüsn-ü zanda bulunmuyor demektir ve dolayısıyla onun, “Kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim.” hadis-i şerifi gereğince ilahî inayetten istifadesi mümkün değildir.

Müttakî bir insanın beceriksizlik ve çaresizlik içine düşmesine gelince, o bütün bütün fena bir durumdur. Zira, müttakî bir kul, belli bir seviyenin insanıdır. O, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdinde bulunan bir insandır. Müttakî’yi, takvânın daha şümûllü ve umumi mânâsına göre tarif edersek, o, dinin prensiplerini hassasiyetle görüp gözettiği gibi, şeriat-ı fıtriye kanunlarına da riâyet eden; Müsebbibü’l-esbâba tam itimat etmekle beraber sebepleri de yerine getiren; Cehennemi netice veren davranışlardan sakınmanın yanı sıra kalbini de şirk işmâm eden şeylerden koruyup kollayan insan demektir. Dolayısıyla da, şartlar ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin, bir müttakînin bedbinlik yaşaması ve acze düşmesi kabul edilemez. O bir taraftan sebepleri yerine getirme, diğer yandan da Cenâb-ı Allah’ın kudretine sığınma hususiyetleriyle maruf bir kul olmalıdır. Oysa acz, Müsebbibü’l-esbaba yönelme keyfiyetini belirleyememeyi ve sebepleri terk etmeyi netice verir. Böylece, o insan, hem tekvinî emirler mevzuunda, hem Müslümanca yaşama konusunda, hem de dinini dünyaya anlatma hususunda elinden bir şey gelmeyen bir âciz, bir miskin halini alır.

Takva’nın Bir Derinliği

Bir gün, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Ebû Umametü’l-Bâhili hazretlerini, Mescid-i Nebevî’de mahzun, mükedder, kalbi kırık ve boynu bükük oturuyorken görmüş ve hemen o halinin sebebini sormuştu. Ebû Umame, “Ey Allah’ın Rasûlü, evde yiyecek bir şey yok ve fakr u zaruret had safhaya ulaştı. Peşimi bırakmayan bir sıkıntı ve bazı borçlarım sebebiyle böyle gamlıyım.” cevabını vermişti. Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz, ona sabah akşam şunları söylemesini tavsiye buyurmuştu: “Allah’ım tasadan, kederden, eli kolu bağlı miskin miskin oturmaktan, tembellikten, korkaklıktan, malımı ulvî bir gaye için verememe cimriliğinden, borç altında ezilmekten ve düşmana mağlup olmaktan Sana sığınırım.”

Ebu Umame hazretleri bu sözlerin manasını anlamış; hem Cenab-ı Hakk’a teveccüh edip niyazda bulunmuş hem de fiilî duayı da yerine getirme düşüncesiyle çalışmış, gayret göstermiş; tasa ve kederden kurtulduğu gibi borçlarını da ödemişti. ‎“Acizlikten ve tembellikten Sana sığınırım” dedikten sonra, o, hâlâ bir kenarda oturup el-âlemin avucuna bakamazdı. Artık bu safhada ‎ona düşen vazife, dua ettiği hususları fiiliyâta dökmekten ibaretti.‎

Evet, teşriî emir ve nehiyleri gözetip dinin “yap” veya “yapma” dediği hususlarda emre imtisal etmenin yanısıra, tekvinî emirlere riayet etmek, yani, Allah’ın kainatta câri sünnetine (kanunlarına) uygun hareket etmek de takvanın önemli bir buududur. Biz, millet olarak, takvanın çok önemli bir yanı olan “tekvinî emirleri gözetme” esasına gereken değeri vermeyince zenginliklerimizi bir bir kaybetmiş ve ezilmişiz. Daha sonra, bu hatamızı telafi etmeye çalışırken daha büyük bir hataya düşmüşüz: Batı’nın muvaffakiyetini dünyayı çok iyi okumalarında ve onun üzerine yoğunlaşmalarında görmüş, “Biz de kevnî kanunları değerlendirerek onlara yetişeceğiz.” demişiz; ama ne yazık ki, mukaddes değerlerimizi bir kenara atmakla işe başlamışız.

İşte, acz ve çaresizlik düşüncesi zatında kötü olsa da, sünnetullahı bilen ve hem teşriî hem de tekvinî emirlere uyması beklenen bir müttakînin acizlik ve meskenet hastalığına yakalanması çok daha kötü bir durumdur. Bu sebeple ve daha pek çok hikmete mebnî olarak Allah Rasûlü müttakînin aczinden Allah’a sığınmış; böyle bir bedbinliğe düşmememiz için de bizi uyarmıştır.

İlahî Yardıma Çağrı Olan Acz

Bediüzzaman hazretlerinin, mesleğinin bir esası saydığı acz meselesi bedbinlik ve çaresizlikten çok farklıdır. Bu zaviyeden acz, miskinlik ve tembellikle eli-kolu bağlı oturmak değildir; insanın, kendi üzerine düşen sa’y ü gayreti ortaya koyarak kulluk vazifesini yapmasının yanında, Allah karşısında acizliğini de idrak ve ilan etmesidir. “Ben acizim, Sen Muktedirsin; ben fakirim, Sen Ganîsin; ben muhtacım, Sen ise bütün ihtiyaçları gidermeye gücü yetensin” deyip Cenâb-ı Allah’ın kudretine dayanmasıdır. İnsanın, Cenâb-ı Hak karşısında kendini bir hiç bilmesi, her zaman kulluğunun farkında olarak hareket etmesi, umduğu Cennet meyvelerine mukabil ibadet ü tâatini çok yetersiz görmesi ve sadece ilahî rahmete itimad etmesidir.  Acz u fakrının farkında olan bir kul sürekli, “Ben kendime yetmem Allah’ım, inayet ve kereminle destekle beni. Ben kendi işlerimin üstesinden gelemem ve kendi imkanlarımla Cennet’e gidemem Rabbim, rahmet ve inayetinle te’yit buyur, Cennetine al şu âciz bendeni. Bütün imkanlarımla Cennet’i peylemeye çalışsam ve bütün ömrümü ona hasretsem de, benim cehd u gayretim Cenneti kazanmaya kâfî gelmez. Ona ancak, Senin merhametinle ulaşabilirim. Beni de ilahî rahmetinle yarlığa Allah’ım!” der durur. Kendi güç ve kuvvetiyle en küçük bir zaferi bile elde edemeyeceğine ama Allah’ın inayetiyle her işin altından kalkabileceğine inanır. Böylece, aczini Allah’ın kudret ve inayetine bir çağrı yapar; kendi küçüklüğüne rağmen O’nun sonsuz kudretine dayanır ve o kuvvet sayesinde her meselenin üstesinden gelebileceğine iman eder.

Evet, insan âciz, zayıf ve muhtaçtır; O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki, halis bir kul hemen her zaman, kendi küçüklüğünün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle iki büklüm yaşar; isteyeceği her şeyi, kavlî, fiilî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan ister ve O’na karşı müstağni davranmayı küstahça bir çalım sayar. O’nunla dua ve ibadet münasebetlerinde lâubalî olmayı ve gayr-ı ciddî bulunmayı da bir saygısızlık kabul eder. O’na teveccühünde her zaman bir yandan ümit, diğer taraftan da endişe mülâhazalarıyla dolar.

Aslında, hem dünyevî hem de uhrevî beklentilerimiz hesabına yaptığımız işler ile talip olduğumuz neticeler arasında bir münasebetsizlik var gibidir. Mesela, binlerce yıldız ve gezegen emrine verilse, binlerce senelik bir ömür de bahşedilse, insan Cennet gibi bir ebedî menzili var edemez; Cennet hayatının bir gününe bile nâil olamaz. Fakat, Allah (celle celalühü) elli-altmış senelik bir kulluğa bedel ebedî saadeti va’d etmektedir. Dua etmekle ya da namaz kılmakla Cennet’e ulaşmak arasında zahiren bir münasebet gözükmemektedir. Oysa, Cenâb-ı Hak, “Siz, üzerinize tevdi ettiğim şu vazifeyi yapın, Ben de ona mukabil şöyle bir mükafatta bulunacağım” demekte ve bizim nazarımızda çok küçük olan bazı amellere pek büyük bir kıymet takdir etmektedir. İşte, orada asıl tenasüp Allah’ın emrettiği o ameli yapmak ve O’nun değer biçtiği bir işi takdir ettiği o değere göre ele almaktır. Çünkü, Mevla-yı Müteâl, kullarının aczini bir merhamet çağrısı gibi kabul etmekte; halis bir niyetle ortaya konan çok küçük amellere sonsuz nimetler vererek mukabelede bulunmaktadır. Mesela, namaz bazen bir saate sığdırılabilecek bir ibadettir ve insanın nazarında Cennet’in karşılığı olabilecek bir kıymette değildir. Zahiren, beşerî hareket ve davranışlara sıkıştırılmış bir darlık içinde eda edilen ve bazen gafletle biraz daha daraltılan o namazla Cennet alınamaz. Fakat, Cenâb-ı Allah, namaza öyle bir kıymet biçer, ona o denli bir vüs’at verir ve onu öyle değerler üstü değerlere ulaştırır ki, artık o namaz küçük ve değersiz bir şey değildir; bilakis, Cennet’i satın almaya yetebilecek bir sermayedir.

Demek ki, Cenâb-ı Allah size bir vazife tahmil ediyor. O vazife teklif-i mâlâyutak denebilecek cinsten güç yetiremeyeceğiniz bir iş de değil, herkesin az bir gayretle altından kalkabileceği bir iş. Fakat, ona öyle bir kıymet biçiyor ki, onunla Cennet’i satın alabiliyorsunuz. Yani, elinizdeki değersiz bakır parçasına kendi mührünü vuruyor ve o mangırı bir anda cihanları peyleyebilecek bir para seviyesine yükseltiyor. Aynen öyle de, sizin imanınız da O’nun mührünü taşıyan çok değerli bir sermaye; ibadet ü tâatiniz ebedi saadeti satın alabilecek kıymette bir hazine… Âciz ve fakirsiniz; belki elinizden çok küçük bir iş geliyor ama o, Hak katında çok büyük sayılıyor ve ona mukabil sizin için Cennet kapıları açılıyor.

Tabii ki, böyle bir netice gönlünüzde bir teşekkür hissi ve minnettarlık duygusu hâsıl eder.. içinizde bir şükür hissi uyarır… Birinizin bin olduğunu, kendi darlığınız içinde eda ettiğiniz bir ibadetin O’nun rahmetinin genişliğiyle değerler üstü değerlere ulaştığını görünce şevk ile gürlersiniz.. bu büyük nimetler sizi sürekli tefekkür, şükür ve şevk atmosferine çeker. Dahası, şahit olduğunuz ilahî rahmet ve inayet sizin gönlünüzde de şefkat hissini coşturur; mahlukâta merhametle bakan bir insan olursunuz.

İlâhî Teveccüh ve Sıfatlar

Hâsılı; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) celâdet ve acz sıfatlarının yer değiştirmesine dikkat çekmiş; cesaretin fâcir bir insanda tehlikeli bir silah olduğuna ve aczin de müttakî bir kula hiç yakışmadığına işaret ederek bu iki sıfattan istiâzede bulunmuştur.

Bediüzzaman hazretlerinin de ifade ettiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü sıfatlara göredir. “Meselâ, sabrın mükâfatı zafer; atâletin mücazatı sefalet; sa’y ve sebatın sevabı da servet ve galebedir.” Öyleyse, sa’y ve gayrete sarılan, teşriî emirlerle beraber tekvinî emirleri okumasını da bilen kim olursa olsun, Cenâb-ı Allah onu muvaffak eder. Dolayısıyla, tekvinî emirlere itaat eden kimse, inançsız bir insan da olsa, kevnî hakikatleri görmezlikten gelen Müslümana galebe çalar.

Bir kâfirin her sıfatının küfründen neş’et etmesi lazım gelmediği gibi, bir müslümanın, bazı sıfatları da dinî disiplinlere uygun olmayabilmektedir. Acizlik, yeis ve çaresizlik birer küfür sıfatı olmasına rağmen bunların bazı mü’minlerde bulunması da ihtimaldir. Celâdet, şecâat ve şehâmet de birer mü’minlik şiârı olduğu halde, bazen inançsız bir insan da bu sıfatlara sahip olabilmektedir.

Şayet, Allah Teâlâ sadece güzel sıfatlara değer veriyorsa, korkaklık, miskinlik, ümitsizlik ve çaresizliğe teveccüh etmiyor ve bu çirkin vasıfları üzerinde barındıranlara merhamet nazarıyla bakmıyor demektir. Bir manada, âciz ve miskin kimseler “kendi hallerine bırakılmış ve terk edilmiş” zavallılardır. Böyle bir “bırakılmışlık” ise, “Allah’ım beni göz açıp–kapayıncaya kadar dahi olsa nefsimle başbaşa bırakma!” diye dua etmesi, heva ve hevesinin insafsızlığına terk edilmemek için yakarışta bulunması beklenen bir mü’mine yakışmayan bir sıfattır. Evet, mü’min ümitli, gayretli, azimli ve Cenâb-ı Allah hakkında hüsn-ü zanlı olmalıdır.

Sözlerimizi yine Mehmet Akif’in yanık nağmeleriyle bitirelim:
“Mâdem ki alçaklığı bir, ye’s ile şirkin;
Mâdem ki ondan daha mel’un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur-i îman,
Nevmîd olarak rahmet-i mev’ûd-i Hudâ’dan
Hüsrâna rızâ verme… Çalış… Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!”

Devlet Düzeni ve Derin Devlet ya da İşte Sezar, İşte Siz!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “Hukuk devleti” ifadesinden ne anlaşılmalıdır? Size göre gerçek bir hukuk devletinin vasıfları nelerdir?

Cevap: Bu, tahlili oldukça zor ve çetin bir mevzu… İhtisas sahama girmeyen bir konu oluşu meseleyi biraz daha girift hale getirebilir. Ayrıca, bazı meseleleri ben dile getirince, hasımca davranan insanlar ifadelerimi ona göre değerlendirirler; dostlar da, sözlerime hüsn-ü zanları zaviyesinden bir kıymet biçerler. Düşmanca tavır alanlar, mahza hak ve hakikat olan bazı beyanlarımı bile, onları dile getiren ben olduğum için, kabul etmek istemez, onlarda bir yanılma yanı arar, mutlaka bir boşluk bulmaya çalışır ve önyargılı davranırlar. Dostlar ise, daha baştan, sözlerimi içi dolu ifadeler olarak ele alır, ben söylediğim için onları değerli sayar ve yanılırlar. Bu açıdan da, böyle bir konuyla alakalı düşüncelerimi ifade etmem, hem dostları hem de hasım ruhluları değişik yorumlara, farklı mütalaalar serdetmeğe sevk edebilir. Ne kadar temkinli konuşursam konuşayım, benim düzgün dediğim şeyler bazılarına göre eğridir. Onlar, seslendirdiğim hakikatlere tâ baştan yanlış mührü vurmuşlardır. Dolayısıyla, hukuk devleti mevzuundaki fikir ve düşüncelerimin de aynı şartlanmışlıklarla değerlendirilmesi söz konusudur; fakat, ben yine de, sorunuza ve meselenin ehemmiyetine hürmeten bazı hususları arz etmeye çalışacağım.

Devletin Değişmez Vasıfları

Önce, cevaba esas teşkil etmesi için hepinizin bildiği bazı hususlara, hatırlatma kabilinden değinmek istiyorum: Bildiğiniz gibi, Anayasanın birinci maddesi, Türkiye Devleti’nin bir cumhuriyet olduğunu vurgular. Hemen ikinci maddede bu cumhuriyetin vasıfları zikredilir ve Türkiye’nin demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu belirtilir. Yine bildiğiniz gibi, bu iki hüküm asla değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif de edilemez.

Evet, bu iki esas teminat altındadır, bunlara dokunamazsınız. Belki, bir manada mükemmelini bulursanız, demokrasiye ilavelerde bulunabilirsiniz. Laikliğin tarifini açabilir, genişletebilir ve onu insanî değerleri daha da kuşatıcı olma ufkuna yükseltebilirsiniz. “Sosyal devlet” ifadesi üzerinde durup meseleyi açabilir ve biraz daha insânîleştirebilir, ünsîleştirebilirsiniz.. Fakat, bütün bunlar icmalde meseleleri olduğu gibi kabulün yanı başında, aynı zamanda dünyadaki genel gelişmelerden istifade ederek, bizde de o meseleleri inkişaf ettirme şeklinde olur. Tabir-i diğerle; meselenin icmâli olduğu gibi kabul edilir; tafsîline ise açık durulur.

İdeal Demokrasiye Doğru

Demokrasi, halk hakimiyetine dayalı bir sistem demektir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ilk defa telaffuz edilirken “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” şeklinde söylenen, zamanla mazmun ve mefhum korunmakla beraber kelimelerle oynanarak “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız milletindir” sözüyle seslendirilen ve günümüzde daha yalın bir Türkçe kullanma iddiasıyla “Egemenlik milletindir” cümlesiyle vurgulanmak istenen husus demokrasidir. Başka bir münasebetle de ifade ettiğim gibi, bu söz, hâkimiyetin -hâşâ- Allah’tan alınarak insanlara verilmesi demek de değildir; aksine, hâkimiyetin, Allah tarafından, kaba kuvvet temsilcilerinin elinden alınıp millete verilmiş olduğunu belirtmektedir.

Evet, demokrasi, temel hak ve hürriyetlerin korunmasını halkın temsilcilerine tevdî eden, milletin görüş ve kanaatlerinin ülke yönetiminde tesirli olması gerektiği esasına dayanan bir idare şeklidir. Hatırlarsınız, ilk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi halka hitap ederken şöyle der: “Ey cemaat, siz, “müntehib”siniz (seçensiniz); ben ise, “müntehab”ım (seçilenim). Gideceğimiz yer ise; “müntehabün ileyh”dir (meclistir). Sizin yaptığınız işe de “intihab” (seçim) denir. İntihab ise “nuhbe”den gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin aslında ne varsa kaymağı da o cinsten olur. Sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur…” Bu sözler aynı zamanda, “Nasıl olursanız, öyle idare edilirsiniz.” hadis-i şerifinin çok enfes bir yorumundan ibarettir. İşte, halkın içinden çıkan ve onu tam aksettiren temsilcilerin idaresidir demokrasi.

Türkiye’de yarım asırdan daha uzun bir zamandan beri, demokrasiyi deniyor ve hâlâ en mükemmelini bulmak için uğraşıyoruz. Denemede başarılı olamadığımız zaman yeniden başa dönüyor, bir kere daha arayışa geçiyor ve yeni testler yapıyoruz. Pozitif ilimlerdeki deneme-yanılma ve doğruyu bulma yolunu bir yönüyle biz gerçek demokrasiye ulaşma mevzuunda kullanıyoruz. Böylece, bir manada demokrasi bir gelişme süreci yaşıyor. Batılılar da, “Biz bu meselenin zirvesini henüz yakalayamadık, hâlâ yoldayız” diyor ve onlar da kendi anlayışlarına göre ideal bir demokrasi arıyorlar.

Ayrıca, demokrasi değişik toplumlar tarafından farklı farklı şekilllerde anlaşılmış ve değişik tarzlarda uygulanmıştır. Mesela, A. Lincoln, demokrasiyi “Halkın halk tarafından, halk için idaresi” olarak ifade etmiş; Hitler, Nazizm’i “gerçek demokrasi” diye nazara vermiş; Mussolini de Faşizm hakkında “merkezi ve otoriter demokrasi” diyebilmiştir. Görüleceği gibi, çoklarınca anti-demokratik kabul edilen bazı ideolojilerin bile demokratik oldukları iddia edilmiştir. Rusya’da komünizmin hakim olduğu dönemlerde, onlar da kendi sistemlerine “sosyal demokrasi” demeyi uygun görmüşlerdir. Dünyanın değişik bölgelerine bakılsa, Hristiyan demokrasi, Katolik demokrasi, Protestan demokrasi… gibi daha pek çok demokrasi anlayışına şahit olmak mümkündür.

Dolayısıyla, bugün kemale ermiş ve herkes tarafından benimsenmiş bir demokrasiden bahsetmek imkansızdır; bütün hukukçuların ve sosyal bilimcilerin genel kabulü, demokrasinin henüz bir gelişme vetiresi yaşadığı istikametindedir. Bu açıdan da, Türkiye’nin hâl-i hazırdaki problemleri mevcut demokrasiyle çözülebilecek olsa da, onu daha da geliştirmek ve mümkün olduğu kadarıyla herkesin maddî-manevî ihtiyaçlarına cevap verecek olan en mükkemmel demokrasiye ulaşmak hedeflenmelidir.

Devletin Lâikliği

Türkiye Cumhuriyeti’nin tarifinde işaret edilen ikinci husus onun lâik bir devlet oluşudur. Lâik, Fransızca’dan alınmış bir kelimedir; rûhânî ve dînî olmayan fikir, müessese, sistem demektir. Fransızlar, meşhur ihtilâlden sonra teokratik düzeni kaldırıp devleti kiliseden ayırarak dînîlikten ve ruhânîlikten çıkarınca, yeni doğan bu çocuğa lâik devlet ismini vermişlerdir. Daha sonraları, bu mevzuda da dünyanın değişik yerlerinde farklı anlayışlar ve uygulamalar olmuştur.

Bu arada, istidradî olarak şu hususun açıklanmasında fayda mülahaza ediyorum: Teokratik düzeni, dinî bir idare şeklinde yorumlamak epistomolojik ve terminolojik olarak yanlıştır. Teokratik düzen demek, dine ve dini metinlere dayalı bir idare biçimi demek değildir. Yani, teoratik devlet sözüyle, Tevrat’a, Eski Ahid’e ya da Yeni Ahid’e bağlı bir devlet ifade edilmez. Onu, Kur’an-ı Kerim’e ve Sünnet-i Sahiha’ya bağlı devlet şeklinde dile getirmekse bütün bütün yanlıştır. Teokrasiyi İslam’la beraber zikretmek ya bir garaza mebnîdir ve Müslümanları ezip sindirme kastına matuftur ya da terminolojiye vâkıf olmamanın ve cehaletin emaresidir. Teokratik devlet, ruhban sınıfının hakimiyetine ve kilise otoritesinin üstünlüğüne dayanan bir idare sistemidir. O, âbâ-i kenâisenin içtihad ve kararlarına göre idare edilen devlet demektir.

Öyle bir devlette, ruhban sınıfının sözleri hüccettir. Onlar, ne söylerlerse mutlaka Hakk’ın o mevzuudaki muradını seslendirmiş olurlar ve asla sorgulanmazlar. Yani, sizin Zât-ı Uluhiyet ve Rasûl-ü Ekrem hakkındaki o sağlam mülahazalarınız ne ise, teokratik idarenin tabileri arasında âbâ-ı kenâise hakkındaki mülahazalar da öyledir. Dolayısıyla, lâiklik kavramı batının dinî, siyasî ve içtimaî şartları çerçevesinde, ruhban sınıfının baskılarına ve onun farklı mütalaalarından ötürü ardı arkası kesilmeyen dahilî harplere karşı ortaya çıkan bir kilise-devlet ayrımı ihtiyacından doğmuştur. Bu açıdan da, batı toplumlarının problemi din ile değil, din adamlarıyla ve dinin emirlerini kendi şahsî çıkarları için kullanan o günkü kilise teşkilatıyla alâkalıdır.

Hatta belli bir dönemde mesele din–bilim ayrışmasına kadar uzanmıştır. “Metafizik bilim olamaz“ teziyle ortaya çıkan Dekart (Descartes), bilginin ancak ölçülebilir ve bölünebilir nesnelerin incelenmesiyle elde edilebileceğini söyleyip bilimin konusunu sadece maddeyle sınırlamış; daha sonra da Kartezyen (Dekartçı) felsefesinin tâbileri hep aynı istikamette idare-i kelam etmişlerdir. Dini ve bilimi ayrı iki alan olarak ele almış ve alan ihlali yapılmaması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Bu alan ihlali yapılmaması anlayışı kalıptan kalıba girerek zamanla dinin ve devletin sınırlarını belirleme, din işleri ile dünya işlerini birbirinden ayırma ve karşılıklı müdahaleye meydan vermeme düşüncesini ifade eden lâikliğin bir esası olagelmiştir.

Bununla birlikte, lâiklik her toplumda aynı biçimde uygulanmamış; dünyanın değişik yerlerinde farklı şekilllerde yorumlanmıştır. Bir yerde uygulanan lâiklik, herkesin vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetini; ibadet, dinî ayin ve törenlere katılma hakkını; düşünce ve kanaatlerini söz, yazı ya da başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkını temin ederken; bazı yerlerde de çok katıca uygulanmış, lâiklik tamamen sekülerizm olarak ele alınmış ve adeta o sistemin temsilcilerine uymayan dinî hayat yasaklanmış; dinî düşünceleri ve dinî kanaatleri anlatma hakları bütün bütün ihlâl edilmiştir.

Bu açıdan da, lâiklik disiplininin icmâlî olarak varlığına bir şey denmese de, bu meselenin tafsîlî manada bir kısım değişikliklere ve geliştirilmeye açık olduğunu itiraf etmek gereklidir. Demokrasi gibi bu husus da, bir gelişme ve daha insanî olma vetiresi yaşamaktadır. Dolayısıyla, dünyanın değişik ülkelerinde veya gelişmiş ülkelerde bu meselenin en mükemmel tarifinin ne olduğu, lâikliği bizim nasıl tarif edebileceğimiz ve uygulama anında bu tarife –diğer hakları da ihlal etmeden– ne kadar sadık kalınabileceği gibi hususlar üzerinde mutlaka düşünülmeli, bu konuda ciddi müzakereler yapılmalıdır.

Devletin Sosyal Oluşu

Türkiye Cumhuriyeti’nin, anayasa tarafından belirlenen önemli bir esası da sosyal oluşudur. Sosyal devlet olmanın gereği, fertlere temel hak ve hürriyetler tanımak ve bunların gerçekleştirilmesini temin etmektir. Bu hak ve hürriyetler anayasayla belirlenmiştir. Mesela; herkes, özel hayatına ve aile mahremiyetine saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir; özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Bir şikayet halinde mesele emniyete ya da yargıya intikal etmedikçe hiç kimse aile mahremiyetine karışamaz. Sosyal devlet, bu mahremiyet hürriyetini tanımasının yanı başında o hürriyeti korumakla da mükelleftir. Aynı zamanda,  herkes istediği bir yere yerleşme ve seyahat hürriyetine de sahiptir. Sosyal devlet çerçevesi içinde mutlaka bu hürriyetin temini de lazımdır; yoksa sosyal devletten söz edilemez.

Şayet, bazı hak ve hürriyetler belirlenmişse ama şahıslara onlardan istifade etme imkanı verilmiyorsa, mesela, inanmanın önü alınıyor, dini öğrenme yolları kesiliyor ve düşünceleri ifade etmeye mani olunuyorsa, yine ortada bir sosyal devletin varlığından bahsedilemez. Bir devletin sosyal olabilmesi için, o ülkedeki herkesin düşünce ve kanaat hürriyetine, düşünce ve kanaatlerini değişik yollarla açıklama ve yayma hakkına sahip olması gerektiği gibi; her ferdin bilim ve sanata dair değişik sahalarda eğitim görme, öğrenme ve öğretme, bu alanlarda her türlü araştırma yapma ve onları yayma hürriyetinin bulunması da zaruridir. Her mevzunun uzmanları inandıkları şeyleri bir konferansta, bir seminerde veya başka bir platformda rahatlıkla ifade edebilmelidirler. Şu kadar var ki, sizin kendi düşüncelerinizi açıklamanız ve kanaatlerinizi ifade etmeniz, hiçbir zaman başkalarını rahatsız etmeye müncer olmamalıdır. Zira, sizin kişilik haklarınız olduğu gibi başkalarının da ferdî hak ve hürriyetleri vardır; sosyal devlette, bir ferdin hak ve hürriyetleri kullanması neticesinde bir başkasının dokunulmaz ve vazgeçilmez haklarının ihlal edilmesine kat’iyen izin verilmez.

Hukuk Devleti

Devletin, anayasada belirtilen çok önemli bir özelliği de “hukuk devleti” olmasıdır. Hukuk devleti, en kısa tarifiyle, güce ve kaba kuvvete değil, hukuka dayanan bir devlet demektir. Hukukçular onu, faaliyet alanını ferdî hak ve hürriyetler sınırında tutan, kanunların umumîliği esasına bağlı ve şahısların hem başkaları hem de devlet karşısında korunması için yargı organları bulunan devlet olarak tarif ederler.

Hukuk devletinin en mühim hususiyeti, bütün icraat ve işlerin anayasada belirlenen esaslara göre yapılmasıdır. Öyle bir devlette, yeni çıkarılacak olan yasalar da daha önce belirlenen esaslara göre yapılır ve kat’iyen anayasaya muhalif olamaz. İdare sadece yasalara değil genel hukuk kurallarına da bağlı kalır. Devletin her müeyyidesi mutlaka belli ölçülerle ortaya konur, uygulanmadan önce de herkese duyurulur.  İdareciler de dahil herkes adli yargı kurumlarınca denetlenebilir. Bunlar hukukun temel prensipleridir ve İslam Hukuku’nda da esastır. Şâtibî’nin Muvâfakât’ına bakarsanız; temel disiplinlere uymayan cüz’iyâtın nazar-ı itibara alınmayacağı üzerinde ısrarla durulduğunu görürsünüz. Dolayısıyla, çıkarılacak kanunların anayasanın ruhuna uygun olması lazımdır. Anayasanın ruhu, fert, aile ya da toplum olarak size şu hak ve hürriyetleri tanıyorsa, çıkarılacak yasalar kat’iyen onlara aykırı olamaz. Aksi halde, anayasa ile diğer yasalar arasında çelişki meydana gelir; toplumda bir herc ü merc yaşanır. Evet, anayasa, bir yönüyle, küllî kaideler mecmuasıdır. Cüz’î disiplinler, ancak o küllî kaidelere bağlı olmak suretiyle ve onlardan istinbat edilecek kaidelerle ortaya konabilir. Külliyât gözetilmeden cüz’iyât vazedilemez.

Hukuk devletinde, devlet kurumları denetim ve işbirliğini de ihtiva eden bir denge içinde çalışır. Yasama yetkisi denen kanunları çıkarma salâhiyeti, millet hesabına Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Çıkarılan kanunları uygulama ve yürütme yetkisi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu’na aittir. Yargı ise bağımsız mahkemelere bırakılmıştır. Dolayısıyla, bir hukuk devleti, bu üç temel rükün üzerine bina edilir ve hepsinin işbirliğiyle, hakkaniyetle çalışması neticesinde yükselir.

Bu açıdan, bütün hak ve hürriyetleri devlet temin eder; hiç kimse kendi kendine ihkâk-ı hakta bulunamaz, hak arkasına düşemez; bu çerçevenin dışında hak arayamaz ve kendini devletin yerine koyamaz.

Soru: Türkiye’de “devlet içinde devlet” ya da “derin devlet” gibi mevzular öteden beri hep konuşuluyor. Bir hukuk devletinin bünyesinde “derin devlet” gibi bir oluşumun meydana gelmesi mümkün müdür? Devlet, ülke çıkarları düşüncesiyle şiddet kullanabilir mi?

Cevap: Evvela, hiç kimse ferdî haklarını kendi başına belirleyemez; herkesin hakkını bir hukuk sistemi tayin eder. Hakkın tarifi ve tasnifi bir uzmanlık işidir; sosyal devlet yapısında bu haklar anayasa ve yasalarla ortaya konur ve hukukla koruma altına alınır. Herkese kendi hak ve hürriyetlerini yaşama imkanı sağlanırken, bir kimsenin başkasının hakkını ihlal etmesine de göz yumulmaz. Hukuk devleti, her zaman hakkın yanında olmayı, hakkı tutup kaldırmayı yeğler ve hakka saygıyı en büyük vazife sayar.

Evet, Mehmet Akif’in, “Hâlik’ın nâmütenahî adı var, en başı Hak / Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak” dediği gibi, hakkı tutup kaldırmak en önemli bir vazifedir. Fakat, hukuk çerçevesinde hakkı  kullanma yolları vardır ve bir hukuk devletine mensup fertler kendi arzu ve isteklerine göre hakkı tutup kaldıramaz, hak iddiasında bulunamazlar. Herkes hakkını mensubu bulunduğu o devletin hukuk sistemi içinde arama mecburiyetindedir; aksi halde, fertler veya belli gruplar kendi isteklerine göre ihkâk-ı hak etmeye kalktıkları zaman ülkede kargaşa çıkar.

İhkâk-ı Hak Mücadelesi

Türkiye’de 80’li yıllardan önceki oldukça uzun bir dönemde, bazı kimseler kendilerine göre bir hak arayışına girdiler. Hak meselesine Lenin’ce, Mao’ca, Fidel Kastro’ca yaklaştılar ve “Hak verilmez alınır!..” diyerek sokaklara döküldüler. “hürriyet” dediler, “proleterya diktatörlüğü” diye bağırıp çağırdılar ve yakıp yıkarak ihkâk-ı hak etme ardına düştüler. Bazıları da, ülkeyi korumak kendi vazifeleriymiş gibi onların karşısına dikildiler. O günlerde sinirler hep gergindi ve seneler korkunç bir gerilim havasında geçti. Yürekler sürekli kan dökme hissi ile çarptı. Gencecik beyinler sadece kan düşündü, kan konuştu ve her fert adeta kanlı katil gibi diğerinin yakasına yapışmak hummasına tutuldu. Kan dökmek ve canlara kıymak suretiyle ihkâk-ı hak mücadelesi böyle sürüp gitti. Ölenler niçin öldüklerini anlayamadı; öldürenler de niçin öldürdüklerini bilemedi. Maalesef, değişik devrelerde bunları gördük ve Türkiye şu anda yine öyle kaotik bir ortama çekilmek isteniyor.

Evet, bir insan kalkıp “Hak verilmez alınır; ben hakkımı zorla koparacağım!” derse, ona karşı tepki hareketi olarak kimisi de “Senin buna hakkın yok; sen devlete baş kaldırıyorsun, senin cezanı ben vereceğim!” diye cevap verir; böylece hukuka aykırı bir yola girilmiş olur ve ülkede kaos meydana gelir. Her meselede insanların kendi içtihadları devreye girer. Hak arayan insan kendine göre bir hak içtihadında ve o hakkı elde etme yolu adına da bir yöntem istinbatında bulunur. Ona karşı çıkan kimse de onun haksızlığı konusunda bir içtihada gider ve hüsn-ü niyetli gibi görünse de, haksıza karşı kendi başına ve kendi usulünce mücadele etme içtihadında bulunarak hata eder… Ve bu türlü içtihadlar, insanların kafası sayısınca çok olur, herkes kendi anlayışını hak görür. Şayet, bu mevzuda şahısların önü açılırsa, insanlar adedince kavga vesileleri icat edilmiş olur.

Devlet de Hukuka Aykırı Davranamaz

Dolayısıyla, bazı işleri hukuk dışı yollarla halletmeye kalkanlar, başkalarını da hukuk dışı bir kısım oluşumlara sevketmiş olurlar. İster devlet isterse de kendini devlet yerine koyan ve devlet yanlısı görünenler, meseleleri hukuk dışı yollarla halletmeye kalkıştıkları zaman daha ciddi problemlere ve komplikasyonlara sebebiyet verirler. Böyle bir tavır her yandan hukuk dışı oluşumların patlak vermesini tetikleme sayılır: Yeraltı dünyası oluşur; gizli cinayetler işlenir; fâili meçhuller artar ve herkes kendi kafasına göre bazı şeyler yapar. Evet, böyle bir hukuksuzluğu kendini devlet yerine koyan fertler yapamayacakları gibi, devletin kendisi de yapamaz. Hatta, hak arama mevzuunda herkes yanlışlık yapsa bile devlet bu mevzuda asla hatalı adım atmamalı; hukuk dışı hiçbir müdahaleye yanaşmamalıdır. Öyleyse, her mesele hukuk çerçevesinde halledilmeli; problemlerin çözümü yasama, yürütme ve yargı mercilerine müracaatta aranmalıdır.

Devlet şakîlere karşı savaşabilir; savaş esnasında güvenlik güçlerine silah çekenleri öldürebilir; zira, savaşın da kendine göre bir hukuku vardır. Fakat, bir insan gelip teslim olursa, devlet onu asla yargısız infaz edemez. Teslim olan bir insanı öldürmek hukuk devletinin ruhuna aykırıdır. Ayrıca, o şahıs, itirafta bulunacaktır, söyleyeceği şeyler olacaktır; devletin orada çıkarları söz konusudur ve ondan alınabilecek ipuçlarıyla daha büyük fitnelerin önü alınacaktır. Hal böyleyken, birisi pişmanlık duyarak dağdan inse, itirafta bulunmak için bir yere müracaat etse, “Benim diyeceğim şeyler var; şekavetin merkeziyle, fitnenin yuvasıyla alâkalı hayatî bilgiler vereceğim” dese, eğer siz, “Seni kabul etmiyoruz, senin yerin dağ…” şeklinde cevap verir ve onu reddederseniz, milletin dağı işletmesi mevzuunda sizin bazı şeyler çevirdiğiniz kanaati hasıl olur bende. O zaman düşünmeden edemem: Siz galiba orada bazı şeyler karıştırıyorsunuz… Acaba uyuşturucu işi mi çeviriyorsunuz? Silah üretiyor ve silah ticareti mi yapıyorsunuz? Yıllanmış kavgaların bir türlü sona ermemesinde bir çıkarınız mı var? Neye binaen hukuk devletinin açık olduğu bir konuya itiraz ediyorsunuz? İnsanlar gelip teslim oldukları zaman, icabında alır muhakeme edersiniz; cezalandırır ve içeriye atarsınız ya da itirafını değerlendirir, onu mükafatlandırırsınız; başkalarını da böyle bir şey yapmaya imrendirir ve bir sürü insanın dağdan inmesini sağlarsınız. Şayet, bunları yapmadığınız gibi yapılmasına da karşı geliyorsanız, sizin devletin temel disiplinlerine aykırı olarak bir kısım hesaplar peşinde olduğunuz şüphesizdir. İşte bu da hukuk devleti ruhuyla telif edilemez.

Derin Devlet

Bir hukuk devletinde devlet içinde devletten ya da derin devletten bahsetmek de mümkün değildir. Fakat, maalesef, “Devletin nizam ve intizamını, asayiş ve güvenliğini temin etmek maksadıyla öldürmem istenen insanları öldürdüm.” diyen kimseler çıktı bizim ülkemizde. “Devletim bana ‘vur’ dedi, ben de vurdum.” diyenler oldu. Onlara belki şöyle denebilirdi: “Devlet sana “zina et” derse, zina mı edeceksin! Hırsızlık yap dediğinde hırsızlık mı yapacaksın?.. Hırsızlığa teşvik eden bir devlet, devlet haysiyetini kaybetmiştir; zinaya teşvik eden bir devlet, devlet olma keyfiyetini yitirmiştir, o suretâ bir devlet heykeli olsa da artık ruhsuzdur. Aynen öyle de, “Git adam öldür” diyen bir devletin devlet haysiyet ve şerefinden bahsetmek mümkün değildir. Öyleyse, icabında o memuriyetten ayrıl; git başının çaresine bak, ama cinayet işleme. Devlet bile emretse, dünyadaki evrensel hukukî değerlere ve Türkiye’deki hukuk sistemine aykırı icraatta bulunamazsın.” Evet, maalesef, “Devletim emretti; ben de falan yerde falanı öldürdüm” diyen insanlar oldu. Bir sürü fâili meçhul var. Bu cinayetlerin arkasında kimler olduğu hâlâ belli değil. Her cinayetten sonra bir kısım kiralık katiller gösteriliyor; “falan etti, filan yaptı” deniyor.. birisi bir yerden telefon ediyor, “Falan örgüt üstlenmiştir” diyor ve bu, bir kısım medya yoluyla hemen ta’mim edilerek hâdise geçiştiriliyor; fakat o mesele hep meçhul kalıyor, hiç çözülemiyor. O meçhuliyet tozu, toprağı bir türlü silinemiyor ve iş bütün vuzuhuyla ortaya konamıyor. Neticede, çok geçmeden yine aynı cinayetler işleniyor, benzer senaryolar oynanıyor.

Evet, devlet, devlet için bile olsa cinayet işleyemez. Devlet tecziye eder; ama, hukuka göre muhakeme ettikten sonra cezalandırır. İcab ederse haps-i münferide atar, müebbet hapse koyar; gerekirse sürgüne yollar ve hatta idama mahkum eder. Bütün bunları hukukun müsaade ettiği çerçeve içinde ve başkalarını da caydırma mülahazasıyla yapar. Fakat, kat’iyen yargısız infazda bulunamaz. Onu devlet yapamadığı gibi kendini devletin yerine koyan, devletini sevdiği için bunları yaptığını iddia eden kimseler de yapamaz. Hiç kimse, “Ben devletimi çok seviyorum; ona bir yerden bir zarar gelecek diye yüreğim ağzıma geliyor. Dolayısıyla, böyle bir zarar ihtimali karşısında kendimi frenleyemiyor ve devletime kastedenlerin arabalarını yakıyorum.. hırsımı alamayıp gidip bir yerde, evleri, dükkanları, bir parti binasını taşa tutuyorum.” diyemez. Bu sözler, hukuk anlayışıyla telif edilemeyecek anarşist mantık ifadesidir. O türlü fiiller, hakperestlik mülahazasıyla ve hüsn-ü niyetle de yapılsa çok tehlikelidir; farklı cephelerin oluşmasına ve komplikasyonlara sebebiyet verecek davranışlardır; kansere yanlış neşter vurma gibi şeylerdir.

Bugün “Yeşil”, Yarın “Kızıl”…

İster derin devlet olsun, isterse de özel bir yargı sistemi kurulsun, bir kısım asîleri cezalandırmak için devletin bünyesinde bazı gizli servislerin var olması hiç kabullenilemez. Nitekim, var mıydı, yok muydu bilemem; fakat, bir dönemde “Yeşil” diye birisi çıkmış ve devlet hesabına çalıştığını iddia etmişti. Şayet, devlet böyle insanları kullanıyorsa; dün bir Yeşil’i kullandığı gibi, bugün bir Kızıl’ı kanunsuz şeylere alet ediyorsa ve yarın da bir Mor’a bir kısım karanlık işler çevirtecekse, böyle çirkin şeylerle devlet haysiyetini  ve hukuk devleti olma keyfiyetini telif etmek mümkün değildir.

Yine, ileri gelenlerden bir tanesi, bir dönemde, Hizbullah hakkında, “Hizbullah dediğiniz şey kendi devletine hizmet eden insanlardan oluşmaktadır” demişti. Devletin, onları PKK’ya karşı kullandığını söylemişti. Bu mesele, bugün karşılıklı münakaşa mevzuu haline gelmiş ve hâlâ üzerinde konuşulan bir konu olarak sürüp gidiyor. Şayet, şakiyi şakiye karşı kullanırsanız; ona karşı da başka bir şaki bulmak zorunda kalırsınız. Sonunda her şakiye karşı başka bir şaki çıkarmaya mecbur olur ve hiç farkına varmadan bir kısır döngü içine girersiniz. Ayaklarını azıcık sağlam bir yere bastığını düşünen mücrim, tek taraflı nakz-ı ahidde bulunur; artık sizi dinlemez, size alet olmak istemez. “Nasıl olsa sağlam yere bastım; kendime göre bir şey yaparım.” diye düşünür. Siz bu defa ayrı bir şaki zümresi bulma mecburiyetinde kalırsınız. Hizbullah’ı mizbullah, onu da tizbullah… takip eder ve bu mesele sürer gider. Bunlar güçlü bir hukuk devleti için ayıptır. Bunlara cevaz vermek ve önayak olmak tarihî ayıptır. Onları çıkaranlar, alet olarak kullananlar ve hem devlet bünyesine hem de kendi başlarına gâile yapanlar.. tarih mahkemesinde sorgulanacak ve tarihe birer kara leke olarak geçeceklerdir.. ve tabii Allah’ın huzurunda da bu cürümlerinin hesabını vereceklerdir.

Kim İşlerse İşlesin Cinayet Cinayettir

Hiç kimse, “Efendim, bunu dünyada değişik servisler de yapıyorlar; insanları kaldırıp dağa çıkarıyorlar ya da gemilere bindirip uzak adalara götürüyorlar. Oralarda haklarından geliyorlar.” diyemez. Çünkü, başkalarının hukuka aykırı o mesavîyi işlemesi, aynı cürümleri sana tecviz etmez. Bütün dünya yoldan çıksa, bütün insanlar azgınlaşsa, herkes haktan sapsa ve baş kaldırsa, bu durum yine de senin başkaldırmanı mazur kılmaz; isyanın yine isyan sayılır, hukuksuzluğun hukuksuzluk kabul edilir.

Dolayısıyla, bir hukuk devleti içinde her şey mutlaka hukuka uygun icra edilmelidir. Aksi takdirde, hukuk dışı müdahaleler, hukuk dışı oluşumlara sebebiyet verir. Bu açıdan, herhangi bir kanunsuzluk karşısında, devlet, emniyet güçleriyle, askeriyle ve kolluk kuvvetleriyle kanunlar çerçevesinde müdahalede bulunmalı, hukuku işletmelidir. Bir insan, devletin adamı bile olsa, hatta emniyetin başındaki Emniyet Genel Müdürü bile olsa, tabancayı çekip suçlu birini hemen vuramaz. Ona düşen vazife, o insanı tutup yargıya teslim etmektir. Savcı da onu sadece kendi reyiyle mahkum edemez, oracıkta cezalandıramaz. Dahası, bir mücrim idama mahkum olsa bile, hâkim tabancasını çekip onu öldüremez. Bir hukuk devletinde, her şeyin kanun ve kuralı bulunduğu ve orada hukuk dışı hiçbir uygulamaya yer olmadığı gibi, herhangi bir istihbarat biriminin bünyesinde insanları öldürme servisleri de asla kurulamaz.

Yine O Uğursuz Düğme…

Konuyla alâkalı gördüğüm için, şu anda Türkiye’de olup biten şeylere de değinmek istiyorum: Zannediyorum, hem içeriden hem de ülke dışından bazı kimseler Türkiye’yi hep cankeş edip bir tampon gibi kullanmaya alışmışlar. Bu güç odakları, Türkiye’nin kendi olarak dirilmesini asla istemiyor; istikrardan hiç hoşlanmıyor ve demokrasi istikametindeki gelişmelerden rahatsız oluyorlar. Ne zaman ülkemizde bazı işler iyi gitse ve istikrar emareleri görülse, hemen provakatörleri kullanıyor ve muharrikleri tetikliyorlar.

Bana öyle geliyor ki, bu defa da fitne ateşi hem içten hem de dıştan tutuşturuldu. Münhasıran dıştan diyenler yanılıyorlar. İçeride kullanabilecekleri figüranlar bulamasalardı, bu kadar rahat hareket edemezlerdi. Düğmeye tek yerden basılmış gibi, birdenbire İstanbul’dan Diyarbakır’a kadar hemen her yerde hiç mantığı olmayan değişik hareketler başladı. Belli ki, bazıları bu türlü kargaşa ve anarşiyle bir yere varmak istiyorlar. Fakat, öyle inanıyorum ki, kargaşa ve anarşi ile bazı devletler sarsılsa -inşallah devletimiz sarsılmaz- istikrar bir ölçüde bozulsa, hatta anti-demokratik müdahaleler olsa bile anarşistler kat’iyen umduklarına nail olamayacaklardır. Gayr-ı memnunlar, serseriler ve âsîler, bazı dönemlerde bir kısım devletlere zarar vermişlerdir; fakat, tarih boyunca onların köy ölçüsünde bir devlet kurdukları görülmemiştir. Anarşiyi çıkaranlar da, anarşiye karşı kendi başına mücadeleye kalkanlar da, devletin varlığına ve hukukun mevcudiyetine rağmen, kanun dışı bazı şeyler yapmak suretiyle bir yerlere varmak isteyenler de asla hedefledikleri noktaya varamayacaklardır. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat hadiselerine tekaddüm eden günlerde varamadıkları gibi, bundan sonra da, millete yaz ortasında bir kısım Şubat eyyâmı yaşatmak suretiyle aynı şeyleri yapmaya çalışsalar bile, yine maksatlarına nâil olamayacaklardır. Roma İmparatorluğu’nu sarsan Spartaküs hareketi edasıyla yola çıksalar da, anarşistler bundan sonra da hiçbir zaman bir köy kuracak kadar güce ve iktidara ulaşamayacaklardır. Fakat, bir kere daha hem içte hem de dışta düğmeye basıldığı muhakkaktır ve bu sistemli hareketlerin arkası gelecek gibi görünmektedir. İnşaallah, Anadolu’nun sağduyulu insanı bu gaileyi de en az zararla atlatır.

İşte Sezar, İşte Siz!..

Bir-kaç ay önce, nasıl tepki alacağımı bile bile “Türkiye’de hadiseler birbirini takip edecek, kan gövdeyi götürecek” demiştim… -Bağışlayın- bazı kendini bilmezler, “Sen kim oluyorsun da bu sözü söylüyorsun; nasıl oluyor da cemiyet-i sırrıyelerden bahsediyorsun?!.. Devlet hemen soruşturma açmalı ve bunun hesabını sormalı..” diyerek Meclise soru önergesi vermeye kalktılar. Bugün böyle bir mukabeleden hiç hoşlanmasam da, Anton’un dediği gibi diyeceğim: Rivayete göre; Sezar ölünce ona komplo kuranlar bile “kaşı şöyleydi, gözü böyleydi; şöyle dâhiydi, böyle hatipti” diyerek Sezar’ı övüp dururlar. Bu ikiyüzlülüğe çok kızan Anton (Antonius) Sezar’ın cesedini sırtlanıp getirir ve ona medhiyeler dizenlerin önüne atar. Sonra da, “İşte Sezar, işte siz!..” der. Evet, “İşte hadiseler, işte siz!..” Bugün ülkemizde kan dökülüyor mu, dökülmüyor mu? Kargaşa var mı, yok mu? Fakat, dilerim, daha o günlerden itibaren emniyet güçleri ve istihbarat servisleri teyakkuza geçmiştir; fitneyi kendi yuvasında kıstıracak tedbirler alınmıştır. Ve inşaallah, Türkiye’ye komplo kuranların arzu ve istekleri kursaklarında kalacaktır.

Türkiye’nin şu anda içine çekilmek istendiği bu kaotik ortamda, medyanın da çok hassas ve çok titiz olması gerekmektedir. Neşredilecek haberlerin keyfî yorumlardan uzak olarak verilmesi lazımdır. Malumdur ki, her hadise pek çok yoruma açık olarak cereyan eder. Bir hadisenin yoruma açık olmasının yanı başında, onu yorumlayan insanların duygu ve düşünceleri de o hadisenin algılanış keyfiyetini değiştirebilir. Herkes meseleye kimin perspektifinden bakarsa ona göre neticeler çıkarır.

Terör Kanunu ve Yorumlar

Mesela; bugün yeni çıkacak bir terör kanunundan bahsedilmektedir. Yeni yasaya göre, bir insanın tek başına da olsa terörist sayılabileceği söylenmektedir. Aslında, hiçbir hukuk devletinde böyle bir şey söz konusu olmamıştır/olamaz. Gerçi, belli bir dönemde dinî düşünce ve kanaat hürriyeti cami çerçevesine hapsedilmiş ve orada da bazı sınırlamalar getirilmişti. Hususiyle 163. maddenin hayatta olduğu zaman diliminde, camilerin dışında, herhangi bir dinî kanaati belirtmek bile, çoğu hukukçular tarafından, “dînî esaslara dayalı devlet kurma maksadıyla propaganda yapma” kategorisi içine sokulmuştu. Yani, o günkü anlayışa göre siz şu anda, bu safiyâne sohbet içinde bir cemiyetin manevî unsurları sayılırdınız. Biri konuşuyor, siz de dinliyorsunuz. Aynı duygu ve aynı düşünce etrafında biraraya gelme unsurları tamam.. öyleyse, cemiyet teşekkül etmiştir. Dolayısıyla, hepinizin, 163’ün birinci fıkrasına göre, iki seneden yedi seneye kadar tecziye edilmeniz gerekirdi. Böyle bir tahditin sosyal bir hukuk devleti anlayışıyla asla bağdaşmayacağı açıktır. Fakat, bir dönemde kanunlar bu türlü şahsî yorumlarla uygulanmıştır. İşte, bazıları meseleleri yorumlarken konuya bu zaviyeden bakar ve der ki, “Bir dönemde, Turgut Özal’ın gayretleriyle, onca zahmet ve meşakkatle kaldırılan 163. madde yeniden ihya ediliyor.. Allah onu kaldıranı firdevsiyle sevindirsin; onun imâte ettiği bir şeyi ihyâ etmeye çalışanlar varsa, Erzurumluların tabiriyle, Allah onları da gorbagor (kötü duruma düşmüş, kabrin sıkıntılarına maruz kalmış) etsin.”  Şimdi bu bir yorumdur.

Bazıları da 163. madde gibi bir kanunun çıkmasını gönülden ister ve meseleyi o isteğine göre değerlendirir. “Şayet, bu terör kanunu, silahsız ve yalnız başına bir adamı bile terörist sayabilecek ve üç insan biraraya geldiği zaman devleti yıkacak bir cemiyet teşekkül etmiş olduğunu kabul edebilecek bir muhteva ile çıkmazsa meselenin kökünü kazımak mümkün değil. Öyleyse, bu yasa en sert haliyle bir an önce çıkarılmalıdır.” İşte, bu da bir yorumdur.

Bu türlü yanlış yorumların nasıl bir komploya dönüştüğünü o Haziran fırtınasında açıkça görmüştüm. Bir kısım ses bantları başından sonundan kesilerek çok farklı kalıplara sokulmuştu. Bazıları değişik montajlarla elde ettikleri hilaf-ı vâki ve uydurma sözleri neşrederken sıkılmamışlardı. Maksatlı yorumlarla ve su-i te’villerle milleti aldatmışlardı. O hadise tamamen bir komplo ve bir yargısız infazdı. Bu açıdan, medya hiç olmazsa şu günlerde ciddi bir sorumluluk duygusuyla hareket etmeli, hadiseleri olduğu gibi yansıtmalı, meseleleri şahsî ve keyfî te’villerin eline terk etmemeli ve asla kışkırtıcı bir üslup kullanmamalıdır. Tiraj ve reyting uğruna Türkiye’nin geleceğinin karartılmasına alet olmamalı; terörle mücadele bahanesiyle hak ve hürriyetlerin ihlaline, demokratikleşme gayretlerinin inkıtâına sebebiyet vermemelidir.

Cepheleşmeye Meydan Verilmemeli

Son bir husus da, bazı duygu ve düşünceleri tetikleyebilecek mülahazaları yeniden gündeme getirmemenin lüzumudur. Mesela, Kürt-Türk meselesinin gündeme getirilmesi son derece büyük bir yanlışlıktır. “Falanların içinde bir kısım eşkıya var” deyip umum hakkında hükümler vermek doğru değildir. Bir dönemde, “Ben Türk’üm” diyen insanların içinden de “Mao, Mao” diye bağıranlar çıkmadı mı? Bugün ulusalcı olduğunu belirtenlerden bazıları bir zamanlar Lenin’in, Stalin’in arkasından koşmuyorlar mıydı? Bizim içimizden bir kısım eğri-büğrü düşünen, şâz kimseler çıktığı gibi, elbette başkalarının arasından da yaramazlar çıkabilir. Emniyet güçleri onları bulmalı, yargıya teslim etmeli ve şayet cezayı gerektiren yanları varsa, hukuk onları cezalandırmalıdır. Fakat, bu mevzuya şöyle-böyle yorumlar getirerek, toplumun farklı kesimleri arasında değişik cephelerin oluşmasına sebebiyet verecek şekilde bir üslup kullanmaktan kat’î surette uzak durulmalıdır.

Çöplükler ve Gelin Odaları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Tertipli ve düzenli yaşamanın gönül intizamıyla bir münasebeti var mıdır? Özellikle birkaç talebenin beraber kaldığı bazı evlerde, özel ya da resmi pansiyonlarda ve kredi yurtların bazı odalarında görülen dağınıklık oralarda kalb ve ruh hayatının istenen seviyede olmamasından mı kaynaklanmaktadır?

Cevap: Tertip; sıralama, tanzim etme, usûl, nizâm, tarz ve düzen gibi manalara gelmektedir. İnsanların ölçülü, dengeli ve düzenli bir hayat sürmeleri için en uygun kural ve kaideleri vaz’ eden İslam adeta bir tertip dinidir. Her işi sırasına göre ve bazı kâidelere bağlı olarak yapma disiplini de diyebileceğimiz tertip, hemen bütün ibadetlerin içine de sinmiş ve onların önemli bir rüknü olmuştur. Abdest esnasında uzuvları Kur’an-ı Kerîm’de belirtilen sıraya göre yıkamaktan ezan ve kâmet cümlelerini bir usûlle söylemeye, tekbir almadan rükua gitmemek ve rükua varmadan da secde yapmamak gibi namazdaki hareketlerde bir sıra takip etmekten namaz kıraatinde sureleri Kur’an’daki dizilişlerine uygun şekilde okumaya ve Hac’da Safa ile Merve arasında sa’y ederken önce Safa’dan başlayıp Merve’de bitirmekten Akabe Cemresini taşlamanın akabinde önce kurban kesip daha sonra tıraş olarak ihramdan çıkmaya kadar ibadetlerin hemen hepsinde bir tertip söz konusudur.

İnsan Mahiyetindeki Nizâm Çekirdeği

Düzen kelimesi de, bir usûle tâbî tutmak, dağınıklıktan kurtarmak, sistem, uyum ve nizâm manalarını ifade etmektedir. Aslında, bütün bu manaları birden ihtiva eden “nizâm” tabiri daha şumüllüdür; “düzen” sözü, “nizâm” kelimesini tam karşılamaz ama bugün bunlar birbirinin müteradifi (yazılışı ayrı, fakat mânası aynı olan kelime) olarak kullanılmaktadır.

İster tertip ve düzen diyelim istersek de daha kuşatıcı olan nizâm kelimesiyle ifade edelim, kainata baktığımızda bir ahenk, uyum ve intizam görürüz. Her varlık kendi azalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendini meydana getiren parçalarla mükemmel bir âhenk ve bütünlük içindedir. Kâinatı bir nizâm ve intizama göre var eden Allah Teala insanın tabiatına da düzen ve nizâm ruhu koymuş; onu mahiyet itibarıyla çok düzenli ve çok mükemmel yaratmıştır. İnsana, kendini okuduğunda, mahiyetine yerleştirilen nizâm ruhunu görebilecek ve dolayısıyla çevresini de kendine benzeterek düzenli bir hayat sürebilecek bir istidad bahşetmiştir.

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Her çocuk, İslam’a yatkın olarak, selim fıtrat üzere dünyaya gelir.” buyurmaktadır. Demek ki, Allah Teala insana, iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) vermiştir. Fıtratını korumuş ve bozulmamış her insan iyiden yana tavır almaya ve Allah’ın ayetlerini akıl ve kalb yoluyla kavramaya meyillidir. Şeytanların hücumlarına maruz kalarak onlara yenik düşmeyen her insan İslam üzere yaşayacaktır. Zira, İslam bir manada intizamın, düzgünlüğün ve ahengin adıdır; insan da düzgünlüğe ve istikamete açık yaratıldığından dolayı, İslam onun fıtratındaki icmâlin tafsîli manasına gelmektedir.

Bu zaviyeden, düzen duygusu ve intizam ruhu insanın mahiyetinde mündemiçtir. O duygu ve ruh bazı kimselerde çabucak inkişaf eder. Bazen, daha yedi-sekiz yaşındaki bir çocuk yatağını düzeltir, elbiselerini toplar ve odasına çeki düzen verir. Çünkü, o çocuk, tabiatında var olan nizâm çekirdeğinin inkişafı için uygun bir zemin bulmuştur. Düzenli ve tertipli bir ailede yetişmiş ve annesinden bir kere görünce o da intizam düşüncesini beslemiştir. Neticede, kendinden beklenmese bile, şayet mutfakta dağınık duran kap kaçak varsa onları düzenlemeye, elinden geldiği kadar etrafı derleyip toplamaya alışmıştır.

Ailede Tertip ve Düzen

Evet, nizâm ruhunun inkişaf etmesi için insanın neşet ettiği çevre çok önemlidir; çünkü her insan kendi yetiştiği kültür ortamının çocuğudur. Bazen bir insanın ruh yapısı itibarıyla düzene açık bulunması, onun bir nizâm insanı olması için kâfî gelmeyebilir. Onun az da olsa bir terbiyeden geçmesi, mahiyetinde mündemiç bulunan o mevzuyla alakalı sistemlerin inkişaf etmesi, yani tabiatındaki icmâlin bir tafsîl görmesi gerekir. Diğer bir ifadeyle, bir insanın özünde düzen duygusu olsa da, o duygunun hal, tavır ve hareketlere yansıması bir düzen ortamında büyümesine, görgülü bir aile veya aileler topluluğu içinde, düzenli bir pederşâhî veya cedşâhî yuvada neş’et etmesine bağlıdır. Bir insanın, çocukluktan itibaren düzenli bir hayata alıştırılması, gelecekte yükleneceği vazifeleri eksiksiz olarak yerine getirmesi bakımından çok mühimdir. Ailenin, yeme-içme ve yatıp-kalkma hususlarında, tatbîk ettiği ve uyageldiği bir düzeni varsa ve insan, büyüklerinde bir nizâm ve intizam görüyorsa, onun hayatı da, evde ve evin dışında fevkalade âhenkli olarak sürer gider. Yoksa, büyük bir ihtimalle o, evden aldığı bu âhenksizliği toplum içinde de uğradığı her yere götürür ve hep bir huzursuzluk kaynağı olur. Belli bir yaşta, nizâm ve intizâm şuuruna ulaştırılamamış nesiller; ne kadar kabiliyetli olurlarsa olsunlar, bütün hayatları boyunca, tek-elli, tek-ayaklı gibi yaşarlar. Çok defa bu âhenksizlik, onların rûh ve kalbine de işleyerek, zevk-i ruhaniyi kaybetmelerine de sebebiyet verir.

Haddizatında, bir insan hangi ilim sahasında ihtisas yaparsa yapsın, şayet bir bakkal dükkanı civarında ya da bir kahvehane etrafında neş’et etmişse, onun fiziğinin, kimyasının veya biyolojisinin içinde o bakkaldan bir çeşni bulabilir, o kahvehaneden bir tad, bir renk veya bir desene şahit olabilirsiniz. İnsan ilahiyat tahsili yapmış olsa bile, eğer çiftçilikle meşgul olunan bir yerde büyümüşse, onun dünyasında ve o ilahiyat ikliminde saban, çomak, boyunduruk ve Erzurum ifadesiyle, samı, sambağı görebilirsiniz. Yani, o kültür ortamı insanın tahsil hayatına da tesir eder. Dolayısıyla, her insanın ruhunda mündemiç olan düzen duygusunun tafsîl edileceği ve açılma imkanı bulacağı bir çevreye ihtiyaç vardır. O çevreyi bulamayanların nizâm insanı olmaları da bir hayli zordur.

Ayrıca, bir insan bir takvime göre yaşamaya alışmış ve kendini programlı bir hayata alıştırmışsa, o insan bulunduğu yerin tertip ve düzeni hususunda da hassas davranır. Mesela, her gün namaz kılan ve ibadetlerini hiç aksatmayan insanın bir ibadet düzeni var demektir. Bu düzenin mutlaka hayatın diğer alanlarında da tezahürleri olacaktır. Cenâb-ı Hak’la münasebetlerini kavî tutan, evrâd ü ezkârını hiç aksatmayan, duaya ayırdığı vaktine sadık kalıp her gün bir müddet Cenâb-ı Hakk’a münacatla ömrünü bereketlendiren, gece ve gündüzünü belli kurallara bağlı geçiren ve kalbî-ruhî hayatını böyle bir nizâma göre programlayan insanın sair zamanlarda düzensiz ve rastgele yaşaması düşünülemez. Kalb ve ruh hayatı adına düzenli bir insanın, dışa vuran zahiri yanları itibariyle kendine ters hareket etmesi ve dağınıklığa düşmesi söz konusu olamaz. O insan, ibadet ü taatinde her şeyi yerli yerine koyduğu gibi, maddi dünyasındaki eşyayı da kendi yerlerine koyar ve tertip, düzen ve ahenk içinde yaşamakta hiçbir zorluk çekmez.

Miskinler!…

Bir Türk atasözünde, “Arslan yattığı yerden belli olur” denir. Evet, tilkiler de kendi inlerinden bellidir. Kalb ve ruh dünyası adına bir düzene ulaşamamış insanın -büyük çoğunluk itibariyle- maddi dünyada nizâm ve intizama alışması da çok zordur. Böyle bir insan hep bekler ki, çevresindeki düzeni başkaları sağlasın.. halâyıkları olsun onun, kapı kulları ve hizmetçileri etrafında dört dönsün.. masasını bir başkası silsin, odasını biri gelip temizlesin.. hatta evindeki kap kaçağı bile başka insanlar yıkayıp dizsin. Sürekli başkasının iş yapmasını bekleyen bu tembel ruh, kendi ellerini hiçbir şeye dokundurmak ve hiçbir işin ucundan tutmak istemez. Çoğu zaman bu hal ve hareketlerinin arkasında büyük bir gurur ve kibir vardır. Kendini çok daha önemli ve fevkalâde işlerin adamı olarak görür. Mesela; fihrist okuyup kitap telif etme konumunda muallâ, müzekkâ ve müberrâ bir insan olduğunu düşünür; diğer işleri ayak takımı kimselerin yapması gerektiğine inanır ve içine düştüğü ukalâlık sebebiyle, o türlü şeylere tenezzül etmeyen bir mütekebbir gibi davranır. Dolayısıyla, onda düzen duygusu inkişaf etmez, nizâm kabiliyeti gelişip hal ve hareketlerine yansımaz. Neticede o, yatar kalkar bir hizmetçi arar; yatağından doğrulduğu an “Ah keşke bir insan olsa da, şu yatağı-döşeği düzeltse, şu çarşafı-yorganı katlasa!” düşüncesiyle dolar. Bağışlayın, işte bu türlü insanların haline denebilecek bir şey varsa, o da “miskinlik” olsa gerektir.

Oysa, bütün mübarek uzuvlarıyla uhrevî alemlere açık olan Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ellerini suya daldırıp evinin kabını–kaçağını yıkamaktan geri durmuyor, ev işleriyle de meşgul oluyordu. Hazreti Aişe validemizin ifadesiyle, “Allah Rasulü evinde, herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.” O, bir taraftan savaşa katılıyor ya da tebliğ vazifesinin gereklerini yerine getiriyor; diğer yandan da, çocukların terbiyesi ile meşgul oluyor ve ev işlerinde ezvâc-ı tâhirâta yardım ediyordu. Bu iş, belki bir ev süpürmek, belki de yıkanmış çamaşırları sıkmaktı. Keyfiyeti ne olursa olsun, Allah Rasûlü bu işleri yapmıştı. Zira O, bir fıtrat insanıydı ve O’nun bu hareketi asla zillet de değildi. Hatta, öyle bir tabiatı vardı ki, el-âlem bir iş yapıyorsa, O da mutlaka o işin bir ucundan tutuyor; mesela, kırda yemek yapılacaksa, O da “Bari, ben de odun toplayıp bir ocak yakayım” diyordu. Mescid yapımında, herkes bir kerpiç taşırken O iki kerpiç taşıyordu. Allah Rasûlü, bunları yaptığı sırada, O’nun adı cihanın dört bir yanında anılıyor; herkes O’ndan ve getirdiği dinden bahsediyordu. O zamanını öyle tanzim etmişti ki, çok mühim sorumlulukları arasında, bu gibi işlere de fırsat bulabiliyordu. Aynı zamanda bu, Rasûl-ü Ekrem efendimizin ruhundaki düzen aşkının ve nizâm heyecanının dışa vurması demekti.

İç-Dış Münasebeti

Evet, insanın amel ve davranışlarıyla iç hayatı arasında birbirini destekleyici ve düzenleyici bir münasebet vardır. Davranışlarıyla ruhun emrinde olan talihliler, hep Yaradan’ın hoşnutluğuna, insanlık ve fazilete doğru yol alırlar; onların pusulaları daima aynı mihraba işaret eder, hareket ibreleri de hep aynı rotayı gösterir. Onlar, en ince teferruatına kadar, fevkalâde bir titizlikle bütün mükellefiyetlerini yerine getirirler; iç âlemleri itibarıyla durmadan bir buhurdanlık gibi tütmekle beraber, dış dünyalarında da nizâm ve âhenkle yaşarlar. Ruh dünyasındaki düzen ile hayatın değişik sahalarında bir nizâm insanı olma arasındaki münasebetin en güzel örnekleri selef-i salihîn efendilerimizin halleridir. Mesela, Hazreti Ömer efendimizin kalb ve ruh alemindeki tertip ve düzen içtimaî hayatına da aksetmiştir. O her alanda tam bir nizâm insanıdır. Onun, İslam müesseseleri tarihine hediye ettiği adalet sistemi, ordu düzeni ve modern devlet yapısının esası, çekirdeği sayılabilecek teşkilatlar onun gönül intizamının birer yansımasıdır. Temelini attığı müesseseler Hazret-i Ömer’in ruhundaki düzen aşkınının ve nizâm heyecanının dışa vurmasının neticeleridir.

Gönül intizamına ulaşamamış insanlar ise, sürekli düzensiz, nizâmsız, derbeder ve perişan kimselerdir. Onlardan birini bir yere koyduğunuz zaman orayı çöplük haline getirir. Onun ibadetlerinde bir intizam olmadığı gibi kaldığı yerde de düzen namına hiçbir şey görülemez. O, namazı çok zorlanarak kılıyor ve orucu da kerhen tutuyordur. Evrâd ü ezkârı başından savarcasına okuyor; okuduklarını ruhunda hiç duymuyor ve duymamayı dert de edinmiyordur. Allah’a yaklaşma diye bir hedefi ve derdi yoktur; çünkü ruhunda nizâm yoktur.

Ne var ki, iç-dış münasebetini ve için dışa aksetmesini de mutlak manada ele almamak gerekir. Bazen, tertip ve düzen insanı olmaya istidadı bulunanlardan kimileri, öyle bir kültür ortamında yetişmediklerinden dolayı bazı kabiliyetlerini geliştirememiş, içlerine icmâli olarak konunan nizâm duygusunu tafsîle taşıyamamış ve inkişaf ettirememiş olabilirler. Bununla beraber, selef-i salihîn bu zaviyeden değerlendirilirse, hemen hepsinde aynı intizamın görüleceği bir gerçektir. Mesela, Hazreti Bediüzzaman’ın, belki sağlam bir sergisi bile olmamıştır; fakat, bir hasır olsun bulabilmişse onu mutlaka düzenli tutmuş; yamalı yorganını ve birkaç yerinde tamir izleri bulunan eski seccadesini katlama, bir kenara koyma tarzına varana kadar hep bir nizâm sergilemiştir. Çalışırken elbisesi kirlenmesin diye kollarına kolluk gibi bir şey takmış; iş görürken adeta bir mihnet urbası giymiştir. Cübbesi yamalıdır ama kat’iyen kirli ve şekilsiz değildir. Kitaplarının, tashih nüshalarının ve hatta dua kitabının yerleri de bellidir ve çok düzenlidir.

Yemekleri Siz Yapın, Bulaşıklar Bize…

Küçük bir evi birkaç arkadaşla paylaştığım dönemlerde talebe arkadaşların kaldığı bazı evlere de gider, misafir kalırdım. Beraber olduğumuz bazı arkadaşlar vardı ki, belki senelerce gidip gelmeme rağmen onlara bir yemek yapmasını bile öğretememiştim. Hatta, aralarında “Hocam, siz yemek yapın, kapları biz yıkayalım” diyenler vardı. Onları kınamıyordum; çünkü, o hallerini, yetiştikleri kültür ortamına, aile muhitine ve eğitim seviyesine veriyor; o zamana kadar onlarda düzen duygusunun inkişaf etmemiş olduğunu düşünüyor ve gücüm yettiğince tertip ve düzene alıştırmaya çalışıyordum. Tertip ve düzene alışmamış talebelerin kaldığı bazı evler derbederdi ve münevver insanların meskûn bulunduğu bir ev olma havasından uzaktı. Fakat, oralarda da kitaplarla içli dışlı olunuyordu ve ilme açık duruluyordu. Her yanları mâmur değilse de, mâmur olan bu yanları vardı ve onun hatırına eksiklerine katlanılıyordu.

Fakat, öyle evler de vardı ki, her bölümü “gelin odası” gibiydi. Onların her köşesinden evrâd ü ezkâr sedası yükselir ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni güne, itmi’nan ve lezzet dolu duygularla başlarlardı. Kalblerinin balansını, imana ve Kur’an’a göre ayarlamış bu talihliler, içlerindeki tertip ve düzenin akislerini evlerinin bütün köşelerine yansıtır ve misafirlerine sundukları ikramlarla beraber onlara göz zevkini de tattırırlardı.

Tertip ve düzen, özellikle toplu kalınan yerlerde kul hakkı zaviyesinden de çok önemlidir. Dikkatsiz yaşayanlar diğer insanları rahatsız ederler. Dağınıklık, hassas ruhlarda huzursuzluğa sebebiyet verir. Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir mezarın kazılması sırasında elinde kazma bulunan şahsa işaret ederek “Şuraya iki kazma vursanız” gibi bir söz söyler. O sahabi efendimiz “Bu şekilde kalmasının bir mahzuru mu var ya Rasulallah?” deyince Rasûl-ü Ekrem efendimiz “Gözü tırmalıyor” der. İşte bazı körler vardır; gözü mü yok, yoksa tırmalanmayı mı hissetmiyor bilinmez, onlar dağınıklıktan rahatsız olmayabilirler. Fakat, o düzensizlik hali bir başkasını rahatsız ediyor ve onda gerilim yapıyorsa, ona sebebiyet veren insan kul hakkına girmiş olur. Bazen de “Başkası temizlesin, başkası düzenlesin” türünden duygu ve düşüncelerin neticesi olarak hareketsiz kalmak ve işin ucundan tutmamak diğer insanları –affedersiniz- akılsız ve aptal yerine koymak gibi olur ki, bu da çok büyük bir saygısızlıktır ve aynı zamanda kul hakkını çiğnemek sayılır.

Nizâm ve Göz Zevki

Cenâb-ı Hak, müttakî kullarına Cenneti müjdelerken “Orada canınız ne isterse, gözleriniz hangi manzaralardan hoşlanırsa hepsi var! Hem siz burada devamlı kalacaksınız.” (Zuhruf, 43/71) buyurmakta ve nefislerin iştihalarını şahlandıracak ve gözlerden içeriye lezzet olup akacak manzaralardan bahsetmektedir. Demek ki, nimetlerin suretlerinin de bir lezzet olarak gözden içeriye akması ve kalbe dökülen o görüntülerin insanın arzularını şahlandırması hem çok önemli bir husus hem de ayrı bir nimet. Evet, leziz bir yemek, hoş bir koku, muhrik bir ses nimet olduğu gibi güzel bir manzara da nimettir; bunlar sayesinde dil, burun ve kulak zevk aldığı gibi gözün de zevkten payı vardır. Göz zevkini tatmin eden en önemli unsurların başında da tertip ve düzen gelir.

Hasılı, Hazreti Bediüzzaman’ın işaret ettiği gibi, sürekli çalışan büyük bir fabrika ve her vakit dolup boşalan bir misafirhane olan bu kainat, çer-çöple ve süprüntülerle çok çabuk kirlenip içinde durulmaz hale gelmesi gerektiği halde, son derece parlak ve temizdir; adeta onda hiçbir lüzumsuz madde bulunmamaktadır. Kuddüs ismi şerifiyle bu kainatı küçük bir oda gibi temizleyen, tanzim ve tanzif eden Cenâb-ı Hak, tabiatın her sayfasını, seyretmeye doyulmaz bir güzellikle donatmakta ve bütün yeryüzünü güzel bir tablo gibi önümüze sermektedir. Bu manzarayı gören insanlar, özellikle de kainat kitabını okumaya ve esmâ-i ilahiyedeki bazı sırları anlamaya namzet bulunan mü’minler de gönül intizamıyla tertip ve düzeni buluşturmalı; birer nizâm insanı olarak yaşamalıdırlar.

Cennet Yolunun Burakları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şerifte, “Yâ eyyühe’n-nâs! Efşu’s-selâm, ve et’ımü’t-taâm, ve sılu’l-erhâm, ve sallû billeyli ve’n-nâsu niyâm, tedhulü’l-Cennete biselâm” buyuruyor. Peygamber Efendimiz’in bu türlü sözleri, sadece o anki muhataplarına mı özeldir yoksa umûmî midir? Bu hadisi nasıl anlamalıyız?

Cevap: Bu hadis-i şerifi, Abdullah İbn-i Selâm (radiyallahü anh) rivayet etmektedir. Kısaca meâli şöyledir: “Ey İnsanlar! Selamı aranızda yaygın hale getirin.. sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin.. sıla-ı rahimde de kusur etmeyin.. bir de, insanların uykuya daldıkları anlarda, gecelerin karanlığını namazla delin.. böylece selametle Cennet’e girersiniz!.”  (İbn-i Mâce, Et’ime, 1; Dârimî, Salât, 156)

Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) bu kabil sözlerini ilk akla gelen (zahirî) manalarıyla ele almakta ve o şekilde amel etmekte hiçbir mahzur yoktur. Bilakis, herbiri güzel ahlakın ayrı bir yanına işaret eden bu hususları tatbik etmek insana çok fayda ve sevap kazandırır. Bununla beraber, bu türlü hadis-i şerifleri tergib (teşvik etme, isteklendirme) ve terhîb  (sakındırma, uzaklaştırma) sadedinde îrad edilmiş sözler olarak değerlendirmek daha doğrudur.

Tergib ve Terhîbe Birer Misal

Mesela; Allah Rasûlü, “Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, vaad ettiğinde vaadinden döner, kendisine bir şey emanet edildiğinde emanete hıyanet eder” buyurmuş; bazı rivayetlerde, hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra etmeyi de nifak emaresi olarak zikretmiştir. Bu nebevî beyan, sözünden dönen ya da yalan söyleyen herkesin münafık olduğu manasına gelmez. Her yalan, insanı mutlaka münafık yapmaz. Fakat, yalan, bir lafz-ı kâfirdir; yalan söyleyen bir insan küfre doğru bir adım yaklaşmış ve imanını ayakta tutan esaslardan da bir adım uzaklaşmış olur. Dolayısıyla, insan bir-iki yalanla münafık olmasa da doğru olmayan her beyanla tehlike sınırına biraz daha yaklaşmış sayılır. Keza, kendine bir emanet verildiğinde ona hıyanet eden kimse, emniyetten uzaklaşması ölçüsünde imandan uzaklaşmış ve o kadar da küfre açık hale gelmiş olur. Evet, yalanın, ahde vefasızlığın ve emanete ihanet etmenin öyle çeşitleri vardır ki, onlar insanı tam bir münafık haline getirir. Bu kötü fiilleri işleyenlerin hepsi münafık olmasa bile, hemen herkes bir yalan menfezinden nifaka düşebilir; bir emanete ihanet çukurundan küfre yuvarlanabilir; sözünde durmama ya da hayasızca düşmanlık yapma gibi günahlar sebebiyle münafıklar safına kayabilir.  Öyleyse, bu neticeye götürebilecek işlerin en küçüğünden dahi fersah fersah uzak durmak gerekir. İşte, Peygamber Efendimiz de münafığın alametlerini sayarken terhib edalı bir ifadeyle bu hususlara dikkat çekmiştir.

Allah Rasûlü, bir başka zaman da, “Cenâb-ı Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden (gölgesinden) başka sığınak olmayan kıyamet gününde, zılli altında himaye edecektir.” buyurarak, âdil imamdan başlayıp yapayalnızken Allah’ı anıp da gözleri yaşlarla dolan insanla bitirerek yedi zümreyi saymış ve bu yedi sınıf insanı misal vererek onların temsil ettiği yüksek hasletlere sahip olmamız için bizi teşvik etmiştir.

Tergib ifade eden bu beyanda, âdil imam ilk sırada zikredilmiştir. Haddizatında, adaletli idarecilerin hepsi Allah’ın zıllinde değildir. Fakat, adil olan bir idarecinin Allah’ın zıllinde olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, hükümdarın ya da değişik kademelerdeki yöneticilerin ellerinde geniş imkanlar vardır. Bu geniş imkanlar, güç ve kuvvet genellikle despotluğa, tiranlığa ve zorbalığa götürür; sahibini çıldırtır ve ona sağlam muhakemede bulunma imkanı vermez. Kaba kuvvet aklın önüne geçer, şefkat duygusunu çiğner ve merhamet hissini öldürür. Dolayısıyla, güç ve kuvvetin temsilcileri çoğunlukla hak ve adalet tanımazlar; adeta insanların hukukunu çiğneme hakkı kendilerine verilmiş gibi davranırlar. Koruma mecburiyetinde oldukları hukuk kurallarına en başta onlar riayet etmezler. Böylece, aslında bir hikmet-i vücudu bulunan kuvvet, bazı kayıtlar altına alınmadığı ve hakkın emrine girmediği zaman kimin eline geçerse geçsin onu azgınlaştırır ve bir zalim haline getirir.

İşte, hakperest ve adil davranmanın çok zor olduğu bir konumda, Hulefa-i Raşidîn, Ömer bin Abdülaziz, Mehdî-i Abbasî, Harun Reşid, Fatih Sultan ve Yavuz Selim gibi davranmaya çalışarak kılı kırk yararcasına yaşayan idareciler Allah’ın rahmetine, Cennet’e ve rıdvana açık duruyorlar demektir. Güç, makam ve mansıp karşısında “pes” etmeyip adaletten ayrılmama “zıllullah”a açık bir duruş manasına gelmektedir. Öyle bir duruş, adil idarecileri, Cenâb-ı Hakk’ın hususî ve sürpriz olarak hazırlayacağı o ilahî gölgeye namzet hale getirmektedir. Ahirette insanın kalbini, ruhunu, hissini ve bütün letâifini saran endişe ateşlerine karşı koruyucu bir sera ve bir siper olan “zıllullah”, hiç kimsenin korunamadığı bir yerde, işte o türlü idarecileri himayesine alacak ve onlar için emin bir sığınak olacaktır. Evet, adalet sıfatı, bir idarecinin “zıllullah”a mazhar olması için tek başına kafi değilse de, o mazhariyete erenler mutlaka adil imamlar arasından çıkacaktır. Dolayısıyla, bu hadis-i şerif bir hakikati ifade etmenin yanısıra hem fertler hem de toplum için çok önemli olan bazı hasletleri de nazara vererek o güzel huylara teşvik etmektedir.

Münebbihât

İbn-i Hacer el-Askalânî hazretleri tarafından derlenen, Peygamber Efendimiz’in, Ashâb-ı Kirâm’ın ve Tâbiîn’in büyüklerinin bazı sözlerine yer verilen “Münebbihât” adlı risâle, ikiden ona kadar cümlelerden oluşan tenbihleri ihtiva etmektedir. Münebbihât’ta, sünâiyyât, sülâsiyyât, rübâiyyât… denilen iki maddeli, üç maddeli, dört maddeli… hadisler vardır ve bunların hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bazı hakikatleri ifadeyle beraber tergib ve terhib maksadıyla söylediği lâl ü güherlerdir. Bunlar, sorunuzda zikrettiğiniz hadis-i şerif gibi, salih amellere karşı arzu uyarır, iradeyi şahlandırır ve iştiyâkı arttırır;  fena işlere karşı da nefsi dizginler, hevayı gemler ve hevesi frenler.

Söz konusu hadis-i şerifte de, mü’minler, amel-i salihe dair dört hususa teşvik edilmekte ve ilk olarak “Efşu’s-selâm – Selamı yaygınlaştırın.” denmektedir. Bildiğiniz gibi, “selam” ayıp ve kusurdan, korku ve endişeden emin olma, emniyet ve sulh içinde bulunma manalarına gelir. Selam, bir mü’minin diğerine “es-Selâmü aleyküm” deyip “Allah’ın selâmı senin üzerine olsun; Allah seni her türlü kazâ ve beladan korusun; selametle yaşayıp emniyet ve güven içinde Cennet’e dahil olasın” şeklindeki niyet ve mülahazalarla dua etmesi; diğerinin de, “Ve aleykümü’s-selâm ve rahmetullahi ve berakâtüh” diyerek “Allah’ın selâmı, rahmet ve bereketi seninle de beraber olsun; benim için istediklerinin kat kat fazlasını Allah sana da lütuf buyursun” türünden nezih duygularla mukabelede bulunması demektir.

Selâm Olsun!..

Cenâb-ı Allah, “Ey iman edenler! Kendi evleriniz dışındaki evlere, sahiplerinden izin isteyip onlara selam vermeden girmeyin.” (Nûr, 24/27); bir başka ayet-i kerimede de, “Şayet size selam verilirse, siz de ondan daha güzel bir tarzda selamı alın, en azından verilen selamın misli ile karşılık verin!” (Nisa, 4/86) buyurmaktadır. Ayrıca, “Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” der geçerler.” (Furkan, 25/63) ilahî beyanıyla, has kullarının edep ve nezaket dolu tavırlarını takdir etmektedir. Evet, Allah’ın seçkin kulları, gururlu, saygısız, kaba ve haşin değil, alçak gönüllü bir şekilde, terbiyeli ve nazik yürürler. Kendileri etrafa hiç sıkıntı vermedikleri gibi, cahillerin cahilce tavırlarla onları muhatab almaları, çok kaba hareketler sergilemeleri ve yakışıksız sözler sarf etmeleri karşısında bile asla çirkin bir laf etmez, nezaketlerinden taviz vermezler. Dillerini edep ve nezahete o denli alıştırmışlardır ki, başka bir şey söylemez, sadece “selam” der geçerler.

Güvenilir hadis kaynaklarında yer alan bir rivayete göre; bir gün bir Yahudi, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek “es-Selâmü aleyküm” der gibi yapmış, fakat, “es-Sâmü aleyküm” demişti. İbrânî dillerinde, “sâm” ölüm demekti; “es-Sâmu aleyküm” ise, “Ölüm sizin üzerinize olsun, canınız çıksın!” manasına gelmekteydi. O talihsiz adam, Allah Rasûlü’ne selam veriyormuş gibi yapıp “es-Sâmü aleyküm” deyince, onun maksadını anlayan Hazreti Aişe validemiz biraz sinirlenip, “Ölüm, gazap ve lanet sizin üzerinize olsun; Allah canınızı alsın!” diyerek ziyadesiyle mukabelede bulunmuştu. Meseleyi biraz nükteyle ele alacak olursak, mualla annemiz zahiren doğru olanı yapmıştı; zira, selamı alan insanın verilen selama daha başka kelimeler ilave ederek mukabelede bulunması gerekir. Mesela, birisi size “es-Selâmü aleyküm” deyince, siz “Ve aleykümü’s-selâm” demekle yetinmez; “ve rahmetullahi ve berakâtuhu” sözlerini de ekler; hatta Hazreti Üstad gibi, “ebeden, dâimen, ebede’l-âbidîn ve dehre’d-dâhirîn” diyerek selamı bitirirsiniz. İşte Aişe validemiz de –ona ruhlarımız feda olsun– İnsanlığın İftihar Tablosu’na karşı öyle çirkin davrananlara ziyadesiyle cevap vermişti.

Bunun üzerine Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Aişe’nin cevabını doğru bulmadığını ima ederek ”Eğer kötü söz tecessüm etseydi, çok çirkin tecessüm ederdi; nezaket ise, neyin üzerine konduysa onu süsledi ve onun makamını yüceltti.” buyurmuştu. Ümmü’l-mü’minîn, “Ya Rasûlallah! Onların “es-Sâmu aleyküm” dediğini duymadınız mı?” deyince de Efendimiz, “Evet duydum, ama onlara verdiğim cevabı sen duymadın mı? Ben de onlara, “Aleyküm – Size de” diye cevap verdim.” demişti.

“İman etmedikçe Cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe, olgun bir imana sahip olamazsınız. Size, yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayınız!…” diyen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz,  pek çok hadislerinde selamın önemi ve yaygınlaştırılmasının gereği üzerinde durmuştur. Bir sahabi, “İslamın hangi işi daha hayırlıdır?” diye sorduğunda, Efendimiz, “Yemek yedirmen, tanıdığına ve tanımadığına selam vermendir.” buyurmuştur.

Evet, Peygamber Efendimiz “Efşû’s-Selâm” diyerek, dilimizde de kullandığımız “fâş” kelimesinin farklı bir kipiyle selamı yaygınlaştırmamızı, uğradığımız her yerde emniyet telkin etmemizi, tanısak da tanımasak da karşılaştığımız herkese selam vermemizi ve selamı hiç terk etmediğimiz bir adet haline getirmemizi emretmiştir. Onu, insanların kalblerindeki kin ve nefreti eritecek, aradaki soğuklukları giderecek ve gönüllerde bir sıcaklık hasıl edecek en önemli unsurlardan biri olarak saymıştır. Yalnızca dışarıda değil herkesin kendi evinde de selam alıp vermesi gerektiğini de belirtmiş; yanında büyüttüğü Hazreti Enes’e, “Ailenin yanına girdiğinde selam ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun!” buyurmuştur.

Bonjur, Bonsuvar…

Halk arasında kullanılan, “Emniyete ve güvenliğe geldiniz, burada rahat edebilirsiniz; size teminat veriyoruz” manasına gelen “merhaba”; Fransızca’dan dilimize geçen ve bilhassa Tanzimat’tan sonra adeta moda olan “bonjur”, “bonsuvar”; İngilizce’den alınan “hi”, “hello”; Türkçe’nin saflaştırılması bahanesiyle icad edilen “günaydın”, tünaydın” ya da bugün onların yerine kullanılmaya başlanan “iyi günler” ve “iyi geceler” gibi sözler de gönül almaya vesile olabilir; onlarla selamlaşmak, muhatabı görmezlikten gelerek hiç kâle almıyormuşçasına sessizce çekip gitmekten daha iyidir. Fakat, onlardan hiçbiri “Es-Selâmu aleyküm!” demek kadar derin manalar taşımaz ve selamın yerini dolduramaz. Selamın manası çok derindir.  “Es-Selâmu aleyküm” ifadesi, “Allah sağlık, afiyet versin, kaza ve beladan emin kılsın” demekten “Cennet dârüs-selâmdır, selamet yeri ve yurdudur. Cennet senin de otağın olsun, Allah seni Cennetlik eylesin. Cehennemden uzak, Cennete dahil olasın; Allah’ın lütfuna erip ebedî saadeti bulasın” demeye kadar çok geniş ve derin manalar taşır.

Ayrıca, selamın hakikatini ve keyfiyetini Kur’an-ı Kerim öğretmiştir. Cennet ehlinin karşılanışını, meleklerin onlara “Selâmun aleyküm” deyişlerini anlatmış ve adeta her selam sözü melekleri, Cennet’i ve ehl-i imanın “selam yurdu”nda karşılanışını hatırlatır olmuştur. Bediüzzaman hazretlerinin dediği gibi, Kur’an’ın her kelimesi bir “melek-i nâtık”tır. Yani, Allah’tan gelen o kelimeler canlı birer çağrıdır, birer davettir. Siz, o mübarek kelimeleri seslendirdiğiniz ya da dinlediğiniz zaman vicdanınızda meleklerin sesini işitebilir, ruhânîlerin teşkil ettiği koroda bulunduğunuzu hissedebilir ve her şeyin ötesinde âdetâ Mütekellim-i Ezelî’ye ait selamı duyuyor gibi olabilirsiniz. Kur’an’ın kelimeleri adeta sizinle konuşurlar ve o muhrik nağmeleriyle, başka hiçbir vesileyle ve hiçbir yerde bulamayacağınız bazı kayıtları sizin ruh disketinize kaydederler. Öbür tarafta o kayıtların çözümüyle yüz yüze geldiğiniz zaman da sizi zevkine doyamayacağınız bir inşiraha ulaştırırlar.

“Selam” da melek-i nâtık denebilecek kelimelerden biridir. Öyleyse, başka sözlerle değil, Kur’an’ın öğrettiği o derin muhtevalı beyanla insanları selamlayın. Uğradığınınız her yerde, çarşı-pazarda, bir dükkanda ya da şadırvan başında rastladığınız her insana “es-Selâmu aleyküm” deyin, niyetinizle onu her an biraz daha derinleştirerek insanlar arasında emniyetin temsilcileri olun. Sizin o samimi söz ve tavırlarınız bir havuza dökülecek, orada değerlendirilecek; çok farklı şekillerde, değişik kalıplar içinde ve ahirette işinize yarayacak bir keyfiyette mutlaka bir gün dönüp size gelecektir; işte o günü intizara koyulun. Kim bilir, belki de o selamlaşmalarınızın herbiri, dualarınıza meleklerin iştirakini sağlayan kapıyı açacak sihirli birer anahtar mesabesindedir. Kim bilir, belki çarşı-pazarda önünüze gelen herkese emniyet ve güven vaad ettiğiniz zaman sizin için de öbür âlemlerde bir kısım emniyet kapıları açılıyordur; sizin bir selamınıza mukabil yüzlerce melek “Selam sizin de üzerinize olsun” diyor ve size dua ediyordur. Evet, böyle bir kazanma yolu varken onu değerlendirmemek, dilsizmiş gibi davranıp selam vermemek ya da başka kültürlerin etkisiyle meseleyi daraltmak büyük bir kayıptır.

Sofranızı Herkese Açın

Hadis-i şerifte, ikinci olarak, “Ve et’ımü’t-taâm- Sofranız herkese açık olsun, bolca ikram edin” denmektedir. Fakirleri ve açları doyurma mevzuu ayet-i kerimelerde ve hadislerde farklı şekilde ifade edilmiş; zekat, sadaka, keffaret ve fidye gibi meselelerde fakirlerin doyurulması konusu, sınırları çizilerek genişçe ele alınmıştır. Fakat, Peygamber Efendimiz bu sözüyle zengin-fakir, mü’min-müşrik ayırmamış; yemek yedirmeyi mutlak bırakmıştır. Bu açıdan, öncelikle Müslümanlara olmak üzere, Hristiyan, Yahudi, Budist ya da kim olursa olsun gayr-i müslime ikramda bulunmak da bu sözün muhtevasına dahildir. 

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Her yaş ciğer (canlı) sizin için bir sevap kazanma vesilesidir.” buyurmuştur. İffetsiz ve çok günahkar bir kadının, susuzluktan dili sarkmış bir köpeğe acıdığından dolayı bir kuyuya inip ayakkabısıyla su çıkardığı ve o köpeği suladığı için Cennet’e girdiğini anlatan Peygamber Efendimiz, bir kediyi eve hapseden, ona yiyecek vermeyen, yeryüzünün haşeratından yemesine de engel olan ve onun ölümüne sebebiyet veren bir başka kadının da bu çirkin işten dolayı Cehennem’e gittiğini bildirmiştir. Evet, kendisinde hayat eseri olan her canlı bir sevap vesilesi ise, buna hayvanat dahil olduğu gibi evleviyetle insanlar da dahildir. Çünkü, her insan Cenab-ı Allah’ın özel mührünü taşımaktadır ve ahsen-i takvime mazhardır.

Demek ki, “Ve et’ımü’t-taâm” ifadesini çok geniş olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Soframızı herkese açık tutmamız, misafirimiz kim olursa olsun yemek yedirmemiz mü’mince bir davranıştır. Tabii ki, herhangi bir sahabiye ikram etmek farklıdır, Peygamber Efendimiz’e yemek yedirmek daha farklıdır. Necran’dan gelip bağrını İslam’a açan insanlara ya da Gassan’dan gelen Hristiyanlara yemek yedirmekle, sıradan bir müslümana ikramda bulunmak aynı kıymette değildir. Evet, Allah rızası için yemek yedirmek salih bir ameldir ve her ikramın bir sevabı vardır. Fakat, soframıza oturan insana göre o sevabın artması da söz konusudur. Hak dostlarından birine yedirdiğimiz yemek, Allah nezdinde öyle büyüktür ki, onun bizim için yedi veren, hatta yetmiş veren başak gibi olması ve evimizi bereketle doldurması kuvvetle muhtemeldir.

Diğer taraftan, mü’minleri diğer insanlardan ayıran özelliklerden biri karşılık beklemeden yedirip içirmek ve insanlara ikramda bulunmaktır. Ehl-i dünyanın düşmanlık ve mücadeleleri çoğunlukla yemek davası üzerinde cereyan eder. Onlar hep başkalarının kazancından yemek ve başkasının sırtından geçinmek isterler. Güçleri yeterse zulümle yahut hırsızlıkla, o da olmazsa dilencilikle başkasının malını alır kullanırlar. Ehl-i iman ise, muhtaçların ihtiyaçlarını gidermek ve Allah’ın lutfettiklerinden infakta bulunmakla rıza-yı ilahiyi tahsile çalışırlar. Mü’minler ikramın keyfiyetine değil, onu ortaya koydukları andaki niyetlerine önem verirler. “Yarım hurmayla bile olsa kendinizi ateşten koruyun” ve “Ey Müslüman kadınlar, bir koyun paçası da olsa hayır hesabına hiçbir iyiliği küçük görmeyin” buyuran İnsanlığın İftihar Tablosu’nun irşadına kulak verir; ellerinde ne varsa, güçleri yettiğince yedirir içirirler. Ayrıca, Hazreti Hatice, Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Osman gibi sahabe efendilerimizin, insanları dine davet için düzenledikleri ziyafet sofralarında ya da fakirlere-muhtaçlara yardım yolunda servetlerini tükettiklerini (değerlendirdiklerini demek daha doğru olsa gerek) hatırdan çıkarmaz ve onlara benzemeye gayret ederler.

Bir Türk atasözünde “Her geceyi Kadir, kapına gelen her insanı da Hızır bil” denir. Bu, sofrayı herkese açık tutma meselesinde de çok önemli bir ölçüdür. Tanısan da tanımasan da kapını çalan herkesi Hızır gibi kabul etme, güleryüzle karşılama ve ona ikramda bulunma yemek yedirmenin hakkını verme demektir… İşte, Peygamber Efendimiz’in “yemek yedirin”  sözü bu genişlikte yorumlanmalıdır.

Sıla-i Rahim

Sohbetimize mevzu teşkil eden hadis-i şerifteki üçüncü husus  “Ve sılu’l-erhâm – Sıla-yı rahimde bulunun” beyanıdır. “Sıla”, kavuşmak, ulaşmak, akrabayı ziyaret etmek, mü’minlerle görüşmek ve alâkayı devam ettirmek manalarına gelmektedir. Sıla, Türkçe’mizde de çok kullanılan, özellikle dâussıla terkibiyle vatan hasretini ve memleket özlemini ifade için edebiyatın hemen her türünde sıkça rastlanan bir kelimedir. “Dâussıla” tabiri, günümüzde de pek çok insanın hasret ve hicranının unvanıdır. Anne-babanızdan, dost ve akrabanızdan uzaksanız; vatan toprağını, öz kültürünüzü, kendi kültür ortamınızı, camilerinizi, minarelerinizi ve ezanlarınızı özlüyorsanız; hatta bazen mahyalarınızın, temcid ve tehlillerinizin hayali gözlerinizi yaşartıyorsa ve bin âh ile “Keşke bir kere daha o iklimin havasını solusam; bir kere daha öz değerlerimle buluşsam” diyorsanız bunların herbirine karşı sizin içinizde de bir sıla derdi var demektir.

Sıla-i rahime gelince, o, akraba ve yakınları ziyaret etme, hal ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma ve alâkayı koparmama demektir. Peygamber Efendimiz’in Cennete girmeye vesile olan amellerden biri saydığı sıla-i rahimin, âyet ve hadislerde, namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilmesi onun dinimizdeki önemini göstermektedir. Kur’an-ı Kerim, “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının” (Nisâ, 4/1) mealindeki ayeti-i kerimede olduğu gibi sarih ya da pek çok ilahî beyandaki imalarla sıla-i rahimi nazara vermiştir. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de, “Akrabalık, Arş’ta asılıdır. ‘Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin’ der durur.” buyurmuş; bir başka defa, “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır” demiş ve “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez” tehditkar ifadesiyle mü’minleri ikaz etmiştir. İslam alimleri, bu ayet ve hadisleri nazar-ı itibara alarak sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğunu söylemiş ve onun terkedilmesinin büyük günah sayılacağını belirtmişlerdir.

Sıla-i rahim meselesinde gözetilmesi gereken öncelikler vardır. Yolunuzu hasretle gözleyen ve “Ne olur kavuşabilsem” diyen insanlara karşı sıla ayrı bir kıymete ulaşır. Dolayısıyla hiç kimseye karşı sıla, anne–babaya karşı olan sılanın yerini tutamaz. Sonra bizim kıstaslarımız içinde nine ve dedeye karşı.. daha sonra amca ve halaya karşı.. onların akabinde de dayı ve teyzeye karşı.. sıla gelir. Aslında, sıla-i rahimdeki sıralamada da Kur’an-ı Kerim esas olmalı ve kendilerine karşı iyilik yapılması gerekenler Kur’an’da hangi sırayla anlatılmışsa, o sıra ölçü kabul edilmelidir. Değişik ayetlerde iyilik yapma ve ihsanda bulunma meselesi anlatılırken bir tertibe riayet edilmiştir. Mesela; bir ayet-i kerimede mealen “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şerik yapmayın. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, (evi yakın olan veya akrabadan olan) yakın komşulara, (evi uzak olan veya akrabadan olmayan ya da müslüman olmayan) uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, ellerinizin altındakilere (köle, cariye, hizmetçi, işçi) güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisa, 4/36) buyrulmaktadır. Dolayısıyla, iyilik ve ihsanda bulunurken de bu sıralama gözetilmeli; kimin sıla hakkı daha büyükse ona daha çok önem verilmelidir.

Sıla-i rahim, tatlı sözlü, güler yüzlü olmaktan selâmlaşmaya, hal-hatır sormaktan insanlar hakkında iyi dileklerde bulunmaya, ziyâretlerine gitmekten ihtiyaçlarını görmeye, dertlerini paylaşmaktan malî yardımda bulunmaya kadar pek çok iyilik ve ihsanı ihtiva eder. Hususiyle günümüzde bu iyilik ve ihsan yolları neredeyse unutulmuş ve akrabalık bağları bütün bütün koparılmıştır. Maalesef, artık anne-babalar, nine ve dedeler biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar. Önceden oralara “Darülaceze” denirdi; şimdi adını biraz kibarlaştırarak “huzur evi” diyor ve onunla teselli olmaya çalışıyorlar. İnsan, çocuklarının olmadığı, torunlarının bulunmadığı, ne ihtimamla büyüttüğü yavrularını sevemediği, onlara bakıp bakıp “Ben de bir anneyim.. bir babayım!” diyemediği, kendine sevgi ve hürmetle bakan yakınlarını göremediği, onun için bir tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman aranıp sorulmadığı bir yerde nasıl huzurlu olur ki! Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız; o talihsizler yuvasına da “huzur evi” demişiz. Senelerdir onların da bizim var olduğunu sandığımız huzuru duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Ne güzel yiyip içip yatıyorlar, daha ne olacaktı ki?” der gibi bir halimiz var. Oysa ki, insan hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde huzuru yakalayabilen bir mahluk değildir. İnsan, çevresine alâka duyan, tabiata açık bir fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla, hatta torunlarının torunlarıyla bile münasebeti olan bir varlıktır. Fakat, maalesef, biz bugün onu yeme, içme ve uyumaya hapsetmiş durumdayız.

Bağlar Bozuldu…

Aslında, bu hâl Batı’nın ahlak ve kültürünün neticesidir. Bu acı tablo, aile müessesesinden mahrum, yuvanın sıcaklığını hiç duyamamış; belli bir yaşa kadar baba evini otel gibi kullanan, rüşdüne erdikten sonra da anne-babasını terk edip başka bir yere gidebilen kayıtsız insanların eseridir. Ne yazık ki, son senelerde biz de, bir zamanlar uzaktan uzağa hayretle seyrettiğimiz bu tablonun bir parçası haline geldik. Belki uzun zaman direndik; cedşâhî ailelerimizi ve yuvamızın kudsiyetini korumaya çalıştık; fakat, heyhat, fırtına çok şiddetliydi. Nihayet, biz de karşımızda, Alvar İmamı Efe Hazretleri’nin hicranla tavsif ettiği yıkık bir dünya bulduk:

“Bâd-ı hazân esti bağlar bozuldu,
Gülistânda katmer güller mi kaldı
Şecerler kırıldı bârlar üzüldü
El atacak dahî dallar mı kaldı

Bir sel aldı sahrâları bürüdü
Ağaçlar kurudu kökler çürüdü
Erler yüreğinde yağlar eridi
Hasb-i hâl edecek kâller mi kaldı

Bozuldu dünyanın bâğ u bostânı
Zâğ-ı siyeh yaktı bu gülistânı
Bülbüller okusun dertli destânı
Elvân nakış keşmir şallar mı kaldı”

Maalesef, bize ait değerler de bir bir yıkıldı. O sımsıcak ve huzurlu yuvalar, o güleryüzlü, saygıdeğer dede ve nineler, o sevimli, şirin evlat ve torunlar… hepsi bir bir devrilip gitti ve nesiller âdetâ harabeler içindeki baykuşlara döndü.

İşte, sıla mevzuundaki bu tahribin tamir edilmesi de çok önemli bir vazifedir. Bu yıkılışın yeni bir dirilişe çevrilmesi ve bozulanın yeniden düzeltilmesi nasıl olacak bilemiyorum. Fakat, zannediyorum, bunun için önce kendi kültürümüzü benimseme ve özümüze dönme adına millet çapında ciddi bir rehabilitasyona ihtiyaç var. Daha sonra, eğitimden mimariye kadar her sahaya aileyi koruma ve sıla-i rahimi gözetme mülahazasıyla müdahale etmek gerekli. Esaslarını dinimizden aldığımız ve asırlarca kendi kültürümüzle bir kalıba döktüğümüz aile ve sıla anlayışımızın kıymetini anlamadıktan, o kültürün kazandırdığı ahlaka yeniden ulaşmadıktan, gelin ve damatları o ahlaka göre yetiştirip evlat ve torunları ona alıştırmadıktan, yaptığımız evlerin mimarisini bile bu gayeye matuf olarak ele alıp anne-baba ya da nine-dede için yarı beraber yarı müstakil haneler hazırlayarak, onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarını sevme fırsatı tanımadıktan sonra o eski günlerin huzur atmosferini ve o gül devirlerinin gönüllere gıda iklimini bir kere daha tatmamız mümkün değildir.

Sessiz Çığlıklarıyla Geceler 

Mezkur hadis-i şerifin dördüncü maddesi, “Ve sallû billeyli ve’n-nâsu niyâm – İnsanların uyuduğu esnada, siz kalkıp namaz kılın ve gecenizi namazla aydınlatın” şeklindedir.

Evet, geceler Cenâb-ı Hakk’a açılmanın koyları, vuslata ermenin rıhtımları gibidir. Allah Teâlâ gecenin değerlendirilmesine hususi önem vermiş ve daha peygamberliğin ilk günlerinde vahyettiği “Ey örtüsüne bürünen Rasûlüm! Geceleyin kalk da, az bir kısmı hariç geceyi ibadetle geçir!” diye başlayan Müzzemmil Suresi’nin ilk ayetleriyle Peygamber Efendimiz’den geceyi ihya etmesini istemiştir. Mümkünse gecenin yarısında veya bundan biraz daha azında ya da fazlasında ibadet etmesini ve Kur’ân’ı tertîl ile, düşüne düşüne okumasını emir buyurmuştur. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in omuzuna konan vazifenin ağırlığına dikkat çekmiş; mesajının hüsn-ü kabul görmesi, ruhânîlerin O’na yardımcı olması, önünün açılması ve engelleri rahatlıkla aşması için geceyi bir rampa gibi kullanması gerektiğini belirtmiştir.

Cenâb-ı Allah, “Şüphesiz gece kıyamı daha tesirli ve sağlam bir kıraat adına da daha elverişlidir. Zira, gündüz seni meşgul edecek yığınla iş vardır. Öyleyse, geceyi değerlendirerek Rabbinin yüce adını zikret, fânilere bel bağlamaktan kurtul ve bütün gönlünle yalnız O’na yönel.” (Müzzemmil, 73/6-8) buyurarak Allah Rasûlü’nün şahsında biz müslümanlara, “Şununla bununla meşgul olurken bir koşuşturmayla gündüzü geçiriyor, kendi gönlünüze yönelemiyor ve ötelerle irtibat kuramıyorsunuz. Bâri, hiç kimsenin olmadığı bir zemin ve zamanı, Allah’a yönelerek hicranla yanıp yakılabileceğiniz ve seccadenize baş koyup gözyaşı dökebileceğiniz geceleri iyi değerlendirin.” ikazında bulunuyor. Kesrette boğulmaktan kurtulup, mâsivâdan alâkamızı keserek Allah’a yönelmemizi, O’na tam teveccüh etmemizi, O’nu düşünüp, O’nunla hem-dem olmamızı öğütlüyor ve bunun için en uygun zamanın da geceler olduğunu tembih ediyor.

Kur’an-ı Kerîm, Rahman’ın kullarının Allah’ın rızası için secdede ve kıyamda geceleyen kimseler olduklarını (Furkan, 25/64); gecenin az bir kısmında uyuyup, seherlerde istiğfar ettiklerini (Zâriyât, 51/51); rahat döşeklerinden uzaklaşıp havf ve reca dengesi içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardıklarını (Secde, 32/16) anlatmakta ve bu hal üzere yaşayan insanların sürpriz nimetlere namzet olduklarını haber vermektedir. Takdir edilen bu kullar birer denge insanıdır; bir taraftan Allah’tan korkar, sürekli mehâfet ve mehâbet içinde bulunurlar; diğer taraftan da, ilahî rahmete bel bağlar ve hep ümitle soluklanırlar. Uyanmanın ve yataktan uzaklaşmanın çok zor olduğu demlerde kalkar, rahat döşeklerini terk eder, O’na içlerini döker ve O’nun merhametine sığınırlar.

Peygamber Efendimiz, uzun mesafeleri katetmek ve yol almak isteyenlerin geceyi değerlendirmeleri gerektiğini belirtmektedir. Zira, gecelerde yol süratle alınır. Hatta denebilir ki, İsra ve Mi’raç mucizesinin gece gerçekleşmesinde ve ışık hızından da öte, ruh süratinde arz u semavâtın kat edilmesinde de bu nükte vardır. Demek ki, böyle süratli bir yolculuğa, tayy-i mekan ve bast-ı zaman yaşamaya ve ışık hızının üstündeki tasavvurları aşan bir süratle değişik yerlere ulaşmaya insan ancak geceleri Rabb’e teveccüh etme sayesinde muvaffak olabilir. Gecenin bağrında böyle bir sır saklı olduğundan dolayıdır ki, Rasûl-ü Ekrem’ine bir “gece yolculuğu” lutfeden Allah (celle celâlühü) diğer bazı peygamberlerine de gece yola koyulmalarını emir buyurmuştur.

Diğer taraftan iman, mü’minleri sahil-i selâmete götüren bir gemi, bir manada namaz da onun dümenidir. M. Lütfi hazretlerinin dediği gibi “Namaz dinin direğidir, nurudur; sefine-i dini namaz yürütür, cümle ibadetin piridir namaz…” Bir gece vakti en kutlu seyahate çıkan Peygamber Efendimiz namaza “Mi’raç” demiş; O, tasavvurları aşkın bir Mi’raca mazhar olmuş, bizim için de o Mi’racın gölgesinde “namaz” unvanıyla ötelere bir seyahat yolu bulunduğunu müjdelemiştir. Özellikle gece namazı adeta İsra’ya bir davet ve Mi’raca bir çağrıdır. Dolayısıyla, Efendimiz’in gökler ötesine yürüdüğü o saatlerde kalkıp Mi’racın gölgesinde farklı bir yükselişe geçmek çok önemlidir.

Ayrıca, gündüz yapılan ibadetlerde ister istemez halkla beraber olma, görünme, duyulma ve bilinme söz konusudur. Ne olur görürler, duyarlar ve bilirlerse? O türlü mülahazalar meşgul eder kalbimizi ve zihnimizi.. gözümüze bir şey ilişir, hayalimize bir manzara gelir; farklı tasavvurlara girer ve bir dağınıklığa maruz kalırız. Gece ise, genellikle bizim bulunduğumuz o rıhtımda hiç kimse yoktur. Bir seccademiz, bir de biz.. hele ortalık karanlık olduğu gibi seccademizi serdiğimiz yer de loşsa, kendimizi bile görmeyiz orada; şayet verebilirsek, gönlümüzü bütün bütün veririz Allah’a.. kılabildiğimiz kadar namaz kılar, sonra ellerimizi açar ve O’na niyaz ederiz… Çoğu zaman gecenin bereketiyle Allah kalbimizi iyice yumuşatır ve biz köpüren hislerle içimizi seccademize boşaltırız veya seccadede içimizi O’na dökeriz.

Tenhalarda Gözyaşı

Dikkat edilirse, bu hadis-i şerifte sayılan dört hususun ilk üçü alenî yapılan ve içtimaî hayatla alâkalı olan mevzulardır. Sonuncu madde ise gönül hayatına müteveccihtir ve gizli yanları da bulunan bir meseledir. Sanki bu sıralamada da “görünme”den daha çok “olma”, hatta çok derin olma ama sığ görünme ve halkın arasında sergilenen tavır ve davranışları mutlaka vicdan süzgecinden geçirerek ortaya koymuş bulunma esaslarına da telmih vardır. Selamlaşma, ikramda bulunma ve akrabayı görüp gözetme çok önemli birer hayır yoludur; fakat, onlara değer kazandıran husus niyet ve ihlastır. O niyet ve ihlasın var olup olmadığını öğrenmenin, nefisle yüzleşmenin en müsait zemini de gecenin karanlığını yırtan nurlu seccadelerdir.

Sözlerime başlarken, yedi grup insanın anlatıldığı hadis-i şerifi hatırlatmış, onlardan birinin de “yalnız kaldığı anlarda Allah’ı zikredip O’nu anmanın hasıl ettiği heyecanla gözleri dolan insan” olduğuna değinmiştim. Şurada burada umumi atmosferden, insanların genel havasından, bakışlarından veya o esnada kendi düşüncelerimize başkalarının mülahazalarını da kattığımızdan dolayı gözlerimiz yaşarabilir. Bu yerine göre güzel bir şeydir. Fakat,  diğer insanların ve başka mülahazaların işin içine karışmadığı rampalar vardır. Orada bütün görülme ve duyulma düşüncelerinden sıyrılarak herkesi gören ve her sesi duyan Yüce Yaratıcı’ya teveccüh ederek ağlamak, gözyaşlarına değerler üstü değer kazandırır. Melekler o esnada yanaklardan süzülen yaşları alır, yüzlerine, gözlerine sürerler. İşte o göz yaşlarıdır ki, öbür tarafta Hazreti Cibril onları bir kasenin içine koyar, Cehennem’in kabaran alevlerinin, içlere korku salan kıvılcımlarının üzerine döker ve ateşi söndürür.

Dolayısıyla, selam verme, yemek yedirme ve sıla-i rahimde bulunma gibi hayırlı işlerin herbiri Cenâb-ı Hakk’a karşı kulluğumuz adına çok önemli birer salih ameldir. Fakat, hem onlardaki hem de sair ibadetlerimizdeki niyet, ihlas, sadakat ve samimiyetimizi test edebileceğimiz ve kendi vicdanımızla yüzleşip nefsimizin muhasebesini yapabileceğimiz en uygun anlar, Rabbimizle başbaşa kaldığımız zamanlardır. Yalnızken de aynı hayır duygularıyla doluyor ve göründüğümüzün çok ötesinde bir olgunlukla Mevlâ-yı Müteâl’e teveccüh edebiliyorsak, işte o halimiz tam bir sadakat emaresidir. O anki duygu ve düşüncelerimiz, halkın içindeki amellerimizin de doğru, samimi ve yürekten olup olmadığını gösteren sağlam bir ölçü; o dakikalarımız da kendimizle yüzleşmemiz için çok kıymetli anlardır.

En Güzel İstikbal

Peygamber Efendimiz, arz etmeye çalıştığım dört maddeden sonra sözlerini bitirirken “Tedhulü’l-Cennete biselâm – Böylece, selametle Cennet’e girersiniz” buyurmakta ve bu dört amel-i salihin birer Cennet’e giriş vesilesi olabileceğini beyan etmektedir. Haddizatında, tanıdığına tanımadığına selam veren bir insanın elinden dilinden kimseye zarar gelmeyecek bir Müslüman olduğu, sofrasını açık tutanın zekat gibi malî ibadetlerden de asla kaçmayacağı, sıla-i rahimde bulunup yakınlarının hukukunu gözetenin Allah’a karşı sorumluluklarını evleviyetle gözeteceği ve nefse çok ağır gelen gece namazına devam eden bir kulun sair namazlarını da aksatmayacağı açıktır. Dolayısıyla, bütün bu güzel hasletlere mükafat olarak Cennet vaad edilmektedir.

“Selamla Cennete girmek” demek ise, kabirde ciddi bir sarsıntıya uğramadan, haşrin dehşetini duymadan, mizanın ve sıratın tehlikeleriyle karşı karşıya kalmadan ve Cehennem’e düşme telaşı yaşamadan, Allah’ın inayetiyle, ebedî saadet yurduna alınma, meleklerin “Selam olsun sizlere, ne mutlu size! Haydi, ebediyyen kalmak üzere, giriniz Cennet’e!” (Zümer, 39/73) sözleriyle emniyet ve güven içinde karşılanma demektir.. yeryüzünde Rahman’ın kullarına has bir tevazu ve mahviyetle yürürken rast geldiği cahillere sabretmenin ve herkese “selâm” deyip emniyet telkin etmenin mükafatı olarak  “Sabretmenize karşılık size selamlar, selametler! Dünya diyarının ne güzel âkıbetidir bu!” (Ra’d, 13/24) hitabıyla istikbal edilmektir.. Kur’an’da farklı ifade ve farklı üsluplarla yürekleri coşturacak şekilde anlatılan ve gönüllere inşirah halinde akan böyle bir karşılanmaya mazhar olmak ve “Hamdolsun bizden her türlü endişeyi gideren Allah’a…” (Fatır, 35/34) demek suretiyle gam, keder, tasa, endişe ve korkuları arkada bırakma nimetine karşı şükürle mukabele ederek Cennet’e yürümektir.

Bu mevzuyu da, Allah Rasûlü’nün hakkı bizim de vazifemiz olan bir itirafla bitirelim: Kendisine “Cevâmiü’l–Kelîm” unvanıyla, çok özlü ve veciz bir beyan kabiliyeti verilen Peygamber Efendimiz, anlamaya gayret ettiğimiz bu hadis-i şerifte de daha pek çok hususa işaret etmiş olabilir. Ciltlerle anlatılabilecek derin bir muhtevâyı kendi idrakimiz ölçüsünde yarım saate sıkıştırırarak, âdeta damla ile deryâyı ifade etmeye çalıştığımızın hatırda tutulması gerekir…

 

Büyü Nasıl Bozulur?

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bazı insanlar, en küçük musibetleri bile büyüyle irtibatlandırarak kendilerine sihir yapıldığını düşünüyor ve üzerlerinde hissettikleri gizli güçlerin tesirlerinden kurtulmak için kapı kapı dolaşıp “nefesi kuvvetli” kimseler arıyorlar? Bu durumu bizim inançlarımız zaviyesinden değerlendirir misiniz?

Cevap: Kötü niyetle ve çıkar düşüncesiyle, bazen metafizik güçleri de kullanarak, meşru olmayan yollarla insanları aldatmaya ve hatta onlara zarar vermeye yönelik gözbağcılık ve düzenbazlık şeklindeki işlere “büyü” denir. Arapça’da “sihir” adı verilen büyüyü, metafiziğin fiziğe tesir etmesi ya da fizik ötesi bazı kuvvetlerin ruhu ve cesedi etkilemesi neticesinde insanın tuhaf şeyler hissetmesini, duymasını ve görmesini sağlamak şeklinde tarif edenler de olmuştur. Sihrin, maddî değil de ancak vehim ve hayal boyutunda bir etkisi olabileceği görüşünü savunanlar ise, onu, becerikli bazı kimselerin sergilediği el çabukluğu, algı yanıltması, bazı fizik kanunlarını istismar etme, uyuşturucu veya sarhoş edici maddeler içirerek bir kısım insanları etkileme ve gerçekte normal olan bir olayı olağan üstü yanları varmış gibi göstermeden ibaret saymışlardır.

Tarihte Büyü ve Büyücülük

Büyücülüğün kökü çok eskilere dayanmaktadır. Öyle ki, Hazreti İbrahim’in peygamber olarak gönderildiği Babil halkının önceleri ruhlara ve meleklere ibadet eden, daha sonra da yıldızlara, aya, güneşe ve bunlar adına yapılmış putlara tapan kimseler olduğu rivayet edilmektedir. Günümüze kadar gelip ulaşan ve özellikle inancı zayıf kimseler arasında yaygınlaşan yıldız falına inanma ve yıldızların gücüne sığınma da onlardan kalmıştır. Kendisiyle alakalı ayet-i kerimelerde açıkça görüleceği üzere, Hazreti İbrahim, muhataplarını iknâ etmeye çalışırken sık sık ay, güneş ve yıldızlara atıfta bulunmuş; böylece o dönemde öne çıkan ve devrin insanlarınca değer verilen meseleleri de nazara vermiştir. Cinleri yardım için çağırma gücüne sahip olduklarına ve bazı gizli güçleri diledikleri gibi kullanabileceklerine inanan Babilliler, bu yönleriyle Mısır medeniyeti üzerinde de çok büyük  izler bırakmışlardır.

Babil’den kalan falcılığı ve sihirbazlığı daha da ileri götüren Mısırlılar çoğu meseleleri büyüyle halletmeye çalışıyor, gözbağcılık yapıyor ve hemen her hususta illüzyona başvuruyorlardı. Eski Mısır, dünyalarını yalan üzerine bina eden gözbağcı sihirbazlarla, onları bu işe sevkeden mütekebbir Firavunların hakimiyetindeydi.

Bazı Yahudiler arasında da sihre itikat pek revaçta idi. Cin ve peri çağırmak, kötü ruhları esir almak, gizli güçleri kullanarak harikalar meydana getirmek, büyü ve efsun yapmak gibi şeyler Yahudiler arasında da mevcuttu. Fakat, bunların kaynağı İsrailoğulları ve Tevrat değildi. Onların batıl inançları da, tılsımlarla güç kazanmaya ve büyüden kuvvet almaya bağlı bir akım olan Kabalizm’in menşei gibi, Eski Mısır’ın putperest anlayışına ve Firavunların sihirbazlarına dayanıyor, hatta Babil’e kadar uzanan bir çizgi takip ediyordu.

Çinliler de büyüyle yakından ilgileniyorlardı. Haddizatında, eskiden iyi–kötü bütün ilimler, hep uzak doğudan geliyordu. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “İlim Çin’de bile olsa gidip alın!” sözünü sadece ilim iştiyakına ve araştırma aşkına bağlamak doğru değildir. Gerçi, bazı muhaddisler, bu sözün, Efendimiz’e isnad edilen “uydurma” bir beyan olduğunu ve sened zincirindeki kırılmalardan dolayı hadis kabul edilemeyeceğini vurgulamışlardır; fakat, “Bu zayıf bir hadistir” diyenler de olmuştur. Şayet, bu ifadeyi hadis kabul edersek, şöyle düşünebiliriz: Allah Rasûlü daha uzak bir yeri de işaret edebilirdi; fakat, Çin’i nazara vermişti. Demek ki, belli bir dönemde eski dünya itibarıyla Çin’de ilim çok gelişmişti. İlmin gelişmesinin yanısıra efsanevî şeylere olan ilgi de artmış; sihir de yaygınlaşmıştı.

Dinler tarihine göre, tenasüh eski Mısır halkının “Hermes”ine dayanmaktadır ve Pisagor (Pythagoras) vasıtasıyla kadîm Yunan’a götürülmüştür. Pisagor, ruha dair bazı düşünceleri Mısır’dan İyonya’ya taşırken, görünmez kuvvetlere hükmetme düşüncesini de taşımış, zamanla Yunan-Roma medeniyetinde de, Şark’ta olduğu gibi, büyücülük ve falcılık rağbet bulmuştu.

Hârut ve Mârut

Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in muasırı olan Yahudiler arasında da büyü çok yaygın idi. Onlar Hazreti Süleyman’ın –hâşâ– büyük bir sihirbaz olduğunu, hükümdarlığı sihir ile elde ettiğini, ins ü cinne de yine büyü ile hükmettiğini söylüyor; aynı yolla hem çok güçlü hâle gelebileceklerini hem de başka kavimlerin içine korku salacaklarını düşünüyorlardı. Kur’an-ı Kerim, Hazreti Süleyman’ın bir peygamber olduğunu bildirince, onlar –hâşâ– “Muhammed Süleyman’ı peygamber sanıyor, halbuki o bir büyücüdür” demişlerdi. Cenâb-ı Hak, Bakara sure-i celîlesinin 102. ayet-i kerimesiyle onların bu iddialarına cevap vermiş ve şöyle buyurmuştu:

“Tuttular Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurdukları sözlere tâbi oldular. Halbuki Süleyman küfre girmemişti. Fakat asıl o şeytanlar küfre girdiler. Halka sihri ve Babilde Hârut ve Mârut adlı iki meleğe indirilen şeyleri öğretiyorlardı. Oysa o ikisi: “Biz sırf imtihan için gönderildik, sakın kâfir olmayasınız!” demedikçe hiç kimseye (sihir yapmaya vesile olabilecek) bir şey öğretmezlerdi. İşte bunlardan koca ile karısının arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Allah’ın izni olmadıkça onlar bununla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Fakat, onlar kendilerine zarar getirip fayda vermeyen şeyler öğreniyorlardı. Doğrusu, büyüye müşteri olan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını da pek iyi biliyorlardı. Karşılığında kendi varlıklarını sattıkları şey ne kötü! Keşke bunu anlasalardı!” (Bakara, 2/102).

Bu ayet, Hârut ve Mârut kıssasının özünü ve içyüzünü de açıklamaktadır. Bazı müfessirler, onların birer melek değil sembol ve mecâzî ifade olduğunu söyleseler de, genel kanaate göre, Hârut ve Mârut, Süleyman Aleyhisselam döneminde Babil’de insan şeklinde ortaya çıkan, kötülük için kullanmamaları şartıyla insanlara sihir ilmini öğreten ve insanlar için imtihan vesilesi olan iki melektir. Bu ilmi kötülük ve küfür yolunda kullanan fâsıkların aksine, Hârut ve Mârut, “Biz imtihan vesilesiyiz; biz hem kaybettiririz, hem de kazandırırız; bu öğreteceğimiz şeyler fitneye müsaittir ve kötüye kullanılması da küfürdür; aklınızı başınıza alın ve bu imtihanı kaybetmeyin.” demedikçe hiç kimseye hiçbir şey öğretmiyor ve muhataplarını suistimale karşı uyarıyorlardı. Haddizatında, Merhum Hamdi Yazır’ın da dediği gibi, bu iki meleğin öğrettiği bilgiler bizatihi sihir değildi, ancak o bilgiler sihir yapmaya ve suistimal neticesinde küfre düşmeye de açıktı. Nitekim, söz konusu ayette “o iki meleğe indirilen şey” hakkında açıkça sihir tabiri kullanılmamış, o “şey” sihre atfedilmiştir.

Müslümanlar ve Büyü

Evet, büyü İslâm’dan önce özellikle Babil ve Mısır medeniyetinde oldukça gelişmiş; zamanla Çin ve Hindistan’da da rağbet görmüş ve inanç açısından metafizikle ilgili mülahazalara çok yatkın olan Doğu insanın eliyle iyice yaygınlaşarak Batı ülkelerine kadar ulaşmıştır. Meleklere ve cinlere inandıkları için fizik ötesine aşina olan Müslümanlar o eski medeniyetlerle irtibata geçince büyü ile de tanışmış; tütsü, tılsım, muska ve fala bakma gibi bidatları onlardan almışlardır.

İslâm alimleri sihri bazı kategorilere ayırmış; yıldızların tesirine dayandırılan ve “tılsım” denilen daha çok Keldânîlerin kullandığı sihirden ruh çağırma, hipnotizma ve benzeri yollarla insanlar üzerinde müessir olma şeklindeki büyüye, cinlerin gizli kuvvetlerinden yararlanılarak yapıldığı ileri sürülen ve halk arasında “cincilik” olarak bilinen sihirden el çabukluğu ile bir takım şaşırtıcı oyunlar göstererek bir göz boyamadan ibaret olan “illüzyon”a, farklı farklı aletlerle yapılan büyüden çeşitli ilaçların ve kokuların kullanılmasıyla ortaya konan tuhaflıklara, İsm-i A’zam’ı bildiği iddiasıyla karşısındakileri psikolojik baskı altına almaktan insanların gizli yanlarını bir şekilde öğrenerek onların kalblerini okumuş gibi yüzlerine söylemek şeklindeki hokkabazlığa kadar pek çok büyü ya da büyü olarak değerlendirilebilecek düzenbazlık çeşidi saymışlardır.

Ehl-i Sünnet alimlerine göre, sihir bir gerçektir ve onun bazı türlerinin fizikî dünyaya tesirleri de söz konusudur; ancak bu tesir sihirbazın değil, onun sebepleri yerine getirmesi neticesinde Allah’ın yarattığı bir tesirdir. Buhârî ve Müslim gibi sahih hadis kitaplarında, Allah Rasûlü’ne de (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) büyü yapıldığından bahsedilir. Mutezile alimleri ve bazı modern yorumcular böyle bir hadiseyi kabul etmeseler de muteber kaynaklarda bu mesele anlatılmakta ve Cenâb-ı Hakk’ın bir hikmete binaen izin verdiği bu büyü sebebiyle, Peygamber Efendimiz’in “mukarrabînin yanılması” çerçevesinde bir-iki sehvi olduğu bazı Sahabiler tarafından –bir kısım küçük farklarla– rivayet edilmektedir.

Ashâb-ı kiram, nübüvvet pâyesiyle telif edemedikleri öyle bir vakayı söylemeyip gizleyebilirlerdi. Fakat, Rasûl-ü Ekrem üzerinde çok kısa süreli ve küçük tesirleri görülen bu olayı nakletmede bir mahzur görmemişlerdi. O hadiseyi nakletmek suretiyle, büyünün, Peygamber Efendimiz üzerinde, dinin ve diyanetin ruhuna dokunmayacak şekilde, muvakkat bir tesirinin hâsıl olduğunu belirterek hem onun bir şer olduğunu göstermiş hem de öyle bir musibete maruz kalanların ne yapmaları gerektiğini talim buyurmuşlardı. Zaten, o sihirden sonra Allah Rasûlü’nde sadece bir kaç namazda “mukarrabîn sehvi” diyeceğimiz türden yanılmalar görülmüş ve bu hal uzun sürmemişti. O yanılmalar da, uhrevî düşüncelerin ve dava yörüngeli mütâlaaların bir insanı alıp bir yüce ufka taşıması ve ona bulunduğu zamanı-mekanı muvakkaten unutturması şeklinde olmuştu. Öyle ki, yüksek duygulara ve uhrevî mülahazaralara bağlı o çeşit yanılmalar bizde vuku bulsa, bizim için birer fazilet vesilesi bile sayılabilir; çünkü, o sehivlerin arkasında dava düşüncesi vardır.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisine büyü yapıldığının farkına varınca dua etmiş ve Cenâb-ı Allah’tan şifa dilemişti. Çok geçmeden Hazreti Cibrîl ve Mikâil (aleyhimesselam) gelerek işin hakikatini Efendimiz’e haber vermiş; Allah Rasûlü’nden alınan bir tarak saç-sakal ile hurma çiçeği kullanılarak Lebîd İbn-i A’sam tarafından yapılan büyünün Zervan kuyusuna atıldığını söylemişlerdi. Rasûl-ü Ekrem, bazı ashâbıyla beraber o kuyuya gitmiş ve kuyuyu kapatmışlardı. Hazreti Aişe, “Ya Rasûlallah, sihri çıkardınız mı?” diye sorunca Efendimiz, “Hayır çıkarmadım. O sihri çıkarıp çözmekle halk arasında sihrin şuyû bulmasından endişe ettim.” buyurmuş; Cenab-ı Hakk’ın, kendisine şifa verdiğini ve şifa bulmak için illâ sihri çözmek gerekmediğini belirtmişti. (Bazı rivayetlerde, Hazreti Peygamberimizin büyüyü kuyudan çıkardığı ama halka teşhir etmediği de anlatılmaktadır.)

Büyü Küfre Götürür

İslam, büyüyü ve büyücülüğü kesin bir dille yasaklamıştır: Kur’an-ı Kerîm büyücülerin iflah olmayacağını belirtmiştir (Tâhâ, 20/69). “Bir düğüme üfüren sihir yapmış olur; sihir yapan da şirke girmiş sayılır” buyuran Rasûlullah Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) sihrin büyük günahlardan ve helak edici yedi cürümden biri olduğunu beyan etmiştir. Bir hadis-i şerifte eşlerin arasını açmak için efsuna başvurmanın, ipliğe okumanın ve büyü yapmanın şirk olduğunu söyleyen Peygamber Efendimiz, başka bir hadiste de, “Her kim falcıya, gaipten haber verene ve sihirbaza giderek onlardan bir şey sorar, söylediklerine inanır ve tasdik ederse küfre girmiş olur” buyurmuştur. Bu hadisleri delil olarak getiren bazı alimler, sihirbazın kâfir olduğuna hükmetmişlerdir.

Evet, göz boyama ve el çabukluğuyla insanları aldatma şeklindeki bazı türleri göz önünde bulundurulunca büyü yapan herkes hakkında “küfre girmiş olur” hükmü verilemezse de büyünün her çeşidinin haram olduğunda şüphe yoktur. Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) büyüde bir tesir-i hakiki olduğuna inanıp Cenab-ı Hakk’ın güç ve kuvvetini görmezlikten gelmeye, büyüyü ticarî bir iş edinmeye ve insanların maneviyat boşluklarını onunla doldurmaya çalışmaya küfür nazarıyla baktığı da aşikardır.

Hususiyle bazı çevreler, bu türlü metafizik mülahazaları dinin yerine koymaktadırlar. Yogayı, meditasyonu, illüzyonu ve fizik ötesiyle alakalı ruhî tecrübeleri dine karşı bir alternatif olarak takdim etmektedirler. Din sayesinde ulaşılabilen huzura, saadete ve bir kısım fevkaladeliklere, bu yollarla da ulaşılabileceğini iddia ve ilan ederek, insanları dinden soğutup yogaya, meditasyona ve hiçbir sağlam temele dayanmayan ruhî tecrübelere sevketmekte ve dinin yerine başka metafizik mülahazaları ikame etmeye çalışmaktadırlar. Şayet, insanların nazarında farklılık arz eden ve onlara ilk bakışta harikulâde gibi görünen bazı hal ve hareketlere ulaşabilirlerse, onlarla caka yapmakta, fevkalâdeden varlıklar gibi arz-ı endam etmekte ve -açıktan açığa söylemeseler bile– kendilerini peygamber yerine koymaktadırlar. Yogizmden mistisizme, meditasyondan bir kısım batıl tarikatlerin ayinlerine kadar çok geniş bir alanda bu türlü sapıklıkları görmek mümkündür.

Maalesef, bizim ülkemizde o türlü inhiraflara girenlerin sayısı da az değildir. “Namaz, oruç, hac çok önemli değil, bunların hepsi şeklî şeyler. Asıl mesele şudur…” diyerek füruâta dair bir hususu öne çıkaran, dinde her meselenin kendine göre bir konumu olduğunu gözardı ederek Cenâb-ı Hakk’ın büyük gördüğünü küçük kabul eden, O’nun indinde çok küçük olan bir meseleye de aslan payı veren, dolayısıyla Allah’a karşı saygısız davranan ve ciddi bir inhiraf yaşayan bu kimseler, insanların gönlünde din ve diyanetle doldurulabilecek boşlukları o türlü bâtıl şeylerle kapatmaya çabalıyorlar. Diğer taraftan da, din ile Allah’a yaklaşabilecek, diyanetle kendi ruhî boşluklarını doldurarak tatmine ulaşabilecek ve Hak nezdinde hoşnut olunan birer kul haline gelebilecek insanları o türlü fantezilerle değişik bir aleme çekerek meşgul ediyor, Allah’tan uzaklaştırıyor ve dolayısıyla küfre giriyorlar.

Büyüyü ya da büyü kategorisine dahil edilen el çabukluğuna dayalı bazı oyunları böyle büyük bir tahripte kullanmayanlar kâfir olmayabilir; hadis şerhlerinde görüldüğü gibi belki günah-ı kebâir işlemiş olurlar. Fakat, genelde Peygamber Efendimiz büyüye ve büyücülüğe küfür nazarıyla bakmıştır. Netice itibarıyla, sihrin bazı çeşitleri insanı küfre götürüyorsa, ondan tamamen uzak durmak her zaman daha sağlam bir yoldur. Nasıl ki, gıybetin bir çeşidi zinadan daha tehlikelidir.. evet, bir ferdin gıybetini yapmak günahtır; fakat, bir topluluğun ya da o topluluğu temsil eden bir şahsın gıybetini yapmak sıradan bir gıybet gibi değildir; o zinadan daha tehlikeli ve öldürücü bir günahtır. Aynen öyle de, büyünün bazı türleri ve onların sebep olduğu bir kısım sapık inançlar vardır ki, onlarla meşgul olmak ve onlara inanmak da küfürdür. Öyle ise, ondan bütün bütün uzak durmak gerekir. Dolayısıyla, o meseleyi ifade ederken Allah Rasûlü, hikmetle hüküm vermiş ve “Sihir küfürdür” buyurmuştur.

Papaz Büyüsü

Meseleye bu zaviyeden bakılınca görülecektir ki, kimisi büyüyü meslek edinmiş, sihir yapıyor ve küfre giriyor; kimisi de farkına varmadan -hâşâ ve kellâ- Allah’ın gücü ve kuvveti yerine farklı güçler ve kuvvetler farz ediyor, büyü yaptırmak ya da bozdurmak için kapı kapı dolaşıyor ve küfürle karşı karşıya geliyor. Sanki –hâşâ- Allah onların yapacağı sihrin önünü alamazmış gibi düşünüyor. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edeceğine bir büyücüden başka bir büyücüye, ondan da bir başkasına koşuyor. Böylece, kesret-i kıble (aynı anda pek çok kapıya yönelme) fâsid dairesi içine düşüyor. Bir ona bir buna yöneliyor ve itikadı tamamen sarsıldığı için de hiç kimse onun derdine derman olamıyor.

İşin vahim bir yanı da, büyü vasıtasıyla insanların korkutulması ve üzerlerinde psikolojik baskı kurulmasıdır. Asırlar önce Firavunların müracaat ettiği ve Kabalistlerin de çokça kullandığı bu metodla adeta iradeler felç edilmekte; insanlar hem o türlü şeylerle oyalanarak hayır yollarından uzaklaştırılmakta hem de sömürülmektedirler. Mesela, “papaz büyüsü” olarak bilinen meşhur sihir çeşidi böyle bir psikolojik silah ve propaganda vasıtasıdır. En tehlikeli büyü çeşidi olarak anlatılan, sonu gelmeyen mübalağalarla çok korkunç gösterilen ve çoğu zaman ancak bir papaz tarafından çözülebileceği iddia edilen “papaz büyüsü” günümüzde de cahil insanları psikolojik baskı altına alan korku faktörlerinden biridir. Dilden dile aktarılırken bir heyulaya dönüşen ve bir yönüyle “Aman o adamlarla iyi geçinin, sakın onları kızdırmayın; papaz büyüsü yaparlarsa bir daha kolunuzu bile kaldıramazsınız” manasına da gelen söylentiler sinsi bir oyunun parçasıdır. Maalesef, sayıları az da olsa, cami gölgesinde büyüyen fakat kilise çatısı altında papazdan medet uman ve ona büyü çözdürmek için sıra bekleyen kimselerin varlığı da –şerirlerin lehine– bu oyunun tuttuğunu göstermektedir.

Milletin akîdesiyle nasıl oynandığını, dinin hüviyet-i asliyesinin bozulması için ne denli gayret edildiğini ve hurafelerin ne şekilde inanç yerine konduğunu görmek için medyumlara ve onlara rağbet edenlere bakmak da yeterli olsa gerek. Öyle insanlar var ki, Allah’a, Peygamber’e, dine ve diyanete inanmıyorlar; fakat, bir genel müdürlüğe gelip gelemeyeceklerini, bir koltuk kapıp kapamayacaklarını öğrenme ümidiyle medyumlara danışıyorlar. Ülkemiz ve milletimiz için hayatî ehemmiyeti olan bir kurumun üst seviyedeki bir temsilcisi bile daha yukarıdaki bir basamağa çıkıp çıkamayacağını öğrenme niyetiyle medyumun huzuruna (!) koşuyor. Ve zannediyorum bu insanlar, hayatlarında bir kere olsun, kâinatta en büyük hakikat olan “Lâilâhe illallah Muhammedun Rasûlullah” hakikatine kendi azameti ölçüsünde inanmamışlar. Medyuma inandıkları kadar dahi Allah’a inanmamış zavallı insanlar…

Meselenin çok acı ve pek acayip bir yanı da şudur ki; bir yerde din ve diyanet kendi çerçevesinde doğru bir şekilde anlatılınca, ona “dinî propaganda” diyorlar ve mani olmaya çalışıyorlar. Fakat, medyumundan müneccimine, büyücüsünden üfürükçüsüne kadar bir sürü hîlebâz için her türlü imkanı seferber ediyor; televizyon kanallarını onlara açıyor, gazete sayfalarını onların haberleriyle dolduruyor ve o türlü insanları birer meşhur yıldız haline getirerek herkesin onlara koşup müracaat etmesine zemin hazırlıyorlar.. ve böylece, koskocaman bir millet ateşe koşan pervaneler gibi kendini alevlerin içine atıyor.

Üfürükçüler Arasında Mekik

Evet, büyü bir gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek doğru değildir. Kanaatimce, musibetleri büyüye bağlama kapılarını bilkülliye kapamak gerekir. Büyü yapılmış mı yapılmamış mı? Cin çarpmış mı çarpmamış mı? Peri musallat olmuş mu olmamış mı? Bunlar bazı insanların başına gelmiş olabilir; biz büyünün yapılabileceğine ve bazı kimselerin onunla imtihan olabileceğine de inanıyoruz. Fakat büyü ihtimaline karşı kapıyı ardına kadar açık tuttuğunuz zaman en küçük sıkıntının dahi büyüyle açıklandığına ve hemen büyücülere koşulduğuna da şahit oluyoruz. Öyle ki, başı ağrıyan, midesi bulanan, kendisine izdivac yolu açılmayan, eşiyle arası bozulan, anne-babasıyla geçinemeyen, çocuğuna laf dinletemeyen, işleri iyi gitmeyen ya da dengeli bir insan tavrı sergileyemeyen hemen herkes kendisine büyü yapıldığını düşünüyor ve çevrenin de tesiriyle çok geçmeden sihre maruz kaldığına gerçekten inanıyor.

Kendisine büyü yapıldığına inananların pek çoğu büyücüler arasında mekik dokuyor; bir büyücüden diğerine, ondan bir başkasına gidip duruyor. Bazen hoca kılığındaki bir düzenbaz, müşterisinin başına dolanan sihri bozamayınca, onu bir başka arkadaşına sevkediyor; o da başa çıkamayınca üçüncü bir büyücünün yolunu göstererek “O benden daha kuvvetli bir adam; üfürüğü öyle güçlü ki, kim için bir muska yazsa onun etrafındaki bütün cinler hemen kaçıyor” diyor. İradesi felç edilen zavallı insan bu defa onun kapısını çalıyor. Belki muvakkaten onunla teselli oluyor. Bir-iki gün, ruh haletinde ve psikolojisinde bir rahatlama hissediyor. Bazı ziyaretçilerine “Falan zat dua etti, anında iyileştim” deyince, bu hadiseyi biri diğerine, o da bir başkasına anlatıyor ve aslında tedavi adına hiçbir şey yapmayan hatta belki o meseleden de hiç anlamayan adam meşhur oluveriyor.  Birkaç gün geçince, büyülendiğini düşünen insan, kafasında canlandırdığı ve zihninde resmettiği korkuları yeniden hissetmeye başlıyor; bir kere daha ervâh-ı habisenin tesirine giriyor. Bu defa, daha güçlü bir üfürükçü bulmaya çalışıyor.. ve böylece bir sektör meydana geliyor; tamamen şeytanlık ağı ve tuzağı üzerine kurulmuş bu sektör sürekli besleniyor. Bir arz–taleb meselesi gibi, kandırılmaya açık bazı insanlar o sektörün sermayesi oluyor ve büyülendiğini düşünen bu kimseler o sektörü devamlı güçlendiriyorlar. Gayb ilmine, büyüye ve cinlerle alakalı bilgilere vakıf olduğunu iddia eden ve sözde şifa dağıtan hilekârlar da ağlarını kurarak “Nasıl olsa müşterilerimiz gelecekler” deyip bekliyorlar. Böylece, hiçbir işe yaramayan tufeyli bir güruh saf insanların sırtından geçinip gidiyor.

Bu arada, bazıları gerçekten büyüye, vesveseye ve evhâma maruz kalmış ya da habis ruhların hücumuna uğramış da olabilir. Bunlar genellikle Allah’tan uzaklaşma, Peygamber Efendimiz’e karşı mesafeli durma ve Kur’an’dan ayrı kalma neticesinde olur. Öyleyse, çareyi yakınlaşmada ve aradaki mesafeyi daraltmada aramak gerekir. İnsan, Allah’a kurbet vesileleri kollamalı, Efendimiz’e yakın durmalı ve Kur’an’a gönlünü açmalıdır ki, uzaklık ve yalnızlığın tehlikelerine karşı korunabilsin, vahşetini gidersin. Allah’a gönülden yönelmeli, içini O’na dökmeli ve şifayı sadece O’ndan istemelidir ki, duasına icabet edilsin. Ayrıca, bazı ağzı dualı kullar vardır; onlar yalnızca Allah rızası için dua ederler. Hastanın ismini alır, birkaç gece kalkar, secdeye kapanır ve yalvarırlar; “Bahtına düştüm Allah’ım, Şafi-i Hakiki Sen’sin. Şu kuluna şifa ihsan eyle; onu batıl peşinde koşan insanların eline düşürme; onların eline düşürüp perişan etme” der, yakarırlar. Allah Teâlâ da murad buyurursa, şifa ihsan eder. Bu yol, enbiyâ, evliyâ ve asfiyânın yoludur; bu hak dostlarının yolu dururken, Kur’an ve Sünnet gibi hiç yanıltmayan müracaat kaynakları bir kenarda beklerken başka kapılara yönelmek aldanmışlıktır. Bu hidayet rehberlerine müracaat edenler bütün dertlerine derman bulabilirler. Dertlerine derman bulamasalar da, sabır kalesine sığınır, az dişlerini sıkar ve musibeti vereni bildikleri için sabrederek evliyâ, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîn mertebesine yükselebilirler. Belki dünya hesabına biraz sarsılırlar; fakat ahiretlerini imar etmiş olurlar.

Dolayısıyla, asıl başvurulması gereken kaynaklar Kur’an ve Sünnet’tir. Hiç yanıltmayan rehberler İnsanlığın İftihar Tablosu ve her devirde selef-i sâlihînin cadde-i kübrâsında ve onların va’z ettikleri metodoloji çerçevesinde hareket eden salih kullardır. Her meselede olduğu gibi metafizikle alakalı mevzularda da bu sağlam kaynakların ve yanıltmayan rehberlerin gösterdiği çizgi takip edilmelidir.

Soru: Peygamber Efendimiz’in büyüye karşı okumuş olduğu bir dua var mıdır? Kendisine sihir yapıldığına inanan bir insan hangi duaları okumalıdır?

Cevap:  Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) her gece yatmaya hazırlandığı zaman iki elini açarak birleştirir, İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak ellerinin içine üfler, sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eriştiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazlar, ondan sonra yatardı. Hazreti Aişe validemiz, Peygamberimizin bunu her gece üç defa yaptığını rivayet etmektedir.

Rasul-ü Ekrem Efendimiz, kendisine büyü yapıldığını farkettiği zaman da bu sureleri okuyarak Cenab-ı Hakk’a sığınmıştı. İki elini açıp yanyana getirmiş; İhlâs, Felâk ve Nâs sûrelerini okuyarak avucuna üflemiş ve baştan ayağa kadar bütün vücudunu meshetmişti. Nakledildiğine göre, Efendimiz bunu 11 defa yapmış; her defasında adeta bir düğümün çözüldüğünü hissetmiş ve rahatlamıştı.

Dolayısıyla, o türlü bir duruma maruz kalanlar İhlâs suresini ve “Muavvizeteyn” dediğimiz Felâk ve Nâs surelerini onbirer kere okumalı ve Peygamber Efendimiz gibi yapmalıdırlar. Buna ilave olarak, Fatiha suresi, Âyete’l-Kürsî ve güvenilir dua mecmualarındaki mesnun (Allah Rasulü’nden nakledilen) dualar da okunup onlarla Allah’tan şifa dilenebilir. Mesela; cin çarpmasına maruz kaldığını düşünen bir insan Fatiha Suresi’ni, Bakara Suresi’nin 1, 2, 3, 4, 5, 163, 164, 255, 284, 285 ve 286. ayetlerini, Âl-i İmran Suresi’nin 18. ayetini, A’raf Suresi’nin 54, 55 ve 56. ayetlerini, Mü’minûn Suresi’nin 116, 117 ve 118. ayetlerini, Sâffât Suresi’nin ilk on ayetini, Haşr Suresi’nin son üç ayetini, Cin Suresi’nin 3. ayeti ile İhlâs, Felâk ve Nâs surelerini okumalıdır. (Bu duanın tam metni Işık Yayınları tarafından neşredilen Mealli Dua Mecmuası’nın Mart-2004 baskısının 161. sayfasında mevcuttur.) Bunları, o derde dûçar olan insan kendisi okuyabileceği gibi, eşler ve ailenin diğer fertleri de birbirlerine okuyabilirler. Ayrıca, gecesi aydın, ağzı dualı, hiçbir beklentisi ve iddiası olmayan samimi kimselere dua ettirme de bu hususta şifa adına başvurulması gereken yollardan biri sayılabilir.

Şâfi ve Müessir-i Hakikî O’dur!..

Bu arada, bu duaları okuma kadar önemli olan bir husus da, büyüyle imtihan olan şahsın, onu Allah’ın izale edebileceğine tam inanmasıdır. Şayet insanın inancı zayıfsa, yani Allah’ın kendisine şifa ihsan edebileceğine dair şüphesi varsa, bütün bu okumalar, yalvarmalar ve dualar şifaya vesile olmayabilir. Fakat, Kur’an’ın bereketiyle ve sağlam bir niyetle Allah’a teveccüh edilirse o dert –inşaallah– zâil olur. Biz Allah’ın her şeye gücü yettiğine inanmıyor muyuz? Öyleyse, o belayı –hâşâ– Rabbimiz savamayacak da cinci hocalar (!) ve medyumlar mı savacak? Hayır, nâçar kaldığı yerde sadece Cenâb-ı Hakk’a teveccüh eden bir insana, Allah mutlaka bir perde açar ve onun dertlerine derman olur. Elverir ki o, başka kapılara gitmesin ve Allah’ı yegâne Müessir-i Hakiki bilerek O’na yönelsin.

Evet, “O’dur beni yaratan ve hayat imkânlarını veren, maddeten ve mânen yol gösteren. O’dur beni doyuran, O’dur beni içiren. Hastalandığımda O’dur bana şifa veren. O’dur beni öldürecek ve sonra da diriltecek olan. Büyük hesap günü günahlarımı bağışlayacağını umduğum ulu Rabbim de yine O’dur.” (Şuara, 26/78-82) diyen Hazreti İbrahim bu konuda bize ne güzel örnektir. İşte bu imanla hareket etmek lazım. Aç da kalsak susuz da, tökezlesek de düşsek de, bela ve musibetlere maruz kalsak ya da düşmanlarla karşılaşsak da, her halükarda Allah bize yeter. Allah’ın inayet ve riayetinin olduğu bir yerde, başka desteklere ihtiyaç yoktur.

Sözün özü, büyü gerçektir ama her şeyi büyüden bilmek yanlıştır. Büyücülerin pek çok gizli bilgilere vakıf olduğu ve tabiat üstü işler başarabildiği şeklindeki inançlar İslâm’a aykırıdır. Sihri bir sektör haline getirip insanları Allah’tan ve dinden uzaklaştırmak, dinin yerine bu türlü metafizik mülahazaları ikame etmek küfürdür. Sihrin haram olduğuna inanmakla birlikte, iman zaafından dolayı sihir yapmak veya yaptırmak da büyük günahtır. Şahsî ya da ailevî bazı arızaların arkasında gerçekten büyü olsa bile, cinci hocalara (!) gitmek, şehir şehir, kapı kapı büyücü peşinde koşmak ve bu işin tacirliğini yapan hîlebâzlara sermayedâr olmak büyük bir aldanmışlıktır. Dinin yerine konmak istenen alternatiflere karşı tavır belirleme, efsanelere inanmama, üsturelere karşı mü’mine yaraşır bir duruş içinde bulunma, büyücülük ve cincilik karşısında selef-i salihînin çizgisinden ayrılmama, o türlü hurafelere karşı kapıları kapayıp arkalarına sürgü vurma ve -Allah’a tam teveccüh etmişsek- kimsenin bize zarar veremeyeceğine kat’î surette inanma bu konuda bize düşen vazifelerdir.

Hür Yaşadım, Hür Yaşarım…

Herkul | | KIRIK TESTI

SORU: Bir taraftan hür ve bağımsız yaşamayı, diğer taraftan da diyalog arayışının ve hoşgörü anlayışının gereği olarak herkesle bir nevî irtibat içinde bulunmayı hürriyet telakkimiz açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?

CEVAP: Hürriyet, dinin ruhuna aykırı olmayan her isteği, herhangi bir engelle karşılaşmadan gerçekleştirebilmenin unvanıdır. Bununla beraber o, ölçüsüz bir serbestlik değildir; herhangi bir baskı, mahkûmiyet ve boyunduruk altında bulunmama hâlidir.

Tamamen bedenî bir varlık haline gelen ve her zaman iştihalarını tatmin peşinde koşanlar, hürriyeti, herhangi bir sınırlama ve engelle karşılaşmadan her türlü isteği gerçekleştirmek şeklinde anlamış ve tarif etmişlerdir. Bu çarpık hürriyet mülâhazasıyla, ahlâk ve faziletin yerine cismaniyeti yerleştirmişlerdir. Ölçüsüz serbestliği hayat felsefesi haline getiren bu talihsizler, özgür olduklarını ve serbestçe yaşadıklarını iddia ettikleri aynı anda hiç farkına varmadan bedenin, cismânî arzuların, dünyevîliklerin ve bohemliğin ağına takılmış; makam ve mansıbın, servet ve şehvetin kulları-köleleri olmuşlardır. Böyle bir esaretin neticesinde, Allah’la irtibatsızlıktan kaynaklanan tatminsizlikler yaşamış, çeşit çeşit illetlere yakalanmış ve anarşiye açık yığınlar haline gelerek toplumu bunalımdan bunalıma sürüklemişlerdir.

Dinimizde, insanın her aklına geleni ve arzu ettiği her şeyi yapması demek olan “mutlak hürriyet” yoktur. Günümüzün batılı anlayışına göre hürriyet, “Başkasına zarar vermeyen her şeyi yapabilmek” şeklinde tarif edilse de; bizim hürriyet telakkimiz, “insanın, ne kendisine ne de başkasına zarar vermemek şartıyla meşru dairede istediğini yapması” şeklindedir.

Kul Oldum!..

Ayrıca, biz, İslam’ın kalbî ve ruhî yanı açısından, hürriyeti “insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şey karşısında baş eğmemesi” olarak anlarız. Hayatını, cismanî hazlarının arkasında sürüm sürüm sürünerek geçiren, nimetler karşısında şükredeceğine iyice küstahlaşan ve kazandıkça biraz daha hırsa kapılıp şımarıklaşan ama diğer taraftan da elindeki imkânları yitireceği korkusuyla tir tir titreyen bir zavallıyı -dünyaya hükümdar bile olsa- hür kabul edemeyiz. Çünkü, bize göre gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menâl gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Bundan dolayıdır ki, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) gönlünü dünya metâına kaptıran ve sürekli onu düşünen kimseleri, “dinarın, dirhemin, kadife ve kumaşın kulları” olarak tavsif etmiş ve kınamıştır. Bir Hak dostu da, talebesine nasihat ederken, “Oğul, kölelik bağını çöz ve azat ol; daha ne kadar altın ve gümüşün esiri olarak kalacaksın?” demiştir.

Evet, değişik arzu, istek ve beklentilere bağlanmış olan bir kalbin sahibi kat’iyen hür sayılamaz. Ömrünü bir kısım dünyevî çıkarlar ve cismanî hazlar karşılığında başkalarına ipotek eden ve sürekli onlara bedel ödemek zorunda olan birisi hür kabul edilemez.

Aksine, dünyanın nefis ve hevesâta bakan yanlarına karşı kapanan, kalbini dünyadan, dünyayı da kalbinden uzaklaştıran bir insan, zindanda dahi olsa gerçek hürriyeti bulmuş demektir. Yaratıcı’ya yönelen, gerçek kıblesine dönen, sadece Hakk’a kul olmak suretiyle arzulara kulluk, kuvvete kulluk, şehvete kulluk, şöhrete kulluk gibi çeşit çeşit kulluklardan kurtulan böyle bir insan gerçek hürdür. O boynuna hiçbir kementin geçirilmesine razı olmaz; ihtiraslar onun ufkunu kirletemez; heva, heves ve şehvet ona boyun eğdiremez. O, Hazreti Mevlânâ edasıyla, “Kul oldum, kul oldum, kul oldum… Her köle, hürriyete erince mesut ve bahtiyar olur. Ben Sana kulluğumla saadet ve sevinci buldum.” der; kulluğuyla beraber bir çeşit sultanlığa erer.

Tiryakilerin Esareti

Aslında, bağımsızlığı daha umumi manada ele almak gerekir. Mesela, adetleri, alışkanlıkları ve tiryakilikleri terketmek ve bir manada tam bağımsız yaşamak da hürriyetin ayrı bir yanını meydana getirir. “Terku’l-âdât mine’l-mühlikât – Âdet ve tiryakilikleri terketmek de öldüren faktörlerden biridir.” sözünde ifade edildiği gibi insanın alıştığı ve adeta bağımlısı haline geldiği şeylerden uzaklaşması çok zordur. Yeme-içme bağımlısı, uyku düşkünü, rahat tutkunu ve yuva meftunu olan insanların bunları muvakkaten de olsa terk etmeleri neredeyse imkansızdır.

Oysa ki bir müslüman, komando gibi en zor şartlarda yaşamaya dahi kendisini alıştırmalı ve hasbelkader öyle bir şeye maruz kalırsa çarçabuk pes etmemelidir. Bir insanın yuvasını sevmesi ve onu bir Cennet otağı olarak görmesi tabiîdir; ama yuvasına bağımlı hale gelmesi ve onu olmazsa olmaz kabul etmesi doğru değildir. Çanakkale’de şehit olanlar kendi yuvalarına, hayata ve dünyevî güzelliklere bağımlı olsalardı, bugün biz hürriyeti hiç tadamazdık. Dolayısıyla, insan, gerekirse din, iman, vatan ve millet uğruna sımsıcak hanesini de terk edecek ve kafasından bile silip atacak kadar bütün kayıtlardan azade olmalıdır ki bazı mahrumiyetler sebebiyle büyük sarsıntılar yaşamasın.

Baş Eğmeyiz Edânîye…

Hürriyetin diğer bir buudunu ise, kuvvetin hakta olduğu prensibine göre hareket etmek, zalim kuvvetlerin dayatmaları karşısında asla “pes” dememek ve başka güçlerin boyunduruğuna razı olmamak teşkil eder.

“Baş eğmeyiz edânîye dünyâ-yı dûn içün;
Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız”

diyen Bâkî böyle bir hürriyet düşüncesini seslendirir. Evet, şayet Allah’a tevekkül etmişsen ve O’na tam güveniyorsan üç-beş günlük dünya için sen de aşağılık kimselere baş eğmez, boyun bükmezsin. Hazreti İbrahim ve ona tabi olanlar gibi “Ey Yüce Rabbimiz! Yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız.” (Mumtahine, 60/4) der ve hep dik durur, merdane yürürsün; ne zulmü alkışlar ne de zalime serfürû edersin. Allah’ı yegâne Azîz ve Hakîm bilmişsen, kalbini sıkıştıran ve ruhuna ağır gelen hadiseler karşısında bile “Vardır bir hikmeti..” deyip, en kötü şartları dahi lehine çevirebilecek bir Rabb’e dayandığını düşünerek rahatlarsın. Cenâb-ı Hakk’ı Gâlip ism-i şerifiyle tanımışsan, O’nun sözünün üzerine söz olamayacağına, kudretinin üstünde herhangi bir kudret bulunamayacağına ve dilediği her şeyin mutlaka gerçekleşeceğine kat’iyen inanarak sadece O’na kul olur ve diğer bütün kulluklardan kurtulursun. Allah’a hakkıyla tevekkül edersen, dünyevî korkulardan, titremelerden ve sarsılmalardan emin olur; elin-âlemin îcâd edip ortaya sürdüğü senaryolardan ürküp paniğe kapılmaz, çeşit çeşit ruh kırılmaları yaşamaz ve şahsiyet deformasyonuna uğramazsın.

Aksi halde, her güçlüye kul olur, her kaba kuvvet sahibine kölelik yapmak zorunda kalır; bugün buna, yarın şuna ve ertesi gün de bir başkasına temenna durursun; daha güçlü ve kuvvetli birileri dayattıkları zaman da bu defa onlara serfürûda bulunursun. İşte bu açıdan, nice kimseler vardır ki, baş döndüren bir ihtişam içinde yaşamalarına rağmen, gerçek hürriyeti bir türlü duyup tadamaz ve esir hayatı sürerler; niceleri de vardır ki, mahrumiyetler içinde olsalar bile, Allah’tan başka hiç kimseye diyet ödeme durumunda bulunmadıklarından dolayı bir lâhza olsun esaret ve mahkûmiyet hissetmezler. Hazreti Bediüzzaman bu hakikati ne güzel ifade eder: “O’nu tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır. Onu unutan, saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.”

Başkalarına “diyet ödeme” durumunda olmak çok büyük bir zillettir. Bazıları karşısında bağımsızlığınızı kaybettiğiniz zaman, ne kadar insanın esareti altına girmişseniz, ayakta kalabilmek için o kadar çok diyet ödemek mecburiyetinde kalırsınız. Fakat, sizi esir edenlerden herbirinin istekleri de farklı farklı olur. O bir şey ister, diğeri başka bir şey diler, öbürü de daha başka bir şey talep eder. Herbirinin isteğini yerine getirmek zorunda olunca, talebine müsbet cevap vermek istediğiniz kimselerin dileklerini bile yerine getiremezsiniz; farklı farklı isteklerle başa çıkamazsınız. Bir yönüyle, Türkiye’nin hâl-i hazırdaki durumu da böyledir. Avrupa Birliği’nin, Orta Asya’nın, Orta Doğu’nun ve bazı güçlü devletlerin değişik değişik talepleri vardır ve bazen bu talepler de birbirine terstir. Siz kendi kendinize ayakta duramıyor ve bazı planların, projelerin bir parçası olmaya zorlanıyorsanız; değişik stratejilerde birinci dereceden söz sahibi olamıyor ve onlar planlanırken siz de düşüncenizi açıkça ortaya koyamıyorsanız, tam bağımsız değilsiniz demektir. Bu durum, sizin belli kayıtlarla mukayyet olduğunuzun ve ortada bir ortaklığın bile bulunmadığının delilidir. Böyle olunca, hiçbir tarafı tatmin edemez, hiç kimseye yetemez ve dolayısıyla da esaretten kurtulamazsınız.

Bağımsız Bir Hareket

Bu zaviyeden, “Gönüllüler Hareketi” olarak zikredilen diyalog ve eğitim faaliyetlerinin de bağımsız olması çok önemlidir. Bu hareketle alakalı akademik çalışma yapan sosyologlar ve siyasal bilimciler de her fırsatta bu bağımsızlığa değinmekte ve “Bu teşebbüs, hiçbir dış güce dayanmayan bağımsız bir sivil toplum faaliyetidir” demektedirler.

Evet, “günümüzün karasevdalıları” diyerek andığım eğitim gönüllüleri, “Bu necip millet kendi yarasını kendisi sarabilecek güçtedir. Öyleyse, sine-i millete müracaat edeceğiz; ama asla başkalarına bağımlı olmayacak ve yabancılara diyet ödeme zilletine düşmeyeceğiz” diyerek çıktılar yola. Onlar, önce Allah’a dayanarak, sonra da zahirî esbab açısından milletimizin himmetini yanlarına alarak hürriyet soluklaya soluklaya, bağımsızlık yudumlaya yudumlaya yürüdüler ve ömür boyu ellere el açmadılar, kimseye borçlanmadılar.

Kimseye borçlanmadılar; zira, bu güzide milletin fertleri çoğunluk itibarıyla diyalog ve eğitim faaliyetlerinin felsefesini tasvip ediyorlardı. Doğru ve kalıcı işler yapıldığına inanıyorlardı. Belki bazı aceleci fıtratlar, eğitime ve insan gönlünü kazanmaya matuf olarak yapılan yatırımlardan semere alabilmek için uzun zaman beklemek gerektiğini bilemediklerinden ve umdukları neticeleri hemen göremediklerinden dolayı bir süre gözetlemeye ve dinlemeye duruyorlardı. Bazen beş-on sene uzaktan seyrediyor, dinliyor; adanmış ruhların ne kadar vefalı ve samimi olduklarını anlamaya çalışıyor; sinelerinin her zaman din, vatan ve millet için çarpıp çarpmadığına bakıyor ve uzun uzun ölçüp tarttıktan sonra onlar da bu yolun doğru ve güvenilir olduğuna kanaat getiriyorlardı. Allah’ın izniyle, insanımızın gözünün bu yolla açılacağını ve ülkemizin bu yolla güçleneceğini düşünüyorlardı. Milletimize karşı yapılacak bir gadir, bir zulüm ve bir haksızlık karşısında hep birden seslerini yükseltip bir yeryüzü korosu teşkil ederek, bütün dünyada Türkiye’nin sesi-soluğu olacak hür lobilerin ancak bu yolla oluşacağına inanıyorlardı. Edirne’den Kars’a kadar Anadolu insanı bu hareketi mâkul bulmuş ve onun etrafında toplanmıştı. Dolayısıyla, mesele sadece bir insiyâkın (sevkedilmenin) eseri değildi; aynı zamanda onun ta baştan itibaren mantıkî bir derinliği de mevcuttu.

Tabii ki, o mantıkî derinliğin ötesinde Cenâb-ı Hakk’ın sevk-i sübhânîsi ve gönülleri bu hayırlı işlere yönlendirmesi vardı. Yani, Allah birine önemli bir hususu düşündürüyor; aynı meseleyi bir başkasının kalbine de düşürüyor; o iki kişiyi yeni tanıyan bir insanın zihnini de o düşünceyle dolduruyor. Bunlar birbirini tanıyınca, hepsinin kalbine sıcak gelen o mesele, aralarında ortak bir payda haline geliyor. Dolayısıyla, o mesele bir manada hiçbiri için yeni değil; fakat, hepsi birbirinden kuvvet bularak o işe iyice sarılıyor. Şayet, gönüllerine düşen o kor, bir eğitim müessesesinin açılmasıyla ilgili ise, hepsi himmetini ortaya koyuyor ve beraberce o müesseseyi açıyorlar. Öyle ki, zamanla bu salih amelin tiryakisi oluyor; infak etmenin ve Allah yolunda malının bir kısmını vermenin bağımlısı haline geliyorlar. Hele, kendileri bir vermişse, Cenab-ı Hakk’ın onlara on lutfettiğini görünce bütün bütün cömertleşiyorlar.

Cömertlik Abideleri

Ashâb-ı Kirâm efendilerimiz de Allah yolunda infak etmeye bu şekilde alışmışlardı. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) onların gönüllerindeki verme kapılarını aralamada kim bilir ne zorluklar çekmişti. Mesela, bir gün Arab’ın aslı olan Mudar kabilesinin müslümanları gelmişlerdi. Giyecek başka bir şey bulamadıklarından dolayı üzerlerinde yün elbiseler olduğu için daha onlar içeri girer girmez mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanları görünce Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri dolmuştu.. onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Hemen infakla alakalı ayetleri okumuş; ashabına, insanlara yardım etmenin faziletlerini anlatmıştı. Fakat, Sahabe Efendilerimiz henüz başkalarına yardım etmeye alışmamışlardı; dolayısıyla, hiç kimse bir coşkunluk ve bir heyecan ortaya koymamıştı. Allah Rasûlü’nün yüzünde hüzün emareleri belirecekti ki, O’nun halinden çok iyi anlayan ve işin nezaketini kavrayan bir sahabi yerinden fırlayıp evine gitmiş, parmaklarının arasından dökülecek kadar ellerini doldurmuş ve getirdiklerini Rasûlullah’ın huzuna dökmüştü. Onu görünce diğerleri de ne yapılması lazım geldiğini anlamış ve herkes infak için koşmuştu. Nitekim, Peygamber Efendimiz’in önünde bir oğlak büyüklüğünde yardım malzemesi birikmişti. İşte o zaman, yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.”

Evet, Ashab Efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi. Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.

Zannediyorum, bu millet içinde de “infak tiryakisi” pek çok insan vardır. Öyle ki, Allah’ın lutfettiği malı-mülkü gelecek nesillerin en iyi şekilde yetişmesi için değerlendirmeye alışmış ve senelerden beri bu istikamette hep vermiş bu insanlar, eğer bir sene infak edecek bir şey bulamasalar, geceler boyunca uykusuz kalırlar. Onlardan birine, “Bu sene işlerin iyi görünmüyor; senin burs verip okutacağın öğrencilere biz bakalım” dense, bu sözden alınır, belki gönül koyar ve “Allah, Kerîm’dir; ben şu kadar taahhüt edeyim de, O vermezse sonra düşünelim” der. İşte, bu halis niyet, temiz düşünce ve saf duygu sadece bir kesime ait değildir; bu mesele millete mâl olmuştur. Bu yönüyle de, tamamen kendi milletinizin civanmertliğine dayanan faaliyetlerde hürriyetinize dokunan ve bağımsızlığınızı zedeleyen bir husus söz konusu değildir. Çünkü, millet yapıp ettiklerine karşılık kimseden bir şey beklemiyor; herkes gözünü Ulu Dergâh’a dikmiş, oradan gelecek ihsanları intizar ediyor. Bu fedakar ruhlar, fânî varlıklardan mükafat bekleyip, alacaklarını beşerî bir darlığa mahkum etmek istemiyorlar; Allah’ın engin rahmetine ve nâmütenâhî cömertliğine teveccüh edip; Cevvâd u Kerim’in sağanak sağanak başlarından aşağıya dökeceği lütufları gözlüyorlar. Dolayısıyla, Allah için gelip gidiyor, Allah için infak ediyor ve işledikleri her şeyi Allah için işliyorlar.

Ömür Boyu Diyet Ödememek İçin…

Haddizatında, her zaman Allah namına vermeli, Allah namına almalıyız. Allah namına vermeyen ve verirken minnet edip beklentilere giren gafil insanlardan hiçbir şey kabul etmemeliyiz. Çünkü, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, “Ehl-i dünya, hususan ehl-i dalâlet, parasını ucuz vermez, pek pahalı satar. Bazen, bir senelik dünya hayatına bir derece yardım edecek bir mala mukabil, hadsiz bir hayat-ı ebediyeyi tahrip etmeye sebep olur. Yaptığı yardıma mukabil bin kat fazla fiyat ister.”

İlk defa Avrupa’ya gideceğim zaman Yaşar Tunagür Hoca bana demişti ki; “Ehl-i dalâlet, sizden iki bardak çay parası koparacaklarına inanmasalar, kat’iyen size bir bardak çay içirmezler. Şayet, size bir arpa boyu destekte bulunmayı teklif ediyorlarsa, bilin ki, sizden sadece iki değil, belki dört-beş arpa çıkarmayı düşünüyorlardır, hesaplarında o vardır.”

Demek ki, Allah rızasını gözetmeyen ve dünyasını maddî çıkarlar üzerine kuran kimseler size ömür boyu diyet ödetme peşindedirler. Yeryüzündeki bütün ehl-i dünyanın ve hesaplarını dünyevî ölçülere göre yapanların niyeti böyledir. Bundan dolayı, bu hareketin bağımsızlığı üzerinde hassasiyetle durulmalı; hür başlayan ve hür devam eden diyalog ve eğitim faaliyetlerinin bundan sonra da millete ait bağımsız bir teşebbüs olarak kalmasına azami dikkat edilmelidir.

Hürriyet ve Herkesle İrtibat

Diğer taraftan, hür ve tam bağımsız olma ile diyalog arayışının ve herkesin konumuna saygı anlayışının gereği olarak herkesle bir nevî irtibat içinde bulunma birbirine ters şeyler değildir. Çünkü, sadece Allah’a kul olduğunuzun şuuruyla hareket ediyor ve O’nun rızasını tahsil etmek için çalışıyorsanız, bağlanacağınız kapıya bağlanmış ve sâir kayıtlardan kurtulmuşsunuz demektir. Bu niyetinizi gerçekleştirmek için diyalog, hoşgörü ve eğitim yolunu vesile kabul ediyorsanız, başka insanlarla biraraya gelirken bazı davranışlarınıza bir kısım kayıtlar koyuyormuş gibi olabilirsiniz; mesela, onları da hesaba katmak, onların tavırlarını, davranışlarını ve hissiyatlarını da gözetmek zorunda kalabilirsiniz. Fakat, aslında bunlar hürriyeti sınırlama manasına gelmediği gibi temelde İslam’ın ruhuna da aykırı değildir. Çünkü, insanları kendi hissiyatlarıyla okuyamaz, kendinizi onların yerine koyamaz ve günümüzün ifadesiyle “empati” yapmazsanız, onların ihtiyaçlarını göremez, isteklerini belirleyemez, dillerini çözüp duygularını öğrenemez ve çok meselede isabetli kararlar veremezsiniz. İsabetli karar verebilmeniz ve adımlarınızı daha rahat atabilmeniz için onları iyi tanımanız, kültürlerinin temel örgülerine vâkıf bulunmanız, hassas oldukları noktaları bilmeniz ve hissiyatlarını da hesaba katmanız gerekir.

Şayet, bu hususları gözardı ederseniz, kendi değerlerinizi öne sürerken hiç farkına varmadan onların değerlerine dokunmuş; onları kendinizden ve öz değerlerinizden kaçırmış olursunuz. Mesela; Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olarak gönderildiğinde ve Sultânü’l Enbiya olduğunda şüphemiz yoktur. Evet, O’dur nübüvvet silsilesinde vücud-u Hakk’a en açık burhan. O’dur ilahi emirlere en fasih tercüman. Esmâ-i ilâhiye ve sıfât-ı sübhâniyenin merkez noktası O, peygamberlik semasının kutup yıldızı da O’dur… Ne var ki, Hazreti Mesih’i her şey gören, hatta onun hulul ve ittihadına inanan ve ona bir yönüyle “Rab” diyen insanların yanında, “Efendimiz eşi menendi olmayan birisidir, bütün Peygamberler –bilâistisna– O’nun kapıkulu ve halâyıkıdır.” der; Merhum Ali Ulvi Kurucu’nun,

“Mahşerde nebîler bile senden medet ister,
Rahmet, diyen âlemlere, Rahman’dır Efendim.”

mısralarıyla gürlerseniz, muhataplarınızın hissiyatını hesaba katmamış ve daha ilk anda onların kabul kapılarını kapatmış olursunuz. Söyleyeceğiniz sözlerin doğru olması gerektiği gibi, o doğrunun dile getirileceği yer, zaman ve üslup da çok iyi tesbit edilmelidir. Şahsen, bu türlü hususlara dikkat ederken, çok defa “Ya Rasûlallah, beni affet; burada sana hakkıyla tercüman olamadım. Fakat, muhataplarımın hissiyatını gözönünde bulundurarak, onları tepkiye sevk etmemek ve seni tam olarak anlatabilmek için böyle davrandım” demiş ve O’ndan özür dilemişimdir. Evet, siz o insanları tanımazsanız, bazı meselelerde onların duygu ve düşüncelerini gözetmez ve bir ölçüde konumlarına saygılı olmazsanız, kendinizi anlatma fırsatını yakalayamazsınız. Dininizden, milletinizden ve tarihinizden renkler taşıyan kimliğinizi ortaya koyma imkanını bulamazsınız.

Dolayısıyla, hoşgörü-diyalog derken ve herkesle bir çeşit irtibat içinde bulunurken de dinin ruhsat verdiği dairede dolaşmış, yine Hakk’a kulluğunuzu seslendirmiş, hürriyetin ayrı bir yanını tatmış ve bağımsızlığı başkalarına da tattırma gayretinde bulunmuş oluyorsunuz.

Sıra Bize de Gelecek!..

Herkul | | KIRIK TESTI

SORU: Bazı sofilerin râbıta-ı mevt düşüncesi ile Hazreti Bediüzzaman’ın râbıta-ı mevt anlayışı arasında nasıl bir fark vardır? Dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında aldanmama vesilelerinden biri olan ölümü ve ötesini tefekkür etme konusunda hangi hususlara dikkat edilmelidir?

CEVAP: İslâm’ın koruyucu zırhı hükmünde olan ve dinin ayakta durabilmesi için insanlar arasında daima canlı tutulması gereken “müeyyidât” dediğimiz esaslar vardır. Bu esasların birincisi, “emr-i bi’lma’ruf nehy-i ani’lmünker”dir; yani, sürekli iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymaktır. Başka bir ifade ile, emr-i bi’lma’ruf nehy-i ani’lmünker, Kur’an ve sünnete uygun düşen söz, amel ve davranışları öğütlemek; haram ve günahlardan, Allah’ın razı olmadığı ifade, fiil ve tavırlardan da sakındırmaktır.

Müeyyidâtın çok önemli diğer bir yanını da “rekâik” teşkil eder. İmanı kuvvetlendiren, güzel ahlâka teşvik eden, kalbde Allah sevgisini ve rikkati arttıran, gönlü yumuşatan ve gözün yaşarmasına vesile olan, öldükten sonra dirilme, insanın Cenâb-ı Hak’la münasebeti ve zühd mülahazasıyla ilgili konulara “rekâik” denir.

Selef-i salihîn efendilerimiz rekâikle meşgul olmayı hayatlarının bir parçası haline getirmiş; “Kitab’uz-Zühd ve’r-Rekâik” adlı eserler yazmış; hadis mecmualarında ya da diğer kitaplarında “rikâk” başlığı altında ölüm ve ötesiyle alâkalı mevzulara, Peygamber Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem), Ashâb-ı kirâmın ve Tâbiîn’in ibâdet, zühd, tevekkül, tevazu ve kanâata dâir söz ve tavsiyelerine yer vermişlerdir. İnsanın ölüm meleğiyle karşılaştığı andaki durumu, can verme sırasındaki hali, defnedilmesi, kabir azabı, berzah hayatı, mahşer, hesap, mizan, sırat, Cennet ve Cehennem gibi safhalar üzerinde uzun uzun durmuşlardır. Bununla beraber, rekâik arasında en fazla râbıta-ı mevt konusuna değinmiş ve ahiret için azık edinmenin lüzumuna dikkat çekmişlerdir.

Râbıta-ı Mevt

Râbıta; iki şey arasındaki bağ, bağlılık, irtibat, alâka ve münâsebet manalarına gelmektedir. Mevt ise, ölüm demektir. Öyleyse, “râbıta-i mevt” tabiri, ölümü sürekli hatırda tutmayı, bir ayağı öbür aleme atmışçasına ötelerle irtibat halinde bulunmayı, bu dünyanın bir misafirhane olduğunu düşünerek ebedî saadeti kazanma gayretiyle yaşamayı ve tûl-i emelden kurtularak büyük bir alâka ile ahiretin yamaçlarına yönelmeyi ifade etmektedir.

Kur’an-ı Kerim hemen her münasebetle ölümü ve ölüm ötesini hatırlatmakta; “Her nefis ölümü tadıcıdır” (Âl-i İmrân, 3/185); “Senden önce hiçbir insana dünyada ebedî hayat nasip etmedik. Sanki sen ölsen, onlar ebedî mi kalacaklar! Hayır, her nefis bilerek veya bilmeyerek ölümü tadıp-durmaktadır. Biz, sizi bazen şerle, bazen de hayırla imtihan ederiz. Sonunda Bizim huzurumuza getirilirsiniz.” (Enbiyâ, 21/34); “Yeryüzünde bulunan her varlık fânîdir” (Rahmân, 55/26). “Hiç şüphe yok ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler. Sonra da büyük duruşmanın olacağı kıyamet gününde Rabbinizin huzurunda birbirinizle dâvalaşacaksınız.” (Zümer Sûresi, 39/30) gibi ayet-i kerimelerle dünyanın geçiciliğini, büyük bir mahkemenin insanları beklediğini ve ahiret hayatının ebedî oluşunu vurgulamaktadır.

Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) da “Ölümü ve öldükten sonra kemiklerin ve cesedin çürümesini hatırlayın. Ahiret hayatını isteyen dünya hayatının süsünü terk eder” buyurmuş; “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok anın.” diyerek râbıta-ı mevt tavsiyesinde bulunmuştur.

Hak dostları, Cenâb-ı Hakk’a vasıl olmak ve dünyanın mânevî tehlikelerinden kurtularak ebedî saadeti temin etmek için, bir taraftan çilelerle ve riyazetlerle nefs-i emmârenin öldürülmesine çalışmışlar; diğer taraftan da, bu dünyada fâni birer misafir olduklarını düşünerek ahiret azığı edinmeye gayret göstermişlerdir. Her zaman insanlara ölüm hakikatini hatırlatmış ve sürekli râbıta-ı mevt dersi vermişlerdir. Öyle ki, kısa bir süreliğine de olsa onlarla oturup kalkan herkesin gönlüne ötelerin buğusu düşmüş; onları dinleyenler sık sık,

“Bindirirler cansız ata, indirirler zulmete;
Ne ana var, ne ata, örtüp pinhân ederler.
Ne kavim var, ne kardeş, ne eşin var, ne yoldaş,
Mezarına bir çift taş, diker nişan ederler.” şeklinde Yunusça sözler duymuşlardır. O atmosferde hep berzah, haşir, mahşer ve mizan manzaraları dinlemiş; bazen rahmet-i ilahiyeye iltica duygusuyla, bazen de Cehennemin önüne kollarını gerip “Burası çıkmaz sokak” diyerek ümmetine el uzatan Rasul-ü Ekrem’in şefaatine mazhar olma recasıyla soluklansalar bile, çok defa ötelerin endişe ve korkularıyla ürpermiş ve o meclise rahat rahat yürüyerek girseler de oradan ayrılırken ayaklarının titrediğini hissetmişlerdir.

Evet, bazı sofiler, râbıta-i mevti yürüdükleri yolun önemli bir rüknü kabul etmiş; tûl-i emelin menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti (hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama ve dünya hayatının sürüp gideceğine inanma kuruntusunu) o rabıta ile izale etmeye çalışmışlardır. Üstad’ın ifadesiyle, onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül etmiş; yıkanıyor ve kabre konuyor olduklarını farz etmiş; düşüne düşüne, nefs-i emmârenin o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olacağına ve uzun emellerinden bir derece vazgeçeceğine inanmış ve râbıta-ı mevti bu şekliyle uygulamışlardır. Bu türlü bir uygulamada, âkıbeti düşünmek suretiyle hayalen gelecek zamanı hâle taşımak ve istikbalde vuku bulacak hadiselerin o anda cereyan ettiğini farz etmek esastır. Ölüm düşüncesinde yoğunlaşmak ve bu sayede nefsi öleceğine ikna etmek, bunu sık sık tekrar ederek onu ölüm fikrine iyice alıştırarak tûl-i emelin önünü almak hedeflenmektedir.

Bediüzzaman’a Göre Rabıta-ı Mevt

Bediüzzaman hazretleri de, ihlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebinin, râbıta-ı mevt olduğunu belirtmiş; onu “ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmak” şeklinde tarif etmiş; riyâdan nefret ettiren ve ihlâsı kazandıran râbıta-ı mevt vesilesiyle Eski Said’in Yeni Said’e inkılap ettiğini söyleyerek başta Haşir Risalesi ve İhtiyarlar Risalesi olmak üzere eserlerinde o râbıtayı ve ölümün ehl-i iman hakkındaki nuranî, hayattar ve güzel hakikatini nazara vermiştir. Ayrıca, “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelimeyle dört kelâm öğrendim” diyerek başladığı Katre risalesinde şerh ettiği kelamlardan biri de “El-mevtü Hakkun – Ölüm haktır” gerçeği olmuştur.

Râbıta-ı mevti kendine yoldaş ettiğini söyleyen Bediüzzaman hazretleri, onu kısmen de olsa bir kısım sofilerden faklı anlamış ve farklı uygulamıştır. Ona göre, bu râbıta, farazî ve hayalî bir surette, âkıbeti düşünerek geleceği şimdiki zamana taşıma şeklinde yapılmamalı; belki ölüm hakikati iyi kavranarak içinde bulunulan andan fikren gelecek zamana yürümek suretinde olmalıdır. Çünkü, Sofilerin uygulamasında, “Gelecekte vukuu muhakkak olan hadiselere olmuş gibi bakılır” esprisi vardır. Dolayısıyla, onlar bir gün mutlaka öleceklerini düşünüp ilerideki o ölümü olmadan önce olmuş gibi tahayyül ederek zaman-ı hâzıra taşımaktadırlar. Ne var ki, insan bir gün öleceğine inansa bile, nefis o ölüm gününü kendisine çok uzak görebilir. İnsan, hayalen geleceği hâzır zamana taşıyıp kendi ölümünü düşünse de, nefis daha ilk fırsatta “Kim bilir daha kaç sene yaşayacağım” diyerek gaflete düşebilir. Hastalar risalesinde de dendiği gibi, gençlik ve sıhhat gaflet verir, dünyayı hoş gösterir ve âhireti unutturur. Bundan dolayı, hayalî ve farazî bir suretteki râbıta-ı mevt, geçici olarak nazarları ahirete çevirse de öteler mülahazasını sürekli canlı tutamaz; çünkü, gençlik, sıhhat, imkanların genişliği ve içtimaî hayata karışma gibi sebeplerle o hayal çabucak delinir ve kalıcı bir tesir icra edemez.

Evet, Bediüzzaman hazretlerinin râbıta-ı mevt anlayışında, “hakikat noktasında zaman-ı hâzırdan istikbale fikren gitmek” esastır. Hazreti Üstad, çok samimi bir kalbin en içli sesi ve hasbî bir gönlün muhasebe terennümü olan 12. Nota’da da, bu anlayışına dair ipuçları verir. Aslında, ölüm, dilini susturduğunda, diline bedel kitabıyla niyaz etmeyi dileyerek ve kabulünü rahmet-i İlâhiyeden reca ederek bir yakarış şeklinde yazdığı o bölümde, kalbinin tazarru ve münâcâtını dile getirdiği aynı anda râbıta-ı mevt adına bir üslup da gösterir. Başkalarının “Bir gün ben de öleceğim, tabuta konacağım, dostlara veda edeceğim” diyerek hayal ettikleri ve düşüne düşüne o an vaki olmuş gibi duymaya çalıştıkları ölümü fikren geleceğe giderek tadar ve bunu “Kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kâliyle bağırarak derim: El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!” sözleriyle ifade eder. Çünkü o, “Küllü âtin karîb – Her gelecek yakındır” sırrıyla ölümün geleceğini kendi varlığı kadar gerçek ve yakın olarak görmekte, içinde bulunduğu zamandan sıyrılıp fikren istikbalde yaşayarak kendi ölümünü müşahede etmektedir. O, ölümü hayal ve farz etmeye ihtiyaç duymayacak kadar kat’i ve yakın bilmekte ve bunu “Kat’î bir yakîn ile anladım ki, bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya hâliktir (yok olmaya mahkumdur) gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur.” şeklinde seslendirerek râbıta-ı mevti bir yakîn (sağlam, sarsılmayan, şüphe ve tereddüt bulunmayan îtikâd) meselesi olarak yorumlar. Bu zaviyeden, İhlas Risalesi’nde, râbıta-ı mevtten hemen sonra iman-ı tahkikîyi ve marifet-i Sânii’yi nazara vermesi çok manidardır.

Üstad’a göre, râbıta-ı mevtte hayale ve farz etmeye ihtiyaç yoktur; çünkü, haddizatında insan hakikat noktasında her an ölümü tatmakta ve ölümlere şahit olmaktadır. O, her çeşit mahlûkatta bir nevi kıyametin ve bir çeşit haşrin tekrarla vukua gelmekte olduğunu ve bunun büyük kıyametin vukuuna ve geleceğine işaret ettiğini söyler ve şöyle bir misal verir: Bir haftalık zamanı gösteren bir saate bakarsanız; o saatte saniyeleri, dakikaları, saatleri, günleri sayan ibreleri ve milleri görürsünüz. Dikkat ederseniz, saniyeleri sayan ibre, dakikaları sayan ibrenin hareketini ihbar etmektedir. Dakikaları sayan ibre, saatleri sayan ibrenin hareketini bildirmektedir. Saatleri sayan ibre de, günleri gösteren ibrenin hareketini husule getirmekte ve göstermektedir. İşte, birincinin hareketinin tamam olması, ikincisinin de hareketinin tamam olacağına ve ikincinin tamam-ı hareket etmesi, üçüncünün de itmam-ı hareket edeceğine işarettir. Şayet, bu saati insan ömrüne tatbik edersek; ayları, seneleri ve eceli gösteren ibreler olduğunu da düşünürüz. Biz herbirimiz bir manada kendi ömür ibremizin üzerinde oturmaktayız. Öyleyse, her saniye, her dakika, her saat, her gün, her hafta, her ay ve her yıl bitiminde o zaman dilimlerine ait ibreler “tık” dediğinde bizim ömür ibremizin de “tık” demesi muhtemeldir. O an için ecelimizin “tık” sesini duymasak da alttaki ibrelerin hareketi her an biraz daha sona yaklaştığımızı göstermekte ve hakikat noktasında ölüm her saniye hükmünü icra etmektedir. Her “tık” sesi birinin ömür ibresinin sona ulaştığını haber verdiği gibi, aynı zamanda sıranın bize geldiğini de ihbar etmektedir. Söz gelmişken, Gönenli Mehmet Efendi’nin biraz da esprili şu mısralarını hatırlatmakta fayda var:‎

“Saatin zinciri bitince eylemez tık tık;‎
Vakt-i merhûnu gelince ruha derler çık çık!‎
Hakk’a kulluk eyle zira ,‎
Ahirette dinlemezler hınk mınk…‎”

Ölüm Ansızın Gelir

Bediüzzaman hazretleri bu mülahazayı 23. Söz’de farklı bir üslupla seslendirir. Kendi ifadesiyle, bir vâkıa-i hayaliyede –siz hüsn-ü zannınızla o seyahati bir keşif olarak da değerlendirebilirsiniz– trenle bir tünelin içinde gitmektedir. Tünel ne zaman bitecek diye başını çıkarıp ileriye bakınca, tünel kapısı yerine pek çok delik görür. O uzun trenden, insanların birer birer o deliklere atıldıklarına şahit olur. Kendisi için ayrılan ve iki tarafında iki mezar taşı dikilmiş bulunan bir deliğe daha rastlar. Dikkat ve merakla bakınca, o mezar taşında, büyük harflerle “Said” ismi yazılmış olduğunu fark eder. Bu seyahatini tabir eden Üstad hazretleri, o yolculuğun, âlem-i ervâhtan, rahm-ı mâderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ve ebedü’l-âbâd tarafına uzanan bir yolculuk olduğunu; o trenin zamanı, her bir vagonun bir yılı ve o tünelin ise dünya hayatını temsil ettiğini söyler.

Demek ki, biz de hayat treninde yol alıyoruz. Tren istasyona varmadan bizim de bir çukura atılma ihtimalimiz var. Bizim için de bir durak belirlenmiş ve biz hızla o durağa doğru ilerliyoruz. Bize ne zaman “Sıra sende” deneceğini de bilmiyoruz. Buna rağmen çoğumuz ölümün bir gün gelip çatacağından habersiz yaşıyoruz. Münebbihat’ın başındaki nasihat de bu hakikati ifade etmektedir:

“Ya men bidünyâhu’ş-tegal / Kad garrahu tûlu’l-emel
Evelem yezel fî gafletin / Hattâ denâ minhu’l-ecel
El-mevtu ye’ti bağteten / Ve’l-kabru sundûku’l-amel.
Isbir alâ ehvâlihâ / Lâ mevte illâ bi’l-ecel.”

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın. Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın. Bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın; unutma ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın. Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın. Öyleyse, kov dünya endişelerini ve sabra sığın; ecelin dolup da yolculuk anın gelene dek hâlâ var bir fırsatın.” Evet, “El-mevtu ye’tî bağteten–Ölüm ansızın çıkıp gelir.” Ve herkes o yolculuğa ne hazırlamışsa kabrini onunla donatır. Bazıları çeyiz sandığı elinde şeb-i arusa gidiyor gibi ona doğru yol alır. Kimisi de elleri boş bir müflis gibi kabre varır ve onu hatalarının, kötülüklerinin ve günahlarının sandığı olarak bulur.

Evet, Hazreti Üstad’ın râbıta-i mevt anlayışına göre; insan hayâle ve farazî düşüncelere hiç lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. O nazarla kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder. “Her nefis ölümü tadıcıdır.” (Âl-i İmrân, 3/185) mealindeki ayet münasebetiyle bu hakikate değinen Hazreti Bediüzzaman, “Nev-i insanî bir nefistir, dirilmek üzere ölecek. Küre-i Arz dahi bir nefistir, bâki bir surete girmek için o da ölecek. Dünya (hayatı) dahi bir nefistir, âhiret suretine girmek için o da ölecek!” der.

Kabir Ziyareti ve  Katı Kalbler

Diğer taraftan, kabristanı ziyaret etmek ve oraya bir ibret mahalli olarak bakmak râbıta-ı mevt düşüncesi açısından bizim için faydalı olabilir. Ne var ki, günümüzde hayat tutkusu ve günlük meşgaleler insanları öylesine kuşatmıştır ki, mezarlardan ibret alan kimselere rastlamak pek zordur. Şahsen, kabristana çok gittim, sayısını bilemeyeceğim kadar cenaze teşyiine iştirak ettim; fakat, maalesef, kabirde sergüzeşt-i hayatını düşünerek, yarınki hesaplarıyla hayatının seyri arasında bir irtibat kurarak, bugünden yarına bakarak, orada bayılasıya ağlayan bir insan gördüğümü hatırlamıyorum. Hazreti Osman, mezarlığa uğradığı zaman nefes alamayacak hale gelinceye kadar hıçkıra hıçkıra ağlarmış. Vefat edenlerin aile fertlerini ve akrabasını ağlarken görmüşümdür; fakat, orada ahiret mülahazasıyla Hazreti Osman gibi bayılacak kadar ağlayan bir mü’min gördüğümü söyleyemem. Demek ki, üzerimizde kalın bir gaflet perdesi var; o perde o esnada bizim de devrilebileceğimizi ve bir çukur da bizim için kazılabileceğini içimizde derince duymamıza mani oluyor. Bundan dolayı, hayatın kadr u kıymetinin bilinmesi, bu dünyanın ölümlü olduğunun vicdanda duyulması ve insanların kabre doğru yol aldıklarının daha açık görülmesi açısından hastahanelerin daha tesirli olduğunu düşünüyorum. Kanaatimce, herkes zaman zaman bir hastahaneye gitmeli, hasta ziyaretinde bulunmalı, imkanı varsa onlara yardım etmeli; bu arada elinde idrar torbasıyla dolaşanların ya da arada bir dolaşma imkanı da bulamayarak hep bir makinaya bağlı kalan insanların haline ibret nazarıyla bakmalı; inleyen insanları dinlemeli, onların inlemelerinde ve ahiret endişelerinde ölümü duymaya çalışmalı.. ve bu sayede kendi içinde de o râbıta-ı mevt mülahazasını geliştirmeli.

Bu arada, sorunuzda yer alan, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında aldanmama meselesini sadece râbıta-ı mevte bağlamamalı. Evet, râbıta-ı mevt mevzuu Rekâik’te birinci fasıldır; fakat, onun ötesi de vardır. Ölümle beraber hatırlanan ve onunla beraber inanılması gerekli olan esaslar mevcuttur. Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir; öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabaya kavuşmak için bir vesile ve ebedî saadete girmeye bir vasıtadır. O, ehl-i dalâlet için ise zulümat-ı ebediye kuyusudur. Bundan dolayı, ölüm ve ötesi bütün enginliğiyle anlatılmalı, ölümden sonra başlayan hayatın ebedi saadete dönüşmesi için -fırsat varken- her mesele getirilip ölüme dayandırılmalı ve insanlar ona hazırlıklı hale getirilmeli; hatta ahiret semereleri nazara verilerek herkesin gönlünde ötelere karşı bir iştiyak ve vuslat arzusu hasıl edilmeli. Sohbetler hep bu türlü mülahazalar etrafında cereyan etmeli ve herkes “Ölümlüyüz; biz de öleceğiz; bu akşam son akşamımız, bu gece son gecemiz olabilir” mülahazalarıyla nefes alıp vermeli.

Günah Deryasına Batmamak İçin

Fakat, unutulmamalıdır ki, sadece ölümü nazara vererek “Arkadaşlar dünyaya meyletmeyelim, dünyanın câzibedar güzellikleri bizi aldatmasın; başımız dönmesin.” demek insanları dünyevîliklerden uzaklaştırmaya yetmez. Bir münasebetle arz ettiğim gibi, Kur’an-ı Kerim insanın letâifinden hiçbirini ihmal etmeden hepsine birden seslenir. Çünkü Kur’an, insanı küllî bir nazarla ele alır; kuşatıcı bakışıyla onun bütün duygularına birden hitap eder. Aklı doyururken kalbe de muhtaç olduğu gıdayı verir. Onu bedeniyle değerlendirirken, ruhunu da gözardı etmez. Aynen öyle de, insan bütün iman erkânını birden benimserse, iman esaslarının hepsini hazmederse, ancak o zaman dünyevî hiçbir güzellik onun bakışını bulandıramaz.

Yine Hazreti Üstad’ın sık sık vurguladığı üzere, ulûhiyet, risalet ve ahiret gibi iman esasları arasında hakikatte telâzum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücut ve sübutu, ötekisinin de vücut ve sübutunu gerektirir. Birisine iman, ötekisine de imanı icab ettirir. Dolayısıyla, sadece ölüm üzerinde durur ama uluhiyet mülahazasını nazara vermezseniz; esmâ-yı ilâhiye ile müsemmâ ve sıfât-ı Sübhâniye ile mevsuf Zât-ı Ecell-i Âlâ’yı kendine has mahiyet-ü nefsi’l-emriyesiyle bilme, bildirme ve marifete erme gayretinde olmazsanız, ölümü de sağlam bir temele bina edemezsiniz. Nihayet ölüm de, aklî, hissî ve vahye bağlı yanlarıyla O’nun esmâ-yı ilâhiyesine ve sıfât-ı sübhâniyesine dayanmaktadır. Kaldı ki, O’nu bilmede bizim ışık kaynaklarımız sayılan bütün isimler ve sıfatlar Zat-ı uluhiyeti tam olarak kavramaya yeterli değildir. İnsan, esmâ-yı hüsnânın gölgesinde ancak yine O’nun dileyip murad ettiği kadar Zât-ı Sübhânî hakkında bilgi ve mârifet sahibi olabilir.

Bundan dolayı, râbıta-ı mevtle beraber, çok sağlam bir uluhiyet mülahazası üzerinde de durulmalı, muhavere mevzuları sürekli sohbet-i Cânan etrafında örgülenmelidir. Allah’ın insanın kalbine bakmadığı bir an yoktur. Cenab-ı Allah bütün insanların kalblerine her an nazar etmektedir. O bütün varlığı her şeyiyle muhittir. Hiçbir mahluk, O’nun sıfatlarının ihatası dışında kalmaz. O her şeyden haberdar olduğu gibi, bizi ve amellerimizi de görmektedir. İşte, gönülleri bu mülahazalarla doldurmazsanız, ölüme, haşre, mahşere, hesaba, mizana, Cennete ve Cehenneme iman meselesini de sağlam bir zemine oturtamazsınız. Aynı hususu, peygamberlere, kitaplara ve meleklere iman gibi imanın diğer rükünleri için de düşünebilirsiniz. Yani, rabıtâ-ı mevtin ve öldükten sonra dirilmeye imanın getireceği faydaları temin edebilmek için erkân-ı imaniyenin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Ölüm ve ölüm ötesini hatırdan çıkarmama böyle küllî ve tahkikî bir imana bağlıdır. Zaten, Bediüzzaman hazretleri de, hakiki ihlasa ulaşmak ve onu muhafaza etmek için râbıta-ı mevtle beraber iman-ı tahkikînin hasıl ettiği kalb huzuru ve marifet-i Sâni’den kaynaklanan nurlar sayesinde Cenab-ı Hak’la münasebet içinde bulunmak gerektiği üzerinde durur.

İşte, ancak diğer iman esaslarıyla takviye edilmiş bir râbıta-ı mevt ve ahiret düşüncesi sayesinde dünyevî arzuların önünü kesmek mümkün olabilir. Meseleyi bu bütünlüğüyle ele almayanlar, içine girdikleri bataklıkta boğulabilirler. Geleceğin dünyası onların başını döndürebilir. Dolayısıyla, dünyevî güzellikler ve maddî imkanlar karşısında başımızın dönmemesi ve bakışlarımızın bulanmaması için Cenâb-ı Hakk’a çok güçlü bir intisabla bağlanmalıyız. O’nunla münasebetimiz çok kavî olmalı, her şeyde O’nu görmeli, O’nu duymalı, hep O’nunla oturup kalkmalı ve hiçbir an O’nsuz olmadığımızı düşünmeliyiz. Farkına varmadığımız bir şekilde sürekli deşarjlar yaşadığımızı hatırdan çıkarmamalı; çarşı-pazarda, vazife yaptığımız okulda, cadde ve sokakta, hatta kendi evimizde metafizik gerilim açısından kırılmalara maruz kaldığımızı göz önünde bulundurmalı; muamelelerimizde haram-helal mevzuuna gereken hassasiyeti gösteremediğimizden ve bazen de yediğimiz, içtiğimiz, konuştuğumuz şeylere dikkat etmediğimizden dolayı kalbimizi, midemizi, ağzımızı ve gözümüzü kirlettiğimiz endişesiyle iki büklüm olmalı ve bütün bu menfîlikleri izale etmek için hemen her fırsatta bir hayırhahın sözlerine kulak vermeli ya da bulunduğumuz yerleri hayırhahlar meclisi haline çevirmeli ve bizi marifet şualarıyla aydınlatacak konular etrafında sohbet etmeliyiz. Dünyaya ait bazı işleri müzakere ederken bile, öncelikle ilim ve irfanımızı artıracak, içimizde ihsan şuurunu canlı tutacak meseleler hakkında konuşmalı; diğerlerini birer istidrâdî mevzu haline getirmeli ve esrâr-ı uluhiyet paketine sarılı dolaylı konular olarak değerlendirmeliyiz. Bu şekilde davranıp sürekli Cenâb-ı Hakk’a teveccüh ederek manevî yanımızı güçlendirirsek, bazı evliyânın denizde batmadan yürüdükleri gibi, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz de zamanımızın günah deryalarına batmadan ahirete yürüyebiliriz.

Yüzleşme

Herkul | | KIRIK TESTI

SORU: Herkesin kendi nefsini karşısındaki bir kanepeye oturtup, sonra da insaflı, hâzık ve rasyonel bir hekimin hastasını muayene etmesi gibi onu sorgulaması gerektiğinden bahsediliyor. Nefsi sorgularken insaflı, hâzık ve rasyonel olmayı nasıl anlamalıyız?

CEVAP: Mü’minin, yapıp ettiklerini hemen her gün gözden geçirip hayırlı faaliyetlerini ve güzelliklerini şükürle karşılaması; inhiraflarını ve günahlarını da istiğfarla gidermeye çalışması; bu şekilde sürekli nefsiyle hesaplaşması, kendi kendini sorgulaması ve her zaman muhâsebe duygusuyla dopdolu yaşaması gerekir. Bazen “insanın kendiyle yüzleşmesi”, bazen “nefsin sorgulanması” ve bazen de “nefis muhâsebesi” olarak isimlendirdiğimiz bu amel, insanın arzularını, hırslarını ve davranışlarını denetlemesi, doğru veya yanlışlarını vicdanının süzgecinden geçirip bir değerlendirmede bulunması şeklinde gerçekleşir.

Hakikî bir mü’min ömrünü nefsiyle mücâdele ederek sürdürür. Kalbine uğrayan hâtıralara ve kafasından geçen düşüncelere bile parola sorar. Her işinde nefsânîliğini aşmaya çalışır; çok defa en güzel ve en mâkul davranışlarından dolayı bile kendi kendini sorgular. Her akşam eksik ve yanlışlarını bir kere daha gözden geçirir; her sabah hatalarını giderme, ahiret hesabına kaçırdığı fırsatları telafi etme ve ötelere azık hazırlama azmiyle hayata açılır.

Tirmizî’de geçen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehayâ) en büyük mahkemede hesaba çekilmeden önce dünyadayken sık sık nefsi sorgulamayı akıllılık ve mü’minlik emaresi olarak zikretmiş; Hazreti Ömer Efendimiz de Allah Rasûlü’nden işittiği bu hakikati farklı bir üslupla seslendirerek şöyle buyurmuştur: “Ahirette hesaba çekilmeden evvel kendinizi hesaba çekin. Ötede amelleriniz tartılmadan önce burada kendiniz tartın. En büyük arz ve mahkeme için şimdiden gerekli hazırlıklarınızı yapın. Bilin ki, o gün huzura alındığınızda size ait hiçbir şey gizli kalmayacak ve bütün sırlarınız bir bir sayılıp dökülecektir.”

Karşı Kanepedeki Nefis

Dolayısıyla, Allah’a ve ahiret gününe inanan bir insan, yanlışları ve doğruları, hataları ve isabetli tavırları, kaybettikleri ve kazandıkları zaviyesinden her gün bir kere daha nefsiyle yüzleşmeli ama bunu kötülük ve fenalıklarını deşeleyip kendini aşağılamak suretiyle yapmamalı; aksine, nefsini karşısındaki bir kanepeye oturtup, onu “rasyonel, insaflı ve hâzık” bir hekimin hastasını muayene etmesi edasıyla sorgulamalıdır.

Evet, nefsiyle yüzleşen insan, evvela onu farklı bir varlık gibi görüp muhatap almalı, onun hakkındaki tenkitlerini, takdirlerini dile getirmeli ve onun cevaplarını dinlemelidir. Sonra da ortaya konan düşünceleri, tevcih edilen soruları, nefisten gelen itirazları veya kabulleri bir hakeme arz etmeli ve onun değerlendirmelerine kulak vermelidir. İşte o hakem, olsa olsa insanın en doğru söyleyen sistemi, yani vicdanı olabilir. Bundan dolayı, nefis muhâsebesinde vicdanın sesini dinlemek, onun ölçülerini esas kabul etmek ve nihaî kararı ona tasdik ettirmek gerekir.

Nefsi ele alırken ve onu değerlendirirken akla uygun, ölçülü ve hesaplı davranarak onun mahiyetini de göz önünde bulundurmak icap eder. Nefis mekanizması, her türlü şehevî arzu, istek ve kaprislerden; bazı hikmetlerle belli gayeler için insana verilen kin, nefret, öfke, hiddet ve inat gibi duygulardan meydana gelmiştir. Bundan dolayı, dünden bugüne ruhun “terbiye”sinden ve kalbin “tasfiyesi”nden bahsedilirken nefis için de “tezkiye” ifadesi kullanılmış; nefsin tabiatında bir kirlilik bulunduğu için onun saflaştırılıp özüne döndürülmesi söz konusu edilmemiş ve “nefis tasfiyesi” denmemiştir. Nefis kendi konumunda değerlendirilerek, onun kirlerinden temizlenmesi ve ondaki şerre açık istidat ve temayüllerin hayır hesabına kullanılır hale getirilmesi hedeflenmiş; bu da “nefis tezkiyesi” tabiriyle ifade edilmiştir. 

Diğer taraftan, nefis; kibir, gurur, bencillik, haset, kin, öfke, düşmanlık.. gibi şeytanî hususiyetlerine rağmen, onu kalb ve ruhun arkadaşlığına yükseltebilecek önemli bir potansiyeli de özünde taşımaktadır. O, ciddi bir seyr u sülûkla şeytanî hususiyetlerinden birer birer sıyrılabilir; üzerindeki cismâniyete ait zulmetleri arka arkaya yırtıp emmârelikten kurtularak, levvâme, mülheme, mutmainne, râdiye, mardiyye ve sâfiye gibi mertebelere sıçramak suretiyle müzekkâ (temizlenmiş) hale gelebilir. Ayrıca nefis, insandaki metafizik gerilimi tetikleyen çok önemli bir unsur sayılır. O, insanı sürekli uğraştırır; onun gaflete düşmesine asla fırsat vermez ve insandaki mücadele azmini biler. Onun içindir ki, insanı sadece mânâ yönüyle ele alıp terbiye etmek veya onu vicdan mekanizmasından ibaret kabul ederek yalnızca ruh terbiyesi ve kalb tasfiyesiyle meşgul olmak yeterli değildir. Aynı zamanda, nefsin tezkiyesi ve insana verilen negatif duyguların da hayır istikametine çevrilmesi gerekir.

Ne var ki, Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle, nefs-i emmâre, levvâmeye veya mutmainneye inkılâp etse bile onun tesiri hiçbir zaman bütün bütün yok olmaz. Çünkü o, silâhlarını ve cihâzâtını sinirlere, hassasiyetlere ve çeşitli mevzulardaki aşırı titizliğe devreder; onlar da onun vazifesini âhir ömre kadar sürdürürler. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun tesirleri yine görünür. Bu hususa dikkat çeken Üstad hazretleri der ki, “Ben bir zaman enaniyetini bırakmış ve nefs-i emmaresi kalmamış büyük evliyanın da şiddetli bir surette nefs-i emmareden şikayet ettiğini gördüm, hayrette kaldım. Sonra kat’î bildim ki, âhir ömre kadar mücahede-i nefsiyenin sevabdar devamı için, nefs-i emmarenin ölmesi üzerine onun cihazatı damarlara ve hissiyata devredilir, mücahede devam eder. İşte o büyük evliyalar, bu ikinci düşmandan ve nefsin vârisinden şikayet ederler.”

Kur’an-ı Kerim, Hazret-i Yusuf’un kıssası münasebetiyle nefse itimat edilemeyeceğini açıkça dile getirir ve Zeliha’nın “Doğrusu, ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet edip korudukları hariç, nefis daima fenalığı ister, kötülüğe sevkeder. Şüphesiz Rabbim gafurdur, rahimdir (affı ve merhameti boldur).” (Yusuf, 12/53) dediğini nakleder. Müfessirler arasında, bu ifadenin, Hazret-i Yusuf’a ait olduğu kanaati daha yaygındır. Fakat, bu sözü, nefsini tezkiye etmemeye matuf olarak Hazret-i Yusuf’un söylediğini farz etmek uygun düşse bile, peygamberlerin doğuştan nefs-i mutmainne sahibi oldukları ve Yusuf Nebi (aleyhisselam) için de nefs-i emmareden bahsedilemeyeceği düşünülünce; ayrıca, ayetin siyakına bakılınca Zeliha’nın söylediğini kabul etmek daha doğru olsa gerektir. Zira söz konusu ayette, Zeliha’nın konuşmasından sonra başka bir kâil, yani sözü söyleyen açıkça belirtilmemiştir; bu da onun sözünün devam ettiğini gösterir. Haddizatında, bu söz kime ait olursa olsun, asıl üzerinde durulması gereken mesele, Kur’an’ın onu nazara vermiş ve nefs-i emmareye itimad edilemeyeceğini bildirmiş olmasıdır.

Demek ki, bu mevzuuda sürekli teyekkuzda olmak, hep titiz davranmak ve asla nefse güvenmemek lazımdır. Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Tezkiyesiz nefs-i emmâresi bulunmak şartıyla, kendi nefsini beğenen ve seven adam başkasını sevmez. Eğer zâhirî sevse de samimî sevemez; belki ondaki menfaatini ve lezzetini sever. Daima kendini beğendirmeye ve sevdirmeye çalışır. Ve kusurunu nefsine almaz, belki avukat gibi kendini müdafaa ve tebrie eyler.” İşte, nefsi karşı koltuğa oturtup ona bazı sorular tevcih ederken, onu bu yapısı ve cibilliyetiyle ele almak gerekir. O, kendi cibilliyeti istikametinde tezkiye edilmez ve serbest bırakılırsa mütemerrid bir karaktere bürünür. Fakat, arz etmeye çalıştığımız hususiyetleri gözetilerek rasyonel bir şekilde ele alınıp tezkiyeye tâbî tutulursa, o zaman da, bir farklılaşma yaşar, hayvâniyet ve cismâniyet üstü bir mahiyete ulaşır; artık, ruha ve kalbe bütün bütün zıt olmaz.

Muhasebede de İnsaflı Olmalı

Bir diğer husus; insan kendiyle yüzleşirken, nefsiyle hesaplaşırken ve bir manada onu masaya yatırıp analitik bir mülahazayla ona bakarken çok insaflı olmalı; merhamet ve adâlet dâiresinde hareket etmeli; her hak sahibine hakkını vermesi gerektiği gibi nefsinin hakkına da riayetkâr davranmalıdır. Muhâsebede de hakkı gözetip adâletten ayrılmama esastır. Her insan, kendi seviyesine göre nefsini sorgulamalı; ona yönelttiği isteklerinde kendi kemalât eşiğini ölçü edinmeli; ondan tabiat üstü beklentilere girmemelidir ki dini zorlaştırmış, omuzuna yüklediği ağırlıkların altında kalmış ve ümitsizliğe düşmüş olmasın.

Başka bir münasebetle arz ettiğim, Ebu’d-Derdâ ile Selman-ı Farisî efendilerimiz arasındaki konuşmada da aynı hususa işaret vardır. Hazreti Selman, sürekli oruç tutan, yatağa hiç girmeyen, neredeyse gecenin tamamını kıyamda geçiren Ebu’d-Derda hazretlerine Peygamber Efendimizden işittiği şu nasihatı hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Evet, İslam’da ruhbaniyet yoktur; o insanı bütün mahiyetiyle değerlendirir. Yogiler gibi yemekten-içmekten tamamen uzak duranlara, aylarca aç-susuz kalanlara ve Allah’ın helal kıldığını yasaklayanlara, “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı o güzel ve temiz nimetleri kendinize haram kılmayın, haddi aşmayın! Çünkü Allah, haddini aşanları asla sevmez. Allah’ın size rızık olmak üzere yarattığı şeylerden helal ve temiz olarak yeyin! Kendisine iman ettiğiniz Allah’a karşı gelmekten sakının!” (Mâide, 5/87-88) der; müntesiplerine denge, itidal ve istikamet telkin eder.

İmam-ı Birgivî’nin “Tarikat-ı Muhammediye” isimli kitabına “Berika” adıyla bir şerh yazmış olan İmam-ı Hadimî, ya kendi başından geçen veya başkasından naklettiği misalî bir mahkeme hadisesini anlatır. Hadiseyi yaşayan insan her kimse, onu, “hakkında şikâyet var” diye mahkemeye çağırırlar. Mahkeme salonunda, bir köşeye büzülmüş, pusmuş, acayip kılıklı, tanımadığı birini görür. O tuhaf davacı, “Bu zat, benim hakkımı vermiyor; yemiyor, içmiyor, yatmıyor” diye şikâyetlerini sıralayınca, davalı, onun kendi nefsi olduğunu anlar. Mahkeme heyeti, “Bu senden şikayet ediyor; tabiatını ve genel durumunu hiç hesaba katmadan, kendi kafana göre onu bazı şeylere zorluyormuşsun.” manasına gelen sözlerle dava konusunu açıklığa kavuşturur. O zat, “Fakat, beni Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışan, sürekli günahlara çağıran ve adeta helâkimi hazırlayan budur, nefsimdir.” diyerek savunmasını yapar ve mahkemeyi kazanır. Gerçi, şikayet etmek nefsin şiarıdır; onun heva ve heves yörüngeli şikayetlerine kulak vermemek gerekir. Ne var ki, ona karşı muamelelerde de insafı elden bırakmamak esas olmalıdır. 

Ayrıca, nefsi sorgularken, içinde yaşadığımız şartları da hesaba katmak icap eder. Evet, nefse yüz vermemek ve onu asla şımartmamak gerekir. Bu açıdan, içinde neş’et ettiğimiz iman ve İslam atmosferi, Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği dine ve imana hizmet etme zemini çok büyük bir avantaj olarak görülüp, bu büyük nimet karşısında nefislerimizin şikayet etmeye kat’iyen hakkı olmadığı düşünülebilir. Fakat, dünyanın hal-i hazırdaki durumu ve çok kötü olan şartların dini hassasiyetleri korumaya mani bulunduğu da mülahaza dairesine alınmalı; özellikle öğretmen, üniversite hocası, doktor, vs.. gibi hayat-ı içtimaiyede bir vazife gören, mecburen çarşı ve pazarın, cadde ve sokağın isine-pasına bulaşan insanların hali de kendi şartları içerisinde hesab edilmelidir. Bir insanın bu şartları gözetmeden nefsini hesaba çekmesi, bir yönüyle, ona tabiatının üstünde bir teklifte bulunması ve onu ‘teklif-i mâlâyutak’a maruz bırakması manasına gelebilir. İşte o durumda nefsin şikayet etmeye hakkı olabilir; hatta nefsine insafsızca yüklenen insanın davayı kaybetme ihtimali de vardır.

Dolayısıyla, insan, her mes’elede olduğu gibi, muhâsebede de ölçülü ve dengeli davranmalıdır. Her şeyden önce, muhâsebenin yeis ağırlıklı olmamasına çok dikkat etmelidir. Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem), “Bu din kolaylık üzere vaz’ edilmiştir. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; galibiyet mutlaka dinde kalır” şeklindeki beyanı da bu konuda bize önemli bir ölçü vermektedir. Öyleyse her fert, kendiyle yüzleşirken nefsini levmetme çıtasını sorumluluklarının altında ezilmeme ve yenik düşmeme sınırında tutmalıdır. Bu sınır, her insanın manevî hayatına ve Cenab-ı Hak’la münasebetine göre çeşitlilik arz eder; onu da en doğru şekilde herkesin kendi vicdanı belirler.

Ey Gafil, Uyuma!..

Nitekim, ebrâra sevap kazandıran öyle mes’eleler vardır ki, mukarrebîn için onlar günah sayılmaktadır. Bu itibarla da ebrâr kendi mesuliyet anlayışları açısından, mukarrebîn de onlara has muhâsebe enginliği zaviyesinden nefis sorgulamasında bulunmalıdırlar. Mesela, bir insanın gece yarısı kalkıp “Seven sevdiğinin yanına gitti; aşık maşukuyla buluştu; Rabbim, ben de Sana geldim” diyerek sabaha kadar gözyaşları içinde namaz kılması takdire değer bir ameldir. Fakat bu amel mukarrebînden bir kula âitse, o bu amelinin muhâsebesini kendine göre yapacak ve belki de şöyle diyecektir: “Gece boyunca manevî füyuzatla dolup taştım; gözyaşlarımla yanaklarımı yıkadım. Fakat, acaba amelimdeki gaye ve hedef bu manevî füyuzatı yakalamak mıydı? Yoksa, o tatlı dakikalarla alacağım her şeyi alıp ahiret azığımı tükettim mi?” İşte, bu da bir muhâsebe ve nefsi sorgulamadır; ama has dâirede ve bazı insanlara mahsus bir mülahazadır. Henüz gece namazını hayatının çok önemli bir parçası haline getiremeyenler için böyle bir muhâsebe teklifi, ifrattır ve onların omuzuna altından kalkamayacakları bir ağırlığı yüklemektir. Belki ikincilerin muhâsebesi, gece namazına temadi üzerinde dönecek; onlar yaz-kış, uzun geceler-kısa geceler ayırımı yapmadan teheccüd namazına devam etme hakkında nefislerini sorgulayacak; bu konudaki tembellik ve tenperverliklerini asla affetmeyip İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Kalk ey gafil, uyuma” diye kendilerine seslendiğini duyar gibi olacaklardır. Ben, ne zaman onun şiirini okusam, sanki o heybetli sesini duyuyor gibi olur ve adeta “Uyuma!.” diye inlediğini işitirim:

Ey dîde nedir uyku, gel uyan gecelerde
Kevkeplerin et seyrini, seyrân gecelerde
Bak hey’et-i âlemde, bu hikmetleri seyret,
Bul Sâni’ini, ol âna mihman gecelerde
Çün gündüz olursun nice ağyar ile gafil
Koy gafleti dildârdan utan gecelerde

Dil, Beyt-i Hudâ’dır, ânı pak eyle sivâdan
Kasrına nüzul eyler o Sultan, gecelerde.

Evet, kulluk devam ister; ibadetlerinde bir kesintinin olması, nurlu gecelerine bir fasılanın girmesi laubaliliğe delalet eder. Ne kadar ara vereceğin mevzuunda hükmü kim söyleyecek? Kaç dinlenme faslı yaşayacağına kim karar verecek? Yoksa, bu meselede hakemlik nefse mi ait? Şayet, hakemliği nefse kaptırmışsan, artık onun elinden kurtulman ve yeniden toparlanman çok zor olacaktır. Öyleyse, “Gel uyan gecelerde”; evrâd u ezkârını ihmal etme, Allah’la münasebetini kavi tut! O’na yakın olmak için bazı vesileleri değerlendiriyorsun; namaz kılıyor, rükua gidiyor, secdeye varıyor ve el açıyorsun. Niçin bunları daha derin eda etmek için geceleri de değerlendirmeyi düşünmüyorsun? İşte, bütün bu mülahazalar da belli bir seviyenin insanları için muhâsebe solukları ve nefisle yüzleşme ifadeleridir.

Meselenin bir diğer yanı da, temâdi (sürüp gitme) ve sürekliliktir. Nefis tezkiyesi adına ne yapacaksak, onu mütemadi yapmamız gerekir. Kalbimizi ve ruhumuzu sürekli beslememiz icap eder. Hayatımızda inkıtaya asla meydan vermeden, Bediüzzaman hazretlerinin ifadesiyle, dua ve tevekkülle meyelân-ı hayrı güçlendirmemiz; istiğfar ve tevbe ile de meyelân-ı şerrin kökünü kesmemiz lazımdır. Günahlarımız karşısında sürekli tir tir titrememiz ve devamlı sevap iştiyakıyla gerilmemiz iktiza eder.

“Kulum, seni Affettim!”

Şahsen, bir insanın hata, kusur ve günahlarını yazıp kaydetmesine taraftar değilim. Onları herkes kendi zihnine yazmalı; başka kimseye açmamalı. Melekler bile bilmemeli hata ve günahları. Onları sadece gizli-açık her şeye nigehban bulunan Allah bilmeli. O’nun rahmeti geniştir. Kim bilir, bir hadis-i şerifin işaret ettiği gibi, Cenab-ı Hak kulunu karşısına alır, günahlarını itiraf ettirir: “Şunu, şunu yaptın ama bunları ketmettin, gizledin. Yani, açıktan açığa günah işleyen ve günahlarından hiç sıkılmayan fasık u facir değildin, muvakkat isyanlarının hicabını yaşıyordun. O gün sen setrettin, ben de bugün seni affediyorum.” der. İşte, ahirette “Setrettin, setrettim; kulum, seni affettim” hakikatini duymak ve öyle bir avantajı kaçırmamak için, yazmak suretiyle hata ve günah listesi yapılmasını uygun bulmuyorum. Bununla beraber, bir insan, hayatın bir basamağında, yirmisinde, otuzunda ya da kırkında, bir gününü ayırıp çocukluğundan o güne kadar yapıp ettiklerini tek tek yazsa; bütün hayatını gözden geçirip nefsini hesaba çekerek onun kötülüklerini bir bir saysa; fakat, bunu hayatının sadece o gününde yapsa, bu davranışı nefis muhâsebesi adına yeterli değildir. Çünkü, biz belki her gün, aklımıza gelen bazı şeylerle içimizi Cenâb-ı Hakk’a dökmeli; günahlarımızı tasrih etmeden, onları açıktan açığa söylemeden, kayda geçmelerine ve o kayıtların bizi zor durumda bırakacak şekilde karşımıza çıkmasına fırsat vermeden istiğfar etmeli; tevbe, inabe ve evbe kalelerine sığınmalıyız. Her gün bir kere daha kendimizle yüzleşmeli, hayatımızın muhâsebesini yapmalı ve nefsimizle hesaplaşmadan yatağa girmemeliyiz.

Bu zaviyeden el-Kulûbu’d-Daria gibi dua mecmualarına bakarsanız, Hak dostlarının evrâd u ezkârda mütemadi oldukları gibi, nefsi sorgulama ve istiğfarda da sürekliliği esas aldıklarını görürsünüz. Hazreti Ali (kerremallahu vechehû), Hazreti Üsame (radıyallahu anh), Muhyiddin İbn Arabî, Hasan Şazilî ve İmam Cafer-i Sadık gibi maneviyat aleminin sultanlarının “Üsbûiyye” adıyla andıkları ve haftanın her günü belli bir bölümünü okudukları hizibleri, virdleri, gece zikirleri, duaları, istiğfarları, istiâzeleri, tesbihleri, tehlilleri, salavat ve na’tları vardır.

Mesela; Hasan Basrî hazretleri, İstiğfar Üsbûiyyesini Cuma gününden başlatıp her gün bir bölüm okuyor. Bir hafta bitince tekrar başa dönüyor ve yine günlük hizbini sürdürüyor. Devamlı nefsini sorguluyor ve her gün defalarca istiğfar ediyor. Hizbine, Cenab-ı Hakk karşısında aciz, fakir ve muhtaç bir kul tavrıyla istiğfar ederek başlıyor.  Sonra salât u selam okuyor. O hazret, duanın kabulü için gerekli olan evsafı hâiz bir münacatta bulunuyor; öyle ki, onun her cümlesinde Hasan Basrî ufkunu görüyorsunuz. Nefsini en kötü bir adam gibi hesaba çekiyor; bir taraftan, hatanın en çirkinini yapmış ve günahın en büyüğünü işlemiş, böylece kalbî hayatını tamamen berbat etmiş ve ruh dünyasını bitirmiş bir insan gibi kendisine bakıyor ve çok içli sözlerle istiğfara yapışıyor. Diğer taraftan da, en büyük şefaatçi olan, kendisiyle teyid edilen ve ona dayandırılan her duaya kabul mührü vurduran, ama kendisi payandasız kabule karin bulunan salât u selama sığınıyor; af beratı almak için Allah Rasulü’nü şefaatçi yapıyor. Öyle ki, istiğfarı salât u selam, onu da yeni bir istiğfar takip ediyor ve Hazret sanki her istiğfarda nefsini bir kere daha tokatlıyor. Çok samimi bir şekilde Cenab-ı Hakk’a içini döktüğü aynı anda kendiyle yüzleşiyor, nefsiyle hesaplaşıyor.

Ömür Boyu Gözyaşı Cezası

Bir başka hak dostu, günahlar sebebiyle adeta dilinin tutulduğunu, emr-i ilahiye itaatsizliğin utancından dolayı iki büklüm olduğunu ve ne diyeceğini bilemez hale geldiğini, kulluğun hakkını verememe gafletinin şiddetiyle sesinin kısıldığını ifade ettikten sonra, Cenab-ı Hakk’a doğrudan ve vesilesiz seslenmeye yüzü olmadığını, onun için de, efendisi ve istinadgâhı kabul ettiği Abdülkadir Geylânî hazretlerinin Hak katında makbul ve kapıcı tarafından tanınan sesiyle rahmet kapısını çaldığını belirterek en samimi sözlerle içini döküyor. Öyle ki, münacaatının bir bölümünde, “Ey günah ve kusurlarla âlûde kullarını çokça bağışlayan Gaffâr ve ey günahkarların hata ve isyanlarını setreden Settâr! Benim günahlarımı da bağışla. Bütün çareleri tükenen, yolları daralan, yüzüne karşı kapılar kapanan, doğru yolda olanların izinde yürümek kendisine güçleşen, sayılı günleri geçip gitmekte olduğu halde nefsini gaflet meydanlarından, isyan vadilerinden, sefalet ve sefahet alanlarından bir türlü kurtaramayan şu aciz kuluna merhamet et.” diyor ve adeta “Bittim” diye inliyor.

Onları tanımayan, ruh enginliklerine vakıf olmayan ve onların muhâsebe ufkunun nerelere vardığını bilemeyen nâdanlar, bu yakarışları işitince, “Bu adam ne günahlar işlemiş ki böyle; ben o günahlara girmediğime göre bu sözleri söyleyemem” diye düşünebilirler. Oysa, bu sözler mukarrebînin gönül ızdırabını ifade etmektedir. Onlar, bizim sevap vesilesi saydığımız ve fazilet olarak kabul ettiğimiz pek çok söz, fiil ve davranışı kendi ufukları itibarıyla günah saymaktadırlar. Biz şu toplum içinde hiçbir şey yapmasak, sadece bir kere sokağa çıkıp evimize girsek, onların günah sayıp ömür boyu ağladıklarının kat kat fazlası masiyete bulaşmış oluruz. Gelin görün ki, o hak dostlarının gözleri bir an masivaya kaysa, onlar ömür boyu gözyaşı döker; o hatadan dolayı ölüm döşeğinde bile ızdırap çeker ve nefislerini sürekli levmederler.

Nefsi sorgularken dikkat edilmesi gereken son bir husus da, sahasını gereği gibi öğrenip işinin ehli haline gelen, mâhir ve mütehassıs bir doktor tavrıyla ona muamelede bulunmaktır. Bağırıp çağırmadan, nefsi bütün bütün arsızlaştırmadan ve kırıp dağıtmadan, içine düştüğü vartadan kurtarma niyetiyle ona yaklaşmak tedavi adına çok önemli bir adımdır. Aslında, bedenî rahatsızlıklarda bir hekimin rehberliği istikametinde tedavi, perhiz ve diyet ne ise, hâzık bir hekim gibi nefis muhâsebesinde bulunmak ve onun tezkiyesi adına gerekenleri yapmak da aynı şeydir. Bedene ait hastalıklarda, tabibin tavsiyeleri esas alınması gerektiği gibi mânevî rahatsızlıklarda da bir kâmil mürşidin öğütlerini tutmaya ihtiyaç vardır.

Hastaya Göre Tedavi

Doktorların “Hastalık yok hasta var.” mülâhazasını nefis tezkiyesine de tatbik ederek, her insanın başlı başına bir âlem olduğu ve dolayısıyla her ferdin manevi rahatsızlıklarının tedavisinin de kısmen bile olsa farklı yöntemler gerektirdiği söylenebilir. Meselâ; cismaniyet ve bedenin baskısından kurtulamayan bir nefis için zühd çok önemlidir; ona kesben olmasa da kalben dünyayı ve içindekileri terk etme dersi verilmeli ve sürekli “terk-i dünya” telkininde bulunulmalıdır. Bütün himmet ve gayretini uhrevî hazlara ve füyüzat hislerine bağlayan bir insana her an Hakikî Matlûb, Hakîki Maksûd hatırlatılmalıdır. Yediği-içtiği mevzuunda laubali ve dikkatsiz davranan bir nefse, “Bu bir bardak çayı getirdiler ama burası bir vakıf binası; acaba bu çay nereden gelmişti, parasını kim vermişti? Ya bunu içmek benim hakkım değilse; ya bu başka birine ait bir paketten demlenmişse?” gibi sorular tevcih edilmeli ve nefis bu mevzuda sorgulanarak harama açık bir zeminden hemen uzaklaştırılmalıdır. Heva ve hevesine uymak için boş alanlar ve yalnız koylar arayan birinin önüne din-i mübin-i İslam’a hizmet etme ve onunla dirilme imkanları koyulmalı ve onun hayırlı insanlar arasında hayırlı faaliyetlerle meşgul olması sağlanmalıdır. Bir başkası, devrilmeden ayakta kalabilmek için iyi bir refike ihtiyaç duyuyorsa, onu da salih bir arkadaşla tanıştırmalı; yalnız kalıp cismanî arzulara dalmasına, o suçuna ceza olarak da bir şeytanın musallat olmasına ve “Kim Rahmanın hikmetlerle dolu olarak gönderdiği Kur’ân’ı göz ardı ederse, Biz de ona bir şeytan sardırırız; artık o, ona arkadaş olur.” (Zuhruf, 43/36) ayetinin tokatını yemesine fırsat verilmemelidir. Evet, nefse tedavi edici bir tavırla yaklaşmak ve öyle muamelede bulunmak lazımdır.

Eskiden şimdinin sağlık ocakları ve teşhis-tedavi merkezleri gibi manevî mualece merkezleri vardı. Oralarda hâzık hekimler bulunurdu. Onlar adeta birer insan sarrafıydı ve muhataplarını çehresinden okurlardı. Hemen herkesi durum, konum ve vaziyetinden, hatta kılık ve kıyafetinden, tavır ve davranışlarından bir bakışta teşhis eder, sonra da mâhir bir hekim gibi mualacede bulunur ve tedavi ederlerdi. Her insanı özel durumuna göre değerlendirir; onun arınması için ne türlü bir yoldan geçmesi lazımsa, öyle bir yoldan geçirir; tabiatına ve karakterine göre hususi bir tedavi usûlü uygulamanın yanısıra ona belli sorumluluklar da yükleyerek insan-ı kâmil olma ufkunu gösterirlerdi.

Maalesef, bugün o merkezleri ve o mâhir hekimleri bulmak çok zor. Manevî rahatsızlıkları tedavi edecek sağlık ocakları hiç yok denecek kadar az. Hatta, bir insanın acil muayeneye ihtiyacı olsa, onu götürebileceğiniz bir acil servis bile yok. Dahası, acil servis ya da tedavi merkezi zannederek başvurduğunuz yerde hastanızı daha kötü bir hale sokmaları muhtemel. Öyle ki, ruhî deprasyona girmiş, bir çeşit şizofreniye tutulmuş ve bir nevi paranoyaya yakalanmış bir insanı falan psikiyatri uzmanına gönderiyorsunuz; bakıyorsunuz ki, hastanız daha da fenalaşmış. Çünkü, hastanızı ona gönderirken seçici davrandığınız doktor bile, inançlı bir insan olmasına rağmen, Freud’çu mülahazalarla yaklaşıp hastanıza “Nefsinin gemini biraz serbest bırak, onun isteklerini yerine getir” diyebiliyor. Susuzluktan dudağı çatlayan hastaya deniz suyu içirerek onun ciğerlerini iyice kavurabiliyor; suya karşı ihtiyacını şahlandırabiliyor.

Bir Türk atasözünde; “Yarım hekim candan, yarım hoca da dinden eder” denir. Bu açıdan, nefsin sorgulanması, gemlenmesi, frenlenmesi ve “tezkiye” dediğimiz ameliyeden geçirilmesi için de hâzık bir hekime ihtiyaç vardır. O manevî tabib, farklı karakterlerin farklı tedavi usûlleri istediğini bilen, muhataplarını bütün husûsiyetleriyle tanıyan ve onları her zaman şefkatle kucaklayan bir sevgi ve müsamaha kahramanı olmalıdır. Zira, Niyazi-i Mısrî’nin hoş ifadeleriyle söyleyecek olursak:

“Mürşid gerektir bildire Hakkı sana hakka’l-yakîn
Mürşidi olmayanların bildikleri güman imiş
Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır,
Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş…”

Türkçe ve Gökteki Mahkeme

Herkul | | KIRIK TESTI

SORU: Bugün hemen herkes, konuşurken ya da yazarken çok sayıda ecnebi ve uyduruk kelime kullanıyor. Ayrıca, yurtdışında yaşayanların evlerinde, özellikle gençler ve çocuklar arasında yabancı dil tercih ediliyor. Bu hususu nasıl değerlendiriyorsunuz; dilimizi koruma mevzuunda neler buyurursunuz?

CEVAP: Dil, insanın eşya ve hâdiselere bakış açısını belirleyen en önemli bir unsurdur. Bir milletin dili, onun kültürüne ve değer ölçülerine bekçilik yapacak kadar güçlü değilse, o milleti teşkil eden fertlerin başka kültürlerin işgaline uğramaları ve zamanla da özlerini yitirip tamamıyla başka topluluklara benzemeleri kaçınılmaz olur. İnsan okuduğu kitaplar, zihnine yerleştirdiği bilgiler ve bildiği kelimeler vesilesiyle belli bir düşünce sistemine sahip olur. Fransızca ya da İngilizce gibi bir yabancı dile âşinâ olan kimseler, eğer ana dillerini çok iyi bilmiyorlarsa, zamanla yazılı ya da görüntülü vasıtalar sayesinde o dillerden süzülüp gelen düşüncelerin tesirine girer; Fransız ve İngilizler gibi duymaya, düşünmeye ve anlamaya başlarlar. Dolayısıyla, özümüzü muhafaza etmemizin ve kendimiz olarak kalmamızın şartlarından biri dilimizi kendine has özellikleriyle öğrenmemiz, onu düzgün kullanmamız ve korumamızdır.

Maalesef, dilimizi güzel kullanma, onun hususiyetlerini koruma ve daha çok gelişmesi, genişlemesi için çalışma mevzuunda hassas olduğumuzu söyleyemeyiz. Söyleyemeyiz; zira, öz değerlerimizin temsilcisi gibi gördüğümüz insanların bile sık sık uyduruk ya da yabancı kelimeler kullandıklarına şahit oluyoruz. Mesela, bu konuda çok dikkatli olması gereken bir insan, yerine göre “tanıtma”, “sunma”, “takdim” “temsil” “gösteri” ve “arz” gibi kelimelerden birini kullanabileceğine “prezantasyon” diyebiliyor. Gayet şirin ve tek hecelik “arz” kelimesiyle maksadını ifade edebileceği halde, dil zevkimiz açısından, çok sevimsiz ve oldukça çirkin olan, hatta şiirde yer bulamayacak kadar kaba duran bir kelimeyi telaffuz edebiliyor. Doğrusu, dilimizde çok güzel söz ve kelimeler bulunmasına rağmen, onları terkedip adeta kendinden kaçarak ve kendi değerlerine karşı saygısız davranarak acayip, tuhaf, yamuk-yumuk, eğri–büğrü ve bizim ağzımıza hiç yakışmayan kelimeleri kullananların hali ruhuma çok dokunuyor. O kadar ki, öz değerlerden kaçış saydığım böyle bir tavırdan dolayı hastalandığım ve belki bir gün boyunca kendime gelemediğim zaman olmuştur.

Ayrıca, yazılan makalelerde, ilmi toplantılarda sunulan tebliğlerde ve değişik mahfillerdeki konuşmalarda sanki yabancı kelime kullanmak mecburmuş ya da bilgi seviyesi onlarla ölçülüyormuş gibi, ecnebi tabir ve terkipler kullanılıyor. Farklı olma, az bilinen veya çoğu insanların bilmediği bir sözü söyleme, başarılı ve bilgili görünme gibi saiklerle, hiç gereği olmadığı ve pek münasebetsiz kaçtığı halde, başka dillerden alınan kelimeler istimal ediliyor. Aslında, böyle bir davranışı “lüks arayışı”, “fantezi” ve “kompleks” sözleriyle tarif edebilirim ama artık dilimize mal olmuş bulunsalar bile bu kelimeler de yabancı oldukları için bunlara karşı da tavır belirlemek gerektiğini düşünüyorum. Münasebetsiz bir laf ettiğimizde “özür dilerim, affedersiniz” dediğimiz gibi, ifade darlığına düştüğümüz yerlerde bu kelimelere başvurmak mecburiyetinde kalırsak, onları da “özür dilerim, affedersiniz” zeyilleriyle ortaya koymanın daha doğru olacağını zannediyorum. Evet, o türlü farklılık arayışları ve bilgiçlik taslama tavırları olsa olsa –bağışlayın– bir “kompleks”in neticesi olabilir.

Meselenin daha da vahim bir yanı var ki; o da, bir zamanlar dilimizi, onun namus ve haysiyetine uygun olarak kullanan insanlardaki üslûp değişikliği. Düne kadar gazete ve mecmualarda yazı yazan kimseler arasında, isim tasrih etmeyeceğim, çok berrak ve saf bir dil kullanan arkadaşlar vardı. Fakat şimdilerde bakıyorum ki, onlar da aynı cereyana kapılmışlar; genel akım karşısında onlar da dilleri mevzuundaki hassasiyetlerini yitirmişler ve artık gelişigüzel bir dil kullanıyorlar.

Gökteki Mahkeme

Gazeteyi neşre başladığımız ilk dönemde, hemen her fırsatta, dilimizi koruma konusunda hassas davranmamız gerektiğini vurgulamış ve bu hususta bazı arkadaşları ikaz etmiştim. Hatta, aradan bir iki sene geçmişti ki, bir rüya görmüş ve onun tesiriyle bir kere daha bu meseleye dikkatleri çekmiştim. Aslında o rüya esnasında uyku ile uyanıklık arası bir haldeydim. Beni, semada kurulan bir mahkemeye çağırdılar. Âlî bir divan kurulmuştu; gökte yapılan o duruşmada ben sanık sandalyesine oturtulmuştum. Bir aralık mahkeme reisi olan zat, “Dilinizi berbat ettiniz; bu dili çok kötü kullanıyorsunuz.” dedi. Bu sözlerle, mahkeme mevzuunun dilimizin bozulması olduğunu anlamıştım. Mahkemelerde atf-ı cürüm çok yaygındır; ben de işin içinden sıyrılmak için “Arkadaşlara defaatle söyledim; bu meselede hassasiyetle hareket ettiğim halde bazılarına laf dinletemedim; onlar, dilin canına okuyorlar!” dedim. Evet, rüya ile hüküm verilmez, rüyalar objektif değildir; fakat, onun tamamıyla boş ve manasız olduğuna da ihtimal vermiyorum.

Nasıl manasız ve boş olabilir ki; biz dinimizi korumanın yanı başında, dilimizi de korumak mecburiyetindeyiz. Dinî ve millî değerlerimizi dilimiz vesilesiyle tanıtıyor, dinimizi onunla anlatıyoruz. Türkçe dokuz asırdan beri bu topraklar üzerindeki halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu dilde herbiri birer cevher olan oturmuş kelimeler vardır. Onlara yüklenen çok derin manalar geçmişten geleceğe uzanan birer emanettir. Bugün konuştuğumuz dil, nesiller boyu sessiz sessiz hafızalarımıza yerleşen ve ruhlarımıza nakşedilen duygu ve düşüncelerin nakil vasıtasıdır; usta şair ve yazarların ortak gayretlerinin ürünüdür. Kim bilir bugüne kadar, nice söz üstadları, birer kuyumcu hassasiyetiyle, kelime cevherlerinden ne beyan incileri hazırlayıp bize armağan etmişlerlerdir. Neticede, yüzyıllarca süren bir cehd sayesinde inşa edilen bu söz âbideleri çok derin manalar kazanmıştır. Herbir kelime, bir sanat dalında, bir ilim sahasında veya teknik bir alanda özel olarak kullanılan bir terime dönüşmüştür. Mesela, vesikalandırmak, belgeye dayandırmak, sağlamlaştırmak, yazılı hale koymak ve bir kimse hakkında “bu emindir, buna güvenilir” demek anlamlarına gelen “tevsîk” kelimesi Hukuk’ta ayrı, gazetecilikte ayrı ve dini ilimlerde da daha farklı manalar ifade etmektedir. Fakat, öz lisanımızdakı bu enginliği göremeyenler ve bu derinliği nazar-ı itibara almayanlar, o olgun ve oturmuş kelimeleri kaldırıp atar ve yerlerine nesepsiz, pişmemiş, ham sözcükleri koyarlar. Onlar da Türkçe konuşuyor gibi bir hal sergilerler; fakat, –maalesef- öyle yalın, belirsiz ve silik bir üslûpla konuşup yazarlar ki, onlara ait metinlerin ne dediğini anlamakta çok zorlanırsınız.

Günümüzün insanı, bu üslûpsuzluktan ve dilimizi tahrip eden uydurulmuş kelimelerden dolayı kendi değerlerinden o kadar uzaklaştı ki, bize ait düşüncelerin çok zengince, çok dolgunca ve çok olgunca anlatıldığı kitaplara bile yabancı hale geldi. Bugünkü nesil bir Türkçe üstadı olan Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini bile anlayamıyor. Oysa, Arapça’da dahi onunkine denk bir tefsir yazılmamıştır; Hamdi Yazır’ın, kendisinden nakillerde bulunduğu büyük müfessir Fahruddin Razi’nin Tefsir-i Kebir’i bile Elmalılı’nın Hak Dini Kur’an Dili adlı eserinin çapına erişemez. Fakat, neslimiz o kıymetli eseri anlamaktan aciz olduğu gibi, Kâmil Miras, Ahmet Hamdi Aksekili, Babanzade Ahmed Naim, İzmirli İsmail Hakkı ve Şemsettin Günaltay gibi dil üstadlarının sözlerini ve Risale-i Nur Külliyatı gibi eşsiz eserleri anlamaktan da uzaktır.

Derisi Yüzülen Türkçemiz

İnsanımız ana diliyle yazılanları anlayamamaktadır; çünkü, dilin derisi yüzülmüştür. Cemil Meriç, Cevdet Paşa’nın eserinin sadeleştirilmesiyle alâkalı olarak, “Cevdet Paşa bir dil üstadı idi, onun kitabını sadeleştirmek suretiyle derisini yüzdü ve eseri berbat ettiler.” demiştir. Evet, bizim dilimizin de derisi yüzülmüştür. Bu dille oynayanlar, yabancı kelimeleri atma ve dili sadeleştirme bahaneleriyle onu bütün bütün bozmuş ve neslimizi kültürümüzün temel kaynaklarından uzaklaştırmışlardır.

Haddizatında, bizim dilimiz derinlik ve enginliğinin yanında oldukça sade ve anlaşılır bir dildir. Belli bir dönemde belki saray çevresinde ve aydın kimseler arasında ağdalı bir üslûp kullanılmıştır ama bizim dilimiz asırlarca halkın yüzde doksandokuzu tarafından anlaşılan, rahatlıkla konuşulan bir dil olagelmiştir. Hem Anadolu’da hem de Orta Asya’da herkes Yunus Emre’yi anladığı gibi Fuzuli’yi ve Seyyid Nigarî’yi de anlayabilmiş; hele halk şairleri şiirlerini herkesin bildiği sade bir ifade tarzıyla seslendirmişlerdir. Hatta o devirlerde din-diyanet adına yazılan kitaplar da çok sadedir. Mesela, Hacı Bayram Veli’nin önemli bir halifesi olan Mehmed-i Bican’ın “Muhammediye”sinde kavranması güç tasavvufî ifadeler ve yanlış anlamalara müsait sözler vardır; fakat, onun kardeşi olan Ahmed-i Bican’ın “Ahmediye”sine bakarsanız, onun halkın da kolayca anlayabileceği bir dil ve üslûpla yazıldığını görürsünüz.

Evet milletimiz, asırlar boyunca kendi dilini severek kullanmış, hergün onu biraz daha geliştirip genişletmiş ve kitlelerin zevkle okuyup dinleyecekleri, merakla ona yönelecekleri bir lisan hâline getirmiştir. Bugün de bu istikametteki gayretlere ihtiyaç vardır. Günümüzde bir kere daha, dilimize ait kelimelerin derlenip toparlanması, edebî nüshaların dikkatlice değerlendirilmesi, dilin kendi ruhuna uygun iştikak yollarının gözden geçirilmesi, aynı kökten farklı kelimeler üretme usûllerinin belirlenmesi ve asırlardan beri konuşula konuşula ince farklarıyla tam belirginleşen kelimelerin, deyimlerin yaygınlaştırılması mevzularında ciddi çalışmalar yapılması gerekmektedir. Bu konuda herkes kendi üzerine düşen vazifeyi eda ederse, öyle inanıyorum ki, binlerce senelik lisanımız, kendine has kural ve kaideleriyle, kendi iç mantığıyla çağımızın sesi, soluğu olacak; fevkalâde zengin, olabildiğine yumuşak, zevkle konuşulan ve sevilerek dinlenen bir dil olma keyfiyetini yeniden yakalayacaktır.

“Acaba biz bu mevzuda gerekli olan hassasiyeti gösterdiğimiz zaman senelerin ihmali neticesinde meydana gelen kocaman eğriyi düzeltebilir miyiz?” sorusu gelebilir akıllara. Kanaatimce, bu mesele bir yönüyle ubudiyet vazifesi gibi bir meseledir. Nasıl ki, fert fert herkes kullukla mesuldür; başka insanların namaz kılmaması bizden o sorumluluğu kaldırmaz; biz kendi yaptıklarımızın mükafatını alır, yapmadığımız şeylerden dolayı da hesaba çekiliriz. Aynen öyle de, biz dilimizi koruma ve onu düzgün kullanma hususunda önce ferdî olarak neler yapabileceğimize bakmalı; dili bir namus gibi bilerek iffetimizi koruma hassasiyeti içinde onu korumaya gayret etmeliyiz. Ayrıca, konuşurken sun’îliğe, tekellüfe ve zorlanmaya girmemeli; fakat, söyleyeceklerimizi en iyi şekilde ifade etmeye çalışmalı ve Türkçe’yi çok dikkatli kullanmaya özen göstermeliyiz. Maksadımızı “İşte, şey, falan..” türünden dolgu malzemeleriyle ve el-kol hareketleriyle değil, canlı ve düzgün bir lisanla ve âdetâ bir şiiriyet içinde ifade etme cehdinde olmalıyız. Zaten, güzel ve etkili biçimde konuşma ve yazma sanatı dediğimiz edebiyat, sadece yazı yazma ve söz söyleme ustalığıyla lâf ebeliği yapma ve beğenilen sözler üretme vasıtası değildir; o, söz söylemeyi sevimli hâle getirerek, gündelik dili en temiz, en nezih, en sevimli ve kalıcı malzemeyle beslemenin, süslemenin, zenginleştirmenin de bir vesilesidir. Öyleyse, evvela tek tek herbirimiz bu mevzuda hassas olmalı, bu güzel dili her yerde ve her zaman güzel kullanmaya çalışmalıyız.

Öyle Deme, Böyle De!..

Ayrıca, televizyon, gazete, radyo ve dergiler de bu istikamette kendi üzerlerine düşen sorumluluğun gereğini yerine getirmelidirler. Bunların hepsinde Türkçe’yi iyi bilen, dilin inceliklerine vakıf olan insanlar bulunmalı ve onlar köşe yazılarından haberlere kadar, hatta reklam metinleri de dahil, hemen her cümleyi dil açısından gözden geçirmelidirler. Sonra da ölçüsüz sorgulamalara girmeden ve kimseyi rencide etmeden yanlışları düzeltmelidirler. Ayrıca, dilimizin güzellik ve inceliklerini göstermek için farklı yollar arayıp bulmalıdırlar. Mesela, ayrı ayrı bölümler hâlinde Rabat’ta basılan ve cüz cüz neşredilen Lisanu’l-Arab adlı eserin yirmi cildi bana da gelmişti. Onda “Kul, Lâtekul – Öyle deme, böyle de” başlığı altında bir bölüm de yer alıyordu. O bölüm öyle hoşuma gitmişti ki, ondan mülhem benim gönlümde de, lügatleri önüme alıp dilimize girmiş nesepsiz kelimeleri bir bir işaretleyerek onların yerine bugüne kadar kullanılmış, pişmiş, oturmuş ve bütün incelikleriyle Türkçe’ye mal olmuş kelimelerin kullanılması gerektiğini gösterme arzusu hasıl olmuştu. Böyle bir çalışmayı, düne göre bugün daha geniş sahalara hitap etme imkanları bulunan gazete, dergi, televizyon ve radyo vasıtasıyla yapmak mümkündür. Televizyon ve radyoda yayınlanan en kısa temsilî oyunun senaryosu bile bu zaviyeden ele alınmalı; gösterilen dizi filmler vesilesiyle dahi dilimize hizmet etme niyeti her zaman canlı tutulmalıdır.

Diğer taraftan, tiyatro, roman ve hikayeler de dili doğru öğretme ve onu geliştirme gayesine matuf olarak değerlendirilebilir. Tiyatro, roman ve hikaye yazarları, bu konuda daha hassas davranarak neslimizin iyi yetişmesine çok büyük katkıda bulunabilirler. Mesela, her yazar kendi memleketine has kelime ve sözleri kullanarak onları topluma mal edebilir. Şahsen, mahallî diller ve lehçelerle alakalı sözlük çalışmalarını çok önemli, ciddi ve takdire değer gayretler olarak görüyorum. Değişik zamanlarda o tür sözlüklere de bakıyor, istifade ediyor ve orada geçen kelimelerin roman ve hikayelerde kullanılmasının da çok faydalı olacağını düşünüyorum. Daha önce, Erzincanlı bazı insanların duygu ve düşüncelerini kendi muhitlerinde kullanılan dille seslendirdiklerine şahit olmuş ve öyle bir faaliyetin de yararlı olduğunu görmüştüm. Aslında, bu mevzuuda da herkesin kendine göre bir gayreti olmalı; herkes yazı ve konuşmalarında kendi yöresinin şirin kelimelerine de yer vermeli. Belki, önceleri maksadını başka sözcüklerle anlatırken o kelimeleri de parantez içinde göstermeli; o şekilde bir kaç defa yaptıktan sonra da sözün gelişine göre doğrudan onları kullanmalı. Zannediyorum; böylece dilimize kazandırılması gereken çok güzel kelimelerin unutulup gitmesine engel olunur ve o kelimelerin hep diri kalması sağlanır.

Burada istidrâdî olarak şu hususu da arz edeyim: Yeni bir icadın sahibine o icadın kendisine ait olduğunu ispat etmek için verilen belgeye eskilerin ifadesiyle “ihtira beratı”, günümüzde de “patent” deniyor. İşte, radyo ve televizyon gibi bazı keşifler vardır ki, onları başkaları icad etmiş ve istedikleri ismi koymuşlardır. O isimleri değiştirmenin bir manası yoktur; televizyon ve radyo yerinde başka isimler kullanmak doğru değildir. Mesela, behçet hastalığını keşfeden doktor Türk’tür ve o hastalık o doktorun adıyla anılır olmuştur. Dolayısıyla, patenti başkalarına ait olan eşya için ille de farklı isimler aramak ve onları kendi dilimize göre isimlendirmeye çalışmak yersizdir. Bu manada, Türkçe’den İngilizce ve Almanca gibi yabancı lisanlara geçen çok sayıda kelime olduğu gibi onlardan bize geçmiş bazı kelimelerin olması da gayet tabiidir.

Güzel Konuşma

Diğer taraftan, dilimizin güzel öğrenilip öğretilmesi ve korunması meselesinde hükümeti, devlet müesseselerini ve mahallî idarecileri de çok büyük vazifeler beklemektedir. Tarihî ve edebî eserler değerlendirilerek dilimize ait kelimelerin derlenip toparlanması, iştikak usûllerinin belirlenmesi, milletimize mal olan kelime ve deyimlerin yaygınlaştırılması mevzularında en önemli görev devlet müesseselerine ve Türk Dil Kurumu’na düşmektedir. Mesela, dükkan ve işyeri levhaları ile reklam panolarının bir denetime tabi tutulması; yabancılara ait patenti bulunmayan levhalara sınırlamalar getirilmesi, isimlerin dilimize uygun olanlar arasından belirlenmesi ve elden geldiğince ecnebî adlara izin verilmemesi bile başlıbaşına bir hizmettir.

Ayrıca, okullarda ders müfredatı hazırlanırken öğrencilerin güzel konuşma, meramını düzgün anlatma ve düşüncelerini rahat ifade edebilme gibi mevzularda da iyi yetişebilmeleri için yapılması gerekenler öncelikle ele alınmalıdır. 11-12 sene eğitim görmüş talebelerin üç cümle söylerken bile “şey, işte, yani, böyle” gibi dolgu malzemelerine sığınmaları ve adeta dili berbat etmeleri çok elim bir hadisedir. Bu meseleyi halletmek için mekteplerde kompozisyon yazdırmak kâfi değildir; öğrencilere irticalî konuşma dersleri de vermek gerekir. Her talebe, kendisine ödev olarak verilen bir konuyu sınıfta öğretmen ve arkadaşları karşısında anlatmalı; daha sonra başka bir mevzuda yine söz alıp duygu ve düşüncelerini ifade etmeli; bir başka zaman fırsatını bulup halkın huzurunda konuşarak cesaret ve mümarese kazanmalı; nihayet okuldan mezun olurken hemen her mahfilde rahatça konuşacak seviyeyi yakalamalıdır.

Güzel Kur’an okuduğunu düşünen bir arkadaşım vardı. Kendisi farkında değildi ama kulağa daha hoş gelecek şekilde sesini ayarlamak maksadıyla iki dakika içinde belki otuz defa öksürürdü. Bir gün yeni aldığım bir teyple arkadaşımın kıraatını kaydettim. Sonra da kendisine dinlettim. Hiç unutmam, kendi okuyuşunu dinleyip ikide bir öksürdüğünü fark edince kendi kendine “Hay Allah müstahakını versin!” deyivermişti. Bu usulün bugün de çok faydalı olacağına inanıyorum; öğretmenler öğrencilerinin, arkadaşlar da birbirlerinin konuşmalarını kaydetsinler; sonra konuşanlara kendi yanlışlarını görme ve düzeltme imkanı versinler. Herkesin bu konuda bir cehd ü gayreti olsun; herkes dili güzel kullanan insanların yazılarını okusun, onlar üzerinde düşünsün, kendini biraz zorlayıp “işte, şey, falan” gibi manasız tekrarlardan kurtulsun ve böylece ortak bir çalışmayla –Allah’ın izni ve inayetiyle– dilimiz bir kere daha ihya olsun.

Çocuklarınıza Şiir Öğretin

Mevzumuzla alakalı anne-babaların omuzlarına yüklenmiş mesuliyetler de vardır. Bir şiirindeki dinin ruhuna uygun olmayan sözlerinden dolayı bir valisini görevden aldığı rivayet edilen Hazreti Ömer efendimiz, şiirin faziletli kalbi şefkatle doldurup duygulandırdığını söyleyerek, kendi dillerini sağlam öğrenmeleri ve düşüncelerini rahat ifade edebilmeleri için çocuklara şiir öğretmek gerektiğini belirtmiştir. Hafızasında binlerce beyit bulunduğu ve çok güzel konuştuğu nakledilen Hazreti Aişe validemiz de, “Çocuklarınıza şiir öğretiniz; dilleri tatlılaşır” tavsiyesinde bulunmuştur. Dolayısıyla, anne-babalar hem kendileri dili güzel kullanmalı hem de çocuklarına dinlerinin yanında dillerini de çok iyi öğretmelidirler.

Yabancı ülkelerde bulunan aileler bu hususta daha da dikkatli davranmalıdırlar. Çocuklarına hem bilgi bakımından muhtevalı hem de dil açısından düzgün kitaplar okutmalı; onların Türkçe’yi sevmeleri için sözleri arasında kulağa hoş gelen atasözlerine ve şiirlere de yer vermeli; Sırlar Dünyası, Büyük Buluşma ve Şubat Soğuğu gibi dilin iffetini koruma hassasiyetine sahip olan televizyon dizilerini seyretmelerini sağlamalıdırlar. Bütün bunlarla beraber, yaz tatillerinde çocuklarını Türkiye’ye göndermeli, onların nezih bir çevrede ve temiz konuşan insanlar arasında bir müddet kalıp hiç olmazsa dinleye dinleye kulak aşinalığı kazanmaları için imkanlar hazırlamalıdırlar.

Hasılı, dilimizin geniş ve gelişmiş bir dil olması, büyük çoğunluğun, herhangi bir ifade sıkıntısına düşmeden ve dilin ruhunu yaralamadan onunla kendini anlatmasına bağlıdır. Maksadı değişik ima ve işaretlere yükleyerek, her konuyu izah ve tefsir üslûbuyla, manasız tekrarlarla ve el-kol hareketleriyle anlatmaya çalışarak dili geliştirmenin ve onu korumanın mümkün olmayacağı açıktır. Karşımızda üstesinden gelmekte çok zorlanacağımız bir iş vardır; fakat, ye’se düşmemek, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinliğe girmemek de müminler olarak bizim şiarımızdır.

Evet, ben bu konuda mahkemeye celbedildiğimi anlattım; eğer sizi de mahkemeye çağırmıyorlarsa, hesabınızın öbür âleme kalmasından korkmalı ve dilinizin namusunu koruma mevzuunda çok hassas davranmalısınız ki, mahkum olmaktan kurtulasınız.

Ciddiyetin ve Mizahın Bizcesi

Herkul | | KIRIK TESTI

SORU: Mü’minlerin hayatında ciddiyetin önemi nedir? Ciddiyet ve vakar, bulunulan yere ve konuma göre değişir mi? Ciddiyetteki ölçülerimiz neler olmalıdır?

CEVAP: Ciddiyet; ağırbaşlı, sakin, temkinli ve gayretli olma halidir. Ciddiyet, oynak ve sebatsız olmama; iş ve vazifede gevşeklik ve ihmalkârlık göstermeme; davranışlarda lâubâlîlik ve hafifliğe girmeme; hemen her zaman vakur, ciddî, uslu ve oturaklı olma demektir. Lüzumsuz konuşmak ve yersiz gülmek, ölçüsüzce el ve dil şakaları yapmak, âdab ve hürmet kaidelerine uymamak gibi hareketler ciddiyete aykırıdır. Ağırbaşlı olma, temkinli davranma, konuma göre bir duruşa geçerek bulunulan yerin hassasiyetlerini koruma ve asla hafif-meşrep olmama gibi hasletlerin insan tabiatına yerleşmesine de “vakar” denir.

Ciddiyet, bir mefkûre insanının, hayatının gayesi bildiği dâvasını ve vazifesini üstün bir gayretle ele alması, sorumluluklarını derin bir mesûliyet şuuruyla ve fedakârca yerine getirmesi manasına da gelir. Bu manada, ciddiyetin sistemli düşünmeye, sağlam plan ve projeler ortaya koymaya ve büyük bir azimle sa’y u gayrette bulunmaya bakan yönleri de vardır. Nitekim “Men câle nâle – Yollar yürünerek alınabilir, zirvelere azim, irade ve plânlarla ulaşılabilir; azimle yola koyulan ve yolculuğun gereklerini yerine getirenler hedeflerine nail olurlar” ve “Men talebe ve cedde, vecede – Bir şeyi gönülden dileyen ve onu elde etmek için azim ve iradesinin hakkını vererek çalışıp çabalayan insan mutlaka istediği o şeyi bulur.” düsturları bu hakikati ifade etmektedir.

Aslında, bir Müslüman her işinde ve her zaman ciddî olmalıdır. Ne var ki, ciddiyet ve vakarın kibre dönüşmemesi, ciddî ve vakur bir insanın aynı zamanda mütevazi (alçak gönüllü) olması gerekir. Kur’an-ı Kerim, “Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki onlar yerde tevazu ile yürürler. Cahiller kendilerine laf atarsa “Selametle!” der geçer giderler.” (Furkan, 25/63) sözleriyle hakiki mü’minleri anlatır ve onların yürürken dahi sükûnet ve vakar ile hareket ettiklerini; terbiyeli, nazik ve alçak gönüllü olduklarını; cahillere çatmaya tenezzül etmediklerini ve asla mağrur, saygısız, kaba ve haşin davranmadıklarını nazara verir.

Diğer taraftan, mü’minlerin, ciddiyeti bir adım öne çıkarıp tevazuyu onun arkasında tutacakları ya da ciddiyeti tevazunun bir adım gerisine alacakları yerler ve durumlar da vardır. Bediüzzaman hazretleri bu hususa dikkat çeker ve “Meselâ, bir ulü’l-emrin (idarecinin), makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hânesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazudur.” der. Sonra da bu sözlerini şerh sadedinde, büyük bir memurun, memuriyet makamında bulunduğu vakit makamın izzetini muhafaza edecek tavırlar içinde olması ve vakarını koruması gerektiğini; onun her ziyaretçi için tevazu göstermesinin tezellül ve makamı tenzil olacağını; fakat kendi evindeyken, ne kadar mütevazi davranırsa davransın bunun ona daha çok yakışacağını, aksine aile fertlerine karşı vakarın tekebbür sayılacağını ifade eder. Tabii ki, bu hususta, ciddiyetsiz ve lâubâlî olmakla mütevazi davranmayı birbirinden ayırmak icap eder; tekebbüre girmemek için vakarı terketmenin, kendini lâubâlîliğe ve sululuğa salmak olmadığının da bilinmesi gerekir.

Haddizatında, insanların hal ve hareketlerindeki, oturuş ve kalkışlarındaki ciddiyet iman ve marifet derinliğine bağlıdır. Dolayısıyla, ciddiyetin seviyesi her insana, o insanın iman ve marifet ufkuna, ayrıca ciddî olması gereken yere ve konuma göre değişiklik arz eder.


Biri Var!..

Zât-ı Uluhiyet’e karşı ciddiyet, her zaman Cenâb-ı Hakk’ın murâdını takip etme ve O’nun tarafından takip edilme mülâhazasıyla iç ve dış bütünlüğü içinde, hayatı ve davranışları ciddî bir çizgide sürdürme şeklinde olur. Bu da ancak, Cenâb-ı Hakk’ın, insanın her hâline nâzır bulunduğuna; yani onun sözlerini duyar ve işitir, ahvâlini bilir ve değerlendirir, yaptıklarını görür ve kaydeder olduğuna inanmakla gerçekleşebilir. İnsanlar bazı durumlarda böyle bir görülüp gözetilmeyi muvakkaten unutabilirler; mesela, yemek yerken, çay içerken kendi âlemlerine dalabilirler.. yatakta o murakabe havasından uzaklaşabilirler. O anlarda, Cenab-ı Hakk’ın azametine uygun ve kulların küçüklüğüne münasip şekilde Allah’ı hatırlama, ihsan şuuruyla dolma söz konusu olmayabilir. Gerçi, “akrabu’l-mukarrabîn” dediğimiz daha halis kullar, o türlü hallerde bile temkinli davranırlar. Fakat, Allah, bazı beşerî hallerdeki öyle bir nisyanı ve geçici bir unutmayı bağışlayacağını vâd etmiştir. Belki onlardan dolayı da istiğfar edip Allah’a yeniden teveccühte bulunmak gerekir ama herkesin her yerde aynı ölçüde ciddiyet ortaya koyamayacağı da bir realitedir.

Hak ölçülerine göre iyi düşünen, iyi şeyler plânlayan, iyi işlere bağlı kalan ve bütün sözlerini, hareketlerini, davranışlarını Allah’ın nazarına arz ediyor olma şuuruyla, fevkalâde bir titizlik içinde ortaya koyan insanlar kâmil manada ciddî insanlardır. Onlar kiminle otururlarsa otursunlar -Hazreti Mevlânâ edasıyla- “Arkadaş, dikkat et! Burada bizi yalnız sanma, bizden başka gizli biri daha var” der ve o zaviyeden hareket ederler. Zaten Kur’an da öyle demiyor mu: “Görmez misin ki Allah göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir! Biraraya gelip gizlice fısıldaşan üç kişinin dördüncüleri mutlaka Allah’tır. Beş kişi gizli konuşsa altıncıları mutlaka Allah’tır. Bundan ister daha az, ister daha çok olsunlar, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, mutlaka O, kendileriyle beraberdir. O, ileride kıyamet gününde, yapmış oldukları işleri onlara tek tek bildirecek, dilerse karşılığını da verecektir. Şüphesiz ki Allah her şeyi bilir.” (Mücâdile, 58/7) Evet, biz hiçbir zaman yalnız değiliz; bizi her an gören, halimizi bilen, tavırlarımızı değerlendiren ve niyetlerimize göre kalblerimize teveccühte bulunan bir Rabbimiz var. İşte, bu hakikati kim, ne kadar kavrar ve kimin marifeti ne ölçüde olursa, onun söz, tavır, hal ve davranışları da o ölçüde ciddiyet televvünlü olur.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) anıldığı yerler ve O’nunla alakalı meseleler de ciddiyet ister. İslam’ın ilk senelerinde, henüz edep bilmeyen ve saygıdan anlamayanlar, Allah Rasûlü’nün huzuruna geldiklerinde O’na karşı saygısız davranabiliyorlardı. O günlerde, çölden yeni gelmiş bir bedevî, bozuk bir üslup, çirkin bir eda, yakışıksız bir tavır ve kaba bir ses tonuyla “Muhammed kim?” diyebiliyor ve Efendiler Efendisi’ne, “Abdulmuttalib’in torunu” diyerek hitap edebiliyordu. Fakat bir gün geliyordu ki, herkes, O’nun kim olduğunu, konumunun neden ibaret bulunduğunu, Hak katındaki yerini ve Allah’la münasebetindeki enginliğini duyuyor, görüyor, anlıyordu. Kısa bir süreliğine de olsa, O’nunla oturup kalkanlar, O’nun söz incilerini derme fırsatı bulanlar hemen Rasûl-ü Ekrem’in boyasıyla boyanıyordu. Öyle ki, O konuşurken, Ashab efendilerimiz başlarında kuş varmış da onu kaçırmamak için hiç hareket etmemeleri gerekiyormuş gibi duruyor ve pürdikkat O’nu dinliyorlardı. Bir kelime kaçırma korkusuyla ödleri kopuyor gibi bir tavır sergiliyorlardı. O’nun huzurunda bulunma adeta bir şok tesiri yapıyordu o seçkin insanlarda.. ve o şokun tesiriyle, fem-i güher-i nebevîden dökülen lâl ü güherin hiçbirinin boşluğa düşmesine meydan vermiyor, hepsini ezberliyor ve hiçbirini kaçırmıyorlardı. Sahabe efendilerimiz biliyorlardı ki, O’nun dudaklarından dökülen sözler vahy-i gayr-i metlûvdu; yani, kelimeler Peygamber Efendimize ait olsa da, onlardaki mana ve muhteva Allah Teâlâ tarafından O’nun kalbine ilham ediliyordu. Cenab-ı Hak, bir metin (vahy-i metluv) gönderiyordu ama onunla beraber o metnin izahını da Rasûlüllah’a bildiriyordu. O da, Allah kendisine nasıl ilham etmişse, ona göre şerh ve yorumlarda bulunuyordu. Dolayısıyla, O’nun tebliğ ettiği ayetlerde de, onların şerhlerinde de kat’iyen hata yoktu; o her sözünde isabetliydi. İşte bu hakikat ve sahabenin bu hakikati anlayışı, Allah Rasûlü’ne ve O’nun ağzından dökülen sözlere karşı lakayt kalmalarına asla müsade etmiyordu.. etmezdi de, zira onlar lügatlerinde lakaytlığa hiç yer vermeyen birer vefa abidesiydi.

Sahabe Efendilerimizin Ciddiyeti

Ashab-ı kiram, O’nu dinlerlerken öyle kendilerinden geçerlerdi ki, çoğu zaman gözleri yaşlarla dolardı. İrbad b. Sâriye (radiyallahu anh), “Birgün Peygamber Efendimiz namazı kıldırdıktan sonra mübarek yüzüyle bize yöneldi ve gözleri yaşartan, kalbleri ürperten çok tesirli bir konuşma yaptı. Öyle ki içimizden biri, onun veda konuşması olduğunu zannederek Efendimiz’e son nasihatlerini sordu.” sözleriyle böyle bir anı anlatır. O’nu dinleyenler zamanın nasıl geçtiğini bilemezlerdi. Hazreti Ömer (radiyallahu anh) der ki, “Bir gün Allah Rasûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. Konuştu, konuştu, konuştu… Öğle ezanından sonra, namazı kıldırıp tekrar minbere çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu. İkindi namazını eda ettikten sonra yine konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü.” Evet, o gün Allah Rasûlü, ilk hilkattan başlamış, kâinatın teşekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılış devrelerini bir bir sıralamış.. ve daha sonra da kıyâmete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmişti. Bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbâle nazarını çevirip mahşere, Cennet ve Cehenneme kadar her şeyi göz önüne sermişti. Sahabe efendilerimiz de O’nu saatlerce dinlemiş, söylediklerini öğrenmiş ve arkadaki nesillere bildirmişlerdi.

Onlardaki bu öğrenme, ezberleme ve nakletme harikuladeliğini sadece, kadim kitaplarla, o günün dedikodusuyla ve bilgi muzahrefatıyla kirlenmemiş, dolayısıyla nisyana maruz kalmamış tertemiz dimağlarına vermek doğru değildir. Meselenin ciddiyete bakan yanları da vardır. Çünkü onlar, söylenen sözleri kendileriyle çok alâkadâr görmüş, çok iyi konsantre olmuş ve yalnızca o sözlere yoğunlaşmışlardı. Nasıl ki, bir Hak dostu size, “Allah’ın sana şöyle teveccühü var, Efendimiz sana şu şekilde bakıyor; rüyamda seni falan mertebede gördüm” dese; bu söz sizde çok ciddî bir şok tesiri yapar ve siz o an ezberleme gayretinde olmasanız da, o sözü aradan yetmiş sene geçse bile unutmazsınız. İşte, onlar Peygamber Efendimiz’in her sözüne karşı aynı tehâlükü göstermiş, her kelimeyi aynı hassasiyetle adeta emmişlerdi. Bir tarafta, Allah’tan aldığı vahyi büyük bir ciddiyetle tebliğ eden bir Peygamber; diğer tarafta da, aynı ciddiyetle dinleyen, öğrenen ve hak dini dünyaya ilan eden insanlar vardı. Öyle anlaşılıyor ki, göndermeç ile almaç arasında çok kuvvetli bir münasebet bulunuyordu. Onların kalibreleri de Allah tarafından yapılmıştı; frekansta hiç kayma yoktu. Dahası, o frekansın sağında–solunda da herhangi bir şerare bulunmuyordu. Her gelen mesaj tam yerine ulaşıyor ve doğrudan doğruya gidip onların gönüllerine akıyordu. Onlar da bütün benlikleriyle açılıyorlardı akıp gelen mesaja.. onu maddî–manevî, dünyevî–uhrevî hayatlarının bengisuyu kabul ediyor; onsuz olamayacaklarına ve canlı kalamayacaklarına inanıyorlardı.

Dava Adamı Ciddî Olur

Ayrıca, bir mü’min, Allah’tan ötürü mahlukatı sever; yaratıklara Allah’ın sanatı olarak bakınca, gördüğü her şeye karşı âşıkâne bir tavır sergiler.. bütün mahlukata sinesini öyle açar ve öyle bir sevgi çağlayanına kendisini salar ki, gördüğü her şeyi koklar, öper; “Bunda da Sen’den bir cilve var” der, eşyanın yüzünde Cenab-ı Hakk’ın sanatını okur. O duyguyla, ağaçlara temennâ durur, çiçekleri selamlar; alır onları koklar, atmaya kıyamaz göğsüne takar. Aynen öyle de, sevgi gibi, ciddiyet ve saygının da Allah’tan ötürü olması gerekir. İnsan, diğer mahlukattan geri değildir; bilakis o, Allah’ın yarattığı en şerefli mahluktur. Bir manada, ona karşı saygısızlık, onu var edene karşı saygısızlıktır; onun karşısında ciddiyet de Hakk’ın takdirine ve sanatına saygının ifadesidir. Allah’ın rızasını gözeterek mahlukata karşı saygılı olmak, Allah’a karşı saygılı olmanın gereğidir. Efendimiz’in ümmetine karşı saygılı olmak da, Efendimiz’e karşı saygının emaresidir. Dolayısıyla, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda olduğumuz mülahazasıyla her zaman ciddiyetimizi korumamız gerektiği ve Peygamber Efendimiz’le alakalı her mevzuyu ciddiyetle ele almamız icap ettiği gibi, hak dostları başta olmak üzere müslümanların hepsine ve ilahî sanatın birer mührü olmaları itibariyle de bütün insanlara karşı tavır ve davranışlarımızda da mü’min ciddiyet ve vakarını muhafaza etmemiz lazımdır.

Ciddiyet, mefkûre insanlarının en önemli vasıflarından biridir. Onlar, mesuliyetlerinin ağırlığıyla piştiklerinden ve sorumluluklarını her an omuzlarında hissettiklerinden dolayı sürekli ağırbaşlı ve olgun birer insan tavrı ortaya koyarlar. Onların bu hali davalarının ciddiyetle değerlendirilmesi için de çok mühimdir. Çünkü, lüzumsuz konuşmalar, yersiz gülmeler, ölçüsüzce el ve dil şakaları dava adamlarının inandırıcılığına dokunur, muhataplarına onların da hafif-meşrep birer insan olduğu izlenimini verir. Onları örnek alanların hüsn-ü zanlarını kırar; “Bunlar da ciddiyetsiz insanlarmış, demek ki yürüdükleri yol bunlara bir şey verememiş” dedirtir ve böylece olan yine hakka-hakikate olur.

O türlü tavır ve davranışlar, heyetin genel havasını bozabilir. Bazen yersiz bir gülüş, bazen kibirli bir oturuş, kimi zaman gurur edalı bir duruş ve kimi zaman da benlik kokan bir söz, başkalarını değişik mülahazalara sevk eder. Neticede ilhamlar inkıtaya uğrar, o meclise rahmet inmez; çünkü, artık orada nefsanilik araya girmiştir. Saygısız mülahazaların kuşattığı yerlerden Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü kesilir. O zaman da, kötü örnek olarak heyete karşı hüsn-ü teveccühlerin kesilmesine sebep olan insan, kul hakkına girmiş ve heyetteki herkesin hakkını çiğnemiş olur.

Mesela; insan namaza duracağı zaman konsantrasyonunu çok iyi ayarlamalı, nereye yöneldiğinin ve ne yaptığının farkında olarak tekbir getirmelidir. Avamca namaza durma, kalbin Allah’ı kastederek kıbleye yönelmesiyle olur. İşin havasçası ise, Allah’tan başka her şeyi kalbden söküp atarak sadece O’nu mülahazaya alma şeklinde bir teveccühtür. İşte, bir insan niyet hesabına hazırlığını yapıp tam “Allahu Ekber” diyerek enaniyetini boğazlayacağı ve “Sen büyüksün, öyle büyüksün ki Sen’den başka büyük yok; Senin karşında bana sadece sıfırlık düşer.” mülahazasıyla namaza duracağı esnada bir kabalığa şahit olsa, bütün duygu ve düşüncesi dağılır; ruh haleti değişir ve kendini namaza tam veremez. Hele bir de o zat imamsa, onun namazı böyle bir kabalığa kurban gidince, arkasındakilerin namazları da kurban gider. Ciddiyetsizliğe maruz kalan insan -o imam da olsa- farkına varmadan namazda alır-verir, sürekli kelam-ı nefsiyle konuşur; “Vay zavallı vay!” deyip durur, rükû’da “sübhâne rabbiye’l-azîm” diyeceğine “sübhâne rabbiye’l-a’lâ” der, namazı maruz kaldığı o ciddiyetsizliğin hasıl ettiği düşüncelerle bitirir. İşte, o kaba ruhlu insan, o davranışıyla imamın namazdaki huşuuna mâni olduğu gibi, bir sürü insanın hukukuna da tecavüz etmiş olur..

Öyleyse insan, kaba, haşin ve sevimsiz davranışların neticesinin böyle çirkin olduğunu bilerek çok temkinli ve dikkatli hareket etmeli; kendini düşünmüyorsa bile, hiç olmazsa diğer insanların haklarını gözeterek mü’mince tavırlar ortaya koymalıdır. Aslında, kaba söz ve davranışlar ruhunda kabalık olan insanların hırıltılarıdır. Dolayısıyla, o türlü kabalıklara ve lâubâlîliklere giren insanlar, kendilerini gözden geçirmeli ve ciddiyetsiz hareketlerini nazar-ı itibara alarak kendileriyle yüzleşmelidirler. Ahsen-i takvim üzere yaratılan insana o türlü davranışların yakışıp yakışmadığının muhasebesini yapmalıdırlar. Azıcık irfanları kalmışsa, o haşin, yakışıksız, tutarsız ve ahiret hesabına hiçbir değer ifade etmeyen tutum, tavır ve hareketlerini bir an önce terketmelidirler.

İslam’da Mizah

Diğer taraftan, müslümanın her hareketi, her davranışı, her sözü ölçülü ve ciddiyet yörüngeli olmalıdır ama ‎ciddiyet ile buz gibi soğuk davranışları da birbirine karıştırmamak gerekir. İslâm, mizaha farklı bir ‎bakış açısı getirmiş, latifenin mü’mincesine işaret etmiş ve hikmet edalı nüktelere cevaz vermiştir.‎ Bir mü’min için nükte ve latife, insanları güldürmek, onların hoplayıp zıplamalarını sağlamak ve onlara kahkaha attırmaktan öte manalar taşır; bir yandan hikmet ifade eder, diğer yandan da ‎insanları tefekkür ufkunda dolaştırır. ‎

Gereğinden fazla olan şaka ve latifeler lâubâlîliğe, çok gülmeye, kalbin kararmasına, zamanı boşa geçirmeye ve bazen de insanları kırmaya sebep olması bakımından sakıncalıdır. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), kahkahaya sebep olan, Allah’ı anmaktan alıkoyan ya da insanların onurunu yaralayarak saygı ve vakarı yok eden latifeleri yasaklamıştır. Müslümanlar arasında, “Latife latif (nazik, şirin ve ince) gerek” anlayışı çok önemli bir düstur olagelmiştir. Ayrıca, latife veya nüktede yalan sözün bulunmaması gerekir. Rasûl-u Ekrem Efendimiz, “Ben ‎latife yaparım ama doğru konuşurum” buyurmuş ve latife yaparken dahi sözlerin doğru olması gerektiğini vurgulamıştır.

Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) da yer yer latife yapmıştı. Fakat, O’nun latifeleri ciddiyet televvünlü ve aynı ‎zamanda hak ve hakikat yörüngeliydi. O, bir taraftan, hürmet duygularını davet eden bir vakar ve heybet, diğer taraftan da sevgiyi celbeden bir tevazu ve mahviyet içinde bulunurdu. İnsanları sürekli tebessümle karşılardı. Busîrî, Kaside-i Bürde’sinde bu hususa dikkat çekerek, “Yalnızken Fahr-i Kainat efendimize mülaki olsan, celâleti hasebiyle O’nu kalabalık asker arasında ve bir ordunun başındaymış gibi ciddî bulurdun.” dedikten sonra sözlerini meâlen şöyle sürdürür: “Onu ashabına karşı da öyle mütebessim görürdün ki, sadef içinde saklanan incinin o Nebiy-yi zişanın mahall-i kelam ve tebessüm madeninden çıktığını sanırdın.” Rasûl-ü Ekrem efendimiz öyleydi; sürekli müjde veriyor olma edasıyla hep mütebessim bir çehresi vardı. Fakat, rivayetlere göre, hayatı boyunca sadece üç defa -kendisine yakışan keyfiyet içinde- gülmüş ve asla gayr-i ciddiliğe geçit vermemişti. Bununla beraber, tebessüm etme, insanlara yumuşak davranma, herkese bağrını açma ve yanında herkesin rahat hareket etmesine imkan verme hususlarında örnek olmuş; gerekirse mehafet ve mehabet halini bile baskı altına alarak insanları rahat ettirme ve onları boğmama esasına işaretlerde bulunmuştu.

Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz ölçülere göre; insan, muhataplarını marifet ufukları zaviyesinden değerlendirmeli ve onların durumuna uygun bir seviye belirleyerek konuşmalıdır; yoksa farkına varmadan onları sıkıştırmış, tazyik etmiş ve bütün bütün hakikatten soğutmuş olma ihtimali vardır. Evet, kasdî ve iradi olarak lâubâlîliğe, birilerini güldürmek için şakalar yapmaya, ölçüsüzce gülmeye ve güldürmeye, dolayısıyla zamanı israf etmeye müsaade yoktur. Allah Rasûlü, bazı insanların güldüğünü görünce “Cennetten müjde mi aldınız?” deyip onları ikaz buyurmuştur. Ne var ki, bazı hak dostlarının, sürekli marifet ufkunda bulunmaları itibariyle hep mehabet ve mehafet yaşayan müritlerine biraz nefes aldırmak ve tam canları gırtlaklarına geldiği sırada onlara oksijen yudumlatmak için espri ve nüktelere başvurmaları türünden, bazen hikmet edalı olan ve belli bir gayeye matuf dile getirilen mizah diyebileceğimiz türden latife, nükte, kıssa ve menkıbelerin anlatılmasında da bir beis olmasa gerektir.

Öyle Bir Sultan…

Mesela; IV. Murad devrinde, Erzurum’da bir Habib Baba varmış. Evliyaullah’tan olduğu söylenen bu zat, hacca gitmeye karar vermiş. O dönemde hacılar dört bir taraftan gelip İstanbul’da toplanır, oradan da kervanlar halinde yola çıkarlarmış. Habib Baba da, İstanbul’a kadar gelmiş ve “Yola çıkmadan evvel bir temizlik yapayım” deyip bir hamama gidivermiş. Olacak ya, o gün Padişahın vezirleri hamamı kiralamış ve kendilerine tahsis etmişler; dolayısıyla da onlardan başka kimse içeri alınmamış. Habib Baba da bu yasağa takılacakmış ki, “Ben şu kurnacıkta yıkanıveririm” diye yalvarıp yakarınca, oranın sahibi bu ihtiyarın haline acımış ve ona bir köşede yıkanması için izin vermiş. Çok geçmeden vezirler bütün ihtişam ve debdebeleriyle gelmişler. Bu arada, tebdil-i kıyafet ederek halkın içinde dolaşmayı itiyad edinen IV. Murad da, bu hamama gelmiş ve o da yalvarıp yakarınca bizim Habib Baba’nın yanında yıkanmak şartıyla içeri girmiş. Bir aralık, Habib Baba ona sırtını keselemeyi teklif etmiş ve keselemiş. Sonra sırt keseleme sırası padişaha gelmiş. IV. Murad elindeki keseyi Habib Baba’nın sırtında gezdirirken, “Bir bize bak, bir de şu vezirlere. Bu dünyada padişaha vezir olmak varmış” deyince, Habib Baba “A dostum, öyle bir Padişaha vezir ol ki, bütün bu vezirlerin padişahına, senin uyuzlu sırtını keseletsin” deyivermiş…

İşte, bu da bir latife ve bir menkıbedir. Belki de aslı bile olmayan bir menkıbede herhangi bir fasıldır. Fakat, bunun ifade ettiği çok derin bir mana vardır; Zât-ı uluhiyete ubudiyet ve hizmetin, dünyalara bedel olduğunu hikmetâmiz bir üslupla vurgulamaktadır. Dolayısıyla, bu çerçevede mizah sayılabilecek latife ve nükteleri anlatmanın bir zararı olmayacağı, hatta bazı hakikatleri açıklamada fayda sağlayacağı da söylenebilir.

Hasılı, Hazreti Ömer efendimiz, hilafet makamına tavsiye edilen büyük bir sahabe için “Denilen kişi her yönüyle hilafete layıktır; fakat, şakası biraz fazladır. Halbuki hilafet, bütünüyle ciddiyet isteyen bir mes’eledir.” buyurmuştur. İnsanları idare manasındaki hilafet ciddiyet istediği gibi, yeryüzünde dinin temsilciliğini yapma manasına nübüvvet mesleğinin bir ferdi olma da ciddiyet iktiza eder. Zaten, i’la-yı kelimetullah yolunda gerekli ciddiyeti elde edememiş insanlardan, diğer hususlarda ciddî olmaları hiç beklenemez.

Biri Mübalağa Diğeri İftira!..

Herkul | | KIRIK TESTI

Fezâil-i İnsaniyenin İki Kanadı

Unutmak, bazen, çok sevaplı bir fazilettir; bazen de, nisyandan daha büyük bir bela yoktur.

İnsan faziletlerini, meziyetlerini ve elde ettiği başarılarını unutuyorsa, bu çok makbul ve şâyân-ı takdir bir nisyandır. Bir insan, dünyayı ihya etse, can olup her tarafa hayat üflese ve insanlığı ayağa kaldırsa bile, kendi sa’yine terettüp eden bu meseleleri bir daha aklına hiç getirmeyecek şekilde unutmalıdır. Ezkaza bazılarını hatırlasa, o zaman da onların birer nimet-i ilahî olduğu mülahazasıyla ve istidraç da olabileceği endişesiyle; “Rabbim, bunlar benim için birer nimet miydi; yoksa, beni küstahlaştıracak istidraç sebepleri mi, bilemiyorum. Şayet, birer nimet idiyse, onlardan dolayı Sana hamd ederim. İstidraç olmalarından da Sana sığınırım!” demelidir. İşte bu manada, insanın meziyet ve muvaffakiyetlerini unutması çok büyük fazilettir.

Hataları, yanlışları ve günahları unutmak ise, büyük bir beladır. Hatayı söylemek doğru değildir; dinimiz hata ve günahların sayıp dökülmesini yasaklamıştır. Fakat, bir insana -farzımuhâl- “Hatalarını anlat” dense, o, çocukluğundan itibaren ne kadar sürçmesi ve tökezlemesi varsa hepsi önünde yazılıymış gibi bir bir sayabiliyorsa; bütün yanlış adımlarının ve zikzaklarının pişmanlığını her an yepyeni gibi duyabiliyorsa; hatta işlediği yeni ve küçük bir hata ile bütün eski hatalarını da hatırlıyor ve bir kere daha kendini levmediyorsa, bu da çok önemli bir mazhariyettir. Hataları, yanlışları, zikzakları, riyakârlıkları, sum’aları, bencillikleri ve inhirafları asla unutmama; bunlar sebebiyle kendini sürekli sorgulama.. en eskileri bile en yenilerle bir kere daha hatırlama.. dolayısıyla, her fırsatta nefsi sîgaya çekme… Yetmiş yaşında ve ölüm döşeğindeyken, altmış sene evvel ve daha mükellef olmadığı dönemde yaptığı bir hatayı bile unutmayıp onun hicabını da duyma.. işte burada da unutmama çok önemlidir.
Evet, hata ve günahları sürekli hatırda tutup tevbeye yapışma.. meziyetleri ve başarıları da hiç hatıra getirmeyip devamlı sa’ye sarılma.. bunlar, fezâil-i insaniyenin iki kanadıdır.

Derinleşme ama Değişmeme

Derinleşme azmi içinde olmayanlar hiç farkına varmayacakları şekilde sığlaşır ve zamanla tamamen dışlanırlar. Dolayısıyla, insan, sürekli derinleşme peşinde bulunmalıdır. Çünkü, bütün kötü ahlâkın kaynağı gelişme gayretinde olmamak, olduğu yerde saymak ve mevcutla yetinmektir. Sürekli değişim, tebeddül ve tagayyür; farklı şekil, farklı, renk, farklı şive ve farklı desenlerle her zaman bambaşka güzellikler sergileme insanın hedefi olmalıdır. O, her yeni gün, “Rabbim, bugün Seni dünden daha derin duyuyorum. Keşke dün de bana bunu duyursaydın.” diyebilmeli ve duymadaki derinliğini her zaman bir perde daha yükseltmeli; ertesi gün daha derin, sonraki gün biraz daha derin olmaya çalışmalıdır. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) günde yetmiş ya da yüz defa istiğfar etmesindeki sır da, terakkideki seyrinin bu şekilde olmasındadır. O, devamlı yükseldiğinden dolayı, her an arkada bıraktığı dûn mertebelere bakmış ve her basamakta bir önceki için “estağfirullah” demiştir. Haddizatında, bir insan arkada bıraktığı mertebeleri mütâlaa ederek “estağfirullah” diyecek durumda değilse, bütün haline “estağfirullah” denmesi lazım gelecek şekilde bir sukut içinde demektir.

Değişmemenin büyük bir mazhariyet sayıldığı alanlar da vardır. Mesela; bir insan, tefekkür ufku itibariyle ya da his, şuur, mantık ve muhakeme enginliği açısından ne kadar ileriye giderse gitsin; kendi özündeki ilahi sanatı elli defa hallaç etmesi veya kainat kitabını satır satır okuması bakımından ne ölçüde inkişaf ederse etsin; ihsan şuurunun ve yakin mertebelerinin en üst seviyesine ulaşması zaviyesinden ne denli yükselirse yükselsin.. bütün bunlarla beraber, kendisini sıradan bir kul olarak görebiliyor ve farklılık mülahazalarına kapılmıyorsa, bu çok önemli bir talihlilik ve şâyân-ı takdir bir “değişmeme” halidir.

Öyle ki, Allah ufkunu açsa, göklerde uçsa.. ve bir yerde Cebrail’e ulaşsa.. sonra Cebrail, “Dost, artık ben seninle beraber yürüyemem; bundan sonrası bana kapalı. Sen yürü, yoluna devam et. ‘Top senin, çevkân senindir bu gece’ dese!” O zaman bile, yine kendisini yaratılmışların en küçüklerinden biri görme;  “Ben ancak başkalarının ayaklarının altına yüzümü sürebilecek bir insanım.” deme ve Hazreti Ali yaklaşımıyla, “insanlardan bir insan olma” mülahazasına bağlı kalma… Sürekli abdiyetini duyma.. ayakları yerde bir kul olduğunu hep hissetme.. farklılıklarına kendine göre farklı manalar yüklememe.. mazhariyetlerinden dolayı kendisine çeşit çeşit ünvanlar aramama.. değişik mülahazalarla birkaç versiyonu dile getirilen Kutup, Gavs, Mehdî ve Mesih gibi pâyelere sahip olduğu iddiasında bulunmama.. ve işte bu mevzuda değişmeme, kat’iyen fahre girmeme, ucbe düşmeme, yüksek rütbelere dilbeste olmama bir insan için çok büyük bir mazhariyettir. Bu duygu ve düşünceler asla değiştirilmemesi ve hep korunması gereken mülahazalardır.

SORU: “Gönüllüler hareketi” şeklinde adlandırdığınız bu hoşgörü, diyalog ve eğitim faaliyetlerini, kimileri Türkiye’nin globalleşen dünyaya yegâne katkısı olarak kabul ederken, kimileri de bir tehdit unsuru gibi görüyorlar? Bu konudaki değerlendirmelerinizi lûtfeder misiniz?

CEVAP: Bu harekete her iki tarafın da dile getirdikleri şekilde mana yüklemek yanlıştır ve ikisi de büyük iddia sayılır. Birincisi, ortaya konan çok kıymetli ve pek samimi gayretleri gören dostların teşvik adına seslendirdikleri şekerleme kabilinden bir iddia; ikincisi ise, içinde bulunmadıkları ve kendi adlarıyla anılmayan hiçbir işi faydalı görmeyen, kendilerinden olmayanları hasım gibi kabul edip karşı cepheler oluşturan kimselerin karalama maksadıyla ortaya attıkları iftira edalı bir iddiadır. Evet, ilki, müftehirâne bir mübalağa; diğeri de müfteriyâne bir iddiadır. Aslında, hiçbir mesnede dayanmayan sözlerle eğitim gönüllülerine iftira etmek büyük bir haksızlık olduğu gibi, hüsn-ü zanla dahi olsa, onları mübalağalarla anlatmak da yanlıştır. Her türlü iddiadan uzak kalmakla beraber, fedakâr ruhların çok samimi gayretleriyle sürdürülen faaliyetleri, Allah’ın bugünkü insanlara büyük bir lütfu olarak yâd etmek ise, hem bir şükür hem de kadirşinaslık ifadesidir.

Şahsen, yapılan onca güzel işi görünce takdir hisleriyle doluyor ve kimi zaman “gönüllüler hareketi” kimi zaman da “örnekleri kendinden bir hareket” diyerek o güzellikleri alkışlıyorum. Alkışlıyorum, zira, o hasbî insanların, hemen her meselede hüsn-ü misallerini kendi içlerinden çıkardıklarına şahit oluyorum.

Bu hususu şerh sadedinde, çocukluk yıllarıma ait bir hatıramı ve duygumu arz edeyim: Babam, vaktini hiç zayi etmeyen, bir yere gidip gelirken bile ya Kur’an okuyan ya da yeni ezberlediği bir şiiri tekrar eden ve kitap okumaktan çok zevk alan bir insandı. Ayrıca, Sahabi efendilerimizi çok sever, sürekli onların hatıralarını okur, dinler ve anlatırdı. Kitaplarının en fazla aşınan kısımları sahabeden bahseden sayfalar olurdu. Sahabe-i Kiram efendilerimize karşı o kadar alâkası vardı ki, nerede onlardan birinin adı anılsa ağlardı ve evin içinde onların hatıralarını hep canlı tutardı. Dolayısıyla, biz de Efendimiz’in seçkin arkadaşlarının sevgisiyle ve onlara karşı hayranlıkla dolu olarak neş’et ettik. Onlar benim gözümde o kadar büyük idiler ki, herbirini Kaf dağının ardındaki Anka kuşu gibi görürdüm ve onlara ulaşılabileceğine ihtimal vermezdim. Hele, günümüzün insanlarıyla az mukayese etsem, onları ufuklarına asla yetişilemeyecek ve yaşadıkları gibi bir daha yaşanamayacak başyüce şahsiyetler olarak kabul ederdim. Onlar nasıl insanlarmış? Onlardaki bu derinlik neredenmiş? Onlar gibi yaşayan insanlar bir kere daha gelir mi dünyaya?.. soruları kaplamıştı zihnimi. Uzun zaman sahabe hayatının artık mazide kaldığına ve tekrar yaşanamayacağına inanmıştım. Fakat, Hazreti Üstad’ın yanından gelen bir talebeyi ve beraberindeki bir-iki insanı görünce, “Demek ki sahabe gibi yaşanabiliyormuş; demek ki, o hayat tarzı sadece bir döneme hapis değilmiş” demiş ve çok sevinmiştim. Babamın talimiyle aşina olduğum ve kitap sayfalarında gördüğüm sahneleri o birkaç insanda da müşahade etmem bana manevi bir kuvvet ve ümit kaynağı olmuştu; o güne kadar okuyup dinlediklerimin örneklerini görme fırsatı bulmuştum. 

Örnekleri Kendinden Bir Hareket

Evet, daha düne kadar, fedakârlık, cömertlik, civanmertlik ya da istiğna ruhu adına misal verecek olsanız, ta Saadet asrına, Tabiîn ya da Tebe-i tabiîn dönemlerine gitmeniz gerekirdi. Ne var ki, muhataplarınızı o örneklerle ikna etmek de oldukça zordu; zira, anlattığınız kahramanlık misallerine karşılık, “Mazide böyle bir şey ya olmuş, ya olmamış” der; onları, eski Fars masallarına benzetir, Rüstem hikayesi gibi bir hikaye olarak dinlerlerdi. O dönemde, herhangi bir “üsve-i hasene” bulabilmek için elinizde mumla dolaşırdınız vatan sathında; dolaşırdınız da birkaç insandan başkası görünmezdi gözlerinize. Misal insan, örnek adam aradığınızda Saadet Asrı’na, İslam Tarihi’nin bazı altın kesitlerine ya da son dört yüzyılın birbirinden kopuk çok kısa dönemlerine koşmakta bulurdunuz çareyi. Mazinin parlak devirleri sığınak olurdu size. Yanınızda kalb hayatı, zühd, takva ve dua denseydi, yalnızca Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ali gibi sahabe efendilerimiz aklınıza gelirdi. Fedakârlık, cömertlik ve îsâr hasleti gibi faziletlerden bahsedilse idi; Allah ve Rasûlü uğruna her şeyini, hatta sevgili evladını bile fedâ etmeyi göze almış, kadınlık aleminin yüz akı analarla ilgili konuşulsaydı ya da kendini Allah’a adamış, dünyaya hiç tama’ etmeyen ve gözü sürekli ahiretin koridorlarında yaşayan delikanlıları anlatmak isteseydiniz, yine o ilk çağlara sığınırdınız.

Fakat, Allah’a sonsuz hamd ü senâlar olsun, bu hareketin gönüllüleri hüsn-ü misallerini kendi içlerinden çıkarma eşiğini de aştılar. Belli bir dönemde “Acaba o insanlar gibi yaşanabilir mi?” diye düşünürken, günümüzde onlardan bir kaç canlı örnek gösterip “yaşanabiliyormuş” demek ve hemen her sahada onların arasından model insan göstermek mümkündür. Evet, onlar önde yürüdüler, anlattıklarını pratiğe döktüler, şahlandılar ve arkalarında yürüyenleri de şahlandırdılar. O kahramanların bazılarını tanıma talihliliğine erdim, bazılarını medyadan öğrendim ve bir kısmının hatıralarını da onları tanıyanlardan dinledim. Bazı kimseler görmezlikten gelse de, Allah görüyor, Hazret-i Muhammed (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) biliyor ve Kirâmen Kâtibîn yazıyor onların fedakârlıklarını. Tarih sayfaları da onların hatıralarıyla hergün biraz daha renkleniyor. Belki kendileri de farkında değiller ama hepsi birer yâd-ı cemil oldular/oluyorlar. Bu kahramanların hayat hikayeleri, mâkus kaderimizi değiştirme adına tarihe düşülen öyle şerefli notlardır ki, gelecek nesiller de onları şerefle yâd edecektir. Bundan dolayı, ısrarla söylüyorum; her yerde o fedakâr ruhların hatıralarını bir vakanüvist hassasiyetiyle tesbit etmek ve yazmak lazımdır ki, yarın tarihçilerin işi kolaylaşsın; sonraki nesillere de güzel misaller bırakılmış olsun.

İşte, bu yönleri itibariyle, biz de hoşgörü ve diyalog temsilcilerini, eğitim gönüllülerini takdir ediyor, alkışlıyor ve bu ideal insanların şahs-ı manevisine “örnekleri kendinden bir hareket” dense sezâdır diye düşünüyoruz. Böyle bir takdirin de, Allah’ın nimetlerine karşı bir manevî şükür ve o fedakârlar hakkında da  bir kadirşinaslık ifadesi olduğuna inanıyoruz.

Biri Mübalağa Diğeri İftira!..

Ne var ki, bu hareket sayesinde dünyanın çehresinin değişeceğini, topyekün insanlığın yüzünün güleceğini ve yeryüzünün bir Cennet haline geleceğini söylemeyi ve bu türlü büyük iddialara girmeyi de doğru bulmuyoruz. Günahkâr bir insanın Cenâb-ı Hakk’ın rahmetinden affedilmeyi ümit etmesi gibi, biz de o engin rahmetten ümit ederiz ki, dünyanın değişik yerlerine düşen bu damlalarla Allah Teâlâ bir nevbahar icad etsin. Şimdiye kadar susuz kalmış, sararmış ve kurumaya yüz tutmuş fidanları çiselemelerle ve şebnemlerle hiç emsali görülmemiş şekilde bir kere daha canlandırsın. Öyle arzu ederiz ki, insanların adeta birbirini yediği ve tabakat-ı beşer çapındaki hır-gürlerin ardı arkasının kesilmediği bir dönemde, bu sevgi kahramanlarının tesiriyle hakikate uyanan ve insanî değerleri yeni bulmuşçasına farklılaşan kimseler bütün dünyayı felakete sürükleyecek büyük sellere karşı dalgakıran vazifesi görsünler. Dileriz, onların samimi gayretleriyle her yanda sulh adacıkları oluşsun; bunalan toplumlar onların beyaz adalarına koşsun. Bütün bu güzellikleri Rahmeti Sonsuz’un merhametinden dileniriz; fakat, bu hareketi, dünyanın rengini değiştirecek yegâne sâik olarak ifade etmeyi, başka hayırlı faaliyetleri ve hareketleri görmezlikten gelerek sadece onu nazara vermeyi ve “şuraya yürüyorlar, bunu yapacaklar” gibi mübalağalı sözleri asla tasvip edemeyiz. Bu türlü iddialı düşünce ve beyanları kulluk anlayışımıza ve itidâl düşüncemize de zıt kabul ederiz; zira, bizim vazifemiz, kendi değerlerimiz çerçevesinde dine, millete hizmet etmek ve bunu yaparken de asla neticeyi düşünmemek, hiçbir beklentiye girmemektir.

Biz insanların iç dünyalarını bilemeyiz; onların dışa akseden tavır ve davranışlarına göre değerlendirmelerde bulunur, hükümler verir ve hüsn-ü zan ederiz. Dolayısıyla, Cenâb-ı Hakk’ın kime ne türlü bir misyon yüklemiş olduğunu, kimi ne çeşit işlerin beklediğini ve hangi insanlara ne büyük vazifeler eda ettireceğini bilemeyeceğimiz için, o mevzuda söyleyeceğimiz büyük büyük sözler mübâlağa sayılır. Allah Teâlâ, kadirşinaslığı ne kadar sever, onu ne ölçüde manevî bir şükür olarak kabul eder ve o şükre ne denli mukabelede bulunursa, mübâlağalardan da o kadar hoşlanmaz. Çünkü, mübâlağa zımnî yalandır; yalan ise bir lafz-ı kâfirdir ve günahtır. Öyleyse, hüsn-ü zan seslendirilmeli ama mübâlağa ve iddia sayılabilecek sözlerden de mutlaka kaçınılmalıdır.

Diğer taraftan, bazı insanlar da, bu sevgi kahramanlarının dünyayı değiştirecekleri ve kendilerine yaşama imkanı vermeyecekleri düşüncesiyle ciddi bir paranoya yaşıyorlar. Onların kendilerine göre düşünce sistemleri, hayat tarzları, iktisadî, siyasî, kültürel ve idarî felsefeleri var. O felsefeye göre, yarım-yamalak da olsa, bir dünya kurmuşlar. O dünyada kendilerini rahat hissediyor ve hariçten yükselen her sesi haklarında ölüm fermanı olarak görüyorlar. En masum insanları bile kendi dünyalarını karartacak ve rahatlarını kaçıracak tehlikeli kimseler olarak algılıyorlar. Karanlığı ışık gören, ışığı da karanlık kabul eden bu karanlık ruhlular, sevgi deyip sevgi konuşan ve sevgi teneffüs eden insanlardan bile endişe ediyorlar. Bu endişelerini de aka kara, karaya da ak demek suretiyle, değişik iftiralarla dile getiriyorlar.

Haddizatında, hayatını hoşgörüye, diyaloğa ve eğitime adamış insanlardan hiçbirisi gelecekte, değil dünyanın çehresini karartmak, tek insana gölge yapmayı bile düşünmezler. Zannediyorum onlar, kendilerine ömür boyu hasmâne tavır alan kimseleri mahşer günü perişan vaziyette, sürüm sürüm bir halde görseler, maruz kaldıkları bütün kötülükleri unutur ve onlara da el uzatır, tutup kaldırmaya çalışırlar. Cenâb-ı Hak orada izin ve imkan verse, kimseyi yüzüstü bırakıp geçmez ve kimsenin ebedî hüsrana uğramasına rıza göstermezler. Ömürleri boyunca tek sinek öldürmemiş, bir yılanın canına kıymamış insanların hiç kimsenin hayatını karartmayacağı muhakkaktır. Aslında, o türlü iftiraları seslendirenler de, değişik zamanlarda bu hususu test etmiş ve hakikatin böyle olduğunu görmüşlerdir. Fakat, paranoya yaşıyor olmaları ve vehimlerle oturup kalkmaları doğru düşünmelerine manidir; dolayısıyla, çok çirkin iddialarda bulunmaktan ve sürekli iftira etmekten de geri duramazlar.

Bu iki zümreyi bu şekilde tesbit ettikten sonra, diyebiliriz ki; biz ne öncekilerin hüsn-ü zanla yükledikleri o manaları taşıyacak kadar güçlüyüz, ne havariyiz, ne sahabeyiz, ne saff-ı evveli teşkil eden insanlardan bazılarıyız; ne de berikilerin iftira ettikleri kadar kötü, karanlık düşünceli, karmaşık hesapları ve gizli planları olan insanlarız. Hayır, biz kendimizi özel bir misyon eda eden insanlar olarak görmediğimiz gibi, Allah’ın rızasını kazanma maksadıyla insanlığa hizmet etmek dışında bir niyet de asla taşımıyoruz.

Vazifeye Devam…

Başkaları ne derse desin, biz, büyük iddialara girmeden, aleyhimizdeki sözlere aldırmadan, kötülükler karşısında da telaşa kapılmadan kendi vazifelerimizi yapmalıyız. Gördüğümüz muamele ne olursa olsun, inkisar yaşamamalı, kimseye küsmemeli ve darılmamalıyız. Bu dünya dişini sıkıp dayanma dünyasıdır; rahat yaşama ve hayattan kâm alma diyarı değildir. Kötülüklere maruz kalsak da, haklarımız elimizden alınsa ve kendi ülkemizde –N. Fazıl ifadesiyle– “parya” gibi yaşamak zorunda bırakılsak da, bunlara hiç takılmamalı ve kendi karakterimizin gereğini sergilemeliyiz. Elimizden geliyorsa, yılan ve akreplerdeki canavarlık ruhunu bile baskı altına alarak, onlarla da iyi geçinmeli ve hayatı paylaşılabilir hale getirmeliyiz. Onlara kızarak veya diş göstermeleri karşısında panikleyerek geriye durmamalı, hangi şartlarda olursa olsun sorumluluklarımızı yerine getirme gayretinde olmalıyız. Hatta tek başımıza kalsak bile bu duyguyu korumalı ve ona göre hareket etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) geçmiş dönemde yaşamış bir yiğidin halini birkaç fotağraf karesi içinde anlatır ve buyurur ki: Sağına baktı, sağlam kimse göremedi; soluna baktı, ayakta kalmış bir fert bulamadı; herkes dökülmüştü ve o cephede tek başına kalmıştı. “Demek iş başa düştü” deyip atını mahmuzladı.. gitti ve bir daha da geriye dönmedi… İşte bu hal, her devrin dava adamlarının halidir. Şu kadar var ki, o kahraman, maddi bir mücadelede ve muharebe meydanında bir mücahidin yapması gerekeni yapmıştır. Maddi kılıcın kınına girmesi gerektiğine ve artık mücahedeyi Kur’an-ı Kerim’in elmas düsturlarıyla sürdürme zamanı olduğuna inanan insanlara gelince; onları memleket memleket sürgüne gönderseler, zindanlara atsalar, her gün biri için idam sehpası kursalar, Hazreti Mesih’in havarilerine yaptıkları gibi çarmıhlara gerseler ve arkadaşlarını götürüp oralara mıhladıktan sonra aynı akıbetle onları da tehdit etseler bile, yine de hak bildikleri yoldan dönmemek, hak ve hakikatin sesi-soluğu olmak da bunların şiarıdır. Onlar, böyle bir mücadelenin dışında ölürlerse, işte o zaman akıbetlerinden korkar ve üzülürler; belki rahat anlarını endişelerle karşılar ve şöyle derler: “Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker yapmadığım bir zeminde, rahat döşeğimde yatarken ölürsem nice olur benim halim; aman Allah’ım, bu ne zillettir!” Hazreti Halid’in vefat esnasında söylediği sözler onların kulaklarında çınlar; hayatı cephelerde geçen, vücudunda para kadar yara almadık yer kalmayan büyük sahabinin, yatakta vefat ediyor olmaktan duyduğu elemi onlar da kendi gönüllerinde hissederler. Bir yerden bir yere hizmete giderken trafik kazasında ölmeyi, yurtdışına gidip hicret yurdunda ötelere yürümeyi ve Allah rızası için i’lâ-yı kelimetullah adına bir işe omuz verirken ahirete göçmeyi cana minnet sayarlar. Hazreti Azrail’i, bu yolların birinde karşılamaktan memnun olur ve “Rabbim, Sana sonsuz hamd olsun ki vazife başında canımı aldın; dilerim, bunu bir şefaat vesilesi olarak kabul buyurur ve beni de affedersin!” duygusuyla kanatlanıp öbür aleme uçarlar.

Aslında, hizmet eden insanların meziyetlerini, faziletlerini, diğergamlık ve hasbîliklerini yâd etmek, dolaylı yoldan onların kulağına gittiğinde, onlar için teşvik primi mahiyetinde olabilir. Öyle bir şekerlemeye bazen ihtiyaç da duyabilirler. Bu hususu Hazreti Bediüzzaman da ifade etmektedir. Ebced ve cifirle alâkalı bazı tesbitlerini, Risalelere ve Cevşen’e ait bir kısım ikramları dile getirirken, “Gerçi bu çeşit ikramlar yazılmasaydı daha münasibdi; fakat bu kadar hadsiz muarızlar ve çok kuvvetli ve kesretli düşmanlar karşısında az, fakir ve zaîf olan bizlere kuvve-i maneviye, gaybî imdad, teşci’, sebat ve metanet vermek için mecburiyet-i kat’iye oldu, ben de yazdım.” demektedir. Bu açıdan, günümüzde de dine ve millete hizmet eden insanların bazı teşvik edici takdirlere ihtiyacı olabilir. Biz, başka insanlar söz konusu olduğunda bu takdirlerimizi arz etmeli ve insanları teşvikkâr olmalıyız. Fakat, kendi hesabımıza maddi bir beklentiye girmediğimiz gibi takdir ve tebcil arayışında da bulunmamalıyız. Bizi, hiç kimse alkışlamayabilir; hiç kimse bize destek olmayabilir. Biz, böyle bir beklentiye gireceğimize iki hususa dikkat etmeliyiz:

Bizim Kızılelmamız

Birincisi: Yürüdüğümüz yolun doğruluğunu gözden geçirmeli; şayet yolumuzun doğruluğundan eminsek, her şeye rağmen yürümeye devam etmeli; eğer usûl ve metod adına eksiklerimiz varsa, onları tamamlamalı, yanlışlarımızı gidermeli ve daha sonra da konjonktüre göre durumumuzu sık sık kontrol etmeliyiz.

İkincisi: Hedefimizin sırf Allah’ın rızası olup olmadığını sürekli denetlemeliyiz. Sadece O’nun hoşnutluğunu mu arıyoruz, yoksa niyetlerimize başka şeyler de bulaşmış mı? Dünya bir fettan gibi önümüze çıkacak olsa, biz bu işi bırakıp ona meyleder miyiz? Mesela, “Cihan hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman’ın bile fethedemediği, serdar-ı âzâm Merzifonlu Karamustafa Paşa’nın uğrunda canından olduğu Viyana kapılarını size açacağız; Türkiye’yle beraber hayaller ülkesi Kızılelma’yı da emrinize vereceğiz. Bu büyük mükafata bedel sizden tek şey istiyoruz; o da, “i’la-yı kelimetullah” dediğiniz, Allah’la kullar arasındaki manileri bertaraf etmek, insanların iyilik duygularını coşturmak ve kötülüklerden onları alıkoymak diye şerh ettiğiniz sevdanızdan vazgeçmeniz!” deseler cevabımız nasıl olur? Eğer bu işe yürekten gönül vermişsek ve Allah rızasının ne demek olduğunu biliyorsak, vereceğimiz cevap bellidir; zannediyorum, bu hareketin temsilcilerinin hepsi de bu hususta aynı duyguları taşıyordur: “O da ne demek; bizim hangi zaafımızı gördünüz de böyle çirkin bir teklifte bulunuyorsunuz! Değil İstanbul’dan Viyana’ya kadar olan memleketleri vermeniz, dünyanın doğusundan batısına kadar bütün ülkeleri de va’d etseniz, vallahi, billahi, tallahi biz yan gözle bile bakmayız o topraklara, arpa boyu ayrılmayız bulunduğumuz yerden.”

İşte, bunu gönülden diyebilecek kadar vefalı olmak lazım. Evet, bizim hedefimiz Allah rızasıdır; ondan daha büyük bir gaye-i hayal bilmiyoruz. O hedefe ulaşmak için de i’lâ-yı kelimetullah yolunu ve yöntemini seçmişiz; ondan büyük bir vazife de tanımıyoruz. Bu yolda yürürken, vazifenin büyüklüğünden dolayı caka yapmama ve başkalarının ta’n u teşnii karşısında endişe ve tereddütlere kapılmama hususlarında da -Allah’ın izni ve inayetiyle- kararlıyız.

Kirli Zihinler ve Dağınık Kalbler

Herkul | | KIRIK TESTI

Vicdanın dört ana unsurundan biri olan zihnin gerçek gâyesi marifetullahtır. Bundan dolayı, onun sürekli Allah’a ulaştıran yollar, o yollardaki handikaplar ve bu handikapların aşılması için gereken nazarî bilgilerle meşgul olması; sonra da bu nazarî bilgileri tatbik edebilme iradesine sevkedecek malumâtla beslenmesi gerekir.

Ne var ki, anlama, öğrenme ve hatırlama kabiliyeti olarak, şuuraltı ve şuurüstü müktesebât adına elde ettiği bütün bilgileri arşivleyen ve adeta bir kütüphane vazifesi gören zihin, çoğu zaman sakat düşüncelerin, yanlış kabullerin ve batıl inançların istilasına da maruz kalır; çirkin görüntü, kaba ses ve kötü söz atıklarıyla da dolar. Bu arada, marifetullahla uzak-yakın alâkası olmayan her şey zihinde büyük-küçük bir leke bırakır ve onun kirlenmesine sebebiyet verir.

Şeytanî Oklar

Zihin, öncelikle günahlar, hatalar, yanlışlıklar ve kötülüklerle kirlenir. Her günah, her hata ve her kötülük onda mutlaka bir iz bırakır. İnsan çok defa böyle bir zihin kirlenmesinin farkına varmasa da zamanla onun tezahürlerini kendi gönlünde ve duygularında hissedebilir. Böyle bir kirlenme, hayırlı işlere devam etme arzusunu kırar, salih amellerde süreklilik isteğini azaltır ve fenalıklara meyil gücünü arttırır.

Evet, günümüzün insanları zihin kirliliği gibi bir âfete mâruzlar ve bu yönüyle de talihsiz sayılırlar. Bugün, çarşıya ve sokağa her çıkışlarında gözler yoluyla bir takım haramlara girmeleri neredeyse muhakkak. Ruh dünyâlarında bulantı hâsıl edecek manzaralar âdiyattan. Kulaklar adeta kir taşıyor, diller kir üretiyor. Uygunsuz sözler dinleniyor, çirkin laflar ediliyor, sürekli şunun-bunun aleyhinde atılıp tutuluyor; konuşmalar gıybetlerle başlıyor, yalanlarla devam ediyor ve sonunda iftiralarla noktalanıyor. Konuşanlar kirletiyor; onlara müsamaha gösterip dinleyenler de onların vebaline ortak olup kirleniyorlar. Böylece, çok ciddi bir zihin kirliliği yaşanıyor.

Bu kötü durum şeytanın müdahalesine de bir ortam hazırlıyor ve kirli zihinleri şeytan kendi hesabına kullanıyor. Dolayısıyla, insanlar dupduru bir gönülle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etme imkanını asla bulamıyorlar. Dahası, birer pas, birer leke olan o günahlar, tevbe ve istiğfarla temizlenmez ve arttıkça artarsa, o zaman üst üste yığılan kirler bir perde halini alıyor; Allah’tan gelen tecellilerin önünü kesiyor, rahmet esintilerine ve ilahî inayete mani oluyor ve artık himayesiz kalan kalbler şeytandan gelecek küfür oklarına bile açık birer hedefe dönüşüyor.

Bundan dolayıdır ki, böyle bir musibete karşı ümmetini ikaz eden Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nazar (bakış) şeytanın zehirli oklarından bir oktur.” buyuruyor ve Cenâb-ı Hakk’ın şu iltifatkâr beyanını naklediyor: “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neşvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.”

Dışarıdan gelecek günah hücumlarına karşı ümmetini koruma mevzuunda çok hassas davranan Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiği bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oğlu) Fazl’ın başını sağa-sola çeviriyor ve böylece etraftaki kadınlara gözünün ilişmemesi için ona yardımcı oluyordu. Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen Zat Allah Rasûlü ve harama bakmaması için başı sağa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceği Hazreti Fazl idi. Öyle bir şeyin adeta imkansız olduğu bir durumda, nazarına başka hayâller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini gösteriyor ve ümmetine misal teşkil ediyordu.

Rasûl-u Ekrem Efendimiz, bir başka zaman da, Hazreti Ali’ye, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyurmuş; bir kasde iktiran etmediği için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceğini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduğundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baştan keserek günahlara geçit vermemek gerektiğine dikkat çekmişti.

Dahilden Kaynaklanan Zihin Kirliliği

Hariçten gelen bu leke ve kirlerin yanında, bir de dış dünyanın içe yansımalarından ve onların hasıl ettiği yakışıksız düşüncelerden kalan izler oluyor. “Falan neden şöyle dedi, filan niye bunu yaptı?” şeklindeki bulanık fikirler hayâlinizi delip geçiyor, bir kıymık gibi tasavvurlarınıza saplanıyor, hislerinizi yaralıyor. Hatta, içinize dert olan o söz ve davranışların muhatabı siz olmasanız bile, onlara maruz kalanların ahvalini müzakere etmek sizin vazifenizmiş ve sanki üzerinize lazımmış gibi, o meseleyi giderme imkanınız da olmadığı halde, beyhude sû-i zanlara giriyor, içinizdeki kuşkuları büyütüyor, kendi kendinizi yiyip bitiriyor ve böylece farklı bir zihin kirliliğiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Şahsen, böyle bir zihnî kirliliği daha geniş alanlı görüyor, çoğu insanların bu derde mübtela olduğunu müşahede ediyor ve çok üzülüyorum.

İnsan çarşı-pazardan, kötülüklere açık mahallerden ve günaha girme ihtimali olan yerlerden uzak durarak dışarıdan bulaşabilecek günah lekerine karşı tedbir alabilir ve onlardan korunabilir. Fakat, hayâl ve tasavvurlardan kaçmak çok zordur. Otururken kalkarken, yerken içerken onlar hep sizinle beraberdir. Onlardan uzaklaşmak için uykuya sığınacak olsanız, daha gözlerinizi yummadan şeytan hemen inci-boncuk gibi saçıverir onları önünüze. Bu defa, uykuyu da unutur, başlarsınız çocukların bilye oynamaları gibi hayâl ve tasavvurlarla oynamaya. “Falan neden bu kadar vefasız, filan niye bu denli duygusuz, öbürünün Allah’la münasebeti niçin o kadar sığ?” sorgulamalarıyla zihninizi meşgul edersiniz. Aslında, o mevzularda yapılması gereken şeyler Kur’an ve Sünnet tarafından ortaya konmuş; o problemleri halletme sistemleri vaz’ edilmiş; meselelerin, usûlüne uygun olarak anlatılması ve insanların irşad edilmesi için gereken hususlar belirlenmiştir. Belirlenen o esaslara göre tavır almak ve hareket etmek dururken, hiçbir faydası olmadığı halde o türlü mülahazalara dalmak, hayâllerin ve tasavvurların su-i zanlara bağlanmasına ve dolayısıyla zihin kirliliğine sebep olmaktadır.

Belki bazılarına günde yüz defa “estağfirullah” dedirten de böyle bir zihin kirliliğidir. Siz, öyle bir kirlenmeye karşı ciddi tavır alsanız da, makinalı tüfekten boşalan mermiler gibi peşi peşine gelip en hassas duygularınıza çarpan ses, söz ve görüntüler tasavvur ve tahayyüllerinizi bir şekilde yakalar. Kimi zaman tuhaf bakışlar, bazen garip duruşlar, bir başka zaman sakat anlayışlar, bazen de kendinden kaçışlar gelip onlara çarpar. Siz ne kadar sineye çekici olsanız ve görüp duyduklarınızı realitelerle dengelemeye çalışsanız da hayâl ve tasavvurlarınız, parçalayıcı bir canavardan kaçan çaresiz av gibi koşamaz; kalbiniz, şuurunuz ve mantığınız ölçüsünde mukavemet gösteremez. Mantık ve güç sınırı tanımayan, zaman ve mekân kaydına girmeyen hayâl, çok sür’atli olsa da, çoğu zaman, fena duygulara paçayı kaptırır, kötü düşüncelere yakalanır. Neticede, çok kıymetli dakikalar faydasız hayâllerle eriyip gider; zihin ise, yararsız düşüncelerin istilasına uğrayarak bir çeşit esarete düşer.

Kalble kafanın irtibatı sebebiyle zihindeki bu kirler zamanla kalbe de akar ve orada “reyn” meydana getirir. Reyn, bir şeyin üzerinin pasla kaplanması, her tarafının paslanması demektir.  Cenab-ı Hak, “Hayır hayır! Gerçek şu ki, onlar yapageldikleri o kötü işler yüzünden kalblerini is-pas sardı da (ondan dolayı inkar yaşıyorlar.)” (Mutaffifin, 83/14) buyurmuş; Allah Rasûlü de “Her günah onu işleyenin kalbinde siyah bir nokta oluşturur, bir leke yapar. Eğer kul, tevbe edip vazgeçer, mağfiret dilenirse kalbi yine parlar. Döner tekrar günah işlerse, o lekeler artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’ân’da yüce Allah’ın zikrettiği “râne” budur.” sözleriyle bu ilahi beyanı ve onda yer alan “râne” kelimesini şerh etmiştir. Evet, pas tutan bir kalbin bütün ufukları kararır; artık o iyiyi kötüden ayırma kabiliyetini kaybeder; beyazı siyah, siyahı da beyaz görmeye başlar; başlar ve bir daha da kendine gelmesi, fıtrî saffetini elde etmesi çok zor olur. Hatta bazen yeniden özüne ermesi bütün bütün imkânsızlaşır. Gafleti ve fenalıkları yüzünden deformasyon geçiren bir insanın artık üst üste kaymalar yaşaması da kaçınılmazdır.

Zihin Kirliliğinin Vartaları

Bu kaymaların başında, konsantrasyon eksikliği gelir. Zihin ve kalb dağınıklığı yaşayan bir insan birinci dereceden üzerinde durup yoğunlaşması gereken meselelere dahi konsantre olamaz; en hayati mevzulara bile teksif-i nazar edemez. Kalbî hayatı adına dağılan bir kimse, hiçbir mevzu üzerine dikkatini toplayamaz; çünkü konsantrasyon, dağınıklığa tahammülü olmayan bir konudur. Bakışı bir noktaya yoğunlaştırmak o kadar önemlidir ki, Bediüzzaman hazretleri, bir cama bile teksîf-i nazar edilse, zamanla âlem-i misale karşı hayâlde bir pencere açılacağını, o aynada çok garaibin müşahede edileceğini söyler ve aslında “aynada değil, belki aynaya olan dikkat-i nazar vasıtasıyla, aynanın haricinde hayâle bir pencere açılmış” olduğunu ifade eder. Evet, siz de deneseniz, bakışınızı herhangi bir cisim üzerine kilitleseniz, misal alemine kapılar açıldığını görebilirsiniz. Ne var ki, kalb ve zihin dağınıklığı, en önemli gâye-i hayâl olan Allah rızasına dikkat kesilmeye bile manidir ve insanı, tevcîh-i nazar etmesi gereken böyle bir hedeften dahi uzaklaştırır.

Diğer taraftan, zihin kirliliği insanı mâlâyâniyâtta gezdirir; mâlihülyâ içinde dolaştırır ve onun saniyelerini, dakikalarını, saatlerini ve bütün zamanını çalıp götür. İnsan, faydalı şeyler okuyup güzel hayâllere dalacağına, güzel görüp güzel düşüneceğine, uhrevî hayatı ve Allah’la münasebeti adına dolup dolup boşalarak zevk-i ruhânîler içinde dolaşacağına, zihni kirlenir ve kalbi dağılırsa, boş hülyalarla vakit geçirir, zamanını heder eder; duygu ve düşünceleri hesabına da çok büyük inhiraflara düşer.

Zihin kirliliğinin belki de en zararlı neticesi kelâm-ı nefsî şeklinde sudûr eden “sebb u şetm”ler; yani, dile dökülmese bile bir düşünce şeklinde belirip kalbi ve kafayı meşgul eden yakışıksız sözler, çirkin laflar, karalama ve kınamalardır. Meselâ, bir insanın namazını verip veriştirmesine, duasındaki dikkatsizliğine ya da çarşı-pazardaki lâubâliliğine takılmışsanız, bunlar önce birer buğu halinde zihninizde beliriverir; başlangıçta sadece bir hayâlken daha sonra tasavvur kalıbına dökülür; şayet siz meseleyi orada kesip atmaz, aksine mülahazalarınız üzerinde daha da yoğunlaşırsanız, tasavvurunuz taakkule ve hatta tasdike dönüşür. O şahıs hakkında hükmünüzü verir ve  “Vay mücrim vay!” dersiniz. Belki ağzınız hareket etmez, diliniz dönmez ve dudaklarınızdan hiçbir kelime dökülmez ama o insanı ne zaman ansanız içinize hep “mücrim” hükmü gelir. İşte, bu şekildeki sebb u şetmler de kalbi öldüren ve ruhu felç eden birer illettir.

Hayâllere de “Estağfirullah”

Kanaatimce, bir mü’min, Muhasibî inceliği ve hassasiyeti içinde, hayâllerini bile sorgulamalı ve onların çirkinlerinden Allah’a sığınıp, zihnine çarparak geçip gidenlerden dolayı da “estağfirullah” demeli. İnsanları vesveseye düşürmemek kaydıyla herkeste kötü hayâllere karşı da istiğfar duygusu geliştirilmeli. Şu kadar var ki, bazen, bir kısım çağrışımlar neticesinde istenmeyen ve rahatsızlık veren düşünceler, çirkin manzaralar veya kötü sözler hayâle gelince, bazı hassas ruhlar, bunların kendi kalbî hastalıklarından ve manen kaygan bir noktada bulunuyor olmalarından kaynaklandığına inanırlar. Meseleyi biraz derinleştirince vesveselere girebilir; “Demek ki benim kalbim bozulmuş, ben artık bütün bütün fıska açık yaşıyorum” diyerek şeytanın oyununa gelebilirler. İşte, bu hususa dikkat etmek ve vesveseye düşmemek/düşürmemek kaydıyla, her insan iradî olarak hayâl ve tasavvurlarını da sorgulamalı. Mesela, bir aralık “Acaba, falan benim için şöyle mi düşünüyor?” şeklinde mülahazalara dalsa, hemen teyakkuza geçmeli ve çok ciddi bir günah işlemiş gibi kalkıp tevbe etmeli. O zat gerçekten öyle düşünmüş de olabilir. Fakat, Allah o günahın hesabını onu işleyene soracaktır; o mesele diğer insanı alakadar etmez. İşin aslı ne olursa olsun, o türlü düşüncelere dalmak, onlardan belli hükümlere yürümek insana çok şey kaybettirir, onu günah vadilerine yürütür ve sevap atmosferinden uzaklaştırır. Evet, insanlarda kendilerini sorgulama düşüncesini canlandırmalı; öyle ki, herkes, başkalarının kocaman kocaman günahlarını bile göremeyecek kadar kendi kusurlarının telafisiyle meşgul olsun..  birisi, rüyasında bir günaha girse, ona bile istiğfar etsin ve “Benim hayâlim fıska açık olmasaydı, bu günah rüyama nasıl girerdi!” deyip kendini kınasın.

Evet, gerçek huzur ve saadete, zihnin dağınıklık ve perişaniyetten kurtarılması, kalbin itmînan ve istirahata erdirilmesi neticesinde ulaşılabilir. Zihni kirlenmemiş her insan, istediği zaman, kanatlanan rûhu sayesinde kalbinin sonsuz iklimlerine doğru açılarak hakiki mutluluğu elde edebilir. Böyle bir bahtiyarlığı yakalamanın en önemli şartı ise, zihin kütüphanesini tertemiz fikirlerle donatmak ve kalb hazinesini selim duygularla nurlandırmaktır.

Epiktetos’un mevzuyla alakalı ibretâmiz ikazını hatırlatarak bu fasla da şimdilik nokta koyalım: “Fena hülyalara yakalanınca, ilk fırsatta onlardan kurtulmaya ve hemen o tehlikeli alandan uzaklaşmaya çalış. Yoksa, hayâllerin seni öyle vadilere sürükler ki, bir daha geriye dönemezsin.”

Affet ki Affedilesin!..

Herkul | | KIRIK TESTI

SORU: “Eledd-i hısâm” ne demektir? İman nuruyla dolu gönüllerde de kin, nefret ve düşmanlık duygularının bulunması mümkün müdür? Mü’min ahlakında “afv u safh”ın yeri nedir?

CEVAP: Dinin ruhunda sevgi vardır. Çünkü, kâinat bir sevgi şiiri olarak yaratılmış, yeryüzü de bu şiirin kâfiyesi yapılmıştır. Tabiat kitabını iyi okuyanlar her zaman sevgi besteleri duyarlar. Mahlukâtı kuşatan bu sevgi, insanî münasebetlere de kendi boyasını çalar. Öyle ki, ulvî mahiyetini keşfedip, özüne yerleştirilen muhabbet çekirdeklerini fark eden ve Yaratıcı’sıyla olan münasebetini duyabilen bir insan, diğer insanları da Allah’ın sanatı olarak görür, çevresine alâka duyar, herkesi sever ve hatta bütün varlığı şefkatle kucaklar.

İman nuruyla aydınlanamamış bir talihsizin gönlünü ise, kin, nefret ve düşmanlık duyguları istila eder. Üstad hazretlerinin ifadesiyle, küfür karanlığındaki bir insan, kâinatı umumî matemhâne, mevcûdatı da birbirine yabancı ve düşman varlıklar olarak görür. O, her şeyi birbirine hasım zannettiğinden dolayı, kendisi için de çeşit çeşit düşmanlar icad eder; bir savaş meydanında ve hasımlar arasındaymışçasına tedirgin yaşar ve hemen her şeye karşı teyakkuza geçer. Dolayısıyla, imandan nasipsiz insanlar, pek çoğu itibariyle, sürekli paranoya yaşarlar. İçlerindeki endişe ve korku sebebiyle samimi olmayan tavırlara girer, ikiyüzlülük yapar; kalblerinde kin ve düşmanlık kaynadığı halde birer sevgi kahramanı gibi davranırlar. Sözlerine kendileri de inanmadıkları halde, iyilikten, yardımseverlikten ve ıslahtan öyle bahsederler ki, ağızlarından bal damlıyor gibi bir görüntü sergilerler. Sözlerinin inandırıcılığını arttırmak için de samimiyetlerine Allah’ı şahit gösterirler. Kur’an-ı Kerim, bu tür münafıkları anlatırken, “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit gösterir. Halbuki gerçekte o, düşmanların en yamanıdır.” (Bakara, 2/204) buyurmakta ve onları “Eledd-i hısâm” olarak tavsif etmektedir.

En Amansız Düşman

“Eledd-i hısâm”, gönlünde sevgi ve merhametin kırıntısına bile yer olmayan “en amansız düşman” demektir. Bu âyet, aynı vasıfları taşıyan münafıkların hepsine şamil olsa da, tefsir kitaplarında onun Sakîf Oğullarından Ahnes b. Şurayk hakkında indiği nakledilmektedir. Bu münafık, Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) gelmiş, müslüman olduğunu söylemiş; muhabbetten dem vurmuş, yeminler etmiş; fakat, daha huzur-u risaletpenâhiden ayrılır ayrılmaz müslümanlara ait bir çiftliğe uğramış, ekinleri yakmış ve hayvanları telef etmiştir. İşte, mü’minlerin ekinlerine ve hayvanlarına bile tahammül edemeyen, her şeyi yakıp yıkan Ahnes ve onun gibiler hakkında Kur’an “Eledd-i hısâm” ifadesini kullanmış; onların düşmanlıkta aşırıya giden, af ve merhametten bütün bütün nasipsiz kimseler olduklarını belirtmiştir.

İnkâr-ı uluhiyete sapanların çoğunda kalb katılığı o dereceye ulaşmıştır ki, onların affetmeleri ve bağışlamaları mümkün değildir. Onlar, dünyalarını kin, nefret ve öc alma üzerine kurmuşlardır. İğne ucu kadar da olsa hatayı mutlaka görür; asla özür kabul etmez ve sürekli öfkeyle köpürüp dururlar. Onlar adeta büsbütün enaniyet kesilmişlerdir; bencillik ruhlarına sinmiştir; dolayısıyla, her meseleyi kendilerine bağlı götürmek ister, sadece kendilerini hakiki manada sever ve başka insanlara karşı kinle, nefretle dolu bir ömür geçirirler. İşte, kin ve düşmanlık sıfatları, hususiyle ve gerçek manada bu iman mahrumlarının şiârıdır.

Bir de izafî olarak aynı nasipsizliği yaşayanlar vardır: Bunlar, din görünümlü bazı organizasyonlara dahildirler; fakat, ne sağlam bir uluhiyet telakkisine, ne tutarlı bir Peygamber anlayışına ve ne de doğru bir ahiret inancına sahiptirler. Bir yönüyle, meditasyonla ve yortularla teselli olurlar; belki haftanın bazı günlerinde, ibadethâneye mukabil bir kubbe altında biraraya gelir, musikî dinler ve stres atmaya çalışırlar. Ayrıca, günümüzde sıkça gördüğümüz gibi, bazı şovmenlerin din adına konuşmalarına, -hâşâ- Allah’ı kendi hesaplarına konuşturmalarına, Hazreti Mesih’i hevâ ve heveslerinin sözcüsü yapmalarına ve yine çarpık kanaatleriyle yorumladıkları dini insanları tesir altına almak için bir vesile olarak kullanmalarına şahitlik ederler. Bazen onlarla beraber gülüp eğlenir; bazen de teessür duymuş bir insan edasıyla trans haline girmiş gibi bir hal alır ve rahatlamaya çalışırlar. Böylece, eğlenmenin ve iyi saatler geçirmenin tesellisiyle avunurlar. İşte, dine yakın görünen bu insanların ruhlarında da çoğu zaman onlardan olmayanlara karşı kin, nefret ve gayz vardır.. sadece kendilerini ortaya koyma, kendilerini anlatma ve her meseleyi kendilerine bağlama ruh haleti nümayândır.

Mü’mindeki Kâfir Sıfatı

Evet, kin, nefret ve düşmanlık duyguları çoğunlukla imandan nasipsiz kimselerde; mahlukâta karşı alâka, sevgi, herkesi bağra basma, her şeyi sineye atma, affetme ve kin tutmamayı da genellikle mü’minlerde görmeye alışmışızdır. Ne var ki, bazen bunlar da yer değiştirebilirler. Bakarsınız ki, küfür içinde debelenen bazı kimseler de muhabbet ve müsamahayla dopdolu.. onlar da varlığa karşı derin bir alâka duyuyor, herkese sevgiyle yaklaşıyor ve dostluk köprüleri kurmaya çalışıyorlar. Diğer taraftan, hiç beklemediğiniz ve yakıştıramadığınız bir şekilde, bazı mü’minlerin de kin, nefret ve adavetle oturup kalktıklarını görürsünüz.

Bediüzzaman hazretleri, her müslümanın her vasfının müslümanca olması icap ettiği halde bunun her vakit vaki olmadığı gibi, her kâfirin her vasfının da küfründen neş’et etmesinin gerekmediğini beyan etmekte ve bazen mü’minde kâfir sıfatı olabileceği gibi, bazen de kâfirde mü’min sıfatı bulunabileceğini söylemektedir. Mesela; gıybet, yalan ve iftira birer kâfir fiilidir; fakat maalesef, bazı mü’minler de bu çirkin günahlara girebilmektedirler. Aynen öyle de, kin, nefret, öc alma duygusu ve düşmanlık da kâfire ait hususiyetlerdir ve mü’minlerde bulunmaması gerekmektedir ama bazı müslümanlar da yakalarını bu şeytanî tuzaklara kaptırmışlardır. Bunun aksi de mümkündür; yani, imanı tatmamış bazı insanlar da vardır ki, başkalarına karşı çok saygılıdırlar; yalan söylemez, hiç kimse hakkında iftirada bulunmaz ve saygısızca davranmazlar; varlığa karşı da ciddi alâka duyarlar. Allah, Peygamber ve ahiret hesabına sağlam bir bilgileri yoktur ama bilebildikleri kadarıyla her mahluka “Yaratıcı’nın sanatı” olarak bakar ve hayranlık beslerler. Âyât-ı tekvîniyeyi çok iyi okur, kainât kitabını anlamaya çalışır ve ciddi bir araştırma aşkıyla adeta eşyayı hallaç ederler. Bütün bunlar birer mü’min sıfatıdır ve bu sıfatlar kâfirde de olsa güzeldir, makbuldür. Haddizatında, Allah Teâlâ sıfatlara göre hüküm verir. Dolayısıyla, bu güzel sıfatlara sahip olanlar kâfir de olsalar, rakiplerine muvakkaten galebe çalar ve işlerinde muvaffak olurlar. Buna, sıfatın sıfata galebesi de denebilir; yani mü’min sıfatı kâfir sıfatına galip gelir. Demek ki, mü’minde kâfir sıfatı görmek, kâfirde de bir mü’min vasfına rastlamak her zaman mümkündür.

Afv u Safh

Bununla beraber, hakikî mü’min bir afv u safh insanıdır. Afv; hata, kusur, kabahat ve günahı bağışlamak, suç işleyeni kınamamak ve ondan dolayı cezalandırmamak demektir. Bazı ayetlerde, “afv” kelimesiyle beraber “safh” kelimesi de zikredilmiştir. “Safh” da, affetme, bağışlama ve müsâmahalı davranma manalarına gelmektedir. Şu kadar var ki, bazı müfessirler, “afv”ı, bir hata ya da kabahattan dolayı ceza vermeme; “safh”ı da o hata ve kabahati hiç olmamış gibi sayma ve kalbde ona dair en küçük bir kırgınlık izi bırakmama olarak yorumlamışlardır. Affetmek, ilahî ahlakın bir derinliğidir. Cenâb-ı Allah, mücrim kullarını bu dünyada hemen cezalandırmadığı gibi, şirk haricinde kalan diğer suç ve günahlarından tevbe edenleri de hesap gününde affedebilir. Biz de, amellerimizdeki eksik ve kusurlarımızı bağışlayarak günahlarımızı affetmesini Rahmeti Sonsuz’un merhametinden dileniriz. Madem kendi hesabımıza böyle bir af beklentisi içerisindeyiz ve madem “Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak” önemli bir esastır; öyleyse, kusurlarının deşelenmesini istemeyen, hatalarına nazar-ı müsamaha ile bakılmasını dileyen ve ötede af fermanı almayı uman biz mü’minlerin de ilahî ahlakın gereğini yapıp başkalarını bağışlamamız, kin ve nefret duygularından uzak kalmamız icap eder. Nitekim, Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), “İnsanlara borç veren bir tacir vardı. Darda kalan bir müşterisini görünce adamlarına “Onun borcunu bağışlayın; belki Allah da bizi bağışlar” derdi. Bu davranışından ve recasından dolayı, Allah da onu bağışladı.” buyurmuştur.

Kur’an-ı Kerim, müslümanları affetmeye ve bağışlamaya teşvik etmiş ve bu teşviği geniş bir çerçevede ele almıştır. Mesela, mü’minleri, kısasla alakalı mezvularda da affetmeye özendirmiş ve “Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendi günahlarına keffaret olur.” (Mâide/45) buyurmuştur. Bir başka ayet-i kerimede, “Unutmayın ki haksızlığın karşılığı, ancak yapılan haksızlık kadar olabilir, fazlası helâl olmaz. Bununla beraber kim affeder, bağışlarsa onun mükafatı Allah’a aittir. Şu kesindir ki Allah zalimleri sevmez.” (Şûrâ, 42/40) denmektedir. Ayrıca, Allah’ın engin mağfiretine ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete davet edilen müttakîlerin özellikleri sayılırken, “Onlar ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar; kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler. Allah da böyle iyi davrananları sever.” (Âl-i İmrân, 3/134) mealindeki ayetle, Allah indindeki mükafatı elde etmek için öfkesini yutan, gayz ve kine teslim olmayan, bağışlamayı tabiatının bir buudu haline getiren insanlar nazara verilmiştir. Kötülükler karşısında bile iyilikten ayrılmama ve hasımları dahi candan dost yapabilecek tavırlar içinde bulunma hedefi gösterilmiş ve denmiştir ki, “İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34) Diğer bir ilahî beyanda da, “Fakat onlar ne yaparlarsa yapsınlar, sen yine de kötülüğü en iyi tarzda sav! Biz onların, senin hakkındaki asılsız iddialarını pek iyi biliriz.” (Mü’minun, 23/96) denmek suretiyle kabalıklar karşısında dahi ihsan şuurundan ayrılmama tavsiye edilmiştir.

Evet, kötülüğün kökünü en keskin kılıçlardan daha güzel kesecek olan şey ihsanla muamelede bulunmak; Allah’ı görüyormuşçasına ya da en azından O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla kötülüklere bile iyilikle karşılık vermektir. Mesela; bir insan size, “falanın oğlu” dese ve babanızı inkar ederek hakarette bulunsa; size düşen vazife, onun babasını en güzel yanıyla zikrederek, “Sen şerefli bir babanın oğlusun, namuslu ve çok iffetli bir annenin çocuğusun. Seni de onlar gibi şerefli ve iffetli olarak biliyordum; nasıl oldu da ağzından böyle yakışıksız bir söz çıktı, anlayamadım” demekten öte mukabelede bulunmamaktır. Zannediyorum, sizin bu tavrınız muhatabınızı kendi saygısızlığının altında bırakacak ve meselenin büyümesine mani olacaktır. Bazen hasma karşı tebessüm etmek onu ve ondan gelebilecek zararı defetmeye kâfîdir. Hazreti Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, hasmı mağlûp etmenin en kısa ve emin yolu, fenalığına karşı iyilikle mukabele etmektir. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edilse, aradaki husumet artar. Hasımlardan biri zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti devam eder. Fakat, eğer iyilikle mukabele edilirse, karşıdaki de pişman olur, belki dost halini alır. Öyleyse, mü’minler “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” (Furkan, 25/72) ve “Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” (Tegabün, 64/14) gibi Kur’an’ın kudsî düsturlarına kulak vermeli ve bu emirleri tatbik etmelidirler.

İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!..

Mevzumuzla alakalı ayetlerden biri de İfk hadisesi üzerine nazil olmuştu. Zira, Hazreti Aişe annemize iftira eden münâfıkların dedikodu ve bühtanlarına kendilerini kaptıran üç müslümandan biri, Hazreti Ebû Bekir’in yardımlarıyla geçinen Mıstah b. Üsâse idi. Hazreti Ebû Bekir efendimiz kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah’a vermekte olduğu yardımı kesmiş ve artık onun ihtiyaçlarını görmeyeceğini söylemişti ki şu mealdeki ayet indirildi: “İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar, akrabaya, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler. Affedip müsamaha göstersinler. Siz de, Allah’ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten gafurdur, rahîmdir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nur, 24/22) Bu kelâm-ı ilâhî, Ebu Bekir’in (radiyallahu anh) faziletine vurguda bulunuyor; sonra da, onu afv u safha çağırıyor; onun gibi şânı yüce, nâmı celîl, yâdı cemîl olan bir insana affetme ve bağışlamanın daha çok yakışacağını ifade ediyor ve “İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!” cümlesiyle bir kurtuluş yolu gösteriyordu. Bu soruda çok önemli bir espri vardı. Herkes kendi kusurunun affedilmesini ister; hatalarının hoş görülmesini ve günahlarının yarlıganmasını arzu eder. Bekler ki, kendisine nazar-ı müsamaha ile bakılsın.. diler ki kusurları görülmesin.. ve ümit eder ki, ona da “Hadi geç, sen de affedildin” denilsin. Öyleyse, böyle bir af ve müsamaha bekleyen insanın aynı muameleyi başkaları için de düşünmesi gerekmez mi? Bağışlanma uman bir insanın önce başkalarını bağışlaması icap etmez mi? İşte, bu espriyi kavrayan Hazreti Ebû Bekir, “Allah’ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi, artık Mıstah’tan hiçbir yardımı eksik etmeyeceğim” demiş ve onun nafakasını vermeye o günden sonra da devam etmişti.

Evet, istemez misiniz Allah da sizi affetsin? Şahsen, hem Allah’ın beni affetmesini diler, O’nun rahmetinden af u mağfiret dilenirim, hem de insanlar tarafından da bağışlanmayı isterim. Hepimiz insanız, her zaman kusurlarımız olabilir. Otururken kalkarken, yerken içerken, konuşurken hatta susarken, hal, tavır ve mimiklerimizde bile değişik kabalıklarımız bulunabilir. Arzu ederiz ki, insanlar bunları hoş görsün, affetsin ve beşerî boşluklarımıza versinler. Biz, çoğumuz itibariyle, boşlukta yetişmiş, üst üste kopuklukların yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız. İyi bir insanın yetişmesinin adeta imkansız olduğu bir devirde, dikenler arasında gül cilveleri gösterme gayretleriyle büyümüş zavallılarız. İyi insan olmak için şartların hiç el vermediği zor bir dönemi idrak etmiş yarım insanlarız. Elbette kusurlarımız olacak ve çok sürçeceğiz. Sadece lisan sürçmesine maruz kalmayacağız, elimiz çarpacak, ayağımız tökezleyecek, gözümüz kayacak, kulağımız kirlenecek. Bütün bunlar karşısında çok arzu ederiz Allah bizi yarlıgasın, Rasul-ü Ekrem bağışlasın, Kirâmen Kâtibin “Acı bunlara yâ Rabbi” deyip hakkımızda mağfiret dilesin ve mü’min kardeşlerimiz de affeylesinler. Hata ve kusurlarımızdan dolayı bizi bütün bütün kara görmesinler; meseleye imanın aydınlığında baksınlar.. baksınlar, dikkatle bir kere daha baksınlar.. arasınlar, mercekle arasınlar.. ve sonra, “Evet, bu insanın sağı-solu hep karanlıkla kaplı ama bir yanında küçük bir iman ışığı var.” deyip gözlerini o ışığa teksif etsinler, nazarlarını orada derinleştirsinler. O küçük parıltıyı gözlerinde büyütsünler; öyle ki, bütün karanlıkları o minnacık ışıkla boğsunlar. Zannediyorum, kendi hakkımızda böyle bir muameleyi hepimiz arzu ederiz. Öyleyse, kendimiz için istediğimiz bu müsamahayı, herkes için de arzu etmeli ve bu mevzuuda cimri davranmamalı değil miyiz?

Haddizatında, mü’minlerin ruhunda iyilik duygusu hakimdir; dolayısıyla, onlar, güzel düşünür, iyi görür, doğru konuşur ve kötülükleri iyilikle savarlar. Hatta birilerini tutarken ve onların haklarını savunurken bile dengeyi kaçırıp meseleyi başkalarına düşmanlık şekline çevirmezler. Hiç kimseye kin ve nefret duymazlar; şahıslara değil, sadece kötü sıfat ve fiillere karşı hasmâne tavır alırlar. Onlar, nezih ve güzel ahlaklı insanlardır; nezihlere ince tavırların, hoş davranışların ve temiz sözlerin yakıştığını bilir, bütün düşüncelerini o nezâhete uygun olarak ortaya koyarlar. Kötü düşünce, çirkin söz ve kaba davranışlarla hiç kimseyi rencide etmezler.. rencide etmezler; çünkü, onlar birer afv u safh insanıdırlar.

Hakkımı Helal Ettim

Bediüzzaman hazretlerinin hayatına bakarsanız, bir müddet ona talebe olma nimetini yakalamış kimselerden Üstad’ı bırakarak ayrılıp giden insanlar görürsünüz. Fakat, Üstad, o insanları kötüleme manasına gelebilecek tek kelime söylemez; siz onun sözlerinde sadece müjdeleri duyarsınız. Birisi Nurlar’ı yazmayı terk etse ve çekip gitse; o kat’iyen “Falan ayrıldı, gitti” demez. Eğer, o gidenlerden biri sonra tekrar dönüp gelir ve kalemini yeniden eline alırsa, işte o zaman “Şu kardeşimiz Haşir risalesini okumuş, çok beğenmiş ve on nüsha teksir etmiş; beni çok sevindirdi, adeta bütün dünyalar benim oldu; binlerce maşaallah, barekallah” der, onu takdir ve tebcil eder. Siz de düşünmeden edemez; kendi kendinize “O ne zaman ayrılmıştı ki?” dersiniz. Negatif noktaları görme yoktur Üstad’ın hayatında; o bütün mülahazalarını pozitif hususlara bağlamıştır. Öyle ki, gözünün menfi hadiseleri gören yanına perde çekmiştir adeta. İnsanlarda çok küçük de olsa bir parıltı aramış; karanlıklara hiç bakmamış. Bütün görüş ufkunu o ışıkçığa bağlamış. Sadece mü’minleri, dost ve yakınlarını değil, hasımlarını bile affetme ufkunda yaşamış ve şu sözleriyle bize de o ufku göstermiş; “Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ithamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.”

Ayrıca, muhatabımız kâfir bile olsa, ona veryansın etme, sınır tanımadan saldırma ve acımasızca sövüp sayma bir ibadet ve fazilet değildir. Peygamber Efendimiz, kendisine sürekli hakaret eden ve hep saygısızlıkta bulunan Ebu Cehil hakkında bile kötü söz söylemeyi tavsiye etmemiş; mesela, “Ebu Cehil’e on defa lanet okursanız, benim şefaatimi haketmiş olursunuz” gibi bir söz söylememiştir. Yani, Peygamber’e hakaret eden ve saygısız davranan insanlara bile lanet okumak ve gidip her yerde onların kötülüğünü anlatmak gibi bir ibadet olduğuna dair dinde herhangi bir kayıt göstermek mümkün değildir. Bir insan selim kalb taşıyorsa, çirkin sözler ne maksatla söylenirse söylensin onun ruhunda yara yapar. İnanmış bir gönül, fenalık hangi zaviyeden gelirse gelsin, kötü duygu ve tutkular hangi enstrümanla seslendirilirse seslendirilsin onlardan rahatsız olur ve o türlü şeylere karşı hep kapalı kalır. Kur’an-ı Kerim’in ta’lim ettiği ahlak çerçevesi içinde Rasûl-ü Ekrem Efendimiz öyle davranmıştır. Ebu Cehil öldüğü zaman, bir rivayete göre, sadece “Bu ümmetin firavunu öldü” demiş ama Mekke’nin fethinden bir müddet sonra Müslüman olan Ebu Cehil’in oğlu Hazreti İkrime’nin de bulunduğu bir mecliste, Ebu Cehil aleyhinde bazı sözler söylenince, “Babalarını kınamak ve haklarında kötü söz söylemek suretiyle çocuklarını rencide etmeyin” buyurmuştur. Peygamber Efendimiz bu beyanıyla, hem mü’minlere lüzumsuz sözler sarfetmemeleri tembihinde bulunmuş hem de yanında babasına hakaret etmek suretiyle oğuldaki cibilli duyguları harekete geçirmemeleri hususunda ashabını ikaz etmiştir.

Allah Rasûlü’nün afv u safh ve müsamahasına bir misal de Abdullah b. Ubey b. Selül’e karşı tavır ve davranışlarıdır. Bildiğiniz gibi, o bir münafıktı, hatta münafıkların başıydı. İfk hadisesi gibi pek çok fitnede onun parmağı vardı. Fakat, oğlu Abdullah çok güzel bir mü’mindi. Bir gün bu nezih oğul Peygamber Efendimize gelerek “Ey Allah’ın Rasûlü, kulağıma geldiğine göre, babam Abdullah b. Ubeyy’i öldürtecekmişsiniz. Allah’a yemin ederim, Hazrec kabilesi içinde benden daha fazla babasına hürmet eden bir kişi yoktur. Eğer kararınızı vermişseniz, bana emredin de, onu ben öldüreyim. Çünkü, korkarım ki, babamı başkası öldürürse, babamın katili halkın arasında gezerken nefsim beni rahat bırakmaz ve onu öldürmem hususunda benimle uğraşır. Böylece bir mü’mini bir kâfir yerine öldürmüş olurum ve Cehenneme müstahak hale gelirim!” demişti. Peygamber efendimiz de ona, “Hayır, biz babana merhamet ederiz. Bizimle beraber kaldığı müddetçe ona ihsanda bulunuruz” buyurmuştu. Ve Allah Rasûlü, Abdullah b. Ubeyy’in münafık olduğunu bildiği halde onun cenazesine iştirak etmiş; oğlu Abdullah’ın ısrarı üzerine kabri başında onun için mağfiret talebinde bulunacağı sırada “Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, Peygamberin de, müminlerin de yapacağı bir iş değildir.” (Tevbe, 9/113) mealindeki ayet-i kerime nazil olmuş ve ondan sonra Peygamber Efendimiz müşrik ve münafıkların cenaze namazlarını kılmadığı gibi onlar için istiğfarda da bulunmamıştır. Bununla beraber, o gün sırtındaki temiz gömleğini çıkarıp Abdullah b. Ubeyy’in oğluna vermiş ve “Bunu babana kefen olarak giydir” demiştir.

Allah Düşmanını Affedemezsin

Rasûl-ü Ekrem Efendimizin bu davranışında da başka bir nükte vardır: Allah Teâlâ, “Sen af ve müsamaha yolunu tut, iyiliği emret ve cahillere aldırış etme.” (A’raf, 7/199) gibi ayet-i kerimelerle afv u safhı emir buyurmaktadır; dolayısıyla, mü’minler, hataları büyütmemeli, elden geldiğince kusurları örtmeli ve en affedilmeyecek kabahatları bile bağışlamalıdırlar. Fakat, hiçbir mü’min, Allah’a ait hukukun söz konusu olduğu yerde, dine ve dindara düşmanlık edenler hakkında “Ben her şeyi affettim; Allah’ım, Sen de affet” diyemez. Ömür boyu Allah’ı inkar etmiş, dine hakarette bulunmuş, İnsanlığın İftihar Tablosu aleyhinde ağza alınamayacak sözler söylemiş, Kur’an’a dil uzatmış bir insanın affını dilemek kimsenin haddi değildir; öyle bir istek, her şeyden önce Allah’a karşı saygısızlıktır. Bu konuda mü’minler sadece “Ben diğer hakları hak sahiplerine havale ederek kendi hakkımdan vaz geçiyorum.” diyebilirler. Nitekim, Allah Rasûlü de Abdullah b. Ubeyy’e karşı kendi hakkından vazgeçmiş ama onun için istiğfarda bulunmamıştır.

Affetmek, Rasûl-ü Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ahlâkıdır. O hayatı boyunca bu ahlakın gereğini ortaya koymuş; Mekke’de kendisine eziyet edenleri ve Bedir, Uhud, Hendek savaşlarında müslümanlara saldırıp onları yok etmek isteyenleri bile sonradan İslâm’a girince affetmiştir. Kur’an-ı Kerim, Efendimizin bu güzel huyunu sena sadedinde, “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159) buyurmuştur.

Evet, Allah Rasûlü ve selef-i salihîn efendilerimiz afv u safh yörüngeli bir ömür sürmüşlerdir ama güzel ahlaklı olmak, kusurları görmemek, hataları affetmek ve insanları bağışlamak bazen çok zordur. Öyle ki, biri gelir, size arkadan bir tekme vurur. Sonra hıncını alamaz, karnınıza da bir yumruk atar. Bakar ki, siz mukabele etmiyorsunuz, bu defa da yüzünüze bir tokat aşk eder. Bütün bu saldırılara bedel, adalet ve ruhsat aynıyla karşılık vermeye müsaade ediyorken, insanın af ve müsamaha yolunu tutması ve azimeti tercih etmesi ancak kulun kendisini unutması, enaniyeti terk ufkunda yaşaması ve bütün ağyar mülahazalarından kalbini arındırmış olmasıyla mümkündür.

Belh’i Unutmak Gerek!

Rivayetlere göre; İbrahim Ethem Hazretleri, Belh’de hükümdarlık sırası bekleyen bir prens iken tahtı, saltanatı ve dünyevî meşgaleleri terk ederek hakikat yolunda seyr u süluka durur; bir üstada el verir. Bir gün üstadı onu imtihan etmek için bir müridini görevlendirir. O da gider, ayağına geçirdiği mahmuz gibi bir şeyle İbrahim Ethem’in ayaklarına vurup durur. Ayaklarından kanlar akan İbrahim Ethem bize göre çok kâmilâne olan şu sözü söyler: “Dostum, biz nefis davasını Belh’te bıraktık, beyhude uğraşıyorsun.” Bu söz imtihan için gönderilen müridin de çok hoşuna gider; muhatabının kötülüğü iyilikle savma alicenaplığını takdir eder. Sonra üstadının yanına varır, olup biteni anlatır. Üstad anlatılanları dinledikten sonra hükmünü verir, “Demek ki, o hâlâ Belh’i unutamamış.” der.

İşte, afv u safh yolu bazen kendini unutmayı gerektirir. Kendini unutan insan çok geniş bir alanı hatırlamış olur. Hep nefsini gören ve sürekli onu öne çıkaran kimse ise, çok büyük bir alanı nisyana mahkum eder. Kendi nefsine ve cemaat enaniyetine karşı panjurları kapatan bir insan, bütün İslam alemine, hatta topyekün insanlığa açılan çok geniş bir pencerenin perdelerini kaldırmış ve mahlukâtın umumuna karşı sevgi ve alâka duyacağı bir koridora girmiş bulunur.

Hâsılı, kamil mü’minler, gönlünde merhamete yer bulunmayan ve düşmanlık duygusunu besleyip duran insanlar gibi olmamalı; Allah ahlakıyla ahlaklanarak, Cenab-ı Hakk’ın muamelesini esas almalıdırlar. Allah Teâlâ’nın, yılan-çıyan, arslan-kaplan, mü’min-müşrik ayrımı yapmadan bütün varlıklara rızık verdiği gibi; onlar da, Yaratan’dan ötürü, herkese ve her şeye karşı bir nevi alâka duymalıdırlar. İnsanları mahçup etmemeye azami gayret göstermeli, başkalarının en büyük hatalarına bile müsamahayla yaklaşmalı, onlardan özür beklemeden ve onların suçluluk psikolojisi içine girmelerine fırsat vermeden mümkünse maruz kaldıkları kötülüklere makul mazeretler bulmalıdırlar. Muhataplarının hatalarını yüzlerine vurarak onları utandırmamalı, suçluluk psikolojisine sürükleyerek kendilerini müdafaa etme zaafına düşürmemelidirler. Kendi hal ve davranışlarının bazı yanlış mülahazalara sebebiyet vermiş olabileceğini düşünmeli, bunu ikrar ederek muhataplarını rahatlatmalı ve ne yapıp etmeli, onları kin, nefret, adavet, gıybet, iftira gibi şeytanî tuzaklardan ve bu günahlara girerek ahiretlerini kaybetme talihsizliğinden korumalıdırlar.

Çocuklarına Ne Bıraktın?

Herkul | | KIRIK TESTI

SORU: Allah yolunda infakta bulunması ve maddi imkanlarını dinin ihyası için seferber etmesi beklenen bir insanın, kendi ailesinin geleceğini de düşünmesi ve onların istikbali için yatırım yapması hususundaki ölçüler ve genel prensipler nelerdir?

CEVAP: İslâm, insanları bazı inanç esaslarını kabul etmeye zorlamaz; aksine, akıl ve mantıklarına seslenerek, onları her türlü baskıdan kurtarıp hür iradeleriyle yeni bir seçimde bulunmaya teşvik eder. Kur’ân, “İslam’da, dine sokmaya matuf zorlama yoktur.” der; çünkü, zorlama dinin ruhuna zıttır. Dinin tarifinden de anlaşılacağı gibi, o, insanları kendi irade ve ihtiyarlarıyla doğru ve güzel olan şeylere sevk eden ilahî emirler mecmuasıdır; dolayısıyla, dinin kabul edilmesinde esas olan iradedir, insanın bilerek ve severek ona yönelmesidir. Öyleyse, dinde zorlama söz konusu olamaz. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır ve bütün muâmelelerini bu esas üzerine kurar.

Sağ Yoldaki Zahirî Meşakkat

Dinde öyle bir yaşanılırlık vardır ki, insan onun emirlerini yerine getirirken büyük bir rahatlık hisseder. İmam Şatıbî hazretlerininin Muvafakât’ında ifade edildiği gibi; dinin vaz’ ettiği bir kısım mükellefiyetler aslında meşakkat sebebi değildir; onlar uzun bir yolculuğa çıkmış bulunan insanın hedefine sağ-salim varabilmesi için sıyanet vesilelerinden ibarettir. Hazreti Bediüzzaman üslubuyla meseleyi ele alacak olursak; insanın önünde iki yol vardır: Sağ yolda kanuna ve nizama tâbi olmak şarttır ama o zahirî külfet içinde bir emniyet ve saadet bulunur. Sol yolda ise, başlangıçta serbestiyet ve hürriyet vardır; fakat o rahatlığın neticesinde bir tehlike ve talihsizlik mukadderdir. Sağ yoldaki bir kısım sorumluluklar ve mesuliyetler ilk bakışta insanın omuzunda bir yük gibi görünse de, aslında onlar ileride çıkması muhtemel tehlike ve engellere karşı birer korunma argümanıdır. Mesela, sağ yolda yürüyen insan, bir pasaportu almak için bazı zahmetlere katlanır, bir miktar masraf eder. Daha sonra onu kaybetmemek için tedbirler alır, sürekli yanında taşıma mecburiyetinde kalır. Fakat, onun sayesinde pek çok kapıdan rahatlıkla geçer gider; pasaport taşıma gibi o küçücük meşakkete katlanma neticesinde rahatça geçtiği her kapıda ayrı bir huzur yudumlar. Sol yolda yürüyen insana gelince, onun için öyle bir pasaport alma, masraf yapma ve onu her zaman yanında taşıma gibi bir külfet yoktur. Fakat, belli bir süre serbestçe ve külfetsizce yol alsa bile, onun, önüne çıkan ilk kapıdan kovulacağı da muhakkaktır.

Bu itibarla, dinin emirleri arasında nice zor görülen mükellefiyetler vardır ki, aslında onların her biri ebedî saadetin birer vesilesidir. Mesela, insanı nefisle mücadeleye alıştıran, kalbî ve ruhî hayata yükselten, onu uhrevîleştiren ve ahirete ehil hale getiren ibadetler çok küçük bir meşakkat taşısalar bile aynı zamanda insana çok büyük mükafat kazandırırlar. Dolayısıyla, insanların dünyevî ve uhrevî saadeti için vaz’ edilen bu mükellefiyetler birer külfet olarak görülemez. Abdest, namaz, oruç, zekat ve hac gibi ibadetler zahirî bir külfete bedel binlerce sevap ve mükafat getirirler. Bunlar, hem Allah’a karşı kulluğu ifade eder hem de asla bir nihilist ve bir anarşist gibi davranamayacak olan ve kendi iradesiyle tam bir disiplin insanı olarak yaşayan müslümanın hayatını zapt u rapt altına alırlar. Ayrıca, ubudiyetin gereği olan mükellefiyetler, Cennet’e, ebedî saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini müşahedeye ve O’nun rıdvanına mazhar olmaya liyakat kesbetmek için yerine getirilmesi gereken sorumluluklardır.

Bunları okula giden bir öğrencinin yapması gereken vazifelere de benzetebilirsiniz. Nasıl, eğitim çemberinden geçme ve belli bir kıvama erme o talebede bir liyakat metamorfozu meydana getiriyorsa, bir kul da ibadetler sayesinde o metaformozu yaşamalıdır ki ahirete bir farklılık içinde gitsin. Arzın ve semanın değişip başka bir kalıba gireceği bir gün için, insan da cüz’iyyatı itibariyle öyle bir farklılığa ulaşmalı ve kıvama ermelidir ki ahiret meyvelerine erişsin. İşte bu zaviyeden meseleye bakınca, dinde zorluk olmadığı, dini görevlerini yapan kulların kendi kıvamlarına koştukları görülecektir. Evet, biz bir maratonda koşuyoruz. Cennet’e, ebedi saadete, Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmeye ve O’nun “Ben sizden razıyım” müjdesine muhatap olmaya koşuyoruz. Biz ebedî yaşamaya ve hiç ölmemeye koşuyoruz. Öyleyse, ahiret hayatı adına hiç ölmemeye ve ebedî mutluluğa koştuğumuz bu yolda ölsek bile değer ve o da bir meşakkat sayılmaz. Bundan dolayıdır ki, dünya hesabına ölen şehitler ölüm şerbeti içtikleri aynı anda ölümsüzlüğe eriyorlar; buradaki ölüm sancılarını bile duymuyor, ölümsüzleşiyor ve sürekli ebedî saadet yudumlayıp duruyorlar.

Dinin Emirleri Objektiftir

Evet, “Lâ ikrâhe fi’d-din” hakikati insanların dine girmelerine matuf bir zorlamayı yasakladığı gibi dinin temelinde ikraha hiç yer bulunmadığını da ima etmektedir. Çünkü, onun özünde sevgi, muhabbet, alâka ve insanların her türlü faydası vardır. Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) getirdiği din, bir hanifiye-i semhâdır; yani, herkesin rahatlıkla yaşayıp, kolayca tatbik edebileceği bir sistemdir ve objektif prensipleriyle tam bir denge unsurudur. İslam, sadece belli bir grup için değildir; onun mesajı herkesedir. İslâm’da “teklif-i mâlâyütak”, yani insanlara güç yetiremeyeceği sorumlulukları yükleme söz konusu değildir; o herkesin biraz gayret ederek altından kalkabileceği emirlerle gelmiş olan ve ruhunda müsamaha bulunan bir nizamdır. Din kolaylık üzerine vaz’ edilmiştir, ibadet kasdıyla da olsa ilave zorluklar çıkarmaya ve dinin kolaylaştırdığını zorlaştırmaya hiç kimsenin yetkisi yoktur. Onu şiddetlendiren ve altından kalkılmaz hale getiren yenik düşer. Nitekim, Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Bu din kolaylıktır. Hiç kimse kaldıramayacağı mükellefiyetlerin altına girerek dini geçmeye çalışmasın; (insanın mutlaka bir kısım eksik ve kusurları olur ve) galibiyet dinde kalır” buyurmuş ve ümmetine bir tavsiyede bulunurken iki şeyden birini tercih edecekse daima kolay olanı tercih etmiştir. Kendisi dinin emirlerini kılı kırk yararcasına yaşasa da ümmetini irşad ederken mutlaka insan fıtratını gözetmiş ve dinin objektifliğine göre hükümler vermiştir.

Mesela; Hazreti Ali ve Osman bin Maz’un gibi bazı sahabe efendilerimiz, dünyevî duygulardan bütünüyle sıyrılmak, mâsivâyı zihinlerinden tamamen atmak, kalblerini sadece Sultan’a ait bir saray haline getirmek, kendilerini iyice ibadete vermek ve vakitlerinin hepsini Allah’a kullukta geçirebilme gayesiyle hadımlaşmak isteyince, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz “Allah’ı en iyi bileniniz ve O’ndan en çok korkanınız benim. Bununla beraber, ben ibadet ediyorum ama hanımlarımın hakkını da gözetiyorum. Gece ibadetimi yapıyorum fakat istirahat de ediyorum. Bazı günler oruç tutuyor, diğer günleri ise oruçsuz geçiriyorum. Bu, benim yolumdur. Kim benim yolumdan yüz çevirirse, o benden değildir.” demiş ve getirdiği dinde ruhbanlık olmadığını beyan buyurmuştur.

Mevzuyla alakalı bir rivayet de şöyledir: Bir gün, Selman-ı Farisî efendimiz Ebu’d-Derdâ hazretlerini ziyaret eder. Ebu’d-Derdâ’nın hanımını eski ve yırtık bir kıyafet içinde görünce, “Bu halin ne?” diye sorar. Kadıncağız, “Kardeşiniz Ebu’d-Derdâ’nın dünya ile alakası kalmadı” der ve o halinin sebebini ima eder. Ebu’d-Derda hazretleri eve gelince Hazreti Selman’a yemek getirerek, “Sen buyur, ben oruçluyum!” der. Selman-ı Farisî, “Hayır, sen yemezsen ben de yemem” deyince beraberce yerler. Yatsının üzerinden çok az bir zaman geçmiştir ki, Ebu’d-Derdâ, Hazreti Selman’dan gece namazı için müsaade ister ama o “Biraz uyu” der. Bir müddet sonra Ebu’d-Derda namaza kalkmak için tekrar yeltenince Selman-ı Farisî yine, “Biraz uyu!” der. Gecenin sonuna doğru Selman efendimiz “Şimdi kalk!” deyip arkadaşını çağırır ve beraberce namaz kılarlar. Namaz bitince, Hazreti Selman şu nasihatı hatırlatır: “Senin üzerinde Rabbinin hakkı var, nefsinin hakkı var, ehlinin de hakkı var. Her hak sahibine hakkını ver.” Ertesi gün Hazreti Ebu’d-Derdâ durumu anlatınca, Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), “Selman doğru söylemiş, doğruyu göstermiş” buyurur.

Tebük Seferine iştirak etmediği için tecridle cezalandırılan Ka’b bin Malik hazretleri de, affedildiğini müjdeleyen ayet-i kerime nazil olunca çok sevinir ve “Ey Allah’ın Peygamberi, tevbemin kabul olunmasına karşılık bütün malımı Allah yolunda infak etmeye söz vermiştim” der. Fakat, Allah Rasûlü, ona da “Malının bir kısmını yanında bırak, bu senin için daha hayırlıdır” buyurur.

Zengin Vârisler

Bu ve benzeri hadiselere bakılınca görülecektir ki; Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) her zaman dinin objektif yanını esas almış ve dengeyi tavsiye etmiştir. Çünkü, Allah Rasûlü, muvazzaf bir müşerrîdir; O’nun söz, tavır ve ikrarları birer dinî emirdir. O bir hususta “evet” derse, artık o mesele kural olur ve herkesi bağlayan bir hüküm haline gelir. O rehber ve imamdır; İmam, “Allahu Ekber” diye seslenince rükûa gidilir; “Semiallahu limen hamideh” deyince ayağa kalkılır; bir kere daha tekbir getirince secdeye varılır. Onun ardında iseniz, farklı hareket edemezsiniz, her sözünü emir bilir ve uygularsınız. Nitekim, Allah Rasûlü, haccın farz kılındığını Ashab-ı kirâma duyurunca, içlerinden birisi; “Her yıl mı?” demiş; Rasûl-ü Ekrem (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) ona cevap vermeyip susmuştur. O zat sorusunu üç defa tekrar edince; Peygamber Efendimiz bundan memnun olmamış, “Eğer ‘evet’ deseydim, hac üzerinize her yıl farz olurdu, buna da güç yetiremezdiniz” buyurmuştur. Evet, O söz kesen, mühür basan ve beyanı hüküm olan bir insandır; O’ndan sadır olan bir söz kuraldır ve ona uyma mecburiyeti vardır. Dolayısıyla, O dinin objektifliğini, kolaylaştırıp zorlaştırmamanın bir esas olduğunu ve insanların fıtratlarını gözeterek hükümler vermiş; ashabının sorularını bu zaviyelerden cevaplandırmıştır.

Hadis kitaplarında, sorunuzla doğrudan alakalı olan bir hâdise daha anlatılır: Bir gün, Rasûl-ü Ekrem efendimiz, ağır hasta olan Sa’d ibn Ebî Vakkas hazretlerini ziyaret eder. Hal hatır sorma faslından sonra, Hazreti Sa’d, “Ya Rasûlallah, ben malı-mülkü bulunan bir kimseyim. Bir tek kızımdan başka vârisim de yoktur. Malımın üçte ikisini Allah yolunda infak etsem (de geri kalanını kızıma bıraksam) ne dersiniz?” diye sorar. Allah Rasûlü, “Hayır, üçte iki fazla olur” cevabını verir. Bunun üzerine Sa’d ibn Ebî Vakkas (radiyallahu anh), “Peki, yarısını sadaka olarak vereyim mi?” deyince, Rasûl-ü Ekrem yine, “Hayır, o da çoktur” der. Bu defa, Hazreti Sa’d, “Ya üçte birine ne dersiniz?” sualini tevcih eder. Bunun üzerine Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), “Üçte biri olabilir ama o bile çoktur. Senin geriye zengin vârisler bırakman, insanlardan dilenen fakir kimseler bırakmandan daha hayırlıdır” buyurur.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, bu hâdise münasebetiyle bir kere daha dinin herkes tarafından uygulanabilecek yanına işarette bulunmuş, beşer fıtratını ve hayatın gerçeklerini nazar-ı itibara alarak bir hüküm vermiş ve kıyamete kadar O’na ümmet olmakla şereflenen bütün insanlar tarafından tatbik edilebilecek bir kural ortaya koymuştur. Şayet, bir insanın geniş imkanları varsa, vârislerini zengin edecek şekilde onlara miras bırakmasının, onları başkalarına el açıp dilenmeye terk etmesinden daha hayırlı olduğunu belirtmiştir.

Yeri gelmişken bir hususu daha arz edeyim: Siz vefat edince mirasınızı hak edecek bazı kimseler varsa, malınızın tamamını infak ederken onların haklarını da vakfetmiş olacağınız için Allah indinde sorumlu tutulabilirsiniz. Siz fedakarlık yapar ve “Bütün malımı mülkümü iman ve Kur’an hizmetine vakfediyorum” dersiniz. Bu çok güzel bir davranış ve bir civanmertliktir. Fakat, eğer o mal-mülk içinde size yakın olanların miras hakları varsa, o mevzuda öyle rahat davranamazsınız. Önce vârislerinizi razı ve memnun etmeniz lazımdır. Sizin vefatınızla mirasınızda hak sahibi olacak insanları hoşnut ettikten sonra malınızı istediğiniz gibi infak edebilirsiniz; aksi halde, Hak katında mesul olursunuz. Yani, ya Allah Rasûlü’nün beyanlarına uygun olarak malınızın üçte birini hayır yollarına verecek ve geri kalanını vârislerinize bırakacaksınız ya da onları razı ettikten sonra dilediğiniz tasarrufta bulunacaksınız.

Dolayısıyla, meseleye dinin objektifliği açısından bakmak ve umum insanları nazar-ı itibara alarak değişmeyen, sabit kurallarla hüküm vermek gerekir. Hususiyle, hayat tarzı ve davranışları örnek kabul edilen kimseler, herkes tarafından uygulanabilecek kuralları esas almalı; şahsî hayatları adına çok hassas olsalar ve azîmetlerle amel etseler bile, halk arasında dinin umumi disiplinlerini seslendirmelidirler.

Sika ve ÃŽsar Ufkunun Kahramanları

Buraya kadar arz ettiklerimiz mahfuz olmakla beraber, bir de azîmetler kuşağında yaşayan ve ufku çok engin olan kimseler vardır ki, onların durumu da kendi kemâlât arşları zaviyesinden değerlendirilmelidir. Nasıl ki, Cenâb-ı Hakk’a kurbetin değişik mertebeleri ve her mertebenin de kendine göre temsilcileri bulunur; aynen öyle de, tevekkülün ve cömertliğin de farklı seviyeleri ve o seviyelerin kahramanları vardır. “Tevekkül”, Allah’a güven ve itimat ile başlasa da onun ötesine çıkmak mümkündür. Kalben beşerî güç ve kuvvetlerden tamamen sıyrılıp neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale ederek tam bir itimada ulaşma ufkunda noktalanan rûhanî seyrin “teslim”, “tefviz” ve “sika” mertebeleri de vardır. İşte, bir insan “çocuklarımın geleceği” deyip onlar için yatırım yaparken bir diğerinin Enderûnî Vâsıf gibi:

“Gelir elbet zuhûra ne ise hükm-i kader
Hakk’a tefviz-i umûr et ne elem çek, ne keder.” demesi de yadırganmamalıdır. Bir insanın, beş-on yıl sonrasını düşünüp başkalarına muhtaç olmamak için tasarrufta bulunması beşer fıtratına verilirken, bazı insanların da İbrahim Hakkı hazretlerinin,

“Sen Hakk’a tevekkül ol,
Tefviz et ve rahat bul,
Sabreyle ve râzı ol
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler.” sözleriyle ifade ettiği tevfiz zirvesinde seyretmeleri de o derecenin insanlarına has bir hal olarak değerlendirilmelidir.

İnsanın gönlündeki hayır duygusunun ve cömertliğin de dereceleri vardır: İyiliksever olma ve yardım etmeyi sevme “semâhat”; bu duyguyu icra edip sorumlu olduğu kadar (zekat miktarı) yardımda bulunma “sehâvet”; malının çoğunu dağıtıp, daha azını geride bırakacak şekilde bol bol verme “cûd” ve kendisi de muhtaç olduğu hâlde başkalarını nefsine tercih ederek onların ihtiyacını görme ahlâkı da “îsâr” mertebesinin adıdır. İşte, bu mertebeler, bize bir realiteyi hatırlatmaktadır; demek ki, insanların hepsini aynı çizgide mütalaa etmek doğru değildir. Herkes kendi kabiliyetinin müsaade ettiği ufka ulaşabilecektir ve her insan kendine özel yükselme çıtasına göre değerlendirilmelidir. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bazı sahabelere mallarının sadece bir kısmını infak etmeleri tembihinde bulunurken, Tebük hadisesi münasebetiyle bütün servetini hibe eden Hazreti Ebu Bekir’e “Ev halkına ne bıraktın?” diye sormuş, O “Allah’ı ve Rasûlünü bıraktım” cevabını verince hiç itiraz etmemiş ve Hazreti Sıddık’ın sadakatine çok yakışan infak anlayışını hoş karşılamıştır.

“Anam!..”

Hazreti Sıddîk’ın sıddîka kerimesi Aişe validemiz de babası gibi îsar ufkunda cömertlik ortaya koyan bir insandı. Kendisine, Hayber ve Fedek arazilerinin gelirlerinden verilen bir miktar para vardı. Ayrıca, Hazreti Ömer, Ezvâc-ı tâhirât’ı ilk saftakiler arasında mütalaa etmiş ve onlara ayrılan miktarı yükseltmişti. O sevgili annemiz eline binlerce dinar geçmesine rağmen vefat ederken arkada dünya adına hiçbir şey bırakmamıştı; çünkü, eline geçen her şeyi Allah yolunda infak etmişti. Diğer yönleriyle ne kadar derinse, cömertlikte de o kadar derindi. İlim alanında o denli ileriydi ki, Hazreti Urve onun hakkında “Hem fıkıh hem tıp ve hem de şiir sahasında Hazreti Aişe’den daha bilgilisini görmedim.” demişti. Ebu Musa El-Eşarî hazretleri de, “Ne zaman bir meseleyi ya da hadisi anlamakta zorlanıp Hazreti Aişe’ye sorsak mutlaka onda bir cevap bulur ve müşkilimizi hallederdik” itirafında bulunmuştu. O mualla annemiz söz söylemesini öyle güzel becerirdi ki; Ahnef bin Kays “Ben Hazreti Ebu Bekir’in, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın ve Hazreti Ali’nin (Allah hepsinden razı olsun) hutbelerini dinledim. Fakat, Hazreti Aişe’nin dudaklarından dökülen sözler kadar güzel ve anlaşılır olanlarını ondan başkasından duymadım.” şeklinde takdirlerini dile getirmişti. Adını her anışımda “Anam!..” deyip “Öz anama bu kadar tatlı “anam” demedim o da darılmasın” düşüncesiyle yad ettiğim mualla validemiz, ibadet ü tâatinde o kadar engindi ki; Kasım b. Muhammed “Hazreti Aişe, Ramazan ve Kurban bayramları hariç senenin bütün günlerini oruçlu geçirirdi” haberini vermişti. Bir gün yanaklarından süzülen yaşları görünce “Aişe, neyin var, niçin ağlıyorsun?” diye soran Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e “Cehennem ateşini hatırladım; ötede ailenizi tanır, beni de hatırlar mısınız ya Rasûlallah?” şeklinde cevap veren gözü yaşlı anamızın kalbi de o kadar ince idi ki; Urve hazretleri “Sabahları evden çıkınca Hazreti Aişe’nin evine uğrar ve ona selam verirdim. Yine bir gün erkenden ona uğradım. Baktım ki, namaz kılıyor, Cenâb-ı Hakk’ı tesbîh u tazimde bulunuyor; sürekli “Biz dünyada, ailemiz içinde iken sonumuzdan endişe ederdik. Ama şükürler olsun ki Allah bize lütfetti ve bizi, o kavuran ateşten korudu.” (Tur, 52/26-27) mealindeki ayetleri okuyor; bu ayetleri durmadan tekrar ediyor, Rabbine dua dua yalvarıyor ve ağlıyor. Onu o halde görünce, ben de kalkıp namaza durdum. Fakat, o okumasını bir türlü bitirmeyince ben biraz sıkıldım ve daha fazla dayanamayıp bir ihtiyacımı görmek için çarşıya gittim. Geri döndüğümde ne göreyim; Hazreti Aişe yine namazda ve kıyamdaydı; aynı ayetleri tekrar ediyor, ağlıyor ağlıyordu. İşte, bütün yönleriyle bir derinlik ve enginlik abidesi olan Aişe-i Sıddîka annemiz cömertlikte de benzersizdi. Rivayet edildiğine göre; bir gün yetmiş bin dinarı halka paylaştırmış, sonra da oturup elbiselerini yamamış ve o yamalı elbiseleri giymişti. Bir başka gün, payına düşen bir malı yüz bin dinara satmış, eline geçen parayı muhtaçlara dağıtmış ve o günün akşamında da, kendisine ayırdığı arpa ekmeğiyle ancak iftar edebilmişti.

Allah’la münasebetlerinde o kadar derin olan anamız, insanları düşünme ve cömertlikte de o denli engindi. Dini anlama arzu ve iştiyakı zaviyesinden eşsiz olduğu gibi, Allah’a, Rasûlü Ekrem’e, salih kimselere ve Cennete yakın olma, Cehennem’den de fersah fersah uzak bulunma vesilelerini kavramadaki basireti açısından da benzersizdi. Bunları yaptığı dönemde o henüz yirmili yıllarını yaşıyordu. O genç yaşına rağmen bilinmesi gereken mevzuları çok iyi kavramıştı. Kendisine bir husus sorulduğunda dinin objektifliği içerisinde cevaplar veriyor; hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklemiyordu. Fakat, şahsî hayatı adına sadakat ve vefasına yakışır bir duruş ortaya koyuyor; hep sika ufkunda ve îsar burcunda seyahat ediyordu.

Vermeye Doymayanlar

O, bu konuda yalnız da değildi. Hazreti Osman efendimiz çok kazanmıştı ama bir emanetçi olduğunun farkındaydı. Ne zaman “yardım” denilse önce o koşuyor; elinde ne varsa hepsini infak ediyor ve Peygamber Efendimizi sevindiriyordu. Hazreti Abdurrahman bin Avf çok zengindi; fakat, servetin kendisinde emanet olarak durduğunun şuuruyla hareket ediyor ve rivayetlere göre üzeri erzak yüklü beş yüz deveyi bir defada tasadduk ediyordu. Ömer bin Abdülaziz devletin başında bir emanetçi memur gibi duruyor, hazinenin dolup taştığı bir dönemde kendisi zeytin yağına ekmek bandırarak iftar ve sahur yapıyordu. Leys ibn Sa’d hazretlerinin yıllık geliri seksen bin dinarı geçiyordu ama kendisine hiçbir zaman zekat farz olmamıştı. Çünkü, eline ne geçerse geçsin, hepsini Allah yolunda harcıyor, istikbal endişesine kapılmadan malını infak ediyordu. Bir gün İmam Malik hazretleri bir sini hurma hediye gönderince İmam Leys o siniyi altınla dolu olarak iade ediyordu.

Hafızanızı azıcık zorlasanız bu konuda daha yüzlerce misal bulabilirsiniz ve görürsünüz ki, seleflerimiz başkalarıyla alakalı hüküm verirken dinin değişmeyen kurallarını uygulamış, insanları bütün boşlukları ve zaaflarıyla kabul etmiş, zorlaştırmamış kolaylaştırmışlardır; fakat, kendileri söz konusu olunca da bütün salih amellerini kendi ufukları açısından ele almışlardır. Kendi tatbikatlarının birer kural olarak benimsenmesine mani olmuş, İslam dininin bir ruhbâniyet şeklinde anlaşılmasını engellemiş ve dinin özündeki kolaylığa, müsamahaya ve kuşatıcılığa dikkat çekmişlerdir. Kur’an’da ve Sünnet’te insanların değişik kategoriler içinde değerlendirilmesine uygun şekilde, onlar da bir realitenin gereği olarak kiminin bir damla sadaka vermesini, kiminin de malının içinde başkalarının hakkı bulunduğu şuuruyla biraz daha çok tasadduk etmesini normal görmüş; fakat, kendileri son kuruşlarına kadar bütün mallarını infak etmişlerdir. Bunu yaparken de, hayır ve hasenatlarını hiç kimseye duyurmamak, hissettirmemek, riya ve süm’adan uzak kalmak hususlarında da azamî hassas davranmışlar; hatta tasadduklarının Kiramen Katibîn tarafından bilinmesini dahi istememişlerdir. Nitekim, “Kendileri de ihtiyaç duydukları halde yiyeceklerini, sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.” (İnsan, 67/8-9) mealindeki ayetler onların ruh halini tasvir etmektedir. Evet, onlar öyle hasbî ve muhlis kullardır ki, hayır ve hasenatları karşılığında bir teşekkür bile beklememektedirler.

İman ve Kur’an hizmetine adanmış kimseler de, çalışıp alınlarının teriyle iaşelerini temin etmelidirler. Kazançlarının üzerinde hep meşruiyet mührü aramalı ve mallarının her zerresinin hesabını Allah’a vermeye hazır bulunmalıdırlar. Onlar da birer emanetçi olduklarının farkında iseler, meşru dairede kazanmaya ve işin içine zerre kadar haram karıştırmamaya dikkat ederek ne kadar kazanabilirlerse kazanmalı ve ellerinden geliyorsa çok zengin olmalıdırlar. Bir gün, Süfran-ı Sevri hazretlerinin elinde bir sürü dinar gören bir adam, “Seni Hak dostu olarak biliriz, elindeki bu paralar da neyin nesi?” deyince, Hazreti Süfyan, “Öyle deme; eğer bu kadarcık bir mala sahip olmasaydık, idareciler bizi kapılarında dilenci yapar, eşiklerine mendil serdirirlerdi” der. İşte, başkalarına el açmamak ve onun bunun kapısında mendil sermemek için her mü’min çalışıp çabalamalı, alın teriyle kendi geçimini sağlamalı ve aynı zamanda, kazancında ihtiyaç sahiplerinin de hakkı olduğunu düşünerek malının şükrünü de kendi cinsinden eda etmelidir.

Bu Devrin Sıddîkları

Bu şükrün yerine getirilmesi hususunda, ısrarla üzerinde durulması gereken husus; herkese kendi gücü kadar yük yüklenmesi ve dinin objektif yanının nazara verilmesi hususudur. Bu konuda, insanları haklarından mahrum etmemeye, kimseyi gadre uğratmamaya ve onların çoluk çocuklarının bulunduğunu da hesaba katmaya özen gösterilmelidir. Bir insan bir anlık coşup şahlanmayla hissî bir karar verebilir; diğerlerine düşen vazife, ona bir kere daha düşünme fırsatı tanımak ve hayatın realitelerini de göz önünde bulundurmaktır.

Unutulmamalıdır ki, Allah’ın dininin i’la edilmesi vazifesini kim vicdanında ne kadar duyuyorsa, o meseleye de o kadar sahip çıkar. Bazıları, ortaya konan hayırlı faaliyetleri sadece uzaktan seyreder; takdirlerini dile getirir. Onlar o halleriyle kabul edilmeli ve muhalif olmamaları da bir kazanç bilinmelidir. Bazıları, işin ucundan tutuyor gibi görünür, kendileri hiçbir şey yapmaz ama iyi işler yapanlarla beraber bulunurlar. Onların durumu da yadırganmamalı ve o kadarcık bir yakınlık da kâr sayılmalıdır. Daire içinde bulunma, güzel sözlere ve faydalı işlere iştirak etme, “Ne güzel şeyler yapıyorsunuz; Allah nasip etse, biz de yapsak” deme de çok önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir. Bazıları da bir damla ile katkıda bulunur; o bir damlayı verirken bile yüreğini vermiş gibi olur ama o kadarcık bir infak da öpülüp başa konmalıdır. Çünkü, vermeye alışma damla damla vermekle başlar. Çoğu zaman, bir damla, coşkun bir kaynağın emaresidir ve o kaynak kazıldıkça mutlaka daha gür su gelecektir. 

Bazı insanlar da vardır ki, onlar “Allah, karşılık olarak cenneti verip müminlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) mealindeki ayetle yatıp kalkar ve tenezzülât-ı ilahiyenin bir neticesi olarak kendileriyle pazarlık yapıldığını hiç akıldan çıkarmazlar. Malları ve gerekirse canları karşılığında, Cenneti, Cemalullahı ve rıdvanı satın alma şeklindeki bir anlaşmaya “evet” derler. Fanî şeyleri verip bakî bir hayatı kazanmaya talip olurlar. Hele bir de, içinde bulundukları zaman dilimi umumi bir seferberliği gerektiriyorsa, iman ve Kur’an davasına sahip çıkan ilkler gibi bütün mallarını tasadduk etmeye amâde bulunur, evlerinin ve arabalarının anahtarlarını bile bir zarfın içine koyar ve infakta sınır tanımazlar.

Sözün özü; meseleye dinin objektifliği açısından bakmak ve umum insanları nazar-ı itibara alarak değişmeyen kurallarla hüküm vermek esastır. Bu zaviyeden, beş lira veren de, elli lira tasadduk eden de, dinî vecibelerini yerine getirdikten sonra, evlâd u iyalini ve evini-barkını düşünen insan da makbuldür. Bu arada, her devrin Ebu Bekirleri ve Aişe-i Sıddîkaları da mutlaka olacak; onlar sadakat, vefa ve îsar hasletleri gereği belki mallarının hepsini Allah yolunda vereceklerdir. Dolayısıyla, bu meselede hüküm kanaat-i vicdaniyeye göre belirlenecek ve hiç kimse gadre uğratılmayacaktır.

İsyan Ahlakı Değil İnat Ahlaksızlığı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “İsyan ahlakı” ne demektir? İnkılapçı ruhların önemli bir özelliği olarak nazara verilen isyan ahlakını mü’minler nasıl anlamalıdır?

Cevap: İsyan; bir sisteme veya bir emre boyun eğmeme, itaat etmeme, başkaldırma ve ayaklanma manalarına gelir. Ahlak ise, bir insanın zamanla tabiatının bir parçası haline getirdiği iyi veya kötü huylardır. İsyan ahlakı, Varoluşçu felsefecilerin söylemi halinde dünyaya yayılmıştır. Varoluşçuluğun en önemli temsilcisi sayılan Sartre, toplumla alakalı fikirlerinden dolayı özgürlükçü bir anarşist olarak anılan Herbert Marcuse ve dünyanın anlamsızlığına başkaldırarak toplumu değiştirecek bir harekete kalkışmak gerektiğini düşünen, “Başkaldırıyorum, o halde varım” diyen, bir kitabına da “Başkaldıran İnsan” adını veren Albert Camus gibi felsefeciler sürekli isyan düşüncesini seslendirmişlerdir. Ne var ki, onların nihilist anlayışına göre isyan, başta devlet olmak üzere, bütün otoritelere başkaldırmak; devleti, kurulu düzeni, her türlü kâideyi ve ahlakî değerleri yok etmek demektir. Zaten, müslümanlar, başkaldırmanın, örgütlenmenin, totaliter diktatörlük adına silahlı mücadelenin ve devrimin ne demek olduğunu önce bu nihilistlerden duymuş ve öğrenmişlerdir.

Varoluş, diriliş ve isyan ahlakı gibi ifadeleri müslüman fikir adamları da kullanmışlardır; fakat, onlar bu meseleyi iradenin davası olarak ele almışlardır. Nurettin Topçu’nun Sorbonne Üniversitesi’nde hazırladığı doktora tezinin ismi de “İsyan Ahlakı”dır. O, daha sonra kitaplaştırılan bu çalışmasında, önce Spinoza ve Bergson’un hürriyet anlayışlarını tenkit etmiş, daha sonra da, tabiata, topluma, devlete, dine ve ahlaka isyan eden Stirner’in anarşizmini, Rousseau ve Schopenhauer’un isyan düşüncelerini incelemiş ve “Biz, hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız. Ferdin, sadece bütün iradeleri aynı şekilde belirleyen bir irade karşısındaki uysallığını kabul ediyoruz.” diyerek kendi düşüncesini özetlemiştir.

Nurettin Topçu, isyan ahlakını iradenin davası olarak değerlendirmiştir; bu konuda “İradenin Davası, Devlet ve Demokrasi” adında müstakil bir kitabı da vardır. Ona göre, gerçek ve tam irade, fertten başlayan, aile ve devlet gibi otoriteleri kabul eden, millet ve insanlık basamaklarından da geçerek Allah’a ulaştıran iradedir. Dolayısıyla da, isyan ahlakı, bir insanın kendi inanç, düşünce, his, kanaat ve karakteriyle kendini ifade etmesi; taklit, şablonculuk ve basma kalıpçılığa başkaldırması; her meseleyi öz değerlerinin süzgecinden geçirdikten sonra kendi idrak ufku itibariyle yeniden değerlendirmesi ve kendine mal etmesi demektir.

İsyan Ahlakı

Aslında, isyan ahlakı, iradenin hakkını verme açısından ele alınırsa, o meselenin temeli çok eskilere gider, dayanır. Çünkü, ehl-i sünnet alimlerinden bazıları “Taklidî iman makbul değildir, tahkike ulaşmak gerektir.” demişlerdir. Tahkik; bir şeyin doğru olup olmadığını iyice araştırmak; hakikata ulaşmak için çalışıp didinmek, cehd ve gayret göstermek manalarına gelir. Tahkik, bir meseleyle alakalı temel rükünleri ve şartları masaya yatırma, onları sökme, parçaları birbirinden ayırma; sonra tek tek inceleme, kendi seçimini ve beğenisini de o işin içine katarak parçaları tekrar bir araya getirme, birbirine ekleyip bütünü yeniden elde etme; böylece onu kendi eserine, kendi cehd ve gayretinin neticesine dönüştürme demektir. –İsterseniz siz buna analiz ve sentez de diyebilirsiniz.– Bir işin içinde, insanın kendi akıl, mantık, muhakeme ve değerleri açısından böyle bir inşa gayreti varsa, o işin nihayetinde ortaya çıkan semere o insanın sayılır. Artık insan, o işi ya da içinde kendi duygu ve düşüncesi bulunan o fikri kendisine mal etmiş olur. Yazdığı bir makaleyi ya da bir şiiri kendine mal ettiği gibi, içinde şahsi düşünceleri, hisleri ve müdahalesi bulunan o şeyi de sahiplenmiş olur.

Haddizatında, iman, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı sübhânîsiyle insanın içinde yaktığı bir ışıktır, bir nurdur. Neticede, insanın gönlünde imanı, iz’anı ve yakîni yaratan; onda yakîn üstü bir hâl hasıl eden ve insanı Zat-ı uluhiyetin sübuhât-ı vechiyle her şeyin yanıp kül olduğu ufka ulaştıran Allah Teâlâ’dır. Fakat bütün bu mertebelere ulaşma yolunda araştırma, tedkik, o mevzuda isteklilik, ısrar ve süreklilik ile beraber ibadette derinleşme gibi hususlar da şart-ı âdi planında birer vesiledir. Bu vesileler de insana verilen irade sayesinde değerlendirilebilmektedir. İrade, bir eğilim veya eğilimde tasarruftur; yani bir insanın, iki şeyden herhangi birini seçme cehd ve gayretini ortaya koymasıdır. Aslında bu, bir şart-ı âdidir ve tabii bu şart-ı âdide, sebeple-müsebbeb arasında tenasüb-ü illiyet prensibine göre bir münasebet de yoktur. Aklın zahiri nazarında mümkün görünmese bile, küçücük bir çekirdekten koca bir çam ağacını meydana getiren ilahî kudret, bir insandaki küçük bir eğilimden de çok büyük neticeler yaratmaktadır. İrade bir katkı maddesine benzetilebilir. Bir kaşık maya ile bir kazan sütün yoğurt haline gelmesi gibi insanın irade adlı bir kaşık mayasına da çok büyük mükafatlar va’d edilmekte ve verilmektedir. Şayet, Cenab-ı Hak, çok büyük icraatını irade dediğimiz o şart-ı âdiye bağlamışsa, O’nun teveccühü açısından o küçük katkı maddesi çok önemlidir.

Bundan dolayıdır ki, imanla alakalı meselelerden ubudiyetle ilgili mevzulara, onlardan da marifet ufkuna ait konulara kadar hemen her husus iradeye bağlanmıştır. Hayvaniyetten çıkma, cismaniyeti bırakma, kalb ve ruhun derece-i hayatına girme ancak irade ile mümkün olmaktadır. Seyr u sülûk-i ruhânîde o çetin ve çetrefilli yollardan geçmek için iradenin hakkını verme, nefse başkaldırma, ciddi ve azimli olma şarttır. Marifete giden yol, taklite, şablonculuğa, sadece kalıpları yerine getirmeye ve alışılagelen basmakalıp şeylere devam etmeye karşı isyanı gerektirmektedir. Dolayısıyla, nihilistin serseriyâne başkaldırması ile halis bir kulun, cismaniyete, tenperverliğe, nefse düşkünlüğe, haneperestliğe ve dünya sevgisine isyan etmesi bambaşka iki husustur. Bunların birincisi anarşistlik, diğeri ise, Kur’anî disiplinler içinde nefse ve cismaniyete karşı isyan şeklindeki bir kahramanlıktır.

Diğer taraftan, küfrün pek çok sebebi vardır; mesela, kibir bunlardan biridir. Bir kudsî hadîste, Cenâb-ı Hak, “Kibriya, benim ridâm, azamet ise benim izârımdır. Kim benimle bu mevzuda yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse onu cehenneme atarım.” buyurmaktadır.  Evet, Allah, Zat’ına has bir sıfatı paylaşma küstahlığına kalkışan birine iman nurunu nasip etmez. Onun kalbinde iman taht kuramaz, çünkü o haneyi kibir işgal etmiştir. Kibir, basireti kör eden bir perdedir. Kibirle meşbû bulunan bir vicdan, kainatta sayfa sayfa yazılmış mucizeleri göremez, mahlukatın binlerce dille anlattığı hakikatleri idrak edip anlayamaz. Zira, basiret körleşince basar da idrak adına hiçbir işe yaramaz.

Bakış zaviyesindeki inhiraf ve meselelere yanlış açılardan bakma da bir küfür sebebi olagelmiştir. Bazen fizikî kıstaslarla metafiziği ölçme, bazen sadece metafiziğe ait mülahazalarla fiziği tartmaya kalkma insanı yanlış neticelere götürür. Rabb’i tanıma yolunda, bakış açısının çok iyi ayarlanması şarttır. ‎Yoksa, Firavun’un, yüksek kuleler yapıp, o kulelerin başından Allah’ı bulmaya çalışması; Nemrud’un gökyüzüne ok atarak O’nu vuracağını sanması  hep yanlış bir bakış açısı ve niyet bozukluğunun sonucudur. ‎20. asırda, ‎firavunca bir düşünceyi de Gagarin seslendirmiş ve dünyanın etrafında tur atıp geriye döndüğü zaman, “Allah’a rastlamadım” diyebilmiştir.  O’nun bu hezeyanına karşılık Necip Fazıl’ın şu sözü çok manidardır: “A be ahmak! Allah’ın fezâda dolaşan bir balon olduğunu sana kim söyledi?” ‎

Evet, bakış açısının bozukluğu gibi zulüm, haddini bilmeme, hakka karşı saygısızlık ve gaflet de imana açılan kapıları ‎sürmeleyen ve hidayetin önünü tıkayan birer engeldir. Bunlarla beraber, şablonculuk, körü körüne ataları taklit ve batıl karşısında uysallık da tarih boyunca birer küfür sebebi olmuştur ki bunlara karşı isyan bir yiğitliktir. Kur’an-ı Kerim değişik ayet-i kerimelerde, bazı insanların taklit hastalığından dolayı hak ve hakikatten uzak kaldıklarını vurgulamakta; kendilerine “Gelin, Allah’ın indirdiği buyruklara uyun!” denilince, “Hayır, biz babalarımızdan ne görmüşsek onu uygularız, sadece onlara uyarız” dediklerini nakletmektedir. (Lokman, 31/21) İslam’ı ve Kur’an’ı sadece atalarını şuursuzca taklit etmeleri yüzünden yalanlayan bu insanlar gibi, günümüzde de pek çok kimse, dedelerinden devraldıkları dini inanç ve adetleri cahilce devam ettirmeleri sebebiyle Kitap ve Sünnet’i yalanlamakta ve imanın nurundan mahrum kalmaktadırlar.

İşte, kibir, gurur, zulüm ve gafletle beraber Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, İsaf ve Naile putlarına da başkaldırma; Ved, Suva, Yegûs, Yeûk ve Nesr’i de kabul etmeme; ilmî sebeplere, selim akla ve dinî esaslara dayanmayan batıl inanç ve âdetleri onaylamama da isyan ahlakının çok önemli bir yanını teşkil eder.

İradenin Hakkını Veren Yiğitler

Ayrıca, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) “Gençlerinizin hayırlısı ihtiyarlarınıza benzemeye çalışan; ihtiyarlarınızın en kötüsü de gençleriniz gibi yaşayandır.” buyurmaktadır. Evet, en hayırlı genç, bir ayağı kabirde olan yaşlı bir insan edasıyla sürekli ölümü ve ölüm ötesini düşünen, âhiretine azık tedarik etmek için çalışan, gençlik heveslerine esir olmayan ve gaflette boğulmayan gençtir. Yaşlıların en kötüsü de, ilerleyen yaşına rağmen hâlâ gafletten ayılmayan, ölümü uzak gören ve bazı gençler gibi heveslerinin ardında koşturan kimsedir. Bir başka hadis-i şerifte de “Allah yedi kimseyi, kendi zıllinden (gölgesinden) başka sığınak olmayan (kıyamet) gününde, zılli altında himaye buyuracaktır.” dendikten sonra, ömrünü ibadet neşvesi içinde geçiren genç de o yedi zümre arasında sayılmaktadır. Çünkü o, nefsânîliğin en azgın olduğu dönemlerde, cismanî arzularına rağmen, kendini Hakk’a kulluğa adamış, ibadet ruhuyla gelişmiş, kulluğu tabiatının bir derinliği haline getirmiş ve âdetâ nereden bakılırsa bakılsın simasında kulluk emareleri görülen bir hal almıştır. Kanının galeyanda olduğu ve beşerî garizelerinin onu farklı günahlara sevk ettiği bir dönemde, o bütün cismanî ve şehevî arzulara başkaldırmış, günahlara karşı isyan bayrağı açmıştır. İster kadın ister erkek olsun, bir genç için o dönemi iffetine toz kondurmadan ve günaha boyun eğmeden geçirmek çok zordur. Bir taraftan Allah’ın emirlerine itaat etme ve O’na kul olma; diğer yandan da, Cenâb-ı Hakk’ın sevmediği şeylere başkaldırma ve mâsivâya kulluğu reddetme iradenin davasını ortaya koymaya bağlıdır ve bu alkışlanacak bir isyan ahlakıdır.

Bazı duygular, bir kısım arzular ve beşerî güçler, Hak dostlarına normal insanların çok çok üstünde verilmiştir. Bazı arzu ve istekler onlarda sıradan insanlarınkinden –belki- yirmi kat daha fazladır. O arzu ve istekler, her zaman onları kamçılamakta, sürekli meşgul etmekte ve gelip gelip iradelerine çarpmaktadır. Fakat onlar, öyle güçlü bir iradeye sahiptirler ve öyle kararlıdırlar ki, heva ve heves karşısında asla dize gelmezler. Sürekli dua ile meyelân-ı hayrı güçlendirir ve istiğfarla da meyelân-ı şerrin kökünü keserler. Günah ve hata mülahazalarının başına devamlı gülle ve bomba yağdırırlar. Hayır meyillerinin dibine de su döker, gübre atar; saf ve temiz duygularını besler, güneşlendirir ve hep salih dairede kalırlar. İradelerini güçlendirmeyi Allah’a karşı çok önemli bir vazife bilirler. Dahası, kendilerini adadıkları dava bütün şahsî dünyalarını doldurur ve başka şeylerle meşgul olmaya fırsat bulamazlar.

Nitekim Asrın Çilekeşi, “Evlenmeyi hiç düşünmediniz mi?” diye soranlara “Âlem-i İslam’ın dertlerini düşünmek onu düşünmeme fırsat vermedi; Ümmet-i Muhammed’in derdi bana onu unutturdu.” demiştir. Bu derinlikteki bir fedakarlık ve fütüvvetin temsilcileri bir kaç taneyle sınırlı da değildir. İslam tarihi, Cenâb-ı Hakk’ın ekstra lütuflarıyla serfiraz bu kâmet-i bâlâlarla ve bu dırahşan çehrelerle doludur. O kadar ki, bu iffet âbideleriyle alakalı, ilmi ve davayı evlenmeye tercih eden ve hayatları boyunca hiç evlenmeyen âlimler manasına gelen “el-Ulemaü’l-Uzzab” adı altında cilt cilt kitaplar yazılmıştır.

Söz buraya gelmişken, istidrâdî olarak bir hususu şerh etmeliyim: Evlilik konusunda tabii ve esas olan Rasûl-u Ekrem Efendimiz’in sünnetine iktida etmek ve evlenmektir. Bir müslüman yuva kurmalı, çocuk sahibi olmalı; Peygamber sevgisiyle dolu bir neslin yetişmesini, devamını ve çoğalmasını temin etmelidir. Hususiyle, kıyamet alametlerinin zuhur etmeye başladığı, ahlaksızlığın gemi azıya alıp her yerde serbest dolaştığı ve zinanın fâş olduğu böyle bir dönemde insanları cismaniyet ve nefisleriyle baş başa bırakmak onları felakete sürüklemek demektir. Dolayısıyla, meselenin tabiisinin bu olduğuna inanıyor, kimsenin buna karşı çıkamayacağını düşünüyor; karşı çıkmak bir yana, evliliğin tavsiye edilmesi gerektiği kanaatini taşıyorum. Öyle ki, imkanım olsa evlilik yaşına girmiş kadın-erkek herkesi evlendirir, yuvalarını kurma hususunda onlara yardım ederim.

Fakat, böyle düşünmem bir fütüvvet ve kahramanlık ruhunu takdir etmeme de mani değildir. Dünyayı ve dünyevîlikleri elinin tersiyle iten, şahsî haz ve lezzetleri adına hiçbir mülahazası olmayan; o türlü şeyleri rüyasında bile görse kalkıp kendini levm eden insanlar alkışa layıktır. Kendi kendine “Allah Rasulü’nün bayrağının kaç karış, kaç kadem, kaç adım aşağıya düştüğü ama başkalarının bayrağının en yukarılarda dalgalandığı bir dönemde, nâm-ı celîl-i Muhammedî’nin anılmadığı bir zaman diliminde, sen hâlâ nelerle meşgulsun, ne ile uğraşıyorsun?” deyip maddî-manevî nimetlerden fedakarlıkta bulunan kahramanlar mutlaka takdir edilmelidir. Onlar, kendini davaya adamış, ondan başka sevdası olmayan, oturup kalkıp mefkûresini düşünen ve davasının mecnunu gibi yaşayan özel donanımlı insanlardır. Evet, onların hususi durumu, objektif kural olarak kabul edilemez ve herkese uygulanamaz ama şu da bir gerçektir ki; onlar makbul olan isyan ahlakının ve fütüvvet ruhunun temsilcileridir. Eğer, isyan ahlakı tabiri başka mülahazaları da çağrıştırıyorsa, onların halini “iradenin davası” ya da “iradenin hakkını vermek” ifadeleriyle seslendirmek daha doğru olabilir.

İsyan Ahlakı Değil İnat Ahlaksızlığı

Bu mevzuyla alakalı önemli bir husus da şudur: Kamil bir mürşit, mahir bir rehber, faziletli bir muallim ve adil bir idareci gibi önde bulunan, kudve konumunda olan, kendisine itaat edilen kimseler, elleri ve idareleri altındaki insanların her yönden inkişaflarını da hedeflemeli, onların kendilerini rahat ifade etmelerine fırsat vermeli ve düşüncelerini alıp değerlendirmelidirler. Bu onlara düşen bir vazifedir. Onlar, bir konu hakkında çevrelerindeki insanların hemen hepsinin kendi fikirleriyle katkıda bulunmalarını sağlamalı; böylece, bir düşünceyi bin düşünceye ulaştırmalıdırlar. İki aklın bir akıldan daha hayırlı olduğu hakikatine bağlı olarak diğer insanların fikirlerine de kıymet atfedenler, dehaya denk belki dehanın da üstünde isabetli kararlar verirler. Dolayısıyla, defaatle demişimdir ki; bir insan yüksek bir dehaya mâlik olacağına, başkalarıyla istişare etme gibi deha üstü bir ahlaka sahip olsun daha iyidir. Çünkü, istişarenin kıymetini bilen biri, belki yüz insanın düşüncesinden istifade eder. Böylece, hem onlara değer verdiğini ortaya koymuş, hem onların inkişafına yol açmış, hem istifade edilecek insanların dairesini genişletmiş ve hem de kendi yanlışlarının çar-çabuk düzeltilmesini sağlama mevzuunda önemli bir adım atmış sayılır. Ziya Paşa’ya nisbet edilen bir sözde “Bârika-yı hakikat, müsademe-yi efkardan doğar” denmektedir; yani, hakikat kıvılcımı, fikirlerin çarpışmasından çıkar. İslam dünyasında dünden bugüne hocalarla talebeleri arasında münazara ve müzakereler olagelmiş, herkes kendi fikrini rahatlıkla söyleyebilmiş ve kim ifade ederse etsin hakikatin kendisine saygı gösterilmiştir. İmam Ebu Hanife ve İmam Malik hazretleri gibi mürşitlerin kendi talebeleriyle yaptıkları münazaralar malum ve meşhurdur.

Sevk ve idare edenler diğerlerine bu rahatlık ve imkanı verdiklerinde, onlar da şablonculuğun ve basma kalıp şeylerin esiri olarak yaşamayacak, kendi düşüncelerini de ortaya koyacaklardır. Bunu yaparken onlara düşen vazife, kat’iyen bir isyan, bir başkaldırma ve bir inat tavrı içine girmemektir. Gerektiğinde, uygun bir üslupla “Kur’an’ın şu ayetine, Sünnet’in şu emrine, falan mütefekkirin şu mütalaasına ve mantığın şu kuralına göre, o mesele şöyle de olabilir” şeklinde fikir beyanında bulunulabilir. Böyle yapmak ve üslubunca konunun açıklığa kavuşturulmasını istemek dururken, itiraz ediyor gibi bir tavırla sorular sormak muhatapta kabz hali meydana getirir. Hatta, belki onda da isyan duygularını tetikler. Dolayısıyla olan hakikate olur. Belki kurallarına riayet edilen ve nezaket çerçevesinde ortaya konan bir münazara ve müzakere neticesinde bazı hakikatler gün yüzüne çıkacaktır. Fakat, birisindeki soru üslupsuzluğundan ve diğerindeki tavır bozukluğundan dolayı, hakikat zarar görür. Hakikatın gadre uğraması ve zulüm görmesi de bütün insanlık için büyük bir zarardır.

Ayrıca, her meseleye itiraz etme, her teklife başkaldırma, kim ne derse desin, daha o insan sözünü bitirmeden karşı çıkma ve bunu bir ahlak haline getirme ile samimi bir şekilde fikir beyan etme aynı kategoride değerlendirilemez. Bazı insanların, başkalarıyla geçimsizlik içinde olmalarını inkılapçı bir ruha ya da isyan ahlakına sahip bulunuşlarına vermeleri, sadece bir kuruntudan ve kabahatlerine mazeret uydurmaktan ibarettir. Onların durumu isyan ahlakı ile değil, ancak inat ahlakı ile tavsif edilebilir. Karşısındaki insan daha cümlesini tamamlamadan aksi istikamette sözler söyleyenler, sadece dile getiren insanı beğenmedikleri için bazı açık hakikatleri bile kabule yanaşmayanlar, hiçkimsenin bilgisine tahammül edemeyen ve doğruyu yalnızca kendi dağarcıklarında olana hasredenler, hatta bazen kendilerinin de hoşuna giden çok doğru ve güzel sözlere bile itiraz ederek “Güzel söylediniz ama daha güzeli ve daha doğrusu şöyle olmalıydı!…” türünden şeytani hırıltıları seslendirenler olsa olsa inat ahlakının temsilcileri olabilirler.

Hâsılı, başkaldırma ve isyan düşüncesi, ilk olarak Varoluşçu felsefeciler tarafından, hiçbir ahlâkî değeri kabul etmeme, hiçbir kuralı tanımama, her türlü düzene başkaldırma ve her çeşit otoriteyi reddetme şeklinde seslendirilmiştir. İsyan ahlakı ifadesini müslüman mütefekkirler de kullanmışlardır ama onlar meseleyi -Nurettin Topçu gibi- iradenin davası olarak ele almışlardır. Nihilistlere göre isyan mülahazası, bütün nizami değerlere karşı ayaklanma, devlet de dahil hiçbir otoritenin altına girmeme ve bohemce yaşama şeklindeki adeta bir “bulantı” felsefesi iken müslümanlar onu iradenin hakkını verme ve şeytana, nefse, hevaya ve günahlara başkaldırma olarak değerlendirmişlerdir.

Bozuk Kalblerin Hırıltıları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Bir ayet-i kerimede “Bilmediğin şeyin peşine düşme!” dendikten sonra kulak, göz ve kalb gibi organların da yaptıklarından mesul oldukları vurgulanıyor. Bu ayeti nasıl anlamalıyız; bu ilahî emrin gereği olarak nelere dikkat etmeliyiz?

Cevap: Cenâb-ı Allah, İsra Sûresinin 36. ayetinde “Bilmediğin şeyin peşine düşme! Çünkü kulak, göz, kalb gibi azaların hepsi de işlediklerinden mesuldür.” buyurmuştur. Bu ayet-i kerimeyi doğru anlayabilmek için, dünya ve ahiret hayatımız hesabına faydalı olan bilgiyi öğrenme alanı ile kesin bilgimiz olmayan konularda zannımıza göre hükme varma ve bu zannın peşine takılarak insanların gizli hallerini araştırma mevzuunu birbirinden ayırt etmemiz gerekir.

Peygamber Mirası

İslâm, ilme, okumaya ve öğrenmeye büyük önem vermiştir. O kadar ki, nazil olan ilk vahiyde okumaktan, kalemden ve ta’limden bahsedilmiştir. Dinî görevlerini yerine getirecek ve helâl ile haramı, hak ile batılı birbirinden ayırt edebilecek kadar bilgi sahibi olması her müslümana farz kılınmış; fizik, kimya, tıp ve matematik gibi ilimler de en azından bazı müslümanlar tarafından öğrenilmesi gereken, aksi takdirde toplumun bütün fertlerinin sorumlu olacağı birer farz-ı kifaye sayılmıştır.

Dinimize göre ilim ve hikmet bizim yitiğimizdir; onun peşine düşmek, her yerde onu aramak ve nerede bulursak bulalım hemen almak da vazifemizdir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ya öğreten, ya öğrenen, ya dinleyen ya da ilmi seven ol. Fakat sakın beşincisi olma; (bunların dışında kalırsan) helâk olursun” buyurmuştur. Bu açıdan ilmin peşine düşmek bir fazilet olarak ele alınmış, ilim talibi alkışlanmış, adeta göklere çıkarılmış ve bu dairenin dışında kalanların da helâkla yüzyüze olduğu vurgulanmıştır. İlim tahsil etmek için evinden veya yurdundan ayrılıp yollara düşen insanın geri dönünceye kadar Allah yolunda olduğunu söyleyen Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in bir hadis-i şerifi de şöyledir: “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yere giden kimseye Allah Teâlâ Cennet yollarını açar. Melekler, ilme ve onu tahsil edene karşı memnuniyetleri ve tevazuları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar bile ilim talibi için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibadet eden kimseye üstünlüğü, (bizim müşahedelerimiz açısından) dolunayın, görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler, miras olarak altın ya da gümüş değil, sadece ilmi bırakmışlardır. Kim o ilimden nasiplenmişse büyük ve değerli bir şey almış demektir.”

İlmin ve ilim talibinin faziletine dair daha pek çok hadis-i şerif zikretmek mümkündür. Bunlar da göstermektedir ki; İslam cehalete razı olmamış, bir insanın kendi haliyle yetinip ilimden daha fazla nasip almak için gayret etmemesini ciddi bir dûnhimmetlik saymış ve öğrenip öğretmenin ömür boyu sürdürülmesini emretmiştir. Dolayısıyla, biz bilmediğimiz şeylerin arkasında olmak zorundayız. Kainatı doğru okuyamamışsak, onun dilini çözüp ifade ettiği hakikatleri mutlaka anlamaya çalışmak; Kur’an okumayı bilmiyorsak, hemen öğrenme yolları aramak; Kelâm-ı ilahîyi anlayamıyorsak, bazı ayetlerin şerhlerini de ihtiva eden bir meal okumak ya da daha da güzeli, ciddi bir tefsir kitabı mütalaa etmek ve mutlaka bilmemiz gereken şeylerin peşinde olmak mecburiyetindeyiz.

Su-i Zan ve Tecessüs

Fakat, ilim talibi olmak ile insanların gizli yanlarını ve kusurlarını araştırmak çok farklı hususlardır. “Bilmediğin şeyin peşine düşme!” şeklindeki emr-i ilahi “tecessüs”ü, yani, insanların gizli hallerini araştırmayı ve su-i zanna dayanarak onlar hakkında hüküm vermeyi yasaklamıştır. Bir başka ayet-i kerimede de “Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın.” (Hucurât, 49/12) buyurulmuştur.

“Hakkında kesin bilgin olmayan konular arkasına düşme” mealindeki ayette geçen “kafâ” kelimesi “bir şeyin izini sürmek, adım adım takip etmek, peşine düşmek” manalarına gelmektedir. Eğer, bir insanın ruhunda herhangi bir hastalık varsa, o başkalarında da o hastalığın olduğunu zanneder ve diğer insanları da o marazla değerlendirir. Mesela, onun bunun malını aşırmaya alışmış bir hırsız, her gördüğü kapıyı nasıl açacağının hesaplarını yapar, önüne çıkan her duvarı nasıl aşacağını düşünür ve karşılaştığı her insanı da kendi mülahazalarına benzeyen düşünceler içinde zanneder. Yolda yürürken bir dükkanın kepengine göz ucuyla bakan birini görse, onun hakkında hemen “hırsız” hükmünü verir. Çünkü, kendi dünyası hep el-âlemin kilitli kapılarını açmak ve mallarını çalmak etrafında örgülendiği için başka insanlar hakkındaki değerlendirmeleri de ona göre olur. Aynı türden kalb hastalıklarına maruz diğer insanların durumu da farklı değildir. Onlar her gölgeyi asıl zanneder; her ihtimali vak’a gibi değerlendirirler. Gördükleri ve duydukları en küçük şeyleri büyütür, şişirir ve mübalağalarla bir balon haline getirirler; kulak yoluyla içe akan ve göze takılan ham bilgileri kalb kazanında eritir, farklı kalıplara ifrağ eder ve onları kesin bilgi yerine koyarak hükümler verirler. Sonra da daha baştan yanlış olan o hükümleriyle insanları suçlar, yargılar ve değişik şekillerde cezalandırırlar.

Oysa, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), “Zandan kaçının. Çünkü zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüste bulunmayın, birbirinizin içyüzünü araştırmayın, birbirinizin sözlerine kulak kabartmayın, birbirinizle rekabete girişmeyin, birbirinizi çekememezlik etmeyin, birbirinize karşı buğzetmeyin ve sırtınızı dönmeyin; ey Allah’ın kulları kardeşler olun!” buyurmuş; tecessüsten, su-i zandan ve kardeşliği zedeleyecek her türlü davranıştan uzak durmamız ikazında bulunmuşlardır.

Öyleyse, gerekirse kulaklarınıza kurşun akıtacaksınız ama mü’minler hakkındaki olumsuz sözlere asla kulak kabartmayacaksınız.. icap ederse gözlerinize mil vuracaksınız ama müslümanların olumsuz yanlarını araştırmayacak, hatalarını görmeye çalışmayacaksınız. İnanan hiçbir insanı bir sözüne, bir haline ya da bir tavrına mahkum edip onun hakkında kötü düşünmeyecek, gönlünüzü su-i zanlarla kirletmeyecek; gözünüzden, kulağınızdan ve kalbinizden dolayı da hesap vereceğinizi bir lahzacık da olsa unutmayacaksınız.

Bir başka münasebetle de anlattığım gibi, Tarikat-ı Muhammediye üzerine yazılan şerhlerden biri olan Berika’nın müellifi İmam Hâdimî, “Bir mü’mini zina halinde bile görsen, hemen onun hakkında hükmünü verme. Gözlerini sil, ‘Allah Allah, bu insan böyle çirkin bir işi yapmaz!’ de; dön bir kere daha ‘O mu?’ diye kontrol et. O ise, ‘İhtimal yine yanlış gördüm’ de; bir kere daha gözlerini yalanla ve onları silip tekrar bak. Eğer hâlâ o insanı o kötü iş üzerinde görüyorsan, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin halden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme’ deyip çek git.” diyor. Hazreti İmam’ı çok severim, ona karşı çok hürmetim vardır ama bu sözlerini fazla bulurum. Bence, gördün ki, bir mü’min bir yerde böyle kötü bir haldedir; gözüne iliştiği ilk anda, meseleyi tecessüs etmeden, tam teşhis ve tesbit peşine düşmeden, o sevimsiz fotoğraflar gözünden gönlüne akarak fuad kazanında eriyip bir hüküm kalıbına girmeden, sırtını dönüp “Allahım günahkâr kullarını hidayete erdir, beni de affet” demeli, oradan uzaklaşmalı ve gördüğünü de unutmalısın.

Kur’an Talebesine Yakışır mı?

Evet, günümüzün en büyük dertlerindendir su-i zan ve gıybet. Öyle ki, bugün imana ve Kur’an’a hizmet dairesi içinde müslümanlara ait pek çok problem halledilmiştir. Mesela, şöyle-böyle bir kardeşlik ruhu teessüs etmiştir; müşterek hareket, paylaşma, yardımlaşma, bir gaye-i hayale bağlı yaşama ve fikir işçiliği peşinde olma gibi çok önemli hasletler, Allah’ın izniyle, herkesin benimseyip kendi hayatında tatbik etmeğe çalıştığı esaslar haline gelmiştir. Fakat, kötü ahlakın birer parçası olan bazı mezmum fiiller vardır ki, maalesef, onların üstesinden hâlâ gelinemem