Yazarın Arşivi

Cuma Hutbesi: Şefkat

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Günümüzde topyekün dünya ve hususiyle de bizim coğrafyamızdaki milletler, şimdiye kadar olanlardan çok farklı ve öncekilerle kıyas edilemeyecek ölçüde tehlikeli bir dönemeçten geçmekte. Öyle ki, her an bütün dengelerin alt-üst olması, milletlerarası muvazenenin bozulması ve bir kısım hercümerçlerin yaşanması kaçınılmaz gibi görünüyor. Değişik toplumlar ve bu toplumlar içinde farklı görüşteki, farklı düşüncedeki grupların hemen hepsi sürekli kinle, nefretle, öfkeyle oturup kalkıyor; akla-hayale gelmedik ifnâ ve itlâf projeleri arkasında koşuyor. Her millet ve o milletin içindeki farklı kesimlerin her biri, “öteki” dediği şahıs ve grupların, kuş gribi­ne maruz kanatlılar gibi yakaladığı yerde hakkından gelmek istiyor; mütemadiyen intikam hissiyle homurdanıp duruyor; yeni yeni düşmanlık senaryoları üretiyor ve hep öldüren bir kin ve nefret duygusuyla yatıp kalkıyor.

Bu atmosferde neş’et eden insanın sevgiden haberi yok, sevmeyi silip atmış sözlüğünden ve hafızasının hiç renk atmayan en canlı mazmunu “antipati”.. o bu hâliyle hiç mi hiç nefrete doymuyor, kinden usanmıyor ve öfkesini aşamıyor; öfkesini aşmak bir yana bu tür şeytanî duyguların tesirinde sürekli haksızlıktan haksızlığa koşuyor; bâtılı hak göstermeye çalışıyor ve o eski tiranların bir ömür boyu işledikleri mesâvîyi rahatlıkla bir iki aya veya bir iki seneye sığıştırmasını biliyor. Bu zaviyeden o, melekeleri itibarıyla meflûç, muhakemesi açısından mâlul ve her şeyiyle öyle bir derbeder ki, ne sıhhatli düşünebiliyor ne normal bir insan gibi davranabiliyor ne de tutarlı bir fikri var. Bazen cinnete denk tehevvürlere girerek etrafını yakıp yıkıyor; bazen de hiç dinmeyen o gayz ve öfkesiyle kendisini yiyip bitiriyor.

Şimdilerde dünyanın pek çok yerinde fertler de böyle, toplumlar da böyle ve idarî mekanizmayı elinde bulunduran zimamdarlar da böyle. Çoklarının huzura, güvene savaş ilân etmiş gibi bir hâlleri var; hem kendi huzurlarını dinamitliyor hem de umumî emniyeti sarsıyorlar. Hele bir de şiddete ve cebre başvurmaları var ki, onları gören, “istiklal mücadelesi” veriyorlar sanır. Böylece, üzerlerinde binlerce mazlumun ahı, intizarı birer lanetlik gibi yaşıyor, sonra da birer mel’un gibi bir bir devrilip gidiyorlar.

Gerçek bu!.. ve biz ne o köpürüp duran nefreti, öfkeyi dindirebiliyor ne de değişik türden saldırganlıklara “Dur!” diyebiliyoruz. Yok bunları yapacak güç ve imkânımız, dört bir yanımızı saran fitne ateşlerini söndürecek iktidarımız. Ne var ki, elimizde sadece henüz insanlığını bütün bütün yitirmemiş kimselere rahatlıkla verebileceğimiz bir iksirimiz var: “Şefkat”. Onunla önümüzdeki handikapları aşmaya çalışacak ve onun sıcak kanatları altında yolumuza devam edeceğiz.

Şefkat şimdiye kadar onu gönülden temsil edip doğru seslendirenler sayesinde bilmem kaç defa şeytanî fitneleri önledi ve insanlığı ölüm çukurlarına yuvarlanmaktan kurtardı!.. ve kaç defa Cehennem çukurları gibi görünen uçurumları Firdevsî bahçelere çevirdi!.. Evet, herkese ve her şeye karşı duyulan karşılıksız sevgi ve alâka; mazlumların, mağdurların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle onların üzerine titreme de diyebileceğimiz “şefkat”, ilâhî ahlâkın farklı bir tecellîsi, göktekilerin sesi-soluğu ve bütün annelerin sımsıcak nefesinin ayrı bir unvanıdır. Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, herhangi bir karşılık beklemeden sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince devrilenleri tutar kaldırır; üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Körler onunla körlüklerini aşar, sağırlar onunla duymaları gerekli olan en önemli şeyi duyar ve ihtimal hep zulüm ile gürleyip duranlar bile onun sükûtî beyanlarıyla dillerini yutar, muvakkaten dahi olsa kendilerini sorgulamaya dururlar. Onun bu sihirli derinliğine işaret sadedinde Beyan Sultanı, “Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat göstermeyen bizden değildir.”[1] buyurur.. buyurur ve onu âdeta bir mü’min şiarı sayar.

Şefkatte öyle bir güç vardır ki, onunla en katı kalbler yumuşar, en mütemerrit ruhlar dize gelir ve en korkunç düşmanlıklar bile onun karşısında “pes” eder. Kini-nefreti çözecek bir iksir varsa o, şefkat; şiddeti, hiddeti, düşmanlığı ters yüz edecek bir silah varsa o da yine şefkattir. Şefkat eden insan, ötelerin dilini kullanan ruhanîlere eş bir gönül insanı ve cehennemler gibi köpüren öfkeleri söndürmede de mânevî bir itfaiyecidir. O, şefkat lisanıyla konuşurken zulüm ve adavetin dili tutulur; yakıp yıkmaya kilitlenmiş ruhların da eli-kolu bağlanır.. ve yolsuzlar yola gelir. Onunla yumuşayıp yola gelmeyenlerin de hakkından Allah gelir…

Şefkat, insanı enginleştiren bir histir ve insan ancak şefkat sayesinde başkalarının sevinç, neşe ve huzurunu duyup anlayabilir.. anlar ve onların maruz kaldıkları olumsuzluklar karşısında sorumluluklarını tam hisseder. Şefkatin hâkim olduğu bir atmosferde sosyal münasebetler daha bir hızlı gelişir ve içtimaî dayanışma âdeta kendi kendine teessüs eder. Böyle bir toplumda herkes birbirini sevgiyle kucaklar. Fertler ve gruplar, aralarında gönül kazanma yarışı yaşarcasına birer rikkat ve samimiyet insanı hâline gelir. Böylece gönül bağları daha bir güçlenir ve işte o zaman başkaları için yaşamadaki o engin zevk de duyulmaya başlar.

İsterseniz konuyu biraz daha açalım; eğer şefkat, uzak-yakın çevremizde görüp duyup hissettiğimiz muhakkak acıları göğüsleme, giderme ve muhtemel sıkıntıların önünü keserek bunların yerine sevinç, sürur ve neşe ikame etmenin unvanı ise, o bizim için fevkalâde önemlidir. Bir kere sinesi bu yüksek duyguyla çarpan biri, her zaman merhamet hissiyle oturur kalkar.. herkese ve her şeye yumuşaklardan yumuşak bir nazarla bakar.. mağduru-mazlumu, annenin evlâdını, kuşun yavrusunu bağrına bastığı gibi bağrına basar.. himaye ve sıyanete muhtaç kimseler etrafında her an kuşlar ve kuşçuklar gibi kanat çırpar durur.. icabında yemez yedirir ve canını tehlikeye atar, onları korur.. hatta gerektiğinde o uğurda seve seve kendini bile feda edebilir.

Aslında, varlık şöyle derinden bir mütalaaya alınsa ve onun sinesine kulak verilse, her yanda şefkatin tüllendiği görülecek ve her taraftan şefkat nağmelerinin yükseldiği duyulacaktır. Kâinat ve eşyanın temel atkıları şefkat, ona nihâî güzelliğini kazandıran da şefkattir: ağaçlar mücessem birer rahmet, meyvelerse tecessüt etmiş birer şefkattir.. insan bir âyine-i rahmâniyet, iman nuranî bir şefkattir.. dünya bir vesile-i saadet, ukbâ bütün ihtişamıyla bir meşher-i şefkattir. Hâsılı, her şeyin mebdei de müntehâsı da rahmettir, şefkattir…

Eğer her zaman o yüksek uçan enbiya, evliya ve asfiya gibi tarihî şahsiyetlerin canlara can nuranî menkıbeleri doğru okunabilse, onların o aydınlardan aydın hayatlarında hep şefkatin köpürüp durduğu görülecektir.. evet, onlar her zaman şefkatle soluklanmış, şefkatle oturup kalkmış ve birer şefkat kahramanı olarak yaşamışlardır. Bu böyledir; zira şefkat, insanı dikey (amûdî) olarak Allah’a yükselten nuranî bir rampa ise, gönlü şefkatle çarpanlar da sonsuza yükselmede sıraya girmiş, o baş döndüren irtifaın üveyikleridir. Böyleleri, tevfik burakına binmiş öyle gök yolcularıdır ki, bugüne kadar onlardan hiçbirinin yolda kaldığı görülmediği gibi, sinesi kinle, nefretle, merhametsizlikle çarpanlardan da hiç mi hiç hedefe ulaşan olmamıştır. Bir parça zahmete katlanıp, susamış bir köpeğin susuzluğunu gideren ahlâksız bir kadının Cennet’e; aksine, evindeki kediyi aç bırakıp onun ölümüne sebebiyet veren bir tâli’sizin de Cehennem’e gittiğini Hazreti Sâdık u Masdûk beyan ediyor.. evet, Cennet bir şefkat otağı, Cehennem de bir gayz u nefret zindanıdır. Burada ortaya konan her güzellik Cennet’te farklı derinlikleriyle sahiplerini beklediği gibi, her çirkinlik de Cehennem’de ürperten buudlarıyla bahtsız müstehaklarını gözlemektedir.

Şefkat de, gayz u nefret de bu dünyaya ait birer realite olsalar da, varlığın özü, usaresi şefkattir. Eğer kâinatın mâyesi böyle bir şefkat olmasaydı ne insan ne de başka bir şey vücuda gelemez, gelenler varlıklarını sürdüremezdi; ezilmeleri ezilmeler, devrilmeleri devrilmeler takip eder ve bütün varlık bir kaos sarmalına dönüşürdü. Her yandan yalnızlık feryatları duyulur, her taraf vahşetle inler ve dünya âdeta umumî bir matemhane hâlini alırdı. Eğer bugün biz varsak ve varlığımızı sürdürebiliyorsak, bu O’nun şefkatinden; eğer birbirimizi seviyor ve başkaları tarafından seviliyorsak, bu da O’nun rahmetindendir.

Her şeyden evvel insanî duyguları tetikleyip gönüllerimizi heyecanla şahlandıran şefkat olduğu gibi, duygu ve düşünce dünyamızda iyilik etme, ihsanda bulunma, başkalarını kucaklama hislerini harekete geçiren de yine şefkattir. Şefkatle gürleyen bir sine, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin gölgesinde hep bir enginlik sergiler, hep incelerden ince davranır ve hep içten hareket eder. Her zaman sevgi yolunda yürür; yol boyu hayır ve ihsan duygularıyla köpürür durur.. Allah da onun sinesini açtıkça açar, ihsan hissini kat kat lütuflarla mükâfatlandırır ve merhametinin genişliğine göre ona özel teveccühlerde bulunur. Ümit ederim, Allah’ın, gönüllerimizde şefkat hissini uyaracağı ve bizi içinde bulunduğumuz kabalıklardan kurtaracağı günler çok uzak değildir…

[1]   Tirmizî, birr 15; Ebû Dâvûd, edeb 58.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Ocak 2006 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Tevakkuf (Duraklama) Ve Sathilik

Herkul | | KIRIK TESTI

Osmanlı’nın son döneminde yetişen önemli mütefekkirlerden Filibeli Ahmet Hilmi, Müslümanların terakkisinin önünde iki büyük engel görür: Bunlardan biri tevakkufperestlik, diğeri de malumat-ı sathiye ile kanaat etme. Kanaat-i âcizânemce, İslâm dünyasının geri kalmışlığını sadece iki sebebe inhisar ettirmek (indirgemek) meseleyi daraltmak olur. Bununla birlikte bu iki husus günümüz açısından oldukça önemlidir.

Tevakkufperestliği, kısaca, bulunduğu duruma kanaat etme ve ilerlemek için herhangi bir çaba harcamama şeklinde anlayabiliriz. Bediüzzaman Hazretleri de bu hususa temas etmiş ve mevcuda kanaat etmenin dûnhimmetlik (gayret yoksunluğu, himmetini düşük tutma) olduğunu belirtmiştir. Eğer bir millet ekonomide, kültür ve medeniyette, ilim ve araştırma hayatında bir tevakkuf yani duraklama dönemine girmişse, kendisini çürümeye salmış demektir. Zira tevakkuf, tembellik ve ataletin bir neticesidir. Yerinde sayan bir toplumda ilerleme, gelişme yoktur. Böyle bir toplumun zamanla içten içe çürümesi ve yozlaşması kaçınılmazdır.

Tevakkuf yaşayan toplumlar, yaşadığı çağa ayak uyduramazlar. Zaman itibarıyla çağlarını idrak etseler de zihniyet olarak hep çağdaşlarının gerisinden gelirler. Yaşadıkları çağı kavrayamayanlar da zamana hükmedemez. Zihniyet olarak eski çağlarda yaşadıklarından ötürü kendi zamanlarının insanları için bir mana ifade etmezler. Devrin gereklerine göre kendilerini yenileyemediklerinden eskimiş, güncellikten uzak argümanları kullanmaya devam ederler. Onlar bu şekilde bir yere varacaklarını zannetseler de gerçekte büyük bir yanılgı içindedirler.

Filibeli’nin dile getirdiği diğer problem, sathiliktir ki derinliğin zıddıdır. Sathi bilgilerle yetinme, derin okuma ve araştırmalar yapmama da günümüz Müslümanlarının problemlerindendir. Maalesef hâl-i pürmelâlimiz (perişan durumumuz) budur. Hâdiselere sathî bakanların, okuduklarını sathî okuyanların, sathî düşüncelerle yetinenlerin de büyük düşünceler, çok boyutlu projeler ortaya koyması mümkün değildir. Bugüne kadar kâinata sathî bir nazarla bakanlar, her zerrede esmâ ve sıfâtıyla mütecelli olan Allah’ı bulamamışlardır. İslâm’ı sathi bir nazarla anlamaya çalışanlar, onunla ilgili yanlış hükümlere varmışlardır. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) sathî bakanlar, O’nu kamet-i bâlâsıyla tanıyamamışlardır. Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân’a sathi bakanlar, ondaki cevherleri keşfedememiş, hatta onu bir kısım ustûrelerden ibaret görmüşlerdir. Evet, sathî bakışın insanı ulaştıracağı hiçbir yer yoktur.

Günümüzde bilginin yaygınlaşması ve kolay ulaşılabilir olmasıyla birlikte sathiliğin daha da arttığını görüyoruz. Çoklarının bilgi kaynağı, gazete manşetlerinden, sosyal medyadan ibaret. İnsanlar, ihtiyaç duydukları bilgileri buralarda arıyor, her şeyi buralardan öğrenmeye çalışıyorlar. Ne var ki bu tür kaynaklardan derinlikli ve güvenilir bilgi elde etmek çok zordur. Dahası bu kaynaklarda müthiş bir bilgi kirliliği var. Yazılan yazılarla, yapılan haberlerle, çekilen videolarla insanlar bir taraflara yönlendiriliyor ve bazen aldatılıyorlar. İnsanlar magazinle, güncel kısır tartışmalarla meşgul ediliyor. Öyle senaryolar hazırlanıyor, öyle filmler çekiliyor, öyle çekici haberler yapılıyor ki kalabalıklar bunların peşinden sürüklenip gidiyor ve kendi dünyalarından uzaklaşıyorlar. İçinde yaşadıkları dünyanın problemleriyle yüzleşemiyor ve nihayet bunlara dair işe yarar çözümler bulamıyorlar.

Zamanın Tefsirini Arkamıza Alma

Sathilikten kurtulamadığımız için ne kâinat kitabını derinlemesine anlayabiliyoruz ne de Kur’ân’ı. Oysa bu iki kitap İslâm’ın ilk asırlarında didik didik edilmiş, onlardan nice hakikatlere ulaşılmıştır. Hicrî ilk beş asırda yazılan eserlere bakılacak olursa ilmî ve fikrî hayatın nasıl canlı olduğu apaçık görülür. O dönemlerde nice âlimler yetişmiş, nice ölümsüz eserler kaleme alınmıştır. Maalesef daha sonra bu canlılık ve derinlik zamanla yok olmuş, onun yerini taklit ve sathilik almıştır. Ne yazık ki Batı’da yaşanan Aydınlanma bizim son dönem medreselerimize giremedi. Oralarda, asırlarca önce yazılan eserler tekrar edilip durdu. Bu eserlerin üzerine yeni bilgiler ilave edilemedi, onlarla yeni açılımlara, buluşlara kapılar aralanamadı. Gerçi bu eserlerin her biri bir şaheserdi. Fakat onları kaleme alanlar, birer âllame olsalar da, eserlerini kendi çağlarının ilim ve kültür hayatının tesirinde yazmışlardı. Halbuki onlardan sonra insanlık âleminde çok büyük değişimler, inkılaplar yaşandı. Bu değişimlerin yakın takibe alınması ve şartlara göre yenilenme hamlelerinin yapılması gerekiyordu. Ne var ki sonraki dönemlerde büyük bir durağanlık yaşandı, Batıda meydana gelen değişim ve ilerlemeler takip edilemedi. Varlık alemi ve olaylar, Kur’an ve Sünnet’in ışığı altında ve ulaşılan yeni bilgiler eşliğinde derince analiz edilemedi. Şayet günümüzde bütün bu realiteleri görmezden gelir ve asırlarca önce yazılan eserleri aşamazsak, tevakkuftan da sathilikten de kurtulamayız.

İmam Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, Kadı Beydavî, İmam Taftazanî, İmam Cürcanî gibi âlimlerin her biri bir kamet-i bâlâdır, ortaya koydukları eserler de baş döndürücüdür. Onlardan alacağımız çok şey vardır. Ne var ki onların fikirlerini Kur’ân ve Sünnet nassı gibi göremeyiz, sahabe efendilerimizin anlayışıyla eş tutamayız, kayıtsız şartsız onlara teslim olamayız. Eserlerinde zikrettikleri dinin sabit ve değişmez hükümlerini bir tarafa bırakacak olursak, onların da yaşadıkları dönemin tesirinde bir kısım değerlendirmeler ortaya koyduklarını göz ardı edemeyiz. Zamanın tefsirini arkamıza almadan sadece geçmişte yazılmış eserlerle, mazide dile getirilmiş düşünce ve yorumlarla bugünün problemlerini çözemeyiz. Maziyi çok iyi anlamalı, onlardan hakkıyla istifade etmeli ama kendimizi onlarla bağlamamalıyız. Ne var ki bütün bunlar, sathî nazarların anlayacağı şeyler değildir. Zaman ne kadar değişirse değişsin, insanlık ilim ve fende ne kadar ilerlerse ilerlesin, onlar bir türlü taklitten kurtulamadıklarından, ele aldıkları meseleleri sadece eskiye bağlı olarak götürürler. İşte bu yüzdendir ki geri kalmışlık bizim kaderimiz olmaya devam ediyor.

Osmanlının son döneminde, Filibeli Ahmet Hilmi gibi birçok muhakkik âlim ve fikir adamı yetişmiştir. Bunlar arasında, Ahmet Naim, Elmalılı Hamdi Yazır, İsmail Fennî, Ferit Kam’ı sayabiliriz. Ve tabii ki Bediüzzaman. Bunlar, durağanlığa da, sathiliğe de, taklitçiliğe de isyan etmiş, Müslümanların gözünü açmaya, ufkunu genişletmeye çalışmışlardır. Hatta farklı düşünce yapılarına sahip olan Beşir Fuad, Celal Nuri gibi kişiler de ciddi bir yenilenme gayreti içine girmişlerdir. Bunlar, devirleri itibari ile düşünen, farklı derinliklere açılan insanlardır.

Osmanlı devlet adamları idari ve askerî alanda müthiş bir başarı ve aksiyon ortaya koymuş olsalar da, aynı canlılık ve aktivite ilmî ve fikrî sahada maalesef ortaya konamamıştır. Özellikle belli bir dönemden sonra ilim hayatında ciddi bir durgunluk yaşanmıştır. İslâm’ın ilk asırlarında gördüğümüz o ölesiye ilim aşkını, hakikat aşkını, araştırma aşkını Osmanlı’da göremiyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen Devlet-i Âliye son döneminde geçmişten gelen müktesebatın da tesiri ile âdeta kucağındaki bütün cevherleri etrafa saçmış ve çok önemli meyveler vermiştir. İşte yukarıda isimlerini zikrettiklerimiz, bu dönemin meyvelerindendir. Onlar, gaflet perdelerini yırtma, fikir ve ilim çizgisinde durağanlığa son verme, taklitten tahkike geçme adına ciddi bir gayret ortaya koymuş, insanlarda yeni bir heyecan uyarmaya çalışmışlardır. Bununla birlikte ilim ve fikir hayatında toplu bir uyanış mümkün olmamıştır ve bu durum günümüze kadar devam edegelmektedir. Bu sorunu birkaç açıdan ele alalım:

Köklü ve Kalıcı Çözümler

Toplumsal bir hastalık olarak okumayı, araştırmayı sevmeme, bu uyanışın gecikmesinde en büyük etkendir denebilir. Ayrıca okuduklarımızı ne kadar anladığımız da ayrı bir tartışma konusudur. Kaç kişi yazılanları eleştirerek okuyor, sorgulamalar yapıyor, kritik ediyor, kıyaslamalara gidiyor, elde ettiği bilgileri analiz ve sentez yapabiliyor? Bundan da kötüsü, okumamak, öğrenmemek, anlamamak, derinleşmemek bizi rahatsız da etmiyor. Yüzeysel ve kulaktan dolma bilgilerle yetiniyor, hayatı o sığlıkta yaşamaya çalışıyoruz. Başta da dediğim gibi, bu sorunu tetikleyen ve günümüzde herkesi esir alan medya ve dijital iletişim ağlarını unutmamak gerekir.

Sıradan insanlar için böyle bir sığlık bir yere kadar normal karşılanabilir. Ama ilimle iştigal eden insanlarda zaman içinde maalesef bu sığlıktan kurtulamadılar. Mesela niye sosyoloji alanında çalışan bir insan o mevzuda bilinmesi gerekli olan her şeyi bilmiyor? Niye ekonomide uzmanlık yapan biri bu alanda kendini çok iyi yetiştirmiyor? Niye hadis, fıkıh, kelâm gibi İslâmî ilimlerde ihtisaslaşan ilim adamları insanlığın önüne yeni ufuklar açmıyor?..

Topluma yön verecek gerçek entelektüeller yetişmediği için ciddi bir terakki de gerçekleşmiyor. Bu durum, toplumu bir sürü gibi idare etmek isteyen zorba idarecilerin de işine geliyor. İnsanların eğitimli olmalarını, aydın olmalarını istemiyorlar. Çünkü cahil insanları “gütmenin” daha kolay olduğunu düşünüyorlar. Toplumun, her dediklerini onaylayan, kendilerinin istediği gibi düşünen, onların koydukları sınırları aşmayı akıllarının ucundan geçirmeyen fertlerden oluşmasını istiyorlar. Elit ve eğitimli insanların muhalefet, itiraz ve eleştirilerinden korkuyorlar. Hak bildiği yolda yürüyen, hakikati müdafaa eden, zulüm ve haksızlıklara baş kaldıran kimselerin varlığı onları tedirgin ediyor. Çünkü böyle bir seviyeye gelen toplumu arzu ettikleri istikamette sevk ve idare edememekten korkuyorlar. Evet, Müslümanların bugünkü geri kalmışlığında müstebit (zorba) idarelerin de önemli bir rolünün olduğu unutulmamalıdır.

Her şeye rağmen bize düşen vazife; cehaletin, taassubun, taklidin, sığlığın, tevakkufun her çeşidine karşı savaş ilân etmek ve bunları ortadan kaldırma adına sahip olduğumuz tüm imkânları sonuna kadar değerlendirmektir. İnsanlarda okumaya, araştırmaya, düşünmeye karşı yeni bir aşk u şevk uyarma adına elimizden gelenin en iyisini yapmak gerek. Şunu unutmamalıyız ki içinde yaşadığımız coğrafyanın geçici müdahalelere, pansuman çözümlere değil, kalıcı imar ve ıslah faaliyetlerine ihtiyacı var. İnsanlara oksijen tüpleriyle nefes aldırdığımızda bir yere kadar belki onları ferahlatırız. Fakat bu, geçici ve kısa vadeli çözümdür, istenilen tedaviyi uygulamadıktan sonra arkasından tekrar kronik problemler nükseder. Aynen bunun gibi, içinde yaşadığımız karanlık, sıkıcı ve boğucu atmosferin kalıcı olarak dağıtılmasına ihtiyaç var.

İşte günümüzde bunu gerçekleştirebilen insanlar, insanlığa kalıcı hayırlar sağlamış olacak, arkalarında birer yâd-ı cemil bırakacaklardır. Bu da çağın çok iyi tanınmasına, yaka paça olduğumuz problemlerin çok iyi teşhis edilmesine, arkasından da bunların izalesi adına çok sağlam plan ve projelerin yapılmasına ve ardından ciddi bir aksiyon ortaya konmasına bağlıdır. Öyle sağlam blokajlar oluşturmalı ve üzerine öyle sağlam binalar yapmalıyız ki ne fırtınaların ne de tsunamilerin onları yıkmaya gücü yetmesin.

***

Not: Bu yazı, 21 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

أجر الصبر

Herkul | | العربية

“عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ، فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ، فَكَانَ خَيْرًا لَهُ”[1]، كما أن حسناته وعباداته وطاعاته تكسبه أجرًا وثوابًا، فإنّ صبره ومثابرته في مواجهة المصاعب والمتاعب تُكسِبه أجرًا وثوابًا أيضًا، فعلى المؤمن إن أصابه مكروهٌ، أو نزلت به مصيبةٌ أو بليّةٌ تكدّره وتقضّ مضجعه أن يفكّر كيف يضخّ ثوابًا جديدًا في حوض أجره ومثوبته، وأن يسعى إلى الحصول على مرضاة الله. يقول الشاعر التركي “ضياء باشا”:

محكومٌ على كلِّ حيٍّ في هذا العالم تذوُّقُ الآلام
أروني إنسانًا عاش مرتاحًا بلا ابتلاءٍ أو أسقام

فما شَهِدَ التاريخ إنسانًا عاش دون ابتلاء، وكلٌّ يأتيه ابتلاؤه -قليلًا أو كثيرًا- حسب مستواه، ففي الحديث: “إنَّ مِنْ أَشَدِّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءَ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ، ثُمَّ الَّذِينَ يَلُونَهُمْ”[2]، فأحيانًا يعيش الإنسان في وفرةٍ ورغدٍ من العيش، وأحيانًا أخرى يتعرّض للشدائد والمشقّات.. وأحيانًا يسير على الطريق المستقيم في راحةٍ واطمئنان، وأحيانًا أخرى يضطرّ إلى أن يتجاوز الطرق الوعرة والمنحدَرات وأن يعبر بحارَ القيح والصديد التي تعترض سبيله.. وأحيانًا يواصل رحلته في ثقةٍ وأمان، وأحيانًا أخرى يعترض طريقَه الأعداءُ.. الحياة هكذا دواليك، ولا بدّ للإنسان أن يمضي في سبيله وهو على وعيٍ بكلّ هذا.

 فواجبُنا هو الصبرُ في مواجهة الصعوبات التي تعترضنا على طول الطريق، ومواصلةُ السير دون اكتراثٍ لهذه الصعوبات والمشقّات، فقد يواجه الإنسانُ خلال رحلته أحداثًا مفاجئةً تصدمه، فعليه حينها ألا يهتزّ أو يهلع، وليحذرْ من الانزلاق في مسبّة القدر؛ لأن مفخرة الإنسانية صلوات ربي وسلامه عليه يقول: “إنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأُولَى”[3]، وهذا يعني أن الصبر الذي يحظى بالقبول عند الله هو الصبرُ في أولى لحظاتِ وقوع المصيبة، حيثُ المشاعر في ذروة فورانها، ولم تُعرَفْ بعدُ أسبابُ الحادثة والحِكْمَةُ منها، فهنا تكمن الصعوبة؛ لأن الإنسان يمكن أن يقنع نفسه بالصبر بعد تأويله للحادث ومراجعته وتقييمه للأجر الذي سيناله نتيجة صبره، هذا أيضًا صبرٌ، ولكنه بالتأكيد لن يعادل الصبر الذي يكون عند الصدمة الأولى.

إن الصبر الذي عرّفه النبي صلى الله عليه وسلم يعود على الإنسان بثوابٍ يفوقُ ثوابَ أعظم العبادات، ويرقى به مرة واحدة إلى أعلى الكمالات وكأنه صاروخٌ انطلق لتوّه من منصّة الانطلاق، وبهذا الصبر أيضًا يجد المرءُ نفسَه في مصافِّ الملائكة الكرام، وبهذا الصبر أيضًا يرتقي الإنسان إلى أوج الكمالات الإنسانية.. وإنّ آهات المبتلين وزفرات أنفاسِ الصابرين لهي أرجى عند الله من أصدق الأدعية وأخلص أشكال التوسّل والتضرّع. يقول الشيخ “محمد لطفي أفندي”:

هل ثمة دواء أعظم من البلاء؟!
هل هناك سبب آخر للثواب والغفران؟!
هل توجد قيمة تُعادِل قيمةَ البلاء؟!
المبتلون يحبهم الرحمن

ومن ثَمّ يقع على عاتقنا أن نتوجّه إليه سبحانه متوسّلين متضرّعين أن يدفع عنا البلاء والمصائب التي نزلت بنا، وأن نعتبر كلَّ كارثةٍ تصيبنا -على الصعيد الفرديّ أو الأسريّ أو الاجتماعيّ- فرصةً للاقتراب من الله عز وجل، وأيًّا كان البلاءُ الذي نزل بنا فعلينا أن نعتبره إحسانًا بمختلف طول الموجات يرسله الله تعالى لحثِّ عباده على التوجّه إليه، فمرادُ الله تعالى من هذه البلايا أن يصل بنا إلى التوحيد الحقيقي، فنقوم الليل من أجله، ونذرف الدموع في حضرته.. إنه سبحانه يريد أن يرانا ونحن نتوجّه إليه بأنّاتنا وآهاتنا، ونتضرّع إليه سبحانه وتعالى بأدعيتنا وخشوعنا.. ولذلك من الضروري أن نحوِّل البلايا والمصائب إلى فرصةٍ للاقتراب من الله بدلًا من التذمّر منها.

ويمكن أن نفكّر على العكس من ذلك: قد تبدو بعض المكاسب الدنيوية التي نتحصّل عليها حلوةً خضرة بالنسبة إلينا، فمثلًا قد نطرب بتصفيق الناس وتقديرهم، ونستغلّ سيكولوجية الجماهير ونجرّهم وراءنا.. وقد نكون أصحاب مقامٍ وسُلطةٍ نتحكّم بهما في القوّة السياسيّة والاقتصاديّة، وننشئ من خلالهما سلطنتنا، لكن يجب أن نعلم جيّدًا أن كلّ هذا لا يَزِن عند الله جناح بعوضةٍ، فهذه كلُّها قد تكون فخاخًا وحيلًا شيطانيّة، فلو لم تستغلّوا الإمكانات والفرص المتاحة لكم في سبيل إقامة صرح روحكم فليس لكم من عملكم إلا المشقّة والتعب، وكلُّ شيءٍ لا يخدم غايتكم السامية عبثٌ وخداع.

ما هي غايتنا السامية؟ ما هي غاية حياتنا التي ينبغي ألا تغيب عن بالنا لحظةً واحدةً؟ أليست هي إعلاء كلمة الله؟! أليس تحبيبُ الله ورسوله صلى الله عليه وسلم إلى الناس هو الغاية التي ألقت بنا في الطرقات وشكّلَت سعينا نهارًا وآهاتنا ليلًا؟! أليست هي تحفيز القلوب على الوصال به سبحانه وتعالى عن طريق كسر الحواجز وإزالة العقبات بين الله والعباد؟! أجل، لا قيمة عند الله للسلطنات الدنيويّة ولا تعدل عنده جناح بعوضة، أما الخدمات الصغيرة التي تؤدَّى في سبيل إعلاء كلمة الله فإنها تفوقُ الجبالَ وزنًا عند الله سبحانه وتعالى.

فإن سلكتم هذا الطريق، وحصرتكم همّتكم على تحقيق هذه الغاية، وبذلتم وسعكم في هذا السبيل؛ فلن تعوقكم التعرّجات، ولن تضلّكم المنعطفات، ولن تنخدعوا بمكر الشيطان ودسائسه، ولن تغرّكم أنفسكم، ولن تستسلموا لأنانيّتكم، ولن تنهزموا أمام رغباتكم ونزواتكم، فإذا كانت حياتكم قائمةً على الغايات والمثل العليا فستكون عاقبتكم على ما حَيِيْتُمْ عليه، ثم تستقبلكم الملائكة بالتحية والترحاب قائلةً: (سلام عليكم طبتم فادخلوها خالدين).. فهل تفضّلون الدنيا وزينتَها وأبّهَتها أم احتفاءَ الملائكة ومباهاتها بكم؟! وهل تفضلون أن تسيروا في طريقٍ ينتهي بكم إلى قبرٍ مظلِمٍ أم في طريقٍ ينتهي بكم إلى أجواء مليئةٍ بالبهجة والسرور؟! هل تريدون أن تتبعوا خطوات الشيطان أم هديَ الحبيب صلى الله عليه وسلّم؟! يجب على الإنسان أن يحسن الاختيار منذ البداية، فينتخب الطريق الصحيح الذي يسير فيه، فإذا ما اختار طريقه أولًا فلن يكون هناك داعٍ للخوف والقلقِ من أيِّ شيءٍ.

ومعلوم لدى الجميع أن الأعداء يشعرون بعدم الارتياح لسير الناس في سبيل الله، ويبذلون قصارى جهدهم لردعهم عن الطريق الذي يسيرون فيه ويضعون لهم العصيَّ في العجلات، ويرونهم حقيقين بكلّ أذًى واضطهادٍ، ويسعون ما استطاعوا إلى الإساءة إليهم.. فما انقرضَ الظالمونَ يومًا، وكما تقول العبارة المشهورة: “إن لكل موسى فرعونًا”، فكم من فرعونٍ ونمرودٍ وقفَ أمام رسول الله صلى الله عليه وسلم! وكم اضطرّ السلفُ الصالح إلى مكافحة المفسدين والظالمين! وإذا ما نظرنا إلى تضرُّعات المجدّدين العظام فيما بعد -وهم في حالة الاضطرار- فسندرك كم كان هؤلاء أيضًا يعيشون في كربٍ دائمٍ!

إن الوفاء بحقِّ دائرة الأسباب هو ما يقتضيه احترامنا لأوامر الله التكوينيّة، لكن السائرين في طريق الأنبياء لا بدّ أن يتعرَّضوا لما تعرَّضَ له أنبياؤهم من ظلمٍ وطغيانٍ، فواجبُنا بعدَ بَذْلِ الجهد أن نتحلّى بالصبر الجميل إزاء هذا كلّه. يقول الشاعر “إبراهيم تنوري”:

ما أعذب البلاء إن كان من جلالِهْ!
وما أحلى الوفاء إن كان من جمالِهْ!
فكلاهما للروح صفاء
فما أحلى لطفه! وما أعذب قهره!

وثَمَّة حكمةٌ جميلةٌ تقول: “الصبرُ هو المفتاح السرّي للوصول إلى الخلاص وتحقيق المأمول”، فمن ظفرَ بهذا المفتاح نجح في فتح العديد من الأبواب بإذن الله.

الخلاصة: قد يكون هناك غُولٌ يتربّص بنا في كل زاوية، وقد تنهال علينا المصائب والبلايا من كلِّ ناحية، وما يجدرُ بالمؤمن في هذه الحالةِ هو أن يتحلّى بالصبرِ ورباطةِ الجأش والثقة، ويتحمّل الشدائد والمشقّات، وألّا يسمح للذعر بالتسلّلِ إلى قلبه ولا ينكص على عقبيه.. وعلى الجانب الآخر فقد تُظْهِرُ الدنيا مفاتنَها وحلاوتها وخضرَتها؛ فالجديرُ بالمؤمن أن يصبرَ أيضًا على مفاتنها وألّا يتعلّق بلذائذها المؤقّتةِ الزائلة، وأن يواصل سعيه في سبيل إقامة صرح روحه.. فلا بأس في حياةِ الفقر والعَوَزِ، ولا بأسَ في الرحيل عن هذه الدنيا الفانية بلا مالٍ أو مُلْكٍ، أو أن تعترض حياتَنا الشدائدُ والصعابُ، المهمُّ هو أن نخرجَ منها غانمين فائزين.

[1] صحيح مسلم، الزهد والرقائق، 64.

[2] مسند الإمام أحمد، 45/10.

[3] صحيح البخاري، الجنائز، 32، 43؛ صحيح مسلم، الجنائز، 14، 15.

Kadirşinas Dostlar

Herkul | | HERKUL NAGME, NAGMELER

Kıymetli kardeşlerimiz,
Muhterem hocamız, çok kıymetli, merhum Prof. Dr. İbrahim Canan hocamız ile ilgili sosyal medyada da yer alan bir videoyu izledikten sonra, hepsi merhum olmuş fakat aynı dönem talebelikte bulunmuş ağabeylerimizi yad ederek bazen tatlı bir nükte bazen de hasret ve hüzünle hatıralar anlattılar. Cenab-ı Hak beka yurduna göç eylemiş tüm ağabey ve kardeşlerimizi rıdvanı ile şereflendirsin.

Sabırla Gelen Sevaplar

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir mü’minin sevap kazanmasının çok çeşitli vesileleri vardır. Onun yaptığı salih ameller, ibadet ü taatler ona sevap kazandıracağı gibi, zorluk ve sıkıntılar karşısında sabredip dayanması da onun için önemli bir sevap vesilesidir. Bu sebeple mü’min, arzu etmediği, canını sıkan bir kısım belâ ve musibetlere maruz kaldığında, bu kanallar vasıtasıyla sevap havuzuna nasıl yeni sevaplar akıtabileceğini düşünmeli ve yine bu kanallar vesilesiyle Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmaya çalışmalıdır.

Ziya Paşa,

Herkese bir dert bu âlemde mukarrer
Rahat yaşamış var mı gürûh-u ukalâdan?

der. İnsanlık tarihinde dertsiz yaşamış kimse olmamıştır. Az çok, küçük büyük herkesin kendine göre bir derdi olmuştur. Efendimiz’in ifadesiyle belânın en çetinine, en zorlusuna ise enbiya-i izam maruz kalmıştır. Sonra da derecesine göre onlara en yakın Allah’ın makbul kulları. (Buhari, merda 3) İnsan bazen rahat ve bolluk içinde yaşar bazen de sıkıntı ve meşakkatlere maruz kalır. Bazen dümdüz yollarda rahatça yürür bazen de sarp yokuşları tırmanmak zorunda kalır, önüne çıkan kandan irinden deryaları geçmesi gerekir. Bazen güven içinde yolculuğunu devam ettirir bazen de düşmanları tarafından yolları kesilir. Hayat böyle bir yoldur. İşte bütün bunların farkında olarak yola koyulmak lazım.

Bize düşen vazife, yol boyu karşımıza çıkacak meşakkatleri sabırla karşılamak ve zorluklara aldırmadan yürüyüşümüzü devam ettirmektir. İnsan, yolculuğu esnasında kendisinde şok tesiri yapacak bir kısım sürpriz hâdiselerle karşılaşabilir. Bunlar karşısında ne sarsılmalı ne de paniklemeli. Hele hele asla kaderi tenkit etmemeli. Zira İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), felaketin ilk anında gösterilen sabra “sabır” diyor. (Buhârî, cenâiz 32, 43; Müslim, cenâiz 14, 15) Demek ki Allah katında makbul olan sabır, yaşanan hadise henüz sıcakken, hisler feverandayken, henüz yaşanan hâdisenin sebep ve hikmetleri bütünüyle anlaşılmadığı ilk anda gösterilen sabırdır. İşin zorluğu da aslen buradadır. Yoksa insan, başa gelen hâdiseleri yorumladıktan, onların kazanımlarını gözden geçirip değerlendirdikten sonra nefsini sabra ikna edebilir. Neticede bu da bir sabırdır fakat hâdisenin ilk şokunun yaşandığı esnada gösterilen sabır gibi olamaz.

İşte Efendimiz’in tarif ettiği böyle bir sabır insana en büyük ibadetlerden bile daha fazla sevap kazandırabilir. Rampadan fırlatılan bir füze gibi bir hamlede, bir nefhada onu âlâ-yı illîyyin-i kemâlâta çıkarabilir. Kişi bir anda kendini meleklerle aynı safta bulabilir. Belâ ve musibetlere karşı sabır, insanı hızlı bir şekilde evc-i kemâlât-ı insaniyeye çıkarma yolunda çok önemli bir rol üstlenebilir. Dertlilerin iniltisi, nezd-i Ulûhiyette (Allah katında) en samimi dualardan, en içten tazarru ve niyazlardan daha makbuldür.

Alvar İmamı’nın şu dörtlüğü bunu anlatır:

Dertten büyük derman mı var
Bir sebeb-i gufrân mı var
Dert gibi bir kıymet mi var
Dertlileri sever Rahman.

O hâlde bize düşen vazife, maruz kaldığımız musibetler karşısında tazarru ve niyazla Allah’a yönelmektir. İster ferdî, ister ailevî, isterse içtimaî hayatımızla alakalı olsun, gelip bize toslayan her felaketi, Allah’a daha çok yaklaşma adına bir fırsat görmeliyiz. Her neye maruz kalırsak kalalım, başımıza gelen her musibeti, Allah’ın, kullarını kendisine yönelmeye sevk etmek için gönderdiği değişik dalga boyunda bir iltifat saymalıyız. Allah bunlarla bizi hakiki tevhide ulaştırmayı murat buyuruyordur. Bizi geceleri değerlendirmeye, huzurunda göz yaşı dökmeye sevk ediyordur. Bizim iniltilerle kendisine teveccüh etmemizi görmek, dua ve niyazlarla Zât-ı Ulûhiyetine yakarışlarımızı duymak istiyordur. Bu sebeple belâ ve musibetler karşısında şikâyet etmek yerine, bunları Allah’a yaklaşma adına bir fırsata çevirmek gerekir.

Bunun tersini de düşünebiliriz. Dünya adına elde ettiğimiz bazı kazanımlar bize tatlı ve şirin görünebilir. Mesela insanların takdir ve alkışını üzerimize çekebiliriz. Kitle psikolojisini değerlendirerek yığınları arkamızdan sürükleyebiliriz. Güç ve iktidar sahibi olabiliriz. Siyasi ve ekonomik gücü elimizde tutabiliriz. Kendi saltanatımızı kurabiliriz. Fakat şunu iyi bilmeliyiz ki bütün bunların Allah nezdinde bir arpa kadar kıymet-i harbiyesi yoktur. Hatta bunlar şeytanî birer oyun ve tuzak bile olabilir. Şayet sahip olduğunuz imkân ve fırsatları kendi ruhunuzun abidesini ikame etme istikametinde kullanmıyorsanız havanda su dövüyorsunuz demektir. Gaye-i hayalinize hizmet etmeyen her şey boştur, sizin için bir aldanmışlıktır.

Neydi bizim gaye-i hayalimiz? Bir lahza hatırımızdan çıkarmamamız gereken, hayatımızın ideali neydi? İ’lâ-i kelimetullah değil miydi? Allah’ı ve Resulü’nü insanlara sevdirmek değil miydi bizi yollara döken, gündüz sa’y u gayretlerimizi, geceleri iniltilerimizi şekillendiren? Allah ile insanlar arasındaki engelleri yıkarak, perdeleri kaldırarak bütün kalblerin O’nunla buluşmasını sağlamak değil miydi? Evet, dünyevî saltanatların Allah katında arpa kadar değeri yoktur. Fakat beri tarafta i’lâ-i kelimetullah yolunda yapılan küçücük hizmetlerin bile nezd-i Ulûhiyette dağlar cesametinde kıymeti vardır.

Şayet yolunuz buysa, böyle yüksek bir mefkûreye kilitlendiyseniz ve bu uğurda bir cehd ü gayret ortaya koyuyorsanız, eğri büğrü yollara, patikalara sapmazsınız. Şeytanın hile ve desiselerine aldanmazsınız. Kendinize, ego ve benliğinize, arzu ve tutkularınıza takılmazsınız. Yüksek duygu ve mefkûrelere bağlı yaşarsanız ölümünüz de buna göre olur. Kur’ân’ın farklı âyetlerinde ifade edildiği üzere melekler size teşrifatçılık yapar, selam dururlar. Dünyadaki alkış ve debdebeyi mi tercih edersiniz yoksa meleklerin bin bir ihtişamla sizi karşılamasını mı? Sizi karanlık bir kabre götüren yolda mı yürümek istersiniz yoksa ferah feza iklimlere açılan bir yolda mı? Şeytanın peşine mi takılmak istersiniz yoksa Hz. Resûl-i Zîşan’ın arkasından mı gitmek istersiniz? İnsan daha baştan tercihini doğru yapmalı, yürüyeceği yolu doğru seçmelidir. Bir kere yolunu seçtikten sonra da hiçbir şeyden endişe etmeye, korkmaya gerek yoktur.

Şunu iyi bilmeli ki, düşmanlığa kilitlenmiş kimseler, Allah yolunda yürüyen insanlardan rahatsızlık duyacak ve onları yürüdükleri yoldan alıkoymak için ellerinden geleni artlarına koymayacaklardır. Onlara her türlü eza ve cefayı reva görecek, yapabildikleri bütün kötülükleri yapacaklardır. Bugüne kadar niceleri zalimlerden çekmiştir. Meşhur ifadesiyle söyleyecek olursak, “Her Musa’nın bir firavunu olmuştur.” Allah Resûlü’nün karşısına ne firavunlar, ne nemrutlar çıkmıştır. Raşit Halifeler ve onlardan sonra gelen sahabe-i kiram, Yezitlerle, Haccaclarla mücadele etmek zorunda kalmıştır. Daha sonraki büyük mücedditlerin ızdırar hâlinde yaptıkları tazarru ve niyazlarına baktığınız zaman onların da hep iki ayaklarının bir pabuç içinde olduğunu görürsünüz.

Esbap dairesinin hakkını vermek O’nun tekvini emirlerine saygının gereğidir. Ancak Peygamber yolunun yolcularının bugün de yarın da benzer mağduriyet ve mazlumiyetler yaşamaları mukadderdir. Bütün bunlar karşısında bize düşen, elimizden gelen her türlü gayreti ortaya koyduktan sonra dişimizi sıkıp sabretmesini bilmektir. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle, “Gelse celalinden cefa, yahut cemalinden vefa, ikisi de cana sefa, lütfu da hoş kahrı da hoş” diyebilmektir. Zira kim sabreder, dişini sıkar katlanırsa Allah’ın izniyle zaferyab olur. Bir güzel sözde ifade edildiği gibi sabır, kurtuluşa ermenin, umulan şeylere nail olmanın sırlı anahtarıdır. Bu anahtarı elde eden insan, Allah’ın izniyle nice kapıları açmaya muvaffak olur.

Hülâsa, her köşe başında bir gulyabanî pusu kurup bizi bekleyebilir. Başımızdan sağanak halinde belâlar yağabilir. Ölümlü dünyada ne geçici ve fâni şeylere gönül kaptırmalı ne de maruz kalınan belâ ve musibetler karşısında panikleyip gerisin geriye dönmeli. Bilakis dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında da, maruz kalınan sıkıntı ve zorluklar karşısında da sabretmesini bilmeli ve ruhumuzun âbidesini ikame etme istikametinde koşmaya devam etmeliyiz. Varsın fakr u zaruret içerisinde hayatımızı sürdürelim, varsın bir dikili taşımız olmadan dünyadan göçüp gidelim, varsın hayatımız bin bir zorluk içinde geçsin… önemli olan, ahirete giderken alacaklı ve kazançlı olarak gidebilmektir.

استغلال الظلم والطغيان لصالحنا

Herkul | | العربية

استثمار الظلم والاضطهاد

سؤال: يشيع الظلم والاضطهاد في معظم أرجاء العالم الإسلامي، فماذا يعني كل هذا بالنسبة لنا؟ وما الذي يجب القيام به إزاء المشهد الحالي؟

الجواب: لا جدال في شيوع الظلم والاضطهاد والاستبداد والتحكم والتسلط والقمع في شتى أرجاء العالم الإسلامي اليوم ولو بمستويات مختلفة، وليس هذا بجديد، بل هي مشكلة قائمة منذ قرنين أو ثلاثة، ويمكن القول إن العالم الإسلامي منذ أكثر من قرن وهو يرزح تحت نير الاحتلال، ربما انتهى الغزو المعلَن أو ما يُسمى بالاستعمار، ولكن تلاه غزو خفي وهذا أخطر وأشدّ منه بكثير، فالقوات الاستعمارية لم تدع المسلمين وشأنهم؛ ذلك أنهم فتحوا المدارس، ونفذوا مشاريع مختلفة، وربوا من خلالها أشخاصًا يرونهم قادرين على تمثيل أفكارهم الخاصة، وأبرزوهم وقدموهم على أنهم النخبة المثقفة في تلك الدول، وقلدوهم أكثر المناصب حيويةً في الإدارة والاقتصاد والبيروقراطية والإعلام… إلخ، وعهدوا إليهم بالوظائف الحساسة والمواقع الإستراتيجية، إلى أن جعلوا على رأس هذه الدول رجالَهم الموثوقين لديهم في شتى أرجاء العالم، وتحكموا في مقدرات هذه البلاد من خلالهم.

لقد سبق وأن طرحت رأيي حول مصطلح العالم الإسلامي في مناسبات مختلفة، فالرأي عندي أنه لا يوجد الآن ما يُسمَّى بالعالم الإسلامي؛ فعند النظر إلى الوضع العام للمسلمين اليوم لا تقع أعيينا على جماعات إنسانية مثالية، منفتحة الأفق، تتسم بالنظام والانتظام، لها غايات سامية، ومظاهر أنيقة، وأهداف رصينة، أو لها إنجازات سابقة تنبئ عما يمكن إنجازه في المستقبل، وكأنها راضية بما تتعرض له من بؤس وتشرّد وظلم واضطهاد، ففي ظل هذا الوضع لا نستطيع حتى استثمار الظلم والاضطهاد اللذين نتعرض لهما لصالحنا؛ ولهذا فإنني أخشى أن أسيء الأدب مع الإسلام عندما أنسب مثل هذا العالم إليه قائلًا: “العالم الإسلامي”.

كان من المتوقع أن يتسبب كلُّ هذا الألم والآهات في ظهور صحوةٍ ما، وكان من المنتظر أن يُثير الظلم والاضطهاد انفعالاتنا، وأن يشحذا إراداتنا، وأن يحفّزا فكرة الرجوع إلى القيم الذاتية لدينا، وأن يكونا بمنزلة المنارة التي تهدينا إلى الطريق القويم.. ولو حدث هذا لقلنا إننا خرجنا رابحين من أتون الظلم والاضطهاد؛ لأنه لا يُعدّ خاسرًا من يقدّم واحدًا اليوم ويربح عشرةً غدًا.. إن هذه البلايا والمصائب تقول لنا أحيانًا بلسان حالها: “لقد حَبَوْتم بما فيه الكفاية، فهيا عودوا إلى رشدكم، وقوموا واستووا على عودكم”. وهناك مثلٌ يشيع على ألسنة العامة يقول: “أحيانًا تكون المصيبة الواحدةُ كفيلةً بتعليمنا ما عجزت عنه ألفُ نصيحة”؛ أي إن من يحسن قراءة الرسالة التي تأتي بها المصيبة ويتعلّم ويعمل بمقتضاها لا يُعدّ خاسرًا.

انطلاقًا من هذه التجارب المؤلمة التي عشناها يجب أن نحسن تحديد وتشخيص ما نحتاج إلى الحصول عليه فيما بعد، فحتى الآن لم ندع بابًا ما طرقناه ولا قائدًا لم نجرِ خلفه، ولكن في كلِّ مرّة نرجع صفر اليدين، ولا نستطيع الحصول على ما نأمله.. فكانت طريقُنا دائمًا وعرةً يصعبُ السيرُ فيها؛ لأننا كنّا نحاول -باستمرارٍ- الوصولَ إلى الهدف بأساليب الآخرين وبوصلتهم، والواقع أن هذا كلّه يقول بلسان حاله: “كفى تجوالكم في الأودية الأخرى، فقد فعَلْتُم ما فعلتم ولكن لم تجدوا بغيتكم، فارجعوا إلى دينكم من جديد، وعودوا إلى مصادركم الذاتية، وستجدون ما تأملون”.

 حاصل القول: إن الخسائر التي مُنينا بها حتى اليوم هي نتيجة ابتعادنا عن قيمنا الذاتية، والطريق الأمثل لتلافي هذه الخسائر هو العودة إلى قيمنا الذاتية مرة أخرى.

من جانب آخر إن الإنسان إذا تمكّن من إدراك المشاكل والأزمات التي يعيشها بعمقها الذاتي فسيشعر أنه وقع في مأزقٍ، فإذا وعى ذلك بدأ ينتفض للتخلّص من هذا الوضع، أما المؤمن فيأخذ في التوسّل والتضرّع إلى الله بشكلٍ غير مسبوق.. وهكذا فإننا إذا توجهنا إلى الله بعجزنا واضطرارنا فسنكون قد سلكنا وسائل الكسب من جديد، وبرجوعنا إليه تعالى مرة أخرى -وهو المعبود بحقٍّ والمقصود بالاستحقاق- نكون قد نجونا من السير على غير هدًى بلا معبد أو معبود، وحينما تنقطع الأسباب كلّيّةً، ونشعر بعجزنا تمامًا نتوجّه إليه سبحانه وتعالى، ونبثّه شكوانا، وننتظر المدد منه فقط لا من أحد سواه، فهو ملجأُ العاجزين وملاذ المضطرين.

فلو أثار الظلم والاضطهاد فينا مثل هذه الأفكار وحرّكانا في هذا الاتجاه لكنا استغللناهما لصالحنا، ولكن للأسف أثار الضغط والقهر والظلم في المسلمين العنفَ والتعصّبَ أحيانًا، وشجّعت على ذلك بعضُ الدوائر التي أساءت استخدام إحساسنا بالقهر والاضطهاد، ولذلك ظهرت بعض المنظمات الإرهابية والعمليات الانتحارية دون النظر إلى جواز ذلك في الدين أم لا! ودون اعتبار هل يمكن الوصول بذلك إلى الهدف الصحيح أم لا؟! والحال أن كلّ هذا لم يزد الأمور إلا سوءًا، ولم يُفِد إلا في زيادة المظالم والاضطهادات القائمة ودوامها؛ لأنه من الواضح أن الأهداف الصحيحة لا يمكن الوصول إليها بالطرق والأساليب الخاطئة.

ومن ثَمَّ لا بد التركيز على نوعية الطريقة والإستراتيجية التي يجب اتباعها من أجل الخروج من الأزمة التي نتخبط فيها، والتغلب على مشكلة الهوية التي نعيشها، وإعادة تهيئة أنفسنا وترتيبها من جديد، فإن لم تُحدّد الطريقة الصحيحة للنضال أو تُوجّه قوة المسلمين وطاقتهم في الاتجاه الصحيح؛ فإن الخطوات المتخذَة قد تؤدي إلى عكس الهدف. وفي هذا الصدد وضع لنا بديع الزمان سعيد النورسي منهجًا ذا أهمّيّةٍ بالغة؛ ركّز فيه على مسألة الإيمان، وأكّد على التحرّك الإيجابي، وشدّد على ضرورة إدخال السيف المادّي في غِمده، مشيرًا إلى أن الغلَبَةَ على المدنيين إنما تتحقّق بالإقناع لا بالضعط والإجبار”[1].

أجل، إن أول ما يجب القيام به في هذا الخصوص هو تجهيز كلّ فردٍ بالإيمان تجهيزًا كاملًا، فالذين يؤمنون بالله ويرتبطون به من صميم قلوبهم يتحرّكون وفقًا للمبادئ التي غرسها الإيمان في قلوبهم، وينشرون الأمان ويبثّون الثقة فيمن حولهم، فلا يكونون بيدقًا لأحد، ولا يتقبّلون الأفكار التي تتعارض مع مشاعرهم وأفكارهم، ولا تنطلي عليهم حيلة أحد، فإن اضطروا إلى مكافحة الدوائر المجبولة على العداء واصلوا كفاحهم في نطاق الإطار الذي حدده الدين.. لا يفكّرون في الموت أو القتل، بل يحرصون على الحياة من أجل إحياء الآخرين.

الأساس في ديننا هو الحياة والإحياء، فالموت في حدّ ذاته ليس بمهارة أو دهاء، إن الإنسان في الحرب لا يحارب من أجل الموت، فالأصل هو الحفاظُ على “الدين والنفس والعقل والنسل والمال “، وحمايةُ صرح الإسلام، نحن لا نسعى للموت ولكن إذا ما لاح أمامنا أثناء الحفاظ على هذه الأشياء أقدمنا عليه وألقينا بأنفسنا في أتونه، فالموت في هذا السبيل يعني قيمة كبيرة، فإذا ما ظهرت صحوةٌ عامةٌ في أي مكانٍ بالعالم فنحن على استعدادٍ للتضحية بأرواحنا جميعها ولو كان لأحدنا ألف روح، لكن استهدافَ الموتِ بشكل مباشر قد يكون أحيانًا هروبًا إلى الأيسر، فالأصل هو السعي للانبعاث كلَّ يومٍ في سبيل إحياء الآخرين، فعلى الإنسان أن يستثمر الحياة وما فيها من فرصٍ هيأها الله له حتى يُكسبها -أي الحياة- قيمتها الحقيقية، ولا يبيعها بثمن بخس، وليحقّق بفضلها غايةً ساميةً هي خيرٌ من الدنيا وما فيها.

فمن المتعذّر أن نستعيد كرامتنا التي فقدناها بأناسٍ لم يصلوا إلى الكمال في الإيمان، ولم يتجهّزوا بما فيه الكفاية من حيث الدين؛ أي لا يستهدفون غايةً ساميةً، ولا يعرفون العالم الذي يعيشون فيه، ولا يدرون ما هي الآداب والأركان، ولا بأناسٍ يبتغون كلَّ شيءٍ جاهزًا؛ همّتُهم ضعيفةٌ، وقلوبُهم خاوية، ولهذا السبب ما زلنا نعيش في الظلم والطغيان، ولا نستطيع أن نستغلّهما لصالحنا.. فعلى الرغم من وجود أشياء إيجابية قد تمّ إنجازها هنا وهناك، فإنه من الواضح أننا لم نستطع القيام بما ينبغي.

وإن السبيل إلى تحسين هذا الوضع المؤسف هو التحلّي بالإيمان السليم والفكر المستقيم، إلى جانب العمل بحزمٍ وعزمٍ وإصرار واعتدال.

[1] بديع الزمان سعيد النُّورْسِي: سيرة ذاتية، ص 116.

Cuma Hutbesi: Çile

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Çile, yüce hedeflere varmanın ve yüksek neticeler elde etmenin tek yoludur. Hakikat yolcusu, çile ile günahlardan arınır; onunla saflaşır ve onunla özüne erer. Çilenin olmadığı yerde ne olgunlaşmadan ne de ruhla bütünleşmeden bahsedilemez.

Çile, hakikat erinin, her köşe başında sarmaş-dolaş olacağı acı; fakat vefalı yoldaşıdır. Upuzun yollar onunla yeknesaklıktan kurtulur. Hayat, onunla aydınlığa kavuşur ve kişi ancak onunla yaşamanın zevk ve şuuruna erer. Çilesiz hayat monoton, o olmadan yürünen yollar renksiz ve bıktırıcı, bu yolların garip yolcuları da yaşamadan bezmiş tali’sizlerdir.

Ruh, çile ile kemale erer. Gönül, çile ile inkişaf eder. Çile görmemiş ruhlar ham, gönüller de kolu kanadı kırık ve ölgündür.

Çile, çalışmaya ve o yolla elde edilen şeylere kat kat değer kazandırır. Çilesiz elde edilenler ise mirastan gelen mal gibidir. Gelişi emeksiz, gidişi de üzüntüsüz olur. Evet, ancak, bin bir ızdırapla kazanılan şeylerdir ki, muhafazası uğrunda canlar feda edilir…

Bir millet ve bir medeniyet büyük muzdarip ve çilekeşlerin öncülüğünde kurulmuş ise sıhhatli, istikrarlı ve gelecek adına ümit vericidir. Aksine, hayatında bir kere olsun ağlamamış, inlememiş ve sancı çekmemişlerin elinin altında doğmuş ve gelişmişse, zayi olmaya namzet ve tali’sizdir.

Dünden bugüne insanoğlu, yer yer çilekeşlerin müşfik ve diriltici kucaklarında, zaman zaman da tiranların zulüm ve istibdadı altında kendini buldu ve idrak etti. Ne var ki o, var olmanın zevkine erdiği en mutlu anlarını, başkaları için yaşayan büyük muzdariplerin vesâyâsı altında duydu ve tattı.. Kenan ilinden kalkıp bir meş’ale gibi Bâbil’e uzanan; bir güneş gibi Suriye’nin bağrında tulû eden; arkasına takıp sürüklediği kimseler için gözünü kırpmadan Cehennemî alevler içine giren ve “nâr-ı Nemrud”u[1] göğüsleyerek ateşte Cennet cilveleri gösteren büyük muzdariplerin.. ruhu çekilmiş ve kadavralaşmış bir millete hayat üfleyebilmek için, yıllarca Mısır ve Sinâ arasında mekik dokuyan ve her defasında Tûr’da dolup Mısır’da boşalan; nihayet maddenin bağrına indirdiği darbelerle, suya ve toprağa ayrı bir yol, ayrı bir erkân öğreten büyük muzdariplerin.. dünyadan başka gözleri bir şey görmeyen ve bütün bütün maddeleşmiş bir toplumu özüne erdirmek ve onlara ruh iklimine açılan yolları göstermek, daha doğrusu öbür âlem düşüncesini yeniden gönüllerde mayalamak için, çevresinde kol gezen tehlikelere aldırmadan, yüce derslerine devam eden ve hakkında bayağıların bayağısı hükümler kesilip biçilirken, “Hançer ile yüreğimi yar! Senden dönmezem…” diyerek hakikati haykıran büyük muzdariplerin.. ve nihayet gelmiş ve gelecek bütün mihnetkeşlerin[2] ızdırabını, her lâhza ruhunda yaşayan, her an yığın yığın musibetleri göğüsleyen, her an gerilen ve her an kan-ter içinde, yeniden dolup-boşalan büyük muzdariplerin…

Evet, hep böyle ızdırap gören, ızdırap düşünen ve bir mum gibi yana yana eriyip giden bu yüce kametlerin arkasında yürüyenler, hiçbir zaman aldanmadılar ve hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadılar.

Ah, o aldatmayan rehberler! O özleri saf, kalbleri aydın, başları yüce şâhikalar gibi heybetli ve dumanlı, içlerinde bin bir ızdırabın boy gezdiği yüce rehberler! Ufkumuzun karardığı, kaddimizin büküldüğü ve bin bir müşkilin altında ezildiğimiz şu günlerde, onlara ne kadar hasret ve ne kadar iştiyak içindeyiz!..

Her ideal dönem, bu türlü muzdarip ve çilekeşlerin omuzlarında bayraklaştı ve yükseldi. Onların yerini alan gün görmemiş ızdırapsızların elinde ise yıkıldı, yerle bir oldu; iç dünyasını bütün bütün ihmal etmiş, şehevî hislerinin esiri gayya yolcusu ızdırapsızların elinde…

Devr-i saadet sonrasını kana-irine boğan bu çilesiz ruhlardı. Daha sonraki devirlerde, birbirinden baskın, bütün hoyratlıkların ve azgınlıkların arkasında da, yine hep bu ızdırapsızlar vardı.. bir kere olsun, sahip olduğu şeyler uğrunda aç-susuz kalmayan; yurdunu, yuvasını terk etmeyen; belli bir dönemin zarurî sarsıntılarına, sıkıntılarına mâruz kalmayan ızdırapsızlar… Zaten hayatını, madde ve konforun levsiyatı içinde geçiren böyle ham ruhlardan, hangi fedakârlık beklenebilir ki? Fedakârlık her şeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı koymakla başlar ve toplumun mutluluğu adına, kendi saadet ve hazlarını unutmakla kemale erer. Yoksa, her fedakârlık iddiası bir aldatmaca ve toplumun yüzüne savrulmuş bir yalandır…

Ah, şu çile bilmeyen, ızdıraptan hoşlanmayan nefsim! Rahata, rehavete müptelâ ve meftûn nefsim! Öbür âleme ait lezzet ve nimetleri burada yaşayıp, burada bitirmek isteyen nefsim! Kâmil insan olmayı kimseye vermeyen ve kemal yolunu bir türlü bilmeyen nefsim! “Gün buralara, bulut dağlara!” düşüncesiyle sefilleşen ve var olmadaki zevkli sancıyı idrak edemeyen nefsim! Bilmem ki sana, çilenin yükselticiliğini ve tenperverliğin[3] öldürücü bir zehir olduğunu anlatabilecek miyim..?

[1]   Nâr-ı Nemrud: Nemrud’un Hz. İbrahim’i (aleyhisselâm) yakmak için hazırlattığı ateş.

[2]   Mihnetkeş: Sıkıntı içinde olan, muzdarip.

[3]   Tenperverlik: Rahatına düşkünlük, tembellik.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Ocak 1982 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Mağduriyet ve Mazlumiyetlerin Değerlendirilmesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İslâm dünyasının pek çok yerinde mazlumiyet ve mağduriyetler yaşanıyor. Bütün bunlar bize ne ifade ediyor, mevcut tablo karşısında yapılması gerekenler nelerdir?

Cevap: Günümüzde İslâm dünyasının farklı yerlerinde farklı seviyelerde de olsa mazlumiyet ve mağduriyetlerin, tagallüp ve tasallutların, tahakküm ve mahkûmiyetlerin yaşandığı muhakkak. Bu yeni değil, belki son iki üç asırdır devam edegelen bir problem. Hususiyle son bir asrı aşkın zamandır İslâm dünyasının dört bir yandan işgal altında olduğu söylenebilir. Belki sömürgecilik adı altında başlayan açık işgaller bitti. Fakat bunları örtük işgaller takip etti ki bunlar öncekilerden daha tehlikeliydi. İşgalci güçler Müslümanları kendi hâllerine bırakmadılar. İşgal ettikleri ülkelerde okullar açarak, farklı türden projeler yürüterek kendi düşüncelerinin temsilcisi olabilecek kimseler yetiştirdiler. Bunları o ülkelerin aydınları olarak öne çıkardılar. Yönetimde, ekonomide, bürokraside, medyada vs. en hayatî konumlara onları yerleştirdiler. Kritik vazifeleri, stratejik makamları onlara teslim ettiler. Kısacası koca bir İslâm coğrafyasında bildikleri, güvendikleri insanları devletlerin başına getirdiler ve ülkelerin kaderine onlarla hükmettiler.

İslâm dünyası tabiriyle ilgili mülâhazalarımı farklı vesilelerle daha önce arz etmiştim. Bana göre günümüzde İslâm dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların genel ahvaline bakınca, organize olmuş, bir gaye-i hayale kilitlenmiş, derli toplu bir görüntü arz eden, güzel projelere imza atan, yaptığı şeyler yapacağı şeylerin referansı olan, ufku açık, ideal insanlar toplulukları göremiyoruz. Sanki derbederlik ve perişanlığa, mazlumiyet ve mağduriyetlere razıymış gibi bir hâlleri olduğu görülür. Maruz kalınan mazlumiyet ve mağduriyetleri dahi lehimize olacak şekilde değerlendiremiyoruz. Dolayısıyla böyle bir dünyayı İslâm’a izafe ederek “İslâm dünyası” demenin İslâm’a karşı saygısızlık olacağından endişe ediyorum.

Yaşanan bunca acının ve duyulan iniltilerin bir uyanışa vesile olması beklenirdi. Yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlerin heyecanları uyandırması, iradeleri bilemesi, kendi değerlerimize dönme düşüncesini tetiklemesi, doğru yolu bulma noktasında bizim için bir ibre vazifesi görmesi beklenirdi. Eğer bu olsaydı kazançlı çıktığımız dahi söylenebilirdi. Zira bugün ‘bir’i verip yarın ‘on’u kazanan kimse kaybetmiş sayılmaz. Bazen yaşanan belâ ve musibetler hâl diliyle bizlere, “Emeklediğiniz yeter, kendinize gelin ve doğrulun artık!” der. Halk arasında yaygın olan şekliyle ifade edecek olursak bazen bir musibet bin nasihatten iyidir. Yani musibetlerin verdiği mesajı doğru okuyup durumdan vazife çıkarabilen bir insan kaybetmiş sayılmaz.

Yaşadığımız bu acı tecrübelerden yola çıkarak bundan sonra elde etmemiz gerekli olan şeyleri doğru tespit ve teşhis edebilmeliyiz. Şimdiye kadar çalmadık kapı, arkasından koşmadık Mehlika Sultan bırakmadık. Gel gör ki her seferinde elimiz boş olarak geriye döndük. Aradığımız şeylerin hiçbirini elde edemedik. Sürekli başkalarının metotlarıyla, başkalarının pusulalarıyla hedefe ulaşmaya çalıştığımız için hep yolumuz sarpa sardı. Aslında bütün bunlar hâl diliyle bize, “Başka vadilerde dolaştığınız yeter artık. Oralarda aradığınızı bulamadınız. Yeniden kendi dininize, kendi kültür kaynaklarınıza dönün. Aradığınızı orada bulacaksınız.” diyordu.  Kısacası, bugüne kadar yaşadığımız kayıplar, kendi değerlerimizden uzaklaşmaktan oldu. Bunu telafi etmenin öncelikli yolu da yeniden öz değerlerimize dönmek olacaktır.

Öte yandan, yaşanan sıkıntı ve bunalımları kendi derinliğiyle görebilirsek bu bizde ızdırar hâli (dara düşme) oluşturacaktır. Dara düşen ve bunun farkında olan insan, o durumdan kurtulmak için çırpınmaya başlar. Hele iman sahibi ise hiçbir durumda olmadığı ölçüde Rabbine yakarışa geçer. İşte bu ızdırar hâliyle Allah’a yönelebilir, bütün gönlümüzle O’na teveccüh edebilirsek yine kazanma kuşağına girmiş oluruz. Yeniden Mabud-u bi’l-Hak ve Maksud-u bi’l-İstihkak’a dönmek suretiyle mabetsiz ve mabutsuz dolaşmaktan kurtulmuş oluruz. Sebeplerin külliyen sukut ettiği, kendimizi bütünüyle çaresiz hissettiğimiz demlerde daha bir gönülden Çaresizler Çaresi’ne yönelir, içimizi O’na şerh eder ve yardımı da yalnız O’ndan bekleriz.

Şayet yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetler bizde bu gibi düşünceleri tetiklemiş ve bizi bu yönde harekete geçirmiş olsaydı, onları kendi lehimize olmak üzere değerlendirmiş olurduk. Fakat ne yazık ki ezilmeler, baskılar, zulümler Müslümanlarda yer yer şiddet ve radikalizmi tetikledi. Bizdeki ezilme hissini suiistimal etmek isteyen bazı çevreler de buna destek verdi. Dolayısıyla dinde caiz olup olmadığına bakmadan, bunlarla doğru hedefe ulaşıp ulaşılamayacağı hesap edilmeden bir kısım terör örgütleri, canlı bombalar ortaya çıktı. Hâlbuki bütün bunlar, var olan mazlumiyet ve mağduriyetlerin hem de artarak devam ve temadi etmesinden başka bir işe yaramadı, yaramazdı da. Çünkü yanlış yol ve yöntemlerle doğru hedeflere varılamayacağı aşikardır.

Bu itibarladır ki içinde bulunduğumuz krizden çıkma, yaşadığımız kimlik problemini aşma, yeniden derlenip toparlanma adına nasıl bir yol ve strateji izlenmesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Bu konuda doğru mücadele yöntemi tespit edilemez, Müslümanların güç ve enerjisi doğru istikamete yönlendirilemezse atılan adımlar maksadın aksiyle netice verebilir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin önümüze açtığı yol fevkalâde önemlidir. O, iman mevzuunu merkeze almış, müspet harekete vurgu yapmış, maddi kılıcın kınına girdiğini vurgulamış ve medenilere galebenin ancak ikna ile olacağı üzerinde durmuştur.

Evet, bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, teker teker fertlerin iman mevzuunda tam donanımlı hâle getirilmesidir. Allah’a gönülden inanıp bağlanan insanlar, imanlarının kendilerine telkin ettiği esaslara göre hareket edeceklerdir. Onların her biri birer emniyet insanı hâline gelecek ve çevrelerine güven vaat edecektir. Onlar kimsenin piyonu olmayacak, kendi duygu ve düşüncelerine ters fikirlere prim vermeyecek, başkalarının emellerine hizmet etmeyeceklerdir. Basiretli hareket edecek ve kimsenin oyununa gelmeyeceklerdir. Eğer düşmanlığa kilitlenmiş çevrelerle mücadele edeceklerse bu mücadeleyi de yine dinin belirlediği çerçevede sürdüreceklerdir. Ne ölmeyi ne de öldürmeyi düşünecek; bilakis yaşatmaya, yaşatmak için yaşamaya kilitleneceklerdir.

Dinimizde yaşamak ve yaşatmak esastır. Ölmenin bizatihi kendisi marifet değildir. Savaşta bile ölmek için ölünmez. Bilakis asıl olan dinin, canın, malın, ırzın, aklın korunmasıdır; İslâm kalesinin ayakta tutulmasıdır. Ancak bunları koruma yolunda ölüm karşımıza çıktığında da gözümüzü budaktan sakınmayız. İşte o durumda ölmek bir değer ifade eder. Şayet dünyanın bir yerinde umumi bir diriliş olacaksa bin canımız olsa hepsini vermeye amadeyiz. Gerçek mü’min, bir kişinin Cennet’e girmesi için elli defa ölüme razı olan insandır. Fakat doğrudan ölümü hedefleme de bazen işin kolayına kaçma olabilir. Asıl olan, insanın yaşatma düşüncesiyle her gün ölüp ölüp dirilmesidir. O, Allah’ın kendisine bahşettiği imkânları da hayatı da öyle rantabl değerlendirmelidir ki onlara gerçek kıymetini kazandırabilsin, onları ucuza satmasın. Onunla üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlı olan bir gaye-i hayali gerçekleştirsin.

İmanda kemale ulaşmayan, din adına yeterli donanıma sahip olmayan, bir gaye-i hayale kilitlenmeyen, içinde yaşadığı dünyayı tanımayan, adab u erkân bilmeyen, mukavemet gücü zayıf, hazırcı ve bomboş insanlarla kaybettiğimiz itibarımızı geri kazanmamız mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki içinde bulunduğumuz mazlumiyet ve mağduriyetler devam edip gidiyor ve onları kendi lehimize de değerlendiremiyoruz. Şurada burada yapılan müspet manada işler olsa da gereken ölçüde bir aksiyon alamadığımız ortadadır.

Mevcut içler acısı durumumuzu iyiye çevirmenin yolu; sağlam iman ve müstakim düşüncenin yanı sıra azimli, kararlı, sürekli ve itidalli aksiyondan geçer.

***

Not: Bu yazı, 20 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

مرض الكبر

Herkul | | العربية

الكبر داء عضال، أضلَّ الشيطانَ، وجعله يحيد عن الطريق القويم، وما زال يغوي تلامذتَه وأتباعه في كل عصر وحين.. بل يمكن القول: إن الشيطان يتوسّل بهذه الصفة الشنيعة التي أبعدته عن ربه لإغواء تلامذتِه وإضلالهم، فيزيّن لهم أنفسهم حتى يروها كبيرة، ويستولي عليهم جنون العظمة شيئًا فشيئًا، ولا ينتهي الأمر عند هذا الحد، بل يرغبون في أن يعترف الآخرون بعظمتهم، وأن يتوجهوا إليهم بالتصفيق والتهليل، وأن يُسمعوهم كلمات المديح والإطراء والمداهنة.

لا جرم أن الكبر مرضٌ نفسيٌّ وداءٌ قلبيٌّ، وليس من السهل لمن أصيب بهذا المرض ونخرت جرثومتُه في بنيته أن يظلَّ راسخًا وثابتًا على إيمانه؛ لأن الكبر من أخطر العقبات التي تحول دون دخول الإنسان إلى الدين، كما أنه عقبةٌ كؤودٌ تمنع الإنسان من الثبات على الدين، وإن هؤلاء المتكبرين لَيتجوّلون في وديان النفاق تارةً، ويتدحرجون رأسًا على عقبٍ في مهاوي الكفر تارة أخرى.

أجل، قد يبدو هؤلاء الذين أصيبوا بداء الكبر مسلمين شكلًا وقالبًا؛ يفعلون ما يفعل المسلمون، يصلّون كما يصلّون، ويصومون كما يصومون، ولكن صلة الأغلبية منهم بربهم إما ضعيفة للغاية وإما لا توجد تمامًا؛ لأنهم غافلون لا دراية لهم بماهيتهم، جاهلون لم يستطيعوا التعرّف على ربّهم بحق، مخدوعون لم يستطيعوا تحديد العلاقة بينهم وبين ربهم بشكلٍ صحيحٍ.

إن الصفات المذمومة مثل العُجب والفخر والغرور والكبر -على حد تعبير الإمام الغزالي- من المهلكات؛ أي إنها جراثيم تودِي بالإنسان إلى المهالك والكوارث، فإذا مرض الإنسان وانهزم أمام هذه الجراثيم فلن يُنجيه ذهابُه إلى المسجد وصلاتُه وصيامُه من العاقبة الوخيمة؛ لأن في وجود هذه الأمراض استجلابًا واستدعاءً لأمراض أخرى.. فهؤلاء الحمقى المتغطرسون الذين اعتادوا النظر إلى الآخرين من برجٍ عاجي ينتقلون من مرضٍ إلى آخر، ويدورون في دائرة مفرغة من الأمراض، فإذا ما أبحروا في مثل هذا المحيط أو بالأحرى في مثل هذا الغي مرةً؛ لا يمكنهم الرجوع مرة أخرى، ولا يستطيعون التخلّص من ذنوبهم الفكرية والبدنية التي ساقهم إليها كبرهم.. حفظنا الله!

الإسلام الحقّ

التواضع والخجل ونكران الذات مبادئُ أساسيةٌ ومهمّة للغاية في الإسلام.. لا سيما لمن كرّسوا حياتهم لخدمة الإيمان والقرآن، وذلك كي يعرفوا مكانتهم عند الله عز وجل، ويكونوا على دراية بفقرهم وعجزهم، ويكونوا قادرين على إنكار ذواتهم باستمرار، ويتحاشوا أيّ ادعاء أمام الله، ويتحلّوا بالتواضع، ويخفضوا أجنحة التواضع لجميع المخلوقات، حتى إذا ما وقفوا أمام المرآة، ونظروا إلى أنفسهم أو شاهدوا أنفسهم في مرايا وجدانهم بحسب بنيتهم الداخلية قالوا: “ألف ألف الحمد لله على هذا القدر الذي وصلتُ إليه، وكان من الممكن ألا أبلغه، فالحقّ أنني أقف بعيدًا عن الإنسانية الحقّة والإسلام المثالي، فشتّان ما بيني وبين الإسلام، وهيهات بين ما وضعني الله فيه وبين ما أتجول فيه الآن”.. ولكن من المهمّ ألا تكون هذه المشاعرُ مُصطنَعةً أو مجرّد كلامٍ يتفوّه به اللسان، بل يجب أن تكون نابعةً من صميم القلب.

والواقع أن وقوف المؤمن أمام الله خمس مرات في اليوم، وركوعه وسجوده له سبحانه وتعالى؛ رموزٌ تشير إلى التواضع ونكران الذات، والإنسان من خلالها يتذكّر موقعه أمام الله، ويدرك أن الكبر والغرور لا يليقان به؛ لأن الكبرياء والعظمة من صفات الله عز وجل.. وفي الحديث القدسي قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: قَالَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: “الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي، وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي، فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا، قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ”[1]؛ لأن من يدّعي الكبر أمام الله يكون كمن جعل نفسه شريكًا مع الله.. بناءً على ذلك ينبغي لنا ونحن نصلّي أن نستشعر في وجداننا كلَّ المعاني التي تذكّرنا بها الصلاة، وأن نجعلها صدى قلوبنا، وجزءًا لا يتجزّأ من طبيعتنا.

أما من لم يستطع أن يجعل التواضع ونكران الذات جزءًا من طبيعته؛ فلن يستطيع أن يحدّد موقعه بشكلٍ صحيح، أو يعيش حياةً محورُها المحاسبة والمراقبة، وبالتالي لا يستطيع أن يرى أخطاءه وعيوبه، وطالما لم يستطع أن يراهما فسيظلّ يبحث عن المذنب في الخارج، ومن لا يرَى عيبَ نفسه يبحث عن عيب غيره، ومثل هذا الشخص يتخبّط في دوّامة الأنانية، ويلجأ إلى شتّى السبل للتّستّر على عيوبه وقصوره، وعند اللزوم يضع أجندات مصطَنَعةً، ويبحث عن مذنبين جددٍ، ويلقي بالتبعة عليهم، ويُشغل الرأي العام بهم، غرضُه من ذلك أن يوجّه الأنظار إلى اتجاهات أخرى حتى لا ينقِّب أحدٌ عن مساوئه، ويتهرّب من الأخطاء والذنوب التي اقترفها بشكلٍ أو بآخر.

المنافق أشدّ خطرًا من المشرك

بعض الأشخاص يحملون مرض النفاق بجانب الكبر، وكلُّ واحدٍ منهما يغذّي وينمّي الآخر، لكن أخطر هؤلاء الأشخاص هم الذين يُضمِرون العداء للإسلام والمسلمين رغم أنهم يشهدون الصلاة ويتظاهرون من المسلمين؛ لأنه من الصعوبة بمكان التعرّف على هؤلاء بوجوههم الحقيقية، وإننا لا نسيء الظنّ بمن يزاحموننا في الصف الواحد، ويركعون ويسجدون معنا، ويطوفون حول الكعبة ويعتمرون معنا، فمظهرُهم الصالح يخدعنا ولهذا كانوا أخطر أعداء الدين.

لقد عانى النبي صلى الله عليه وسلم في مكة من أعداءٍ على شاكلةِ أبي جهل وعتبة وشيبة وابن أبي معيط، ولكن المعاناة تضاعفَتْ عندما انتقل إلى المدينة، فبعدَ أن كان يواجه الكفر الواضح بات يواجه المنافقين من ذوي الكفرِ الخفيّ وعلى رأسهم عبد الله بن أبيّ بن سلول، فقد كان يشهد الصلاة مع الصحابة رضوان الله عليهم، ويقول بما يقول به المسلمون، ويفعل ما يفعلون، وبالتالي لم يستطع أحدٌ أن يميّز هل الكلمات التي تنطلق من بين شفتي مثل هذا المنافق نابعةٌ من صميم قلبه أم لا؟!، إذ لا بدّ من فطنةٍ نبويّةٍ يمكنها التعرّف على حقيقة هؤلاء المنافقين؛ لأن هؤلاء كانوا ماهرين في التخفّي والتمويه، يتظاهرون أنهم ملائكةٌ رغم أنهم شياطين في الحقيقة، ولهذا كان يصدّقهم الكثير من الصحابة، فإذا ما همّ أحدٌ بمعاقبة المنافقين؛ دافعوا عنهم قائلين: “كيف تفعلون هذا بأخ ٍ لنا من المؤمنين؟!”.

إن ممّا يؤسَفُ له أنّ الكبر والنفاق انتشرَا كثيرًا في عصرنا الحاضر الذي يسميه بديع الزمان سعيد النورسي بعصر “السفياني”.. ولهذا العصر مراحل مختلفة لا يمكن الجزم متى ستنتهي، فستظل هذه المراحل وتدوم حتى اللحظة التي يتنبّه فيها المؤمنون ويميزوا بين الحقّ والباطل، ستظلّ شبكة النفاق تستميل المسلمين السذّج، وتجرّهم حيث تريد، وتستخدمهم وتجعلهم يفعلون ما تتمنّى، وبالطبع ستضيع أجيالٌ عديدة في هذه الفترة.

لهذا السبب فإننا بأمسّ الحاجة إلى الإنسان الذي ينقصم ظهره تواضعًا ومحوًا أمام الله، الذي يعنّف نفسه ويوبخها باستمرار، فالمؤمن الحقّ الذي يؤمن بالله صدقًا لا يأخذُه الغرور من عبارات المدح والثناء التي تنهال فوقه، بل إنه يعتبر المديح إهانةً وسُبةً له، ويشعر بالحرج عندما يُصارَح بنجاحاته التي حقّقها؛ لأنه يعلم أن صاحب كلّ هذه النجاحات هو الله سبحانه وتعالى، والذين يخدمون الإنسانية ويحاربون النفاق والسفيانية هم أبطال التواضع هؤلاء.

[1] سنن أبي داود، اللباس، 29؛ سنن ابن ماجه، الزهد، 16.

الانسلاخ من الأنانية

Herkul | | العربية

يذكر بديع الزمان سعيد النورسي في إحدى رسائله أن هذا العصر هو عصر الأنانية، ويوصي المسلمين بإذابة ﺃﻧﺎﻧﻴﺘهم ﻛﻘﻄﻌﺔ ﺛﻠﺞٍ ﻓﻲ حوض الشخص المعنوي المترشّح من المجموعة[1]، وبالرغم من أن إذابة الثلوج في القطبين -الشمالي والجنوبي- تضرّ بالتوازن البيئي إلا أن إذابة ثلوج الأنانية على العكس من ذلك، فلها منافع عديدة في حفظ التناغم على الأرض وسلامة المجتمع؛ لأن تفاقمَ الأنانية وتضخُّمَها سببٌ رئيسٌ من أسباب الصراعات والاضطرابات والخلافات في الأسرة والحياة الاجتماعية والعلاقات الإنسانية.

وإذ يُشبّه بديعُ الزمان الأنانية بِكُرة الثلج فإنه لا يقتصر على الإشارة بأن إذابة الأنانية هي الهدف دونما توضيح، بل ويرشدنا إلى كيفية تحقيق ذلك فيقول: “منذ ثلاثين سنة وأنا أصارع طاغوتين: “أنا” في الإنسان، و”الطبيعة” في العالم، فللّه الشكر والحمد، وبتوفيق الأحد الصمد، وبفيض القرآن المجيد؛ تمخّضت المصارعة عن قتل الطاغوتين وكسر الصنمين”[2].

ولم يكتَفِ من هذه المسألة بِبَسْطِها نظريًّا، بل جسَّدَ عمليًّا بمعيشته وأطواره وسلوكياته السبيل إلى العبودية الحقة والتواضع ونكران الذات.. لقد حرّر مؤلَّفات خالدةً تهدف إلى إنقاذ إيمان الأجيال، وتوضّح لهم السبيل، ومع ذلك لم ينسب شيئًا إلى نفسه من هذه المؤلفات، بل كان يخاطب نفسه دائمًا بمثل هذه الكلمات التي لا تحتاج إلى مزيدٍ من الشرح والتحليل: “فيا نفسي! لا تقولي: إنني مظهر الجمال، فالذي ينال الجمال يكون جميلًا. كلا، إنكِ لم تتمثّلي الجمال تمثُّلًا تامًّا، فلا تكونين مظهرًا له بل ممرًّا إليه.. ولا تقولي أيضًا: إنني قد اُنتُخبتُ من دون الناس كلهم، وهذه الثمرات إنما تظهر بواسطتي، بمعنى أن لي فضلًا ومزيّة! كلا، وحاشَا لله، بل قد أُعطيتِ تلك الثمرات لأنكِ أحوج الناس إليها، وأكثرهم إفلاسًا وأكثرهم تألّمًا”[3].

ومؤلفاته المعروفة بـ”رسائل النور” مشحونة بمثل هذه المحاسبات والمواجهات مع النفس.. فمثلًا يقول في موضع آخر: “يا نفسي المرائية! لا تغترّي قائلة: إنني خدمت الدين، فإن الحديث الشريف صريحٌ بـ”أَنَّ اللهَ لَيُؤَيِّدُ هَذَا الدِّينَ بِالرَّجُلِ الْفَاجِرِ[4]، فعليكِ أن تعدّي نفسكِ ذلك الرجل الفاجر، لأنكِ غير مزكَّاة”[5].

وما أقلّ الذين يجاهدون أنفسهم ويصارعونها ويسعون إلى تربيتها وتزكيتها مثل بديع الزمان! أحيانًا كان الأستاذ النورسي يتحدّث بنعم الله تعالى وفضله عليه، فيظنّه البعض -ممن لا يعرفونه- أنه يفعل ذلك افتخارًا ورياءً، والحال أنه رجل التوحيد الكامل الذي بلغ الذروة في عدم الاعتداد بالنفس، وعدم الاكتراث بها، وفي نسبةِ جميع الجماليات والألطاف إلى صاحبها الحقيقي، وما كان يهدف من تحديثه بنعمة الله عليه توجيهَ الأنظار إليه، بل تقوية الروح المعنوية لأولئك المحيطين به الذين يعيشون تحت الضغط والاضطهاد.

والواقع أن أصل العديد من المشاكل الأخلاقية والبشرية هو الابتعاد عن الله وعدم الالتزام بما يجب تجاهه؛ لأن من لا يعرف الله ولا يدرك عظمته وكبرياءه يداخله الكبر والغرور، ويتوهّم العظمة في نفسه، ولهذا أكد بديع الزمان سعيد النورسي في مؤلفاته على الإيمان بالله ومعرفة الله ومحبة الله، وحاول تعريف العباد به سبحانه وبأسمائه وصفاته. أجل، إن من يصل إلى شعور إيماني عميق بحقّ الذات الإلهية يرتقي في مدارج حياة القلب والروح، وينسلخ من الأنانية.

إن جوهر العبودية يتجلّى في قدرةِ الإنسان على تحديد وضعه وموقفه بشكلٍ صحيحٍ إزاء الحقّ سبحانه وتعالى، وشعورِه بعجزِه وفقره، وإدراكِه أنه لا شيء أمام الله تعالى الذي هو كلّ شيءٍ.. قد يسيء البعضُ فهمَ هذا ويرى أنه معقَّد، لكنّنا لا نتكلّم عن موقفنا تجاه هذا أو ذاك من بني البشر، وإنما نحاول تحديد موقفنا تجاه الخالق سبحانه وتعالى صاحب القدرة المطلقة والإرادة غير المحدودة، الذي يقلّب السماوات والأرض كحبّات السبحة؛ لنؤكّد على أننا لا شيءَ بالمقارنةِ مع الأبدي السرمدي اللامتناهي جلَّ شأنُه، وأن كلّ ما نتمتّع به من جماليّات ناشئٌ عنه سبحانه وتعالى.

فإن كنا نريد أن نتخلّص من هذا الجوّ الضيّق الخانق للأنانية فعلينا أن ننوِّر مجالسنا بذكر الحبيب المحبوب سبحانه وتعالى على الدوام، وأن ننسى أنفسنا، ونربطَ كلَّ شيءٍ به جلَّ وعلا، وأن تتعلّق أنظارُنا وقلوبنا به سبحانه وتعالى، فالقضايا التي لا علاقة لها به تعالى هي قضايا ثانوية مهما بدا حجمها كبيرًا، وقيمةُ القضايا الثانوية في الواقع تعتمد على مدى ارتباطها بالله سبحانه وتعالى.. إننا نجتمع أحيانًا ونتذاكر بعض القضايا لساعات طويلة، ولكن إن لم يَدُرْ حديثُنا حول الحقائق الإلهية للحبيب سبحانه وتعالى؛ فستظهر الأنانية، وستلوحُ في الأفق المواقفُ النرجسيّة، وينشأ التوتّر، وتُنزع البركة، ولا يُتوصَّل إلى النتائج المرجوّة.

فإن أثريتم مجالسكم وعمّقتموها بالقرآن والذكر والعبادات والطاعات والتفكّر والدعاء ومطالعة الكتب فسيضفي الحقُّ سبحانه وتعالى أبعادًا متنوّعة على عزمكم وجهدكم وإصراركم وسعيكم، ويوفّقكم سبحانه إلى تحقيق الأمور التي عزمتم عليها وجعلتموها غايتكم المثلى.. إنني لا أريد أن أسيءَ الظنّ بالآخرين فأقترف ذنبًا، ولكن عليّ أن أقول: إن لديّ قلقًا ومخاوف بالغة بشأن استمرار اجتماعاتنا ومباحثاتنا واستشاراتنا على هذا المنوال؛ حيث يخيَّل إليّ أننا لا نستطيع حبك نسيج أفكارنا بذكر المحبوب سبحانه وتعالى.. ويرجع السبب في ذلك إلى عدم قدرتنا على التخلّص من الأنانية، وإلى محاولتنا ردَّ كلِّ شيءٍ إلى أنفسنا، وانشغالِنا بأفكار نفسيّة مزاجيّة؛ ولذلك لا نجد بركةً فيما نقوم به من أعمال.

بناءً على ذلك لا يمكن القول إننا بذلنا جهدًا كافيًا للتخلّص من الأنانية، وجعلِ التواضع ونكران الذات جزءًا من طبيعتنا.. ربما لا يدرك الكثيرون ما يحملونه من أنانية، ولذا لا ينزعجون منها، ولا يبذلون جهدًا ولا يعملون على أنفسهم للتخلّص منها. أجل، كم إنسانًا رفع يديه إلى الله قائلًا في تحسّر وتضرّع: “إلهي! ما لي غيرك! فخلّصني من براثن هذا الوحش المسمى بالأنانية!”.. وفي الحقيقة فقد كانت هذه هي أهمّ وظائف التكايا والزوايا قديمًا؛ لقد كان الناس فيها يقومون بمجاهداتٍ وخلواتٍ ورياضاتٍ روحيّةٍ وسَيرٍ وسلوكٍ وغير ذلك من أجل التخلّص من أنانياتهم التي شكّلت جدارًا سميكًا بينهم وبين الله سبحانه وتعالى.

لا سبيل للوصول إلى الله طالما لم يتخلّ الإنسانُ عن نفسه، أما المهووس بنفسه، الذي يعيش في عالمه الخاص، ويتحدّث عن نفسه في حلّه وترحاله؛ فلا يمكن أن يصل إلى المعيّة الإلهية.. فلو كنا نريد أن نجد الله في قلوبنا ونتوجّه إليه بكلّ كياننا فلا بدّ أن نتخلّص من كلِّ العقبات التي تحول بيننا وبينه تعالى.. فلو كنا نرجو القرب والمعية -لا سيما في هذا العصر الذي أُلِّهت فيه الأنانية- فعلينا أولًا أن نبذل جهدًا مضاعَفًا من أجل الانسلاخ من براثن الأنانية.. لقد تخلّفنا -مع الأسف- عن الطرق التي ينبغي قطعُها معنويًّا لأنّنا لا نتعامل مع هذه الأمور بحقيقتها وحجمها الحقيقي.

ونظرًا لأننا لم نفكّر في هذا الأمر بما فيه الكفاية، ولم نمرِّرْ أقوالَنا وأعمالنا من مصفاة المحاسبة والمراقبة؛ لم نستطعْ أن ندرك كيف تسلّلت الأنانية بخبثٍ إلى أكثر نوايانا صدقًا، وأعظم عباداتنا إخلاصًا، وأكثر خدماتنا تضحيةً وفداءً.. إننا لا يمكن أن نفوز بالإخلاص أو نسْلَم من وساوس النفس دون جهادٍ دائمٍ وعميقٍ، المهمّ هو أن نُخلِص في الأعمال الصالحة التي نقوم بها، فوصولُ الأعمال إلى قيمةٍ تعلو القيم عند الله تعالى يعتمد على هذا الأمر، وكلُّ ما سوى ذلك عبثٌ لا طائل من ورائه بالنسبة للمؤمن، فالأصل هو مرضاة الله تعالى ورضاه والفوز بمحبته.. فيجب على الإنسان أن يستهدف هذه الغاية طوال حياته، وأن يسعى وراءها على الدوام، فإن ركّزنا كلَّ رغباتنا وطلباتنا على هذه النقطة، ونجحنا في تحقيق ذلك؛ فستتفتت أنانيّتنا، وتذوب وتتلاشى.

يجدرُ بنا أن نستمرَّ في تذكير بعضِنا بهذه القضايا التي حاولتُ عرضها، وأن نعبِّر عنها في كلِّ مكان، وأن نعيد تأهيل أنفسنا في هذه المرحلة.. فإذا انحرَفَتْ محاوراتُنا ومباحثاتُنا عن إطارها قليلًا فلا بدّ أن نعيدها إليه مرّةً أخرى دون أن نؤذي أحدًا أو نسيءَ إلى أحدٍ، ولا ننسَ أبدًا المصدرَ الذي تتفجّر منه النعم، فلو أننا تخلّصْنا من أنانيّتنا، ونسَبْنا كلَّ شيءٍ إلى الله، وربطْنا كلَّ أمورِنا به، وأدَّينا عبوديَّتنا بإخلاصٍ؛ فسيتكرّم الله تعالى علينا بنعمٍ تفوق ما أنعم به علينا حتى الآن دون أن يلتفتَ إلى صغرنا وضعفِنا وعَدَمِنا؛ لأن تحميل الأشياء الصغيرة مهامَّ عظيمةً من شأنه سبحانه وتعالى.. لا يعجزه شيءٌ في الأرض ولا في السماء وهو السميع البصير.

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: الملاحق، ملحق قسطموني، ص 147.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المثنوي العربي النوري، ص 225.

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة الثامنة عشرة، ص 248.

[4] صحيح البخاري، الجهاد والسير، 182؛ صحيح مسلم، الإيمان، 178.

[5] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة السادسة والعشرون، ص 543.

Kibir Marazı

Herkul | | KIRIK TESTI

Kibir, şeytanı doğru yoldan saptırdığı ve şirazeden çıkardığı gibi, her devirde de şeytanın avene ve çıraklarını yoldan çıkarmaya devam ediyor. Şöyle de denebilir: Şeytan, kendisini Allah’tan uzaklaştıran bu çirkin sıfatı, kendi çıraklarını yoldan çıkarmak için kullanıyor. Onlara kendilerini büyük gösteriyor, onlar da büyüklük psikozlarına giriyorlar. İş burada da kalmıyor. Bunlar, büyüklüklerinin başkaları tarafından da kabul edilmesini arzuluyorlar. Herkesten alkış ve takdir beklentisine giriyorlar. Sürekli “sen, sen…” seslerini duymak, övülmek, pohpohlanmak istiyorlar.

Şüphe yok ki bu bir iç marazdır, kalb hastalığıdır. Böyle bir hastalığa yakalanmış, bünyesine böyle bir virüs girmiş birinin iman dairesinde sabit kadem kalabilmesi kolay değildir. Zira kibir, dine girmenin önündeki en önemli engellerden biri olduğu gibi, dinde sabit kadem kalabilmenin önünde de aşılmaz bir engeldir. Kendini büyük gören kibir âbideleri, bazen başını alır nifak vadilerinde dolaşır, bazen de tepe taklak küfür gayyasına yuvarlanırlar. Evet, kibir hastalığına yakalanan kimseler şekil ve kalıp itibarıyla Müslüman görünebilir, Müslümanların yaptıklarını yapabilir, namaz kılıp oruç tutabilirler. Fakat çoğunlukla bunların Allah’la münasebetleri ya çok zayıftır ya da hiç yoktur. Çünkü bunlar, mahiyetlerinden habersiz birer gafil, Rabbilerini hakkıyla tanıyamayan birer cahil, Rabbileriyle aralarındaki münasebeti doğru tayin edemeyen birer aldanmıştır.

Ucüb, fahir, gurur, kibir gibi vasıfların her biri, -İmam Gazzâlî’nin yaklaşımıyla ifade edecek olursak- “mühlikât”tandır, yani insanı helâket ve felakete sürükleyen birer virüstür. Bu tür virüslere yakalanan ve yenik düşen bir insanın camiye gelmesi, namaz kılması, oruç tutması onu kötü akıbetten kurtaramayabilir. Zira bu tür hastalıkların varlığı daha başka hastalıklar için de birer çağrı ve davetiyedir. Kendilerinde büyüklük vehmeden, başkalarına tepeden bakmayı alışkanlık hâline getiren kibir budalaları, marazdan maraza intikal eder, bir marazlar fasit dairesi içinde dolaşır dururlar. Bir kere böyle bir deryaya -daha doğrusu gayyaya- yelken açtıktan sonra artık bir daha geriye dönemez, kibirlerinin kendilerini sürüklediği fikrî, bedenî günahlardan sıyrılamazlar. Hafizanallah.

Gerçek Müslümanlık

Tevazu, mahviyet ve hacalet; Müslümanlığın çok önemli esaslarıdır. Hususiyle iman ve Kur’ân davasına gönül vermiş adanmışların, Allah karşısındaki konumlarını bilmeleri, acziyet ve fakirliklerinin farkına varmaları ve sürekli kendilerini sıfırlayabilmeleri çok önemlidir. Onlar Allah’a karşı her tür iddiadan uzak durmalı, sürekli yüzü yerde olmalı, mahlukata karşı da tevazu kanatlarını açabildikleri kadar açmalıdırlar. Öyle ki aynanın karşısına geçip kendilerine baktıklarında veya iç yapıları itibarıyla vicdanlarında kendilerini temaşa ettiklerinde, “Olduğum kadarına da binlerce hamd ü sena olsun. Bu kadarı da olmayabilirdi. Fakat işin doğrusu, gerçek insanlığın da, ideal Müslümanlığın da çok uzağında duruyorum. Müslümanlık nerede ben nerede! Allah beni nereye koymuş ama ben nerelerde dolaşıyorum!” diyebilmelidirler. Bunu sun’i olarak dile getirmeden bahsetmiyorum, kalbleri böyle diyebilmelidir.

Aslında bir mü’minin günde beş defa Allah karşısında el pençe divan durması, bel kırıp boyun bükmesi, yüzünü yerlere sürmesi, tevazu ve mahviyetin birer sembolüdür. İnsan bunlar vasıtasıyla Allah karşısındaki konumunu hatırlar, gurur ve kibrin kendisine yakışmadığını anlar. Çünkü büyüklük Allah’a mahsustur. Azamet ve kibriya Allah’ın sıfatlarıdır. Kudsî bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, bu konuda kim bu sıfatlara sahiplik iddiasıyla ortaya çıkar, yani Allah’a mahsus olana sahip çıkarsa, tepetaklak Cehennem’e atılır. Zira Allah karşısında kibirlenen bir insan, bir yönüyle kendini O’na ortak görüyor demektir. İşte namaz kılarken önemli olan, namazın bize hatırlattığı bütün bu manaları vicdanda duyabilmek, içimizin sesi ve fıtratımızın bir yanı hâline getirebilmektir.

Tevazu ve mahviyeti fıtratının bir derinliği hâline getiremeyen, kendi konumunu doğru belirleyemez, muhasebe ve murakabe endeksli bir hayat yaşayamaz. Dolayısıyla hata ve kusurlarını göremez. Göremeyince de sürekli dışarıda suçlu arar durur. Kendini yerden yere vurmayan, bunu başkalarına yapar. Böyle biri, enaniyet girdabı içinde çırpınıp durur. Kusur ve kabahatlerini örtmek için türlü türlü yollara başvurur. Gerektiğinde sun’i gündemler oluşturur. Gerektiğinde atf-ı cürümlerle yeni suçlular bulur ve efkâr-ı âmmeyi onlarla meşgul eder. Kendi mesâvîleri konuşulmasın diye dikkatleri başka noktalara çeker. Ne yapıp edip irtikâp ettiği hata ve günahların içinden sıyrılmasını bilir.

Münafık Müşrikten Daha Tehlikelidir

Bazı kimselerde kibirle birlikte bir de nifak marazı bulunur. Bunlar zaten birbirini besleyip büyüten şeylerdir. İşte en tehlikelisi de camiye geldiği, Müslümanlardan biri gibi göründüğü hâlde gerçekte dine, diyanete düşmanlık yapan insanlardır. Çünkü bunları gerçek yüzleriyle tanıyabilmek çok zordur. Aynı safta omuz omuza durduğunuz, birlikte secdeye gittiğiniz, beraber Kâbe’yi tavaf ettiğiniz bir insan hakkında suizan etmezsiniz. Dolayısıyla aldanırsınız. İşte bu yüzden dine düşmanlık yapanların en tehlikelisi bunlardır.

Mekke’de Allah Resûlü’nün karşısına dikilen Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler, İbn Ebî Muaytlar vardı. Fakat Medine’de bütün bunları unutturacak öyle birisi vardı ki belki hepsinden daha tehlikeliydi. O da münafıkların başı Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül’dü. O da diğer sahabeyle birlikte camiye geliyordu. Müslümanlar ne diyorsa o da aynısını diyordu. Dudaklarından dökülen kelimelerin kalbinin sesi soluğu olup olmadığını nasıl anlayacaksınız? Peygamber fetaneti lazımdı ki bu gibileri gerçek yüzleriyle tanıyabilsin. Çünkü kendilerini çok iyi kamufle ediyorlardı. Gerçekte şeytan oldukları halde kendilerini melek gibi gösteriyorlardı. Bu yüzden sahabeden bile niceleri onlara inanıyordu. Mü’minlerin aleyhine takındıkları tavırlardan ötürü biri münafıkların üzerine yürüdüğünde, “Mü’min bir kardeşimize nasıl bunu yaparsınız?” diyerek onları koruyorlardı.

Maalesef çağımızda da hem kibir hem de nifak başını almış gidiyor. Hz. Pir bu çağa süfyaniyet çağı diyor. Onun da değişik merhaleleri vardır. Bunun ne zaman biteceğini kestirmek de mümkün değildir. Hakiki mü’minler gözlerini açacakları, hakkı bâtıldan tefrik edecekleri âna kadar süfyaniyetin değişik fasılları yaşanmaya devam edecektir. Nifak şebekesi, saf Müslümanları arkalarına alıp istedikleri yere sürükleyecek ve onlara istediklerini yaptıracaklardır. Tabii bu arada nice nesiller heder olup gidecektir.

İşte bu sebepledir ki en çok ihtiyacını duyduğumuz insan, tevazu ve mahviyetle Hak karşısında iki büklüm duran ve kendini yerden yere vuran insandır. Kalben inanmış samimi bir mü’min, yüzüne karşı övgü makamında söylenen maşallahlara, bârekallahlara prim vermez, övülmeyi sövülme gibi görür. Ortaya koyduğu başarılar yüzüne karşı söylenince mahcup olur. Bunların asıl sahibinin Allah olduğunu bilir. İnsanlığa hizmet edecek olanlar da, nifak ve süfyaniyetle mücadele edecek olanlar da işte bu tevazu kahramanlarıdır.

***

Not: Bu yazı, 1 Şubat 2015 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Cuma Hutbesi: Nerdesin

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Nerdesin, yıllarca hasretini çektiğimiz kahraman? Nerdesin, hayallerimizin güvercini, rüyalarımızın üveyki? Nerdesin “ba’sü ba’del mevt”imizin müjdecisi? Izdırap dolu günlerimizde, uykusuz geçen gecelerimizde hep yolunu bekleyip durduk. Ufkumuzda beliren her karaltıya, “Bu O’dur” deyip, “Seniyye-i Veda[1]” türküleriyle yollara döküldük. Gurublara kadar beklediğimiz nice günler vardır ki; kolumuz, kanadımız kırık evlerimize dönerken, zambaktan hülyalarımızla teselli olup durduk. Her yeni gün, bizim için tasa ve kederden esintilerle gelip ruhumuzu ezerken, düşmanlarımız esirdikçe esiriyor ve ortalığı şamataya boğuyorlardı; gelmeyecek Mesih soluklu, Heraklit pazulu diye…

Nerdesin ve ne zaman geleceksin, esatirî yiğidim! Billahi, şu ölgün ruhların, pörsümüş gönüllerin hayat mumları sönmek üzeredir! Eğer canlara can katan temiz soluklarınla imdada yetişmezsen, kuruyan göllerimizde, suyu çekilen havuzlarımızda yaprağı dökülmedik tek nilüfer kalmayacaktır. Bağban gideli, bağ bozulalı asırlar oldu. Toprak, semaya inat, sema, “gözlerin kuruması murat” dediği günden bu yana, zemin bir baştan bir başa çöle döndü. Bizler uçsuz bucaksız bu beyabanda[2] gördüğümüz her kervana, Yusuf’un gömleğini sorar gibi seni sorduk ve sonra da bir sabr-ı cemil[3] çekerek yeni doğuşlar beklemeye koyulduk. Sessizliğin ve kimsesizliğin içimizi yalnızlıkla doldurduğu, bu insiz, cinsiz âlemde, kaç defa sinekleri kartal; elsiz, ayaksız kötürümleri İskender diye alkışladık. Arkasından koşup durmadığımız kafile kalmadı. Ama sen, hiçbirinde yoktun! Karşılaştığımız minare kametliler, parmak kadar düşünceye, bir mum tutuşturacak kadar iradeye sahip değillerdi. Ruh dünyaları karbonlaşmış, fikirleri harâbâtî, bakışları miyop ve beyanları alabildiğine dekolte idi. Onlarda, kahramanımızın çarpıcı nazarları, kahramanımızın ızdırap ve acıları, kahramanımızın coşkunluk ve tebessümleri göze çarpmıyordu…

Zaman bizim için hep muharrem, zemin Kerbela oldu. Sinemiz, Hüseyin’in âh u efgânıyla inliyor. Gözlerimiz kararan ufuklarda, hilal arar gibi yolunu gözlüyor, her yüzde seni hayal etmek, her çığlıkta senin muştunu duymak istiyoruz. Sana hasret, sana susuz ve sana tutkunuz..!

Seni vefalı, seni hasbî, seni şuurlu ve seni hep becerikli tanıdık. Atmosferine sığınan kemlik görmedi. Sen sadakat ve samimiyetin bestesi oldun. Gönül verdiklerinin ağlamasıyla ağladın; gülmeleriyle de güldün. Onlar için inledin ve onlar için sevindin. Yüce gönlüne ve yukarılarda pervaz eden ruhuna, maddiyat ve dünyalar kement olamadı. Pürvefaydın, yürektendin..!

Kafdağı’ndan ağır bir yükün altına girerken, ne yaptığının şuuru içinde ve kararlı idin. Onun için ne yolların sarplığı, ne de önüne çıkan kan-revan deryalar, sende gevşeklik, sende yılgınlık ve sende vefasızlık meydana getiremedi. Bir karasevdalı gibi girdiğin bu yolda, “Girdik reh-i sevdaya; bize onur, bize gurur lazım değil.” demiştin..!

Hani bir keresinde, Dost’unun ayağına saplanan bir dikenle, senin hayatını bir terazide tartmak istemişlerdi de, sen çılgına dönmüştün. Bin ruhun olsa, onun zülfünün tek teline feda etmemeyi vefasızlık sayıyor ve isyan ediyordun! Nerdesin Hubeyb…!

Ve yine bir defasında, senin kolunu, kanadını kırmış ve budanan bir ağaç gibi yere sermişlerdi. Kala kala omuzların üzerinde kan kırmızı bir başın kalmıştı. Sen Cennet hurilerinin divan duracakları bu yüce başı saklamak istiyordun. Ve hatırlarsan şöyle diyordun: “Bu baş bu omuzlarda olduğu müddetçe, O’na gelip çarpan şeyleri göğüslemezsem vefasızlık yapmış olurum.” Nerdesin Mus’ab..!

Hatırlarsan bir başka zaman, orduları arkana takmış ve çok uzaklara açılmıştın. Kabına sığmıyordun. Ateştin. Tufandın. Bir baştan bir başa yeryüzünü bir hamlede teslim almak ve yüce zimamdarına bağlamak istiyordun. Leventlerinle bir solukta ateşgedelerin ülkesine ulaştın ve içlerine öyle bir vaveyla saldın ki, ard arda Kisra’nın beldeleri tarumar oluyor ve toprağa gömülüyordu. Sonra tuttun topuzunu Bizans’ın başına indirdin. Asırlarca sonra gelecek olan, genç Türk serdarına öncülük yaptın ve Konstantiniye’ye[4] giden yolu açtın. Hızır mıydın, İlyas mıydın? Geçtiğin yerlerde güller bitiyor, ayağını attığın harabeler, yerlerini ümranlara terk ediyordu. Dost-düşman kılıcının gökten indiğine inanıyor, orduların seni insanlığın tedibiyle vazifeli bir melek sanıyordu. Tam, zaferlerinin böyle üst üste kaideleştiği ve senin bu müstesna kaide üzerinde âbideleştiğin bir dönemde, iltifat beklediğin bir ağızdan, vazifeden affedildiğini işittin. Sarığın boynunda ve bir mücrim hüviyetinde, o yüce ağızdan: “Halk, elde edilen zaferleri senin şahsında buluyor, hâlbuki…”[5] sözlerini dinlerken, ona hak veriyor ve hakkında kesilip biçilen kararlara inkıyadını belirtiyordun. Sonra tuttun, elinin altında bulunan birinin emrine girerek, yüce idealin uğrunda yoluna devam ettin. Söyle, Allah aşkına! Bütün bunlara nasıl katlandın? Senin izzet-i nefsin ve onurun yok muydu? Soluklarına susadığım, yiğidim, Halid nerdesin…!

Bir başka defasında da seni kardeşinle konuşmaktan menetmişlerdi. Hani o güne kadar, bir lahza kendisinden ayrılmadığın kardeşinle konuşmaktan… Savaş meydanlarında omuz omuza, yemek sofralarında diz dize oturduğun kardeşinle konuşmayacaktın. Emir, âlî bir divandan çıkmıştı ve sen buna riayet etme kararında idin. Dilbeste olduğun O zât aşkına, söyle bana! Şu benim bilebildiğim “Bilmiyorum” sözünden başka, ona bir laf ettin mi!. Değilse, o ne sadakat, o ne vefa ve o ne irade! Nerdesin Ebû Katâde..![6]

Bir defa da sen, hocanın önünde yürüyordun. Itırla yıkan­mış cübbene, onun atının ayağından bir damla çamur sıçramıştı. Sen o gün bir hükümdardın. Dünyayı iki hükümdara az gören bir hükümdar… İranlı kapıkulun, Memlûkler kölelerindi, “Şîrler pençe-i kahrından olurken lerzân,”[7] sen tuttun, o çamurlu cübbenin tabutuna sarılmasını vasiyet ettin. Sen nesin? Sofî misin? Derviş misin? Yoksa yerde gezen bir melek misin? Ve ey Şîrpençe! Nerdesin…!

Gözlerim yollarını gözlerken, dilim davet türkülerini söylerken, kırık mızrabımı gönlümün tellerine dokundurmak istedim. Heyhât! Bu muammanın bir küçük noktasına dahi tercüman olamadım. “Ben o nağmeden müteheyyicim ki, yoktur ihtimali terennümün.”[8]

Nazarlarımız ilk geldiğin yolda takılıp kaldı. Ve yıllar yıllı, bir daha geleceğinin ümidini, içimizde besleyip durduk. Ve hayallerinle avunduk. Bu ümit, bu azimle sonsuzlara kadar, her şafakta seni arayacak ve her kervandan seni soracağız. İnan, ne bizim yalnızlık ve inkisarımız, ne de düşmanlarımızın habire kudurup durması, senin yolunun delileri olmadan bizi vazgeçiremeyecektir…!

Bu uğurda, belki bin defa aldanacak, bin defa ateş böceklerine koşmalar dizecek, yüz bin defa zangoçlara yahşi çekecek ve vaftiz suyunu âb-ı hayat diye içeceğiz; ama bir Mevlana anlayışı içinde, senin yolundaki yalanlara dahi gönlümüzü çıkarıp armağan etmeden geri kalmayacağız…

Ey tatlı rüyaların sevimli kahramanı! Riyanın, şöhretin, mansıbın aydın ümitlerimize zift sürmek istediği şu kara günlerde, ağzının diriltici iksirine muhtaç gönülleri daha fazla bekletme…!

[1]   Seniyye-i Veda: Veda yokuşu.

[2]   Beyaban: Çöl.

[3]   Sabr-ı cemil: Güzel sabır.

[4]   Konstantiniye: İstanbul.

[5]   Bkz.: et-Taberî, Târîhu’l-ümem ve’l-mülûk 2/491; İbn Asâkir, Târîhu Dimaşk 16/266; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târîh 2/381.

[6]   Buhârî, meğâzî 79; Müslim, tevbe 53-55.

[7]   “Aslanlar kahrının pençesinden titrerken.”

[8]   “Ben öyle bir nağmeden coşup heyecanlanmışım ki, onu terennüm ve ifadeye imkân yoktur.”

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Mart 1981 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Enaniyetten Sıyrılma

Herkul | | KIRIK TESTI

Bediüzzaman Hazretleri, bu çağın, bir enaniyet çağı olduğunu söyler. Müslümanlara, bir buz kütlesi hükmünde olan enaniyetlerini, şahs-ı manevinin havuzunun içinde eritmelerini salık verir. (Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 2) Kutuplardaki buzulların erimesi ekolojik denge açısından zararlı olsa da, enaniyet buzlarının erimesi, yeryüzü ahengi ve toplum huzuru açısından çok faydalıdır. Zira günümüzde ailede, içtimai hayatta, insanî ilişkilerde yaşanan çatışmaların, huzursuzluk ve kavgaların önemli sebeplerinden biri buzullaşarak genleşmiş, şişmiş egolardır.

Egoyu buz metaforu ile izah eden Hz. Pîr, enaniyetin eritilmesini sadece bir hedef olarak göstermekle kalmaz, eserlerinde bunun nasıl realize edileceği noktasında da bizlere rehberlik yapar. Mesela bir yerde, “Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene’dir, diğeri tabiattır… Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.” (Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 107) demek suretiyle hem sorunun kaynağını hem de çözüm yerini gösterir.

Hz. Pir’in bu konuda deyip ettikleri, sadece nazari bilgilerle sınırlı değildir. Bilakis o, yaşantısıyla, tavır ve davranışlarıyla da bizlere gerçek kulluğun, tevazu ve mahviyetin yolunu gösterir. O, nesillerin imanını kurtarma ve onlara gerçek kulluğa giden yolu gösterme noktasında ölümsüz eserler kaleme almış fakat bunlardan kendisine bir pay çıkarmamıştır. Onun nefsine hitaben söylediği şu sözleri başka izaha ihtiyaç bırakmayacak niteliktedir: “Sakın ‘Ben bu güzelliklere mazharım. Güzele mazhar olan güzelleşir.’ deme. Zira güzellik, mahiyetinin özü hâline gelmediğinden, ona mazhar değil, sadece onun uğrağı olursun. Hem ‘İnsanlar içinde ben seçildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’ da deme! Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü sen herkesten daha müflis ve daha muhtaçtın, daha çok elem çekiyordun. Bu yüzden senin eline verildi.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 244)

Onun eserlerinin birçok yerinde nefsiyle bu tür yüzleşme ve hesaplaşmalara rastlamak mükmündür. Mesela başka bir yerde nefsine hitaben şöyle der: “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir bir adamla da teyid ve takviye eder.’ (Buhari, cihad 182; Müslim, iman 178) sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-i facir (günahkâr adam) bilmelisin.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 515)

Bediüzzaman ölçüsünde nefsiyle yaka paça olan, nefsini terbiye ve tadil etme gayreti içinde olan insan çok azdır. Yer yer Cenâb-ı Hakk’ın bir kısım ikram ve ihsanlarını da zikretmesinden hareketle onu tanımayan bir kısım kimseler onun fahirlendiğini zannetmişlerdir. Hâlbuki yukarıda zikrettiğimiz örneklerde de görüleceği üzere o âdeta nefsini görmeyen, kendini hiç hesaba katmayan, tüm güzellik ve lütufları sahibine verme noktasında zirve tam bir tevhid eridir. Sürekli nefsini sorgulamış, hiçbir meziyeti kendinden bilmemiştir. İkramları zikrederken maksadı kendisini nazara vermek değildir; bilakis ağır baskılar altında yaşayan çevresindeki bir avuç insanı manevi açıdan teyit ve takviye etmektir.

Gerçekte pek çok ahlakî ve insanî problemin temelinde Allah’tan uzaklaşma, O’nun karşısında alınması gereken tavrı alamama vardır. Zira Allah’ı tanımayan, O’nun büyüklük ve azametini bilmeyenler, kendilerinde bir büyüklük vehmedip gurur ve kibre kapılırlar. İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde baştan sona hep iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah üzerinde durmuş, isim ve sıfatlarıyla Allah’ı kullarına tanıtmaya çalışmıştır. Evet, Zat-ı Ulûhiyet hakkında derin bir iman şuuruna ulaşan kimse, kalb ve ruhun hayat derecesine çıkacak ve enaniyetten sıyrılacaktır.

Aslında kulluğun özü; insanın Allah karşısındaki konum ve durumunu doğru tespit edebilmesi, acz ve fakrını hissedebilmesi, O’nun her şey olmasına mukabil kendi hiçliğinin farkına varmasıdır. Bazıları bunu yanlış anlayıp bir kompleks olarak görebilirler. Halbuki falanın filanın karşısındaki durumumuzdan bahsetmiyoruz. Gökleri ve yeri tespih taneleri gibi evirip çeviren kudreti ve iradesi sınırsız Yaratıcı karşısındaki durumumuzu belirlemeye çalışıyoruz. Sonsuz karşısında sıfır olduğumuzu, sahip olduğumuz bütün güzelliklerin O’ndan geldiğini vurguluyoruz.

Eğer enaniyetin dar ve boğucu atmosferinden kurtulmak istiyorsak meclislerimizi hep sohbet-i Cananla nurlandırmalı, kendimizi unutarak her şeyi O’na bağlı götürmeliyiz. Gözümüz gönlümüz yalnızca O’nda olmalı. O’nunla ilgisi olmayan meseleler bize ne kadar büyük görünürse görünsün tâlî meselelerdir. Esasen tâli meselelerin bir kıymet ifade etmesi de yine O’nunla irtibatlı götürülmesine bağlıdır. Maalesef bazen bir araya geliyor, bazı meseleleri saatlerce müzakere ediyoruz. Fakat Uluhiyet hakikatleri konuşulmayınca, sohbet-i Canan olmayınca işin içine enaniyetler, dediğim dedik tavırlar giriyor, gerginlikler yaşanıyor, işin bereketi kaçıyor ve arzu edilen neticeler alınamıyor.

Meclislerinizi Kur’ân’la, zikrullahla, ibadet ü taatle, tefekkürle, duayla, kitap okumakla değerlendirir ve derinleştirirseniz, Cenab-ı Hak da sizin azminize, cehdinize, kararlılığınıza, sa’yinize farklı derinlikler lütfeder; niyet ettiğiniz, gaye-i hayal haline getirdiğiniz meseleleri tahakkuk ettirmeye sizi muvaffak kılar. Başkaları hakkında suizanda bulunmak, bulunup günaha girmek istemem, fakat şu kadarını demeliyim ki bir araya gelmelerimizin, müzakerelerimizin, istişarelerimizin, ne ölçüde, bu çizgide devam ettiğine dair ciddi endişelerim var. Düşünce dantelamızı hep sohbet-i Canan etrafında örgüleyemiyoruz gibi geliyor. Enaniyetten sıyrılamayışımızın, meseleleri kendimize bağlı götürmemizin, indî ve keyfi mülâhazalara takılmamızın altında da bu var. Böyle olunca da yaptığımız işlerin bereketini göremiyoruz.

Bu böyleyken, benlikten, egoizmden kurtulma, tevazu ve mahviyeti fıtratımızın bir yanı hâline getirme adına ciddi bir gayret ortaya koyduğumuz da söylenemez. Belki çokları sahip olduğu enaniyetin farkında bile değil. Farkında olmayınca da bundan rahatsızlık duymuyor. Dolayısıyla ondan kurtulma adına bir gayret de ortaya koymuyor. Evet, kaç insan vardır ki her gün ellerini Cenab-ı Hakk’a kaldırsın “Allah’ım bahtına düştüm, ne olur, beni şu benlik denilen canavarın pençesinden kurtar!” diyerek yana yakıla dua etsin. Esasında tekye ve zaviyelerin en büyük fonksiyonlarından biri buydu. İnsanlar oralarda, riyazetle, çileyle, erbainlerle, seyr u sülûk-i ruhani ile, daha başka mücahede yollarıyla Allah’la aralarında kalın bir duvar oluşturan benliklerinden sıyrılmaya ve böylece Allah’a yaklaşmaya çalışıyorlardı.

İnsan kendinden vazgeçmeyince Allah’ı bulamaz. Kendine takılan, kendi dünyasını yaşayan, sürekli kendisiyle oturup kalkan, hep kendisiyle meşgul olan biri, maiyyet-i ilâhiyeye ulaşamaz. Eğer Cenab-ı Hakk’ı gönlümüzde bulmak, bütün gönlümüzle O’na teveccüh etmek istiyorsak, O’nunla aramıza giren bütün engellerden sıyrılmamız gerekir. Bunların başında da egomuz, benliğimiz gelir. Hususiyle enaniyetin bir put hâline geldiği, herkesin taparcasına ona bağlandığı bir çağda, şayet kurbiyet ve maiyyet gibi bir talebimiz varsa, öncelikle enaniyetten sıyrılma adına ciddi bir ceht ve gayret ortaya koymamız gerekiyor. Maalesef bu meseleleri kendi önemi ve ağırlığı içerisinde ele almadığımızdan manevi açıdan katedilmesi gereken mesafelerin hep berisinde kalıyoruz.

Üzerinde yeterince düşünmediğimiz, bütün söz ve amellerimizi derince muhasebe ve murakabe süzgeçlerinden geçirmediğimiz için; en samimi görünen niyetlerin, en ihlaslı yaptığımızı zannettiğimiz ibadetlerin, büyük fedakârlık olarak gördüğümüz hizmetlerin içine bile benlik ve enaniyetin nasıl sinsice girdiğini göremiyoruz. Sürekli ve derinlikli bir mücadele olmadan nefsin oyunlarından salim kalınamaz, ihlâs yakalanamaz. Önemli olan, yapıp ettiğimiz bütün salih amelleri halisane yapabilmektir. Yapılan amellerin Allah katında değerler üstü değerlere ulaşması buna bağlıdır. Bunun dışında kalan her şey mü’min için abesle iştigaldir. Asıl olan, O’nun hoşnutluğudur, O’nun rızasıdır, O’nun sevgisine mazhariyettir. İnsan hayatı boyunca hep bunlara talip olmalı, bunları istemeli, bunların arkasında koşmalıdır. Eğer bütün arzu ve isteklerimizi bu noktaya yoğunlaştırabilir ve bunu başarabilirsek enaniyetimiz de tuz buz olacak, eriyip gidecektir.

Arz etmeye çalıştığım bu hususları sürekli birbirimize hatırlatmalı, her yerde dile getirmeli ve bu noktada birbirimizi rehabilite etmeliyiz. Muhavere ve müzakerelerimiz az zemininden dışarıya kaydığı zaman kimseyi kırıp incitmeden onları hemen gerçek zeminine çekmeliyiz. Nimetlerin akıp geldiği kaynağı hiçbir zaman unutmamalıyız. Şayet enaniyetlerimizden sıyrılarak her şeyi O’ndan bilir, bütün meselelerimizi O’na bağlı götürür ve halisane bir kulluk tavrı ortaya koyabilirsek, Allah küçüklüğümüze ve hiçliğimize bakmadan bugüne kadar lütfettiklerinin çok daha ötesinde nimetlerle bizi serfiraz kılacaktır. Zira çok küçük şeylere büyük vazifeler gördürmek O’nun şe’nindendir.

***

Not: Bu yazı, 10 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

طغاة عصرنا

Herkul | | العربية

سؤال: ما الرسائل الموجّهة لحكام عصرنا من الآيات الكريمة التي ذُكر فيها طغاة مثل: فرعون والنمرود؟ وهل يمكن القول إن شيئًا من صفات الفرعنة موجودٌ لدى القادة المستبدّين الذين لا يقدرون شعوبهم؟

الجواب: من أكبر مشاكل عصرنا على الساحة السياسية اليوم هو التناقض والاختلاف الكبير بين أقوال السياسيين وأفعالهم؛ فالقادة في العديد من دول العالم يقدمون وعودًا كبيرة لشعوبهم؛ فلا يفتؤون يتحدثون عن الديمقراطية وحرية التعبير والمساواة.. لكن المؤسف أن أفعال الكثيرين منهم تُكذِّب ما يخرج من أفواههم، وغالبًا ما يكون من الخطإ الحكم على أحد القادة من خلال كلامه عما إذا كان ديمقراطيًّا أو جمهوريًّا أو يحترم حرية الفكر والضمير الإنساني؛ إذ من الواجب النظر إلى ممارساتهم وتطبيقاتهم حتى يُفهم مدى صدقهم ووفائهم بما يقولون؛ فيا تُرى هل يستطيع الناس في البلاد والمجتمعات التي يحكمها هؤلاء أن يفكروا ويعبروا بحرية عن أفكارهم؟ هل يمكنهم أن يمارسوا -بحرّيّة- القيمَ التي يؤمنون بها دون أن يواجهوا أية ضغوط أو قيود؟! لا بدّ من تحرّي هذا.

هناك اهتمامٌ بالغٌ ودفاعٌ كبيرٌ في عصرنا هذا عن أهمية الحقوق والحريات الأساسية في العديد من دول العالم؛ فالحرية مهمة حقًّا؛ إذ يجب أن يكون الإنسان حرًّا في كل الأمور؛ فيجب أن يكون قادرًا على التفكير كما يريد، والبوح بما يفكر فيه، وعَيْشِ حياته بالطريقة التي يريدها، طالما أنه لا يؤذي أحدًا، ويحترم خصوصيات الآخرين، ولا ينتهك حدود حرّيّة غيره.. بيد أنه لا ينبغي أن تبقى الحرّيّة مجرّدَ قولٍ، بل يجب أن تجري في ربوع الحياة بطرق مختلفة بحسب الزمان والمكان؛ فعلى الرغم من وجود خطابات متقدّمة للغاية حول حقوق الإنسان والحريات في عالمنا المعاصر؛ إلا أنه من الواضح أن عديدًا من الدول المتقدّمة نفسها لم تصل بعدُ إلى المستوى المطلوب من الحريات؛ إذ يُلاحظ أن كثيرًا من القادة يمارسون الاستبداد تحت ستار الديمقراطية، ومع أن هؤلاء الأشخاص يتحدّثون عن الحرية في كلّ مناسبة تقريبًا، إلا أنهم -في الواقع- يعتبرون الحرية حكرًا عليهم فقط، بينما الحرمان والتسلّط جديرٌ بالآخرين، ولعل أخطر أنواع الاستبداد هو هذا النوع من الاستبداد المتواري تحت درع الديمقراطية.

ليس من الصواب قصرُ الاستبداد على فترات معينة، وعلى بلدان معينة؛ فلقد وُجِدَ منذ أن وُجِدَت البشرية، وسيظلّ موجودًا دائمًا، حتى وإن غيّر من شكلِه ونمطِه.. ومن المؤسف أنه يوجد في عصرنا العديد من الطغاة في بلدان مختلفة من العالم يتخذون القرارات ويُصدرون الأحكام بأنفسهم، ويضطهدون الآخرين بطريقة لا يقبلها أيّ نظامٍ قانوني، ويدمّرون القيم الإنسانية، لكن كثيرًا من الناس لا يدركون استبداد هؤلاء؛ لأننا بشكل عام دائمًا ما نبحث عن الطغاة والمتفرعنين في الماضي وفي الأوقات والبيئات التي لم تُذكر فيها الديمقراطية قط، كما أنّ عدمَ وجود معايير واضحة وملزمة لمن ينبغي أن يطلق عليه طاغية وديكتاتور يفتح السبيل أيضًا أمام الفراعنة المعاصرين، ولهذا السبب فإن عمليات الفساد البشرية هذه -التي يقودها الشيطان- تستمرّ في الإضرار بالإنسانية.

وكما ورد في السؤال، فإن آيات مختلفة من القرآن تركّز على الطغاة والمستبدّين أمثال فرعون والنمرود -حتى وإن لم يذكر الاسم بوضوح- وعلى إنكارهم وتكذيبهم للأنبياء، وتمرّدهم وعنادهم، والضغوط التي مارسوها ضدّ شعوبهم، ومختلف المظالم التي ارتكبوها.. وعند تلاوة هذه الآيات، يمكن أن يُرى بوضوح شديد موقفُهم غير الأخلاقي تجاه حرية العقيدة، وفرضُهم لرغباتهم الخاصة، وعنادُهم في ذلك.

إننا نضخّم -في كثير من الأحيان- من حجم الفراعنة والنماردة والمستبدين والطغاة بمختلف أنواعهم ممن عاشوا في الماضي؛ حتى إننا نرى طغاة عصرنا أخف أذًى منهم، لذلك لا نشعر تجاه المعاصرين بالغضب الذي نشعر به تجاه الغابرين.. دعْكَ من الغضب، فقد صار من المعتاد أن يرى البعضُ هؤلاء الطغاة كالملائكة أو مخلوقات مقدّسة غُسِلت بماء زمزم.. ألا ليتَ مقارنة تفصيلية تُعقَدُ بين الطغاة المذكورين في القرآن وطغاة اليوم من حيث كلامهم وأفعالهم! فإن أمكن إجراء مثل هذه المقارنة، فقد يظهر أن طغاة الماضي كانوا في بعض النواحي أكثر ديمقراطيةً من طغاة اليوم.

نعم، يحكي القرآن في آياتٍ كثيرةٍ قصصَ الأنبياء مثل: نوح وصالح وهود وشعيب وموسى عليهم الصلاة والسلام، ويُفسح المجال أيضًا للحوارات التي تدور بين الأنبياء والأقلية الأوليغارشية التي تهيمن على مصير المجتمع، وهناك نقطة لافتة للانتباه في هذه الحوارات؛ ألا وهي: أنه على الرغم من أن العديد من هؤلاء الطغاة سخروا من الأنبياء، ووجهوا لهم تهديدات مختلفة، ووجهوا إليهم اتهامات وشتائم شديدة، إلا أنهم لم يترددوا في الدخولِ في حوار معهم ومنحِهم الحقّ في الكلام، وعندما صرّح الأنبياء بأفكارهم ودعوا قبائلهم إلى الدين والإيمان وإلى الله؛ لم يُباغتوهم، ولم يعتقلوهم ويسجنوهم من فورهم، بل منحوهم الفرصة للتعبير عن أنفسهم بطريقة أو بأخرى، وقد ورد في العديد من الآيات، تحذيرات الأنبياء ونصائحهم لشعوبهم، وردودهم على ذلك.

ولكم إن شئتم، أن تخرجوا أمام الطغاة الذين ملكوا موقع الحكم، وسنّ القوانين وإنفاذها، والوصاية على المجتمعات، وحَاوِلوا التعبير عن أنفسكم، تُرى إلى أي مدى سيمنحونكم هذه الفرصة؟! فبهذه الطريقة ستتاح لكم الفرصة لمقارنة الحاضر بالماضي، إنني أرى أن أفعال طغاة الماضي تبقى هينة وبسيطة جدًّا في مواجهة الفظائع التي تُرتكب في أماكن كثيرة من العالم في عصرنا.

إن الحوارات التي دارت بين موسى عليه السلام وفرعون لافتةٌ للانتباه، فعلى سبيل المثال: خرج موسى عليه السلام أمام فرعون الذي يدّعي أنه إلهٌ، فقال له: ﴿قَدْ جِئْتُكُمْ بِبَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ فَأَرْسِلْ مَعِيَ بَنِي إِسْرَائِيلَ﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/105)، وفي مواجهة مثل هذا المطلب التفت فرعون والأقلية الأوليغارشية المحيطة به إلى قومهم، يسألونهم عن رأيهم؛ فيُقترَح جمعُ أمهر السحرة من مختلف مناطق المدينة، ويُوصَى بتحدّي موسى عليه السلام؛ إذ يخيّل إليهم أن المعجزات التي أظهرها موسى كانت مجرّد سحرٍ، ويبدأ فرعون التحدّي مقترِحًا عقدَ مناظَرَةٍ عمليّة هكذا بقوله: ﴿فَاجْعَلْ بَيْنَنَا وَبَيْنَكَ مَوْعِدًا لَا نُخْلِفُهُ نَحْنُ وَلَا أَنْتَ مَكَانًا سُوًى﴾ (سورة طَهَ: 20/58)، ومن الجدير بالملاحظة أنه يترك لموسى عليه السلام أمرَ تحديد الزمان والمكان، ويتيح له مثل هذه الفرصة ليتنافس مع السحرة في حضور الشعب.. علاوة على ذلك، فقد كان لموسى عليه السلام الحرية في أن يقول لهم علانيةً: ﴿وَيْلَكُمْ لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللهِ كَذِبًا فَيُسْحِتَكُمْ بِعَذَابٍ وَقَدْ خَابَ مَنِ افْتَرَى﴾ (سورة طَهَ: 20/61).

فهل يمكن أن يُقال: إن طغاةَ عصرِنا منفتحون على الحوار إلى هذا الحدّ، ويمكنهم أن يكونوا متسامحين أمام الناس والأحداث التي قد تضرّ بحكمهم؟ تفضلوا.. قفوا في حضرة أحدهم.. وحاولوا التعبير عن آرائكم باسم القيم الإنسانية والعالمية؛ فهل يمكنكم بسهولةٍ أن تقدموا الرسائل التي لديكم باسم الإنسانية؟! أم أنكم لن تستطيعوا ذلك؟!

نعم، لا ينبغي البحث عن الطغاة في الماضي فحسب؛ إذ يمكن العثور على العديد من المؤهلين للاستبداد في جميع الأوقات والمناطق، بدءًا من آلية النفس التي في داخلنا وصولًا إلى عبيد الغطرسة والمصالح الذين يحبون استعباد الآخرين، وستدركون هذا الخطر الكبير قطعًا عندما تدققون في الأمر بحساسية وفقًا لمعايير القرآن والسنة.

ويمكن القول: إن مشركي قريش -الذين مارسوا كلّ أنواع الاضطهاد والإيذاء ضدّ نبينا صلى الله عليه وسلم- كانوا أكثر ديمقراطية من طغاة عصرنا؛ لأنهم بحثوا لفترة طويلة عن طرق للحوار مع مفخرة الإنسانية بعد أن بدأ في نشر رسالته، وجاؤوه بعروضٍ مختلفة واستغلوا فُرصًا وبدائلَ مختلِفةً من أجل ثنيه عن دعوته.. وعلى الرغم من أن الرسالة التي جاء بها نبيُّنا صلى الله عليه وسلم قد وجهت ضربة قوية لأفكار الشرك في ذلك اليوم ومهدت الطريق لتغييرٍ جذريٍّ في عالم الشرك في ذلك العصر، إلا أنهم لم يهاجموها على الفور، بل حاولوا أولًا حلَّ القضية عبر الحوار؛ فذهبوا أكثر من مرة إلى “أبي طالب”، وقدموا له عروضًا مختلفة.. إنني لا أعتقد أن طغاة اليوم سيكونون متسامحين مع الأفكار والكيانات والتغييرات التي يعارضونها، حتى ولو بقدر ما كان أبو جهل وعتبة وشيبة وأبو سفيان الذي كان مشركًا في ذلك الوقت، إن مجرد ذكر مثل هذه التغييرات الجذرية يكفي لأن يدفع طغاة اليوم إلى الجنون.

قد لا يكون من الضروري أن تخرجوا أمام طغاة عصرنا وتقولوا شيئًا ما، أو حتى تفعلوا شيئًا ما، من أجل إثارة غضبهم.. فإذا كانوا يرونكم خصومًا محتمَلين أو أعداءً، فإنهم يعلنون الحرب عليكم فورًا، ويبحثون عن طرقٍ للتعدّي عليكم بأية وسيلة.. وعلى الرغم أنَّه من أهم قواعد القانون الثابتة ألا تستند العقوبات إلى الشبهات والاحتمالات بل إلى أحداث ثابتة بالدليل، وأن الأفعالَ التي لا تُوصَف بالجرم في القانون لا يُعاقَب عليها؛ إلا أن هذه القواعد لا تُلزِم الطغاة أبدًا، فإن عدم تبنّي فلسفتِهم يكفي لنيل عقابهم، في حين أنه إذا ما سُعي إلى معاقبة الناس وفقًا لأفكارهم، فلن يبقى على وجه الأرض إنسان إلا وسيُعاقب، وسيبدأُ أيُّ شخصٍ يستحوذ على القوة في مهاجمة أيِّ شخصٍ لا يقف في صفّه، ويبحث مظلومو اليوم وضحاياه عن فرصةٍ ليُذيقوا الطرف الآخر نفس المعاملة غير العادلة التي كان أذاقهم إياها.. لذلك لا تتوقف الفوضى في العالم، فالطغاةُ الذين لا يعترفون بالقانون والعدالة إنما هم بلاءٌ متسلّطٌ على الإنسانية جمعاء.

ولهذا السبب يجب على الإنسانية أن تكافح كلّ الطغاة وجميع الديكتاتوريين الذين يتنمرون علانية، والمنافقين الذين يخفون طغيانهم بالقيم الإنسانية العالمية، والفسادَ الاستبدادي المتدني العاجز حتى عن حماية شرف الاستبداد نفسه… لأنه لا ولن يتسنى تأسيس عالمٍ أكثر سلامًا وازدهارًا وحرية إلا من خلال القضاء على الاستبداد والظلم ومحوِه من على وجه الأرض.

Cuma Hutbesi: Bir Dua Dört Esas

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Soru: Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çokça tekrar ettiği: اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى “Allah’ım, Senden hidayet, takva, iffet ve gınâ istiyorum.”[1] duasında yer alan dört hususu izah eder misiniz?

Cevap: Öncelikle ifade etmek gerekir ki, bu duada yer alan hususların her biri, enbiya-i izâmın önemli birer sıfatıdır. Hatta denilebilir ki bu sıfatlar, onların lazım-ı gayr-i mufarıkı yani ayrılmaz birer vasfıdır. Onlar her yönüyle bütün mü’minler için rehber olduğuna göre, kendilerini insanlığa, hak ve hakikati anlatmaya adamış irşad ve tebliğ kahramanları da bu yüce vasıflara uygun hareket etmeli, dillerinin yanı sıra, hâl, tavır ve davranışlarıyla da, اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى demelidir.

1.Hidayet

Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) diline vird-i zebân ettiği bu duada talep edilen ilk husus olan hidayet; doğruyu görme, doğruyu duyma, doğruyu bulma ve doğruda sabitkadem olma demektir. Bu açıdan Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) duada ilk olarak hidayete yer vermesi çok önemlidir. Çünkü hidayet olmadan bir insanın doğruyu görmesi, hayatını doğruya göre programlaması mümkün değildir. Bu mümkün olmayınca da takva, iffet ve gınâdan bahsedilemez. Duada yer alan daha sonraki üç talebin elde edilmesi bir yönüyle hidayete bağlıdır.

Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sahiha’dır. Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci âyetinde, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Hidayet rehberidir müttakilere.”[2] beyanıyla Kur’ân’ın potansiyel olarak müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat çekilmiştir. Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan sonra beşinci âyette أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.”[3] buyrulmak suretiyle tekrar hidayete vurgu yapılmıştır. Ayrıca burada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı olarak takva sahibi olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Başta da ifade etmeye çalıştığımız gibi hidayet, peygamberlerin doğuştan mazhar oldukları temel karakterleridir. Çünkü Allah Teâlâ, çok önemli bir misyonla göndermiş olduğu o mualla zatların ileride bir kısım kendini bilmez densizler tarafından serrişte (bahane) edilecek davranışlarda bulunmalarına fırsat vermez. Bu açıdan Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) aleyhinde söylenilen sözler İsrailoğulları’nın bir iftirası olduğu gibi, Hazreti Nuh ve Hazreti Hûd (alâ nebiyyinâ ve aleyhimesselâm) gibi peygamberler aleyhinde söylenilen sözler de kavimlerinin birer iftirasından ibarettir. Aynı şekilde İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında hidayet dairesi dışında söylenilen uygunsuz sözler hem kendini bilmezliğin bir ifadesi hem de Arş’ı titretecek büyük bir iftiradır.

Söz buraya gelmişken, وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى[4] âyet-i kerimesiyle ilgili bir kısım teologlar tarafından dile getirilen bir yorumun yanlışlığını ifade etmek istiyorum. Onlar bu âyet-i kerimeyi, “Allah, Seni dalâlet içinde buldu ve hidayete erdirdi.” şeklinde izah ediyor, burada yer alan ضَۤالًّا lafzına, hidayetin zıddı bir mânâ veriyorlar. Buradan yola çıkarak da peygamberlik nuruyla serfiraz kılınıp ufkunun aydınlanacağı âna kadar –hâşâ ve kellâ– İki Cihan Serveri Hazreti Muhammed Mustafa Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dalâlet içinde yaşadığını iddia ediyorlar. İşin doğrusu, O’na böyle bir dalâlet nispetinde bulunan bir insan, –Allah hidayet buyursun– kendisi dalâlet içinde demektir.

Kur’ân-ı Kerim, Necm Sûresi’nde, مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى “Sahibiniz (Hazreti Muhammed Mustafa aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), hiçbir zaman dalâlet ve sapıklığa düşmedi, hiçbir zaman aşırılık, taşkınlık ve ölçüsüzlüğe girmedi.”[5] buyurmuştur. Âyet-i kerimede geçen ve Allah Resûlü’nün dalâlete düşmediğini bildiren مَا ضَلَّ fiili, mâzi sigasıyla geldiği için, O’nun hayat-ı seniyyelerinin hep hidayet üzerine geçtiği ifade edilmiş oluyor.

O hâlde zahiren birbirine zıt gibi görünen bu iki âyet-i kerimenin arasını telif etmek için “dalâlet” kelimesinin farklı anlamlarına bakmak gerekmektedir. Dalâletin bir anlamı, “yürünen doğru yoldan ayrılma, sapma” olsa da, onun diğer anlamı, “değişik yollar karşısında doğru yolun ne olduğunu kestirememe ve bu konuda tereddüt yaşama demektir”. İşte “dalâlet” kelimesi, Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) nispet edildiğinde anlaşılması gereken bu ikinci mânâdır. Semavî nurun ulaşacağı âna kadar O (sallallâhu aleyhi ve sellem), farklı yollar karşısında tereddüt yaşamış, doğru yolu bulma adına cehd ü gayret sarf etmiş, bununla da bir yönüyle geleceğine ait çok önemli blokajlar oluşturmuştur.

Ayrıca وَوَجَدَكَ ضَۤالًّا فَهَدٰى âyet-i kerimesinden Nebiler Nebisi’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy esnasında yaşamış olduğu dehşet, kalak ve heymân da kastedilmiş olabilir. Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), böyle semavî bir sürprizle karşılaşınca, ciddi bir şok yaşamış, ne yapması gerektiğini anlayamamış olabilir. Buna rağmen o muhteşem fetanet, dengeli ve oturaklaşmış bir kadın olan Hazreti Hatice Validemiz’e (radıyallâhu anhâ) gelip içini dökmüştür. O da öncelikle genel karakteri itibarıyla Allah Resûlü’nü değerlendirmiş, O’nun yüce ahlâkını ifade etmiş, sonra Allah’ın O’nu yalnız bırakmayacağını söylemiş, ardından da O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) alıp bir Hıristiyan âlimi olan amcazadesi Varaka İbn Nevfel’e götürmüştür.

Öyleyse Duhâ Sûresi’nde yer alan bu âyet-i kerimenin mânâsını şu şekilde anlayabiliriz: “Sen belli dönemde Cennet nedir, Cehennem nedir bilmiyordun. İnsanların genel ahvali karşısında kıvranıp duruyordun fakat onlar için ne yapacağını bilemiyordun. Hazreti İbrahim’in (aleyhisselâm) dininden geriye kalan şeylerin Sana ifade ve ifâza ettiği bazı mânâlarla bir kısım şeyler sezsen bile, her şeyi yerli yerine koyma mevzuunda kesin bir karar verecek durumda değildin. Allah (celle celâluhu), göndermiş olduğu semavî vahiy ile Senin bu hayret ve tereddüdünü izale etti ve Sana doğru yolu gösterdi.”

Peygamberlerin sahip olduğu hidayet sıfatıyla alâkalı üzerinde durulması gereken ayrı bir husus da şudur: Şûra Sûresi’nde, وَإِنَّكَ لَتَهْدِۤي إِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ “Sen gerçekten insanları doğru yola hidayet edersin.”[6] buyrulmak suretiyle, kendisi hidayet üzere olan Allah Resûlü’nün, aynı zamanda bu konuda bir rehber olduğu ifade buyrulmuştur. Hidayette olan peygamberler, Allah’ın (celle celâluhu) izniyle, aynı zamanda insanları da hidayete sevk eder, bu konuda insanlara rehberlik yapar, yol gösterir, onların önünü açar ve onları hidayetle tanıştırırlar. Cihad ve irşad konusundaki genel tariflerimiz çerçevesinde ifade edecek olursak onlar, insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek kalblerin Allah’la buluşmasını sağlarlar. Elbette ki ilâhî nurun, muhatapların içinde bir meşale hâlinde yanması Allah’a ait bir icraat-ı sübhaniyedir.

2.Takva

Rehber-i Ekmel Efendimiz’in (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) duasında ikinci husus olarak zikredilen “takva”yı, “Allah’ın (celle celâluhu) emirlerini yerine getirip haramları ve kebâiri (büyük günahlar) terk ederek O’nun gazabı ve azabından korunma cehdi” olarak tarif edebiliriz. Vâkıa, hidayette dereceler olduğu gibi takvada da dereceler vardır. Başta, farzları yapıp, haramlar ve kebâirden kaçınmak ile girilen yer, takvanın koridorudur. Daha sonra şüpheli şeylerden uzak durup haramların semtine sokulmamakla takva kapısından içeriye adım atılır. Ardından bir kısım mubahları, “şüphelidir” mülâhazasıyla terk etmek suretiyle de asıl takvaya ulaşılmış olunur. Ayrıca kâmil mânâda takvanın ancak şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle yerine getirme gayretiyle beraber şeriat-ı fıtriye kanunları dediğimiz Cenab-ı Hakk’ın kâinatta koymuş olduğu kanunlara riayetle elde edileceğinin de unutulmaması gerekir.

Bir mü’minin, hidayetten ve hidayet rehberi sayılan Kur’ân ve Sünnet’ten tam istifadesi işte bu seviyedeki bir takvaya bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında hidayet ile takva âdeta ikiz kardeş gibidir. Takvaya ulaşma hidayete bağlı olduğu gibi, Kur’ân ve Sünnet’in ortaya koyduğu sistemi doğru anlama, onun ruhunu, ulviyet ve azametini kavrama da takvada derinleşmekle mümkündür.

3.İffet

Duada üçüncü olarak zikredilen iffet ise, insanın namusunu koruma konusunda hassas yaşaması, gözünün bağını iyi kullanması, kulağına mukayyet olması, dilini gerektiği yerde kullanması, kimseye el açmaması, hâsılı her hâlinde ve fiilinde haya ve edep dairesinde bulunması demektir. Eğer fertler iffetli olursa, toplum da iffetli olacaktır. Yoksa fertleri günahkârlardan oluşan bir toplum iffetli olamaz. İffetini kaybeden bir toplumda ise hırsızlık, kapkaç, rüşvet, yalan ve hortumlama gibi türlü türlü mefsedet ve mesâviler baş gösterir. Küçükler küçükçe, büyükler de büyükçe çalıp çırpmaya, hırsızlık ve yolsuzluk yapmaya başlar.

Kur’ân-ı Kerim, bir âyet-i kerimede iffet kahramanlarını يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَۤاءَ مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُمْ بِسِيمَاهُمْ لَا يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا “İffet konusunda olabildiğine hassas hareket ettiklerinden ötürü, onların gerçek hâllerini bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Ey Resûlüm! Sen onları simalarından tanırsın. Onlar yüzsüzlük ederek halktan bir şey istemezler.”[7] ifadeleriyle onların, aç-susuz, yurtsuz-yuvasız kalma pahasına yine de tekeffüf ve tese’ülde (el açıp dilencilik yapma) bulunmadıklarını haber vermiştir ki, hakikaten alınlarından öpülesi insanlardır onlar. Bununla beraber şunu da ifade etmeliyiz ki İslâm, muhtaç durumda bulunan insanların, bellerini doğrultacak kadar başkalarından bir şey istemelerine cevaz vermiştir.

4.Gınâ

Allah Resûlü’nün duasında yer alan dördüncü husus ise gınâdır ki, bunun da iki mânâsı vardır. Bunlardan birincisi gönül zenginliği, istiğna; diğeri de helâlinden kazanarak maddeten zengin olma demektir. Bunların ikincisini istemede de bir mahzur yoktur. Çünkü dünya nimetleri yerli yerinde kullanılabildiği takdirde, imanı, ibadet ü taat düşüncesini destekleyici önemli birer faktör olabilir. Fakat maddî zenginlik istenirken bunun helâlinden olmasına âzamî dikkat edilmeli, böyle bir zenginliğin hakkını verme konusunda asla cimriliğe düşülmemeli, gönlün mala mülke kapılmasına müsaade edilmemeli, mal ve servetin Allah’ın (celle celâluhu) bir lütfu olduğu unutulmamalı, elde edilen imkânlara bakıp “Bunu ben kendi bilgi ve maharetimle elde ettim.” demek suretiyle Karun’un düştüğü çukura yuvarlanmamaya dikkat edilmelidir.[8]

Bu hususlara riayet edildiği takdirde Cenab-ı Hak’tan servet istemekte bir mahzur yoktur. Ayrıca Nebiler Serveri Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) dualarında, başka bir kısım hususların yanında açlık[9] ve fakirlikten[10] de Allah’a sığınmıştır. Çünkü böyle bir duruma maruz kalan insan, hâlinden şikâyet edebilir veya dilenciliğe düşebilir.

Bu açıdan denilebilir ki zenginlik talebi karşısında İslâm dininin olumsuz, yasaklayıcı bir tavrı olmamıştır. Belki burada dikkat edilmesi gereken mesele, kenz yapmamak, şahsî servet ve istikbal için para ve mal stoklamamaktır. Zira kenz yapıp da ondan infakta bulunmayan insanların su-i âkıbetleri Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’da şöyle gözler önüne serilmiştir: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda infak etmeyenlere can yakıcı bir azabı müjdele!”[11] Evet, burada hazineler oluşturan, stok üstüne stoklar yapan, çok defa bu stoklarını tefecilikte kullanan, hatta fırsat kollayarak yerine göre ekonomiyle oynayan, bütün bunları yaparken Allah korkusu, ahiret düşüncesi olmayan insanlar, canlarını yakacak bir azapla müjdelenmiştir. Aslında insan, elindeki servetini yerli yerinde kullansa, gerçek bir müjdeye mazhar olabilir. Fakat onlar ellerindeki serveti yanlış yerde kullanmalarından ötürü bu müjdeyi, kendi elleriyle acıklı bir azap müjdesine çevirmişlerdir.

Müteakip âyet-i kerimede ise onların Cehennem’de maruz kalacakları azap şekli detaylandırılarak haber verilmiştir: يَوْمَ يُحْمٰى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوٰى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنُوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هٰذَا مَا كَنَزْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ فَذُوقُوا مَا كُنْتُمْ تَكْنِزُونَ “O azap günü, dünyada iken biriktirilip yığılan altın ve gümüşler, Cehennem ateşinde kızdırılır kızdırılmaz sahiplerinin alınları, yanları ve sırtları bunlarla dağlanır: ‘İşte’ denir kendilerine, ‘bunlar, nefisleriniz için yığıp biriktirdiğiniz altın ve gümüşlerdir. Şimdi tadın bakalım o durmadan yığıp biriktirdiğiniz şeyleri!’”[12]

Allah yolunda harcamak için biriktirilen servet ise böyle bir kenzden farklıdır. Evet, i’lâ-yı kelimetullah yolunda kullanmak, dünyanın farklı yerlerinde okullar, üniversiteler açmak, kendi değerlerimizi insanlığa duyurmak gibi hayırlı niyetlerle kazanılan servet farklı değerlendirilmelidir. Hatta insanlar bu gaye-i hayali gerçekleştirmek için servet sahibi olmaya teşvik edilmelidir.

İffetli ve müstağni yaşamayla Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinden istifade etme, Kur’ân-ı Kerim’in emirleriyle de telif ve tevfik edilebilir. Mesela وَابْتَغِ فِيمَۤا اٰتَاكَ اللهُ الدَّارَ الْاٰخِرَةَ وَلَا تَنْسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın Sana verdiği her şeyde ahiret yurdunu ara, onu izle ve sürekli o yolda yürü; bu arada dünyadan da nasibini unutma!”[13] âyet-i kerimesinde, ahiretin yanında dünyaya ne kadar teveccüh edilmesi gerektiğine de işaret edilmektedir.

Bütün bunların yanında asıl önemli olan husus, insanın kendi ruhunda müstağni olmasıdır. Enbiya-i izâm hep bu istiğna duygusuyla yaşamışlardır. Onlar, yaptıkları tebliğ vazifesi karşılığında bir beklentiye girmemiş, insanlardan hiçbir şey istememişlerdir. Onlar, mesajlarını kavimlerine ulaştırma adına onca meşakkat ve sıkıntıya katlanmış fakat bunun karşılığında kimseden bir ücret ve mükâfat talebinde bulunmamışlardır. Zira onlar, bütün beklentilerini Allah’a (celle celâluhu) bağlamışlardır. Bu açıdan onların kavimlerine karşı kullandıkları en önemli ve en müessir dinamiğin istiğna olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü böyle bir duruş, muhataplar açısından oldukça inandırıcıdır. İşte bir insanın yapmış olduğu vazife karşılığında dünyevî bir beklentiye girmemesi, makam ve mansıp gibi taleplerde bulunmaması ve mükâfatını sadece Allah’tan beklemesi gınânın (gönül zenginliği) farklı bir derinliğidir.

Bununla birlikte herkes, Cenab-ı Hakk’ın kendisi hakkındaki takdirine razı olmalı ve maddî konularda, dünyevî meselelerde asla hırs göstermemelidir. Zira bazı kişiler hakkında kader-i ilâhî tarafından takdir edilen fakirlik daha hayırlı olabilir. Kim bilir onların servete karşı zaafı olduğundan, elde edecekleri böyle bir servet Karun gibi kendilerini baş aşağı Cehennem’e yuvarlayabilir. Bu açıdan da her zaman hakkımızdaki takdir-i ilâhîye rıza göstermemiz gerekir.

[1]   Müslim, zikr 72; Tirmizî, daavât 74; İbn Mâce, dua 2.

[2]   Bakara sûresi, 2/2.

[3]   Bakara sûresi, 2/5.

[4]   Duhâ sûresi, 93/7.

[5]   Necm sûresi, 53/2.

[6]   Şûrâ sûresi, 42/52.

[7]   Bakara sûresi, 2/273.

[8]   Bkz.: Kasas sûresi, 28/78.

[9]   Bkz.: Ebû Dâvûd, vitr 32; Nesâî, istiâze 19, 20.

[10] Bkz.: Buhârî daavât 38, 43, 44, 45; Müslim, zikr 49, 61.

[11] Tevbe sûresi, 9/34.

[12] Tevbe sûresi, 9/35.

[13] Kasas sûresi, 28/77.

***

Not: Bugün mescidimizde okunan Cuma Hutbesi Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız kitabından “Bir Dua Dört Esas” makalesinin ihtisarıdır.

Günümüzün Firavunları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Firavun ve Nemrut gibi tiranların anlatıldığı âyet-i kerimelerin günümüz yöneticilerine verdiği mesajlar nelerdir? Halkına değer vermeyen başına buyruk liderlerin Firavunlara ait vasıfları taşıdığı söylenebilir mi?

Cevap: Siyaset sahasında günümüzün en büyük problemlerinden biri, siyasilerin ağızlarından çıkan sözlerle ortaya koydukları icraatların birbirinden çok farklı olmasıdır. Dünyanın pek çok ülkesinde liderler halklarına büyük vaatlerde bulunuyor; demokrasiyi, ifade hürriyetini, eşitliği dillerinden düşürmüyorlar. Fakat ne yazık ki pek çoğunun fiilleri, ağızlarından çıkanı yalanlıyor. Bir liderin demokrat, cumhuriyetçi, düşünce ve vicdan hürriyetine saygılı olup olmadığını sadece sözlerinde aramak çoğu zaman yanıltıcı olur. Söylediklerinde ne kadar samimi ve doğru sözlü olduklarını anlamak için uygulamalarına bakmak gerekir. Acaba onların idarede oldukları ülkelerde/toplumlarda insanlar istedikleri gibi düşünüp, düşüncelerini özgürce ifade edebiliyorlar mı? İnandıkları değerleri herhangi bir baskı ve kısıtlamayla karşılaşmadan diledikleri gibi yaşayabiliyorlar mı? Bunu sorgulamak lazımdır.

Günümüzde dünyanın pek çok ülkesinde temel hak ve özgürlüklerin önemi üzerinde durulmakta ve bunların savunuculuğu yapılmaktadır. Hürriyet, gerçekten çok önemlidir. İnsan her mevzuda hür olmalıdır. Kimseye zarar vermedikten, başkalarının alanına saygılı olduktan ve diğer insanların hürriyet sınırını ihlâl etmedikten sonra istediği gibi düşünebilmeli, düşündüklerini istediği gibi konuşabilmeli, hayatını istediği gibi yaşayabilmelidir. Özgürlük sözde kalmamalı, zaman ve zemine bağlı olarak farklı şekillerde hayatın içine de akmalıdır. Günümüz dünyasında insan hak ve özgürlükleri konularında çok ileri söylemler olsa da pek çok gelişmiş ülkenin dahi henüz istenilen seviyeyi yakalayamadığı görülmektedir, birçok liderin demokratik görünüm altında tiranlık yaptığına şahit olunmaktadır. Bu insanlar hemen her vesileyle hürriyetten bahsetseler de, aslında hürriyeti sadece kendilerine has görüyor, başkalarına ise mahrumiyetleri, mahkumiyetleri reva görüyorlar. Belki de tiranlığın en tehlikeli olanı, demokrasi zırhı altına gizlenen bu türlü bir tiranlıktır.

Tiranlığı belli dönemlerle, belli ülkelerle sınırlandırmak doğru olmaz. O, neredeyse insanlık var olduğu günden bu yana vardır ve şekil ve kalıp değiştirerek de olsa hep var olmaya devam edecektir. Maalesef günümüzde dünyanın farklı ülkelerinde kendi kendine kararlar alıp hükümler veren, hiçbir hukuk sisteminin reva görmeyeceği şekilde başkalarını ezen, insanlığa ait değerleri yakıp yıkan yığınla tiran var. Ama pek çok insan, bunların tiranlığının farkında değil. Zira genel olarak tiran ve firavunları hep geçmişte ve demokrasinin hiç telaffuz edilmediği zaman ve zeminlerde ararız. Kime tiran ve diktatör deneceğine dair herkesçe hüsnükabul gören net ve bağlayıcı kriterlerin olmayışı da modern firavunların önünü açıyor ve işte bundan dolayı, şeytanın güdümünde hareket eden bu insan bozmaları, insanlığın başına bela olmaya devam ediyor.

Soruda da ifade edildiği üzere Kur’ân’da, muhtelif ayet-i kerimelerde Firavun ve -ismi sarih olarak zikredilmese de- Nemrut gibi müstebit ve zorbalar üzerinde durulur; onların, peygamberleri yalanlama ve inkârlarına, temerrüt ve inatlarına, halklarına karşı uyguladıkları baskılara, yaptıkları çeşit çeşit zulümlere yer verilir. Bu âyetler okunduğunda onların inanç özgürlüğü karşısındaki vicdansız tutumları, kendi isteklerini dayatmaları ve bunda inatları çok net görülmektedir.

Çoğu zaman, geçmişte yaşamış firavunları, nemrutları, değişik türden tiranları gözümüzde büyütürüz de kendi devrimizin tiranları bize sanki daha hafifmiş gibi gelir. Dolayısıyla onlara duyduğumuz öfkeyi bunlara duymayız. Hatta öfke duymak şöyle dursun, -bazıları açısından- o tiranları sütten çıkmış ak kaşık gibi görmek, zemzemle yıkanmış kutsal bir varlık olarak kabul etmek âdiyattan olur. Keşke Kur’ân’da portresi çizilen tiranlarla günümüzün tiranlarının detaylı bir karşılaştırması yapılabilse, söz ve icraatlarıyla mukayese edilebilselerdi! Böyle bir çalışma yapılabilseydi, muhtemelen geçmişte yaşamış tiranların bugünün tiranlarına göre bazı yönleri ile çok daha demokrat oldukları görülecekti.

Evet, Kur’ân-ı Kerim, birçok âyet-i kerimede Hz. Nuh, Hz. Salih, Hz. Hûd, Hz. Şuayb, Hz. Musa gibi peygamberlerin kıssalarını anlatır ve bu kıssalarda peygamberler ile toplumun kaderine hâkim olan oligarşik azınlık arasında geçen konuşmalara yer verir. Bu diyaloglarda dikkat çeken şöyle bir husus vardır: O tiranların pek çoğu, her ne kadar peygamberlerle alay etseler, onlara farklı tehditler yöneltseler, ağır itham ve hakaretlerde bulunsalar da, onlarla diyaloğa girmekten, onlara da söz hakkı vermekten kaçınmamışlar. Peygamberler kendi fikirlerini ortaya koyduklarında, kavimlerini dine, imana, Allah’a çağırdıklarında hemen üzerlerine çullanıp tepelerine binmemiş, derdest edip onları hapse atmamışlar. Şöyle böyle onlara kendilerini ifade etme imkânı vermişler. Birçok âyette, peygamberlerin kavimlerine yönelik ikaz ve nasihatlerine, onların da buna mukabil cevaplarına yer verilmiştir.

İsterseniz günümüzde emretme, kanun koyma, kanunları uygulama mevkiini ihraz etmiş ve toplumlar üzerinde vesayet kurmuş tiranların karşısına çıkın ve kendinizi ifade etmeye çalışın, size ne kadar o imkânı tanıyacaklar? Böylece günümüzdekilerle geçmiştekileri kıyaslama imkânı elde etmiş olursunuz. Kanaatimce geçmişin tiranlarının yapıp ettikleri, günümüzde dünyanın pek çok yerinde ortaya konan mezalim karşısında çok yumuşak kalır.

Hz. Musa (a.s.) ile Firavun arasında geçen diyaloglar oldukça dikkat çekicidir. Mesela Hz. Musa, kendini ilâh gören Firavunun karşısına çıkarak ona şöyle der: “Size Rabbinizden çok açık bir delille, bir burhanla geldim. Bırak İsrailoğullarını alıp buralardan gideyim!” (Â’raf 7/105) Böyle bir talep karşısında Firavun ve çevresindeki oligarşik azınlık, kavimlerine döner ve onların görüşünü sorarlar. Onlar da şehrin farklı yerlerinden usta sihirbazların toplanmasını ve Hz. Musa’ya meydan okunmasını tavsiye ederler. Kendi akıllarınca Hz. Musa’nın gösterdiği mucizelerin bir sihirden ibaret olduğunu göstereceklerdir. Firavun, “Şimdi sen, (insanların gelmesine müsait) uygun bir yerde, sana da bize de uyacak bir buluşma vakti tayin et!” (Tâhâ 20/58) sözleriyle bir müsabaka/münazara teklif ederek meydan okur. Dikkate şayan şekilde, zaman ve zemin tespitini de Hz. Musa’ya bırakır ve onun, halkın huzurunda sihirbazlarla yapacağı böyle bir müsabakaya fırsat tanır. Üstelik Hz. Musa, onların yüzüne, “Yazık size! Allah hakkında yalan uydurmayın, yoksa O size öyle bir azap gönderir ki kökünüzü keser. Allah hakkında yalan uyduran, muhakkak perişan olur.” (Tâhâ 20/61) diyecek bir hürriyete sahiptir.

Günümüz tiranlarının bu ölçüde diyaloğa açık oldukları, kendi saltanatlarına zarar verme ihtimali olan şahıs ve olaylar karşısında bu kadar müsamahalı davranabilecekleri söylenebilir mi? Buyurun, onlardan birinin huzuruna çıkın ve insanî ve evrensel değerler adına fikirlerinizi dile getirmeye çalışın; insanlık adına sahip olduğunuz mesajları rahatlıkla sunabilecek misiniz, sunamayacak mısınız?

Evet, tiranları sadece geçmiş devirlerde aramamalı. Kendi içimizdeki nefis mekanizmasından, kibrinin ve menfaatlerinin kölesi olduğundan dolayı başkalarını kendine kul köle etme sevdasında olanlara kadar bir çok tiran adayı her zaman ve zeminde bulunabilir. Kur’ân ve hadis ölçülerine göre titizlikle tetkikler yaptığınızda bu büyük tehlikeyi fark edeceksiniz.

Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) her tür eza ve cefayı reva gören Kureyş müşriklerinin bile günümüzün tiranlarından daha demokrat oldukları söylenebilir. Zira onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu mesajını yaymaya başladıktan sonra uzun süre diyalog yolları araştırmış, O’nu davasından vazgeçirme adına farklı tekliflerle gelmiş, farklı alternatifleri değerlendirmişlerdir. Efendimiz’in getirdiği mesaj, o günün şirk düşüncelerine kökten bir darbe indirmesine, o devrin müşrik dünyasında radikal bir değişimin yolunu açmasına rağmen hemen saldırıya geçmemiş, önce diyalogla meseleyi halletmeye çalışmışlardır. Kaç defa Ebû Talib’in ayağına giderek farklı teklifler sunmuşlardır. Ben, günümüzün tiranlarının, karşı geldikleri fikirlere, oluşumlara, değişimlere Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, -o gün için müşrik olan- Ebu Süfyan kadar bile müsamahalı davranacaklarını düşünmüyorum. Bu tür radikal değişimlerin sözünü etmek bile bugünün tiranlarını çıldırtmaya yeter. 

Günümüz tiranlarının hışmına uğramak için karşılarına çıkıp bir şey demenize, bir şey yapmanıza bile çok defa gerek olmayabilir. Şayet sizi potansiyel olarak muhalif veya düşman görüyorlarsa, size karşı hemen ilân-ı harp ediyor ve bir şekilde hakkınızdan gelme yollarını arıyorlar. Her ne kadar cezaların ihtimallere değil gerçekleşmiş olaylara bina edilmesi ve kanunda suç olarak belirlenmemiş fiillerin cezalandırılamayacağı çok önemli birer hukuk kuralı olsa da, bu kurallar tiranları hiçbir zaman bağlamıyor ve onların dünya görüşlerine sahip olmamak, cezalandırılma adına yetiyor, artıyor da. Hâlbuki insanlar düşüncelere göre cezalandırılmaya kalkılırsa, yeryüzünde ceza almadık insan kalmaz. Gücü eline geçiren herkes, kendi safında yer almayan herkese saldırır. Bugünün mazlum ve mağdurları, kendilerine yapılan haksız muamelelerin aynısını karşı cepheye tattırmak için fırsat kollar. Dolayısıyla dünyada hercümerçlerin ardı arkası kesilmez. Nitekim hak hukuk tanımayan tiranlar öteden beri insanlığın başına hep belâ olagelmiştir.

İşte bu sebepledir ki insanlık bütün tiranlarla mücadele etmelidir. Hem açıktan zorbalık yapan diktatörlerle hem tiranlığını evrensel insanî değerlerle kamufle eden münafık tiplerle hem de tiranlığın bile haysiyetini koruyamayacak kadar alçalan tiran bozmalarıyla… Zira daha huzurlu, daha müreffeh ve daha özgür bir dünya ancak istibdat ve zorbalığın yeryüzünden kökünün kazınmasıyla olacaktır.

***

Not: Bu yazı, 8 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

عشق الصحابة للتبليغ

Herkul | | العربية

على الإنسان أن يؤمن بداية بحقيقة الرسالة التي يبلغها للآخرين وضرورتها وأهمّيتها، ويصدّق بها من صميم قلبه؛ حتى تؤتي هذه الدعوةُ ثمارها، وتلقى حسنَ القبول.. وهذا الأمرُ من أكبر العوامل التي جَعلت للحقائق السامية صدًى في القلوب خلال وقت يسير، لا سيما تلك التي بلغها الرسول صلى الله عليه وسلم وطبقها، وأخذها عنه أصحابه الكرام رضوان الله عليهم وبلغوها للآخرين بعد أن امتثلوها تمامًا، لقد كانوا يؤمنون إيمانًا يقينيًّا بالدين الذي يمثلونه ويبلّغونه أكثر من إيمانهم بمجيء الغد بعد اليوم أو بشروق شمس اليوم التالي بعد غروبها اليوم، لم يساوِرْ سادتَنا الصحابةَ رضوان الله عليهم أدنى شكّ فيما وعدهم الله تعالى ورسوله صلى الله عليه وسلم، فقد كانوا يؤمنون بالله وملائكته وكتبه ورسله واليوم الآخر أكثر من إيمانهم بأنّ حاصل جمع اثنين مع اثنين يساوي أربعة.

لا شك أن المرء يُجازَى في الآخرة على إيمانه أو إنكاره، فمن يؤمنون بالرسالة التي بلّغها مفخرةُ الإنسانية صلى الله عليه وسلم للبشرية؛ بنعيم الجنة والسعادة الأبدية مبشَّرون، ولمشاهدة جمال الحق تعالى مرشَّحون، وإلى أفق الرضا الإلهي يسيرون.. وهذا السير منهم بهذه الأحوال في الدنيا يشبهُ رحلةَ صعودٍ نحو العالم الملكوتي.. أما عاقبة الذين سلكوا طريق الإنكار فهو التردي إلى أسفل سافلين، والتعرض للخسران المبين، وتذوّق العذاب الأليم.

لقد كان سادتنا الصحابة رضي الله عنهم يوقنون بمجازاة الإيمان والكفر في الآخرة، وكان يحدوهم شوقٌ عارمٌ للأخذ بأيدي الإنسانية إلى طُرق الخير، فكانوا في حرصهم على التبيلغ يقتدون بسيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم الذي كان يواسيه ربُّه بقوله سبحانه وتعالى: ﴿فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا﴾ (سورة الْكَهْفِ: 18/6).

أجل، لقد كاد سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ومن بعده أتباعه الصادقون حسب مراتبهم؛ أن يهلكوا أنفسهم حتى يرقى الناس إلى أعلى الكمالات، ويفوزوا بالجنة، ويُتوِّجوا نعيمَهم الأخروي بالرضا والرضوان.

أما نحن فمع الأسف فقدنا هذا الشعور والحرص على التبليغ والاشتياق له، ولم يعد يحدونا هذا الشوق العارم لتبليغ الحقّ والحقيقة إلى الآخرين، ولا تذهب نفسنا حسرات على الذين انغرزوا في مستنقعات الكفر والضلال، بل ذهب الأمر بالكثيرين إلى أن قالوا: “لماذا تهلكون أنفسكم من أجل التبليغ عن الله سبحانه وتعالى، فلقد خلق الله جهنم ليدخلها بعض الناس!” وأغلب الظن أن القائلين بذلك لا يعلمون ماهية جهنم، ولا يدرون ما الذي يخسره من يضيّع إيمانه، ولا يدركون معنى الخلود والخسران الأبدي؛ فليس من الجدير بإنسان يتحلّى بإيمان كامل وقلب سليم وعقل رشيد ألا يكترث ولا يبالي بحال البشرية التي سقطت في دوامة الكفر، وما زالت تتخبّط وتنتفض داخلها.

وهكذا فما جعل الصحابة رضوان الله عليهم متميّزين عن غيرهم هو فهمهم العالي، وحساسيّتهم الشديدة تجاه هذه المسألة.. فقد كانوا ينظرون بعينٍ إلى الجنة، فيرون أنها ليست بالمكان الذي يجدر التضحية به، وينظرون بعينٍ أخرى إلى جهنم فيحاولون مدّ يد العون إلى الآخرين عسى ألا يسقِط اللهُ أحدًا في نارها! كانت لديهم غاية سامية وهدف نبيل، وكأنهم كانوا يعيشون لهذه الغاية فقط، وهو ما يمكن أن نطلق عليه “غاية الإحياء”، فهؤلاء كانوا يعيشون من أجل غيرهم، وليس من أجل أنفسهم، يعيشون من أجل إحياء الآخرين، ويبذلون التضحيات حتى يحيا الآخرون، ولو لزم الأمر أقبلوا على الموت في هذا السبيل فرحِين مستبشِرين، فلا معنى عندهم لحياةٍ لا تزيّنها هذه الغاية، فهم يرون أن مَن حُرموا هذه الغاية يشبهون القبور المتحركة.

إنّ المولى سبحانه وتعالى عندما أرسل مفخرةَ الإنسانية صلى الله عليه وسلم بالرسالة؛ كأنه أرسل معه أناسًا على استعدادٍ تامّ لتقبّل هذه الرسالة الإلهية بكلِّ صدقٍ وإخلاصٍ، والعمل على نشرِها في بقاع العالم.. وإلا كيف يمكن تفسير موقف أمّنا السيدة خديجة، وسيدنا أبي بكر، وسيدنا عمر، وسيدنا عثمان، وسيدنا علي، وغيرهم من السابقين الأولين رضي الله عنهم أجمعين! ففي الوقت الذي كان فيه الوحي يتنزّل ببضع آيات على صاحب الرسالة لم يتردّد هؤلاء في تقبّل الرسالة التي جاءهم بها النبي صلى الله عليه وسلم، وحرصوا على تبليغها للآخرين..

فعندما نزل الوحيُ أوَّلَ ما نزل، أخبر عليه الصلاة والسلام زوجَه السيدة خديجة رضي الله عنها، فردّت عليه بكلماتٍ تعكس بحقٍّ إدراكَها الواعي وفهمها العميق.. وإيمانُ سيدنا أبي بكر رضي الله عنه بمجرّد سماعه بالرسالة المحمدية دون تردّدٍ، وتبنّيه الدعوة وحرصُه عليها بكلّ طاقتِهِ؛ ليس بالأمر الذي يُستهان به.. ولم يختلف موقف غيرهم من السابقين الأولين عن موقف هؤلاء، فبعد أن تبوّأ كلُّ واحدٍ منهم مكانه خلف سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم ارتقوا -بشكلٍ مذهلٍ- ارتقاء عموديًّا. أجل، كأن الله تعالى لما أرسل الإنسان الكامل صلى الله عليه وسلم بالرسالة التي ستغيِّر لون العالم وشكله وزخارفه؛ أعدَّ أصحابه وبَرْمَجَهُم على هذا الأمر حتى يتسنّى لهم مساعدته والوقوف بجانبه، وقد ترك إيمانُهم العميق وتسليمُهم التام وتوكّلُهم الكامل تأثيرًا مختلفًا في نفوس المخاطَبين.

وكان لانصباغ هؤلاء الصحابة رضوان الله عليهم أجمعين في جوّ النبي صلى الله عليه وسلم بعد أن خرجوا للتو من الجاهلية أثرٌ كبير في أن يصبحوا أبطالَ عرفانٍ ورجالَ قلبٍ وروحٍ قادرين على إرشاد الإنسانية خلال مدة وجيزة.. فمن تشاركوا معه نفس المكان، وتنفّسوا أجواءه، وشهدوا سلوكه وأفعاله ونظراته ومواقفه، لم يحدث أن رصدوا ولو كذبةً واحدةً في كلّ أقواله وأفعاله وأحواله.. لقد كان صلى الله عليه وسلم بأحواله وأفعاله يبعث الثقة والطمأنينة في نفوس مخاطبيه، فلمّا انصبغ هؤلاء بفكره ومشاعره ارتقوا معنًى وروحًا خلال زمنٍ يسيرٍ، ولا غرابة في ذلك فمن المتعذّر أن يدخل أحدٌ في أجوائه ولا يتأثّر به، المهم أن لا يحمل حكمًا مسبقًا إزاء الرسائل التي يبلغها، لقد كان صلى الله عليه وسلم يتمتّع بجاذبية قوية لدرجة أن الذين كانوا لا يزالون حتى ذلك اليوم يعيشون في الأوحال؛ استطاعوا بفضله التخلّص بسرعةٍ مما كانوا فيه، واغتسلوا وتطهروا كما لو كانوا يغتسلون بماء الكوثر، وارتقوا إلى أن تجاثوا على الركب مع الملائكة كفرسَي رهان.

لقد تبوّأ سادتنا الصحابة رضوان الله عليهم مكانهم خلف رسول الله صلى الله عليه وسلم، وآمنوا به إيمانًا جازمًا، وجعلوا تبليغ رسالته أعظم أمانيهم وأسمى غاياتهم، ولذلك كانوا على درجةٍ عالية من الدقة والحساسية في أسلوب تقديم هذه الرسالة المباركة، فأحسنوا تمثيلها تمثيلًا قويًّا لا يبعث على الريب والاعتراض، ثم نقلوا عوالمهم الروحية إلى الآخرين منتهجين أسلوب العقل والرفق واللين.

وهكذا فإن أكثر ما نحتاجه اليوم هو أفق الصحابة هذا، فلو أننا آمنّا -بهذا القدر- بالقيم التي نتبنّاها، وحرصنا على تبليغها إلى الصدور الظامئة؛ فسنجعل حتى من سجوننا مدارسَ يوسفيّة لنا كما فعل الأستاذ بديع الزمان سعيد النُّورْسي، ونسعى للنفوذ إلى قلوب الآخرين دون أن نضيِّع ولو ذرّةً واحدةً من الوقت الذي وهبه الله لنا، ونلقي بذور الحبّ والإيمان قدر ما نستطيع في كل أنحاء العالم.

 

Cuma Hutbesi: Izdırapla Bütünleşen Ruhlar

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Gönlünü yüksek ideallere kaptırmış muzdarip ruhlar, bütün bir hayat boyu buhurdanlık gibi tüter dururlar. Güneşler doğar-batar; haftalar, aylar birbirini takip eder; mevsimler peşi peşine geçer gider de onlar idealize ettikleri düşünceleri istikametinde bir başka bahar ararlar… Hep hazan görür, hazan mevsimi yaşarlar, hazan türküleri dinlerler; ama ne hallerinden şikâyet eder ne de kimseden dert yanarlar. And içip yoluna koyuldukları yüce davaları uğrunda, her cefaya katlanır, fakat asla usanmazlar.

İdeallerinin aşkına kapılmış ve o yolda ümit verici müjdelerle coşmuş bu aydınlık ruhlar, önlerinde yığın yığın uçurumlar, yığın yığın zorluklar bulunabileceğini önceden hesap ederek gerilime geçtiklerinden, ne beklenmedik şeylerle karşılaşmaları, ne imkânsızlıklar, ne de yollarını kesen çeşit çeşit tehlikeler kat’iyen onları şaşırtamaz ve davaları hakkında şüpheye düşüremez. Her tehlikenin bir gün mutlaka ortadan kalkacağı, yolların açılıp imkânsızlıkları imkânların takip edeceği inancıyla, hep azimli ve kararlıdırlar.

Bu itibarladır ki onlar, en ümit kırıcı hâdiseler, en karanlık şartlar içinde dahi, bedbinliğe, karamsarlığa düşmez; geçilmez gibi görünen engelleri şimşek hızıyla aşar ve soluk soluğa hedeflerine koşarlar.

Çevrelerinde olup biten şeylere karşı daima tetikte ve alabildiğine hassastırlar. Hele bu şeyler, onların düşünce dünyaları ile alâkalı ise… İçinde yaşadıkları toplumla öylesine kaynaşmış ve bütünleşmişlerdir ki, yolunu şaşıran bir fert, istikameti bozulan bir aile ya da cemiyeti ayakta tutan umde­lerden birinin hırpalanması onları günlerce inletir ve uykusuz bırakır…

Umursamazlık, onların en nefret ettiği şeydir. Toplumun her kesimine ait dert ve sıkıntıları, sinelerine saplanmış bir hançer gibi hisseder ve iki büklüm olurlar. Yüreklerinin ızdırapla çarptığı, beyin sancısıyla şakaklarının zonk zonk zonkladığı nice geceler vardır ki, yığınlar içinde bulunmalarına rağmen, onlar yine yapayalnızdırlar.

Onların dünyasında geceler hep hasretle gelir ve bir ömür kadar da uzar gider. Ne var ki, bunu da sadece onlar duyar ve onlar yaşarlar.

  “Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkıt ne bilir,

  Müptelâ-yı gama sor kim geceler kaç saat?” (Sabit)

İnsan herhangi bir ideale, inandığı ölçüde gönül verir ve alâkadar olur. Alâkadarlığı nisbetinde de yer yer sevinç, zaman zaman da ızdırap duyar. Bu ölçüye göre, bağlı bulunduğu dava uğrunda bütün bir gün ve haftasını, ay ve senesini hatta senelerini verenler olabileceği gibi, onu varlığının gayesi bilip dünya ve ukbasını feda edenler de vardır. Öyleleri vardır ki, saçları adedince başları bulunsa, davası uğrunda her gün birini isteseler, tereddüt etmeden verir; verir de minnet bile eylemez… İnsanlığın İftihar Tablosu, bu hususta o kadar hızlı ve o denli ileri idi ki, Yüce Yaratıcı, hem senâ hem de tadîl makamında O’na şöyle diyordu: “Demek bu söze inanmıyorlar diye onların peşine düşüp kendini helâk edeceksin!”[1]

Ve bu eşsiz fıtratın arkasında, daha bir sürü başyüce, bütün hayatları boyunca hep ızdırap düşünmüş, ızdırap soluklamış, ızdırapla eğilmiş, ızdırapla doğrulmuşlardır. Bir bakıma onların çektikleri, büyüklükleriyle mepsuten mütenasip (doğru orantılı) olmuş; çektikçe yükselmiş, yükseldikçe çekmiş ve her türlü kötülüklerden arınarak birer semavî bilinmez hâline gelmişlerdir. Evet, Hak yolunda, millet yolunda çekilen sıkıntılar kadar insanı günahlardan arındıran, ulvîleştiren ikinci bir şey daha yok gibidir. “Günahlar içinde öyle günahlar vardır ki; namaz, oruç gibi ibadetler değil de, geçim yolundaki sıkıntı ve maişet derdi onlara kefaret olur.”[2] Ya içinde yaşadığımız toplumu kurtarma gayreti ve bu uğurda çekilen sıkıntılar..!

Bugün bizim, şuna-buna değil; “Milletimin maddî-mânevî mutluluğu için Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyenlere… Şahsî menfaat ve bencillikleri bir tarafa iterek Hak ve millet yolunda fâni olanlara… Toplumun ızdıraplarıyla kıvrım kıvrım kıvranıp, hep inilti kovalayanlara… Elinde ilim meşalesi, her yerde bir çırağ tutuşturup cehalet ve görgüsüzlüklerle mücadele edenlere.. üstün bir inanç ve azimle, dökülüp yolda kalanların imdadına koşanlara.. maruz kaldıkları zorluklar karşısında isyan etmeden, ümitsizliğe düşmeden bir küheylan gibi yoluna devam edenlere.. yaşama arzusunu unutarak yaşatma zevkiyle şahlanan babayiğitlere ihtiyacımız var..!

[1]   Kehf sûresi, 18/6.

[2]   et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/38; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 6/335.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Şubat 1985 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Sahabenin Tebliğ Aşkı

Herkul | | KIRIK TESTI

Bir insanın, başkalarına talim ve tebliğ ettiği mesajın hakikatine, lüzumuna, önemine ve vaat ettiklerine önce kendisinin inanması ve onu bütün gönlüyle kabul etmesi, o mesajı başkalarına ulaştırma adına söylediği sözlerin tesiri ve hüsnükabulle karşılanması adına çok önemlidir. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tebliğ ve temsil ettiği, sahabe-i kiramın da O’ndan alıp, kendi hayatlarına hayat kıldıktan sonra başkalarına da ulaştırdığı o yüce hakikatlerin kısa zamanda gönüllerde makes bulmasının önemli sebeplerinden birisi budur. Onlar, temsil ve tebliğ ettikleri dine, bugünden sonra yarının geleceğine veya gurup eden güneşin ertesi gün tekrar doğacağına inanmanın daha ötesinde bir katiyette inanıyorlardı. Sahabe efendilerimiz, Allah ve Resûlü’nün kendilerine vaat ettiği şeylerden zerre kadar şüphe duymuyorlardı. Allah’ın, meleklerin, kıyametin, ahiret âleminin varlığına, iki kere ikinin dört etmesine inandıklarından daha fazla inanıyorlardı.

İmanın da inkârın da ahirette muhakkak bir karşılığı vardır. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insanlığa sunduğu mesaja gönülden inanan insanlar, Cennet nimetleriyle ve ebedî saadetle müjdelenmişlerdir. Onlar, Cenab-ı Hakk’ın cemalini müşahede etmeye namzettirler. O’nun “Ben sizden razıyım” buyuracağı bir ufka doğru gitmektedirler. Bu halleriyle onların bu dünyadaki yolculukları, bir yönüyle melekûtî bir âleme doğru yapılan bir seyahattir. Buna karşılık, inkâr yolunu tutanların akıbeti ise , esfel-i safilîne sukut, ebedî hüsran ve ebedî azaba dûçar olmaktır.

İman ve küfrün ahiretteki bu yansımalarına kati olarak inanan sahabe efendilerimizin, insanlığı hayır yollarına sevk etme istikametinde delice bir iştiyakları vardı. Onlar bu tebliğ heyecanını, Rehber-i Ekmellerinden (sallallahu aleyhi vesellem) almışlardı. O ki, Kur’ân-ı Kerim’de Rabbi O’nu şöyle teselli ve tadil etmektedir: فَلَعَلَّكَ بَٰخِعٌ نَّفْسَكَ عَلَىٰ ءَاثَٰرِهِمْ إِن لَّمْ يُؤْمِنُواْ بِهَٰذَا ٱلْحَدِيثِ أَسَفًا “Bu Allah beyanına inanmadıklarından dolayı senden yüz çevirenlerin arkasından neredeyse kendini helâk edeceksin?” (Kehf sûresi, 18/6)

Evet, en başta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sonra da derecesine göre O’nun sadık takipçileri, insanların a’lâ-yı illiyyîn-i kemalâta yükselmeleri, Cennetle serfiraz olmaları, uhrevî nimetleri rıza ve rıdvanla taçlandırmaları için neredeyse kendilerini yiyip bitiriyorlardı.

Maalesef biz, bu tebliğ heyecanını, aşk u iştiyakını kaybettik. İnsanlığa hak ve hakikati duyurma istikametinde delice bir aşk u iştiyak duyamıyor, küfür bataklığına saplananlar karşısında gam u kederden kendimizden geçemiyoruz. Hatta niceleri, “Ne diye herkese Allah’ı anlatacağız diye ölüp ölüp diriliyorsunuz. Allah’ın Cehennemi de var.” şeklinde düşünebiliyor. Bunu diyenler herhalde Cehennemin ne demek olduğunu bilmiyorlar. İmanda kaybeden birinin gerçekte neyi kaybettiğinden habersizler. Ebediyetin, ebedî hüsranın nasıl bir şey olduğunu idrak edemiyorlar. Zira kâmil bir imana, sağlam bir vicdana ve selim bir akla sahip olan bir insanın, küfür girdapları ve o girdaplara yakalanmış çırpınıp duran insanlık karşısında duyarsız kalması söz konusu olamaz.

İşte sahabeyi farklı kılan, onların bu konudaki yüksek idrak ve duyarlılıklarıydı. Onlar, bir gözleriyle Cennet’e bakıyor ve oranın feda edilecek gibi bir yer olmadığını görüyor, diğer gözleriyle de Cehennem’e bakıyor ve “Allah hiç kimseyi buraya düşürmesin!” diyerek herkese el uzatmaya çalışıyorlardı. Hayatta bir gaye-i hayalleri, bir idealleri vardı ve âdeta sırf onun için yaşıyorlardı. Buna “Yaşatma İdeali” diyebilirsiniz. Onlar, kendileri için değil, başkaları için yaşıyorlardı. Yaşatmak için yaşıyorlardı. Başkaları yaşasın diye her türlü fedakârlığı göze alıyor, gerektiğinde bu uğurda ölümü dahi gülerek karşılıyorlardı. Onlara göre böyle bir ideal uğruna yaşanmayan bir hayatın anlamı yoktu. Böyle bir mefkûreden yoksun yaşayan insanlar, onların gözünde, hareket eden mezarlar gibiydi.

Allah (celle celâluhû), İnsanlığın İftihar Tablosu’nu risalet vazifesiyle gönderirken, ilâhî mesajı can u gönülden kabul edip etraf-ı âlemde neşredecek donanımda insanları da âdeta O’nunla birlikte göndermişti. Hz. Hatice’nin, Hz. Ebû Bekir’in, Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ın, Hz. Ali’nin ve diğer ilklerin duruşlarını başka türlü izah etmek zordur. Daha ortada vahiy adına birkaç âyetin olduğu bir dönemde onlar hiç tereddüt etmeden Efendimiz’in kendilerine sunduğu mesajı kabul ediyor ve onu başkalarına duyurma heyecanıyla çırpınıp duruyorlardı. Allah Resûlü ilk vahyi aldıktan ve durumunu Hz. Hatice’ye anlattıktan sonra onun Efendimiz’i teselli adına söylediği sözler gerçekten muhteşem bir idrakin sesi soluğudur. Hz. Ebu Bekir’in ilâhî mesajı duyar duymaz hiç tereddüt etmeden iman etmesi ve ölesiye meseleye sahip çıkması basite alınacak bir olay değildir. Diğer ilklerin tavrı da onlardan farklı olmamıştır. Onların her biri Efendimiz’in arkasında yerini aldıktan sonra baş döndürücü şekilde dikey bir yükselişe geçmiştir. Evet, Allah, dünyanın rengini, şeklini ve desenini değiştirecek mesajını İnsan-ı Kâmil ile gönderirken, adeta O’na yardımcı olacak ashabını da bu işe hazırlamış ve programlamıştı. Onların bu derin imanları, tam teslimiyet ve tevekkülleri, muhatapları üzerinde ayrı bir tesir bırakmıştır.

Cahiliyeden yeni çıkmış sahabenin çok kısa bir sürede insanlığa yön verecek irfan erleri, kalb ve ruh insanları hâline gelmelerinde Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sohbetinin insibağının ayrı bir tesiri olmuştur. O’nunla aynı mekânı paylaşan, O’nun atmosferini soluyan, tavırlarına, davranışlarına, mimiklerine, bakışına, duruşuna şahit olan insanlar, “Bunda yalan yok.” diyorlardı. Bütün hâl ve hareketleri, muhataplarına güven ve itmi’nan veriyordu. Duygu ve düşünce fırçasını çaldığı kimseler çok kısa bir zamanda semavileşiyorlardı. Atmosferine giren birinin etkilenmemesi mümkün değildi. Yeter ki O’nun sunacağı mesajlara karşı ön yargıları bulunmasın. O’nun öyle bir çekim gücü vardı ki, o güne kadar zift ve kir içinde yaşayan insanlar birdenbire bundan sıyrılıveriyor, Cennet kevserleriyle yıkanmış gibi arınıp paklanıyor ve meleklerle at başı yürüyecek bir kıvama ulaşıyorlardı.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasında yerini alan, aksine ihtimal vermeyecek şekilde O’nun mesajını kabullenen ve bu mesajı başkalarına duyurmayı en büyük gaye-i hayalleri haline getiren sahabe efendilerimiz, o kutlu mesajın sunumunda da oldukça hassas ve dikkatliydiler. Başta sağlam ve itiraz götürmez bir temsil ortaya koymuş, sonrasında da yumuşak ve makul bir üslupla insanlara ruh dünyalarını aksettirmişlerdi.

Günümüzde belki en çok muhtaç olduğumuz şey, işte bu sahabe ufkudur. Şayet biz de inandığımız değerlere o ölçüde inanır ve onları muhtaç sinelere duyurabilme sancısıyla yaşarsak, Hz. Pir gibi zindanları bile medrese-i Yusufiye hâline getirebiliriz. Allah’ın bize lütfettiği zamanın saniyesini zayi etmeden gönüllere girmeye çalışır, dünyanın her bucağına, atabildiğimiz kadar iman ve sevgi tohumları atarız.

***

Not: Bu yazı, 23 Kasım 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

أفق المعية والقربى

Herkul | | العربية

سؤال: يُقال: ينبغي لمن وهبوا قلوبهم لخدمة الإيمان والقرآن أن يدركوا أفق “لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ” حتى يتمكنوا من الحفاظ على نضارتهم ونشاطهم ويستطيعوا التأثير في الآخرين؛ فهلّا توضّحون هذا قليلًا؟

الجواب: النص الكامل -الذي وردت فيه تلك العبارة المذكورة في السؤال، والتي تُروى على أنها حديث- هو: “لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلَا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ”[1]، وتَرِدُ هذه العبارة في بعض المصادر هكذا: “لِي وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ غَيْرُ رَبِّي[2]، ورغم شهرة هذه العبارة على أنها حديث نبوي -لا سيما بين أرباب التصوّف- إلا أنه لا وجود لمثل هذه الرواية في الصحاح.. وإنما الصحيح هو وصفُ عليٍّ كرّم الله وجهه لحال رسول الله صلى الله عليه وسلم بقوله: “كَانَ رَسُولُ اللهِ إِذَا أَوَى إِلَى مَنْزلِهِ جَزَّأَ دُخُولَهُ ثَلَاثَةَ أَجْزَاءٍ جُزْءًا لِلَّهِ وُجُزْءًا لِأَهْلِهِ وَجُزْءًا لِنَفْسِهِ”[3].

وقد جرى تناول هذه العبارة وتداولها من قبل أرباب التصوّف بصفةٍ عامّة من ناحية السير والسلوك الروحاني، وطُرحت آراء مختلفة حولها؛ فرآها البعض مقام الحيرة، كما عبر عنها البعضُ بمفاهيم من قَبيل الدهشة، والقلق، والهيمان.. وثمة آخرون تناولوها من ناحية السُّكْر، والمحو، والفناء.. ويمكن القول: إن هذه العبارة تشير إلى مقامٍ تُستوعب فيه دائرة الأسماء استيعابًا كاملًا، أو يُقفَزُ منه إلى دائرة الصفات، بل انمحت فيه الأسماء والصفات واختفَتْ، وصار المرء مشغولًا بالذات الإلهية تمام الانشغال، أي: إنها نقطة المعية مع الله؛ فمن يدري ما سيحصل عليه السعيدُ المُبحِرُ في ساحة المفاجآت هكذا، وأيُّ ملجإٍ من الواردات والمواهب سيحظى به!

قد لا تتيسّر هذه المرتبة للجميع؛ فربما تكون مقامًا أو رتبةً يصل إليها المقربون أو أقرب المقربين فقط، غير أن كلَّ إنسانٍ يمكنه أن يدخل في مناخ من القرب، ويتقدّم نحو عرش الكمال الخاص به بحسب درجته، المهم بالنسبة لذلك الإنسان أن يكون لديه مثل هذا العزم والتصميم على إدراك أفق القربى بغض النظر عن المسار الذي اتُّبع لتحقيق ذلك؛ إذ يمكن لأيِّ شخص أن يسلك طرقًا مختلفة ويستخدم وسائل متباينة للوصول إلى هذه النقطة؛ فمثلًا لفتَ بديع الزمان الانتباه إلى طريق العجز والفقر والشوق والشكر، وأضاف لها التفكر والشفقة في بعض المواضع.

إنَّ العملَ -أيْ وضع العلم موضع التطبيق- وترسيخَ وحدة العلم والعمل أمرٌ لا بدَّ من التركيز عليه في سبيل إدراك أفق القرب من الله، فلا ينبغي للإنسان أن يدعَ الحقيقةَ التي عرفها حبيسةَ النظرية فحسب، بل يجب عليه أن يستوعبَها جيّدًا ويحرّرَها ويحوّلها إلى تطبيقٍ وأفعال.. فإذا كان يؤمن يقينًا بذلك، ويصل إلى درجة التحقيق في إيمانه، ويطبّق الحقائق التي يعرفها ويؤمن بها، فإنه يحظى بفضل الله تعالى وإحسانه وإنعامه؛ فلا جرَمَ أن العمل يغذّي الإيمان، فتتحوّل العبادات مثل: الصلاة والصوم والأوراد والأذكار إلى إيمانٍ عميقٍ جدًّا في ماهيتنا لا يمكننا فهم طبيعته بشكلٍ كاملٍ، وإن بقاء المعرفة -للأشياء التي لا تُستَوعَب ولا تُمتثل ولا تُنسب إلى الطبيعة ولا تُطبق- داخل إطار النظرية لا يُقرِّبُ الإنسان إلى الله، وشرطُ نفع العمل وإفادتِه هو تطبيقه واستمراريته.

وكما أشرنا، فقد سعى سالكو درب الحق إلى كسب أفق القربى من الله بطرق مختلفة، وبذلوا جهدهم لتحقيق ذلك، واعتبر أكثرُهم تحقيقَ ذلكَ غايةً مثلى في حياتهم، فعاشوا وفقًا لذلك.. وإن كلَّ هذه الطرق وسائل مهمّة في سبيل الوصول إلى الحقيقة التي عبرت عنها عبارة “لي مع الله وقت”.. وعند النظر إلى القضية من هذه الزاوية، يمكن ملاحظة أن حقيقة الوصول إلى المعية الإلهية واسعةٌ جدًّا؛ حيث يمكن لكل فردٍ أن يصل إليها من زاوية مختلفة وفقًا لقدراته وقابلياته، فيشعر بوارداتها ويستمتع بها.. وكلُّ مرشّح للقربى يمكنه أن يدركها بقدر اتساع مرآة روحه وقلبه؛ فيمكنه أن يُحرز تقدُّمًا بقدر عمق إيمانه ومعرفته بالله، وجدّيّته في عبادته وطاعته؛ طالما أنه يبذل جهدًا ويسعى في هذا الاتجاه.

يجب على كل روح مؤمنة أن تسعى إلى بلوغ هذا الأفق، وخاصة مَنْ لديهم رسالة مهمة؛ فيجب عليهم أن يسعوا إلى تمثيل حقائق الإيمان والإسلام والإحسان الواردة في حديث جبريل[4] على أعلى مستوى؛ لأنه لا يمكن توقّع شيءٍ من خدمة الإيمان على يدِ مَن لم يكتمل إيمانه أساسًا؛ فستحيل على من يتعثّر في الإيمان أن يؤثّر في الآخرين، وإن ما يقوله ويفعله شخصٌ -باسم الدين- لم يستطع الوصول إلى شعور الإحسان؛ لا يمكن أن يتعدّى مجرّد الضجيج والقيل والقال، ولا الكذبَ والخداعَ والنفاقَ والتباهي، ونظرًا لأن أمثال هؤلاء الأشخاص لا يستطيعون التخلّص من ازدواجيّة الأقوال والأفعال، فيتعذر أن يكونوا مقنعين في نظر الآخرين، ولا يمكن أن يوفّروا الثقة لمن حولهم.

إن امتثال الإنسان الصدق بالمعنى الحقيقي في مشاعره وأفكاره ومواقفه وسلوكياته يعتمد على وصوله إلى شعور الإحسان، والإحسانُ -بحسب وصف نبينا صلى الله عليه وسلم- هو أن يعيش المرء وكأنه يرى الله، مرتبطًا على الأقل بفكرة أنه تعالى يراه، والإحسانُ ذو مراتب لا نهائية، فينبغي لرجل الدعوة أن يتصرّف موقنًا على الأقل بأن الله تعالى يراه، وأن يشعر أنه يخضع دائمًا لمراقبة الله؛ فيستطيع التخلّص من الكذب والرياء والخيلاء، ذلك أن مثلَ هذا الشعور ومثلَ هذا الإحساس، ينعكس فورًا على أطوار الشخص وسلوكياته؛ فيبعده عن الذنوب والأخطاء ومواطن الزلل وعدم الاتزان، ويمنعه من التراخي ومن الاستسلام للنفس، ومن الانغماس في الدنيا، ويؤثر على جميع أفعاله من جلوس ونهوض ونوم وأكل وشرب، ويوجهه في جميع قراراته وخياراته.

إذا بلغ الإنسان أفقًا يبدو فيه وكأنه يرى الله، وخاصةً بالصعود إلى مرتبة أعلى، فإن الكثرة تنمحي وتزول من أمام عينيه، ويبدأ بمراقبة الله في كلِّ شيءٍ، وعلى حدّ تعبير مولانا جامي: “اقصد الواحدَ فسواه ليس جديرًا بالقصد، اُدْعُ الواحدَ فما عداه لا يستجيب، اطلب الواحدَ فغيرُه ليس أهلًا للطلب، شاهد الواحدَ فالآخرون لا يشاهَدون دائمًا، بل يغيبون وراء ستار الزوال، اعرف الواحدَ فما لا يوصل إلى معرفته لا طائل من ورائه، اذكر الواحدَ فما لا يدلّ عليه من أقوال وأذكار هراءٌ لا يغني المرءَ شيئًا”[5]… فهو يعتبر الانشغال بما سواه عبثًا.

ليس من الممكن لشخصٍ عاجزٍ عن الوصول إلى شعور وإدراك كهذا أن يصل إلى الإيمان الحقيقي، ولا إلى الإخلاص التام، وبالتالي فإنه لا يستطيع التخلّص من التقليد ومن الإسلام الشكلي، ولا يستطيع الانسلاخ من الرياء والخيلاء. وغالبًا ما تنتهي بالفشل محاولاتُ مثل هذا الشخص لتبليغ الدين ونشره؛ لأنه يكذّب ما يقوله اليومَ بما يفعلُه غدًا؛ وتخلو أقواله وأفعاله من الاستقامة والعزيمة، ونتيجة لذلك يفقد مصداقيّته، ولو أنه نجح مؤقّتًا في التأثير على الجماهير وجرّهم من ورائه، فإن ثمار سعيه وجهوده لن تدوم، ومهما لمع وتألّق لفترةٍ قصيرةٍ، فسيتلاشى وينمحي سريعًا؛ فحفاظُ الإنسان على تألّقه ولمعانه مرهونٌ بدوام توجّهه إلى مصدر النور.. وكما تفقد الفقاعات على سطح البحر بريقَها عندما يُحال بينها وبين الشمس فكذلك يفقد المنفصلون عن الله أيضًا بريقهم.

وخلاصة القول: لا نجاحَ لأرباب الهدف والغاية المثالية -لا سيما الذين يمثّلون الدعوة النبوية- إلا بشرطٍ خاصّ، ألا وهو أن تكون علاقتُهم بالله قوية.. والحقُّ تعالى قد يحسن علينا برحمته إحسانًا وإنعامًا يفوق مزايانا ومواهبَنا وتوقُّعاتنا، فبينما لا نستحقّ إلا أن نكون مجرّد جنودٍ إذ به يجعلنا قادة، إننا نرجو هذا رحمةً منه؛ لأنه المُنعم والمُكرم، ومع ذلك فقد خلق العالمَ دارًا للحكمة، وغالبًا ما يُسيِّرُ أفعالَه بشأننا بشكلٍ متوازٍ مع إرادتنا في دائرة الشرط العادي.. لذا فإنه من المهمّ للغاية إلامَ وبأيِّ قدرٍ نميلُ، وماذا وبأيّ قدرٍ نطلبُ، وما مدى الجهد والسعي الذي نبذله لتحصيل الأشياء التي نطلبها، وما مدى ثباتنا وإصرارنا على جهودنا هذه!

إذا أردنا أن نأخذ مكاننا بين عباد الله المقبولين ونكون مؤثِّرين في الآخرين فعلينا أن نتطلّع إلى أفق “لي مع الله وقتٌ”، يجب أن نترك العالم كلّه وما فيه وراء ظهورنا، وتكون لنا أوقاتٌ نقضيها مع ربِّنا فقط، ويجب أن نجتهد ونكدّ وننفقَ أعمارنا للحصول على مثل هذه المعية والقربى.

[1] المناوي: فيض القدير، 6/4؛ العجلوني: كشف الخفا، 2/173.

[2] القشيري: الرسالة القشيرية، 1/190.

[3] الترمذي، الشمائل المحمدية، ص 192؛ البيهقي، شعب الإيمان، 3/24.

[4]  ويُقصَدُ به حديث عُمَر بْن الْخَطَّابِ رضي الله عنه إذ قَالَ: بَيْنَمَا نَحْنُ عِنْدَ رَسُولِ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ذَاتَ يَوْمٍ، إِذْ طَلَعَ عَلَيْنَا رَجُلٌ شَدِيدُ بَيَاضِ الثِّيَابِ، شَدِيدُ سَوَادِ الشَّعَرِ، لَا يُرَى عَلَيْهِ أَثَرُ السَّفَرِ، وَلَا يَعْرِفُهُ مِنَّا أَحَدٌ، حَتَّى جَلَسَ إِلَى النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، فَأَسْنَدَ رُكْبَتَيْهِ إِلَى رُكْبَتَيْهِ، وَوَضَعَ كَفَّيْهِ عَلَى فَخِذَيْهِ، وَقَالَ: يَا مُحَمَّدُ أَخْبِرْنِي عَنِ الْإِسْلَامِ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: “الْإِسْلَامُ أَنْ تَشْهَدَ أَنْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ، وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ، وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ، وَتَصُومَ رَمَضَانَ، وَتَحُجَّ الْبَيْتَ إِنِ اسْتَطَعْتَ إِلَيْهِ سَبِيلًا”، قَالَ: صَدَقْتَ، قَالَ: فَعَجِبْنَا لَهُ يَسْأَلُهُ، وَيُصَدِّقُهُ، قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنِ الْإِيمَانِ، قَالَ: “أَنْ تُؤْمِنَ بِاللهِ، وَمَلَائِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ الْآخِرِ، وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ”، قَالَ: صَدَقْتَ، قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنِ الْإِحْسَانِ، قَالَ: “أَنْ تَعْبُدَ اللهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ، فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ فَإِنَّهُ يَرَاكَ”، قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنِ السَّاعَةِ، قَالَ: “مَا الْمَسْؤُولُ عَنْهَا بِأَعْلَمَ مِنَ السَّائِلِ”، قَالَ: فَأَخْبِرْنِي عَنْ أَمَارَتِهَا، قَالَ: “أَنْ تَلِدَ الْأَمَةُ رَبَّتَهَا، وَأَنْ تَرَى الْحُفَاةَ الْعُرَاةَ الْعَالَةَ رِعَاءَ الشَّاءِ يَتَطَاوَلُونَ فِي الْبُنْيَانِ”، قَالَ: ثُمَّ انْطَلَقَ فَلَبِثْتُ مَلِيًّا، ثُمَّ قَالَ لِي: “يَا عُمَرُ أَتَدْرِي مَنِ السَّائِلُ؟”، قُلْتُ: اللهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ، قَالَ: “فَإِنَّهُ جِبْرِيلُ أَتَاكُمْ يُعَلِّمُكُمْ دِينَكُمْ”. (صحيح مسلم، الإيمان، 1)

[5] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة السابعة عشرة، ص 237.

Cuma Hutbesi: Farklı Mertebeleriyle Nefis (2)

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Şeytan ta baştan bu yana nefs-i emmâreyi kullanarak pek çok kimseyi mesâvî-i ahlak, mûbikat veya Hazreti Gazzâlî ifadesiyle mühlikât diyebileceğimiz kin, nefret, gazap, şehvet, haset, öfke, dünya sevgisi, yaşama sarhoşluğu, şöhret hissi, makam tutkusu, acil olan dünyevî zevk u safayı bilerek uhrevî hayata tercih etme zaafı… türünden şeylere sürüklemektedir ki bunların hemen hepsi tûl-i emel ve tevehhüm-i ebediyet yanılgısından kaynaklanmaktadır. Bu çeşit mülahazalarla şeytan ve nefis kendi oyunlarını oynayarak ukbâ düşüncesini husûfa uğratmakta ve gelip geçici muvakkat dünyayı tabulaştırmaktadır. Oysaki o bugün var, yarın yok, fâni ve zâil dinlenme alanı gibi bir şeydir.

Ne hoş buyurur Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm (aleyhi ekmelüttehâyâ): مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا – Dünyada benim halim, bineğiyle kısa süreliğine bir ağaç altında dinlenip az sonra da çekip giden bir yolcunun haline benzer.”[1] Dünyaya O’nun bu engin ufkundan bakan pek çok kalb ve ruh insanı hep aynı şeyleri terennüm etmişlerdir. İşte onlardan biri olan Muhammed Lütfi Efendi’nin,

Bu dert meyhanesinde kimi gördün şadumân olmuş;
Bu gam-hane-i mihnette beladan kim eman bulmuş!
Bu bir devvâr-ı gaddardır gözü gördüğünü hep yer,
Ne şah u ne geda bunda ne bir fert payidar olmuş.
Nice servi revan canlar, nice gül yüzlü sultanlar,
Nice Hüsrev gibi hanlar bütün bu deryaya dalmış!

sözleri, bu dünyayı, nefis ve hevayı ürkütecek şekilde resmedip; esmâ-i ilâhiyenin meclâsı, âhiretin mezrası olma dışında, kendine ve hevesat-ı insaniyeye bakan yönüyle onun, bir sinek kanadı kıymetinde olmadığını çok güzel vurgular. Bu mülahazayı Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri de şu mısralarıyla dillendirir:

Bu dünya iki kapılı bir handır,
Bunda konan göçer, konuk eylenmez.

Bütün bunlar, Nebîler Sultanı’nın dünya ile alakalı düşünce ve beyanının şerhi mahiyetindedir; şeytan sinyallerinin nefis ve hevâyı harekete geçirerek muvakkate ebediyet renk ve deseni vermesiyle sâir filmenâm (uyur-gezer) haline gelmişleri uyarma adına söylenmiş zebercet ifadelerdendir. Çok kimse, dünyaperestlik duygusuyla nefis ve heva akıntısına yelken açıp saray-villa, altın-gümüş, dolar-dinar hülyalarıyla oturup kalktılar; onlara sahip olma hırsıyla cinayetler işlediler, zulümler irtikâp ettiler; kan döktü, kan içti, kanlı katiller gibi yaşadılar; öbür âlem düşünce ve mülahazalarını, ukbâ fikrini kararttılar; Şemsü’s-Şümûs’a arkalarını dönüp gölgelerine takıldı ve şeytanın azat kabul etmez bendeleri haline geldiler.

Evet, şeytanın dürtüleriyle nefis ve heva bu tür argümanları kullanarak pek çok şuur-zedeyi, mesâvî-i ahlak diyeceğimiz levsiyat içine çekti; كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ – Hayvan gibi, hatta ondan daha sapkın” (A’raf sûresi, 7/179; Furkan sûresi, 25/44) derekesine düşürdü ve öteleri kaybettirmenin yanında dünyevî itibar ve şereflerini de pâyimâl eyledi. İmanını islâmla, islâmiyetini ihsan şuuruyla ve bütün bunları marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak-ı likaullah ile derinleştirememiş kimseler için böyle bir sû-i akıbet kaçınılmaz gibidir.

Böyle bir akıbete maruz kalmamak, nefis ve heva girdabına kapılmamak için mü’min sürekli Allah’a sığınmalı, O’nun hikmetine râm olmalı, sabah-akşam dua, niyaz ve tazarru ile O’nun kapısının eşiğine baş koymalı ve peygamberler güzergâhından ayrılmamaya çalışmalıdır. Dahası bütün bunları tabiatının bir derinliği haline getirmelidir ki, nefis, heva ve şeytanın oyuncağı olmasın ve “Ben Hakk’a kul oldum, kul oldum, başkalarına kul olmaktan kurtuldum.” (Mevlânâ) deme ufkuna yükselebilsin. Yükselsin de zulmet-i nefsâniyeden sıyrılarak, latîfe-i rabbâniyenin ve ruhun nurâniyetiyle yepyeni bir dirilişe erebilsin ve buradaki böyle bir diriliş ötedeki nûrâniyetli “ba’s-ü ba’del-mevt”in vesilesi olsun.

Ehlullahtan bazıları, terbiye ve tezkiye görmemiş nefsi kömüre benzetmişlerdir. O, kendi tabiatıyla kaldığı takdirde hep bir is-pas unsuru olmaya devam edecek ve ne kadar yıkanırsa yıkansın yine kömür yine kömür kalacaktır. Ama o, ateşe konduğunda köz kesilecek ve fonksiyonel bir hal alacaktır; ısıtacak, bir şeyler pişirecek ve özüne rağmen kirleri gideren bir unsur olma durumuna yükselecektir. Tıpkı bunun gibi, nefs-i emmâre de iman-ı billâh, marifetullah, muhabbetullah ve iştiyak-ı likaullah ateşine atıldığında “levvâme” gümüşüne dönecek; daha bir azm u ikdamla “mutmainne” altını halini alacak; bu atılımlarını sürdürdüğü takdirde “rıza” kevserleri içecek ve konumunu koruduğu sürece de ötelerden gelen teveccüh tayflarıyla hep mest ü mahmur yaşayacaktır.

Evet, insan, nefsî arzulardan uzak durduğu ve şeytanî vesveselere kapalı kaldığı sürece Allah’a yakınlığını koruyacak; dünya adına arkasında olduğu hususların hem de ukbâ desenli ve nurânî halleriyle kat katını bulacak ve Cennet’e girmeden Cennet zevk u safasını duyacaktır. Aksine, ömürlerini nefis ve heva güdümünde geçiren mücahede ve mücadele-zedeler, kendilerini kontrolden uzak yaşayacak, seyyiat ve mesâvîlerini görmeyecek, başkalarının kusurlarını araştırmada ömür tüketecek, onlar hakkında su-i zanlara, gıybetlere, ayıplamalara girecek ve bir türlü düşünce kirlenmelerinden sıyrılamayacaklardır.

Aslında, ömrünü iç murakabelerle geçirenler, sürekli kendileriyle yüzleşip eksik ve gediklerini görebilenler, en küçük olumsuz hallerini gözlerinde büyütenler, büyütüp değişik arınma kurnalarına koşanlar her zaman kendilerini sorgular ve “Ey nefsim nerede duruyorsun? Durduğun yer, durman icap eden yer mi?.. Hakk’a teveccühlerin ne seviyede? Ne kadar yiyor, ne kadar içiyor, ne kadar uyuyor ve ne kadar gafletten uzak bulunuyorsun? Bana öyle geliyor ki ey nefsim, sen ‘Ya mahşer!’ deyip kendini gaflete salmışsın! Galiba İsrafil’in suruna kalmış uyanıp kendine gelmen!..” gibi sözlerle onu mütemadiyen hesaba çekerler. Onlar, her zaman kendilerini sorgulamaktadırlar ve nefis, latîfe-i rabbâniyenin emirber neferi haline geleceği ana kadar da elleri hep nefislerinin yakasındadır. Mercekleri kendi iç dünyaları üzerinde uyûn-i sâhire vaziyetinde, her dem iç âlemlerini rasat etmekten geri durmamakta ve şeytan sinyallerine geçit vermemektedirler.

[1] Tirmizî, zühd 44.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Çağlayan Dergisi Haziran 2018 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Maiyyet ve Kurbet Ufku

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların ter ü taze kalabilmesi ve başkaları üzerinde müessir olabilmesi için  لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ “Benim Allah ile hususi bir vaktim vardır.” ufkunu yakalaması gerektiği ifade ediliyor. Bunu biraz açar mısınız?

Cevap: Soruda zikredilen ve hadis olarak rivayet edilen sözün tam metni şu şekildedir: لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلَا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ  “Benim Allah ile öyle bir ânım vardır ki, o esnada bana ne mukarreb (Allah’a yakın) bir melek ne de bir nebiyy-i mürsel ulaşamaz.” (Munavî, Feyzu’l-kadîr, 4/6; Aclunî, Keşfü’l-hafâ, 2/173) Bazı kaynaklarda bu söz, لِي وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ غَيْرُ رَبِّي “Benim öyle bir vaktim vardır ki o vakitte Allah’tan gayri hiç kimse bana refakat edemez.” (Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, 1/190) şeklinde de rivayet edilir. Bu söz özellikle tasavvuf ehli arasında hadis olarak meşhur olsa da, sahih hadis kitaplarında böyle bir rivayete rastlanmaz. Bununla birlikte Tirmizî’de yer alan şu rivayetin bu manayı desteklediği ifade edilmiştir: كَانَ رَسُولُ اللهِ إِذَا أَوَى إِلَى مَنْزلِهِ جَزَّأَ دُخُولَهُ ثَلَاثَةَ أَجْزَاءٍ جُزْءًا لِلَّهِ وُجُزْءًا لِأَهْلِهِ وَجُزْءًا لِنَفْسِهِ “Allah Resûlü evine gittiğinde zamanını üçe ayırırdı; üçte birini Allah’a, üçte birini ailesine, üçte birini de kendine tahsis ederdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 192)

Bu söz genellikle tasavvuf ehli tarafından seyr u sülûk-i ruhânî (Allah yaklaşmak için yapılan kalbî seyahat) açısından ele alınmış ve hakkında farklı mütalaalar ortaya konulmuştur. Bazıları bunu hayret makamı olarak görmüştür. Bunu; dehşet, kalak ve heyman gibi kavramlarla da ifade edebilirsiniz. Bazıları da meseleyi sekr, mahv ve fena açısından ele almıştır. Farklı bir açıdan bu ifadenin, esmâ dairesinin tam kavrandığı veya onun da aşılarak sıfât dairesine sıçrandığı, hatta esmâ ve sıfâtın da silinip gittiği ve Zat-ı Baht mülahazasıyla oturup kalkıldığı bir makama işaret ettiği de söylenebilir. Yani bu, Allah’la bir maiyyet noktasıdır. Kim bilir böyle sürprizler kuşağına açılmış bir tâli’li, ne tür varidât ve mevhibeler sağanağına mazhar olur!

Böyle bir pâye herkese müyesser olmayabilir. Belki bu, akrabü’l-mukarrabînin veya ona yakın olan kimselerin ulaşacağı bir hâl veya makamdır. Fakat herkes derecesine göre bir kurbet atmosferine girebilir ve kendi arş-ı kemalâtına doğru yol alabilir.  İnsan için önemli olan, böyle bir maiyyet ve kurbet ufkunu yakalama azm ü cehdine sahip olmasıdır. Buna ulaşma adına hangi yolun takip edildiğinin de çok bir önemi yoktur. Herkes böyle bir noktayı yakalamak için farklı yollara sülûk edebilir, farklı vasıtalar kullanabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretleri acz, fakr, şevk ve şükür yoluna dikkat çekmiş, bazı yerlerde tefekkür ve şefkati de bunlara ilâve etmiştir.

Amel, yani bilginin pratiğe dökülmesi, ilim-amel birliğinin kurulması, Allah’a kurbiyet ufkunun yakalanması adına üzerinde önemle durulması gerekli bir husustur. İnsan, elde ettiği hakikat bilgisini sadece nazarîde bırakmamalı, çok iyi hazmetmeli ve amele çevirmelidir. Şayet o, bildiği şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanır, imanında tahkike ulaşır ve bilip inandığı hakikatleri de pratiğe dökerse, Cenab-ı Hakk’ın teveccüh ve lütuflarına mazhar olur. Amel, imanı da besler. Namaz, oruç, evrad u ezkar gibi ibadetler, mahiyetini tam kestiremeyeceğimiz şekilde içimizde çok derin bir imana inkılap eder. Hazmedilmeyen, benimsenmeyen, tabiata mâl edilmeyen ve uygulanmayan şeylerin yalnızca nazarî olarak bilinmesi insanı Allah’a yaklaştırmaz. Amelin fayda vermesinin şartı da devamlılığıdır.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, hak yolcuları, farklı farklı yollarla Allah’a kurbet ufkunu kazanmaya çalışmış, bunun için cehd ü gayret sarf etmiş, pek çokları itibariyle bunu hayatlarının en büyük gayesi bilmiş ve ona göre yaşamışlardır. Bütün bu yollar, “lî maallahi vaktün” ile ifade edilen hakikate ulaşma adına önemli birer vesiledir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, maiyyet-i ilahiyeye ulaşma hakikatinin, çok geniş olduğu görülebilir. Herkes kendi kabiliyet ve donanımına göre farklı bir zaviyeden ona ulaşabilir, onun varidatını duyup zevk edebilir. Her kurbet namzedi, kendi ruh ve kalb aynasının vüs’ati ölçüsünde onu idrak edebilir; iman ve marifetullahtaki derinliği, ibadet ü taatindeki ciddiyeti ölçüsünde mesafe kat edebilir. Yeter ki bu istikamette bir cehd ü gayret ortaya koysun.

İnanan her ruh bu ufku yakalamaya çalışmalı, özellikle de önemli bir misyon yüklenen insanlar. Onlar, Cibril hadisinde ifadesini bulan iman, İslâm ve ihsan hakikatlerini zirvede temsil etmenin peşinde olmalıdırlar. Çünkü imanı tamam olmayan bir insanın yapacağı iman hizmetinden bir şey beklenemez. İslâm’ı düşe kalka götüren biri, başkaları üzerinde müessir olamaz. İhsan şuuruna ulaşamamış birinin din adına deyip ettikleri gürültü ve dedikodudan öteye geçemez; yalanın, aldatmanın, riyanın ve gösterişin sesi soluğu olabilir. Böyleleri, söz ve amel ikiliğinden kurtulamayacaklarından başkaları nazarında inandırıcı olamaz, çevrelerine güven vaat edemezler.

Bir insanın duygu ve düşüncelerinde, tavır ve davranışlarında hakiki anlamda doğruluğu temsil etmesi, ihsan şuuruna ulaşmasına bağlıdır. İhsan ise Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) tariflerine göre insanın Allah’ı görüyor gibi, en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı olarak yaşamasıdır. Bunun da kendi içinde sonsuz derecesi vardır. Bir dava insanı, en azından Allah tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmeli, her an Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu hissetmelidir ki yalandan, riyadan, gösterişten kurtulabilsin. Zira böyle bir şuur, böyle bir ihsas, insanın tavır ve davranışlarına hemen akseder. Onu laubali ve dengesiz tavırlardan, hata ve günahlardan uzak tutar. Onun gevşemesine, kendini salmasına, dünyaya dalmasına mâni olur. Oturma, kalkma, yatma, yeme, içme gibi bütün fiillerine tesir eder. Bütün karar ve tercihlerinde onu yönlendirir.

Kişi hele bir de bir üst mertebeye çıkarak Allah’ı görüyor gibi olma ufkuna ulaşırsa, kesret bütün bütün gözünden silinir gider ve âdeta baktığı her şeyde Allah’ı müşahede etmeye başlar. Mevlâna Câmî’nin ifadesiyle yalnız Bir’i ister, yalnız Bir’i çağırır, yalnız Bir’i talep eder, yalnız Bir’i görür, yalnız Bir’i bilir, yalnız Bir’i söyler… O’nun dışında başka şeylerle meşgul olmayı abes sayar.

Böyle bir şuur ve idrake ulaşamayan birinin tahkikî imana ulaşması, ihlâs-ı tâmmı elde etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla da o, taklitten ve şekil Müslümanlığından kurtulamaz, riya ve gösterişten sıyrılamaz. Böyle birinin dini tebliğ hamleleri de çoğunlukla fiyasko ile sonuçlanır. Zira o, bugün söylediklerini yarın yaptıklarıyla tekzip eder. Söz ve tavırlarında istikamet ve kararlılık olmaz. Bu yüzden de inandırıcılığını kaybeder. Muvakkaten kitleler üzerinde tesirli olsa ve onları arkalarından sürüklese de sa’y ve gayretlerinin semeresi kalıcı olmaz. Kısa süreliğine parlasa da hızla söner gider. İnsanın parlaklığını devam ettirmesi, Nur kaynağına teveccühünün devam ve temâdîsine bağlıdır. Güneş’le arasına perdeler giren kabarcıkların karanlığa bürünmesi gibi, Allah’tan kopanlar da ışıltılarını kaybederler.

Hâsıl-ı kelâm, özellikle dava-yı nübüvveti temsil etme gibi bir derdi ve gaye-i hayali olan kimselerin başarıya ulaşmalarının öncelikli şartı, Allah’la irtibatlarının güçlü olmasıdır. Cenab-ı Hak her zaman, rahmetiyle, liyakat ve istidatlarımızın çok çok üstünde beklenmedik lütuflarda bulunabilir. Bir nefer olmaya liyakatimiz olmadığı halde, generallik bahşedebilir. Biz bunları O’nun rahmetinden bekleriz. Zira O, lütuf ve kerem sahibidir. Bununla birlikte O, dünyayı hikmet diyarı olarak yaratmıştır ve çoğu zaman bizimle ilgili icraatlarını, şart-ı âdi planında bizim iradelerimize paralel olarak götürür. Dolayısıyla bizim neye ne kadar meyil gösterdiğimiz, neyi ne kadar talep ettiğimiz, talep ettiğimiz şeyleri elde etme adına ne kadar cehd ü gayret ortaya koyduğumuz, bu gayretlerimizde ne kadar ısrarlı ve kararlı durduğumuz çok önemlidir.

Şayet Allah’ın makbul kulları arasında yerimizi almak ve başkaları üzerinde müessir olmak istiyorsak, “lî maallahu vaktun” ufkuna talip olmalıyız. Tüm dünya vemâfîhâyı arkada bırakıp yalnızca Rabbimizle beraber olduğumuz vakitlerimiz olmalı ve böyle bir maiyyet ve kurbiyeti elde etme adına bir ömür boyu çırpınıp durmalıyız.

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

!مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا

Herkul | | العربية

إن الأذهان والأفكار اليوم ملوّثةٌ إلى حدٍّ كبير، وإنّ بعضَ من يمسكون زمام القوة في أيديهم يدبرون المؤامرات واحدة تلو الأخرى ضدَّ من يرونهم معارضين ويتصوّرونهم أعداء لهم، فلا يتورّعون عن ظلمٍ، ولا يكفّون عن قمعٍ.. أفكارهم الملوثة تنعكس على ألسنتهم وأقوالهم.. يختلقون الأكاذيب، ويثيرون الافتراءات، ويكيلون الشتائم والإهانات؛ فإذا كان لا محالة من إطلاق اسم عليهم فلنقل: “هم المجتهدون في اختلاق الأكاذيب وإثارة الافتراءات وإكالة الشتائم والإهانات”؛ وهذا ما يجعلنا نتصوّر أنهم ربما يفكرون فيها في حلّهم وترحالهم، ويُشغلون بها أذهانهم، ويعبّرون عنها بألسنتهم.

فلا الأحكام الدينية ولا القيم الأخلاقية، ولا الخوف من الآخرة، ولا المواقع والمناصب التي يتبوؤونها تمنعهم من ممارسة هذه الأفعال المشينة، فلا يكترثون بأيِّ وديان الضلالة يتيهون.. إن الذين يمثّلون الدولة من هؤلاءِ لا يستنكفون عن ذكر الكلام القبيح البذيء الذي يستحيي منه الإنسان العادي أمام الجماهير، ولا أحد يدري ما القدوة التي يمثلونها بهذه الأفعال والسلوكيات غير اللائقة؛ فالأنبياء العظام والعلماء الفخام والأولياء الكرام لم يُسمع أنه صدر عن ألسنتهم الطاهرة ولو واحدٌ في الألف من هذه الكلمات؛ رغم اضطرارهم إلى العيش في أقسى الظروف وأكثرها سوءًا.

فما أشد الأذى الذي لاقاه النبي صلى الله عليه وسلم من قومه! وما أقسى الإهانات التي تعرض لها! وما أكثر الضرر الذي ناله منهم! ورغم ذلك لم يتفوّه بكلمةٍ غير لائقة في حقّ أحدٍ، ولم يُهِنْ أحدًا، ولم يسخرْ من أحدٍ! فإن كانت معاييرنا هي نفس المعايير التي وضعها النبي صلى الله عليه وسلم، فإن ما لا يتوافق مع هذه المعايير يسمى خللًا وانعدام توازن.

ثمة أناس في أيامنا مختلّون ذهنيًّا، مضطربون وجدانيًّا، ملوّثون كلاميًّا؛ لا يمكن التنبّؤ بما يفعلون، ولا بما يقولون ويخاطِبون؛ لأنه عندما تتجرّد الأحوال والتصرّفات من الموازنة والانضباط؛ تُرتكب شتى أنواع المنكرات، لا سيما هؤلاء الذين يمسكون في أيديهم زمام القوّة والسلطة؛ فإنهم يدبرون المؤامرات، وينصبون الفخاخ والمكائد، ويرتكبون من الظلم وينتهكون من الحقوق ما إن رآهم إنسان لا يتمالك نفسه حتى يقول كما قال سيدنا أبو بكر رضي الله عنه: “مَا أَحْلَمَكَ يَا رَبَّنَا”؛ لأن ما يفعلونه شيء لا يُغتفر.

إحالة الظالمين إلى الله جل جلاله

ليفعل الظالم ما شاء، أما المظلوم فجديرٌ به -وخاصة إن كان ذا مروءةٍ وقد استوعب قيمَ الإسلام جيدًا- أن يتضرّع إلى الله قائلًا: “اللهم أصلح حال الظالمين، وارزقهم اللّين، وأرشدهم إلى الحقّ والحقيقة، ووفّقهم إلى العيش بشكلٍ إنساني، وقوِّم ضلال قلوبهم، واغفر لنا ولهم، واقهر من لا يُرجى صلاحُه منهم، اللهم إنا نفوّض إليك أمر هؤلاء المعتدين الذين يتلذّذون بالقمع والاضطهاد”، ومهما حاولنا فالأمر بيد الله، هو الذي سيحبط مؤامراتهم، ويجعل كيدهم في نحورهم، فإن الله يملي للظالم حتى إذا أخذه لم يُفلته، فإذا جاء حكم الله، وصدر الأمر الإلهي بمعاقبة الظالمين فلا عاصمَ لهم من أمر الله! فلطالما الأمر مفوض إليه تعالى فلا همّ ولا كرب!

والواقع أننا لسنا فقط من يعاني المآسي والآلام، فلقد عانى الكثيرون وعلى رأسهم سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم من مثل هذه الأمور، فرغم أنه تاجُ الرؤوسِ، صاحبُ العزة والشرف، وتقف له الملائكة احترامًا وتبجيلًا؛ ؛ فقد تعرّض للكثير من الأذى والاضطهاد من قومه؛ حتى إن سيدنا أبا بكر الصديق رضي الله عنه كان يتساءل كيف يمهل الله هؤلاء الظالمين ولا يعاقبهم قائلًا: ما أحلمك يا ربنا! وهذا يعني أنه كان يجد صعوبة في تفسير ما يحدث، وكأنه يقول: كيف يحدث هذا لنبيٍّ جاء يرشدنا إلى الفلاح الأبدي، وينير عالمنا، ويفتح أعيننا وآذاننا على الحقائق، ويقوّي أحاسيسنا ومشاعرنا؟! وإزاء ذلك القهر والاضطهاد كان يواسي نفسه: ما أحلمك يا ربنا!

أجل، مهما كان الوضع فعلينا أن نقوم بما تقتضيه شخصيَّتُنا وطبيعتنا، فلنفوضْ أمر الظالمين إلى الله، ولنسلِّم له الأمر خاضعين لحكمته، ولا نلوِّث عالمنا القلبي والروحي بمشاعر الحقد والانتقام، ولا ندنّس ألسنتنا بالكلام السيئ، ومهما كانت الصعوبات والمشاكل التي نعيشها فلا يجب أن نتخلى عن الرفق واللين، ولا نحرم غيرنا من صدقة التبسّم، يقول الشاعر “تُوقادي زاده شكيب”: ” أبكي من داخلي وإن كنتُ أضحكُ، قلبي يئنّ ويتوجع وإن كان وجهي يتهللُ”.. فرغم أن مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم كان مهمومًا ويحمل من الأعباء أثقلَها ويتلوّى حسرةً وألـمًا؛ فما ضنّ بالابتسامة على من كانوا يتلهّفون إلى رؤية الابتسامة على وجهه.. لقد أعطى صلى الله عليه وسلم إرادته حقّها، وعرف كيف يستر الآلام التي تتأجّج في داخله، ولم يكشف عنها لمخاطبيه.

وإن قيلَ: ما سبب معاناته؟ وما الذي كان يقض مضجعه ليلًا ويزيد من همومه نهارًا؟ فالجواب هو: إن ما كان يؤرّقه هو اندفاعُ البشرية نحو الجحيم كما لو كانت عالقةً في فيضانٍ لا يمكن إيقافه، وافتقادُها الطرق المؤدية إلى الجنة، وابتعادها عن الخير والجماليات، وانفتاحها على القبائح والسيئات.. لقد كاد النبي صلى الله عليه وسلم أن يهلك نفسه حتى يعود الناسُ إلى رشدهم، لكنّه ومع ذلك كلّه لم تفارق الابتسامة وجهَه، ولم تودِّع البشاشةُ قسماتِه، كان دائمَ البِشْرِ، يمنح الأعيُنَ سرورًا، والقلوبَ انشراحًا وحبورًا.

الأرواح المهمومة

ثمة عوامل كثيرة اليوم تُغرق الإنسانَ في المآسي والمعاناة! وفي ذلك يقول الأستاذ “نجيب فاضل”: “كيف لا تهتمون أمام انقلاب القيم وتدهورها في المجتمع! وكيف لا تشعرون بالألم والمعاناة إزاء انغماس الكثيرين في الملذّات رغم ما يحدث حولهم من شدائد وأهوال وكأنه لا يوجد شيءٌ آخر في العالم!

لقد حفلَ التاريخ بشخصيّاتٍ عظيمةٍ جعلَت همَّها الأوحدَ أمّتَها؛ فعاشت مثلَ هذه المآسي والمكابدات.. وهذه هي “المكابدة النبوية”، أو ما يمكن أن نسميه بـ”المعاناة المقدسة”؛ لأن دقيقةً من مثل هذه المعاناة الداخلية إزاء الأحوال العامة للإنسانية، بل ثانيةً منها؛ تعادل يومًا مشحونًا بالعبادات.

إن التلوّيَ وانقصامَ الظهر من أجل إعانةِ الإنسانية، ورفعِ الغشاوة عن أعينها، وإرشادِها إلى الحقائق، وفتحِ آذانها، وإشعارِها بالحقّ والحقيقة؛ له قدرٌ كبيرٌ عند الله، وهذا ما دفع “سفيان بن عيينة” إلى أن يقول: “لو أن محزونًا بكى في أمّةٍ لرحم الله تعالى تلك الأمة ببكائه”[1].

إننا في حاجّة ماسّةٍ اليوم إلى هذه الأرواح المضحّية المهمومة التي تهتمّ بِهَمّ غيرها، وتدرك ما يقع في المجتمع من انهيارات وانقلابات أخلاقية، فتتألّم لما يحدث في أعماق روحها، وتتجافى جنوبها عن المضاجع، فتنهض من فراشها وتتجوّل في الدهاليز كالمجانين متسائلة: “ما هذه الحال التي آلت إليها الأمة؟ متى سينتهي هذا الهذيان؟ متى سينتهي هذا التشرذم والانفصال؟!” إنها ومع كلِّ ذلك تحافظ على ألّا تقع في ذمّ القدر.

أجل، إنها -من جهةٍ- ترى ما يجري داخل المجتمع من انكسارات، وتتألّم لها، و-من جهةٍ أخرى- لا تحيد عن أفق الرضا، ولا تضطلع بتصرّفات وسلوكيّات تذمّ القدر.. تقول دائمًا: “رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالإِسْلَامِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ نَبِيًّا وَرَسُولًا”، مبديةً احترامها لقدر الله؛ فهي تعلم جيّدًا أن المراد الإلهي هو الأساس في تحصيل الجماليات المنشودة، والله تعالى لا يسيّر إجراءاته الإلهية وفقًا لأهوائنا، بل يفعل ما تقتضيه سننه الكونية.

أجل، إن كل شيءٍ بأمرِ الله تعالى، وما يقع علينا نحن العباد على سبيل الشرط العادي -بعد استنفاذ الأسباب- هو: “التحسُّر، والأنين، والتلوّي، والدعاءُ إلى الله والتضرع إليه من أجل إسكات الأفواه الشريرة بالعقاب الإلهي ودحر الظالمين الجائرين”.. يقول الله تعالى: ﴿أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ﴾ (سورة النَّمْلِ: 27/62)، فإن بلغ الدعاءُ أفقَ القبول أجرى اللهُ تعالى على عباده أفضالًا مفاجئةً من حيث لم يحتسبوا، وجعل للمؤمنين الصادقين صدًى حسنًا يدوّي في كلِّ أرجاء الأرض.

حاصل القول: إن ما يقع على عاتق الأرواح السامقة التي تهتمّ بهموم الإنسانية هو أن تحصر كلَّ همّتِها وجهودِها في حلِّ المشاكل التي تعانيها البشرية وترميمِ قلاعها المتهدّمة، وفي الوقت ذاته تبث شكواها إلى الحق تعالى، وتشعر في وجدانها بالسلبيات المتشابكة التي تتخبّط فيها الإنسانية، وتتوجّه إلى الله قائلةً في أنين وأسًى: “اللهم أنت الملجأ والملاذ، فلا تكلنا إلى غيرك!”.

[1] القشيري: الرسالة القشيرية، 1/268.

Cuma Hutbesi: Sevgi

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her ruhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken “sevgi” der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.

Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semalara yükselmelerine imkân yoktur. Evet onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Sevgiden mahrum bu sineler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sinesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.

Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalblere sırtını vererek büyür. Daha sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.

Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve naralar atarak baş aşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.

Her varlık, kâinattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını parlak bir senfonizma ile seslendirmekte; iradî ve gayri iradî, varlığın sinesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.

Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk edilir, icabında ocaklar söner ve her vadide ayrı bir mecnun “Leyla!” der inler. Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!

Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır; içindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar… Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazan onların çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi tutuşturup, kalblerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan “ebed-müddet” yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini deviremez.

Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı; ülkesi ve insanı için hayatını hakir gören fert bir millet fedaîsi; insanlık için yaşayıp onun için ölen kahraman ise, sinelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük âbidesidir. Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu silah ve bu anahtara sahip olanlar, bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde muhabbet buhurdanlıkları dört bir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.

İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi yolu peygamberler yoludur. Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz! Ezkaza, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır. Bir kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mesele kalmaz.

Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan tâli’sizlere!

Ey yüceler yücesi Rabbim! Kinlerin, nefretlerin gecenin koyu karanlıkları gibi dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen’in sevgine sığınıyor; şu fevkalâde haşarı ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm oluyoruz.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Mart 1987 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Ne Kadar Halimsin Ey Rabbimiz!

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde zihinler ve düşünceler olabildiğine kirli. Gücü ele geçirenler, muhalif gördükleri, düşman belledikleri insanlar hakkında komplo üstüne komplolar kuruyorlar. Zulmettikçe ediyor, ezdikçe eziyorlar. Kirli düşünceler, dillere ve sözlere aksediyor. Öyle yalanlar söylüyor, hasım gördükleri insanlara öyle iftiralar atıp öyle küfür ve hakaretler savuruyorlar ki, bunlara bir isim vermek icap ederse “yalan, iftira, hakaret müçtehidi” denebilir. Zira öyle farklı farklı iftira, hakaret ve küfürler üretiyorlar ki muhtemelen oturup kalkıp bunları düşünüyor, zihinlerini sürekli bu istikamette kullanıyorlar. Lisanları da bunlara tercüman oluyor.

Ne dinî hükümler, ne ahlakî değerler, ne ahiret endişesi, ne de temsil ettikleri konum ve pâyeler onları bu tür çirkin fiilleri işlemekten alıkoyuyor. Dine muhalif tavır ve davranışlarıyla hangi dalalet vadilerinde gezdiklerine aldırış etmiyorlar. Sıradan bir insanın bile söylemekten haya edeceği kaba ve çirkin sözleri devleti temsil eden insanlar büyük kalabalıkların önünde hem de hiç utanıp sıkılmadan söyleyebiliyorlar. Bu tür yakışıksız tavır ve davranışlarıyla kimi örnek aldıkları da belli değil. Zira en ağır ve olumsuz şartlarda yaşamak zorunda bırakılan enbiya-i izam, ulema-i fiham, evliya-i kiram efendilerimizin nezih dillerinden bu tür sözlerin binde biri bile sâdır olmamıştır.

Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) kavminden çekmediği sıkıntı kalmamıştır. Ona en ağır hakaretler edilmiş, onca kötülüklere maruz bırakılmıştır. Buna rağmen O, kimse hakkında kötü söz söylememiş, kimseye hakaret etmemiş, kimseyi alaya almamıştır. Eğer ölçümüz O’nun ortaya koyduğu ölçülerse, bunlara uymayan şeylere ölçüsüzlük ve dengesizlik denir.

Günümüzde zihni, kalbi ve dili kirli o kadar çok dengesiz insan var ki, bunların ne zaman ne yapacakları, kime ne diyecekleri belli olmuyor. Hâl ve tavırlarda ölçü ve muvazene kaybolunca, türlü türlü kötülükler irtikâp ediliyor. Hususiyle güç ve kuvveti elinde bulunduranlar, kendileri gibi düşünmeyen kesimlerin hakkından gelmek için komplo üstüne komplolar kuruyor, tuzak ardına tuzak hazırlıyorlar. Öyle zulümler irtikâp ediyor, öyle hak ihlâllerine giriyorlar ki insan bunları görünce Hz. Ebû Bekir gibi, “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ-Ne kadar halimsin Ya Rabbî!” demekten kendini alamıyor. Zira yapılıp edilen şeyler affedilecek gibi değil.

Zalimleri Allah’a Havale Etme

Zalim zulmünü yapadursun, bunun karşısında mazluma, özellikle de İslâm’ın değerlerini iyi özümsemiş civanmertlere yakışan, Allah’a sığınıp şöyle niyaz etmektir: “Allah’ım, zalimleri ıslah buyur, onlara mülayemet nasip eyle, hakikati göster! Onları insanca yaşamaya muvaffak kıl! Kaymış kalblerine istikamet ihsan eyle! Bizi de onları da afv u mağfiret buyur! Islahı kabil olmayanların da Sen hakkından gel! Saldırmaktan, ezmekten zevk alan mütecavizleri Sana havale ediyoruz!” Zira biz ne dersek diyelim bu konuda nihai hükmü verecek olan Allah’tır. Kurulan tuzak ve komploları boşa çıkaracak, belki de komplocuların başlarına dolayacak olan O’dur. Allah zalime mehil üstüne mehil verir fakat bir kere de yakaladı mı artık onun iflahını keser. Allah’ın onlar hakkındaki hükmünün gelmesi, zalimlerin cezalandırılmasıyla ilgili icraat-ı ilahiyenin başlaması artık sözün bittiği yerdir. O varsa gam u kedere ne hacet!

Esasında dert ve ızdırap çeken sadece bizler değiliz. Şimdiye kadar başta enbiya-i izâm efendilerimiz olmak üzere niceleri benzer şeyleri yaşamışlar. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallahu aleyhi ve sellem) yapmadıkları kötülük bırakmamışlar. Başlara taç olan, meleklerin bir adım geriye çekilip karşısında el pençe divan durdukları, çok yüksek bir izzet ve onura sahip o yüce kamete öyle eza ve cefalarda bulunmuşlar ki, Hz. Ebu Bekir bunları yapan zalim ve mütecavizlerin nasıl olup da cezalandırılmadığını düşünüp “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ-Ne kadar da Halimsin Ya Rabbî!” demiş. Demek ki o yapılıp edilenlere bir izah bulmakta zorlanıyordu. Bize ebedî kurtuluşu göstermek, dünyamızı aydınlatmak, hakikatlere karşı gözümüzü kulağımızı açmak, ihsas ve ihtisaslarımızı güçlendirmek için gönderilen bir peygambere nasıl olur da bunlar yapılır, diyordu. Onca cevr u cefaya karşı “Mâ ahlemeke yâ Rabbenâ” sözüyle soluklanıyordu.

Evet, hal, vaziyet ne olursa olsun biz kendi karakterimizin gereğini sergilemeliyiz. Zalimleri Allah’a havale etmeli, işi O’na bırakmalı ve O’nun hikmetine râm olmalıyız. Ne kin ve intikam duygularıyla kalb ve ruh dünyamızı kirletmeliyiz ne de yakışıksız sözlerle dilimizi. Ne kadar sıkıntı ve zorluk yaşarsak yaşayalım, mülayemetten ayrılmamalı, başkalarını tebessüm sadakasından mahrum bırakmamalıyız. Tokadîzâde Şekip, “Gülsem de içimden ağlarım ben / Sızlar yüreğim yüzüm gülerken.” der. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), mübarek sinelerinde değirmen taşları dönerken, ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranırken dahi tebessüm bekleyenlerden tebessümünü hiç eksik etmemişti. İradesinin hakkını vermiş, içinde kaynayıp duran ızdırapları bastırmasını bilmiş ve bunları muhataplarına aksettirmemişti.

O’nun ızdırabı neye karşıydı? Neydi O’nun gece uykularını kaçıran, gündüz hafakanlarını kabartan derdi? Evet, O’na asıl ızdırap yaşatan şey, insanlığın önü alınamayan bir sele yakalanmış gibi başını alıp Cehennem’e doğru sürüklenmesiydi. Cennet’e giden yolları ıskalamasıydı. İyilik ve güzelliklere kapalı, kötülük ve çirkinliklere açık durmasıydı. O, insanların akıllarını başlarına almaları için âdeta ölüp ölüp diriliyordu. Fakat buna rağmen her zaman mütebessimdi. Çevresine tebessümler yağdırmak suretiyle gözlere sürur, gönüllere inşirah veriyordu.

Muzdarip Ruhlar

Günümüzde de insanı ızdıraba gark edecek o kadar çok sebep var ki! Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle toplumun künde künde üstüne devrilmesi karşısında nasıl ızdırap duymayacaksınız! Etrafta kızıl kıyametler koparken beri tarafta çoklarının hiçbir şey yokmuş gibi hâlâ keyif, zevk ve lezzetlerine bakmaları karşısında nasıl sancı çekmeyeceksiniz!

Himmeti milleti olan nice büyük zatlar ruhlarının derinliklerinde böyle bir ızdırap yaşamışlardır. Bu, peygamberane bir ızdıraptır. Buna kutsal ızdırap veya kutsal hafakan da diyebilirsiniz. Zira insanlığın genel ahvali karşısında duyulan böyle bir iç sıkıntısının dakikaları, hatta saniyeleri, ibadetle geçirilen bir güne tekabül edebilir.

İnsanlığın elinden tutma, gözlerindeki perdeyi sıyırıp onlara gerçekleri gösterme, kulaklarını açıp hak ve hakikati duymalarını temin etme uğruna çırpınıp durma ve ızdırapla iki büklüm olma Allah katında öyle değerlidir ki, Süfyan İbn-i Uyeyne, “Allah bazen muzdarip bir vicdanın sızlaması ile bütün bir ümmeti bağışlar.” der. (Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye 1/268)

Günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri, başkalarının derdiyle dertlenen bu muzdarip ruhlardır. Toplum çapında üst üste yaşanan yıkılmaları, devrilmeleri görebilen ve bunların ızdırabını ruhunun derinliklerinde duyabilen, bundan ötürü uykuları kaçan, gece kalkıp deli gibi koridorlarda dolaşan, “Ne olacak bu milletin hâli? Bu hezeyan ne zaman sona erecek? Şu parçalanma ve ayrışmalar ne zaman bitecek?” diyen ve bunları derken de kaderden şikâyet etmeyen muzdarip ruhlar…

Evet, bir taraftan toplum çapında yaşanan iç içe kırılmaları görüp bunun derdini, sancısını çekmeli ama diğer yandan da rıza ufkundan ayrılmamalı, kaderi tenkit edecek tavır ve davranışlara girmemeli. Her zaman, “Rab olarak Allah’tan, din olarak İslâm’dan, peygamber olarak Hz. Muhammed’den razı olduk.” demeli, Allah’ın takdirine saygı göstermeli. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, arzu edilen güzelliklerin hâsıl olmasında murad-ı ilâhi esastır. Allah, icraat-ı sübhaniyesini bizim keyfimize göre yürütmez, âdet-i sübhaniyesinin gereğini yapar.

Evet, her hadise, murad-ı ilâhiye bağlı olarak vukua gelir. Burada kullar olarak şart-ı adi planında bize düşen ise, esbap planında elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra, uğursuz ağızlara ilâhî bir fermuar vurulması, zulüm ve gadirlerin sona ermesi adına inleme, kıvranma, sızlanma ve dua dua Allah’a yalvarmadır. Allah (celle celâluhû) yüce beyanında dara düşmüşün, ızdırar haline düçar olmuşun duasına icabet edeceğini buyurur. (Neml sûresi, 27/62) Yapılan dualar kabul ufkuna ulaştığında Allah hiç beklenmedik nice sürpriz lütuflarda bulunur. Samimi mü’minlerin namını, yeryüzünde bir hoş sada kılar.

Hülasa; nerede ve ne yaşıyor olurlarsa olsunlar, insanlığın dertleriyle dertli yüce ruhlara düşen; bir taraftan bütün himmet ve gayretlerini insanlığın yaşadığı problemleri tamir ve ıslah etmeye hasretmek, diğer yandan da ızdırapla Cenab-ı Hakk’a iç dökmek, insanlığın içinde bocaladığı iç içe olumsuzlukları vicdanlarında duyarak mütemadiyen, “Allah’ım, çare Sensin, bizi Sensizliğe mahkûm etme!” deyip inlemekten ibarettir.

***

Not: Bu yazı, 21 Kasım 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

غايةُ الإحياء

Herkul | | العربية

المراد بـ”غاية الإحياء” أن يفكر المرءُ في سعادة الآخرين بدلًا من سعادته نفسه، وأن يضحّي بسعادته من أجل سعادة الآخرين، وأن يعيشَ ليكون مصدرًا لحياة الآخرين، بل وأن يتخلّى عن حياته عند اللزوم حتى يحيا الآخرون.

إنها الغايةُ الأسمى بالنسبة للإنسان، فالأنبياء عليهم السلام وهم أعلى المقامات بين البشرية وأتباعُهم العظام الذين ساروا على إثرهم؛ لم يفكّروا في أنفسهم، ولم يعيشوا من أجل أنفسهم قط، بل كانت رغبتهم الوحيدة أن ينسلخ الناس من رغباتهم الجسدية وأهوائهم النفسية، ويرتقوا في مدارج حياة القلب والروح، ويصلوا إلى حالٍ تُرضي الله عز وجل..

لقد ظلّ هؤلاء العظماء طوال حياتهم يكافحون من أجل إنارة عوالم الآخرين المظلمة، وفي سبيل ذلك كانوا يخاطرون بقضاء حياتهم في الظلام، فيركضون -والشموعُ بأيديهم- في ظلماتٍ بعضُها فوق بعض من أجل إشعال شموع الآخرين المنطفئة؛ فتجرعوا العذاب، وذاقوا الويلات، وقضوا حياتهم في دوامةٍ من الآلام والمعاناة؛ حتى يخلقوا نفَسًا وصوتًا جديدًا للإنسانية، ورغم هذا كله لم يُبدوا أدنى شكايةٍ أو تأوّه من حالهم، بل كانوا على قدرٍ كبير من المروءة، حتى إنهم سامحوا ظالميهم وعفَوا عنهم.

كان ديدنُهم دائمًا قولَ الله تعالى: ﴿وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/109)، فلم يتشوّفوا إلى أيِّ غرضٍ أو مكسَبٍ دنيوِيّ، بل بذلوا الغالي والنفيسَ من أجل الله، فعاشوا حياتهم بهذه المروءة ورحلوا إلى الآخرة وهم على نفس المستوى؛ وبذلك تركوا سمعةً طيبةً وذكرى جميلة للأجيال المتعاقبة..

لم يرغبوا في أن تلتصقَ أسماؤُهم بالخدمات التي قاموا بها، قدوتُهم في ذلك المهمومُ الكبير في هذا العصر الأستاذ بديع الزمان “سعيد النورسي” الذي استكثر على نفسه حتى أن يَعرِفَ أحدٌ قبرَه، وكأنّ هذه الرغبةَ التي تنبع من إخلاصه العميق قد لاقت قبولًا على الفور من الله تعالى، فقد أُخرِجَ جثمانُه الطاهر من القبر بعد موته ببضعة شهور، ونُقِلَ إلى مكان مجهول، ولكن الله تعالى حفظ أسماء هؤلاء كذكرى جميلة، ولم يقدر أحدٌ على محوِ أسمائِهم وذكراهم وسيرتِهم من أذهان الناس وألسنتهم.

ومن خلال الفترة التي عاشوها فقد تركوا بصمات في الأذهان بسيرتهم، وتمثيلهم الجميل للدين، وأقوالهم، وأفكارهم، ومؤلفاتهم، فظلّ الناس الذين جاؤوا من بعدهم يذكرونهم بالخير ويدعون لهم بظهر الغيب، وظلَّ الكثيرون يطوفون في أفقهم، ويدورون في فلكهم، ويشكّلون هالةً نورانيّة حولهم حتى بعد وفاتهم بمئات السنين.. وفقنا الله تعالى إلى معرفة هؤلاء العظام على الوجه الصحيح، وإلى مشاركتهم آفاقهم، وإلى نيل شفاعتهم!

فها هو بديع الزمان سعيد النورسي أحد الأتباع المخلصين للأنبياء الكرام، وأقرب الكبار لنا يقول: “إن رأيتُ إيمان أمّتنا في خيرٍ وسلامٍ فإنني أرضى أن أُحرق في لهيبِ جهنّم؛ إذ بينما يحترقُ جسدي يرفلُ قلبي في سعادةٍ وسرورٍ”[1].. وبذلك أثبت ألّا همَّ له سوى أمّتِه، ورغم ذلك كله فقد حوّل الظالمون والمستبدون في تلك الفترة حياتَه إلى جحيم، واجتهدوا في مسحِ أيِّ ذكرى له من الأذهان، واستماتوا في القضاء على دعوته، لكنّهم فشلوا في مساعيهم أيَّما فشل، فلقد ظلّت مؤلفاته القيمة تنير طريق الناس عبر العصور والدهور.

وكذلك سار طلّابُه الذين يلتفّون حوله على الدرب نفسه، فأعرضوا عن الدنيا وزهدوا فيها، وتكبّدوا مختلف الصعوبات، وتجرعوا صنوفَ الحرمان، وقدّموا أرواحهم فداءً لهذه الدعوة، فلم تستطع المحاكم ولا المنافي ولا السجون أن تُثنيهم عن هذه الغاية التي نذروا لها أنفُسَهم وأنفاسهم.. لقد دفعوا ثمن صحبتِهم لبديع الزمان، فلاقوا من الآلام ما لاقوا، إلا أنهم لم يتركوا أستاذهم أو يُسلِموه للوحدة طيلةَ حياتهم، وبفضل هذا الوفاء والصدق والتضحية والتفاني أنقذوا إيمان الكثيرين، وفتحوا أعينهم على الحق والحقائق.

لقد تجشم هؤلاء الأبطالُ كلَّ الصعوباتِ من أجل سِلم وسلامة الإنسانية، ولم يتشوّفوا إلى أيّ غرضٍ دنيويّ، حتى إن أمثال “زبير كُونْدُوزْ آلب”، و”طاهري موتلو” و”خُلوصي أفندي”؛ قضوا حياتهم في منزلٍ بسيطٍ، وغرفة متهالِكة.. ولو شاؤوا لجمعوا مالًا وفيرًا، ولأحرزوا أملاكًا ورفاهية فريدة، لكن لم يتطلّع أيٌّ منهم إلى غرضٍ من أغراض الدنيا، ولم يدرْ بخلدهم سوى الخدمة في سبيل الله.

إنَّ هؤلاء المخلصين الذين نذروا أنفسهم للخدمة في سبيل الله قد اتّخذوا لأنفسهم فكرة “العمل الإيجابي البنّاء” منهجًا وأساسًا، فلم يقعوا في أخطاء من قبيل: عدم تقبل الآخر، أو الوقوف حجر عثرة أمام خدمات الآخرين بدافع من الحسد والغيرة؛ لأن هؤلاء ليسوا كأمثال الفراعنة في ترويج الدعايات السلبية من أجل تدمير أعمال الخير التي يقوم بها الآخرون، بل كانوا يقتدون ويسيرون على نهج نبيِّهم وصحابته وأستاذهم إلى أن نسوا حياتهم، فتحركوا بروح الإيثار وتحرقوا شوقًا لإحياء غيرهم.

 إن هؤلاء الأبطال الذين نأمل أن يأخذوا مكانهم خلف سادتنا الصحابة الكرام رضوان الله عليهم بما قدموه من تضحيات وما تكبدوه من مشقات وآلام؛ كان كلٌّ منهم صرحًا للإنسان الكامل بالمعنى النسبي، لقد رأيناهم هكذا، وصدّقناهم هكذا، وسنظلّ نذكرهم بالخير ما حَيِيْنا..

لقد حاول الأستاذ النورسي رحمه الله وطلابه الذين التفّوا حوله، ومن سبقهم من الكبار والعظماء؛ أن ينفثوا الروحَ في غيرهم طوال حياتهم، فلم يذوقوا طعم الراحة قط، ومضت أعمارُهم في كَبَدٍ ومعاناة؛ فمَن لم يتعرّض للقمع والاضطهاد ولم يُضيّق عليه الخناق ولم يُسَقْ إلى المنفى ولم يُزجّ به في السجن في سبيل غايته السامية؛ لا يُنتظر منه الكثير، لأن الإنسان يبرهن على صدقه وإخلاصه عندما يثبت على موقفه رغم ما يتعرّض له من قمعٍ وتضييقٍ واضطهاد في سبيل إقامة عالمه الروحي والقلبي.

ما من نبيٍّ إلا وقد تعرّض للأذى والطرد من موطنه؛ فسيدُنا زكريا عليه السلام شُقَّ جسدُه بالمنشار، وسيدنا يحيى عليه السلام قتلَه قومُه بوحشيّةٍ وهمجيّة، وسيدنا إبراهيم عليه السلام أُلقي به في النار، وسيدنا موسى عليه السلام نُفي من بلده، وسيدنا يوسف عليه السلام أُلقي به في الجبّ، وبيع في سوق النخاسة، وزُجَّ به في السجن.. وسيدنا نوح عليه السلام تحمّل كلَّ الإهانات من قومه، وغيرهم وغيرهم كثير.. فإذا كان هذا هو طريق الأنبياء، وإذا كان هذا هو ثمن إقامة الحق والحقيقة، وإذا كان اختبارُ الصدق والإنصاف يقتضي ذلك؛ فعلينا أن نصبر ونتحمّل.

أمّا المتطفلون الذين يجرون وراء مصالحهم الشخصية ومنافعهم الذاتية ومستقبلِهم الخاصّ فإنهم لا يقفون على أقدامهم إلا من خلال استغلالِ بني جلدتهم، وما يَعِدُون أمّتَهم إلا غرورًا، إنهم يمكرون ويستغلون الوضع، ويستبيحون كل الوسائل غير المشروعة، ويتسلّطون على الأمة، ويمصّون دماءها، ويمزقون شرايينَها.. قد يمهلهم اللهُ، ولكنه بعد حين سيأخذهم أخذَ عزيزٍ مقتدِرٍ مثل كل الطغاة والمستبدّين، وبينما سيُذكر أولئك الناذرون الذين جعلوا حياتَهم فداءً لنهج الأنبياء كذكرى جميلة؛ سيُذكر هؤلاء المتطفلون كذكرى قبيحة، وستنهال عليهم اللعنات.

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: السيرة الذاتية، ص 492.

Cuma Hutbesi: Nifak

Herkul | | Cuma Hutbeleri

İnanmadığı hâlde inanıyor görünmek, akide ve düşüncelerinde münkir olmasına rağmen farklı bir tavır ve kanaat sergilemek, her zaman duruma göre hareket edip sürekli iki yüzlü davranmak demek olan nifak; ferdî, içtimaî bir riyakârlık ve bir ruh hastalığıdır. Bu hastalığı taşıyan mürâî ve münafık, her zeminde ayrı bir tavırda bulunur, her yerde farklı bir görüntü sergiler ve o rengârenk davranışlarıyla âdeta birkaç hayatı iç içe birden yaşar. Münafığın gerçek renginin ne olduğunu, ne türlü bir düşünce ve kanaat taşıdığını kestirmek çok zor; hatta imkânsızdır. O, kendine göre ters görüp “öbürleri” dediği hemen herkese karşı düşmanca duygular besler.. onlar hakkında açık-kapalı kötülük düşünür. Ama bu duygularını her zaman dışarı vurmaz; gerektiğinde hakikî hislerini gizleyerek onların düşünce ve kanaatlerine saygılı görünür.. onlara karşı olabildiğince yumuşak davranır.. ve onlardan biriymiş gibi hareket eder. Ne var ki o, hemen her zaman, içten içe de güm güm gümler ve mevhum hasımları için ne komplolar ne komplolar planlar.. planlar da, hasım kabul ettiği kesim veya kimselerin sıkıntılı hâl ve kritik durumlarında gerçek niyetini hemen ortaya koyuverir. Sonra da başkalarının, “hüsnüzan”na binaen ardına kadar açık bıraktıkları kapıdan içeriye girerek akla hayale gelmedik kötülüklerin hepsini yapar. Din, iman düşmanlarının açıktan açığa diyanet ve mukaddesata sürekli hücum etmelerine karşılık o, çok defa dinî, millî ve vatanî değerlere saygılı görünerek her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır.. her zaman sinsi davranır ve moda tabiriyle “takiyye”lerde bulunur.. yerinde herkesi dostça kucaklar ama, fırsat bulunca da arkadan hançerlemeyi ihmal etmez.

Münafık, konuşurken yalan söyler; bugün vefa sözü verdiği bir konuda bakarsınız, ertesi gün hemen sözünden döner; sizin itimat ve güveninize hıyanetle karşılık verir ve hemen her zaman en haince düşmanlık duygularını dostane tavırlar içinde icra eder. Bu itibarla da o, din, iman ve Kur’ân düşmanı bir münkirden daha tehlikelidir; tehlikelidir zira, sizin gibi düşünüyor görünüp, düşmanca duygulara karşı tedbirli olma ve teyakkuzda bulunma hislerinizde gevşeklik hâsıl ederek yanınıza kadar sokulur, yüzünüze güler; fırsat bulunca da yılan gibi ısırır ve akrep gibi de sinsice sokar.

Münafık, aslında hiçbir şeye inanmadığı hâlde, duruma göre “Benim Allah’a ve ahiret gününe inancım tamdır.” diyerek kendine mü’min süsü verir ve her zaman ehl-i imanı aldatmaya çalışır. Ne var ki, her aldatma hareketinde aldanan da onun kendisidir; zira mü’minler firasetlidirler ve imanın nuru ile, gördükleri her şeyi doğru görürler.. “Evet ehl-i iman ne kadar âmî ve cahil de olsa, aklı derketmediği hâlde, kalbi öyle hodfuruş adamları gördüğünde soğuk görür ve onlardan nefret eder.”[1] Kur’ân-ı Kerim bir yerde kendi kendini aldatan bu tip kimseleri şöyle resmeder: “Öyle insanlar da vardır ki bunlar, Allah’a ve ahiret gününe inandık derler; oysaki bunlar asla inanmış değillerdir (inanmış değillerdir ama, akılları sıra böyle yapmakla) Allah’ı ve ehl-i imanı aldatmayı kurarlar. (Aslında onlar bu tavırlarıyla sadece) kendi kendilerini aldatmışlardır, ama bunu fark edemezler.”[2] Yine Kur’ân’ın tespitine göre bunlar, kalben hasta kimselerdir. Hisleri malûl, idrakleri tutarsız, şuurları kapalı, iradeleri de nefsanî temayüllerinin emrindedir. Vicdanî mekanizmalarıyla tamamen meflûç olan bu insanlar, hastalıkları ile o kadar uyuşmuşlardır ki, onları tedavi etmeye kalksanız tepki alırsınız, ilâç verseniz tokat yersiniz, kurtarmak isteseniz hakarete maruz kalırsınız…

Onlarla karşılaştığınızda yer yer kendinizi tam bir mülhit ve münkirle, zaman zaman da bir reybî (şüpheci), bir sofistle (safsatacı, mugalâtacı) yüz yüze gelmiş sanır ve irkilirsiniz. Münafığın bu hastalığı bazen öyle şiddetli bir şüphe, bir kuşku ve bir telâşa dönüşerek dışarıya vurur ki, onun o hâli karşısında ürpermemek elden gelmez. Bu hasta ruh, her zaman fevkalâde bir korkuyla sarsılır; çok defa da içine kapanarak kendine göre mevhum düşmanlar icat eder ve bu mevhum düşmanlar karşısında tir tir titremeye durur. Bazen münafık, her ses ve her sözden irkilir, her hareketi kendi aleyhinde bir tecavüz hamlesi gibi görür, her kıpırdanışı da kendisine karşı bir baskın teşebbüsü şeklinde yorumlar ve bar bar bağırarak etrafında kıyametler koparır. Böylelerinin bu garip görüntü ve ruh hâletleri Kur’ân-ı Kerim’de şöyle tasvir edilmiştir: “Sen onları gördüğünde kılıkları-kıyafetleri karşısında hayrete düşer (ve bunları bir şey zannedersin); konuşmaya kalktıklarında (kendilerini dinletirler), sen de dinlersin. (Ne var ki bu kimseler, ruh dünyaları itibarıyla) içleri bomboş kuru kütükler gibidirler. Her sesten ürker, her sayhadan pirelenir ve her şeyi aleyhlerinde sanırlar.”[3] Bazen de o, bir orada bir burada bulunma telâşıyla sürekli kararsız davranır, tereddütlerle dolar-boşalır, her şeyi ve herkesi farklı görür, farklı yorumlar, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye karşı güven duymaz. Bu gibi durumlarda eğer güçlü ise, hasım kabul ettiği cepheyi hem kendinin, hem sistemin, hem bütün insanlığın düşmanı gibi gösterir.. gösterir ve değişik vehimlerle, ihtimallerle zihninde mahkum ettiği bu mevhum cephe insanlarını hemen bitirmek veya bitirtmek ister: çığırtkanlık yapar, iftiraya tezvire başvurur, moda tabiriyle yargısız infazlarda bulunur ve ne yapıp yapıp onların hakkından gelmeye çalışır. Hele bir de medyatik gücü varsa, o ipe-sapa gelmeyen vehim ve kuruntularıyla haftalarca, hatta aylarca kamuoyunu meşgul eder, hem öyle bir eder ki, yığınlar artık başka şey düşünemez hâle gelirler. Eğer güçsüz ve bunları yapabilecek durumda değilse, vehimlerinin bağrında besleyip büyüttüğü o düşman kampı karşısında, riyâdan tabasbusa, tabasbustan da aldatmaya her türlü melânete başvurur, her zaman iki yüzlü davranır –birkaç yüzlü de denebilir–. Ve kafasında kurduğu vehmî cepheler arasında sürekli gelgitler yaşar, herkese ayrı bir yüz gösterir ve tipik bir yüzsüzlük örneği sergiler. İlâhî Beyan’da onun bu zikzakları ve yüzüp gezmeleri ise şöyle seslendirilmiştir: “Bu hâlleriyle onlar, mü’minler ve münkirler arasında mütemâdî gelgitler yaşarlar; ne sonrakilerle tam bütünleşebilirler ne de öncekilerle. Her kimi de Allah şaşırtmışsa, artık sen ona çare bulamazsın.”[4]

Münafığa göre, tek doğru insan kendi, tek doğru düşünce de onun düşüncesidir. Evet ona göre, doğrunun biricik mikyası onun çarpık kriterleri, müşevveş şuuru, endazesiz idraki ve her zaman yanıltan hisleridir. Varlığı ve varlığın perde arkasını böyle bir ruh hâletiyle değerlendiren –bilhassa “temâşâ eden” demiyorum– böyle bir hasta ruh nazarında, her nesne olduğundan çok farklı ve hemen herkes de, kendisinden endişe duyulması icap eden potansiyel bir düşmandır. Evet ona göre, bütün bir fizikî dünya ve onun metafizik buudu, yerleri-gökleri, ayları-güneşleri, yıldızları-nebulaları, dağları-dereleri, ovaları-obaları, bağları-bahçeleri, canlıları-cansızları, insanları ve hayvanlarıyla simsiyah bir fon üzerinde aldatan yalancı ışıklar, ürperten resimler ve ruhlara dehşet saçan görüntülerden ibarettir. O, ruhundaki maraz ve mizacındaki inhiraftan ötürü, âfâkî ve enfüsî her hâdiseyi, sisli-buğulu, tozlu ve dumanlı görür: öyle ki, onun o zifirî düşünce karanlığında, bazen iman ve imanın vaad ettikleri, Allah’la insanın Hâlık-mahlûk münasebetleri, ruhun ebediyet arzusu ve ukba mülâhazaları üzerinde ya hiç durulmaz ya da onun vicdanını saran sis ve dumandan ötürü kat’iyen oldukları gibi hissedilmezler. Bazen de o, iradî olarak bunları hissetmemek için kendini keyiflere, neşelere, eğlencelere ve oyunlara salar ve âdeta bütün insanî derinliklere karşı hep kapalı kalmak ister; ister de, dalıverir cismanî zevk ve safâya, şehvete, hevâya ve en derin uykulara.. sonra da kaçar, aklının getirip önüne serdiği realitelerden, mantıkî istidlâl ve istinbatlardan. Vehimlerle oturur kalkar.. sırf kuruntularını yaşar.. ve bu öldüren kâbustan uzaklaşmayı da asla düşünmez / düşünemez.

Münafık nazarında, insanı yükselten gerçek değerlerin ve insanoğlunun Hak nezdindeki konumunun hiç mi hiç önemi yoktur. Onun için varsa da yoksa da zevk u safâ ve her çeşidiyle cismanî arzular: O, yaşamak için yaşar.. en değerli sermayesi olan ömrünü nefsanî isteklerinin ağında tüketir.. hayatını yolda bulmuş bir metâ gibi kullanır.. ölümü ve ötesini kat’iyen düşünmez.. ebedîlik vehmiyle sürekli değişik arzular arkasında koşar.. zevklerinin bulanmasından, bulandırılmasından fevkalâde rahatsızlık duyar.. ve hep keyiften keyfe, neşeden neşeye sıçrar durur; sıçrar durur da, bir gün realitelerle, tûl-i emellerini besleyen vehimlerinin delinebileceği endişesiyle tir tir titrer.

Münafık, kendi gibi düşünmeyenleri aptal ve beyinsiz kabul eder ve elinden geldiğince onlardan uzak durmaya çalışır. Meşru-gayrimeşru her vesileyi değerlendirir; çalar-çırpar.. haram-helâl demeden yer-içer; sonra da yan gelir kulağı üzerine yatar; yatar da cismaniyeti adına olsun, bunca nimetlerle kendini tanıttırmak isteyen Zât’ı bir kerecik olsun hatırlamaz; O’nu tanımayı, anmayı ve O’na teşekkür etmeyi asla düşünmez ya da düşünemez.. münafık, varlık-eşya-Yaratıcı konularında tutarsız bir yol takip ettiği gibi, insanlarla münasebetinde de fevkalâde bencil, hodgâm ve nefisperesttir: menfaat ve çıkarlarına dokunabilecekleri vehmiyle bazen, aynı kulvarda koşan herkesi, hatta en yakınlarını bile düşman kabul eder.. ve hemen onlara karşı savaş vaziyetine geçer; “harp hiledir” mülâhazasıyla entrikalar çevirir.. komplodan komploya koşar.. rakip ve düşman ilan ettiği kimseleri aldatmaya çalışır.. yalan, iftira, tezvir gibi gayriinsanî her yola başvurur.. ve başa çıkamayacağını anlayınca da, hemen taktik değiştirir ve onlardan biriymiş gibi görünmeye çalışır.. mü’minler arasına girer.. kendine onlardan daha iyi bir mü’min süsü verir ve onlarla bulunduğu sürece de, ayrı düşmemeye, farklı düşünmemeye dikkat eder.. hatta onlar üzerinde fevkalâde olumlu hisler uyarır. İnkârcılar arasına dönünce de, açıktan açığa küfrünü ilan ederek, onlardan daha ileri bir tavır sergiler.. hâsılı o, her ortamda farklı bir görüntü ve farklı bir düşünceyle renkten renge girer ve kılık değiştirir durur. Onun bu davranışlarıyla alâkalı Kur’ânî tespit de şöyledir:

“Bunlar, mü’minlerle karşılaştıklarında, ‘Biz de iman eden kimseleriz’ şeklinde konuşurlar. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında da, ‘Emin olun, biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyorduk’ derler.”[5]

Evet işte bu hâliyle münafık, hiçbir zaman kendi olamaz, sâbit bir kimliğe bağlı kalamaz ve bazı cinler ve şeytanlar gibi, her an ayrı bir şekil ve suretle insanların karşısına çıkar. O, hayatını farklı anlayışlara bağlı yaşadığından ötürü de, hemen her cepheye hem yakın, hem de uzak kalmaya ve iki cephe arasında ortak bir nokta bulup orada ayakta durmaya çalışır. Bazen de, böyle müşterek bir nokta bulabilme telâşıyla bir oraya-bir buraya gelir gider.. sezilme endişesiyle korkular yaşar ve sürekli yalpa yapar durur. Bu şekildeki bir seciyesizlik, yaşana yaşana, zamanla onun mahiyetinin bir derinliği, daha doğrusu bir çukuru ve bir uçurumu şekline dönüşerek, onda ikinci bir tabiat hâlini alır.

Aslında her insan, bir hadisin de işaret ettiği gibi, doğarken, imana, itikada açık ve “insan-ı kâmil” olmaya müstaid olarak (İslâm fıtratı üzere) doğar; onun daha sonraki menfî ve müspet şekillenmesini ise, büyük ölçüde, ana-babası veya sosyal çevre belirler. Bu iki güçlü sâikle o, ya “a’lâ-yı illiyyîn”e doğru yürür ya da onca mükemmel donanımına rağmen, baş aşağı “esfel-i sâfilîn”e sürüklenir. Esfel-i sâfilîne sürüklenme, inançsızlıktan, iman etrafındaki şüphe ve tereddütlerden, Allah’tan gafil bulunmaktan, mânâya ve metafizik mülâhazalara karşı kapalı kalmaktan, bir kısım ahlâkî zaaflardan ve cismanî arzulara yenik düşmekten kaynaklanmaktadır. Bu sebep ve sâiklere daha başkalarını ilave etmek de mümkündür. İlaveye gerek yok, bunlardan her biri bile tek başına, insanı/insanları yere serebilecek güçte bir hastalık âmilidir ve böyle bir virüsü taşıyan kimsenin ayakta kalabilmesi de çok zordur. Bunların bütünüyle yaralanmış ve sarsılmış bir ruhun iflâh olması ise tamamen imkânsızdır. İşte böyle bir tâli’siz, gün gelir bütün bütün istikrarını kaybeder.. özünden uzaklaşır.. vicdanıyla tenakuza düşer.. iman ve imana müteallik şeylerden sıkılır.. dinden diyanetten ürker.. kitaba kuşkuyla bakar.. doğruyu gösteren delil ve burhanlardan kaçar.. her gün ayrı bir havada yaşamaya başlar.. “Dün dündü, gelip geçti; bugün bugündür, mutlaka yaşamalı ve keyif çıkarmalı; yarınlara gelince, onlar da cismanî arzulara göre planlanmalı ve gerisi düşünülmemelidir.” der ve her şeyi içinde bulunduğu âna inhisar ettirerek, sınırsızı sınırlandırarak ve genişi de daraltarak, ömrünü bir zamanzede olarak geçirir.

Münafık, ne toplumun ıslâhını düşünür ne de salâha alâka duyar; o, şahsî çıkar ve mutluluğunun –ona da mutluluk denecekse– dışında hiçbir şeyi önemsemez ve gözü hiçbir insanî değeri görmez; evet o, başkalarını düşünmez.. beraber yaşamasını bilmez.. paylaşmaya gelmez.. fedakârlıktan hiç anlamaz.. fazilete güler geçer.. ve başkalarını yaşatma hissini aptallık sayar.. hatta bazen başkalarının saadetlerinden rahatsızlık bile duyabilir ve onlara karşı kötülükler planlar.. onlar için hep fesat düşünür, ifsada koşar.. ve kendine ters gelen her şeye ve herkese ne amansız ne imansız taarruzlarda bulunur.. ona insanca davranması ve çevreyi yakıp yıkmaması söylenince de, hemen bir diğergâm ıslahçı gibi gürler ve kendisinin tam bir salâh insanı olduğunu haykırır. Onun bu türlü iki yüzlülüğünü ise Kur’ân şöyle resmeder: “Onlara, ‘Yeryüzünde ve insanlar arasında fesat çıkarmayın’ dendiğinde, ‘Biz barışçılarız; ve ortalığı düzeltmeden başka bir işimiz de yok.’ derler.”[6] Böyle der, fesadı da, salâhı da çarpıtarak demagoji yapmaya kalkarlar. Aslında hareketlerini kendi çıkarlarına bağlamış bulunan bu hasta ruhlar, kendi menfaatleri çerçevesindeki her şeyi salâh, aksini de fitne ve fesat sayarlar.

Evet münafıklar, bütün işlerini şahsî menfaatlerine bağlamışlardır. Çıkarları öyle davranmayı gerektirdiği bir yerde, rahatlıkla her türlü bozguncuyla anlaşabilir, münkir ve mülhitlere arka çıkabilir ve bir müfsit, bir anarşist gibi davranmada da asla beis görmeyebilirler. Onlar, her konuya nefsanîlik açısından yaklaşır ve her şeyi egoizmaya bağlı değerlendirirler. Ölçüleri bozuk, kıstasları ayarsız, kriterleri de yanlıştır: akı, kara görür; güzele çirkin der; zulmü alkışlar, zalimle sarmaş-dolaş yaşar; ışığa söver, nura savaş açar; inanıp emniyet insanı olmayı aptallık sayar; hileyi, iğfali akıllılık kabul eder ve her işinde tahribin kolaylaştırıcılığına sığınarak güçlü görünmeye çalışır. Aslında, münafıkların kendi aralarında da sağlam bir birlikten söz etmek mümkün değildir; ama, doğruyu eğri, eğriyi doğru görme, münkeri mâruf, mârufu da münker bilme ve ehl-i imana karşı mütemadî kin duyma tabiatları, muvakkaten de olsa onları bir araya getirebilir. Ne var ki, böylesi bir beraberlik, kat’iyen kalbî bir beraberlik değildir; aksine onlar, duyguları ve düşünceleri itibarıyla hep bir dağınıklık örneği sergilemektedirler.

Münafıkların, iman, emniyet, tevekkül ve teslimiyet konularındaki tenakuzları da diğer çelişkilerinden farksızdır. Onlara iman deyince, “Şu aptalların inandığı gibi mi inanacağız?” derler. Böyle bir karşılık vermede Müslümanları hafife aldıkları açıktır. Ancak, onlar böyle bir mukabele ile, kendilerince daha farklı bir inanma şekli olabileceğini vurgulamak istemektedirler: evet onlar, aydındırlar, imanları, din telâkkileri ve İslâmî anlayışları da farklı olmalıdır (!) Onlar hakikî dindar (!), dinin emirlerini kemâl-i ciddiyetle yaşayanlarsa dinci –o da ne demekse!–, onlar samimî, her işinde Allah’ın hoşnutluğunu takip edenlerse istismarcıdırlar. Bu itibarla da onlar, dinî anlayış ve İslâmî telâkkilerinde kat’iyen başkalarıyla aynı seviyede olmazlar. Böyle bir eşitlik, onlar için zül, onların o modern “kast” anlayışları açısından da kendilerine hakaret ihtiva etmektedir. İşin doğrusu bunların, imanla da, tevekkülle de, teslimiyetle de alâkaları yoktur ama, açıktan açığa “inanmıyoruz” demeye cesaret edemediklerinden ötürü bu kabîl demagojilere sapmaktadırlar.

Hâsılı münafıklar, güçlü kuvvetli olup fırsat da bulunca, açıktan açığa millî ve dinî değerlere karşı savaş ilan ederler. Zayıf düştükleri ya da toplumdan tepki alabilecekleri durumlarda da, bir yandan akla hayale gelmedik sinsi komplolarla düşmanlıklarını devam ettirirken, diğer yandan da, imandan, İslâmiyet’ten bahisler açarak dinin istismar edildiğinden dert yanar ve “Biz de mü’miniz, hem de hakikî mü’min.” demeyi ihmal etmezler. Ancak böyle demeleri de fazla uzun sürmez. Kendileri gibi düşünenlerle baş başa kalınca, “Biz temelde sizinle beraberdik ama, inananlarla alay ediyorduk”[7] –bu da yine Kur’ân’ın tespitidir– der ve çıkarlar işin içinden.

Kur’ân, nifak çizgisi üzerinde daha geniş durur. Ancak, şimdilik biz böyle bir makalenin istiâb çerçevesinde kalarak, ondan pek az alıntıyla iktifa ettik. Küfür gibi nifakın da bütün hususiyetleriyle anlatılması koca bir mücellet ister. Onu da uzman araştırmacılar yapabilir.

[1]   Bediüzzaman, Mektubat s.467 (Yirmi Dokuzuncu Mektup, Altıncı Kısım).

[2]   Bakara sûresi, 2/8-9.

[3]   Münâfikûn sûresi, 63/4.

[4]   Nisâ sûresi, 4/142.

[5]   Bakara sûresi, 2/14.

[6]   Bakara sûresi, 2/11.

[7]   Bakara sûresi, 2/14.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Temmuz 2000 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Yaşatma İdealinin Temsilcileri

Herkul | | KIRIK TESTI

Kendinden ziyade başkalarının mutluluğunu düşünme, başkalarının mutlu olması için kendi mutluluğundan fedakarlıkta bulunma, başkalarına hayat kaynağı olmak için yaşama, hatta yerinde, başkaları yaşasın diye kendi hayatından vaz geçme de diyeceğimiz “yaşatma ideali”, insan için en yüce bir gaye-i hayaldir. İnsanlığın en yüce kametleri olan peygamberler de, onların izinden giden büyük zatlar da kendilerini düşünmemiş, kendileri için yaşamamışlardır. Onların yegâne arzusu, insanların bedenî arzulardan sıyrılarak kalbî ve ruhî hayat derecesine yükselmeleri ve Allah’ın razı olacağı bir hâl kazanmalarıdır. Onlar, hayatları boyunca başkalarının karanlık dünyalarını aydınlatmak için çırpınıp durmuşlardır. Bunu yaparken de kendi hayatlarını karanlıkta geçirmeyi göze almışlardır. Ellerinde mumlarıyla, sönmüş tüm mumları tutuşturmak için karanlıktan karanlığa koşmuşlardır. İnsanlığa yeni bir ses ve soluk olabilme adına sürekli ızdırap yudumlamış, çile üstüne çile çekmiş, hayatlarını bir çile yumağı içinde geçirmişlerdir. Bütün bunlara rağmen hâllerinden şikâyet etmemiş, gam izhar eylememişlerdir. Hatta kendilerine zulmedenlere haklarını helal edip onları affedecek kadar da civanmerttirler.  

İşte bu babayiğitlerdir ki, kendilerinden sonra gelen nesillere birer yâd-ı cemil bırakmışlardır. Gerçi onların böyle bir beklenti ve talepleri de olmamıştır. Çünkü yaptıkları bütün fedakârlıkları, iyilikleri Allah için yapmışlardır. “Yapmış olduğum tebliğ vazifesi karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Alemlerin Rabbidir.” (Şuarâ sûresi, 26/109) sözü, onların vird-i zebanı olmuştur. Hayatlarını bu civanmertlikle yaşamış ve öyle de ahirete göç etmişlerdir.

Onlar, yaptıkları hizmetlere kendi adlarının konmasını istememişlerdir. Asrın dertlisi Bediüzzaman, mezarının bilinmesini bile kendine çok görmüştür. Derin ihlas anlayışının muktezası olan bu isteği Allah katında kabule karin olmuş olacak ki, naaşı kabrinden çıkarılarak bir meçhule götürülüp gömülmüştür. Fakat Allah onların isimlerini bir yâd-ı cemil olarak yaşatmıştır. Onların yâdını zihinlerden silmeye, adlarını unutturmaya kimsenin gücü yetmemiştir.

Onlar, yaşadıkları zaman dilimi içinde yaşantılarıyla, dini güzel temsilleriyle, sözleriyle, fikirleriyle, eserleriyle zihinlerde öyle bir iz bırakmışlardır ki, asırlar sonra gelen insanlar bile onları hayırla, duayla yâd etmiştir, etmektedir. Niceleri onların ufkunda seyahat etmeye devam etmiş, onların çizdiği çizgide dolaşıp durmuş ve onların etrafında halelenmiştir. Allah, o büyükleri hakkıyla tanıyabilmeyi, onların ufkunu paylaşabilmeyi bizlere de nasip etsin ve bizleri onların şefaatine nail eylesin!

Peygamberlerin sadık takipçilerinden ve bize en yakın büyüklerden Bediüzzaman Hazretleri’ni düşünecek olursak o, “Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım.” diyecek ölçüde himmeti milleti olmuş bir insandır. Fakat buna rağmen döneminin zalim ve zorbaları hayatı ona zindan etmişlerdir. Ne var ki tüm çabalarına rağmen onu zihinlerden silememiş, onun davasını bitirememişlerdir. Ortaya koyduğu âsâr-ı bergüzidesi insanların yolunu aydınlatmaya devam ediyor.

Etrafında yer alan talebeleri de onun açtığı yoldan yürümüş ve dünyaya ait her şeyi ellerinin tersiyle itmişlerdir. Baş koydukları dava uğruna tüm zorluk ve mahrumiyetleri göze almışlardır. Ne mahkemelerde yargılanma ne sürgün edilme ne de zindanlara atılma onları baş koydukları davadan geri çevirebilmiştir. Onlar, Bediüzzaman’la birlikte bulunmanın ne kadar ceremesi varsa hepsine katlanmış ve vefat edeceği âna kadar onu hiç yalnız bırakmamışlardır. Onların bu vefa ve sadakatleri, fedakârlık ve adanmışlıkları sayesinde nicelerinin imanı kurtulmuş ve hakikatlere karşı gözleri açılmıştır.

İnsanlığın sulh ve selameti adına tüm zorlukları göğüsleyen bu babayiğitlerin dünyevî hiçbir beklentileri de olmamıştır. Zübeyir Gündüzalp’in, Tahiri Mutlu’nun, Hulusi Efendi’nin ve daha birçoklarının hayatları basit bir evde, köhne bir odada geçmiştir. Onlar arkalarında dikili bir taş bırakmayı düşünmemişlerdir. İsteselerdi onlar da kendileri için dünyalık biriktirebilir, mamelek peşinde koşabilirlerdi. Fakat onların hiçbirinin dünyaya ait bir beklentisi olmamış, gözlerine, Allah yoluna hizmetten başka bir hayal girmemişti.

Müspet düşünceyi esas alan bu adanmışların, insanları hazmedememe gibi, haset ve kıskançlık sâikiyle başkalarının hizmetlerine mani olma gibi vartaları da olmamıştır. Çünkü onlar, başkalarının yaptığı hayırlı işleri yıkmak için menfi propaganda yapan Firavun bozmalarını değil; ciddi bir isar düşüncesiyle hareket eden, yaşatma aşkıyla coşup yaşamayı unutan peygamberleri, sahabe efendilerimizi, üstatlarını örnek alıyor, onların izinden gidiyorlardı. Hem de her tür çileye katlanmayı göze alarak. Sahabe-i kiram efendilerimizin arkalarında yerlerini aldıklarını ümit ettiğimiz bu babayiğitler, izafi anlamda insan-ı kâmil abideleriydi. Biz onları böyle gördük, böyle inandık. Böyle inandığımızdan ötürü de ölünceye kadar onları hayırla yâd etmeye devam edeceğiz. Allah bizi hüsnüzannımızda yanıltmasın.

Gerek Bediüzzaman Hazretleri ve etrafında halelenen talebeleri gerekse onlardan önce yaşamış büyük zatlar hayatları boyunca başkalarına hayat üflemeye çalışsalar da kendileri hiç rahat yüzü görmemişlerdir. Ömürleri çileyle geçmiştir. Zira yüksek mefkuresi uğrunda ezilmemiş, preslenmemiş, hakarete maruz kalmamış, sürgün yaşamamış, zindanla tanışmamış kimselerin insanlığa hizmet adına yapabilecekleri çok fazla bir şey yoktur. Eğer bir insan, ruh ve kalb dünyasını ikame etme yolunda preslenir, çile çeker, sıkıntı yaşar; fakat bütün bunlara rağmen duruşunu değiştirmezse işte o zaman samimiyeti tescillenmiş olur.

Hangi peygamber vardır ki çileye maruz kalmamış, yerinden yurdundan edilmemiştir. Testereyle biçilen Hz. Zekeriya, hunharca şehit edilen Hz. Yahya, ateşlere atılan Hz. İbrahim, yerinden yurdundan sürgün edilen Hz. Musa, yıllarını kuyu dibinde, köle pazarlarında ve zindanda geçiren Hz. Yusuf, kavminin türlü türlü hakaretlerine katlanmak zorunda kalan Hz. Nuh ve daha başkaları… Şayet peygamberlerin yolu buysa, hak ve hakikati ikame etmenin bedeli buysa, samimiyet ve hakkaniyet testi bunu gerektiriyorsa bize de başımıza gelenlere sabretmek ve dayanmak düşer.

Konjonktürü değerlendirerek, her türlü gayrimeşru yolu kullanarak milletin başına musallat olan ve sonrasında da onun kanını emmeye, can damarlarını koparmaya başlayan parazitlerin millete vaat edeceği hiçbir şey yoktur. Onların tek bildikleri, kendi saltanatlarını tesis etmek ve korumaktır. Kendi hesapları, çıkarları ve gelecekleri peşinde koşan bu parazitler milleti sömürerek ayakta kalırlar. Allah bir yere kadar onlara fırsat verebilir. Fakat bir yerden sonra bütün tiranlar gibi onlar da devrilir giderler. Peygamber yoluna baş koyan adanmışların yâd-ı cemil olmasına mukabil bunlar da birer yad-ı kabih olarak anılırlar. Her anılışlarında da beddualarla, lanetlerle anılırlar.

***

Not: Bu yazı, 23 Kasım 2014 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

أسس الانبعاث

Herkul | | العربية

عند ذكر كلمة “الانبعاث” فإنّ أوّل ما يتبادر إلى الذهن هو البعثُ بعد الموت، وعلى ذلك فإن “الانبعاث” هو مفهوم يرتبط على الأكثر بالكائنات الحية، غير أن هذه الكلمة قد تُضاف أحيانًا إلى أمور أخرى؛ مثل انبعاث الفكر، وانبعاث المؤسسة.. والقاسمُ المشترَكُ بين الاستعمال الحقيقي للكلمة والمجازي لها هو أن الشيء الذي فقد حيويّته، ولم يعد قادرًا على أداء مهمّته الحيوية، وأوشك على الذبول والانطفاء؛ يبدأ في استعادة عافيته من جديد، ويرجع إلى حالته الأولى مرة أخرى، ويقوم بطفرةٍ وحركةٍ جديدة.. وبهذا المعنى نستعمل أيضًا كلمة “الانبعاث” عند التعبير عن صحوة المسلمين واستواء ظهورهم بعد البؤس الذي لازمهم لقرنين أو ثلاثة قرون.

حقيقة الأمر أن وقوف الإنسان على قدميه وانبعاثَه بالمعنى الحقيقي في الآخرة يتوقّف على انبعاثه في الدنيا من حيث فكره الديني، ومن لم يعشْ انبعاثًا في الدنيا فليس له أن يعيش انبعاثًا في الآخرة! فهل يمكن أن يُسمّى انبعاثًا خروجُ الإنسان من قبره لِيُساقَ إلى جهنم بالسلاسل فيُحاسَب على الجرائم التي ارتكبها في الدنيا كما يُساق المحكوم عليه بالإعدام إلى المشنقة ويداه مغلولتان إلى عنقه؟!

من هذه الجهة فإن الانبعاث يبدأ في الدنيا، فالذين يظفرون بمثل هذا الانبعاث المجازي في الدنيا عن طريق إقامة صرح أرواحهم سيعيشون هذا الانبعاث في الآخرة أيضًا بشكل حقيقي.. ندعو الله أن يرزقنا مثل هذا الانبعاث في هذه الدنيا! وأن يبعثنا على حياةٍ نشعر فيها بنشوة الانبعاث الحقيقي في الدار الآخرة!

يقول المرشد الكامل وشمس سماء العرفان الأستاذ النورسي رحمه الله ويوضح الطريق إلى هذا الانبعاث: “انسَلْ من الـحيوانية، ودع الـمادية، وارتق في مدارج حياة القلب والروح”[1]، فأكثرية الناس يسعون وراء نزعاتهم النفسية، ويعيشون في فلك الجسمانية، ولا ينشغلون إلا بمتعهم المادية فقط؛ بمعنى أن عيونهم دومًا على الدنيا، يستمتعون بكل ملذاتها وكأنهم مخلدون فيها، ولا يقنعون بما في أيديهم، بل يطلبون المزيد دائمًا، ويرنون بأبصارهم إلى من يعيشون في سعة ورخاء، ويقولون: “لِمَ نُحرَم هذه الجماليات!”، حيث يطمحون في أن يعيشوا حياة الأبهة والرفاهية؛ وهو ما نسميه الدنيوية، فمن لم يستطع أن يتخلّص منها فلا انبعاث له؛ ولهذا أرشدنا بديع الزمان سعيد النورسي إلى سبل العيش في أفق حياة القلب والروح.

ومَن ارتقى في أفق القلب والروح في هذه الدنيا فاز في الآخرة بعالَمٍ مختلفٍ رحْبٍ، وهنالك يتذكر عهده مع ربه، ويفهم سرّ “قالوا بلى”. وبينما يدّعي الآخرون عدمَ درايتهم بهذا العهد نجده يستشعر في وجدانه بالميثاق الذي أخذه الله على بني آدم في عالم الذّرّ، حين قال لهم: ﴿أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ﴾، فقالوا: ﴿بَلَى﴾ (سورة الأَعْرَافِ: 7/172)، وينظر إلى الأحداث بنظرة فاحصة أكبر، ويقيمها بنظرة شمولية أكثر، ويحيك نسيجها من خلال تمرير الخيط بين السبب والنتيجة؛ وبالتالي يصل إلى بُعدٍ آخر، ويدرك معنى أن يعيش حياةً إنسانية صافية.. فلا انبعاث في الدنيا لمن لا يستشعر كل هذا بعمقٍ في وجدانه، ولا يراعي آداب وأركان خطّ السير.. يقول الأستاذ النورسي مخاطبًا هؤلاء: “يا أيتها القبور المتحركة برجلين اثنتين، أيتها الجنائز الشاخصة! ويا أيها التعساء التاركون لروح الحياتين كلتيهما.. وهو الإسلام، انصرِفوا من أمام باب الجيل المقبل، لا تقفوا أمامه حجرَ عثرةٍ، فالقبور تنتظركم.. تنحَّوْا عن الطريق ليأتي الجيل الجديد الذي سيَرفع أعلامَ الحقائق الإسلامية عاليًا ويهزّها خفّاقةً تتماوج على وجوه الكون”[2].

كما يبشرنا الأستاذ النورسي بوقوع انبعاثٍ قويٍّ في المستقبل فيقول: “كونوا على أمل؛ إن أعظم صوتٍ مُدَوٍّ في انقلابات المستقبل هو صوت الإسلام الهادر”[3].. وهو هنا لا يتجاهل الآخرين، ولا يدينهم ولا يستخف بهم؛ لأن بديع الزمان لا يقول بانقطاع كلّ الأصوات الأخرى، أو أن صوت الإسلام سيخنق كلّ الأصوات، بل يقول إن صوت الإسلام سيكون أكثر الأصوات دويًّا وسموًّا، وهذا يعني أن الأصوات الأخرى ستظلّ مسموعةً، ولكن صوت الإسلام سيكون الأكثر تميُّزًا وبروزًا بينها.. فإذا رفع الناس رؤوسهم ونظروا إليه قالوا: “إلى الآن ونحن نتجول عبثًا هنا وهنالك، في حين أن الصوت والنفس اللذين كنا ننشدهما حاضران هنا”؛ أي إنهم سيجدون في الإسلام الصوت والنفس اللذين كانت تنشدهما أرواحهم وأفئدتهم.

وحتى يعيش الناس مثل هذا الانبعاث عليهم أن يتوجهوا إلى الروح والمعنى منسلخين من القوالب والأشكال، وأن يصلوا إلى أفق حقّ اليقين عبر إجراء دراسات تفصيلية حول الأوامر التشريعية والتكوينية، وعلى حدّ تعبير الأستاذ “نجيب فاضل” فإنَّ عليهم حلجَ الحوادث والأشياء وتحليلَها وتوليفها؛ حتى يستخلصوا منها أقراص العسل وحزم المعاني الجديدة، لا بدَّ أن يواصلوا طريق المعرفة بِنَهَمٍ وشهيّة لا تعرف الشبع، وأن يرسّخوا إيمانهم باستمرار، وأن يجتهدوا في إحراز أفق الإحسان؛ بمعنى أن يعيشوا حياتهم في إطار فكرة: “اعبد الله كأنك تراه، فإن لم تكن تراه فإنه يراك”، وأن ينظموا حياتهم بحسب ذلك، وإلا صعب عليهم التخلّصُ من الاعوجاجِ والالتواءِ والسيرُ على استقامة.. إنَّ مما يؤسَف له أن كثيرًا من الناس قد افتتنوا بالدنيا، ولم يستطيعوا بلوغَ هذا الأفق من الإيمان والإخلاص والإحسان واليقين، فصاروا يقضون حياتهم في دوامة من الرغبات اللعينة مثل الاستمتاع في الفيلات والمنتجعات، وإشارة الناس إليهم بالبنان، وإحراز المناصب والمقامات.

إن من يعيش وفقًا لفكرة “اعبد الله كأنك تراه فإن لم تكن تراه فإنه يراك” يشعر دومًا بمراقبة الله له، وتنمحي من أمام عينيه رؤية ما سواه.. فهو يشرع في عمله لله، ويعمل لأجل الله، ويعطي لوجه الله، ويأخذ لرضا الله.. والحاصل أنه في كلّ حركاته وتصرّفاته يحرص على رضا الله، ومن وصل إلى مقام الإحسان في عالمه الفكري والشعوري لا ينفكّ الإخلاص ورضا الله عن أعماله، ومن رُزق الإخلاص وفاز بالرضا استنارت كلُّ ثانية في حياته وتلألأت.

عودًا على ذي بدء؛ إن رأس الأمر هو الإيمان بالله؛ أي أن تؤمن بوجود الله تعالى ووحدانيته، ولكن ينبغي ألا يقتصر الإنسان على الإيمان السطحي التقليدي، بل عليه أن يسعى إلى تقويته وترسيخه؛ بحيث يكون لديه تصديق قاطع لا ريب فيه بوجود الله تعالى، وهو ما نسميه الوصول إلى مستوى الإذعان في الإيمان، والتشبّع به كلّيّة.. ولقد أكّد القرآن الكريم في مواضع عديدة على العمل الصالح بعد ذكر الإيمان مباشرة، وكأن العمل الصالح من متطلبات الإيمان، ومن ثَمّ يجب على المؤمن الصادق -بالإضافة إلى إيمانه الراسخ بالله- أن يباشر أعمالًا طاهرةً نقيّة خاليةً من العيوب، سليمةً من الشرك والعجب والرياء، لا يستهدف من ورائها إلا رضا الله؛ بمعنى أن يجعل كلّ عباداته وطاعاته تدور في فلك الإخلاص.

ومثل هذه الحياة الإيمانية والتعبدية الدائمة تولِّد ما يسمى “محبة الله”، فالمؤمنون الذين يعيشون حياتهم بهذين البعدين الإيماني والتعبدي يحبون الله حبًّا جنونيًّا، فينشأ عن هذه المحبة “الشوق إلى لقاء الله”، وهذه هي الذروة التي ننشدها ونستهدفها، وهي الجديرةُ بأن نلحّ بالدعاء في طلبها، فالأمر يستحقّ ذلك، وقيمةُ المرء بقدر ما يطلبه، فمن يطلب رضا الله ورضوانه يصل إلى قيمةٍ تفوق جميعَ القيم، ولكن ينبغي للإنسان عند طلب هذه الذروة ألا يغضّ الطرف عن الطرق والجسور التي توصله إلى هنالك، ويعمل على قطعها واجتيازها منذ البداية واحدة تلو الأخرى.

فمع الأسف أزهِقت روحُ الدين، وسُرق عشقنا وحماسنا، وأُبعدنا عن ذاتيتنا، وأُدخِل الدين تحت وصاية الأنظمة والإرادات السياسية، وضُحِّيَ بالدين في سبيل أغراضٍ دنيويّةٍ زائلةٍ لا قيمة لها، ولم يبق إلا الإسلام الشكلي نتسلّى به.. وحتى مستوى عباداتنا الشكلية باتت محلّ نقاش، فلننظر ونحكم: هل إذا حزَبَنا أمرٌ ونحن نؤدّي عباداتنا ضيّعْنا هذه العبادات في سبيل هذا الأمر أم لا؟! وهل يا تُرى سننصرف عن الأوراد والأذكار بحجّة أننا نقوم بأمرٍ مهمّ؟! وإذا فعلنا ذلك كيف سنحبّب ربَّنا للآخرين ونحن لا نحبّه حبًّا جنونيًّا؟! وكيف سندعو الآخرين إلى سبيل الله ونحن أنفسنا لسنا على سبيله؟! وكيف سنكون وسيلة للانبعاث في عالم الإنسانية ونحن لا نعيش انبعاثًا في عالمنا الداخلي؟!

كل هذه أمورٌ نفتقدها.. ربما نُلزِم الآخرين بتكاليف معينة باسم الإسلام في حين أننا في هذا الموضوع نسير أضعف السير، فيا تُرى هل نحبّ الذات التي نعمل على تحبيبها للآخرين بالقدر الذي تشتاق إليها نفوسُنا؟ يُروى أن “فرحات” خرق الجبال من أجل حبه لـ”شيرين”، فماذا فعلنا نحن للوصول إلى محبوبنا؟ هل حلجنا كتابَ الكون لشعورنا بالشوق والاشتياق إلى ملء وعاء معرفتنا؟ هل لم نكتف بما في أيدينا وطلبنا المزيد؟ أي هل بذلنا جهدَنا ومساعينا في سبيل أن نحب الله صدقًا، ونكون عبادًا لربّنا حقًّا؟ هذه هي أكثر الأشياء التي نحتاجها.

فإن لم يكن لدينا مثل هذا العزم والثبات والجهد والسعي؛ فلن نتخلّص من التقليد، ولا يعدو إسلامنا أن يكون إسلامًا نظريًّا تقليديًّا، ومن كانت حالهم هكذا فلن يقدروا على إحداث انبعاثٍ جديد.

 

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة السابعة عشرة، ص 188.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: صيقل الإسلام، ص 411.

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: السيرة الذاتية، ص 173.

Dirilişin Esasları

Herkul | | KIRIK TESTI

“Diriliş” kelimesi, ilk akla gelen manasıyla, ölümden sonra yeniden hayata kavuşma demektir. Dolayısıyla da daha ziyade canlı varlıklarla ilgili bir kavramdır. Bunun yanında kelime, yer yer başka şeyler için de kullanılır. Bir düşüncenin dirilişi, bir kurumun dirilişi gibi. Buna mecazi kullanım denecekse, hakiki kullanımıyla arasındaki ortak nokta, canlılığını kaybetmiş, hayatî fonksiyonlarını eda edemez hale gelmiş, bitme noktasına varmış herhangi bir şeyin yeniden eski halini kazanması, canlanması, yeni bir hareket ve atılım içerisine girmesidir. İşte bu manada biz de, iki üç asırdır perişan hâle gelmiş Müslümanların yeniden belini doğrultmasını ifade sadedinde “diriliş” kelimesini kullanıyoruz.

İşin doğrusu, insanın ahirette ayaklarının üzerinde doğrulması ve hakiki anlamıyla bir diriliş yaşaması da burada dinî düşünce adına dirilmesine bağlıdır. Burada böyle bir diriliş yaşamayanın öbür taraftaki dirilişine diriliş denmez. İdama mahkûm edilmiş mücrimlerin elleri bağlı bir şekilde darağacına götürülmesi gibi, dünyada işlediği cürümlerin cezasını görmek üzere boynuna vurulan zincirlerle Cehenneme götürülen bir insanın yeniden kabrinden kalkmasının onun için ifade ettiği şey nedir? İşte bu yönüyle diriliş burada başlar. Burada ruhlarının abidesini ikame etmek suretiyle mecazi bir dirilişe mazhar olanlar, onu hakikatiyle ahirette yaşayacaklardır. Allah bizi öyle bir basu ba’de’l-mevte (dirilişe) mazhar kılsın ve öbür tarafta da gerçek dirilişin neşvesini yaşayacağımız bir hayata uyandırsın!

Hz. Pîr-i Mugân Şem-i Tâbân, “Cismaniyetten çık, hayvaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yüksel!” şeklindeki sözleriyle dünyadaki bu dirilişin yolunu gösteriyor. Çokları bu dünyada nefsî arzularının peşinde, cismaniyet yörüngeli bir hayat yaşıyor. Yeme, içme, yatma, gezip eğlenme gibi duygularla oturup kalkıyor. Yani gözü dünyada. Âdeta ölümsüzmüş gibi dünyadan kâm almak istiyor. Elde ettikleriyle yetinmiyor ve sürekli “daha daha” diyor. Gözünü bolluk ve nimet içinde yaşayan kimselere dikiyor ve “Ben niye bu güzelliklerden mahrum kalayım ki!” diyor. Lüks ve şatafat içinde bir hayat yaşamayı arzuluyor. Bunun adı dünyaperestliktir. Ondan kurtulamayanın bir dirilişe mazhar olması mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri bizlere kalb ve ruh ufkunda bir hayat yaşamanın yolunu gösteriyor.

Kalb ve ruh ufkuna yükselen insan, orada çok farklı ve geniş bir dünya ile karşılaşacaktır. Allah’ın kendisiyle yaptığı anlaşmayı hatırlayacak, “kâlu belâ” sırrını anlayacaktır. Başkaları böyle bir ahd ü misaktan haberleri olmadığını söyleyedursunlar, o Cenab-ı Hakk’ın “elestü birabbiküm” (Ben sizin rabbiniz değil miyim?) sorusunu da, kendisinin buna verdiği “belâ” (Evet, Rabbimizsin) cevabını da vicdanında duyacaktır. Hâdiselere daha mahruti bakacak, onları daha bütüncül bir nazarla değerlendirecek, tığını sebep-sonuç arasında oynatmak suretiyle çok farklı gergefler örecek ve böylece o, ayrı bir enginliğe ulaşacak, insanca bir hayat yaşamanın ne demek olduğunu iliklerine kadar hissedecektir. Bütün bunları vicdanında derinlemesine duymayan, yürüdüğü güzergâhın âdâb u erkânına riayet etmeyenlerin dünyada bir diriliş yaşamaları söz konusu değildir. Hz. Pîr böyleleri için şu ifadeleri kullanıyor: “Ey mezar-ı müteharrik (hareket eden mezar) bedbahtlar, gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz. Tâ ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvücsâz edecek (dalgalandıracak) olan nesl-i cedid gelsin!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 82)

Ayrıca o, “Ümitvar olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür sada İslâm’ın sadası olacaktır!” (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s. 126) sözleriyle de gelecekte bir dirilişin yaşanacağını müjdeliyor. Burada başkalarını görmezden gelme, kınama, hafife alma yoktur. Zira Bediüzzaman, başka bütün sadaların kesileceğini, İslâm’ın sesinin bütün sesleri boğacağını söylemiyor. Bilâkis en yüksek ve gür sesin İslâm’ın sesi olacağını ifade ediyor. Demek ki daha başka sesler de duyulmaya devam edecek ama İslâm’ın sesi onlar içinde fark edilecek, öne çıkacak, yükselecektir. İnsanlar başlarını kaldırıp ona baktıklarında, “Şimdiye kadar şurada burada beyhude dolaşmışız. Meğer aradığımız ses ve soluk buradaymış.” diyecek; ruh ve vicdanlarının aradığı ses ve soluğu onda bulacaklardır.

Böyle bir dirilişin yaşanabilmesi için inananların kalıp ve şekillerden sıyrılarak ruh ve manaya yönelmeli, teşriî ve tekvinî emirler üzerinde yapacakları detaylı araştırmalarla inandıkları esaslarda yakîn ufkuna ulaşmalıdırlar. Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle, eşya ve hâdiseleri hallaç pamuğu gibi atarak, analiz ve sentezler yaparak yeni yeni mana hüzmeleri, bal petekleri elde etmelidirler. Marifet yolculuklarını doyma bilmeyen bir iştahla sürdürmeli, sürekli imanlarını derinleştirmeli ve ihsan ufkunu ihraz etmeye çalışmalıdırlar. Yani Allah’ı görüyor veya O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla yaşayıp, hayatlarını buna göre tanzim etmelidirler. Aksi takdirde eğrilikten, büğrülükten sıyrılmaları, müstakimce hareket etmeleri çok zordur. Maalesef günümüzde böyle bir iman, ihlâs, yakin ve ihsan ufku yakalanamadığından çokları dünyanın cazibesine kapılıp gidiyor. Villalarda, yatlarda keyif sürme, parmakla gösterilen biri hâline gelme, makam ve koltuklara bağlı yaşama gibi Allah belası gaileler sarmalı içinde bir ömür geçiriyorlar.

Allah’ı görüyor gibi yaşayan, en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket eden bir insanın gözünden bütün görme ve görülmeler silinir gider. Böyle biri Allah için başlar, Allah için işler, Allah için verir, Allah için alır… hâsılı bütün tavır ve davranışlarında O’nun rızasını gözetir. Duygu ve düşünce dünyası itibarıyla ihsan şuuruna ulaşan bir insanın amellerinde de ihlâs ve rıza-yı ilahi olur. İhlasa eren ve rıza hedefinde yürüyen biri, hayatının her saniyesini nurlandırmış, pırıl pırıl hâle getirmiş olur.

Tekrar başa dönecek olursak, işin başı iman-ı billah’tır, yani Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmektir. Fakat iman sathi olarak kalmamalı, insan bu imanını o kadar güçlendirmelidir ki matematiksel kesinliğin üstünde bir kabulle, aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah’ın varlığını kabul etmelidir. Allah’a ve diğer iman esaslarına en küçük bir şüpheye bile meydan vermeden inanmalıdır. Buna imanda iz’ana ulaşma, yani onu bütünüyle içe sindirme de diyebiliriz. Kur’ân, imandan bahsettiği çoğu yerde hemen arkasından salih amele vurgu yapar. Salih ameli âdeta imanın bir gereği gibi arz eder. Dolayısıyla samimi bir mü’min, Allah’a sağlam inanmanın yanında, her tür şirk, riya ve ucubdan salim, Allah’ın rızasından başka hiçbir mülahazanın içine girmediği, saf, katışıksız, arızasız, kusursuz ameller ortaya koymalıdır. Yani tüm ibadet ü taatini ihlâs yörüngesinde götürmelidir.

Süreklilik arz eden böyle bir iman ve ibadet hayatı muhabbetullahı doğuracaktır. Hayatlarını iman ve ibadet derinlikli yaşayan mü’minler, Allah’ı deli gibi seveceklerdir. Bu ise “iştiyak-ı likaullah”ı (Allah’a kavuşma aşk ve iştiyakını) netice verecektir. Bizim hedeflememiz, talip olmamız gereken şey de işte bu zirvedir. Onu elde etme adına ne kadar dua dua Allah’a yalvarsak değer. Kişinin kıymeti, talebinin kıymeti ölçüsündedir. Cenab-ı Hakk’ın rıza ve rıdvanını talep eden biri, kıymetler üstü bir kıymete ulaşır. Fakat insan zirveye talip olurken, kendisini oraya ulaştıracak yol ve köprüleri göz ardı etmemeli, öncelikle tek tek bunları kat etmeye, geçmeye çalışmalıdır.

Maalesef dinin ruhu öldürüldü.. aşkımız, heyecanımız çalındı.. biz bizden uzaklaştırıldık.. din, mevcut sistemlerin, siyasi iradelerin vesayetine sokuldu ve üç beş kuruşluk dünya menfaatine kurban edildi.. geriye sadece şekil Müslümanlığı kaldı; şekil Müslümanlığıyla teselli olduk. Kaldı ki şeklî olarak dahi olsa ibadetlerimiz ne seviyede, o bile tartışılır. Başka bir iş çıktığında acaba ibadetlerimizi feda ediyor, onlardan taviz veriyor muyuz? Önemli bir kısım işler yapıyoruz bahanesi ve vehmiyle acaba evrad u ezkarı terk ediyor muyuz? Rabbimizi deli gibi sevmeyince O’nu başkalarına nasıl sevdireceğiz? Kendimiz O’nun yolunda olmayınca başkalarını nasıl O’nun yoluna çağıracağız? İç dünyamızda bir diriliş yaşamayınca insanlık âleminde nasıl bir dirilişe vesile olacağız?

Maalesef bütün bunlar bizim yitiğimiz. Belki el âleme Müslümanlık adına bir şeyler dayatıyoruz ama kendimiz bu konuda oldukça yayayız. Acaba sevilmesini arzu ettiğimiz Zat’ı burnumuzun kemikleri sızlayacak ölçüde kendimiz seviyor muyuz? Ferhat’ın Şirin’e olan sevgisinden ötürü dağları deldiği söylenir. Acaba biz mahbubumuza ulaşma adına ne yapıyoruz, neleri göze alabiliyoruz? Âyetü’l-kübra’da anlatıldığı gibi marifet peteğimizi doldurma aşk u iştiyakıyla kâinat kitabını hallaç edebiliyor muyuz? Elde ettiğimizle yetinmeyip sürekli “hel min mezid-Daha yok mu?” diyebiliyor muyuz? Yani O’nu yürekten sevebilme ve O’na hakkıyla kul olabilme adına nasıl bir azim ve cehd ortaya koyuyoruz? İşte bizim en çok ihtiyacımız olan şeyler bunlardır.

Şayet böyle bir azim ve kararlılığımız, ceht ve gayretimiz yoksa taklitte kalırız. Mızraklı İlmihal Müslümanlığından öteye geçemeyiz. Durumu bu olanların da yeni bir diriliş ortaya koymaları mümkün değildir.

***

Not: Bu yazı, 1 Mart 2015 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

حب الدنيا

Herkul | | العربية

حبُّ الدنيا لا حدود له عند الإنسان.. فالإنسان يتعلق بالدنيا ويركض وراء رغبات وأهواء لا تنتهي وكأنه لن يموت أبدًا، والعجيبُ أن هذه المشاعر لا تضعف ولا تقلّ أبدًا حتى وإن تقدم بالإنسان العمرُ، ففي الحديث الشريف: “لا يَزالُ قَلْبُ الكَبِيرِ شابًّا في اثْنَتَيْنِ: في حُبِّ الدُّنْيا وطُولِ الأمَلِ”[1].

إن حبَّ الدنيا وطول الأمل أمورٌ يدعم ويغذّي بعضُها بعضًا، ومَن يحبّ الدنيا يعقدْ عليها آماله ويعشْ وكأنه سيُخلَّدُ فيها أبدًا.. فتوهُّمُ الخلودِ يأتي في المرحلة الأولى من طول الأمل.

وكما هو معلومٌ تحدّث بديع الزمان سعيد النورسي رحمه الله عن ثلاثة وجوه للدنيا[2]، وأشار إلى ضرورة الإعراض عن وجهها الذي ينظر إلى جسمانيتنا ويشحذ غفلتنا؛ لأن هذا الوجه هو الذي يجعلنا نركض وراء عرض الدنيا وكأننا سنخلد فيها، وهو الذي يُلهينا ويبعدنا عن ربنا عز وجل؛ بأن يُدخل في أذهاننا أوهامًا توحي بتوهّم الخلود.

ويُعرّف الأستاذ النورسي الدنيا في موضع آخر من رسائل النور فيقول: “الدنيا غدّارةٌ مكّارةٌ، إن متَّعَتْك مرّةً كلَّفَتْكَ وجرَّعَتْكَ ألفَ ألمٍ، وإن أطعمَتْك عنبًا مرّةً صفعَتْك ألفَ مرّة”[3]، وللأسف ينشد إنسان اليوم في هذه الدنيا الفانية ما يُكتسَب في الآخرة، ويحاول أن يناله في الدنيا.

الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ

إن متاع الدنيا وملذّاتها المؤقتة يخدع الكثيرين، بل يمكن القول إن هذا الأمر قد ازداد بنسبة كبيرة في عصرِنا الراهن، وفي القرآن الكريم: ﴿الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/3).. ومع أنَّ هذه الآية الكريمة قد نزلت في غير المؤمنين، وقصَدَت الذين لا يؤمنون بالله ولا باليوم الآخِر، ويرون الدنيا كلَّ شيء؛ إلا أنه لا بدَّ للمسلمين أن يستلهموا منها الدروس والعبر.

وينبغي التوقّف عند أمرين مهمّين في هذه الآية: أولهما: هو صدّ الناس عن سبيل الله، والآخر: هو تعويج طريق الحقّ؛ وهذا يعني أن الإنسان الذي يؤْثر الحياة الدنيا على الآخرة عمدًا يتعرّض لإصابات خطيرة أو يُصاب بفيروسٍ من شأنه أن يدمّر حياته المعنوية دون وعيٍ منه، وإنسانٌ مصابٌ هكذا يتّخذ مع الوقت موقفًا مناهضًا للدين وللمؤمنين.. ولو رجعنا إلى كلام الأستاذ النورسي مرة أخرى نجده يقول: “إن في كلّ إثمٍ وخطيئةٍ طريقًا مؤدّيًا إلى الكفر، وكلُّ ذنبٍ يلج القلب يشقّ جروحًا غائرةً في قلوبنا، ويفجّر قروحًا داميةً في أرواحنا”[4]، ومن ثم لا بدَّ من تحديد خطِّ السير بشكل جيد للغاية في بداية الأمر، وتحقيق توازنٍ حقيقيٍّ بين الدنيا والآخرة.

إن الذي يجعل الدنيا هدفَه الأساس ومعشوقَه الحقيقي، ويقف بمعزلٍ عن الدين؛ يصلُ مع الزمن إلى نقطةٍ معيّنة، ويدخل في حلقةٍ مفرَغةٍ؛ بحيث إنه يظلّ بعيدًا عن الدين، ويسعى إلى صدِّ الآخرين عن سبيل الله أيضًا، وبذلك يحول دون وصول الناس إلى المعتَقَدِ الصحيح والفكر السليم؛ سواء كان ذلك عن قصدٍ منه أم لا.

 ثم إن مثل هذا الشخص يحرص على تعويجِ الطريق القويم الذي أرشدَ إليه الدينُ وتحريفِ مساره؛ فيتكلم ضدّ الدين، وينتقد القيم التي جاء بها الدين، ويصرف الناس عنها، ومن ثَمّ يقوده الطريقُ المعوجُّ الذي سلكه من البداية إلى أخطاء كبرى، ولو فتَّشْتم في أخيلتكم، وتجوَّلْتم داخل مجتمعكم، وراجعتم تجاربكم فستلاحظون أن نسبة كبيرة من هذه الأمور تحدث الآن، فالكثيرون ما زالوا يتخبطون في مثل هذا الغيِّ الذي انزلقوا فيه.

والواقع أن الحياة الدنيا ليست بالمكان الذي يجدرُ بالإنسان أن يختاره؛ لأن عاقبتها معروفة، فحتى ولو أراد الإنسان واجتهدَ فإنه لا ولن يستطيع البقاء في الدنيا على الدوام؛ فثمة رحلةٌ أمامه إلى القبر.. ولذلك يتحدّث بديع الزمان سعيد النورسي عن هؤلاء الذين يتشبّثون بالدنيا ويفضّلونها على كلّ شيءٍ بسبب طول الأمل وتوهّم الخلود فيقول: “يا أسفى! لقد خُدعنا، فظننا هذه الحياة الدنيا مستقرّةً دائمة، وأضعْنا بهذا الظنّ كلَّ شيءٍ! نعم، إن هذه الحياة غفوةٌ قد مضت كرؤيا عابرة”[5].

وبما أن الدنيا قد انفتحت اليوم على الناس بكلِّ مفاتنها فقد انخدع بها الكثيرون، وعاشوا حياتهم وكأنهم خالدون فيها أبدًا، ولا جرم أن الركون إلى الدعة والراحة، والاشتغالَ بالأهل والعيال، والرغبةَ في العيش والبقاء؛ يصرف الناسَ عن شعور المجاهدة في سبيل دينهم.. لقد تسلّط حبُّ الدنيا على كثيرٍ من الناس، فدمَّر آخرتهم وجعلهم من الخاسرين.. ونظرًا لأنهم ركّزوا على الدنيا فقط، وأَوْلَوها كلَّ اهتمامهم؛ لم يستطيعوا التفكير أو رؤية شيءٍ آخر، ولو فعلوا فإن الدنيا تبدو أكثر جاذبيةً لهم، ولذلك فإنهم يستغلون اختياراتهم في هذا الاتجاه.

وإنهم بهذه النظرة يخسرون آخرتهم، كما يضيّقون الدنيا على أنفسهم، ويحوّلونها إلى سجنٍ لهم، فلا يجدون الراحة والسكينة فيها مطلقًا، وإنني أعجب من حال هؤلاء المولعين بالدينا! كيف ينغمسون في ملذّات الدنيا رغم علمهم بأن القبر يقف ماثلًا أمامهم بعظام السابقين النخرة، وأنهم عما قريب سيكونون تحت ترابٍ تنتشر فيه العقارب والحيات. ربما لا يتمكنون من فهم حقيقة الأمر بشكل كافٍ؛ بسبب ثملهم بالملذات الدنيوية أو لأنهم يعيشون نوعًا من التنويم المغناطيسي؛ وإلا فإن الحياة القصيرة التي تنتهي بالموت إلى القبر لا تُسمَّى حياة. وحياةٌ قصيرةٌ هكذا لا تكفي أن تُسعد الإنسانَ حتى ولو كانت قطعةً من الجنة، فما يجعل الجنةَ جنةً هو أبديتها، وارتباطُها بالله تعالى.

والملحدون مخدوعون تمامًا في هذه المسألة، بل وبعض المؤمنين أيضًا تغرّهم الحياة الدنيا فيفتنون بها، ويوجد أيضًا بين الذين كرسوا أنفسهم للغاية المثلى مَن استولت عليهم الدنيوية والعلمانية إلى حدٍّ ما، ولو اطّلعتم على حال أكثر الناس تديّنًا لوجدتم بينهم من يضع خططه وبرامجه وفقًا لدنياه؛ حيث أسَرَتْهم الراحة والركون إلى الدعة والخمول، وانهزموا أمام حرصهم وأطماعهم. فهذا الجرثوم الذي يعيش داخل الملحدين يصيب المؤمنين أيضًا ويُمرضهم روحيَّا، ويمكن القول إن هذا يقبع وراء كل سلوكٍ خاطئ.

الثبات والحزم أمام الدنيا

من أهم سبل الوقاية من شرور الأمراض المعنوية مثل حب الدنيا، والحرص والطمع فيها؛ تقويةُ الصلة بالله تعالى، فلو لم يقوِّ الإنسان صلته بالله تعالى بما يتناسب طرديًّا مع تقدمه في العمر فقد خسر في زمن هو أدعى للكسب، لقد كانت التكايا والزوايا قديمًا -وأقول قديمًا لأنها لم تعد في أيامنا تقوم بوظيفتها المنوطة بها- كانت تعطي جرعةَ مناعةٍ من تأثير مثل هذه الجراثيم، فكانت النفوس تجدُ من خلال التكايا والزوايا خلاصًا من هذه الأمراض بفضل تزكية النفس وتصفيتها وتنقيتها، لكن للأسف لم تعد هذه الفرصة متاحة الآن، فالكثيرون يركضون وراء دنياهم، ويعيشون حياتهم تبعًا لهواهم، حتى أصبح من المألوف إيثار الدنيا على الآخرة.. فالجميع يسعى بأقصى سرعة وراء الدنيا، لا همّ لهم سوى اقتناص أكبر قدرٍ منها، فإن لم ننتبه فمن الممكن أن نقع تحت التأثير الإشعاعي للأفكار والمشاعر الدنيوية، ونستهلك نِعَم الآخرة في الدنيا.

فمن الأهمية بمكان الوقوف في ثباتٍ وصمودٍ أمام الدنيا لا سيما في هذا العصر الذي تكشف فيه الدنيا عن مفاتنها المبهرة، وتُوقِعُ الناسَ في شباكها، ولكن هذا ليس سهلًا يسيرًا، فلا بدّ للذين يحسبون أنهم يتقدمون بخطى ثابتةٍ على أرضٍ تكثر فيها المزالق والعثرات أن يتوخّوا أعلى درجات الحذر، فثمة حاجة ماسة إلى بذل الجهد واستيفاء الإرادة حقّها، ندعو الله رب العالمين أن يثبت قلوبنا على دين الإسلام!

حاصل القول: إن الناس ولو شاخوا وتقدّم بهم العمر فإن حبّ الدنيا الكامن في داخلهم وتوهّم الخلود فيها، وغير ذلك من المشاعر لا تشيخ، بل تقوى وتزداد.. من أجل ذلك يجب بذل مزيد من الجهد لقمع هذه المشاعر الضارة وتهذيبها، والسبيل إلى ذلك هو التفكير في فناء الدنيا، ومحاسبة النفس، والشعور بالشوق إلى الله والآخرة، والتعلق بالعبادة، والاشتغال بالخدمة في سبيل الله كلّما زاد حبّ الدنيا والرغبة في المقام والمنصب وتوهّم الخلود، بهذا فقط يستطيع الإنسان حماية طريق سيره حتى نهاية العمر، فإن لم نتحكم في أهوائنا، ونحاسب أنفسنا، ونرغم النفس على عمل الصالحات؛ فلا يمكننا أن ندرك خطورة الأمراض المعنوية التي أشار إليها الحديث، ولا كيف أنها ستقلبنا رأسًا على عقب، حفظنا الله تعالى جميعًا من هذه العاقبة الوخيمة. آمين.

[1] صحيح البخاري، الرقاق، 5.

[2] الدنيا لها ثلاثة وجوه: الوجه الأول: ينظر إلى أسماء الله الحسنى ويبين آثار تلك الأسماء ونقوشها، وتؤدي الدنيا -بهذا الوجه- وظيفة مرآة لتلك الأسماء بالمعنى الحرفي، فهذا الوجه مكاتيب صمدانية لا تحد، لذا يستحق العشق لا النفور، لأنه في غاية الجمال. الوجه الثاني: وجه ينظر إلى الآخرة، فهو مزرعة الآخرة، مزرعة الجنة، موضع أزهار أزاهير الرحمة الإلهية، وهذا الوجه جميل كالوجه الأول يستحق المحبة لا التحقير. الوجه الثالث: وجه ينظر إلى أهواء الإنسان، ويكون ستار الغافلين، وموضع لعب أهل الدنيا وأهوائهم، هذا الوجه قبيح دميم، لأنه فانٍ، زائل، مؤلم، خداع. (الكلمات، الكلمة الثانية والثلاثون، ص 728).

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: المثنوي العربي النوري، ص 280.

[4] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة الثانية، ص 11.

[5] بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة السابعة عشرة، ص 247.

Cuma Hutbesi: Hayret Kuşağı

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu dört bir yanda olup bitenleri seyrediyorum; fırtınalarla sarsılan çamı-çınarı, devrilip kendi enkazı altında kalanı, her şeye rağmen başaklar gibi salınışlarıyla etrafa tohumlar saçanı ve darbelene darbelene ruhuyla bütünleşip ölümsüzlük kuşağına ulaşanı…

Tufanları tufanların kovaladığını, dalgaları ifritten dalgaların takip ettiğini ve ard arda sarsıntıların arkasında bir yeni varoluşa doğru yol alındığını… Elmasın kömürden, altının taştan-topraktan ve sağlamın çürükten ayrılmaya başladığını hayret ve hayranlıkla seyrediyorum.

Bir yanda, millî mefkûrenin bağrına damla damla kan damlatıldığını, tarih şuurunun horlanıp geçmişe lânet yağdırıldığını; bir uğursuz düşüncenin her köşe başını tutup ruhu ve ruh insanını hırpaladığını, yarasalara şehrayinler tertip edip baykuşları harabelerle sevindirdiğini, akla hayale gelmedik yalan, tezvir ve tertiplerle toplum içinde sun’î sıkıntılar meydana getirip, onun düşünce istikametini ve çalışma gücünü felce uğrattığını, dünyanın dört bir yanında Neron’lara rahmet okutturan, tiranların zulüm ve istibdatlarını unutturan bunca facia varken, milletin özüyle bütünleşme gayretlerinin “irtica” yaygaralarıyla engellenmeye çalıştığını.. diğer yanda bu kızıl kıyamet karşısında olsun, bir türlü ayılıp kendine gelmeyenleri, sefâhet ve eğlencelerde ömür tüketenleri, olanca güçleriyle hayattan kâm alma peşinde koşanları, başını derde sokmamak için bukalemun gibi yaşayanları, bir kısım hasis menfaatler uğruna birbiriyle didişip duranları, vatan ve milletin yaralarını sarma mevkiinde bulundukları zaman bile, emmek için onun kurumuş damarlarında kan arayanları, olup biten bu kadar şey karşısında iradelerine kement ve ağızlarına kilit vurulanları sinemde inilti, gözlerimde kan seyrediyorum.

Özü ihlâs, samimiyet ve ciddiyet olan dinî hayatın, bir kısım soğuk merasimlerle folklor hâline getirilişini ve bu işin figürleri sayılan gırtlak ağalarını, cenaze ilâhîcilerini, çeşit çeşit ses sanatkârlarını, Rabbime karşı utanç içinde ve iki büklüm seyrediyorum.

Neron’ların gayz ve tuğyanını, ruhanîlerin sessiz infiâlini, ezenlerin “hayhuy”unu, ezilenlerin “âh u efgân”ını mutlak bir kısım sırlara gebe, kaderî bir cilve deyip hayret ve teslimiyetle seyrediyorum.

Düşlere sığmayan bir yüce davayı, o uğurda her şeyini fedaya azmetmiş tâli’lileri, geleceğin kutlu rüyalarıyla gerilip gerilip kendinden geçenleri; sonra da “Uhud”a varmadan ters yüz olup geriye dönenleri, daha deneme imtihanında elenip gidenleri ve yıldız avlamak için yelken açtığı göklerin derinliklerinden zıpkının ucunda bir ateş böceği ile geriye dönenleri üzüntü ve şaşkınlıkla seyrediyorum.

İnsan ruhunun yüceliğini, ondaki “ebediyet” fikri ve ebedî güzellikler arzusunu, sonra da bu yüce ruhun bir kısım bedenî istekler karşısında “pes” edişini, üç adım ötede kendine tebessüm eden sonsuzun güzelliklerini göremeyerek cismaniyetin altında kalıp ezilişini ızdırapla seyrediyorum.

Rahmeti Sonsuz’un, cahile-görgüsüze, zalime-gaddara, mülhide-mütecavize mehil üstüne mehil verişindeki sabır ve hilmini hâdiselerin çehresinde; zulüm ve tecavüzleriyle “gayretullah” sınırlarını zorlayanların derdest edilip aman verilmeyeceğini de, O’nun değişmeyen âdetinin simasında “inanç ve ürpertiler”le seyrediyorum.

Gözlerimde buğu buğu hayret, gönlümde ümit ve burkuntu, olup bitenleri tablo tablo seyrediyorum.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Mayıs 1987 sayısı için kaleme aldığı makaledir.

Dünya Sevgisi

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanda sınırsız bir dünya sevgisi vardır. O, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanır, sonu gelmez arzu ve heveslerin peşinden koşar. Yaşı ilerlese de ondaki bu duygular azalmaz. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde insanın bu hâlini şöyle anlatır: “İnsan yaşlansa bile kalbindeki şu iki duygu hep genç ve dinç kalır: Dünya sevgisi ve tûl-i emel (hırs, tamahkârlık).” (Buharî, rikâk 5)

Dünya sevgisi ve tûl-i emel birbirini destekleyen ve besleyen hususlardır. Dünyayı seven insan, hiç ölmeyecekmiş gibi beklentilere girer, hep orada kalacakmış gibi yaşar. Tûl-i emelin başlangıcında da tevehhüm-ü ebediyet (ebediyet vehmi, kuruntusu) vardır. Yani insanın hiç ölmeyecekmiş gibi hissetmesi.

Malum olduğu üzere Bediüzzaman Hazretleri dünyanın üç yüzünden bahsediyor ve onun cismaniyetimize bakan ve gafletimizi tetikleyen yüzünden kaçınmamız gerektiğini ifade ediyor. Bizi burada ebedî kalacakmış gibi dünyevi beklentiler arkasında koşturan, kafamızda tevehhüm-ü ebediyetle bir kısım kurgular oluşturmak suretiyle bizi oyalayan ve Allah’tan alıkoyan da dünyanın nefsimize bakan işte bu yüzüdür.

Hazreti Pir, başka bir yerde de dünyayı şöyle tanımlıyor: “Şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye, s. 155) Ne yazık ki günümüz insanı, ahirette elde edilecek şeyleri bu fani dünyada arıyor, burada elde etmeye çalışıyor.

Dünyayı Ahirete Tercih Edenler

Dünyanın geçici zevk ve lezzetleri çoklarını aldatıyor. Hususiyle günümüzde bunun çok daha ileri seviyede olduğunu söyleyebiliriz. Bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الآخِرَةِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَيَبْغُونَهَا عِوَجًا أُولَئِكَ فِي ضَلاَلٍ بَعِيدٍ “Onlar ki bilerek ve isteyerek dünya hayatını ahirete tercih ederler. Allah’ın yolundan alıkoyar ve onu eğri büğrü göstermek isterler. İşte bunlar, doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır!” (İbrahim sûresi, 14/3) Esasında bu âyet-i kerime evvelen ve bizzat inanmayanlar hakkında nazil olmuştur. Yani âyetin birinci derecede muhatabı, Allah’ı tanımayan, âhirete inanmayan, her şeyi dünyadan ibaret gören inkârcılardır. Bununla birlikte Müslümanların da bu âyetten alacakları önemli dersler vardır.

Âyetin devamında iki husus üzerinde daha duruluyor. Birincisi, insanları Allah yolundan alıkoyma, diğeri de hak yolu eğri büğrü göstermeye çalışma. Demek ki bile bile dünya hayatını tercih eden insan farkına varmasa da ciddi bir yara alıyor veya manevî dünyasını tahrip edebilecek bir virüs kapıyor. Böyle bir yara alan veya virüs kapan kimse, zamanla dine ve inananlara karşı tavır almaya başlıyor. Yine Hz. Pir’in ifadelerine başvuracak olursak, her günah içinde küfre giden bir yol vardır. Kalbe giren her bir günah, kalb ve ruhta yaralar açıyor. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 9) Bu açıdan işin başında güzergâhın çok iyi belirlenmesi, dünya-ahiret dengesinin çok iyi kurulması gerekiyor.

Dünyayı asıl hedef ve gerçek sevgili hâline getiren ve dine mesafeli duran bir insan, zamanla öyle bir noktaya ulaşır ve öyle bir fasit daireye girer ki kendisi dine mesafeli durduğu gibi, başkalarını da Allah yolundan alıkoymaya başlar. İster iradi isterse gayr-i iradi olarak, insanların doğru inanca, doğru düşünceye ulaşmasına mani olur. İkinci olarak da böyle biri dinin ortaya koyduğu dosdoğru yolu, eğri büğrü göstermeye çalışır. Din aleyhinde konuşur, dinin getirdiği değerleri tenkit eder ve insanları ondan saptırmaya çalışır. Böylece en başta girdiği yanlış yol, onu daha büyük yanlışların içine çeker. Azıcık hayalinizi yoklasanız, toplumun içinde gezinseniz, yaşadığınız tecrübeleri gözden geçirseniz, günümüzde bu tür şeylerin ne kadar çok yaşandığını görürsünüz. Niceleri yuvarlandığı böyle bir gayyada bocalayıp durmaktadır.

Esasında dünya hayatı bilerek tercih edilecek bir yer değildir. Çünkü akıbeti bellidir. İnsan istese de burada kalamaz. Önünde kabre giden bir yolculuk vardır. Hz. Pir, tûl-i emel ve tevehhüm-ü ebediyet yüzünden dört elle dünyaya sarılan, varsa da yoksa da dünya diyen kimselerin nasıl bir yanılgı içinde olduklarını şöyle anlatır: “Eyvah, aldandık! Şu dünya hayatını sabit zannettik, o yüzden bütün bütün ziyan ettik. Evet, şu hayat yolculuğu bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür de bir rüzgar gibi uçar, gider…” (Bediüzzaman, Sözler, s. 227)

Bugün dünya tüm cazibedar güzellikleriyle insanın önüne açıldığından, çokları ona aldanıyorlar, burada ebedî kalacakmış gibi bir hayat sürüyorlar. Rahat, tenperverlik, yuvaperestlik, yaşama arzusu gibi şeyler insanları dinleri uğruna göstermeleri gereken mücadele azminden uzaklaştırıyor. Niceleri dünyaperestlik belası yüzünden ahiretlerini mahvediyor, kaybediyor. Sadece dünya üzerinde yoğunlaştıklarından, ona teksif-i nazar ettiklerinden, başka bir şey düşünemiyor, başka bir şey göremiyorlar. Görseler de dünya onlara daha cazip göründüğü için tercihlerini bu istikamette kullanıyorlar.

Bu durumdaki insanlar, bu bakış açılarıyla ahiretlerini kaybettikleri gibi, bu dünyalarını da daraltıyor, zindana çeviriyorlar. Aradıkları huzur ve rahatı burada da bulamıyorlar. Bazen dünyaperest insanların hâline hayret ediyorum. Kabir, bizden öncekilerin sedefleşmiş kemikleriyle gözlerinin önünde durduğu, içinde yılanların çıyanların cirit attığı böyle bir enkaza kendilerinin de gireceklerini bildikleri halde nasıl oluyor da dünyanın lezzetlerine bu kadar kendilerini kaptırıyorlar? Muhtemelen dünyevî zevklerin verdiği sarhoşluktan ya da bir çeşit hipnoz hâli yaşadıklarından işin hakikatini yeterince idrak edemiyorlar. Yoksa kabirle, ölümle son bulacak kısacık bir hayata yaşama denmez. Yaşanan böyle bir hayat Cennet bile olsa yine de insanı mutlu etmeye yetmez. Cennet’i Cennet yapan onun sonsuzluğudur, Allah’la irtibatıdır.

İnkârcılar bu konuda bütün bütün aldanıyorlar. Onların yanı sıra bir kısım mü’minlerin de dünya karşısında başları dönüyor. Hatta kendilerini ulvî bir davaya adamış insanlar arasında bile bir yere kadar dünyevilik ve sekülerlik hâkim hâle gelebiliyor. Bir bakıyorsunuz, en mütedeyyin insanlar bile plan ve programlarını dünyaya göre yapmaya başlıyorlar. Rahat ve tenperverlik onları esir alabiliyor. Hırs ve tamahlarına yenik düşebiliyorlar. Dolayısıyla inkârcıların içinde yaşayan bu virüs inananlara da bulaşıyor ve manevi yönden onları da hasta ediyor. Bütün yanlış davranışların arkasında bunun olduğu söylenebilir.

Dünya Karşısında Kararlı Duruş

Dünya sevgisi, dünyaya karşı hırs ve tamah gösterme gibi manevi hastalıkların şerlerinden korunmanın en önemli yolu, Cenab-ı Hak’la münasebetin güçlü tutulmasıdır. İnsan yaşlandıkça, yaşıyla başıyla doğru orantılı olarak şayet O’na yakınlığı da artmazsa, kazanma kuşağında kaybedebilir.  Eskiden tekke ve zaviyelerde -eskiden diyorum çünkü günümüzde onlar da fonksiyonunu kendilerinden beklenen seviyede eda edemiyor- bu tür virüslere açık tabiatlar terbiye ediliyor, nefsin terbiye edilmesi ve kalbin saflaşıp tertemiz hale gelmesi sayesinde bu tür rahatsızlıklardan kurtulma imkânı buluyorlardı. Maalesef günümüzde bu imkân da kalmadı. Çokları hayatlarını dünya peşinde koşarak, nefis hesabına yaşayarak zayi ediyorlar. Dünya hayatını ahirete tercih etme moda oldu. Herkes harıl harıl dünyanın peşinden koşuyor; dünyalık aparabilme, koparabilme derdinde. Eğer dikkat etmezsek, biz de dünyaya yönelik duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesiri altında kalabiliriz. Ahirete ait nimetleri burada tüketebiliriz.  

Dünyanın göz kamaştırıcı cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği ve onları kendi ağına düşürdüğü böyle bir dönemde kararlı durabilmek çok önemlidir. Fakat bu, hiç de kolay değildir. Kayıp düşmelerin çok olduğu bir yerde, ayakları yere sağlam basıyor görünen kimselerin bile çok dikkatli olması gerekir. Bu konuda ciddi bir ceht ü gayret göstermeye ve iradenin hakkını vermeye ihtiyaç var. Kalbimizi din-i mübin-i İslâm’da sabit-kadem eylemesi adına Allah’a çok dua etmeliyiz.

Hülasa, insanlar yaşlansalar da içte bulunan dünya sevgisi ve dünyada ebedi yaşama gibi duygular genç kalmaya devam ediyor, belki daha da artıyor. Bu yüzden, bu tür zararlı duyguları baskı altına alma ve terbiye etme konusunda çok ciddi gayret göstermek gerekiyor. Bunun yolu da, insandaki makam hırsı, dünya tamahı ve yaşama arzusu gibi duygular arttıkça, dünyanın faniliğini düşünüp kendini sorgulama, Allah’a ve ahirete iştiyak duyma, ibadet sevgisiyle yaşama ve Allah yolunda hizmet etme duygu ve düşünceleriyle yatıp kalkmaktan geçer. Ancak bu sayededir ki insan ömrünün sonuna kadar istikametini koruyabilir. Eğer sürekli içimizi kontrol etmez, kendimizi muhasebeye çekmez ve Allah yolunda faydalı işler yapmak için kendimizi zorlamazsak, hadiste bahsedilen manevi hastalıkların varlığından haberdar olamaz ve bunların bizi nasıl baş aşağı getireceğini bilemeyiz. Allah Tealâ, hepimizi kötü akıbetten muhafaza etsin.

***

Not: Bu yazı, 10 Mayıs 2007 ve 6 Mart 2010 tarihinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

إرساء روح الأخوة

Herkul | | العربية

سؤال: ما الذي يجب مراعاته حتى لا يكون تنوّع المشاعر واختلافُ الأفكار التي يحملها مَنْ يسيرون نحو هدفٍ واحدٍ سببًا للفرقة والخلاف؟

الجواب: بادئ ذي بدء أرى من المفيد التركيز على نقطةٍ أشِير إليها في السؤال أيضًا، فمن الأهمية بمكان أن يكون للإنسان غاية مثالية، وأن يحدّد لنفسه هدفًا ومقصدًا واضحًا، فالإنسان الذي يخرج لتبليغ دين الله في كل الأرجاء عليه أن يستوعب جيّدًا منذ البداية ماهية الطريق التي يسلكها، وخصوصياتها، وما الذي ستقوده إليه هذه الطريق، ولا يكتفي بربط الأمر بالتصديق العقلي، بل يحرص على أن يسير قلبه ومشاعره ولطائفه في نفس الاتجاه الذي يسير فيه عقله، وأن يحصر همّته ويبذل وسعه في سبيل تحقيق غايته المثالية، وأن يظلّ في هذا الاتجاه على الدوام.

القواسم المشتركة

فإذا كان هؤلاء الأشخاص المختلفون فكرًا وشعورًا قد تكاتفوا من أجل قضيّةٍ واحدةٍ، وحدّدوا الطريق التي يسيرون فيها والغاية التي يطمحون لتحقيقها، وتمكنوا من إقامة التعاون والتناغم القلبي فيما بينهم؛ فهذا يعني أن ثمة قواسم مشتركة تجمع بينهم.. ولا ننسَ أنه كلما زادت القواسم المشتركة بين الناس، وكلما زاد وعيهم بها؛ كان من السهل عليهم التفاهم والاتفاق؛ ولهذا السبب لفت بديع الزمان سعيد النورسي الانتباه إلى النقاط المشتركة التي تجمع بين المؤمنين في رسالته “الأخوة”، ورتّبها على حسب الأهمّيّة وسردها واحدةً تلوَ الأخرى.. وهذا أمرٌ لا بدّ من التأكيد عليه؛ فثمّة حاجة ماسّة إلى تحديد القواسم المشتركة واستيعابها جيدًا، ومن ثمّ تفصيلها، وتبليغها للناس بأسلوب لائق.

على سبيل المثال قد لا يكفي بالنسبة للجميع الحديثُ عن القاسم المشترك للإسلام من أجل إقامة الوفاق والاتفاق بين المسلمين، فهذه القضية تحتاج إلى مزيد من التفصيل والشرح ومشاركة المشاعر والأفكار، ولقد أشار الأستاذ النورسي رحمه الله إلى هذا الأفق بقوله: “إن خالقكم واحد، مالككم واحد، معبودكم واحد، رازقكم واحد… وهكذا واحد واحد إلى أن تبلغ الألف، ثم إن نبيكم واحد، دينكم واحد، قبلتكم واحدة… وهكذا واحد واحد إلى أن تبلغ المائة، ثم إنكم تعيشون معًا في قرية واحدة، تحت ظل دولة واحدة، في وطن واحد… وهكذا واحد واحد إلى أن تبلغ العشرة”[1].

والمقصود مما ذُكر هنا من أعداد مثل العشرة والمائة والألف ليس الكم بل الكيف، فبديع الزمان يلفت الانتباه بهذه الأعداد إلى أهمية القواسم المشتركة، فيعبر عن أهمية الكيف بالكم، وكما أن حقيقة الوحدانية تسبق حقيقة النبوة، فلا شك أن وحدة الدين والقبلة أسمى وأعلى من أن تُقارن بوحدة القبيلة أو العشيرة التي ينتسبُ إليها، فلو حُدّدت القواسم المشتركة بشكل جيد، وأُكِّدَ عليها في كل مناسبة؛ وتقبّلها الإنسان في عالمه القلبي والعقلي؛ فمن الممكن حينذاك منع الصراعات والنزاعات بنسبة كبيرة.

كلُّنا بشرٌ، نحمل أنواعًا مختلفة من الحساسيات ونقاط الضعف، ولا ريب أننا ننزعج أحيانًا من كلام البعض أو أفعالهم أو تصرّفاتهم، إلا أن للقواسم المشتركة التي تحدثنا عنها آنفًا تأثيرًا قويًّا في توحيد الصف وجمع الكلمة؛ حيث إن من يأخذ هذه القواسم بعين الاعتبار ويستخدم إرادته في هذا الاتجاه يمكنه أن يتجاهل عوامل الانقسام والإقصاء، ويغض الطرف عنها.. فإن عِظمَ القواسمِ المشتركة التي تُلزمنا بالوحدة والاتحاد تُصغِّر في عينيه عوامل الصراع وتقضي عليها، فيبادر هذا الشخص إلى أن يقمع بإرادته العديدَ من السلبيات التي لا يستطيع تقبّلها وفقًا لطبيعته الشخصيّة، ويقول: طالما ربنا واحد، ونبيّنا واحد، وقبلتنا واحدة، ونتقاسم همًّا واحدًا، ونعيش معًا في بلدة واحدة، ونسعد بأشياء واحدة، ونتعرض لهموم واحدة، فلِم أفسد الأخوة التي بيني وبين إخوتي؟!”.

الوفاء بحق الإرادة

ورغم ما ذكرناه فلا بدّ أن ندرك أنه لا يمكن تجنّب الخلافات تمامًا مهما فعلْنا، وهذا يرجع إلى سببين رئيسين:

الأول: أن الإرشاد والتبليغ والنزعةَ إلى الخير والتربيةَ قد لا يحدثون التأثير نفسه عند الجميع، فمهما حاولتم إقناع الناس بأيِّ غايةٍ مثاليّة، أو اجتهدتم في إعادة تأهيلهم أو في إنعاش المشاعر الإنسانية بينهم؛ فسيكون هناك بالتأكيد أناسٌ يتبعون النفس والشيطان، وقد لا يُحدث الوعظ والنصيحة والتبليغ والإرشاد التأثيرَ نفسه في الجميع.

 الثاني: أن الله تعالى خلق الناس مختلفين، وخصّ كلَّ فردٍ بسمات متباينة، فإن لم تُراع هذه الاختلافات؛ فقد تتحوّل إلى أداة للنزاع والصراع.

لذا فعلينا أن نفي بالمسؤولية الملقاة على عاتقنا، وأن نبذل قصارى جهدنا لإبعاد الناس عن الأفعال والسلوكيات غير الإنسانية، وأن نبيّن لهم أنه لا يجدر بالإنسان الاعتداء على الآخرين واغتصاب حقوقهم والشجار معهم ومناطحتهم، ينبغي أن نسعى كلَّ ما في وسعنا في سبيل انسلاخ الناس عن الحيوانية، وانفصالهم عن الجسمانية، وارتقائهم في مدارج حياة القلب والروح.

ولو شاء ربك لجعل الناس أمّةً واحدة ولا يزالون مختلفين، ولذلك خلقهم.. لو شاء الله لجعل الناسَ على مشربٍ واحدٍ ومزاجٍ واحدٍ، وبالتالي فلا تتباين أفكارهم ومشاعرهم، ولا يتنازع أحدٌ مع أحدٍ، ومن ثم لا تعد هناك حاجة إلى الإرادة، بيد أن دخول الجنة تفضُّلٌ من الله على الإرادة على مستوى الشرط العادي، فالإيمانُ وفهم الإسلام والوصولُ إلى مشاعر الإحسان؛ كلُّها جماليّات أسبغها الله على الإرادة، والله تعالى ميّز الإنسانَ عن باقي المخلوقات بالإرادة، بل إن الإنسان يتميز عن الملائكة بقدرته على استخدام إرادته؛ لأن الملائكة لا يملكون إرادةً بالمعنى الذي نعرفه أو لديهم إرادة لكنهم لا يعصون الله ما أمرهم ويفعلون ما يُؤمرون.

وهكذا فإن ما يقع على عاتق الإنسان الذي تميّز عن سائر المخلوقات بالإرادة والاختيار هو الوفاء وإعطاء الإرادة حقها؛ حتى يستطيع العمل مع إخوانه في وفاقٍ واتّفاق، المهمّ هو أن يكون الإنسان قادرًا على القيام بذلك دون إثارة ضجّةٍ أثناء السير في الطريق متّجهًا نحو الهدف، وأن يكون على توافقٍ حتى مع الذين لا يفكّرون مثله، ولا يتصرّفون مثله، ويخالفونه في أفكاره ومشاعره. أجل، قد يتلاعب البعض بأعصابنا، وقد يخالفوننا في أحوالهم وأفعالهم وأفكارهم ومشاعرهم، وربما ننزعج بسير بعضهم وضحكهم وإيحاءاتهم، لكن الله تعالى قد أعطانا سلاحًا مهمًّا للتغلّب على مثل هذه المشاعر السلبية، فلو استخدمناه في محلّه؛ فلن نخضع لتأثير مثل هذه المشاعر والأفكار السلبية، ولن نسمح بانعكاسها على أفعالنا وتصرفاتنا، بل إننا ربما سنرى هذه الأفعال المنفّرة القبيحة بالنسبة لنا الآن أشياء جميلة ورائعة في المستقبل.

وجهة نظر

ولو لاحظنا فإن معظم المواقف والسلوكيات التي تصيب الناس بالتوتّر والعصبية ليست من الأشياء التي يحظرها الدين، غالبًا ما يرجع هذا الأمر إلى تقييماتنا الذاتية وعاداتنا ووجهات نظرنا، فمن يفكر بسلبيّة وينظر إلى من حوله بسلبيّة يرى المشكلات في الجميع، فيجد في كلّ واحدٍ فيهم ما يعيبه عليه أو ينتقده فيه، فنراه ينزعج من كلام هذا، ومن وقع أقدام ذاك، ومن نمط عمل ذلك، ومن سلوكيات هؤلاء.

ولبديع الزمان سعيد النورسي كلامٌ نفيسٌ في هذا السياق، حيث يقول: “مَنْ أحسن رؤيته حَسُنتْ رويّته وجمل فكره، ومن جَمُلَ فكرُه تمتّع بالحياة”[2]، فإذا نظرنا إلى الأمر بشكل معكوس فسنلاحظ أن الشخص الذي يفكر بسلبية، ولا تقع عينه دومًا إلا على الجانب القبيح من الأشياء، ويضخّم الأشياء الصغيرة؛ فإنه دائمًا يسخط على حياته، وينزعج ويضيق صدرُه من كل ما يراه ويسمعه؛ لأنه يقيس كلَّ مسألةٍ بمعاييره الذاتية، والأدهى من ذلك أنه يحكم منذ البداية على أيّ موقفٍ أو سلوكٍ بأنّه مزعج، ولا ينفكّ عن التفكير في ذلك في حِلِّه وترحاله، فيجعل حياته غير قابلة للعيش فيها، ولو أنه عوّد نفسه على التفكير بشكلٍ جميلٍ؛ فسيتجاهل ويتعامى بعد فترة كلَّ هذه الأمور السلبية، فلا يزعجه تنوُّع المشارب والأمزجة والمذاهب. ولكن أنوه مرة أخرى على أن هذا منوطٌ باستيفاء الإرادة حقها، وبذل الجهد قليلًا.

الجنة محفوفة بالمكاره

يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “حُفَّتِ الجَنَّةُ بِالمَكارِهِ[3] وهذا يعني أننا سنواجه صعوباتٍ شديدةً على النفس عند السير في طريق الجنة، فكما أن أداء العبادات على الوجه الأكمل، والابتعادَ عن المحرمات يثقلان على النفْس؛ فإن تحمُّلَ رفقاء الطريق، والصبرَ على أذاهم وجفائهم أيضًا؛ لَيُعدَّان من مشاقّ الطريق إلى الجنة.

ويتوقّف التغلّب على هذه الصعوبات على التعمّق في الإيمان، والتخلّق بأخلاق الإسلام، فإذا أصبح الناس يعانقون بعضَهم ويتراحمون فيما بينهم بعدما كانوا في الجاهلية ينهش بعضُهم لحم بعضٍ، ويتناحرون فيما بينهم؛ فهذا يرجع إلى التخلّق بأخلاق القرآن والإسلام، لا ريب أن الصحابة رضوان الله عليهم كانوا ذوي أمزجة وطبائع مختلفة، حتى إن أبا بكر رضي الله عنه كان يختلف طبعه تمامًا عن طبع عمر رضي الله عنه، وكذلك كان أبو ذر وعثمان رضي الله عنهما، ورغم كل هذه الفروق في الأمزجة والطبائع أقاموا أخوّة ملحميّة فيما بينهم، وبحسب قول الرسول صلى الله عليه وسلم: “كَالْبُنْيَانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا[4] كانوا متشابكين بإحكام مع بعضهم البعض، وحتى وإن وقع بينهم موقفٌ غير لائق أحيانًا فسرعان ما كانوا يعالجونه، وقد صار هذا المجتمع بطلَ الإرادة بفضل قدرته على استيعاب الوحي جيّدًا.

فلو أننا جعلنا الإيمان والإسلام والإحسان جزءًا من فطرتنا لاستطعنا ترقيق حدّة طبعنا، وتهذيب مشاعرنا السلبية شيئًا فشيئًا، وأدركنا حينئذ أن ما كنا نعتبره مشكلة حتى ذلك اليوم لم يكن كذلك في الحقيقة، واستوعبنا فكرة خلقِ الله تعالى كلَّ إنسانٍ على مزاجٍ مختلِفٍ وطبيعةٍ متباينةٍ، وقيّمنا تصرفات الآخرين وسلوكياتهم بمعايير الدين وليس بمعاييرنا الذاتية.

ولا ننسَ أن الإنسان جُبِل على اقتراف الذنوب وارتكاب الأخطاء، وأن له عدوين لدودين هما النفس والشيطان.. فإذا توقعنا أنه سيظلّ طوال حياته لا ينحرف عن الاستقامة ولن يقترف أيّ ذنبٍ؛ فقد نُصاب بخيبة أمل؛ حيث إن كلَّ شيءٍ متوقَّعٌ من الإنسان؛ لأنه مخلوقٌ مؤهّل للتنقل في ساحةٍ واسعة بين أعلى عليين -وهي أرفع مكانة يمكن لمخلوق أن يصل إليها- وبين أسفل سافلين -وهي أحطّ وأدنى دركة يمكن لمخلوق أن يتدنى إليها- فينبغي أن يسلِّم الإنسان بهذه الحقيقة في البداية، وأن يقيم علاقاته مع الناس على هذا الأساس، وأن يأخذ في اعتباره ما يمكن أن يصدر منهم من سلبيات.

فهل يأمن أحدُنا على نفسه في هذا الموضوع؟! أو مَن منا يودّ أن تُكشف عيوبه وتظهر أخطاؤه؛ فيبتعد عنه أصدقاؤه؟! يجب أن نعلم جيدًا أن ما نتوقّعه من الناس يتوقّعه الناس منّا أيضًا، المهمّ هو أن نعرف كيفية التعامل مع الناس على الرغم من اختلافاتهم وأخطائهم وعيوبهم، وأن نجد وسيلةً للتوافق معهم، وألا نسمح للسلبيات بأن تفسد الوحدة والتضامن فيما بيننا.

أولى الأولويات

يجب على الذين استهدفوا أعلى مرتبةٍ -وهي رضا الله- وحصروا همتهم على أسمى هدف -وهو دعوة الناس إلى الله- أن يكونوا متسامحين أكثر مع رفقاء دربهم لا سيما على من نذروا أنفسهم، والذين يتبنَّون هذه الفكرة لا يضخّمون الأشياء الصغيرة، ولا يجعلون من اللامشكلةِ مشكلةً، ولا يفسدون الأخوّة التي فيما بينهم، لأنهم يعلمون أن طريق الحق تحفّه بعض الصعوبات والمشقات ويتحملون ويصبرون على هذا، نظرًا لأنهم يعلمون أن الوفاق والاتفاق هما أعظم وسيلة للفوز بالتوفيق الإلهي فإنهم لا يحوِّلون وفاقهم واتفاقهم إلى خلافات وصراعات؛ حتى لا يكونوا حجر عثرةٍ أمام عناية الله.

من المتعذر اليوم أن نقول: لقد تمكّنّا من تأسيس أخوّة قويّة بالقدر الذي تحقّق بين المهاجرين والأنصار، ورغم هذا فإن قدرتَنا على السير في هذا الطريق دون صراعٍ أو خلافٍ كبير بيننا يُظهر بوضوح أن عنايةً من الله تشملنا.. فإذا كان الله تعالى يقابل هذا القدر الزهيد من الأخوّة بهذا القدر الوافر من العناية والرعاية؛ فربما لا تقع بيننا مشاكل كبيرة بفضل الأخوّة القويّة الصادقة التي سنعزّزها فيما بيننا، ومَنْ يدري! فقد يتفضّل المولى علينا بألطافٍ ونِعَمٍ كثيرة، وحينذاك نحن أيضًا لن نهدر قوتنا وطاقتنا بمحاولة معالجة المشاكل والاضطرابات فيما بيننا وتعويضها، ولكن سنستخدمها للقيام بتنفيذ خدماتنا على نطاق أوسع فأوسع.

إن إقامة روح الأخوة على المستوى المطلوب تعتمد على التركيز خاصةً ودومًا على الأخوة وتحفيز الناس على ذلك. أجل، يجب أن نركّز باستمرار على فكرة الإيمان وشعور الأخوّة وفلسفة الخدمة؛ بغض النظر عن الأسماء والألقاب والنظام والأداء والبيروقراطية والإدارة، وأن نبذل جهودنا لتطوير هذه المفاهيم بكل جوانبها في الأرواح، وأن نُعِدّ البرامج ونطوِّر الأنظمة وننشئ المنظمات من أجل إنعاش هذه الجهود والمساعي، ولا بد أن يكون الموضوع الأساس في اجتماعاتنا هو مذاكرة المسائل المتعلقة بالله ورسوله والدين والإيمان، لا بدّ أن نركّز على هذه الأمور لدرجة أننا ننسى ما لا بد أن نناقشه أحيانًا من أجل الخدمة، ولا نتذكّره إلا أثناء الخروج من الباب، وعندها نقول مثلًا: “لقد سمحوا لنا بفتح خمس مدارس في المكان الفلاني”، أو نقول: “ما دمنا قد اجتمعنا فلنتشاورْ حول هذه المسألة أيضًا”.

إننا مع الأسف قد أفسدنا ترتيب الأولويات، واعتقدنا أن القضايا الثانوية هي القضايا الأصلية، ومن ثم فعلينا أن نعلم أننا إذا أخّرنا ما لا بدّ من تقديمه، وقدّمنا ما لا بدّ من تأخيره؛ فلن نتخلّص من الصراعات والنزاعات، ولن نتغلّب على المشاكل والاضطرابات.. فبعضُ المشاكل التي نشهدها اليوم تكمن وراءها مثل هذه الأسباب.. فإن وضعَ الإستراتيجيات وإعدادَ البرامج وتنظيمَ الأنشطة وغيرها من القضايا المهمّة التي تصبّ في مصلحة الخدمة ليست هي القضايا الأكثر أهمّية لدينا.. إن أهم شيءٍ بالنسبة لنا هو أن نحافظ على ذاتيتنا، وأن نتغذى روحيًّا، وأن نكتشف أعماقنا مرّة أخرى، وأن نبتغي بذلك رضا الله دائمًا، وأن نحرص على القيام بما يحملنا إلى أفق الرضا، أو كما نقول دومًا: الحديث عن الحبيب جل وعلا.

[1] بديع الزمان سعيدد النورسي: المكتوبات، المكتوب الثاني والعشرون، ص 321.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، نوى الحقائق، ص 372.

[3] صحيح مسلم، الجنة، 1.

[4] صحيح البخاري، الصلاة، 87؛ صحيح مسلم، البر والصلة، 65.

Kardeşlik Ruhunun Tesisi

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Aynı hedefe doğru yürüyen insanların sahip oldukları farklı duygu ve düşüncelerin ihtilaf sebebi olmaması için nelere dikkat edilmelidir?

Cevap: Öncelikle soruda da işaret edilen bir hususun üzerinde durulması faydalı olacaktır. İnsanın bir gaye-i hayalinin (idealinin) olması ve hayatını hedefli yaşaması çok önemlidir. Hedeflenen şeyin de çok iyi belirlenmesi gerekir. Allah’ın dininin dört bir yana duyurulması uğrunda yola çıkan bir insan, nasıl bir yola girdiğini, bu yolun hususiyetlerini, onu nereye ulaştıracağını daha baştan çok iyi kavramalıdır. Hatta meseleyi sadece bir aklî kabule bağlamakla da yetinmemeli, kalbinin, hislerinin, latifelerinin de aklıyla aynı istikamette yol almasına özen göstermelidir. Bütün benliğiyle gaye-i hayaline kilitlenmeli ve sürekli bu istikamette hareket etmelidir.

Ortak Paydalar

Eğer bir davaya omuz veren farklı farklı insanlar, yürüdükleri yolu doğru belirlemiş, hedeflerini doğru tayin etmiş ve yürüdükleri yolda el birliği, gönül birliğini sağlayabilmişlerse, sahip oldukları pek çok fasl-ı müşterek (ortak payda) var demektir. Unutmamak gerekir ki insanlar ne kadar çok fasl-ı müştereke sahipse ve bunun da ne kadar çok farkındalarsa uzlaşıp anlaşmaları da o kadar kolay olur. Bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet risalesinde mü’minler arasındaki ortak noktalara dikkat çekmiş ve bunların en önemlilerini tek tek saymıştır. Bu, üzerinde ciddi durulması gerekli olan bir konudur. Fasl-ı müştereklerin çok iyi belirlenmesine, detaylandırılmasına, bunların insanlara çok iyi anlatılmasına ve hazmedilmesine şiddetle ihtiyaç vardır.

Mesela Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı sağlamak için sadece Müslümanlık ortak paydasından bahsetmek herkes için yeterli olmayabilir. Meselenin daha da detaylandırılması, açılması, duygu ve düşüncelere mâl edilmesi gerekir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle bize böyle bir ufuk gösteriyor: “Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir… bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir, bir, yüze kadar bir, bir.  Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir, bir.”

Burada kullanılan on, yüz, bin gibi miktarlarla anlatılmak istenen, miktar değil, keyfiyettir. Hz. Pir, bunlarla, ortaya koyduğu müşterek noktaların önemine dikkat çekiyor. Keyfî (nitelikle ilgili) bir şeyin önemini, kemmî (nicelikle ilgili) bir ifadeyle dile getiriyor. Her şeyi yaratan Allah’ın birliği hakikati, nübüvvet hakikatinden önce geldiği gibi; elbette ki din ve kıble birliği de benim mensup olduğum kabile veya aile birliğiyle ölçülemeyecek kadar aşkındır.

Şayet sahip olunan ortak paydalar çok iyi belirlenir, her vesileyle bunların üzerinde durulur ve bunlar zihin ve kalb dünyasına mâl edilirse büyük oranda çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur. İnsanız, her birimizin farklı hassasiyet ve zaaf noktalarımız var. Mutlaka birilerinin bir kısım sözleri, tavır ve davranışları gözümüze batacak, bizi rahatsız edecektir. Fakat bahsini ettiğimiz fasl-ı müştereklerin insanları birleştirmede, bir arada tutmada öyle güçlü bir etkisi vardır ki, bunları nazar-ı itibara alan biri, iradesini de o yönde kullanırsa bütün ayrıştırıcı ve uzaklaştırıcı faktörleri görmezden gelebilir, tolere edebilir. Bir ve beraber olmayı gerektiren ortak paydaların büyüklüğü, çatışma vesilelerini gözünde küçültüp yok edebilir. Böyle biri, “Madem o da benim gibi Allah diyor, Peygamber diyor, aynı kıbleye yöneliyor, benimle aynı derdi paylaşıyor, aynı ülkede benim yanı başımda yaşıyor, benimle aynı şeylere sevinip benzer şeylere maruz kalıyor, ne diye onunla aramdaki kardeşliği zedeleyeyim!” diyerek şahsî mizacı itibarıyla hazmedemediği pek çok olumsuzluğu iradesiyle bastırmaya çalışır.

İradenin Hakkını Verme

Bunu böyle tespit etmekle birlikte, ne yaparsak yapalım, bütünüyle ihtilafların önüne geçemeyeceğimizin de bilincinde olmalıyız. Bunun başlıca iki sebebi vardır: Birincisi, irşad, tebliğ, hayırhahlık, terbiye herkeste aynı etkiyi göstermeyebilir. Siz insanları yüksek bir mefkureye inandırmak, onları rehabilite etmek, onlar arasında insanî duyguları canlandırmak için ne kadar gayret ederseniz edin, mutlaka nefsine ve şeytana uyan birileri çıkacaktır. Vaaz u nasihatleriniz, tebliğ ve irşadınız herkeste aynı etkiyi göstermeyecektir. İkincisi de Cenab-ı Hak insanları farklı yaratmış, her bir ferde bambaşka özellikler lütfetmiştir. Dikkat edilmediği takdirde bu farklılıklar çatışma vesilesine dönüşebilir.

Bununla birlikte biz, bize düşeni yapmalı ve insanları, insanî olmayan, insana yakışmayan tavır ve davranışlardan uzak tutma adına gayret göstermeliyiz. Saldırmanın, kavga etmenin, birbirini boynuzlamanın, ısırmanın, başkalarının hakkını elinden almanın insana yakışmadığını anlatmalıyız. Onların hayvaniyetten çıkmaları, cismaniyeti bırakmaları, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselmeleri adına elimizden geleni yapmalıyız.

Allah murad buyursaydı herkesi aynı meşrepte, aynı mizaçta yaratırdı. Dolayısıyla herkesin duygu ve düşünceleri aynı olurdu ve kimse kimseyle kavga da etmezdi. Ne var ki bu takdirde iradeye iş kalmazdı. Oysaki Cennet’e girmek, -şart-ı âdi planında- Allah’ın iradeye bir lütfudur. İman etme, İslâmiyeti kavrama, ihsan şuuruna erme gibi mazhariyetlerin hepsi, Allah’ın iradeye lütfettiği güzelliklerdir. Allah, insanı iradesiyle başka mahluklardan ayırmıştır. Hatta insan, iradesini kullanma açısından meleklerden bile ayrılır. Zira meleklerde ya bizdeki manada bir irade yoktur ya da onların iradeleri yalnızca Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeylere karşı arzu duyacak mahiyette yaratılmıştır.

İşte irade ve tercih sahibi kılınmasıyla başka mahluklardan ayrılan insana düşen vazife, başkalarıyla vifak ve ittifak içerisinde hareket etme adına iradesinin hakkını vermektir. Asıl mesele, bir yolda yürürken, bir hedefe doğru ilerlerken bunu hır gür çıkarmadan yapabilmektir. Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi hareket etmeyen, duygu ve düşüncelerinde bize ters düşen kimselerle uyum içinde olabilmektir. Evet, bazı insanlar sinir sistemimizle oynayabilir. Onların hâl ve hareketleri, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir. Bazılarının yürüyüşünden, gülüşünden ve hatta mimiklerinden bile rahatsız olabiliriz. Ne var ki Allah bize bu tür olumsuz duygularımızın üstesinden gelebilmek için irade gibi çok önemli bir silah vermiştir. Eğer onu yerinde kullanmasını bilirsek, bu tür negatif duygu ve düşüncelerin tesirinde kalmaz, tavır ve davranışlarımıza yansımasına müsaade etmeyiz. Hatta belki de bir süre sonra bize çirkin ve sevimsiz gelen şeyleri iyi ve güzel görmeye başlarız.

Bakış Zaviyesi

Dikkat edilecek olursa insanların asabına dokunan tavır ve davranışların büyük çoğunluğunun dinin yasakladığı hususlardan olmadığı görülür. Bu durum belki çoğu zaman bizim sübjektif değerlendirmelerimizin bir sonucudur ve alışkanlıklarımızla, bakış açımızla ilgilidir. Negatif düşünen, çevresine negatif bakan bir insanın gözünde herkes problem hâline gelebilir. Böyle bir kişi herkesin mutlaka eleştireceği, rahatsız olacağı bir davranışını bulur. Kiminin konuşmasından, kiminin el ayak hareketinden, kiminin iş yapma tarzından, kiminin bir başka tavrından rahatsız olur.

Bediüzzaman’ın çok enfes bir sözü vardır: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Meseleye tersinden bakacak olursak, olumsuz düşünen, olup biten şeylerin hep çirkin taraflarını gören, küçücük şeyleri problem hâline getiren bir insan da hayatı kendi adına acılaştırır. Hemen her meselede yalnızca kendi sübjektif kıstaslarına dayandığı için gördüğü duyduğu şeylerden rahatsız olur, dahası bunları rahatsız olunacak birer tavır ve davranış olarak kabul eder, sürekli bunlarla oturur kalkar ve böylece kendi adına hayatı yaşanmaz hâle getirir. İnsan kendini güzel düşünmeye, güzel görmeye alıştırsa, bir süre sonra olumsuz şeylerin körü hâline gelir. Farklı mizaçlar, farklı meşrepler, farklı mezhepler onu rahatsız etmez olur. Fakat bir kere daha ifade etmeliyim ki bu, iradenin hakkını vermeye, insanın kendini biraz zorlamasına bağlıdır.

Cennet Yolunun Zorluklarına Katlanma

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde Cennet’in “mekârih”le, yani nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatıldığını haber veriyor. Demek ki Cennet yolunda yürürken hoşumuza gitmeyen zorluklarla karşılaşacağız. Kemal-i hassasiyetle ibadetleri yerine getirme, haramlara karşı mesafeli durma gibi şeyler nefse ağır geldiği gibi, beraber yol yürüdüğü arkadaşlarına tahammül etme, onların eza ve cefalarına katlanma da Cennet yolunun zorluklarındandır.

Bu zorlukların üstesinden gelme, imanda derinleşmeye ve İslâm ahlâkıyla ahlâklanmaya bağlıdır. Cahiliyede birbirini yiyen, birbirini boğazlayan insanlar daha sonra sarmaş dolaş hâle gelmişlerse bunun sebebi, Kur’ânî ve İslâmî ahlâkla ahlâklanmalarıdır. Hiç şüphesiz sahabe içinde de çok farklı mizaçlar vardı. Hatta bir Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer çok farklı tabiatlara sahipti. Hz. Ebû Zerr’in mizacı, Hz. Osman’ın mizacına uymazdı. Fakat bütün bu huy ve mizaç farklılıklarına rağmen onlar aralarında destansı bir kardeşlik kurmuşlardı, Efendimiz’in beyanıyla bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sımsıkı kenetlenmişlerdi. Yer yer aralarında tatsız bazı hâdiseler yaşanmışsa da hemen bunu tatlıya bağlamasını bilmişlerdi. Zira o toplum, vahyi çok iyi hazmetmesi sayesinde irade kahramanı bir toplum hâline gelmişti.

Şayet biz de imanı, İslâm’ı, ihsanı fıtratımızın bir derinliği haline getirebilirsek, tabiatımızdaki sivrilikler, sahip olduğumuz olumsuz duygular yavaş yavaş rötuşlanacaktır. O güne kadar problem gördüğümüz şeylerin gerçekte problem olmadığını anlayacağız. Allah’ın her bir insanı ayrı tabiat ve mizaçta yaratmasının esprisini kavrayacağız. Başkalarının tavır ve davranışlarını değerlendirmede kendi sübjektif kıstaslarımızı değil, dinin kıstaslarını ölçü alacağız.

Şunu unutmamak gerekir ki insanoğlu, tabiatı itibarıyla hata ve günaha açık yaratılmıştır. Nefis ve şeytan gibi iki azılı düşmanı vardır. Eğer onun hayatı boyunca istikametten ayrılmayacağı, hiç günah işlemeyeceği şeklinde bir beklentiye girersek hayal kırıklığı yaşayabiliriz. İnsandan her şey beklenir. Zira o, âlâ-yı illiyyîn (bir yaratılmışın çıkabileceği en yüksek mertebe) ile esfel-i safilîn (bir yaratılmışın düşebileceği en kötü, en aşağılık durum) arasında çok geniş bir alanda gezinen bir varlıktır. En başta insan realitesini bu şekilde kabul edip insanlarla münasebetleri buna göre götürmek lazım. Ondan olumsuz şeylerin de sadır olabileceğini asla göz ardı etmemeli.

Hangimiz bu konuda kendimizden emin olabiliriz ki! Veya hangimiz yaptığımız hata ve günahların yüzümüze vurulmasını veya bu sebeple arkadaşlarımızın bizden uzaklaşmasını isteriz? Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bizim âlemden beklediğimiz, âlemin de bizden beklediğidir. Asıl önemli olan da insanların sahip oldukları farklılıklara, yaptıkları hata ve kusurlara rağmen onlarla uzlaşıp anlaşmayı bilmek, onlarla geçinmenin bir yolunu bulmak ve yaşanan olumsuzlukların birlik ve beraberliği bozmasına asla fırsat vermemektir.

Birinci Meselemiz

Özellikle, Allah’ın rızası gibi en yüce mazhariyeti gaye edinmiş ve buna giden yolda insanları O’na çağırma gibi en yüksek bir hedefe kilitlenmiş adanmışların, beraber yürüdükleri yol arkadaşlarına karşı çok daha müsamahakâr ve affedici olmaları gerekir. Buna böyle inananlar, küçük şeyleri büyütmez, problem olmayan şeyleri problem hâline getirmezler. Getirip aralarındaki kardeşliğe zarar vermezler. Hak yolunun bazı zorluk ve meşakkatleri olduğunu bilir ve bunlara katlanırlar. Allah’ın başarılı kılmasının en büyük vesilesinin birlik ve beraberlik olduğunu bildiklerinden, vifak ve ittifaklarını hilaf ve ihtilafa çevirmezler. Çevirip Allah’tan gelen inayetin önünü kesmezler.

Şimdiye kadar aramızda Ensar ve Muhacirînin arasında teessüs ettiği ölçüde güçlü bir kardeşlik tesis ettiğimiz söylenemez. Buna rağmen ciddi bir kavga ve çatışma yaşamadan yolumuza devam edebilmemiz apaçık bir inayet-i ilahiyenin var olduğunu gösteriyor. Bu kadarcık kardeşliğe bile Cenab-ı Hak bu ölçüde inayet ve riayetiyle mukabelede bulunuyorsa, kuracağımız samimi ve güçlü bir kardeşlik sayesinde belki yaşanan bu problemler de yaşanmayacak ve kim bilir Cenab-ı Hak ne lütuflarda bulunacak! Bizler de güç ve enerjimizi kendi içimizde yaşanan sıkıntı ve huzursuzlukları tedavi ve telafi etmeye çalışmakla tüketmeyecek, ifa edilen güzel işlerin daha büyük çapta yapılması adına kullanacağız.

İstenilen seviyede bir kardeşlik ruhunun tesis edilebilmesi, hususi olarak ve ısrarla uhuvvet üzerinde durulmasına ve insanların buna motive edilmesine bağlıdır. Ad ve unvanlara, sistem ve işleyişe, bürokrasi ve idareye takılmadan bulunduğumuz her ortamda sürekli iman düşüncesinin, kardeşlik şuurunun, hizmet felsefesinin üzerinde durmalı, bunların ruhlarda bütün yönleriyle inkişaf etmesi istikametinde ceht ve gayret göstermeliyiz. Bu gayreti canlı tutabilecek programlar yapmalı, sistemler geliştirmeli, organizasyonlar kurmalıyız. Bir araya gelmelerimizin temel mevzuu, Allah’la, peygamberle, dinle, imanla alakalı meseleleri müzakere etmek olmalı. Bu konulara öyle kendimizi vermeliyiz ki, bazen sistemin işleyişi adına görüşeceğimiz mevzuları unutmalıyız. Belki tam kapıdan çıkacakken aklımıza gelmeli ve “Falan yerde beş okul açma imkânı vermişlerdi. Hazır bir araya gelmişken o işi de bir görüşüversek” demeliyiz.

Maalesef biz, önceliklerin sırasını bozduk. Tali meseleleri asıl zannettik. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki şayet biz, öne çıkarılması gereken meseleleri geri plana atar, geriye çekilmesi gereken meseleleri de birinci gündem hâline getirirsek, çatışma ve kavgalardan kurtulamaz, sıkıntı ve problemlerin üstesinden gelemeyiz. Günümüzde yaşanan bir kısım arızaların arkasında bu tür esbap vardır. Hizmetin işleyişi adına stratejiler oluşturma, programlar yapma, faaliyetler düzenleme gibi önemli hususlar bile bizim en önemli meselemiz değildir. Bizim için en önemli mesele, kendimiz olarak kalabilmemiz, manevi açıdan beslenmemiz, yeniden kendi derinliğimizi keşfetmemiz, bunlarla sürekli olarak Allah’ın rızasını aramamız, bizi rıza ufkuna taşıyacak hususlarda sabit-kadem olmamızdır. Her zamanki ifademizle söyleyecek olursak “sohbet-i Canan”dır.

***

Not: Bu yazı, 5 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

معضلة الأسلوب في التبليغ

Herkul | | العربية

إن كلَّ مؤمنٍ مكلَّفٌ بتبليغ دينه في حدود قدراته ومؤهلاته وإمكاناته وموقعه، لكن معرفة الكتاب والسنة سطحيًّا لا يكفي وحده لتبليغ الدين، فلا بد من وضع خطة جيدة وتحديدِ ما ينبغي القيام به في البداية لتحقيق هذه الوظيفة المهمة، لكن للأسف لما لم يتّبع العديدُ من المسلمين اليوم المنهج السليم في الإرشاد والتبليغ صرفوا الناسَ عنهم، بل ونفّروهم من الدين، علمًا بأن سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم يقول: “بَشِّرُوا وَلَا تُنفِّرُوا، وَيَسِّرُوا وَلَا تُعسِّرُوا”[1]، فمن الأهمية بمكان عدم التشديد في قضايا الدين، وعدم إشعار الناس بأنها شيء غير قابل للتطبيق، وعدم صرف الناس عنه.

إن الدين الإسلامي يقوم على اليُسْرِ والتيسير.. وإن الغلوَّ في الدين، والتنطّعَ فيه، وعدمَ مراعاة طبائع البشر وفطرتهم لهو أمرٌ يخالف روح الدين.. فقد أوصانا النبيُّ صلى الله عليه وسلّم بتجنّب الغلوّ في الدين، وأمرَنا بالتيسير والتبشير، ونهانا عن التعسير والتنفير، فينبغي للمؤمن الحقيقي أن يراعي ما يجذب الناسَ ويجتنبَ ما ينفّرهم، وأن يكون ديدنُه تيسيرَ الأمر على الدوام، وأن يحاول أن يكسب القلوب باللين والشفقة.

صرف الناس عن الدين

للأسف ينفِّر الكثيرون اليوم الناس من الدين بسبب شدتهم وغلظتهم.. ونظرًا لجهلهم بما يبلّغون ومتى وأين يبلغون، ولعدم تمكّنهم من تحديد الأسلوب الملائم لكلّ مخاطَبٍ يحصل لدى الناس استياءٌ ونفورٌ من القيم الدينية.

وإننا اليوم لنعاني أشدَّ المعاناة بسببِ عدمِ امتثالِ المسلمين بما فيه الكفاية لنهج النبي صلى الله عليه وسلم في التبليغ والدعوة، وعدم عرضهم القضايا الدينية بحكمةٍ وموعظةٍ حسنةٍ كما ينبغي.. ولهذا السبب نفر الآخرون من الدين، وابتعدوا عن المسجد، وانتابهم الخوف والذعر منا بسبب لجوئنا إلى الشدّة والعنف والغِلظة والفظاظة في عرض القضايا الدينية؛ فانصرفوا عنا.

 لقد حطَّمْنا آمالَ الناس بأسلوبنا الخاطئ ومنهجِنا القاصر في التبليغ، إذ إننا لما كاشفْنا الناس بأخطائهم، وحكمنا بعدم أهليتهم وكفاءتهم، وصعَّبنا الدين عليهم؛ أخلَلْنا بالعلاقة بين الله تعالى وعباده، واضطررْنا إلى دفع فواتير باهظة بسبب أخطاء بسيطة وقعنا فيها.

وقد طرقَت أسماعَنا عباراتٌ مؤلمةٌ من قبيل: “ذهبتُ مرة إلى المسجد لأداء صلاة العيد، وليتني لم أذهب!”، كما شهدنا انصراف الكثيرين عن المسجد بسبب الإمام، كما أدّى كلام بعض الوعاظ إلى نفور البعض من الدين؛ وهذا يعني أننا نتعنّت في تبليغ أوامر الدين، فيا تُرى ما الأشياء السلبية التي تكلمنا فيها مع الناس فأبعدناهم عن الدين؟

لنضرب على ذلك مثالًا برجلٍ دخل المسجدَ مرَّةً واحدة لأداء صلاة العيد، فلو حدث وقلتم له: “طوال العام لا تغدو إلى المسجد، ولا تصلي الجُمَع! ثم تنتظر أن يعفو الله عنك لشهودك صلاة العيد فقط!”؛ فسيعتقد أنه من العبث مجيئُه، ولن تطأ قدمُه عتبةَ المسجد مرة أخرى.. بيد أن ما يقع على عاتق رجل الإرشاد والدعوة هو دعم مثل هذا الشخص بكلامه وأفعاله، والأخذ بيده، وعدم السماح بأن ينقطع عن المسجد مرة أخرى بعد ما وطِئَتْه قدمه.

ربما يتخذنا هؤلاء الأشخاص الذين جاؤوا إلينا وطرقوا بابنا مصاعدَ ومعارجَ يرتقون بها إلى الحقيقة، فأرادوا أن يسترشدوا بكلامنا وسلوكياتنا وأحوالنا وتمثيلنا كي يصلوا إلى حيث ينبغي، لكننا أخفْناهم بما رأوه وسمعوه منا وبما لاحظوه من أفعالنا وتصرفاتنا، فأبعدناهم عن الدين ونفّرناهم منه.. والحال أن ما يقع على عاتقنا هو التبشير وليس التنفير.. فإن لم تعرضوا المسألة على المخاطب على أنها شيء سهل وقابل للتطبيق لا سيما في بداية الأمر؛ فسيخاف منكم ويفرّ بعيدًا عنكم.. فمن الأهمية بمكان تيسير الأمر على الناس، وتحاشي تعقيده، وإظهارُه كفكرةٍ قابلةٍ للعيش والتطبيق.. فحتى ولو كنتم تخبرون الناس بأجمل الحقائق، وتضعونهم على الصواريخ والمركبات والطائرات التي تقلّهم إلى الجنة؛ فما زال يتعين عليكم التعامل برفق وعقلانية مع الأمر، وإلا فرّوا منكم، وابتعدوا عن الدين، وبالتالي يسقطون في الضلالة، ويتدحرجون في مهاوي الجحيم.

وبصورةٍ ما أصبحت الشدة والغلظة جزءًا من ثقافتنا، وشاع الضرب والشدة في المكاتب والمدارس ودورات تحفيظ القرآن الكريم، وصارت صورة الشيخ الممسك بالعصا شيئًا اعتياديًّا، فإن لم تُرَ العصا الطويلة بجانب الشيخ توهّم البعضُ قصورًا في المشيخة، ولكن الذين فرّوا من المسجد بسبب الضرب، وابتعدوا عن القرآن، ونأوا بأنفسهم عن الدين؛ ليسوا بالقليل على الإطلاق.. وأنا شخصيًّا أنزعجُ فطريًّا من الشدة والعنف، وإذا قوبلتُ بهذه المعاملة يومًا ما أنفر من مذاكرة دروسي ذلك اليوم، والواقع أن معظم الناس هكذا، فالعنف يصرف الناس عن الحقّ، ولكن للأسف أصبحْنا نقدّس الضرب بحجة أن “الضرب من الجنة”! والحقيقة أن في  الجنة حبًّا وودًّا وعفوًا ورحمةً، فالله تعالى يُذهب عن الإنسان كلَّ صنوفِ الغلّ والحقد والحسد والغضب والحزن، وبالتالي فهذه كلها تصوّرات خاطئة وأساليب غير صحيحة في المجتمع، وتنفير للعباد من ربهم، وليس من السهل تصحيح هذه الأخطاء.

النهج النبوي في ترغيب الناس بالدين

الإرشاد والتبليغ أساس مهمّ للغاية في الدين، بل هو مهمة الأنبياء؛ ولذا يجب على المؤمنين أن يعملوا كل ما بوسعهم لتحقيق هذا الأمر، ولكن لا ننسَ أن الدين هو الذي أمر بالإرشاد والتبليغ، وهو الذي يعلّمنا -أيضًا- كيفية القيام به، فلا يجوز أن ننحّي جانبًا حقائق القرآن الذهبية وبيانات سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم النورانية، ونضعَ إستراتيجيات توافق أهواءنا ورغباتنا.. فإذا ما عملنا بما يخالف نهج نبينا صلى الله عليه وسلم أبعدنا الناسَ -دون وعي مِنّا- عن الدين، فمهما كانت نوايانا، وطالما كان أسلوبنا فاسدًا ومنهجنا خاطئًا فسنتعرض للصفع خلاف مقصدنا.  

بناءً على ذلك فإن أسلم طريق ينبغي اتباعه في هذا الموضوع هو طريق سيد الأنام صلوات ربي وسلامه عليه.. فلقد قام صلى الله عليه وسلم بنشر تكاليف الدين على مدى ثلاث وعشرين سنة دون الإساءة لأحد أو إخافته، وقام بتأهيل الجميع فردًا فردًا، حتى جاء يوم أصبحوا يقومون فيه ربما بأشد التكاليف وأصعبها بحبٍّ وطواعيةٍ.. وبفضل هذا التدريب والتأهيل على مدى ثلاث وعشرين سنة أوصلهم إلى هذا المستوى الراقي، ففي جوٍّ كهذا نشأ أبو بكر وعمر وعثمان وعلي والعشرة المبشرون بالجنة والصحابة الكرام، ومن ورائهم التابعون الفخام، وتابعو التابعين، رضي الله عن الجميع، فلقد تخلّق هؤلاء بالأخلاق النبوية، فلم يتخلّوا بتاتًا حتى عن أدنى مسألة دينية، ووقفوا بحزم وصلابة أمام صفات الكفر، وبذلوا جهدهم من أجل محوِ الجحود والكفر من الأرض، وتعبيد الطريق لوصول الناس إلى ربهم، وفي النهاية عرّفوا الكثيرين بالحق والحقيقة.. وعلى ذلك فإن حلّ جميع المشاكل التي نشهدها في ساحة الإرشاد والتبليغ لا يكون إلا بالنهج المحمدي.

والواقع أن القرآن والسنة يحتفيان بأدلّةٍ متعدّدةٍ يمكننا أن نستخدمها في عملية الإرشاد والتبليغ، المهم هو تحديد ما يصلح منها لمخاطبة الناس على اختلاف طوائفهم ومستوياتهم، ولكن نظرًا لجهل بعض المسلمين اليوم بهذا، وعدم استعمال هذه الأدلة في مكانها الصحيح حدثَ نوعٌ من النفور إزاء القيم الدينية، بيد أن عرض مسائل الدين بأسلوب محفِّزٍ ومثيرٍ؛ له أهمية بالغة في التأثير على السامعين، فالدين ذو هويّة متكاملة من جميع الجوانب، ويخلو من أيّ نقصٍ أو عيبٍ، وما يقع على عاتقنا هو اتباع الأسلوب الأمثل في الإرشاد والتبليغ، ولفت أنظار الناس إلى جماليات الدين بأقوالنا وأفعالنا، وإن جاز التعبير فتح شهيتهم إلى الدين.

مريض دون مرض

يجب أن نضع في الاعتبار طبائع الناس عند تبليغ جماليات الدين، وتحديد الأسلوب الأمثل الملائم للجميع، والاستعانة بالشواهد والأدلة التي تتوافق مع الجميع على اختلاف فطرتهم وطبيعتهم، وإلا تساوت الدعوة إلى الدين مع التنفير منه، وانصرف الذين يُتوقَّع انجذابهم إلى النور الخالد صلى الله عليه وسلم عنه، وصار من المتعذر ردّهم إليه مرة أخرى.. ومن ثم ينبغي اتباع أسلوب معين حتى عند تبليغ حقيقة “لا إله إلا الله محمد رسول الله” التي هي أصل المنهج؛ حتى لا نُفاجأ بنتائج غير مرغوب فيها.

وللأطباء قول نفيس: “لا يوجد مرض بل يوجد مريض”، ولا يعني هذا عدمَ التسليم بوجود المرض، ولكن لكل مريض مرضٌ مختلف؛ ولذلك يجب عند تشخيص أيِّ مرضٍ من وضع حال المريض بعين الاعتبار، ثم الشروع في التداوي، ولا تختلف مسألة الأسلوب في الإرشاد والتبليغ عن هذا.. فلا بدّ من تقييم وضعِ كلِّ مخاطبٍ بحسب طبيعته العامة وثقافته التي نشأ عليها، ووضع كلِّ هذا بعين الاعتبار عند التعامل معهم، فما يصلح لشخص لا يصلح للآخر، والمنهج المفيد لواحد قد يتسبب في ردِّ فعلٍ عند الآخر.

الأصل في الإرشاد والتبليغ هو إيصال “المعروف” إلى الأفئدة بكل جمالياته، وتبغيض الناس وتنفيرهم من “المنكر”؛ بتعبير آخر: إنقاذ الناس من الانحرافِ والسيرِ في طرق ملتوية، فإن لم تصحِّحْ أقوالُكم وأفعالُكم اعوجاجَهم وتسببت في انحرافات جديدة لديهم؛ فهذا يعني أنكم أضررتم بالدين، فإذا كانت الدعوة على لسان شخصٍ ما ستتسبّب في رد فعل لدى مخاطَبٍ معيَّن؛ فيجب تكليف شخص آخر بمخاطبته، وعلى الداعي أن يستسيغ هذا الأمر، فلا حقّ لكم في كسر خاطر أحدٍ أو إبعاده عن الدين بسبب أقوالكم وأفعالكم وتصرّفاتكم، فالصدقُ ومعرفة الحقيقة لهما أهمية بالغة.. ولكن لا بدّ من التعبير عن الحقيقة بشكلٍ صحيحٍ، أو الإعراض عن ذكرها أحيانًا وتحيّن الوقت المناسب للتعبير عنها فيما بعد.. فكما قال بديع الزمان سعيد النورسي: “عليك أن تقول الحقَّ في كلّ ما تقولُ ولكن ليس لك أن تُذيع كلَّ ما هو حق، وعليك أن تَصْدُقَ في كلِّ ما تتكلمه ولكن ليس صوابًا أن تعلن كلَّ حقيقة”[2].

فمع الأسف يقع الكثيرون ضحية لمثل هذه السلبيات، وقديمًا عندما كان يقابل أستاذٌ أستاذًا آخر يقول له: كم شخصًا قتلتَ”؛ يعني كم شخصًا نفرَ وابتعد من بيوت العلم والعرفان بسببك؟! وجعلته يُهلِك نفسه بنفسه؟! واجبُنا هو إزالة العوائق بين العباد ورب العباد سبحانه وتعالى، والأخذ بأيديهم إليه.. فإذا كان هذا واجبنا فإن عاقبتنا ستكون وخيمة إذا أبعدنا الناس عن ربهم بسبب أسلوبنا الخاطئ، أو شدّتنا وعنفنا وجهلنا بالأمر.. لا بدّ أن يتحلّى أسلوبُنا بالجاذبية التي تقرِّب الناس من الدين، فالحقّ والحقيقة لا يتحمّلان مطلقًا الأسلوبَ المبتذلَ، ولا الفظاظة والغلظة والوقاحة.

 

[1] صحيح البخاري، العلم، 11؛ صحيح مسلم، الجهاد، 6.

[2] بديع الزمان سعيد النورسي: المكتوبات، المكتوب الثاني والعشرون، ص 323.

Tebliğde Üslup Problemi

Herkul | | KIRIK TESTI

Her mü’min donanım ve kabiliyeti, imkân ve konumu ölçüsünde dinini anlatmakla yükümlüdür. Ancak Kur’ân ve Sünnet’i sathi olarak bilmek, dini doğru anlatma adına tek başına yeterli olmuyor. Bu önemli misyonu eda etme adına yapılması gerekenler noktasında başta çok iyi bir plan ve projenin olması, neyin nasıl yapılacağının daha baştan çok iyi belirlenmesi gerekiyor. Ne yazık ki günümüz Müslümanlarının birçoğu tebliğ ve irşatta doğru bir usul takip edemediklerinden insanları kendilerinden uzaklaştırıyor, hatta dinden nefret ettiriyorlar. Halbuki Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Müjdeleyin nefret ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın.” buyuruyor. (Buhârî, ilim 11; Müslim, cihad 6) Dinin meselelerini zor göstermemek, insanların nazarında onları yaşanmaz bir şey gibi lanse etmemek, kimseyi ürkütmemek ve dinden kaçırmamak çok önemli esaslardır.

Din-i mübîn-i İslâm “yüsr” yani kolaylık üzere vaz edilmiştir; fıtratları ve karakterleri gözetmeden, onu şiddetlendiren ve ağırlaştıran kimse, dinin ruhuna aykırı bir iş yapmış olur. Kolaylık üzere bina edilmiş ve müsamahaya dayalı gelmiş bu dini zorlaştırmamak ve ondan nefret ettirmemek; bilakis yaşanabilir olduğunu göstermek ve sevdirmek, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) emridir. Halis mü’min, insanları neyin kaçırıp, neyin çekeceğini çok iyi hesaplamalı ve her zaman işi kolay tutarak, şefkat ve mülâyemetle gönülleri kazanmaya çalışmalıdır.

Dinden Soğutanlar

Maalesef günümüzde niceleri, kabalık ve sertlikleriyle insanlarla dinin arasına giriyorlar. Nerede ne söyleyeceklerini bilemediklerinden, kime karşı nasıl davranılması gerektiğini doğru tayin edemediklerinden insanlarda dinî değerlere karşı antipati uyarıyorlar.

Müslümanların Allah Resûlü’nün takip ettiği usulü yeterince iyi takip etmemeleri, meseleleri gerektiği kadar makul ve yumuşak bir üslupla sunmamaları şimdiye kadar bize çok pahalıya mâl oldu. Pek çok kimse bu yüzden dinden soğudu, mabetten uzaklaştı. Meselelerimizi, balyozla kafalarına vuruyor gibi kabalık ve huşunetle arz ettiğimizden ötürü bizden ürktüler, kaçtılar. Yanlış usul ve üslubumuzla insanların ümitlerini kırdık. Hatalarını yüzlerine vurarak, onlara liyakatsiz olduklarını söyleyerek, dini onlara zor göstererek Allah’la kullarının arasına girdik. Çok basit hatalarımız yüzünden ağır faturalar ödemek zorunda kaldık.

Şu tür ifadeleri hepimiz duymuşuzdur: “Bir kere bayram namazına gittim, gitmez olaydım.” Veya nicelerinin imam yüzünden camiden uzaklaştığına şahit olmuşuzdur. Nice vaizler sözleriyle insanları kaçırmıştır. Demek ki baltayı taşa vuruyoruz. Kim bilir insanları dinden soğutan ne olumsuz şeyler konuşuyoruz. Eğer siz ömründe bir kere camiye gelmiş insana, “Bütün sene hiç camiye gelme, cumaları bile kılma, sonra da kalk bir bayram namazıyla Allah’ın seni affedeceğini bekle, daha çok beklersin!” derseniz, o da “Şu hâlde ben beyhude gelmişim” düşüncesine kapılır ve bir daha gelmez. Oysaki bir irşat erine düşen vazife, söz ve tavırlarıyla böyle birine destek olması, onun elinden tutması, bir kere geldikten sonra bir daha camiden ayağını kesmesine fırsat vermemesidir.

Bize gelmiş, kapımıza dayanmış bu kimseler, belki bizi bir merdiven, bir asansör gibi kullanıp hakikate yükseleceklerdi. Söz, beyan, tavır, davranış, hâl ve temsilimizi bir yönüyle rehber yaparak ulaşmaları gerekli olan yere ulaşacaklardı. Ama gördükleri, duydukları şeylerle, tavır ve davranışlarımızla onları ürkütüp, korkutarak dinden uzaklaştırdık, tenfir ettik. Oysaki bize düşen vazife tebşirdi (müjdelemek), tenfir (nefret ettirmek) değil! Özellikle yolun başındaki bir kimseye meseleyi kolay ve yaşanabilir göstermezseniz onu ürkütür, kaçırırsınız. Elden geldiğince meseleyi şahıslara göre kolay gösterip, zorlaştırmamak, yaşanabilirlik esprisi içinde götürmek çok önem arz eder. İnsanlara en güzel hakikatleri bile anlatacak, onları Cennete götüren roketlere, peyklere, uçaklara bile bindirecek olsanız yine de bu işi makuliyet ve yumuşaklık içinde yapmalısınız. Yoksa  sizden kaçarlar ve neticede dinden uzaklaşmış olurlar. Dolayısıyla da dalalete düşer, gayyalara yuvarlanırlar.

Nasıl olduysa sertlik ve huşunet kültürümüzün bir parçası olmuş. Kur’ân kurslarında, mektep ve medreselerde şiddet ve dayak çok yer etmiş. Eli sopalı hoca figürü normal hâle gelmiş. Yanında uzunca bir sopa olmazsa sanki hocalığı eksik kalacak zannedilmiş. Fakat yediği dayaktan ötürü camiden kaçan, Kur’ân’dan soğuyan, dinle arasına mesafe koyan insanların sayısı hiç de az değildir. Şahsen ben, tabiatım itibarıyla şiddet ve hiddetten çok rahatsız olur, böyle bir muameleyle karşılaşacak olsam o gün dersime çalışmazdım. Aslında çoğu insan böyledir. Kimse ekşi surat görmeyi, hakarete uğramayı, şiddete maruz kalmayı istemez. Bu tür sertlikler insanları kaçırır. Fakat ne acıdır ki “sopa cennetten çıkmıştır” diyerek bir de dayağı kutsallaştırmışız. Ne işi var sopanın Cennette! Sopa Cennetin semtine bile uğramamıştır. Cennette sevgi vardır, kucaklama vardır, af ve merhamet vardır. Allah Cennette insanların içlerindeki her tür gıll u gışı, kin ve nefreti, tasa ve hüznü silip atacaktır. Dolayısıyla bütün bunlar toplumun yanlış telakkileridir, usul-üslup hatalarıdır, Allah’la kullarının arasına girmedir. Neylersiniz ki bu yanlışların düzeltilmesi kolay değil.

Dini Sevdirmede Nebevi Yöntem

İrşat ve tebliğ dinde çok önemli bir esastır, peygamber mesleğidir. Bu yüzden tüm mü’minlerin bu konuda ellerinden geleni yapmaları gerekir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki tebliğ ve irşadı emreden din olduğu gibi, onun nasıl yapılacağını bize talim eden de odur. Kur’ân’ın altın hakikatleri, Efendimiz’in nurefşan beyanları varken onları bir kenara bırakarak biz kendi heva ve hevesimize göre stratejiler oluşturamayız. Allah Resûlü’nün yol ve yöntemine aykırı hareket ettiğimiz takdirde farkına varmadan insanları O’ndan uzaklaştırırız. Niyetimiz her ne olursa olsun, üslubumuz bozuk, usulümüz yanlış olduğu sürece maksadımızın aksiyle tokat yeriz.

Bu mevzuda takip edilmesi gereken yol, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın yoludur. Nitekim O (aleyhi’s-selam) hiç kimseyi küstürmeden, ürkütmeden, mükellefiyetleri yirmi üç seneye yayarak, teker teker insanları rehabilite ederek, onları belki işin en ağırını bile bir gün seve seve, candan, yürekten yapabilecek hâle getirdi. Yirmi üç sene onları rehabilite ede ede, terbiye ede ede tedipten geçire geçire böyle bir kıvama ulaştırdı. O terbiye ile Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler, Aşere-i mübeşşereler, sahabe-i kiramlar, hatta o insanların arkasında yerlerini alan tabiin-i fihamlar, tebe-i tabiinler yetiştirdi. Onlar öyle nebevî ahlâk ile ahlaklandılar ki dinin en küçük meselesinden bile taviz vermez hâle geldiler. Küfür sıfatlarına karşı sağlam tavır içinde dimdik durdular. Yeryüzünden Allah’ı inkârı silip, bütün gönüllerin Allah’la buluşması için ellerinden gelen her şeyi yaptılar ve neticede nicelerini hak ve hakikatle tanıştırdılar. Dolayısıyla tebliğ ve irşat alanında yaşanan problemin çözümü ancak Muhammmedî yolla olur.

Esasında Kur’ân ve Sünnet’te irşat adına kullanabileceğimiz o kadar çok malzeme ve argüman var ki! Önemli olan, bunlardan hangisinin kime hitaben kullanılacağını doğru tespit edebilmektir. Günümüzde bazı Müslümanlar bunu bilemediklerinden ve mevcut argümanları doğru yerde kullanmadıklarından dolayı dinî değerlere karşı nefret duyulmasına sebep oluyorlar. Halbuki dinin her bir meselesinin imrendirici ve özendirici bir üslupla arz edilmesi çok önemlidir. Din, her yönüyle mütekamil bir hüviyete sahiptir. Onda hiçbir eksik ve kusur söz konusu değildir. Burada bize düşen vazife, tebliğ ve irşad adına en uygun üslubu yakalamak, söz ve tavırlarımızla insanlara dinin güzelliklerini gösterebilmek, tabiri caizse dine karşı onların iştihasını kabartabilmektir.

Hastalık Yok, Hasta Var

Dinin güzellikleri anlatılırken şahısların fıtratları nazar-ı itibara alınarak herkes için en uygun üslup tespit edilmeli ve herkes için farklı argümanlar kullanılmalıdır. Aksi halde, dine çağırma ile dinden kaçırma öyle birbirine karışır; Sonsuz Nur’a koşması beklenenler O’ndan o denli uzaklaşırlar ki, onları bir daha döndürmek mümkün olmayabilir. Bu itibarla, usulün başı olan “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” hakikati anlatılırken dahi belli bir üslup takip edilmelidir ki istenmeyen neticeler hâsıl olmasın.

Doktorların enfes bir sözü vardır, “Hastalık yok, hasta vardır” derler. Bu, hastalığı kabul etmeme demek değildir. Fakat her hastanın hastalığı farklıdır. Bu yüzden herhangi bir hastalık ele alınırken mutlaka hastanın durumunun göz önünde bulundurulması ve buna göre tedaviye girişilmesi gerekir. Tebliğ ve irşatta üslup meselesi de bundan farklı değildir. Muhataplardan her birinin, genel karakteri ve yetiştiği kültür ortamı itibarıyla çok iyi okunması ve onlara muamele ederken bunların mutlaka göz önünde bulundurulması gerekir. Birinde işe yarayan bir usul ille başkasında da yarayacak diye bir şey yoktur. Biri için fayda veren bir metot, bir başkasında tepkiye sebep olabilir.

Tebliğ ve irşatta asıl olan, marufu (iyilikleri, iyilik düşüncesini) bütün güzelliğiyle vicdanlara duyurmak ve münkere (kötülüklere, kötülük düşüncesine) karşı da insanlarda tiksinti hâsıl etmektir. Farklı bir tabirle, insanları eğriliklerden, eğri büğrü yollarda yürümekten kurtarmaktır. Eğer sizin söz ve tavırlarınız onların eğriliklerini düzeltmiyor, bilakis onlarda yeni eğrilikler hâsıl ediyorsa, siz dine hizmet etmiyorsunuz, zarar veriyorsunuz demektir. Şayet birine sizin bir şey anlatmanız onda tepkiye sebep olacaksa, onu bir başkasıyla muhatap etmelisiniz. Bu yüzden Hz. Pir, “Bir başkasına anlattırmak hoşunuza gitsin” diyor. Sözlerimizle, tavır ve davranışlarımızla kimseyi küstürmeye, kaçırmaya hakkımız yok. Doğru olmak ve doğruyu bilmek çok önemli; fakat doğrunun da doğru şekilde ifade edilmesi, hatta belki bazen söylenmemesi, vakt-i merhununun beklenmesi gerekebilir. Yine Hz. Pir’in dediği gibi, insanın her söylediği doğru olmalı; fakat her doğruyu söylemek de doğru değildir.

Maalesef çokları bu tür olumsuzlukların kurbanı oluyor. Eskiden bir hoca diğer bir hocayla karşılaştığında, “Kaç kişinin katilisin?” diye sorarmış. Yani, “Senin yüzünden kaç insan bu ilim ve irfan yuvasından uzaklaştı, kendi hayatına kastetti ve mahvolup gitti?” dermiş. Bizim vazifemiz, Allah’la insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek o müthiş buluşmayı sağlamaktır. Vazifemiz bu iken, eğer üsluptaki hatalarımız, hiddet ve şiddetimiz, iş bilmezliğimiz yüzünden Allah’ın kullarını Allah’tan kaçırırsak hesabımız ağır olur. Üslubumuz, insanları dine celbedici, cezbedici olmalı. Hak ve hakikatin, bizim yarım yamalak üslubumuza, nadanlığa, küstahlığa, sertlik ve kabalığa tahammülü yoktur.

***

Not: Bu yazı, 4 Ocak 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

نسبة النعم إلى صاحبها الحقيقي

Herkul | | العربية

لقد أنعم الله على الخدمة منذ بداية الأمر بانفِتاحاتٍ عظيمة لم نكن نتخيلها وبجمالياتٍ وألطافٍ جليلة لا تخطر على بالنا.. وأهل الدنيا يصفون مثل هذه الأشياء بالمعجزة، أما نحن فيمكننا أن نسميها بـ”كرامة الخدمة” حتى لا يتعارض ذلك مع معايير الشرع، والأوْلَى أن نستخدم تعبير “الإكرام الإلهي”، وأيًّا كان الاسم فلا مراء في أنها أمور غير عادية، فليس بإمكاننا تفسير النعم الجمّة التي حظينا بها بعقولنا القاصرة وجهودنا المحدودة.. لقد هيّأ الله تعالى الفرصة لرجال الخدمة لاستغلال الوضع الراهن بشكلٍ جيّد؛ فهرع إلى مساعدتهم أناسٌ لم يكونوا قط في الحسبان، فلم نكن على دراية جيّدة حتى بواحد بالمائة من الخطط والمشاريع الضخمة التي تقوم بها الخدمة حول العالم، أما جميع التطورات التي حدثت تباعًا فيما بعد فكأنها كانت جزءًا من خطة كلية لله سبحانه وتعالى.

كنا نسير في خدماتنا في أول الأمر مثل سير النملة، لكن جاء يومٌ وشرعنا نركض كالفرس العربي الأصيل، لم نصل إلى هذه الأيام بفطنتنا ودرايتنا وفراستنا، ولا قِبَلَ لنا بتفسير هذا الأمر بحديث هذا أو ذاك، ولا بكتابته، ولا بمهارته الإدارية، ولا بغير ذلك.. فالذي وجَّهنا إلى هذا السبيل، وحمَّلنا هذه المسؤوليات الضخمة، واستخدمنا كعناصر للخدمة إنما هو الله سبحانه وتعالى، لقد أنعم ربنا سبحانه وتعالى علينا بألطافٍ لا تُحدّ، وأسبغ علينا نعمًا لا تُحصى، ليس لنا الادّعاء باستحقاقها، أما ادّعاء الإنسان أنه قد أنجز هذه الخدمات بحوله وقوته؛ فهو ادّعاء كبير وكأنه يقول: “لقد استطعتُ أن أدكّ جبل إفريست”، ومَنْ يساهم بنسبة ضئيلة جدًّا في هذه الخدمات، ثم يدعي مثل هذه الادعاءات الكبيرة فقد وقع في الوقاحة، فلا بد أن نتحلّى بالحذر والإنصاف عند تقييم الخدمات المحقّقة حتى الآن.

السابق ضمانٌ للّاحق

ونحن لا ندري ماذا سيهبنا الله بعد ذلك، ولكن ما نعلمه هو أن ما وهبنا إياه في السابق هو أعظم ضمانٍ لما سيهبنا لاحقًا، فإننا اعتمادًا على الله وثقةً فيه نوقن أنه لن يضيّع مساعينا وإن كانت ضئيلة، ونتطلّع إلى المستقبل بأملٍ ورجاء، المهم هو أن نصدقَ الوعد، ولا نتخلّى عن وفائنا وولائنا، ولا نفقدَ صدقنا وإخلاصنا، ولا ننسبَ إلى أنفسنا فضلًا بسبب تقدّمنا في العمر أو تقادم عهدنا في الخدمة، ولا ننشغلَ بالمقام والمنصب، ولا نقطعَ ألطاف الله بنسبة النعم إلى أنفسنا، ولنفكرْ في الخدمة فقط.. لنفعل الخير ونلقِه في البحر، ولا نفكر في استعادته مجددًا، فالله تعالى -على كل حال- مطّلعٌ ورقيبٌ على كل شيء.. وإذا كان الله تعالى قد أوقف تأييده وإعانته لنا على احتسابنا الأجر عنده، وعلى محونا وتواضعنا وفقرنا وعجزنا؛ فما يقع على عاتقنا هو بلوغ هذا المستوى، والحفاظ عليه.

فإذا حافظنا على هذا المستوى فمن يدري فربما يأتي يومٌ ويشهد العالم تطورات عظيمة، وعندما يحين الأوان يكلف الله الأرواح المتفانية أعمالًا تنشأ عنها جماليات تَدهَش لها عقولُنا وتحار لها ألبابُنا كما جاء في آخر سورة الفتح[1]، فتتفتق البذور التي ألقيناها عن براعم تنمو وتشتد لتصبح فروعًا وأغصانًا تحمل ثمارًا يذهَل لها ويعجَب من شأنها حتى مَن نثروا هذه البذور في التربة، أما الظالمون الجاحدون الذين فقدوا القدرة على الإيمان بقلوبهم، وجُبلت نفوسهم على عداوة كل الفعاليات الجميلة التي تصب في صالح الإنسانية فسيتميزون غيظًا أمام هذا المنظر، وتخفق قلوبهم حقدًا لعدم تمكنهم من عرقلة هذه الجماليات رغم كل مساعيهم.

نريد أن نحتضن الجميع في عالم المستقبل، ونبني جسور الحوار بين الناس، ونعزّز لديهم شعور المشاركة، وننشئ جوًّا من السلام والتسامح، نريد ذلك لكن لا ننسَى أن هذه ليست أعمالًا يمكن إنجازها بالجيوش القوية، والمنظمات العظيمة، فكل ما في الكون يجري بقدرة الله وإرادته، من جانبٍ آخر فجميعنا بشرٌ عاديون، لا نطلب نسبةَ ذلك إلينا، ولا ندّعي أحقّيّتنا في أيِّ شيء، سندُنا الوحيد هو إدراكُنا لعجزنا وفقرنا.

إننا نؤمن بأن الله تعالى يستخلص أحيانًا نتائج عظيمة من أشياء صغيرة للغاية لإظهار عظمته، ودلائلُ ذلك كثيرةٌ في الحياة الاجتماعية كما في الأحداث الطبيعية؛ وبما أن الله سبحانه هو الذي خلق الأكوان العظيمة من جزيئات صغيرة وشقَّ الصخور الصلبة بجذور الفسائلِ الضعيفة والناعمة فقد يكلّف شخصًا بسيطًا بعملٍ تستفيد منه جميع الخلائق، مثل تلك الجماليات المذهلة التي أجراها الله على أيدينا رغم همتنا القاصرة وجهودنا المحدودة.

مرض حب الظهور

أنوّه مرّة أخرى أن كلَّ هذه أمور تحدث بتوجيهٍ وسَوقٍ من الله، فيجب أن نعلم أنها من المنعِم الحقيقي سبحانه وتعالى، وأن نعتبر كلّ نعمةٍ من هذه النعم هي هبة إلهية، وننظر إلى المسألة على أنها سَوقٌ إلهي، وندفع بظهر أيدينا كل الأفكار التي تبعدنا عن التوحيد وتفصلنا عن الله تعالى، وخلاف ذلك نكون قد أظهرنا أنفسنا عن قصد أو بغير قصد، وعزونا كل الجماليات إلى عقولنا القاصرة وقابلياتنا الضعيفة، ونجاحاتنا الذاتية، وإظهار النفس قد يكون بأفعالنا أو بأقوالنا أو بإيماءاتنا، أو بأن نضع أنفسنا في قلب كل شيء، ونتحين الفرص دائمًا لتقديم مثال أو اثنين للأعمال التي قمنا بها، ونحاول أن ننسب كل ما تحقق إلى أنفسنا.

فمثلًا لو كان الحديث يدور حول الخدمة، ثم وصل الكلام إلى الأعمال المتعلقة بمجالنا فإننا نرفع رؤوسنا ونستشرف، ونحاول جذب الأنظار إلينا، بل إننا أحيانًا نلجأ إلى سبلٍ أكثر دهاء من أجل إبراز أنفسنا، حتى نلفت الأنظار إلى الساحة التي نعمل فيها، و-على أي حال- الحاضرون على علم بمن قام بهذه الأعمال، ومن ثَمّ يكون معروفًا من الذي سيتوجه إليه التقدير والثناء، وهذه ألعوبة أخرى من ألاعيب الشيطان، ولا جرم أن الانسياق وراء الشيطان وألاعيبِه يتسبّب في انقطاع النعم.

إن محاولة إبراز الذات، والظهور في المقدمة، والتطلع إلى المدح والثناء؛ كلها نقاطُ ضعفٍ في الطبيعة البشرية، فالنفس ترغب دومًا في أن تنسب إلى نفسها حظًّا من كلٍّ جميلٍ قائلة: “لتلهج الألسنة بالحقّ والحقيقة، ولكن لا أُنْسَ أنا أيضًا من هذا الذكر!”، بل إنها ترغب في إبراز ذاتها عند كتابة مقالٍ من سطرين في مجلة ما، أو كتابة عمود في جريدة ما، أو عند إتاحة الفرصة لها للإدلاء بحديث في التلفزيون من بضع كلمات، وقد يزين الشيطان للإنسان هذه الأعمال التي تستهويها النفس، فيجعل الإنسانَ يقول: “أنا أعرف أيضًا بعض الأشياء، فلم لا أتكلم عن هذه الخدمات، ولمَ لا أكون نافعًا للناس! وعلى هذا لا بدّ من إتاحة الفرصة لي، وتهيئة الجو، وإفساح الطريق أمامي، أليس كذلك؟!” فيتسلّل حبّ الظهور والتطلّع للمدح إليه كما يتسلّل الفيروس القاتل إلى الجسم.

ويظهر مرضُ إبرازِ الذات عند الناس خاصّة مع تقادم الزمن، ويمكن أن نسمي هذا نوعًا من أمراض الشيخوخة، وهذا مرضٌ يصعب التخلص منه، وإن كان لا بدّ فيجب استيفاء الإرادة حقّها، ويجب على الإنسان أن يتمرّد على كلّ فكرةٍ تصبّ في مصلحته الشخصية، وأن يعوّد نفسه على رفض كلّ ادعاء تنسبه النفس إليه مثل: “أنا فعلت، أنا أنجزت، أنا نجحت”، وأن ينزل بالمطرقة على رأس كلّ ما يوحي بالأنانية، وأن ينسب كلّ شيءٍ إلى الله عز وجل، وعليه أن يتغلّب بشكلٍ أو بآخر على أيّ لغوٍ يبرز نجاحاته، حتى وإن كان بطريق غير مباشر أو بالإشارة والتلميح.

مجاهدة النفس

إذا لم يستطع الإنسان تزكية نفسه، والوصول بها إلى التوحيد الحقيقي، والاستسلام حقًّا لله تعالى فقد تختلط بأفكاره وساوس النفس والشيطان، وعليه أن يعتبر كلّ ما يجري حتى اللحظة التي يتجرّد فيها من الحيوانية ويتخلى فيها عن الجسمانية سَوقًا إلهيًّا، وأن ينسلخ بنفسه عن الأمر، وأن يقمع بإرادته وساوسَ نفسه.

إننا نؤمن أن كلَّ الجماليات من الله، وحتى وإن كنا نحن مَن نلمس مفاتيح البيانو؛ فإن الذي أعطى القدرة على العزف والحركة، ووجَّهَنا إلى هذا الطريق، وأصدر الصوت على أيدينا إنما هو الله -مسبّب الأسباب- تعالى، ومع ذلك قد لا يكون من السهل على الشخص أن يفهم ويشعر ويسمع كل ذلك في البداية، ولكن من الأهمية بمكان أن يقهر الإنسان إرادته حتى اللحظة التي يصل فيها إلى هذا الشعور، وأن يُرجع كلَّ أمرٍ إلى الله عز وجل، فإن الإنسان لو مرّن نفسَه على ربطِ كل مسألةٍ بالله تعالى، وجعلَ هذا الأمر طبيعةً وعادةً في نفسه؛ فسيشعر بالاشمئزاز لو أن أحدًا نسب إليه هذا الأمر أو ذاك، ناهيك عن فعل ذلك بنفسه.

أما تجاوز كل هذا، والتغلب على كل حيل النفس وألاعيبها فيعتمد على عمق الصلة بالله تعالى؛ لأن مَن يصل إلى هذا العمق فسيرى كل ما يجري في عالم الأحداث على أنه عبارة عن مظاهر للأسماء الإلهية، أما من وصل إلى أبعد من ذلك في هذا الأمر فيقول: “إن كل هذا عبارة عن تجليات للصفات السبحانية”، والخطوة التالية لذلك هو محو وتلاشي الأسماء والصفات من الذاكرة، والنظر إلى كل ما يحدث في العالم المادي على أنه مما يقتضيه شأنُ ومقام الربوبية، ولكن ليس من السهل الوصول إلى هذا الأفق، فهذا الأمر يتطلب مجادلة ومجاهدة صارمة مع النفس.

وهكذا يجب على الإنسان أن يُجهد نفسه ويجاهدها حتى يفوز بالإخلاص والتوحيد الحقيقي في هذه المسألة، وربما يجب عليه أحيانًا أن يغضّ الطرف عما يتحقق ويترتب على إرادته، فلا ينبغي له أن يضيّع النعمة ويجفّف منابعها بنسبتها إلى غيرها، بل ينسبها إلى صاحبها الحقيقي، ويتوجه بالحمد والشكر إليه؛ حتى تدوم النعم ولا تنقطع، ﴿لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ﴾ (سورة إِبْرَاهِيمَ: 14/7).. وهذا يشبه “بئر زمزم” فكلما أخذتَ منه زاد تدفقًا، ولا ينضب هذا المعين حتى وإن شرب منه الملايين ورووا ظمأهم، وكيف يجفّ وهو يجري بأمرِ مَن لا تنفد خزائنه سبحانه وتعالى!

[1] ﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الإِنْجِيلِ كَزَرْعٍ أَخْرَجَ شَطْأَهُ فَآزَرَهُ فَاسْتَغْلَظَ فَاسْتَوَى عَلَى سُوقِهِ يُعْجِبُ الزُّرَّاعَ لِيَغِيظَ بِهِمُ الْكُفَّارَ﴾ (سورة الفَتْحِ: 48/29).