Yazarın Arşivi

YUVA

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Huzurlu bir aile yapısının tesisi nelere bağlıdır?

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinin farklı yerlerinde, aile huzurunun gerçekleşip yuvanın Cennet köşelerinden bir köşe hâline gelmesini imana bağlar ve özellikle ahirete iman üzerinde durur. Gerçekten, hayatının hesabını verme mülahazasına bağlı yaşayan, büyük küçük her bir amelinden sorguya çekileceğine inanan, dünya ve ahiretin mahiyetini kavrayan eşlerin kurduğu bir ailede daha az problem çıkar ve bu problemlerin çözümü çok kolaylaşır. Cennet ümitleriyle yaşayan, uhrevî nimetleri elde etme inancıyla bir kısım dünyevi olumsuzluklara sabır ve tahammül etmesini bilen, hayat arkadaşıyla beraberliğinin ahirette de hem de dünyevi kusurlardan arınmış şekilde devam edeceğine inanan eşlerin yuvaları Cennet köşesi hâline gelecektir. Ne hastalıklar, ne yaşlılığın verdiği haller, ne aralarında geçen ve kırgınlık hasıl eden durumlar, ne de maruz kalınan daha başka olumsuzluklar, Allah’a ve ahiret gününe sağlam inanmış eşlerin birbirine karşı tavrını değiştiremeyecek, onlar arasındaki vefa, sadakat ve samimiyeti bozamayacaktır.

Yuva, fertlerden meydana gelir. Dolayısıyla sağlıklı ve huzurlu yuvaların kurulması, her şeyden önce fertlerin iyi yetişmişliğine bağlıdır. Bunun için de yuva bir okul gibi vazife görmeli; insanlar evde aldıkları terbiyeyi sokakta kaybetmemeli; mabet, onlara ruh üflemeli ve onlar için bir hayat kaynağı olmalı; okul, onlara yüksek ufuklar ve gaye-i hayaller göstermelidir. Yuvanın dağıldığı, sokağın kirlendiği, mabedin kupkuru hâle geldiği, okulun ezber ve şablonlara teslim olduğu bir yerde nesiller boşlukta kalacaktır. Maalesef günümüz nesilleri böyle bir donanıma sahip olmadıkları, bu istikamette bir rehabilitasyondan mahrum yetiştikleri için evlilikle, eş seçimiyle, sonrasında da ailede ortaya çıkan farklı türden durumlarla ilgili kararlarını şu kısacık dünya hayatına göre veriyor, bu yüzden de iç içe problemler sarmalından kurtulamıyorlar.

Evlilik Sertifikaları

Öte yandan, eş tercihinden nişanlılık sürecine, oradan evlilik ahkâmına, ardından karı-koca münasebetlerine kadar dinin bize talim ettiği ilke ve esaslar yeterince bilinmiyor. Bilenler de uygulamada problem yaşıyor. Dolayısıyla pek çok konu gibi evlilik mevzuunun da yeniden ele alınmasına, evlenecek adayların ciddi bir eğitimden geçirilmesine ihtiyaç var.

Bu yüzden, öteden beri, evlenecek adayların iyi bir seminer veya kurs eğitimi almasını çok önemli buluyor, hatta böyle bir eğitimden geçip sertifika almayanların evlenmemeleri gerektiğini düşünüyorum. Evliliğe dair yapılacak böyle bir kursta adaylara yuva idaresi ve evlilik ahkâmı öğretilmeli, her iki cinsin karakter özellikleri anlatılmalı, evlilik hayatında ortaya çıkması muhtemel problemlerden bahsedilmeli, bunların nasıl aşılabileceği anlatılmalı ve bu yolda karşılaşılacak meşakkatlere karşı sabır ve tahammül yolları gösterilmelidir. Evliliğe adım atacak kişiler, nasıl bir sorumluluk üstlenecekleri ve ne tür sıkıntılarla karşılaşacakları konusunda önceden bilgilenmeli ve hazırlanmalıdırlar.

Şunu özellikle ifade etmek gerekir ki, evlilikle ilgili teknik nazari bilgilere sahip olmak önemli olsa da, ailedeki huzursuzluk ve geçimsizlikleri izale etmede bu tek başına işe yaramayacaktır. Bu konudaki bilgilerin mutlaka Allah’a ve haşr u neşre imanla desteklenmesi ve belli bir hedefe yönlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla sağlam bünyeli ailelerin tesisi, toplum fertlerinin manevî beslenmesine ve ruhî tatminine bağlıdır. Bu sayede onlarda ciddi bir sorumluluk şuuru gelişecektir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), onca vazifesi arasında, ashabının evlilikleriyle birebir ilgilenmeyi de asla ihmal etmemiştir. Allah’tan aldığı vahyi tebliğ ve temsil etmenin, dinin temelini tesis etmenin, insanlığa yeniden bir şekil vermenin, cahiliyedeki yanlış âdet ve uygulamaları kaldırmanın veya düzeltmenin yanı sıra evleneceklere de yardımcı olmuş, yol göstermiştir. Çünkü O, hayatı bütünüyle ta’lim etmek için gönderilmişti. Herhangi bir alandaki kusur, başka yerlerde de bir kısım eksikliklerin meydana gelmesine yol açacağı için, dinin temel prensiplerine ait meselelerin yanında teferruat sayılabilecek hususları da ihmal etmiyordu. Dolayısıyla kimine evlilik öncesi önemli hususları tembihliyor, kimine evleneceği aday konusunda tavsiyede bulunuyor, kimine mehrinde yardımcı oluyor, kimini de bizzat kendisi evlendiriyordu.

Bizim de bu konuda Allah Resûlü’nü (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek alarak huzurlu yuvaların, mutlu evliliklerin kurulması adına elimizden geleni yapmamız ve gençlere yardımcı olmamız gerekir. Evliliği düşünen kişilerin dinin müsaade ettiği ölçüde bir araya gelmeleri, konuşmaları, birbirlerini dinleyip doğru tanımaları adına imkânlar hazırlamalı, uygun zeminler oluşturmalıyız. Okutacağımız kitaplarla, vereceğimiz eğitimlerle evlenmeden önce onları evliliğe hazır hâle getirmeliyiz. Farklı vesile ve yollar bularak onlara evlilik ahkâmı, eşlerin birbirine karşı hak ve vazifeleri, nasıl çocuk yetiştirecekleri gibi konuları anlatmalıyız.

Her şeyden önemlisi, onlara anlattığımız bu mevzuları iman esasları üzerine bina etmeliyiz. Allah’ı tanıma, burada yapılan amellerin öbür dünyada eksiksiz bir şekilde geriye döneceğine inanma, anlatacağımız nazari mevzuların blokajı gibidir. Şayet temelleri sağlam atmazsanız, çürük temellerin üzerine bina edeceğiniz yapılar da zayıf kalacaktır. Dolayısıyla öncelikle sağlam bir blokaj çalışması yaparak işe başlamalı, arkasından vereceğimiz bilgileri vermeliyiz. Bu mesele günümüzde daha bir önem arz ediyor. Zira günümüz nesilleri büyük bir inanç zaafı, inanç boşluğu içindeler. Buna bir de bilgisizlik, ahlakî zaaflar ve taklitçilik gibi problemler eklendiği için yuvalar çatırdıyor, yıkılıyor.

Asimilasyon ve Ailevî Çözülme

Batı dünyasında aile, çok zor durumda. Evlilik ve boşanmalar öteden beri sosyologların öncelikli gündemlerinden biri. Boşanma oranları çok yüksek. Hatta evliliği bir hayat tarzı olarak görmeyip yalnız yaşamayı tercih eden çok sayıda insan var. Devam eden evliliklerin de aile bireylerine ne ölçüde sağlıklı ve huzurlu bir ortam sağladığı sorgulamaya açık. Hiç evlenmeyen, aile hayatında ciddi geçimsizlik yaşayan veya boşanmış olan insanların iffet ve istikametlerini koruyabilmeleri hiç de kolay değil. Nitekim yaşanan ahlâkî erozyon çoklarının malumu. Bâtılı tasvir edip safi zihinleri idlâl etmeye gerek yok, fakat dışa yansıyan tarafıyla dahi meseleye bakacak olursanız toplumun nasıl tefessüh ettiğini, ne tür melanetlerin işlendiğini rahatlıkla görebilirsiniz.

Maalesef mevcut tablo İslâm dünyasında da hiç iç açıcı değil. Batıya karşı müthiş bir özenti var. Temel dinamiklerimizi kaybetmişiz gibi bir durum söz konusu. Farkına varmadan zımni bir asimilasyon yaşıyoruz. Başkalarının bilim ve teknolojilerini değil; hayat tarzlarını, üsluplarını, ahlâklarını taklit ediyoruz. Batı da kendi hayat tarzını dolaylı yollarla sürekli başkalarına dayatıyor. Bu yüzden, sahip olduğumuz değerler ve yuva ciddi tehdit altında. Böyle bir dönemde sağlıklı evliliklerin yapılması, huzurlu yuvaların kurulması üzerinde ne kadar durulsa ve bu konuda ne kadar tahşidat yapılsa yine de az kalır.

Esasında bizde yuva çok oturmuştu. Onun oldukça sağlam ve güçlü temelleri vardı. Hatta bunca örselendikten, bunca hırpalanmaya maruz kaldıktan ve temel dayanaklarımız elimizden alındıktan sonra dahi hâlâ yuvalarımızdaki sıcaklık ve samimiyeti gören bazı Batılılar hayretlerini, hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Keşke bir de onun yıkılmadan evvelki halini görselerdi! Bu perişan hâlimiz karşısında insan, “Yıkanların kolları, kanatları kırılsın!” demekten kendini alamıyor. Maalesef kendi elimizle kendi yuvalarımızı yıktık. Aileler, malûl bir vaziyette, düşe kalka yoluna devam ediyor. Evlerimiz, rengi atmış, matlaşmış ve kendine ait hususiyetlerini kaybetmiş durumda.

Yuvanın Önemi

Toplumun molekülü konumundaki yuva yıkılınca daha başka hayatî müesseselerin ayakta kalması çok zor hale gelir. Yuvada bozulma yaşayan bir toplum kolay kolay salaha kavuşamaz. Yuvanın bir mektep gibi vazife görmediği bir toplum, derlenip toparlanamaz ve istikametini yakalayamaz. Yuvada yitirilen değerleri başka bir yerde bulamazsınız. Yuvanın terbiye edemediği insanları kanun ve kurallarla yola getiremezsiniz. Kısaca toplumun istikbali bir ölçüde yuvanın sağlamlığına bağlıdır.

Bu sebeple, ne yapıp edip yuvaya tekrar asıl fonksiyonunu kazandırmaya, onu bir Cennet köşesi hâline getirmeye ve yeniden aile fertleri açısından sıcak, samimi, okşayıcı ve rahatlatıcı hüviyetine büründürmeye çalışmak lazım. Bu hususiyetleri haiz ailelerde de eşler birbirlerine karşı öfkelenebilir, kızabilir, bir takım sıkıntılar yaşayabilirler. Fakat aynı kaderi paylaştıkları, beraber yol yürüdükleri hayat arkadaşlarını kırmama adına hiddet ve şiddetlerini kontrol ederler. Eşlerinin yuvanın bir rüknü ve bir sütunu olduğunu, onu yıktıklarında yuvanın da başlarına yıkılacağını bilirler. Geçmiş asırlarda yaşamış insanlar derin malumat sahibi olmasalar, pedagojik eğitimden geçmeseler de ruhlarına sinmiş ahlâklarıyla, sağlam düşünce yapılarıyla yuvalarını korumasını bilirlerdi. Bu ruh ve mananın bir kere daha diriltilmesine ihtiyaç var.

Hususiyle çok geniş çaplı bir dejenerasyonun yaşandığı günümüz dünyasında ailenin önemi bir kat daha arttı. Maalesef bir kısım televizyon kanalları, internet siteleri, sosyal medya platformları ve daha başka yazılı ve görsel medya araçları, yerine göre şeytanın ağzı, gözü ve kulağı gibi iş yapabiliyor. Şeytanın eli gibi evlerimizin içine kadar girip çocuklarımızın temiz duygularıyla oynayabiliyor. Dünyanın bütün kötü insanları bir araya gelse, bunların toplumu dejenere etmeye yönelik meydana getirdiği tahribat ölçüsünde genç nesillere zarar veremezdi. Dolayısıyla şayet biz Cennet köşesini andıran huzurlu yuvalar kurmayı başaramaz ve çocukların güçlü bir terbiye alacağı ortamlar oluşturamazsak, yetişecek nesillerin heba olup gitmesi kaçınılmazdır. Yuvalar, şeytanın yoldan çıkarıcılığına, zamanın insafsızlığına terk edilmemelidir.

Bu ifadelerimizden yola çıkarak medyanın, teknolojinin karşısında olduğumuz zannedilmemelidir. Zira iyi niyetli ve ahlâklı insanların elinde o, Cennet’ten gelmiş güvercinler gibi vazife görecek ve güzelliklerin başkalarına duyurulmasına vesilelik edecektir. Küreselleşen dünyanın insanlığın önüne serdiği imkânlar iyi yolda kullanılabildiği takdirde, faydalı bulunan mesajlar bu güvercinlerin ayaklarına bağlanarak dünyanın dört bir tarafına ulaştırılabilir. Birilerinin elinde şeytanın eline dönüşen ve tahripkâr bir unsur haline gelen bir şey, başkalarının eline geçtiğinde melek soluğuna dönüşür de ulaştığı insanlara hayat üfler. Önemli olan onun hangi niyet ve maksatla, hangi yolda ve nasıl kullanıldığıdır. Evet, teknolojik imkânlar, beşerin hayır ve salahını arzulayan insanların eline geçtiği takdirde, insanlığı yeniden ihya ve inşa etme adına çok önemli bir unsur hâline gelecektir.

***

Not: Bu yazı, 3 Ağustos 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

رَجُل الدعوة والابتلاءات

Herkul | | العربية

سؤال: من هو رجل الدعوة؟ ولِمَ يُقرن دائمًا رجل الدعوة بالابتلاءات؟

الجواب: الدعوة مفهومٌ عامّ جدًّا، وإن كلمة دعوة في تركيب “رجل الدعوة” تأتي بمعنى الغاية والمبدإ والهدف المقصود تحقيقه، وكما تكون الدعوة دنيويّةً فقد تكون أخرويّة أيضًا، فقد يَنذُر بعضُ الناس أنفسهم لإعمار العالم، ويركضون باستمرار وراء تحقيق هذه الغاية المثالية، وبعضهم يكرّس حياته -كما نرى في الأفلام الوثائقية- للبحث في حياة الحيوانات، وربما للبحث في حياة حيوان واحد فقط، وبالتالي تحقيق اكتشافات علمية جديدة، والبعض الآخر يكافح طوال حياته من أجل هيكلة الحياة الاجتماعية والسياسية والاقتصادية وفق أيديولوجيته وفلسفته، ويسعى إلى إنشاء نظام يوافق مفهومه الخاص، كلّ هذه نماذج من صور الدعوة.

أما صاحب الدعوة فهو الإنسان الذي يكافح من أجل تحقيق غايةٍ مثاليّةٍ، ويضحّي ويتحمّل في سبيل هذا بعض الحرمان إذا لزم الأمر.

وهناك بعضٌ آخر يقولون: “حان وقتُ إنقاذِ الإيمان” محاولين إيقاد جذوة الإيمان في القلوب، إن دعوتَهم تستهدف نيلَ رضا الله، وهمّهم الوحيد هو الجنة، ورؤية الله، والفوز برضاه ورضوانه تعالى، فهؤلاء يرون أن “إعلاء كلمة الله” هي أعظم وسيلة لبلوغ هذه النعم، فيحاولون إيصال كل القلوب المتعطّشة إلى الله سبحانه وتعالى، وتوصيل الاسم الجليل المحمدي صلى الله عليه وسلم إلى شتى بقاع العالم، وفي هذا السبيل يواجهون جميع أنواع الصعوبات ويبذلون كل أنواع التضحيات.

ومن المعلوم أنه إلى جانب الدعوات التي يرتكز هدفها بالكامل حول الدنيا، فإن هناك دعوات أيضًا ترتكز حول الآخرة، وتُحدّدُ قيمة الدعوة بحسب الغاية المثالية التي يُرجى تحقيقها، والجهد المبذول في سبيل تحقيقها، فيكتسب الإنسان قيمته حسب الدعوة التي يحمل لواءها، والغاية التي يكثّف همّته من أجلها.

إننا عندما نتحدث على وجه الخصوص عن الدعوة ورجل الدعوة في عالمنا الخاص، فإننا نفهم زيادة على هذه المعاني، دعوة الإيمان ومن نذروا أنفسهم في سبيلها، وانطلاقًا من هذا المعنى فإن أعظم “رجال الدعوة” -إذا صح استخدام هذا المصطلح في حقهم- هم الأنبياء عليهم السلام، ويأتي من بعدهم ممثّلو هدْيِ النبي صلى الله عليه وسلم المباركون مثل الخلفاء الراشدين، وعمر بن عبد العزيز، والإمام الغزالي، وفخر الدين الرازي، والعزّ بن عبد السلام، والإمام الرباني، ومولانا جلال الدين الرومي، والأستاذ بديع الزمان.. فقد كان همّهم الوحيد هو إحياء الدين، إن التشرُّف بحمل إرث الدعوة النبوية والقدرة على تمثيلها لهو في حدّ ذاته دعوة سامية ومقدَّسَةٌ للغاية، لكنها أيضًا صعبةٌ وشاقّة بنفس القدر، وإن السائرين في هذا الطريق منذ القِدم تعرّضوا للابتلاءات التي تعرّض لها الأنبياء العظام، وواجهوا صعوبات هذا السبيل، ومن ثَمَّ قضوا حياتهم بوجهٍ عام في مشقّة وعناء.

الإعراض عن الدنيا بشكل إرادي

إنَّ الذين سلكوا طريق الدعوة إلى الله قد يُعرِضون عن الدنيا بمحض إرادتهم؛ وقد يسوقهم الله سبحانه إلى هذا الإعراض ببعض الابتلاءات التي يبتليهم بها، يقول الأستاذ بديع الزمان: “إن العاملين في خدمة القرآن إما أن يُعرضوا عن الدنيا أو الدنيا تُعرض عنهم، كي ينهضوا بالعمل بجد ونشاط وإخلاص”[1]، فتؤرّقهم في بعض الأحيان الأمراضُ، وأحيانًا المشكلاتُ التي يواجهها الفرد في الحياة الأسرية أو الاجتماعية، وأحيانًا الابتلاءات السماوية أو النوازل الأرضية، وأحيانًا أخرى تسلُّط أهل الدنيا؛ فكل هذه الأمور تؤرّق الإنسانَ وتُفقده راحته وتوجّه وجهته نحو الآخرة.

ولا شكّ أن الذين أصبحوا أسرى الحسد أو العداوة بشكلٍ خاص لن يتركوا مثل هؤلاء وشأنهم، فسيسعون محاولين التسلّط عليهم، وسيستغلّون الوسائل والفرص والقوة والسلطة التي في أيديهم لسحقِهم وتدميرهم، إن هذا الظلم والقمع الذي يمارسه هؤلاء الظالمون الذين يتصرّفون بدافع من الشيطان، يجعل الناذرين أنفسهم للدعوة في سبيل الله أكثرَ أهلية للقيام بالمهمة الملقاة على عاتقهم، فتصبح مثل هذه البلايا والمصائب بالنسبة لهم كفارةً للذنوب، وتصحيحًا وتقويمًا لأخطائهم وتقصيراتهم؛ ومن ناحية أخرى فإنها تصبح صفعة رحمة بالنسبة لهم، فتلفت انتباههم وتركيزهم، وتردّهم عن بعض الأخطاء التي ارتكبوها.

صفعات الرحمة

حسنًا، ما هي الأخطاء التي تجلب صفعة الرحمة؟ هناك أشياء كثيرة يمكن عدّها في هذا السياق مثل العيش بلا مبالاة، وعدم القدرة على استغلال الحياة بطريقة مثمرة ومربحة، وعدم الوفاء بحق الموقع والمكانة، وعدم استخدام الفرص والإمكانات المتاحة في تحقيق الغاية المثالية، وعزو النجاحات إلى النفس، وارتكاب أخطاءٍ قد تُضعِفُ قوة الخدمات المبذولة باسم الدين الإسلامي المبين، وعدم المحافظة على الوفاء والاستقامة، والابتعاد عن الصدق والإخلاص، فعندما نعود جميعًا إلى الوراء وننظر إلى مجريات حياتنا نرى أن هناك العديد من الفرص التي فوتناها، ومن الممكن أن نُسأل عن مدى استغلالنا الوسائل المتاحة لدَينا في تحبيب الناس بِدين الإسلام.

فإن مثل هذا الإهمال والتقصير قد يعود علينا في صورة صفعات رحمة، والسبب في تسميتها بـ”صفعات الرحمة” كما عبر عنها الأستاذ بديع الزمان هو أن مثل هذه الأزمات التي ظاهرُها الشرُّ والقبح يكمن في باطنها الخير الكثير، فإن صفْعَ الله جلّ جلاله لنا بيد الظالمين بسبب هذه الأخطاء والتقصيرات -وبتعبير آخر: إنصاف القدر- لا يُعَد عذرًا للظالمين، فإن الظالمين سيحاسَبون في الآخرة على ما ارتكبوا من ظلم، وسيعاقبون على كل ما اقترفوا من جَور وبغي.

ولا ينبغي لمن نذروا أنفسهم للدعوة إلى الله أن يقارنوا أنفسهم بغيرهم؛ فإن الطريق الذي سلكوه هو طريق النبي صلى الله عليه وسلم، لهذا ينبغي لهم أن يراعوا متطلّبات الطريق، فعليهم أن يعيشوا بعصمة وصدق نبوي حتى لا يضروا بالحقائق التي يمثلونها، وأن يبثوا الثقة والأمان في مخاطبيهم حتى تنفذ كلماتهم إلى قلوبهم، وأن يكونوا على استقامة تامة، فإن عاشوا غير منتبهين لمثل هذه المسائل فإنهم يكونون قد خانوا القابليات والاستعدادات التي أنعم الله تعالى بها عليهم، فيعذبهم الله ويعاقبهم بأيدي الظالمين حتى ولو كانت الأخطاء التي ارتكبوها صغيرة جدًّا، وذلك حتى يتطهّروا ويتصفَّوا ويصبحوا أهلًا للموقع الذي يمثّلونه أو يسيروا في طهرٍ وصفاءٍ إلى الحضرة السبحانية.

فقد ورد في حديث شريف: “أَشَدُّ النَّاسِ بَلَاءً الْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ الصَّالِحُونَ، ثُمَّ الْأَمْثَلُ فَالْأَمْثَلُ”[2]، فأحيانًا ما تكون الابتلاءات التي تأتي وفقًا لموقع الشخص ومكانته صعبةً وقاسية للغاية، فيشعر المرء كما لو أنه يُسحق تحت زنجير دبابة، المهم هو أن يفعِّل المرء العقل والشعور في مثل هذه المواقف ويفسر الأزمات التي يتعرّض لها بشكل صحيح، فينبغي للإنسان أن يعقد علاقة بين الموقع الذي يمثله والأخطاء التي ارتكبها والأزمات التي يعانيها، حتى يتمكن من أن يقول مثلما قال بديع الزمان: “لقد جاءت جميعها مناسبةً لحالي”، ومن يقدر على فعل ذلك يعرف كيف يصبر، ولا يتخلى عن الرضا، ولا ينخرط في أفكار ومواقف لا تُرضي الله عز وجل، بل إنه يجعل الصعوبات التي يواجهها مصدرَ ربحٍ للآخرة.

إن الأشياء التي تحزن وتكدر النفوس اليقظة والحساسة في الواقع ليست فقط البلايا والكوارث المعروفة للجميع، بل إن الحالة العامة للإنسانية اليوم وحالة المسلمين البائسة كافيةٌ لتجرّع المرارة والتأوّه من الكرب، على سبيل المثال يُحرم المسلمون اليوم في العديد من الأماكن حتى من أبسط حقوقهم الديمقراطية ولا يُسمح لهم بممارسة شعائرهم الدينية بشكل كامل، وتُمارَس ضغوطات شتى على الوجدان والمعتقدات والمشاعر والأفكار، كثيرٌ من الناس في بقاع مختلفة من الأرض يقتلون بعضهم بعضًا متذرعين بالتباينات والاختلافات الكثيرة بينهم، فلا تنتهي الخلافات ولا الصراعات على الإطلاق، فيسلب كلُّ واحدٍ من هؤلاء جزءًا من الأشخاص المرتبطين ارتباطًا وثيقًا بمصير الإسلام.

هل يا تُرى هناك بلاء أعظم على المسلم من حالة المسلمين البائسة اليوم؟! هل يمكن أن تكون هناك كارثة أكبر من سحق القيم التي نؤمن بها؟! أيُّ بلاءٍ ننتظر أكبر من هذا؟! عندما تنظرون إلى الأحداث من منظور رغباتكم وتشوّفاتكم، تشعرون أن المشكلات تهطل عليكم زخًّا زخًّا، فلا يُتصوّر ألا يشعر الأشخاص المهتمون بمصير الإسلام بالأسى أمام هذه الصورة السلبية وألا تنحني ظهورهم من شدَّة الكرب.

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة العاشرة، ص 63.

[2] سنن الترمذي، الزهد، 57؛ سنن ابن ماجه، الفتن، 23.

DAVA ADAMI VE SIKINTILAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Dava adamı kimdir, dava adamı olma ile sıkıntılara maruz kalma neden özdeşleştirilmektedir?

Cevap: Dava, çok genel bir kavramdır. “Dava adamı” terkibindeki dava, daha ziyade, ulaşılmak istenen gaye, ideal ve ülkü gibi anlamlara gelir. Dava, dünyevî olabileceği gibi uhrevî de olabilir. Bazıları kendisini dünyanın imarına adar ve sürekli o ideal arkasında koşturur durur. Kimileri, -belgesellerde müşahede ettiğimiz üzere- bütün ömrünü, hayvanların, hatta tek bir hayvanın hayatını araştırmaya ve buradan hareketle yeni ilmî keşifler ortaya koymaya vakfeder. Kimileri, ömrü boyunca sosyal, siyasi ve iktisadi hayatı kendi ideoloji ve felsefesine göre şekillendirmek, kendi anlayışına göre bir sistem kurmak için çırpınır durur. Bunların hepsi bir nevi davadır.

Dava adamına gelince o, gaye-i hayali her neyse, bunu gerçekleştirme yolunda mücadele eden, fedakârlık yapan ve gerektiğinde bir kısım mahrumiyetlere katlanan insandır.

Bazıları vardır ki, “Zaman, imanı kurtarma zamanıdır.” diyerek gönüllerde iman meşalesini yakmaya çalışır. Onların davası, Allah rızasını kazanma davasıdır. Onların tek derdi Cennet’tir, rü’yettir, rızadır, rıdvandır. Bu nimetlere ulaşmanın en büyük vesilesi olarak da i’lâ-i kelimetullah’ı (Allah’ın adını yüceltme, bayraklaştırma) görürler. Bütün muhtaç gönülleri Allah’la buluşturmaya, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nam-ı celilini dünyanın her tarafına ulaştırmaya çalışırlar. Bu yolda her türlü zorluğu göğüsler, her çeşit fedakârlığa katlanırlar.

Görüldüğü üzere hedefi bütünüyle dünya merkezli olan davaların yanında, ahiret yörüngeli olanlar da vardır. Şunu unutmamak gerekir ki bir davanın kıymetini belirleyen de, ulaşmak istenilen gaye-i hayaldir, ikame etmek için çaba sarf edilen manadır. İnsan, neyin bayraktarlığını yapıyor, neye teksif-i himmet ediyorsa, ona göre kıymet kazanır.

Biz, kendi dünyamızda özel olarak davadan ve dava adamından bahsettiğimizde daha çok, iman davasını ve ona kendini adamış adanmışları anlarız. Bu manada en büyük dava adamları -bu tabiri onlar hakkında kullanmak doğruysa- peygamberlerdir. Onlardan sonra Raşid Halifeler, Ömer İbn-i Abdülaziz, İmam Gazzalî, Fahruddin er-Râzî, İzz İbn-i Abdisselâm, İmam Rabbânî, Hazreti Mevlânâ, Hazreti Bediüzzaman gibi peygamber yolunun kutlu temsilcileri gelir. Onların tek derdi, tek davası dinin ihyası olmuştur. Nübüvvet davasına vâris olabilmek, onu temsil edebilmek, çok ulvî, çok mukaddes bir davadır. Fakat bu ölçüde de zor ve meşakkatlidir. Öteden beri bu yolda yürüyenler, enbiya-i izamın maruz kaldığı belâlarla karşılaşmış, zorluklarla mücadele etmişlerdir. Dolayısıyla onların hayatları genellikle sıkıntı ve zorluk içinde geçmiştir.

İradî Olarak Dünyaya Küsme

Allah davasına omuz verenler bazen kendi iradeleriyle dünyaya küsme vaziyeti sergileyebilirler. Fakat çoğu zaman Allah (c.c.) maruz bıraktığı bir kısım sıkıntılarla onları dünyaya küstürür. Nitekim Hz. Pîr de, “Hizmet-i Kur’âniyede bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli, ta ihlâsla, ciddiyetle hizmet-i Kur’âniyede bulunsun.” der. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 54) Bazen hastalıklar, bazen ailevî veya içtimaî hayatta karşılaşılan sıkıntılar, bazen arzî ve semavî belalar, bazen de ehl-i dünyanın musallat olması insanın huzurunu kaçırır, yüzünü ahirete çevirir.

Hususiyle haset veya düşmanlıklarının esiri hâline gelmiş kimseler bu tür insanları asla rahat bırakmaz. Gelir gelir onların tepelerine binerler. Ellerindeki imkân ve fırsatları, güç ve kuvveti onları ezme ve yok etme adına kullanırlar. Şeytanın dürtüsüyle hareket eden bu tür zalimlerin baskı ve zulümleri, Allah davasını omuzlayan adanmışları, üzerlerine aldıkları vazifeye daha bir ehil hâle getirir. Bu tür bela ve felaketler bir taraftan onlar için keffâretü’z-zünûb olur, hata ve kusurlarını temizler; diğer yandan da birer şefkat tokadı olur, onları intibaha getirir de, yaptıkları bir kısım yanlışlardan geri döndürür.

Şefkat Tokatları

Peki, şefkat tokadını celbeden yanlışlar nelerdir? Dikkatsizce yaşama, hayatı rantabl değerlendirememe, konumun hakkını verememe, ele geçirilen imkân ve fırsatları gaye-i hayali istikametinde kullanamama, elde edilen başarıları nefisten bilme, Din-i Mübin-i İslâm adına yapılan hizmetlerin gücünü kırabilecek hatalar irtikâp etme, vefa ve sadakati koruyamama, ihlas ve samimiyetten uzaklaşma gibi pek çok şey bu meyanda sayılabilir. Hepimiz geri dönüp hayat sergüzeştimize baktığımızda kaçırdığımız nice fırsatlar olduğunu görürüz. Elimizdeki imkânları ne ölçüde Din-i Mübin-i İslâm’ı sevdirme istikametinde kullandığımız sorgulanabilir.

İşte bu tür ihmal ve kusurlarımız şefkat tokatları şeklinde bize dönebilir. Hazreti Bediüzzaman’ın tabiriyle bunlara “şefkat tokadı” dememizin sebebi, zahirî yüzleri çirkin olan bu tür sıkıntıların altında büyük hayırlar gizlenmiş olmasıdır. Bu tür hata ve kusurlarımızdan ötürü Cenab-ı Hakk’ın bizi zalimlerin eliyle tokatlaması, farklı bir tabirle kaderin adalet etmesi, zalimleri mazur kılmaz. Zulmeden insanlar, ahirette, yaptıkları zulme göre muamele görecek ve işledikleri her bir haksızlık ve zulmün cezasını çekeceklerdir.

Allah davasına gönül vermiş adanmışlar, kendilerini başkalarına kıyas edemezler. Onların yürüdükleri yol, peygamber yoludur. Bu sebeple yolun gereklerine riayet etmek zorundadırlar. Temsil ettikleri hakikatlere zarar gelmemesi için peygamberâne bir ismet ve sadakat üzere yaşamalıdırlar. Sözlerinin gönüllere nüfuz etmesi için muhataplarına güven vaat etmelidirler. Kılı kırk yararcasına istikamet içinde olmalıdırlar. Şayet bu gibi konularda dikkatsiz yaşarlarsa Allah’ın kendilerine ihsan etmiş olduğu mevhibelere ihanet etmiş olurlar. Yaptıkları yanlışlar çok küçük olsa bile, Allah onları zalimlerin eliyle tazip eder, cezalandırır. Ta ki arınsınlar, temizlensinler, temsil ettikleri konuma ehil hâle gelsinler veya pîr u pak bir şekilde huzur-u Sübhâniye yürüsünler.

Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Belânın en şiddetlisi peygamberlere, sonra Hakk’ın makbulü velilere ve derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) İnsanın konumuna göre gelen belâlar bazen çok çetin ve zorlu olur. İnsanı ezer geçer. İnsan, kendisini âdeta bir tankın paletleri altında eziliyor gibi hisseder. Önemli olan, bu tür durumlarda akıl ve şuurun işletilerek maruz kalınan sıkıntıların doğru yorumlanması.. insanın temsil ettiği konum ve yaptığı hatalarla uğradığı sıkıntılar arasında bir koordinasyon tesis edip Bediüzzaman gibi, “Bunlar tam bana göre geldi.” diyebilmesidir. Bunu yapabilen, sabretmesini bilir, rızadan ayrılmaz, Allah’ın hoşnut olmayacağı düşüncelere, tavırlara girmez. Bilakis yaşadığı zorlukları ahireti adına kazançlı hâle getirir.

Aslında hüşyar (uyanık) ve hassas ruhları hüzün ve ızdırap içinde bırakan şeyler, sadece herkesçe bilinen belâ ve felâketler değildir. Günümüz insanlığının genel durumu, Müslümanların perişan hâli, bu hüşyar ruhların burukluk yaşamaları ve ızdırapla inlemeleri adına yeterlidir. Mesela bugün pek çok yerde Müslümanlar, en temel demokratik haklarından bile mahrum bırakılıyor, dinlerini tastamam yaşamalarına müsaade edilmiyor. Vicdanlar, inançlar, hissiyatlar, düşünceler üzerinde kurulmuş çeşit çeşit baskılar var. Dünyanın değişik yerlerinde bir sürü insan, değişik farklılıkları bahane ederek birbirini öldürüyor. İhtilaf ve çatışmalar bir türlü bitmiyor. Bunların her biri, İslâm’ın kaderiyle kalben irtibatlı olan insanlardan birer parça alıp götürüyor.

Bir Müslüman için, Müslümanların bugünkü perişan hâlinden daha büyük bir belâ olabilir mi? İnandığınız değerlerin ayaklar altında ezilmesinden daha büyük bir felaket yaşanabilir mi? Daha nasıl bir belâ bekliyoruz! Yaşanan hâdiselere arzu ve beklentileriniz açısından baktığınız zaman, başınızdan aşağıya sağanak sağanak belâların yağdığını hissediyorsunuz. İslâm’ın kaderiyle alâkadar olan insanların bu olumsuz tablo karşısında hüzünlenmemesi, ızdırapla iki büklüm olmaması mümkün değildir.

***

Not: Bu yazı, 5 Ağustos 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

ألاعيب النفس وسلامة القلب

Herkul | | العربية

إن استقامة الإنسان أو اعوجاجه يبدأ من القلب، يقول رسول الله صلى الله عليه وسلم: “إِنَّ فِي الجَسَدِ مُضْغَةً: إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الجَسَدُ كُلُّهُ، وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الجَسَدُ كُلُّهُ، أَلَا وَهِيَ القَلْبُ”[1]، لافتًا بذلك الانتباه إلى أهمية القلب، فكما أن صحّة القلب المادي وتناغمه وإيقاعه يؤثر في سائر الجسد، فإن القلب المعنوي أيضًا يفعل الشيء نفسه، فإن كان نقيًّا سليمًا كانت حياتنا الروحية والمعنوية قوية، وتكون علاقتنا مع الله تعالى قوية أيضًا، على الشاكلة نفسها فإن الخلل والعطب الذي يبدأ في القلب يؤثر أيضًا في حياتنا المعنوية والأخلاقية ويفسدها.

ما من عضوٍ آخر يشبه القلب في تغيّره السريع وتلوُّنه، فمن هذه الجهة سمي القلب “قلبًا”، فهو مأخوذ من فعل “قَلَبَ-يقلِب”؛ أي: تغييرُ الشيء وتحويلُه وقلْبُه وجعلُ أعلاه أسفله.. ومن السهل جدًّا أن يتجّه القلب إلى الحسنات، أو إلى السيئات، لهذا السبب فإن من أكثر الأدعية التي داوم عليها رسول الله صلى الله عليه وسلم هي: “يا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي على دِينِكَ”[2]. كذلك يعلمنا القرآن الكريم أن ندعو بقوله تعالى: ﴿رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً﴾ (سورة آلِ عِمْرَانَ: 3/8).. فمن الأهمّية بمكان أن يتوجّه العبد إلى ربه بهذه الأدعية.

كذلك اللسان فهو رسول القلب وترجمانه، وإن الكلمات التي يتفوّه بها المرءُ في حديثه هي انعكاسات للمعاني الكامنة في القلب، فاللسان هو ترجمان القلب، ويمكنكم بالنظر في كلام الإنسان أن تتعرّفوا على الأفكار التي يكنّها في قلبه، فكما أن رقّة الأسلوب تشير إلى نقاء القلب وصفائه، فإن فظاظته وغلظته تدلّ على فساد القلب وعطبه، علاوة على أنه يمكن القول: إن العطب الذي يصيب القلب يؤثر أيضًا في الذهن، ويوجّه الآراء والأفكار، فمن اسودّ قلبُه أو مات يصبح مفلسًا على المستوى الفكري، ويعاني شللًا منطقيًّا وعقليًّا.

إن علاقة المولى جل جلاله بنا ستكون بقدر تعمُّق قلبنا وارتباطه وصلته به تعالى، ومن ثم فإنه إذا تعرضنا لبعض البلايا، وأصاب الخلل أعمالنا، وتسلّط علينا غيرنا، وساءت أمورُنا عمومًا؛ فإن أول شيء يجب النظر فيه والتفتيش عنه هو علاقتُنا بالله تعالى.. هل نسَبْنا يا تُرى الجماليات التي تحقّقَت بأيدينا إلى أنفسنا؟ هل يا تُرى لم نقدر على الوفاء بحقّ موقعِنا؟ هل يا تُرى لم نتمكّن من الحفاظ على إخلاصنا وصدقنا؟ هل قصَّرنا يا تُرى في صدقنا ووفائنا لربنا سبحانه وتعالى؟ هل يا تُرى انشغل قلبنا الذي هو “بيت الله” بأمور دنيوية؟

لقد أنعم الله تعالى علينا إلى اليوم بألطاف تفوق ما نستحقّه بأضعافٍ مضاعفة، فإذا ما نريد دوام هذه الألطاف واستمرارها فعلينا أن نحافظ على قوَّةِ صِلَتِنا القلبية به تعالى.

هل تثقون في أنفسكم؟

يجب أن نثق في أن الله تعالى لم ولن يضيّع في أيّ وقتٍ أبدًا من كانوا في دائرة معيّته ومحبّته، ذات يوم رأى رسول الله صلى الله عليه وسلم ابنته السيدة فاطمة رضي الله عنها تبكي بسبب تعنّت مشركي مكة مع أبيها وأذاهم له صلى الله عليه وسلم، فقال لها: “لَا تَبْكِي يَا بُنيَّةُ فَإِنَّ اللهَ مَانعٌ أَبَاكَ”[3]، ذلك لأنه صلى الله عليه وسلم واثق من نفسه ومن وفائه وإخلاصه، ومن أنه يقف على أرضية صلبة، فلم يتشوف قط إلى أي مقابل على وظيفة النبوة التي أداها حقّها.

هذا هو المهم حقًّا، فإن كنتم واثقين في إخلاصكم وصدق تفانيكم في خدمة الدعوة فلا داعي للقلق، أما إذا لوَّثتم الأمر بأهوائكم وتطلعاتكم وحساباتكم الشخصية، وشهواتكم الجسمانية والبدنية، واتخذتم الخدمات التي قمتم بها وسيلة للتعريف بأنفسكم، وجعلتموها بمثابة عتبةٍ للتقدّم من خلالها للأمام، وشابت الأمرَ أفكارٌ من قبيل المقام والمنصب والدرجة والتصفيق والتقدير والشهرة؛ فإن هذا هو ما يجب عليكم في الحقيقة أن تقلقوا بشأنه، وينبغي ألا تنسوا أن الأعمال المنجزة على درب النبي صلى الله عليه وسلم لا تتحمل أدنى تلوّث أو دَرَن، فإذا اختلطت بها قطرةٌ من دنس تلوّثت وتدنّست.

ينبغي لمن نذروا أنفسهم للخدمة ألا يتطلّعوا إلى الأمور الدنيوية حتى ولو كان المقابل إنقاذ العالم بأسره وليس وطنهم الأصلي فحسب، وألا يُدنّسوا قلوبهم بمثل هذه الأشياء.. وعلى مَن كانت الآليّة الكبرى لديهم هي نذرُ النفس وعدم التشوّف للمقابل ألا يضحوا بهذه القيم مقابل أشياء دنيوية خسيسة، وألا يخطوا أيَّ خطوةٍ من شأنها أن تشوب اعتبارهم أو تقلّل من كرامتهم، وألا يخلطوا مصالحهم الشخصية بما يضطلعون به من عمل في سبيل الخدمة، وألا يرهنوا ما قدموا من أعمال طيبة بمنفعة أو مصلحة.

إن الأنبياء هم الذين أرشدونا إلى كيفية التحرّك في سبيل خدمة الإنسانية، فمصدرنا وسبيلنا في هذا الدرب هو هديُ ومنهجُ الأنبياء وخيرُ من اقتدى بهم من الصديقين، وما عدا ذلك من السبل “تيهٌ وضياع”، فمن يزغ ويخرج عن هذه الجادة سوف يقع في مهاوي الفساد دون وعي منه، وحتى وإن أفرحته سبلُ الفسادِ هذه يومًا فإنها ستبكيه يومًا آخر بالأشياء التي ستلقيها في طريقه، وتجعله يقول: “يا ليتني متُّ قبل أن ألقى هذا وكنتُ نسيًا منسيًّا”، فيا ليتنا نتمكن من نسيان هذه الدنيا المشؤومة بجانبها المطل على الدنيا وشهواتها[4]، فمن لم ينسوها أساؤوا لأنفسهم، وتسببوا في دمار أمتهم.

إن الأمور الدنيوية جميعها زائلةٌ فانية، وإن الباقي هو الإيمان، والأعمال الصالحة، وذلك على حدّ تعبير الآية الكريمة: ﴿يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ * إِلَّا مَنْ أَتَى اللهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ﴾ (سورة الشُّعَرَاءِ: 26/88-89)، ينبغي للإنسان ألا يتشوّف في هذه الدنيا إلى مقابلٍ لأعماله الصالحة، فإذا فعل فعليه أن يقلق من تضرّر صدقه وإخلاصه، وعليه أن يربط جميع حساباته بالله، يقول تعالى: ﴿أَلَيْسَ اللهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ﴾ (سورة الزُّمَرِ: 39/36). أجل، يكفينا الله تعالى، فلِمَ نركز أعيننا على ما سواه؟ ولا يُقصد من هذا عدم استغلال مقدرات وإمكانات الدنيا، فلنستغل منها ما نشاء ولكن مع ضرورة أن نفحصها جميعها ونُعمِل فيها أفكارنا، وأن تكون دائمًا موافقة لرضاه تعالى.. علينا أن نستعيذ بالله عمّا يُغضبه ولا يُرضيه، ولا تنسوا أنّ أيّ ضررٍ يصيب عجلة إنتاجكم أو يعيقكم عن التقدم ناشئٌ عن أنكم قد ارتكبتم أمورًا لا ترضي الله تعالى.

دعوة إلى الإحياء

إن دعوتنا هي دعوة الفناء من أجل إحياء الآخرين، فإذا ما قدّر الله تعالى أن يمنّ على مجتمع بالنماء والقوة مرة أخرى وقدّر له الانبعاث من جديد فندعوه تعالى أن يجعلنا سمادًا في هذا السبيل، فإن القدرة على الوجود من أجل الآخرين تعتمد إلى حدٍّ كبيرٍ على الانسلاخ من النفس، فمن غير المتوقّع على الإطلاق أن يخدم الإنسانية بصدق وإخلاص هؤلاء الذين يخدمون من أجل مصالح ومنافع معينة، ويلهثون وراء الدنيا، وبغضّ النظر عن نوع العمل الذي يقوم به هؤلاء الذين نذروا أنفسهم للخدمة، فإنه يجب ألا يربطوا عملهم بأيّ مقابلٍ دنيويّ، يجب أن يكونوا مثل الإبرة التي تحاول أن تخيط ما مزقه الآخرون باستمرار وإن ظلّت هي عارية، أو يكونوا مثل الشمعة التي تحرق نفسها من أجل أن تضيء للآخرين.

ولنضع نصبَ أعيننا أن الظفرَ بغنائم الآخرة مرهونٌ بدفع شهوات الدنيا الجسمانية والنفسانية فالنِّعَمُ والمتع والملذّات التي نستمتع بها في هذه الدنيا تعتبر من ناحيةٍ ما استهلاكًا للنعم التي ستُمنح في الآخرة، ويشير القرآن الكريم إلى ذلك بقوله: ﴿أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا﴾ (سورة الأَحْقَافِ: 46/20).

قد يبسط الله الرزق للبعض، وينعم عليهم بإمكانات مختلفة، لكن ينبغي للإنسان حتى في موقف مثل هذا ألا يغير مستوى معيشته، وألا ينسى أنه في الدنيا عابر سبيل، وألا يستنفذ كل شيء هنا ويستهلكه.. لقد انتبه العظماء إلى هذا الأمر بما يتناسب مع مقامهم وعظمتهم، وعاشوا حياة في غاية الزهد والبساطة، ولأضرب لكم مثالًا تستأنسون به إن أعجزكم التجريد عن التمثيل؛ انظروا مثلًا إلى الحياة الطاهرة النقية لرسول الله صلى الله عليه وسلم، فإنه لم يحدْ قطُّ عن مساره، لا قبلَ النبوّة ولا بعدها، ولا عندما فاضت الغنائم بين يديه، وكذلك ورّاثه الصادقون فقد التزموا المنهج نفسه.

هؤلاء هم أبطال الاستغناء الذين خلقوا جوًّا حقيقيًّا من الثقة فيمن حولهم، وكانوا مقنعين حقًّا، فلا يمكن لمن لا يتبع سبيل رسول الله صلى الله عليه وسلم، ولا يعيش مثل الصحابة رضوان الله عليهم أن يمثل دعوتهم، ولا شك أنهم سيعاتَبون على هذا في الدنيا أو في الآخرة.

أجل، إن مهمّتنا هي مهمة الصحابة رضوان الله عليهم، فإنهم القدوة الذين يجب الاقتداء بهم، ولا يهمنا الآخرون.. سيحاسب كل امرئ أمام الله تعالى عن أفكاره وأفعاله، فعلينا أن ننظر إلى أنفسنا، وعلى المخلصين الذين سلكوا سبيل الدعوة إلى الله أن يقفوا في ثبات على أرض صلبة، لا سيما في الوقت الذي تكشف فيه الدنيا للناس عن جمالياتها الأخَّاذة ومفاتنها، وتوقع طالبيها في شراكها بجمالها المبهر كما يجذب الصياد الطيور ببضعة حبوب.. عليهم أن يحافظوا على مواقفهم المعيشية عندما تبدأ الدنيا في الازدهار كما حافظوا على ذلك عندما كانت مواردهم شحيحة.

أرجو من الله أن تمثّل الأجيالُ القادمة هذه الروح وهذا المعنى على خير هيئة، فلا تفتنهم الدنيا ولا تغشي أبصارهم، ولا يصبحوا أسرى للمال والثروة، ولا يرهنوا أنفسهم لمتاع الدنيا، وألا يتصرفوا بطريقة تجلب عليهم لعنةَ الأجيال القادمة، وأن يتركوا لمن خلفهم ذِكرًا جميلًا وذكرى جميلة بما قدموا من خدمات خيريّة وبما عاشوا من حياة مستقيمة.. ولا سبيل لهذه النجاحات إلا بالتزام منهج رسول الله صلى الله عليه وسلم؛ وإلا فإنْ بدؤوا الأمر كسيدنا هارون عليه السلام، ثم انحرفوا فأصبحوا بعد ذلك مثل قارون، فإن الله سبحانه سيخسف بهم الأرض وسيلعنهم مَن بعدهم.

لا يجتمع حُبَّان في قلب واحد!

قد يتعرض حتى الأشخاص الذين لا يُتوقع أن ينزلقوا أبدًا للانزلاق إذا لم يخطوا على الأرض بحيطة وحذر في الموضع الذي تكثر فيه الانزلاقات.. لذلك علينا أن نعيش بدقة وحذر أكبر في هذه الفترة التي يلهث فيها الكثير خلف الدنيا، ويعيشون من أجل دوام المتعة والرخاء، ويستغلّون الإمكانات التي حصلوا عليها لمصالحهم الشخصية، فإذا لم تعيشوا بحيطة وحذر في هذا العالم الذي ينزلق فيه الكثير، ويغذون السير وراء المصالح والمنافع، ويلهثون فيه باستمرار خلف المكانة والمنصب؛ فقد تخضعون أنتم أيضًا لتأثير إشعاعات هذه المشاعر والأفكار السلبية، والأسوأ من ذلك، أنكم قد تعتبرون حياتهم طبيعية، وترون أنه لا ضير من أن تكونوا مثلهم؛ مما سيُسبّب كوارث كبيرة، فلنتذكّر دائمًا أن كلَّ إنسانٍ في الآخرة سيكون مسؤولًا عن تصرفاته وأفعاله وأفكاره، وسيعامَل حينئذٍ وفقًا لذلك.

وبما أننا متفقون على صعوبة التخلّص من براثن النفس التي ستواجهكم كل يوم بحيل وخدع شتى، وتُسوّل لكم ما لا ينبغي لكم ولا يليق بكم، وتفتنكم به، وتجعلكم تلهثون خلفه؛ فعليكم في كل مرة أن تضعوا خططًا بديلة للنجاة من مراوغاتها ومناوراتها.. لهذا السبب اشتكى حتى الأولياء العظام دائمًا من “النفس الأمَّارة”؛ لأنها الآلية التي يستخدمها الشيطان دائمًا للوصول إلى الإنسان والوسوسة له، فيُجري الشيطان تأثيره على الإنسان من خلال تفعيله لهذه الآلية. لذا فعلى الإنسان أن يناضل كلَّ يومٍ ويحاول تطهير نفسه حتى يتمكن من إبطال هذا التأثير الذي يشكّله اتحادُ الشيطان والنفس معًا.

لا ينبغي تشويه الأعمال التي تُنجَز في سبيل الله بأيّ شيءٍ آخر، ويجب أن نقدّم أعمالنا كلَّها إلى الله بعد وزنها بميزان الضمير ثم إعادة معايرتها بمعيار بالغ الدقة، كما لا ينبغي أن نسمح لبعض أهواء النفس بالتسلّل إلى أعمالنا وتلويث حياتنا التعبّدية، علينا أن نضرب بالمطرقة على رأس كلّ ما لا يرضي الله تعالى حتى لا تقوم له قائمة مرة أخرى، وعلينا ألا نحيد عن استقامتنا اتّباعًا للأمر القرآني، وأن نسعى إلى الثبات على الطريق المستقيم، وإلا فإننا بمجرد دخولنا لمرة واحدة في المنعطفات المظلمة للنفس الأمَّارة، سنتعرّض لحوادث مرورية كثيرة لدرجة أننا سنفقد الأمل في النجاة، ومهما حاولنا بعد ذلك فقد لا نتمكن من إصلاح بعض التشقّقات والتصدّعات التي حصلت، وحريٌّ بنا منذ البداية أن نقف على أرضيةٍ راسخةٍ صلبةٍ.

فإذا شاب الأمرَ بعضُ الأشياء الخاصة بنا -بعد أن بذلنا جهدًا ومجهودًا جادًّا للحيلولة دون ذلك- دون قصد منا؛ فنرجو الله تعالى أن يغفر لنا ويعفو عمّا بدر منّا بسبب عجزنا وضعفنا، ومع ذلك فليس من السهل أن يوجد حُسْنُ الظنّ نفسه تجاه الأشخاص الذين لا يكترثون ولا يأبهون بالأمر ويتظاهرون بأنهم يفعلون الأفضل في كل شيء.

من الصعب جدًّا أن تجتمع الأمور الدنيوية والأخروية معًا، فما جعل الله لرجل من قلبين في جوفه، ومن ثم لا يمكن أن يجتمع حُبَّان في قلب واحد، من الممكن أن يخدع المرء نفسه في هذا الصدد، فيقدِّم نفسه على أساس أنه يخدم دينه، ويقوم بأعمال مفيدة لأمته والإنسانية جمعاء، فتدخل نزواته وتشوّفاته في الأمر، وكلّ تشوّف يكون بمثابة أَرَضَةٍ أو دودة تقرضُ العالم المعنوي للإنسان، فإنها عاجلًا أم آجلًا سوف تنخر فيه حتى تلتهمه وتقضي عليه، فليست قوة الأعداء هي التي تهيّئ لنهاية المسلم ولكن هذه التشوّفات الدنيوية، فكلُّ تشوُّفٍ لمقابلٍ دنيوي يكبّل يدي الإنسان، فيصبح هذا الإنسان الذي خلقه الله حرًّا أسيرًا لنفسه بيده، لذلك -لا قدر الله- يمكن أن يخسر في وقت هو أدعى للكسب.

لهذا السبب من الضروري تغذية الأصدقاء الذين يركضون في مجالات مختلفة من الحياة تغذيةً روحيةً ومعنويةً باستمرار، ولا ينبغي السماح لهم بالانفصال عن قيمهم وغاياتهم الأصلية، وألا يصبحوا أسرى عجزهم وضعفهم، وألا يسلموا قلوبهم وعقولهم لأشياء أخرى، لا ينبغي السماح لهم بأن يأسرهم توهُّمُ الخلود، ولا طول الأمل، ولا غير ذلك من الرغبات والأهواء التي ذُكرت في “الهجمات الست”[5] التي تحدث عنها الأستاذ بديع الزمان، أو التي لم يرد ذكرها.. فعلى المرء أن يذهب على الأقل في أيام معينة من الأسبوع إلى بئرٍ ويملأ دلوه من مصدر هذا الماء العذب الرقراق.

[1] صحيح البخاري، الإيمان، 39؛ صحيح مسلم، المساقاة، 107.

[2] سنن الترمذي، القدر، 7؛ سنن ابن ماجه، الدعاء، 2.

[3] الحاكم: المستدرك على الصحيحين، 3/169.

[4] إن للدنيا ثلاثة أوجه: الأول: وجه كالمرآة تعكس تجليات الأسماء الحسنى، والثاني: وجه ينظر إلى الآخرة، أي إن الدنيا مزرعة الآخرة، أما الثالث: فهو الوجه الذي ينظر إلى العدم والفناء، فهذا الوجه الأخير هو الدنيا غير المرضية عند الله، وهي المعروفة بدنيا أهل الضلالة. (بديع الزمان سعيد النورسي: الكلمات، الكلمة الرابعة والعشرون، ص 390)

[5] هو القسم السادس من المكتوب التاسع والعشرين من كتاب “المكتوبات” للأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي، ويقصد بـ”الهجمات الست”: حبّ الجاه والشهرة، والخوف، والطمع، وفكرة العنصرية، والأنانية والغرور، وحب الراحة والدعة.

NEFSİN OYUNLARI VE KALB SELAMETİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

İnsandaki bozulma da düzelme de kalbde başlar. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şunu iyi biliniz ki cesette bir et parçası vardır, o sıhhatli olunca beden de sıhhatli olur; o bozulunca beden de bozulur. İşte o kalbdir!” (Buhârî, îmân 39; Müslim, müsâkât 107) hadisleriyle kalbin önemine dikkat çeker. Nasıl ki maddî kalbin ritmi, ahengi ve sıhhati bütün bedeni etkiliyorsa, manevî kalb de bunun gibidir. O, temiz ve sıhhatli olursa manevî ve ruhî hayatımız sağlam, Allah’la münasebetimiz de güçlü olur. Aynı şekilde kalbde başlayan bir bozulma ve deformasyon, manevî ve ahlakî hayatımızı da bozar.

Kalb kadar hızlı değişen ve başkalaşan başka bir organ yoktur. Kalbe “kalb” denmesinin sebebi de budur. Zira Arapça’da kalb kelimesinin kökü olan “ka-le-be” fiili, bir şeyi değiştirmek, döndürmek, çevirmek, ters yüz etmek gibi anlamlara gelir. Kalbin, iyiliklere yönelmesi de, kötülüklere yönelmesi de çok kolaydır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) en çok yaptığı dualardan biri şudur: يا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي على دِينِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzere sabit kıl.” (Tirmizî, kader 7; İbn Mâce, duâ 2) Keza Kur’ân-ı Kerim’de de bize şu dua talim edilir: رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً “Ey Kerim Rabbimiz! Bize hidayet verdikten sonra kalblerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/8)

Bu kadar dönme ve başkalaşma potansiyeline sahip olan kalbin, din ve imanda, hak ve hakikatte sabit kadem olmasını, ibadet ü taate yönelmesini istemek gerçekten çok önemlidir.

Farsça’da “dil” kelimesinin bir manası da kalbdir. Edebiyatımızda bu anlamda çok kullanılır. Mesela, “Dil beyt-i Hudâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan” derken kalb kastedilir. Esasen insanın konuşmasına akseden sözler, kalbde gizli olan manaların yansımalarıdır. Dilin vazifesi, kalbe tercüman olmaktır. Bu sebeple bir insanın diline bakarak onun kalbi hakkında şöyle böyle fikir sahibi olabilirsiniz. Üslûbun nezaheti kalbin temizliğini gösterdiği gibi, kabalık ve huşuneti de kalbin fesadına delalet eder. Dahası, kalbde başlayan bozulmanın zihne de etki edeceğini, düşünce ve fikirleri belirleyeceğini söylemek de mümkündür. Kalbleri kararan veya ölen insanlar, düşünce planında da iflas eder, mantık ve muhakeme felci yaşarlar.

Cenab-ı Hakk’ın bizimle olan münasebeti de kalbin O’nunla irtibatına ve derinliğine göre olacaktır. Bu sebeple, şayet bir kısım felâketlere maruz kalıyorsak, işlerimiz sarpa sarıyorsa, birileri tepemize biniyorsa, kısaca bir şeyler kötü gidiyorsa kontrol etmemiz gereken ilk şey, Allah’la münasebetimiz olmalıdır. Acaba ortaya çıkan güzellikleri nefsimize mi mâl ettik? Acaba bulunduğumuz konumun hakkını veremedik mi? Acaba ihlâs ve samimiyetimizi koruyamadık mı? Acaba Rabbimize karşı göstermemiz gereken vefa ve sadakatte kusur mu ettik? Acaba bir beyt-i Hudâ olan kalbimizi dünyevî alâkalar mı kapladı?

Allah bugüne kadar liyakatlerimizin çok üzerinde aşkın lütuflarda bulundu. Şayet bunların devam ve temadi etmesini istiyorsak Allah’la kalbî alâkamızı güçlü tutmalıyız.

Siz kendinizden emin misiniz?

Şundan emin olmalıyız ki Allah, kendi dost dairesi içinde bulunanları hiçbir zaman zayi etmemiştir. Bilindiği üzere Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), Mekkeli müşriklerin kendisine verdikleri eza ve cefa karşısında ağlayan kızı Hz. Fatıma’ya şöyle mukabelede bulunmuştur: “Ağlama, Allah senin babanı zayi etmeyecektir.” (Hâkim, el-Müstedrek, 3/169) Çünkü O, kendinden, kendi vefa ve sadakatinden emindi. Sağlam bir yerde durduğuna inanıyordu. Ölesiye yaptığı peygamberlik vazifesi karşısında hiçbir bedel beklentisine girmemişti.

İşte önemli olan da budur. Eğer siz de samimiyetinizden, adanmışlığınızdan eminseniz endişe etmenize gerek yoktur. Fakat işin içine kendi arzularınızı, şahsi beklentilerinizi, indî hesaplarınızı, cismanî ve bedenî duygularınızı karıştırıyorsanız; yaptığınız hizmetleri kendinizi anlatma ve öne çıkarma adına bir basamak hâline getiriyorsanız; makam, mansıp, pâye, alkış, takdir, görünme gibi mülâhazalarınız işin içine giriyorsa işte asıl endişe etmeniz gereken durum budur. Şunu unutmamalısınız ki peygamber yolunda yapılan işlerin en küçük bir kirliliğe tahammülü yoktur. Bir damla pis şey onun içine karışacak olsa kirletir.

Adanmışlar, değil kendi ülkelerini, dünyayı kurtarma pahasına bile olsa dünyevî mülâhazalara girmemeli, kalblerini bu gibi şeylerle kirletmemelidirler. En büyük dinamikleri adanmışlık ve beklentisizlik olan insanlar, bu değerlerini dünyaya ait bayağı şeyler karşısında feda etmemelidirler. İtibarlarına laf getirecek hiçbir adım atmamalıdırlar. Hizmet için çıktıkları yolda işin içine kendi çıkarlarını karıştırmamalı, yaptıkları güzel işleri çıkar çarkına bağlamamalıdırlar.

İnsanlığa hizmet etme yolunda nasıl hareket edilmesi gerektiğini bize gösteren kimseler nebilerdir. Nebilerin ve onların sadık temsilcileri olan sıddıkların yol ve yöntemi önümüzdedir. Bunun dışındaki yollara “yolsuzluk” denir. O ana caddenin dışına çıkan insan, hiç farkına varmadan elli türlü yolsuzluğun içine girebilir. Ve yolsuzluk insanı bir yerde güldürse bile, onun karşısına çıkaracağı şeylerle bir gün öyle bir ağlatır ki “Bunlarla karşılaşacağıma keşke ölüp gitseydim de toprak olsaydım!” dedirtir. Keşke şu meret dünyayı dünyaya bakan cihetiyle unutabilseydik. Unutmayanlar kendilerine yazık ettiler, milletin canına okudular.

Dünyalık şeyler gelip geçicidir. Kalıcı olan ise imandır, salih amellerdir. Âyetin ifadesiyle, ahirette insana fayda sağlayacak tek şey kalb-i selimdir. İnsan, yaptığı salih amellerin bu dünyada karşılığını görmeyi düşünmemeli. Gördüğü takdirde samimiyet ve ihlasının zedelenmesinden endişe etmeli. O, bütün hesaplarını Allah’a bağlı götürmeli. Âyet, “Allah, kuluna yetmez mi?” buyuruyor (Zümer suresi, 39/36). Evet, Allah bize yeter. Niye gözümüzü başka şeylere dikiyoruz? Bu, dünyaya ait imkanları değerlendirmeme demek değildir. Fakat dünyaya ait her ne ile iştigal edersek edelim, hepsinde mülâhazalarımızı gözden geçirmeli ve hep rıza-i ilahi peşinde olmalıyız. Allah’ın hoşnutluğu bulunmayan işleri yapmaktan Allah’a sığınmalıyız. Şunu unutmamak gerekir ki şayet bir gün dönen çarklarınız zarar görür veya durursa Allah’ın razı olmadığı şeylere vize verdiğinizden durur.

Yaşatma Davası

Bizim davamız, yaşatma uğruna, yaşamayı terk etme davasıdır. Şayet Allah bir topluma yeniden neşvünema gücü verecek, onlara yeni bir diriliş nasip edecekse, varsın bizi de bu yolda gübre olarak kullansın. Başkaları için tastamam var olabilmek, büyük ölçüde kendinden sıyrılmaya bağlıdır. Belli menfaatlere, belli çıkarlara bağlı olarak hizmet eden, dünya peşinde koşan insanların samimi olarak insanlığa hizmet ettikleri katiyen düşünülemez. Adanmışlar hangi işe talip olursa olsunlar, yaptıkları işi dünyevî bir geri dönüşe bağlamamalıdırlar. Onlar iğne gibi olmalı, kendileri üryan kalsa da sürekli başkalarının yırtığını dikmeye çalışmalılar. Veya mum misali, kendileri yanma pahasına başkaları için ışık kaynağı olmalıdırlar.

Şunun iyi bilinmesi gerekir ki öbür âlemin zenginliklerine nail olmak, bu âlemde cismanî ve nefsanî olan şeylerin elin tersiyle itilmesine bağlıdır. Bu âlemde kullandığımız nimetler, zevkler, lezzetler bir yönüyle öbür âlemde size verilecek olan nimetlerin tüketilmesi demektir. Kur’ân-ı Kerim’in şu âyeti buna işaret eder: أَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا “Bütün zevklerinizi dünya hayatınızda kullanıp tükettiniz, onlarla safâ sürdünüz.” (Ahkâf sûresi, 46/20)

Allah bazılarının rızkını genişletebilir, onlara farklı imkânlar bahşedebilir. Fakat insan böyle bir durumda bile hayat standartlarını değiştirmemeli, dünyada bir misafir olduğunu unutmamalı, her şeyi burada yiyip bitirmemelidir. Büyükler büyüklükleri ölçüsünde buna dikkat etmiş, çok sade ve müstağni bir hayat yaşamışlardır. İlle de örnek arıyorsanız, Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakın. O, ne peygamberlikten önce ne peygamberliğe adım attığı dönemde ne de ganimetlerin ayağının ucuna kadar geldiği dönemde çizgisini hiç değiştirmemiştir. O’nun sadık temsilcilerinin tavrı da aynı olmuştur.

İşte bu istiğna kahramanlarıdır ki çevrelerinde ciddi bir güven atmosferi oluşturmuş ve inandırıcı olmuşlardır. Peygamber yolunu takip etmeyenlerin, sahabe gibi yaşamayanların onların davasını temsil edebilmeleri mümkün değildir. Bunlar dünyada veya ahirette mutlaka tedip göreceklerdir.

Evet, bizim mesleğimiz sahabe mesleğidir. Örnek alacağımız insanlar da onlar olmalıdır. Başkaları bizi ilgilendirmez. Herkes kendi düşüncelerinin ve yaşantısının hesabını Allah’a kendisi verecektir. Biz kendimize bakmalıyız. Dünyanın bütün cazibedar güzelliklerini insanların önüne serdiği, avcının üç peş dane ile kuşları ağa düşürmesi gibi dünyanın da göz kamaştırıcı güzellikleriyle taliplerini ağa düşürdüğü bir dönemde, Allah davasına omuz vermiş adanmışların kararlı durması ve sabitkadem olması gerekir. Onlar imkânlarının kıt olduğu zamanlarda nasıl yaşamışlarsa, dünyanın kendilerine gülmeye başladığı demlerde de aynı tavırlarını korumak zorundadırlar.

Dilerim bu ruh ve mana, arkadan gelen nesiller tarafından tam temsil edilir. Dünya onların başını döndürmez, bakışlarını bulandırmaz. Mala-mülke esir olmazlar. Kendilerini dünya metaına ipotek etmezler. Arkadan gelecek nesiller tarafından tel’ine sebep olabilecek şekilde davranmazlar. Bilakis ortaya koydukları müstakim hayatları ve hayırlı hizmetleri sayesinde arkadan gelenlere bir yâd-ı cemil bırakırlar. İnsanlığa hizmete kendini adamış insanların arkada kalıcı eserler bırakabilmelerinin yolu, peygamber yolundan ayrılmamalarıdır. Yoksa Harun olarak yola çıkıp daha sonra Karunlaşan kimseler bir gün hazineleriyle birlikte yerin dibine batırılır ve lanet ile anılırlar.

Bir Kalbde İki Muhabbet Olmaz!

Kaymaların çok yaşandığı bir yerde, yere dikkatli basmadıkları takdirde, hiç kaymayacak kimseler bile, kaymaya maruz kalabilirler. Dolayısıyla herkesin dünya peşinde koştuğu, zevk u safa sürmek için yaşadığı, elde ettiği imkânları kendi çıkarları adına kullandığı bir dönemde çok daha hassas ve temkinli yaşamak zorundayız. Herkesin kaydığı, herkesin bir şeyler aparıp kopardığı, herkesin harıl harıl makam ve mansıp peşinde koştuğu bir dünyada dikkatli yaşamazsanız siz de bu tür olumsuz duygu ve düşüncelerin radyoaktif tesirinde kalabilirsiniz. Daha da kötüsü onların yaşamlarını normal görerek siz de onlar gibi olmayı mahzursuz sayabilirsiniz ki işte bu bizim için büyük bir felaket olur. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki, ahirette herkes kendi amel, davranış ve düşünceleriyle baş başa kalacak, buna göre muamele görecektir.

Evet, hemen her gün türlü hile ve hud’alarla karşınıza çıkacak, olmayacak şeyleri size güzel gösterecek, bunlarla sizin başınızı döndürecek ve sizi arkasından sürükleyecek nefsin elinden kurtulmak hiç de kolay değildir. Her defasında onun manevralarından sıyrılma adına alternatif yollar geliştirmeniz gerekir. Bu yüzden çok büyük veliler dahi sürekli nefs-i emmareden şikayet etmişlerdir. Çünkü o, şeytanın, sürekli insana müdahale etme ve ona vesvese vermekte kullandığı bir mekanizmadır. Şeytan, bu mekanizmayı işletmek suretiyle insan üzerinde tesir icra eder. İşte şeytan ve nefsin ortaklaşa oluşturdukları bu tesiri kırabilme adına insanın her gün mücadele etmesi ve nefsini arındırmaya çalışması gerekir.

Allah için yapılan işlerin içine başka hiçbir şey karıştırmamak lazım. Allah’a karşı ortaya koyduğumuz bütün amellerimizi vicdanın kadirşinas terazilerinde tarttıktan ve çok ciddi bir kalibrasyondan geçirdikten sonra O’na sunmalıyız. İşin içine nefse ait bir kısım şerarelerin girip ubudiyet hayatımızı kirletmesine müsaade etmemeliyiz. Allah’ın rızasına uymayan her ne olursa olsun, onun başına bir daha belini doğrultamayacak şekilde bir balyoz indirmeliyiz. Kur’ân’ın emri gereğince sürekli istikamet peşinde koşmalı, sırat-ı müstakimde kalmaya çalışmalıyız. Yoksa bir kere nefs-i emarenin karanlık patikalarına girecek olursak, o kadar çok trafik kazası yaşarız ki iflahımız kesilir. Sonrasında ne kadar uğraşsak da bir kısım kırık ve çatlakları tamir edemeyebiliriz. İyisi mi en başından bu konuda çok kararlı duralım.

Şayet biz bu konuda ciddi bir ceht ve gayret ortaya koyduktan sonra elimizde olmadan yine de işin içine bize ait bir kısım şeyler karışırsa Rabbimizin, bunları bizim acz ve zaafımıza binaen af ve mağfiret buyuracağını ümit ederiz. Ne var ki lakayt ve laubali tavırlar takınan ve her şeyin en mükemmelini yapıyormuş havasına giren insanlar için aynı hüsnüzanda bulunmak kolay değildir.

Dünyevilik ile uhreviliğin tamamiyet içinde bir arada bulunması çok zordur. Halk deyimiyle iki karpuz bir koltukta taşınmaz. Bir kalbde iki muhabbet olmaz. Bu konuda insan kendini aldatabilir. Dinime hizmet ediyorum, milletime ve insanlığa yararlı işler yapıyorum düşüncesiyle kendini öne çıkarabilir. Kendi kaprisleri, kendi beklentileri işin içine girebilir. Her beklenti de insanın ruh dünyasına düşmüş bir güve gibidir. Er geç onu yer bitirir. Müslümanın sonunu, düşmanlarının gücü değil, işte bu beklentileri hazırlar. Dünyaya ait her bir beklenti insanın elini kolunu bağlar, Allah’ın hür olarak yarattığı insan, kendi eliyle kendini esir hâline getirmiş olur. Dolayısıyla -Allah muhafaza- kazanma kuşağında kaybedebilir.

Bu itibarladır ki hayatın farklı birimlerinde koşan arkadaşları manevi olarak sürekli beslemek gerekli. Onların kendi değerlerinden, ana mefkurelerinden kopmalarına, zaaflarının esiri haline gelmelerine, kalb ve kafalarını başka şeylere kaptırmalarına meydan verilmemeli. Tevehhüm-ü ebediyetin, tûl-i emellerin, Hücumat-ı Sitte’de zikredilen-zikredilmeyen daha başka arzu ve heveslerin onları esir almasına müsaade edilmemeli. En azından haftanın belirli günleri bir kuyunun başına geçip, bu tatlı su kaynağından kovalarını doldurmaları sağlanmalıdır.

منهج قراءة جديدة

Herkul | | العربية

من المؤسف أننا كمجتمعٍ قد تأخّرْنا كثيرًا في الحياة العلمية والفكرية، ولهذا السبب نشعر بالحاجة إلى الحديث الدائم عن النجاحات التي تحقّقت في الماضي وإلى التسلّي بها.. ولأن عالمنا اليوم قد خلا من الجماليات التي يمكن الافتخار والتعبير بها عن أنفسنا فإننا نلجأ دائمًا إلى عالم الماضي الحالم، ونتحدّث عما قدَّمه أسلافنا من إسهامات إلى عالم العلم والمعرفة..
من الطبيعي أن نتحدّث عنها؛ فتجاهلها ليس صحيحًا، ولكن يجب ألا ننسى أننا “مستقبلٌ جذوره ضاربة في أعماق الماضي” على حد تعبير الأديب التركي يحيى كمال، يجب علينا أن نتحرّك ونعمل انطلاقًا من فكرة “بما أن هذا حدث في الماضي، فَلِمَ لا يحدث في المستقبل!” علينا ألا نسلي أنفسنا بأيام الماضي الباهرة، بل علينا أن نسعى كي نكون رجال المستقبل من خلال الاستفادة من الحاضر استفادةً جيدةً جدًّا.
من ينكر ماضيه ينكر جذورَ نفسه، وبذرتَه وأمّته، والمهم في الأمر إنما هو القدرة على جعل ثمرة الماضي نواة للمستقبل عبر الاستفادة من الحاضر استفادة جيدة للغاية.. أي إنه القدرة على الشعور بالأمس والحاضر والغد سويًّا والاستفادة منهم جميعًا، فإن لم نستطع تقويم الحاضر ولم نستطع إنشاء مستقبلنا بينما نفتخر على نحو دائم بمفاخر الماضي؛ فإننا بذلك نكون قد أحكمنا الأسوار من حولنا، وحبسنا أنفسنا بداخلها، ومن ثم نظلّ نتشدّق بملاحم الحماسة والبطولة مثلما يفعل بكثرة مسلمو اليوم، وحينها لا يكون لدينا ولو بضع كلمات نقولها بشأن المستقبل.
هناك العديد من المشكلات التي تنتظر الحلّ في يومنا الحاضر.. وثمة شكٌّ وتردُّدٌ دائمٌ يتشكّل في الأذهان حول الدين والتديّن، وهذا بدوره يعكّر أذهان الأجيال الشابة التي ليس لديها بنية دينية أساسية ولا مجهزة بشكل كافٍ، ولا تتغذى من مصادرها الخاصة بقدر كافٍ أيضًا، حتى إن أذهان الأشخاص المنوط بهم الإجابة عن الأسئلة والشبهات المطروحة مرتبكة للغاية، وعلى الرغم من وجود دراسات محمودة إلا أنها غير كافية؛ فالجروح التي تكونت والأضرار التي نتجت جسيمةٌ للغاية حقًّا، وهناك العديد من الناس يعيشون هزة حقيقية فيما يتعلق بالقيم التي يؤمنون بها، ونظرًا لتدنّي مستوى فهم المجتمع تدنيًا شديدًا يكون التخريب والتدمير أيضًا أمرًا سهلًا جدًّا.
وبديع الزمان سعيد النورسي عقل عظيم جدًّا استشعر منذ وقتٍ مبكّرٍ للغاية المشكلات المعاشة وقدم لها وصفات علاجية مناسبة.. ومع ذلك، لم نستطع أن نستفيد بحقٍّ من الآثار النافعة التي خلَّفها وراءه.. وقد أسأنا فهم عبارة: “حتى وإن لم يستفد عقلك استفاد قلبك” التي قالها لحكمة معينة، وقد طغت هذه العبارة على عقولنا فترة طويلةً، وعشنا أسرى لها.. لذلك لم نتمكن من الاستفادة بشكل صحيح من هذا المنهل العذب المورد، ولم نستطع الخوض نحو أعماقه، وبناءً على ذلك لم نتمكن من تطوير أدوية مناسبة لأمراض عصرنا.
ثمة حاجة إلى ثورة جديدة في الشعور والفكر.. يجب علينا أن نطوّر منهجًا وأسلوبًا جديدًا في التفكير، وطريقة جديدة للقراءة، ويجب علينا إعادة النظر في كل ما اعتقدنا أننا نعرفه من قضايا حتى الآن، فلا بدّ من طرح تفسيرات وتأويلات وآفاق جديدة وفقًا لعصرنا الحالي من خلال التخلّص من الشروح والتذييلات، وعدم إهدار الوقت في القصّ واللصق؛ فهذا هو ما سيجلب لنا نَفَسًا وروحًا جديدين.
ولسوء الحظ، إننا لسنا على علم بخلفية حتى المسائل التي سمعناها كثيرًا وظننا أننا نعرفها إلى اليوم، ومن ذلك مثلًا أن معظمنا يعرف ما ذكره الشيخ الجليل سعيد النورسي في الكلمة الأولى عن حقيقة البسملة، بل إننا حفظنا بعض الجمل الواردة فيها، ومع ذلك ثمّة شكٌّ في مدى فهمنا للحقائق المقصودة هناك، ومقدار ما يمكننا الخوض فيه من تفاصيل، ومدى قدرتنا على تقييمها سويًّا مع خلفيتها، فثمّة عديد من الحقائق الأغلى من الذهب تصير -للأسف- ضحايا للألفة والأنس والاعتياد.
أنا لا أقول هذا بالنسبة لأعمال بديع الزمان فقط؛ إذ يمكننا أن نقول الشيء نفسه بالنسبة لأعمال أئمة عظماء آخرين أمثال: الإمام الغزالي، والإمام الماتريدي، والعز بن عبد السلام، والإمام الرباني.. فثمّة حاجةٌ إلى تمزيق حجاب الغفلة الذي يستر كلّ هذا، وإعادةِ اكتشاف وقراءة إرثنا مرة أخرى؛ إذ يجب إعادة النظر في الاجتهادات الأصلية للسلف الصالح من جديد وتقديمها إلى الإنسانية في إطار فهم وفلسفة عالمنا المعاصر، بل يجب تناول القرآن معجز البيان كما لو أنه ينزل للتوّ، والاستفادة من السنة الصحيحة كما لو أنها تُسمَع للتوّ من النبي صلى الله عليه وسلم، واستنباط حقائق جديدة منهما حسب ظروف العصر واحتياجاته، فإذا أردنا أن نثبت مرة أخرى -بأسلوب جديد ومختلف يناسب عصرنا- أن القيم التي نمتلكها لم يعف عليها الزمن، ومدى احتياج إنسان اليوم إلى الأشياء التي يُعتقد بقِدَمها، فنحن بحاجة إلى بذل جهد جادٍّ وجهيدٍ.
يجب ألا نكتفي بتناول هذه القضايا على مستوى العامة فحسب، بل يجب أن نكون قادرين على إنتاج دراسات على المستوى الأكاديمي، ولهذا أيضًا يجب أن ننشئ أكاديميات، ونشكّل فرق بحثٍ لإجراء البحوث هناك، ونمكنها من التعمّق في مختلف المجالات، ويجب على تلك الكوادر أولًا مراجعة التراث الذي انتقل إلينا من السلف الصالح، ثم تقييم القضايا من الأفق الذي وصلت إليه الإنسانية اليوم.
ومن المعلوم، فقد كُتبت آلاف التفاسير بأحجام مختلفة سعيًا لفهم القرآن منذ وقت النبوة إلى يومنا هذا، ولم يقل أحد من المفسرين: “لقد كُتبت تفاسير كثيرة حول القرآن قبلي، فما الداعي إلى أن أكتب؟!”، وعلى الرغم من أن علماء -بدءًا من العصور الأولى للإسلام وصولًا إلى ما بعد ذلك من حقب- أمثال الطبري والرازي والقرطبي وأبي حيان ممن كان لديهم فهمٌ جادّ للقرآن، ونظرة شمولية، وعلم بالدين؛ قد كتبوا تفاسير بشكلٍ شاملٍ وعميق؛ إلا أن من جاؤوا من بعدهم لم يكتفوا بتلك التفاسير، بل أجروا دراسات جديدة وقدموا تفسيرات وتأويلات مختلفة بحسب زمانهم.
نعم، من الضروري واللازم صياغة منهج قراءة جديدة تنقذنا من الرتابة والاعتياد، فنحن -لسوء الحظ- نكرّر ما حفظناه وتلقّيناه، وننشغل بالمؤلفات على سبيل العادة، ونقوم بقراءات تهدف إلى الاستنباط من بين ثنايا السطور، ولا يمكننا الوصول إلى أي مكان بمثل هذه القراءات، علينا أن نطوّر منهجًا جديدًا للقراءة من شأنه أن يُحدث تجديدًا في حياتنا الفكرية، ذلك أننا إذا تمكنّا من الانبعاث عاطفيًّا وفكريًّا، فإن هذا سيغير علاقاتنا البشرية، ويؤثّر على نظرتنا إلى الوجود وينعكس على حياتنا التعبّدية، وسوف نفهم معنى الوقوف في حضرة الله سبحانه وتعالى، والركوع والسجود بين يديه، فإن لم نستطع المسير نحو مثل هذا التجديد وتجاهلنا روحه، فإننا نقتل أعمالنا الخالدة بأيدينا نحن ونسفّه بأنفسنا قيمَنا الخاصة.
نفتح المدارس والنوادي الثقافية ومراكز الحوار هنا وهناك، وننخرط في أنشطة تربوية وثقافية، والله سبحانه وتعالى يوفّق لهذه الأعمال من يبذلون جهدهم لها بسبب إخلاصهم، فلا بدّ من مقابلة هؤلاء بالتقدير.. ومع ذلك يجب أن ندرك أن القضية ليست عبارة عن هذا فحسب، فثمّة حاجة ماسّة إلى فهم وشرح ما يقوله القرآن والسنة.. لا بُدَّ من إعادة تفسير الرسالة التي يوجّهها الإسلام للبشرية وشرحها بحسب ظروف العصر، وإعادة تناول الموروثات الثقافية وتقييمها وفقًا لفلسفة العصر، ينبغي لنا أن نعترف منذ البداية أن هذا الأمر ليس سهلًا، فهذا مرهونٌ بجهدٍ أصيل وثابت الخطى.
إن تأليف أعمالٍ أصيلة تناسب احتياجات العصر في كلّ هذه الأمور أمرٌ مهمٌّ للغاية، لكن الكتابة تتطلّب معرفة وموروثًا؛ وهذا أيضًا يتطلّب قراءات ومذاكرات ودراسات جادّة؛ فالمسألة ليست مجرّد مسألة تدوين المعلومات من المصادر المتاحة على جذاذات الورق واستخدامها، فالاكتفاء بتقديم المعلومات المقتبسة من مصادر مختلفة في قوالب جديدة ليس إلا استسهالًا وهروبًا إلى ما هو يسير، إن المهم هو القدرة على إنتاج أعمال عالية الجودة تعتمد على الإبداع والتحليلات الجديدة، وفتح الآفاق وتقديم الحلول للمشكلات القائمة، وهذا أيضًا يستلزم عقولًا فذّة، ورسائل النور دليل مهمّ بالنسبة لنا في هذا الصدد، سواء من حيث المحتوى أو المنهج المتبع فيها.
لذلك يجب أن نطور قدراتنا على التأمل والتفكر والتدبر من خلال النقاش المتبادل وعقد المقارنات حول القضايا العلمية في إطار مجموعات ولجان مختلفة، وينبغي لنا أن نكون قادرين على التعمق في المجالين العلمي والفكري، وبعد أن يتسنى عمل ذلك، يمكن صياغة تفاسير وكتب فقهية وأعمال جديدة في سائر العلوم على خطى أهل السنة والجماعة، ويمكن إجراء دراسات في مجالات أخرى؛ فلدينا تراث غنيّ جدًّا، وقد نشأ في ماضينا العديد من الأفذاذ العظام، وكتبت على أيديهم أعمال خالدة، فيجب بداية الحصول على هذا التراث، وأن نقف بأقدامنا على أرضية صلبة ثابتة، ونسير هكذا نحو المستقبل، وإذا أردنا أن تتوافق الانفتاحات العلمية والفكرية مع روح القرآن والسنة، فينبغي ألَّا تزلّ أقدامنا عن هذه الأرضية الصلبة.

YENİ BİR OKUMA USULÜ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Maalesef toplum olarak ilim ve fikir hayatında çok geri kalmışız. Bu yüzden sürekli geçmişteki başarıları anlatma ve onlarla teselli olma ihtiyacı hissediyoruz. Bugünün dünyasında kendisiyle gurur duyacağımız ve kendimizi ifade edeceğimiz güzellikler olmadığı için, sık sık geçmişin hülyalı dünyasına müracaat ediyor, seleflerimizin bilim ve kültür dünyasına yaptığı katkıları anlatıyoruz. Anlatmalıyız da! Bunları görmezden gelmek doğru olmaz. Fakat Yahya Kemal’in enfes tabiriyle “kökü mazide olan bir âti” olduğumuzu unutmamalıyız. “Geçmişte bunlar olduğuna göre gelecekte neden olmasın!” mülahazasıyla hareket etmeliyiz. Geçmişin parlak günleriyle kendimizi avutmamalı, bugünü çok iyi değerlendirmek suretiyle geleceğin insanı olmaya çalışmalıyız.

İnkar eden, kendi kökünü, çekirdeğini ve ağacını inkâr etmiş olur. Önemli olan, bugünü çok iyi suretiyle geçmişin semeresini geleceğin nüvesi haline getirebilmektir. Yani dünü, bugünü ve yarını beraber duyma ve birlikte değerlendirmedir. Eğer sürekli geçmişin mefahiriyle iftihar ettiğimiz halde bugünü değerlendiremez ve adım adım geleceğimizi inşa edemezsek kendi elimizle etrafımızda duvarlar örmüş ve kendimizi oraya hapsetmiş oluruz. Sonrasında da bugünün Müslümanlarının çokça yaptığı gibi hamaset destanları keser durur da gelecek adına söyleyecek bir çift sözümüz olmaz.

Günümüzde çözüm bekleyen yığınla problem var. Zihinlerde din ve diyanet adına sürekli şüphe ve tereddüt hâsıl ediliyor. Bunlar da dinî alt yapısı ve donanımı yeterli olmayan, kendi kaynaklarından yeterli ölçüde beslenemeyen genç nesillerin zihinlerini bulandırıyor. Ortaya atılan soru ve şüphelere cevap verme konumunda bulunan insanların bile zihinleri çok karışık. Güzel çalışmalar varsa da yeterli değil. Oluşan yaralar, yapılan tahribat gerçekten çok büyük. Çok sayıda insan inandığı değerler noktasında ciddi sarsıntı içerisinde. Toplumun idrak seviyesi çok düşük olduğu için tahrip de çok kolay oluyor.

Bediüzzaman Hazretleri yaşanan problemleri çok önceden sezen ve bunlara uygun reçeteler sunan çok büyük bir dimağ. Ne var ki biz, onun geride bıraktığı âsâr-ı bergüzîdesini hakkıyla değerlendiremedik. Bir hikmete binaen söylediği, “Aklınız almasa bile kalbiniz istifade eder.” sözünü yanlış anladık. Bu söz nice zaman beynimize kement vurdu ve biz de onun mahkûmu olarak yaşadık. Dolayısıyla bu menhelü’l-azbi’l-mevruddan (tatlı su kaynağından) hakkıyla istifade edemedik. Onun derinliklerine açılamadık. Ondan yola çıkarak içinde yaşadığımız çağın hastalıklarına uygun tedaviler geliştiremedik.

Duygu ve düşüncede yeni bir inkılaba ihtiyaç var. Yeni bir düşünce tarzı, yeni bir üslûp, yeni bir okuma şekli geliştirmeli, bugüne kadar bildiğimizi zannettiğimiz meseleleri yeniden bir kere daha ele almalıyız. Haşiye ve şerhçilikten kurtularak, kopyala-yapıştırlarla zaman kaybetmeyerek, günümüze göre yeni teviller, yorumlar, açılımlar ortaya konulması gerekiyor. Bize yeni bir can ve ruh getirecek olan şey işte budur.

Bugüne kadar çokça duyduğumuz ve bildiğimizi zannettiğimiz meselelerin bile maalesef arka planına vâkıf değiliz. Söz gelimi Hz. Pir’in Birinci Söz’de Besmele’nin hakikatine dair ifade ettiği sözlerini çoğumuz biliriz. Hatta orada yer alan bazı cümleleri ezberlemişizdir. Fakat orada anlatılmak istenilen hakikatleri ne kadar anladığımız, detaylarına ne kadar inebildiğimiz, arka planıyla ne kadar değerlendirebildiğimiz şüphe götürür. Nice altın kıymetindeki hakikatler maalesef ülfet ve ünsiyetin kurbanı oluyor.

Bunu sadece Bediüzzaman’ın eserleri için söylemiyorum. İmam Gazzâlî, İmam Maturidî, İzz b. Abdisselâm, İmam Rabbanî gibi daha başka büyüklerin eserleri için de aynı şeyi ifade edebiliriz. Bütün bunların üzerini örten gaflet perdesinin yırtılmasına ve eldeki mirasın bir kere daha keşfedilmesine ihtiyaç var. Selef-i salihinin safiyane içtihatlarının bir kere daha gözden geçirilmesi, bunların günümüz dünyasının anlayışı içinde yeniden insanlığa sunulması gerekiyor. Hatta bunlardan daha önce Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sanki yeni nazil oluyor gibi, Sünnet-i Sahiha’nın sanki Efendimiz’den (sallâllahu aleyhi vesellem) yeni işitiliyor gibi bir kere daha değerlendirmeye alınması ve devrin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre onlardan yepyeni hakikatlerin çıkarılması gerekiyor. Eğer sahip olduğumuz değerlerin eskimediğini, eskimiş zannedilen şeylere bugünün insanının ne kadar muhtaç olduğunu günümüze uygun farklı ve yeni bir üslupla bir kere daha ortaya koymak istiyorsak, ciddi bir cehd ü gayret sarf etmemiz gerekiyor.

Bu meseleleri sadece halk seviyesinde ele almakla iktifa etmemeli, akademik seviyede çalışmalar ortaya koyabilmeliyiz. Bunun için de akademiler ihdas etmeli, buralarda araştırma yapacak çalışma grupları oluşturmalı ve bunların farklı alanlarda derinleşmelerini sağlamalıyız. Bu kadrolar öncelikle selef-i salihinden bize intikal eden mirası gözden geçirmeli, arkasından da günümüzde insanlığın ulaştığı ufuktan meseleleri değerlendirmeliler.

Bilindiği üzere devr-i risaletten günümüze kadar Kur’ân’ı anlama adına farklı hacimlerde binlerce tefsir yazılmış. Müfessirlerin hiç biri “Nasıl olsa benden önce Kur’ân üzerine şu kadar tefsir yazılmış, benim yazmama ne gerek var?” dememiş. İslâm’ın ilk asırlarından başlayarak sonraki dönemlere doğru Taberî, Razî, Kurtubî, Ebû Hayyan gibi Kur’ân’a ciddi vukufu olan, bütüncül bakış sahibi ve dini bilen âlimler oldukça kapsayıcı ve derin tefsirler yazmış olsalar da, onlardan sonra gelenler bunlarla iktifa etmemiş ve kendi dönemlerine göre yeni yeni çalışmalar yapmış, farklı tevil ve yorumlar ortaya koymuşlardır.

Evet, günümüzde bizi ülfet ve ünsiyetten kurtaracak yeni bir okuma usulü ihdas etmek şart ve elzem. Maalesef ezberlerimizi tekrar ediyoruz. Eserlerle âdet kabilinden meşgul oluyoruz. Aradan çıkarmaya matuf okumalar yapıyoruz. Bunlarla bir yere varılamaz. Düşünce hayatımızda bir yenilenme meydana getirecek yeni bir okuma tarzı geliştirmek zorundayız. Eğer duygu ve düşüncede dirilebilirsek, bu bizim insanî ilişkilerimizi değiştirecek, varlığa bakışımızı etkileyecek ve ibadet hayatımıza aksedecektir. Allah huzurunda el pençe dîvan durmanın, bel kırmanın, secde etmenin ne manaya geldiğini anlayacağız. Eğer böyle bir yenilenmeye gidemez ve tecdit ruhunu görmezden gelirseniz, ölmez eserlerinizi kendi ellerinizle öldürmüş, kendi değerlerinizi bizatihi kendiniz değersizleştirmiş olursunuz.

Şurada burada okullar, kültür lokalleri, diyalog merkezleri açıyor, eğitim ve kültür faaliyetlerinde bulunuyoruz. Cenab-ı Hak da samimiyetlerinden dolayı bu işlere omuz verenleri muvaffak kılıyor. Bunları takdirle karşılamak lazım. Ne var ki, meselenin bundan ibaret olmadığının da bilincinde olmalıyız. Günümüzde Kur’ân ve Sünnet’in ne dediğinin anlaşılmasına ve anlatılmasına ihtiyaç var. İslâm’ın insanlığa sunduğu mesajın bugünün şartlarına göre bir kere daha yorumlanıp açıklanması, günümüz dünyasının bakış açısına göre geleneğin/mirasın yeniden ele alınıp değerlendirilmesi gerekiyor. Bunun kolay olmadığını baştan kabul etmeliyiz. Bu, köklü bir gayrete bağlıdır.

Bütün bu konularda çağın ihtiyaçlarına uygun özgün eserlerin telif edilmesi çok önemlidir. Fakat yazma, birikim ister. Bu da çok ciddi okumalara, müzakerelere, araştırmalara vabestedir. Mesele sadece mevcut kaynaklardan alınan bilgilerin fişlenip işlenmesi meselesi değildir. Farklı kaynaklardan alınan bilgileri yeni terkiplerle sunmakla iktifa, kolaya kaçmadır. Önemli olan, yeni sentez ve analizlere dayanan, ufuk açan ve mevcut problemlere çözümler sunabilen kaliteli eserler verebilmektir. Bu da cins dimağlar ister. Risale-i Nurlar hem muhteva hem de takip edilen usul açısından bu konuda bizim için önemli bir rehberdir.

Dolayısıyla farklı grup ve heyetler halinde ilmî meseleleri karşılıklı müzakere ederek, karşılaştırmalar yaparak tefekkür, tedebbür ve tezekkür kabiliyetlerimizi geliştirmeli, ilmî ve fikrî alanda derinleşebilmeliyiz. Bu yapılabildikten sonra Ehl-i sünnet ve’l-cemaat çizgisinde yeni tefsirler, fıkıh kitapları ve sair ilim dallarında yeni eserler ortaya konabilir, daha başka alanlara dair çalışmalar yapılabilir. Çok zengin bir geleneğe sahibiz. Tarihimizde devasa kametler yetişmiş ve onlar tarafından ölümsüz eserler kaleme alınmış. Öncelikle bu birikimi elde etmeli, ayağımızı sağlam bir zemine basmalı ve geleceğe öyle yürümeliyiz. İlmî ve fikrî açılımların Kur’ân ve Sünnet’in ruhuna uygun olmasını istiyorsak ayağımızı bu sağlam zeminden ayırmamalıyız.

***

Not: Bu yazı, 1 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

التوجّه إلى القرآن الكريم وسبل الاستفادة منه

Herkul | | العربية

سؤال: كيف نقيم علاقةً سليمة مع القرآن الكريم؟ وكيف نستفيد منه بشكلٍ صحيحٍ؟

الجواب: أوّل ما ينبغي فعله في هذا الصدد هو النظر إلى ماهيّة العلاقة التي كان يقيمها جيلُ الصحابة رضي الله عنهم وهم أول المخاطبين بالرسالة الإلهية مع القرآن الكريم، فإلى جانب الأهمية البالغة التي أبداها هؤلاء الصحابة رضوان الله عليهم لتلاوة كتاب الله فقد كانوا يعملون على فهم مضمونه ومعناه، وتطبيق ما يفهمونه في حياتهم المعيشيّة، كما سعَوا سعيًا حثيثًا للكشف عن مراد الله تعالى بواسطة الوحي الإلهي، وفي الوقت ذاته بذلوا جهدًا خارقًا لجعل القرآن مصدرًا ثقافيًّا وحضاريًّا تستفيد منه البشريّة بأسرها، وبفضل هذا الارتباط الوثيق بالقرآن الكريم قدّموا أنسب تمثيلٍ وأقربه لمراد الحقّ تبارك وتعالى.

الكشف عن المراد الإلهي

يجب أن يكون الهدف الأساس للمؤمن والغاية المثلى له هو البحث والتفتيش والتحرّي عن المراد الإلهي والعيش وفقًا له، والسبيل إلى ذلك هو القرآن الكريم، لقد علَّمَنا ربُّنا سبحانه وتعالى بواسطة الوحي الإلهي الكيفيةَ التي يجب أن نكون عليها أفرادًا ومجتمعات، وبيَّن لنا في كتابه الجليل خصائصَ أهل القرآن وخاصّته، وهي خصائص لا سبيل إلى اكتسابها إلا بالفهم الصحيح للقرآن الكريم، والتحرّك وفقًا لرضا الله تعالى ومرضاته في المشاعر والأفكار، وحبِّ العلم والبحث، والحياة الاجتماعية والاقتصادية، ولذلك فإن الوظيفة التي تقع على المؤمن هي إمعان النظر في الرسالة التي يريد الله تعالى أن يقدّمها لنا من خلال آياته، وإعمال الفكر فيها، فنظرًا لأن الصحابة رضوان الله عليهم أحسنوا فهم القرآن وتمثيله صاروا قدوةً لجميع الناس حتى يوم القيامة.

لكن الشكليّات التي جاءت واستقرَّت في حياة المسلمين مع مرور الوقت قد أثَّرت في علاقتهم بالقرآن الكريم، فقد صار القرآنُ معجزُ البيانِ الذي من شأنه أن يكون روحًا للحياة كتابًا يُكتفى منه بتلاوة ألفاظه، ويُحترم احترامًا صوريًّا، ويُرجى منه البركة، ويُقرأ على الموتى، ويُتفاءل به ليس إلا.. ولا أقول أن هذا بحدِّ ذاته خطأ، لكن القرآن هو كتابٌ مقدَّسٌ حريٌّ بأسمى تقدير وتعظيم، وكما بين سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم فإن مَن يقرأ منه حرفًا له عشر حسنات، والمسلم يؤمن ببركة القرآن وفيوضاته، ففي نظره أنه لو كان للجبال أن تُسيَّر لكان بالقرآن، ولو كان للأرض أن تُقطّع لكان بالقرآن، وهذا مظهرٌ من مظاهر احترام المسلم للقرآن، يقول الله تعالى: ﴿وَلَوْ أَنَّ قُرْآنًا سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ أَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الأَرْضُ أَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتَى﴾ (سورة الرَّعْدِ: 13/31).

ومع هذا فلو كان احترام ألفاظ القرآن يمنع الإنسان من فهمه وسبر أغواره فهذه مشكلة، فيجب على المسلم -إلى جانب تلاوة القرآن واحترامه- أن يحرص دومًا على فهمه وتطبيقه ومعايشته، إن المراد الإلهي من نزول القرآن هو قراءته والتدقيق فيه مرارًا وتكرارًا بقصد الفهم. أجل، إن القرآن هو رسالة الله إلينا، فمتى حسُن فهمُ هذه الرسالة استطاع المؤمن أن يؤدّي عبادته لربّه بشكل صحيح وأن يقرأ حقيقة الإنسان وكتاب الكون قراءة سليمة؛ لأن القرآن هو الترجمة الأزليّة لكتاب الكون، والقول الشارح والبرهان الساطع له، وهو لسانٌ بليغٌ يفسِّر حقائق الكون ويشرح كتاب الكون الكبير؛ ولذلك فإن ما يقع على عاتقنا هو أن نأخذ بياناته أساسًا لنا، ونحاول قراءة الكون بهذا المنظور.

قد نضع المصحف في حلّةٍ مخمليّة، أو نعلّقه في أرقى مكانٍ بغرفة النوم؛ التماسًا للكرامة والبركة منه، أنا لا أمانع هذا كله؛ لأن هذا تعبيرٌ عن توقيرنا لكتاب الله عز وجل، ولكن يجب ألا يتوقّف الأمر عند هذا الحد، أي علينا ألّا نختزل احترامَنا لكتاب ربنا سبحانه وتعالى في مادّته وشكله وألفاظه، فهذا احترامٌ قاصرٌ.. المهمُّ هو الاستفادة من اللآلئ التي يمدّنا بها، والانفتاح على حقائقه، بل إن الاحترام الشكلي للقرآن لا يعبّر عن قيمة حقيقية إلا بالانفتاح على القيم الكامنة فيه والارتباط بها، أما هذا الاحترام الشكلي إذا تم فصله عن معنى ومحتوى القرآن فلا يعني الكثير، أنا لا أقول: إنه لا يعني شيئًا، إنما أقول: لا يعني الكثير.

إن السلف الصالح قد قرؤوا القرآن بغيةَ فهمه، ووقفوا على مراميه ومقاصده، وساروا على هديه، وهذا هو السبيل الحقيقي لتوقير القرآن واحترامه، ولكن عندما أصبح الناس مبتذَلين جاهلين سطحيّين وابتعدوا عن دراسة الأوامر التكوينية بدؤوا في الانفصال عن القرآن، وظلّ الاحترام للقرآن مجرّد ثقافة، وتمّ التعامل مع جانبه الشكلي فقط، مع إهمالٍ وضياعٍ للمضمون.. لقد بات المسلمون اليوم لا يعرفون مرادَ الله تعالى منا، ولا يحاولون فهم المقاصد الإلهية، ولا يُعمِلون فكرهم فيما نزل القرآن من أجله، وهو المستوى الذي ينبغي للمسلمين أن يصلوا إليه، فعلى كلِّ فردٍ منّا أن يدلفَ إليه من خلال الآفاق التي أتاحتها لنا مجالات تخصّصنا على وجه الخصوص، وأن يعمل على قراءته وفهمه من جديد.

التوجُّه إلى القرآن من صميم القلب

أجل، القرآن رسالةٌ نورانيةٌ من الله لنا، فلا بدّ من إدراكه على هذا النحو، والتوجّه إليه على هذا الشكل، إن القرآن هو مصدر نورٍ ورحمةٍ وهدايةٍ للجميع، ولكنّ كلَّ إنسانٍ يستفيد منه على قدر توجّهه، فكلّما زاد الاهتمام بالقرآن والتركيز فيه والتوجّه إليه بإخلاص زادت الاستفادة منه، ففي كلّ قراءةٍ للقرآن يخبرنا بشيءٍ جديد، ويُجري على قلوبنا ألطافًا جديدة، أما تلفُّظ بعض كلمات القرآن رجاء ثوابها فلا يُقال عنها قراءة القرآن بحقّ أو كما ينبغي.

ولنتذكّرْ جيّدًا عند قراءة القرآن أننا نقرأ كلام الله تعالى، ولذلك لا بدّ من قراءته على أساس أنه لا رطب ولا يابس إلا في كتاب مبين، وأن نقرأه بتركيزٍ تام، فإن فعلنا ذلك كشف لنا القرآنُ عن خزائنه، وأبان لنا عن حقائقه المهمة، فإن لم يتحقّق هذا التوجّه القلبي فقد يُمتَحنُ الإنسان حتى عند قراءة القرآن، فيدخل في دائرة النفاق اعتمادًا على كلامه النفسي وتأويلاته الشخصية، وينقاد إلى الكفر دون وعي.

لا يوجد قصورٌ أو نقصٌ في كلام الله الأبدي النابع عن علمه الأزلي، فإن بدا للإنسان وجود نوعٍ من القصور فهذا يعود إلى ضحالة فكرِهِ وقصور توجُّهه إلى القرآن، إنكم مثل زهور عباد الشمس كلما توجهتم إلى القرآن استفدتم من فيوضاته وشعاعاته وألوانه، فإن أعرضتم عنه ونأيتم بجانبكم انغلق أمامكم وحُرِمتم من كل هذا.

وثمة شيءٌ كثيرًا ما أكّدْنا عليه، وهو أنّ مَن يفهمُ القرآن ليس المتحدّث باللغة العربية، بل القريب من ربه، فكثيرٌ من العلماء قرؤوه حتى اليوم، لكنهم لم يستطيعوا الاستفادة منه بسبب الانحراف في وجهات نظرهم، فغاصوا في بحرٍ لجّيٍّ، ثم خرجوا منه دون أن يستطيعوا حتى ملْءَ دِلائهم، بينما القرآن عند الكثير من الأمّيين تُمثّل القطرةُ منه بحرًا زاخرًا، إن المستشرقين يقرؤون القرآن أكثر من بعض المسلمين، ولكن لأنهم أقبلوا عليه ناقدين، واعتبروه -حاشا وكلّا- من كلام البشر لم يتمكّنوا من فهمه؛ لأن القرآن -لو جاز التعبير- غيورٌ، لا يُلقي بجواهره بسخاءٍ لمن لم ينفتِحْ عليه بسخاء، إن القرآن ينتظر من يحترمه ويتوجّه إليه ويُقبل عليه بصدرٍ رحب، ومن يقدر على ذلك يجد في القطرة منه بحرًا زاخرًا.

عالمية القرآن الكريم

لقد أحسن السلفُ الصالحُ الاستفادةَ من القرآن الكريم، فأخذوا منه كلَّ ما يعنيهم في حياتهم الفرديّة والأسريّة والاجتماعية والدنيوية والأخروية، فلو عمل الإنسان بالأحكام التي استقاها من القرآن الكريم حتى اليوم وأخلص في عمله لَنالَ رضا الله وفاز بالجنة إن شاء الله، ولكن لا يعني ذلك استحالة استنباط أحكام جديدة من القرآن، بالعكس هناك العديد من الآيات المباركات تسوقنا إلى التفكّر والتأمّل والتدبّر والتذكّر، وتوصينا بعمق التفكّر في كتاب الله عز وجل، والتوغّل في أعماقه، وأخذِ العبرة منه، والعمل على اكتشاف روحه مرة أخرى.

فضلًا عن ذلك إننا كثيرًا ما نواجه في حياتنا مشكلات وحوادث جديدة كلَّ يوم، فمن ينظر إلى القرآن من نافذة الحقبة الزمنية التي يعيشها والتجارب التي يخوضها يجد في القرآن الإجابات التي يبحث عنها؛ فقد لفتَ القرآنُ الكريم أنظارَنا إلى سبل الحلِّ لكل الحوادث الكلية والجزئية التي ستجري حتى يوم القيامة، إن لم يكن بالتصريح فبالتلميح، وإن لم يكن بالعبارة فبالإشارة، لأنه صادر عن علم الله الأزلي، ويمكنكم إدراك ذلك عند توجّهكم إليه بقلبٍ خالص، ولهذا فما زال نصيبُكم منه محفوظًا بغض النظر عما نهله السابقون، فلو أنكم توجّهتم إليه باهتمامٍ بالغٍ فستنالون أنتم أيضًا نصيبكم منه، أما إن تعاملتم معه بتكبرٍ واستغناء فسيغلق ستائره دونكم.

فلو أحسن الإنسان قراءته للقرآن فله بكل حرف عشر حسنات، فإن داوم على قراءته بتفكُّرٍ وتدبُّرٍ فعسى أن يصل هذا الثواب إلى عشرة آلاف حسنة.. ولذلك فمِنْ دنوّ الهمة الاكتفاء بقراءة القرآن لفظًا وشكلًا مع وجود مثل هذا الطريق المحفوف بالثواب والبركة، لذا فعلى الإنسان أن يقرنَ القراءة بالتدبُّر، وأن يسعى إلى الإحساس بكلّ كلمةٍ يتلوها، فإذا كان لا يعرف العربية فعليه أن يستعين بتفسيرٍ يفسّر له معاني القرآن الكريم، وأعتقد أن الإنسان لو فهم إجمالًا المعاني التي تعبّر عنها الآيات التي يتلوها فسيشعر بحلاوةٍ لا سبيل إلى تصوّرها، لأنه لا يمكنكم أن تتصوّروا ما يمنحكم الله تعالى إياه من أفضالٍ وألطاف عظيمةٍ إن أعلنتم إجلالكم وتعظيمَكم لكتاب ربكم واحترامَكم له وتوجّهَكم إليه وإقبالَكم عليه بأعينكم وقلوبكم.

جيل القرآن

إذا أردنا أن تكون علاقاتنا مع الله والكون كما ينبغي؛ فيجب أن نتطلّع لأن نكون من جِيلِ القرآن الحقيقي، ومن أهم ما يميز هذا الجيل هو أنه يقف بين يدي الله بالشكل الذي يريده الله عز وجل، ويسعى إلى إقامة مراد الله على الأرض؛ بتعبير آخر: يقوم بتمثيل حقائق القرآن وتبليغها، فهؤلاء هم الذين جعلوا القرآن روحًا لحياتهم، أيما نظرتَ إليهم وجدتَ حقائق القرآن تنساب من بين جنباتهم، ورأيتَ آثار القرآن في أعمالهم وسلوكياتهم وأقوالهم وتقريراتهم وعباداتهم… إلخ، إذا رأيتهم ذكرتَ الله. أجل، إنهم يذكِّرونك بالله تبارك وتعالى لا بالدنيا وسلطنتها، ولا باللهو والعبث.

إننا نعاني من جفاف شديد في فهم القرآن ومعايشته، فلقد اغتربنا وابتعدنا عن القرآن، مما أدى إلى اغترابنا عن قيمنا الذاتية وثقافتنا، ومن ثَمّ يجب أن نعمل على تبليغ الأرواح هذا البيان الإلهي مرة أخرى، وهذا يتطلّب منا استغلال كلِّ الوسائل والإمكانات المتاحة أمامنا، فمثلًا شهرُ رمضان فرصةٌ جميلة ينبغي ألا نكتفي منها بختم القرآن شكليًّا فقط دون التعرّف على مقاصده ومراميه، ويمكن الاستعانة بأحد التفاسير لفهم معاني الآيات، وبذلك نضمن أن يفهم المسلمون معنى ومضمون آيات هذا الكتاب الجليل الذي أرسله الله إلينا، فإن تكرّر هذا الأمر كلّ عام فأعتقد أن ثقافة قرآنية ستتشكل لدى عوام الناس أيضًا، وسيعرفون مكانهم من كتاب ربهم، ويشعرون بعمق أكبر في وجدانهم.

الخلاصة، يجب أن نثير في الناس حسَّ العشق والشوق إلى القرآن؛ وذلك بأن نُعلّم قراءة القرآن لمن لا يعرفون، ونوضح معاني القرآن لمن يقرؤونه، ونتذاكر القرآن بعمق أكبر مع المتقدمين في المستوى، بل لا نكتفي بالحديث عن القرآن لروّاد المسجد فقط، بل لا بدّ أن نفتّش عن سبل للوصول إلى من ابتعدوا أو أُبعِدوا عن المسجد بشكلٍ ما، يجب أن نعدّ البرامج التليفزيونية ونعقد الندوات لهذا الغرض، ونحمل كل هذا إلى قاعات المحاضرات في الجامعة، ونبذل وسعنا ليستفيد الجميع من نور القرآن الكريم، يجب أن نبادر إلى تعبئة جادة من أجل القضاء على البرودة واللامبالاة التي يشعر بها البعض تجاه القرآن الكريم، وإنقاذ القرآن من أن يكون ضحيةَ الأنماطِ وحبيسَ الشكليات.

KUR’AN’A TEVECCÜH VE ONDAN İSTİFADE YOLLARI

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Soru: Kur’an’la nasıl doğru bir ilişki kurabilir ve ondan hakkıyla nasıl istifade edebiliriz?

Cevap: Bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, Kur’ân’a ilk muhatap olan sahabe neslinin Kur’ân’la nasıl bir münasebet içinde olduğuna bakmaktır. Onlar, Kur’ân tilavetine çok önem vermenin yanı sıra, onun mazmun ve manasını anlamaya çalışıyor, anladıkları şeyleri hayatlarında tatbik ediyor, ilâhî vahiy vasıtasıyla murâd-ı ilâhîyi keşfetme adına ciddi bir gayret ortaya koyuyor ve aynı zamanda Kur’ân’ı bütün insanlığın istifade edebileceği bir medeniyet ve kültür kaynağı hâline getirme adına fevkalâde bir performans sergiliyorlardı. Sahabe efendilerimiz, Kur’ân’a olan bu bağlılıkları sayesinde Cenâb-ı Hakk’ın murâdına en uygun ve en yakın bir temsil ortaya koymuşlardı.

Murâd-ı İlahi’nin Keşfi

Bir mü’minin öncelikli gayesi ve en yüce ideali murâd-ı ilâhiyi araştırmak, keşfetmek ve buna uygun bir hayat yaşamak olmalıdır. Bunu elde etmenin yolu ise Kur’an’dan geçer. Allah, nasıl bir fert ve toplum istediğini bizlere vahiy yoluyla bildirmiş ve o Kur’ân cemaatinin özelliklerini Yüce Kitabında beyan etmiştir. Bir insanın duygu ve düşüncede, ilim ve araştırma aşkında, içtimaî ve iktisadi hayatında vs. Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna uygun hareket edebilmesi, Kur’ân’ı doğru anlamasıyla mümkün olacaktır. Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, Kur’ân’da yer alan âyât-ı beyyinâtıyla Allah’ın bize vermek istediği mesaja dikkat kesilmesi ve bu konuda i’mal-i fikirde bulunmasıdır.

Sahabe, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru temsil ettiğinden dolayı kıyamete kadar gelecek tüm insanlar için örnek bir topluluk hâline gelmişti. Ne var ki zamanla Müslümanların hayatına gelip yerleşen şekilcilik, onların Kur’ân’la münasebetlerini de etkiledi. Hayata hayat kılınması gereken Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, kendisine karşı sûrî bir saygı gösterilen, lafzı tilavet edilmekle iktifa edilen, kendisinden bereket umulan, ölülere okunan ve kendisiyle tefeülde bulunulan bir kitap hâline geldi. Bunların hiçbirisi yanlış değildi. Kur’ân gerçekten de kendisine karşı saygı duyulacak mukaddes en büyük kitaptır. Onu tilavet eden kimse, Efendimiz’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) beyânıyla her harf için on sevap kazanır. Bir Müslüman, Kur’ân’ın bereketine, feyzine inanır. Onun nazarında -Kur’ân’ın ifadesiyle (Bkz. Ra’d suresi, 13/31)- dağlar yerinden oynayacaksa Kur’an’la oynar, hallaç pamuğu gibi savrulacaksa Kur’an’la savrulur, yer paramparça olacaksa bu da Kur’an’la olur. Bu, onun Kur’ân’a karşı duyduğu saygının tezahürüdür.

Bununla birlikte Kur’ân’ın lafzına duyulan saygı, onu derinlemesine anlamanın önüne geçiyorsa, ortada bir problem var demektir. Bir Müslüman Kur’ân’ı tilavet etmenin, ona karşı fevkalâde bir saygı göstermenin yanında, onu anlamaya ve yaşamaya çalışmayı asla ihmal etmemelidir. Kur’ân’ın gönderilmesindeki ilahî maksat, onun, anlama cehdiyle tekrar ber tekrar okunması ve didik didik edilmesidir. Evet, Kur’ân, bize Allah’tan gelmiş bir mesajdır. Bu ilahî mesaj doğru anlaşılabildiği takdirde mü’min hem Rabbine karşı doğru bir kulluk tavrı ortaya koyar hem de insan hakikatini ve kâinat kitabını doğru okur. Çünkü Kur’ân, kâinat kitabının tercüme-i ezeliyesi, kavl-i şârihi, bürhân-ı vâzıhı ve aynı zamanda Kitab-ı kebir-i kâinatı, kâinatta olan hakikatleri bize anlatan beliğ bir lisandır. Bu sebeple bize düşen vazife, onun beyanını esas almak ve kâinatı bu perspektiften okumaya çalışmaktır.

Kur’ân-ı Kerim’i kadife kaplar içine koyabilir, yatak odalarımızın en mutenâ köşelerine asabilir ve bunda da keramet ve bereket umabiliriz. Ben bunları yadırgamam. Çünkü bu, Kur’ân’a saygının bir ifadesidir. Fakat iş burada kalmamalıdır. Kur’ân’a duyduğumuz saygıyı sadece onun maddesine, şekline ve lafızlarına indirgememeliyiz. Böyle bir hürmet eksiktir. Önemli olan, onun bizlere sunduğu cevherlerden istifade edebilmek, onun hakikatlerine açılabilmektir. Hatta Kur’ân’a duyulan şeklî saygının bir kıymet ifade etmesi de onda saklı bulunan değerlere açılabilmeye, onlarla irtibat kurmaya bağlıdır. Yoksa, bu şeklî saygı, Kur’ân’ın mana ve muhtevasından kopuksa çok fazla bir şey ifade etmez. Hiçbir şey ifade etmez demiyorum. Çok fazla bir şey ifade etmez.

Esasında bir dönem insanlar Kur’ân’ı anlayarak okudular, onun arka planına vâkıf oldular ve yürüdükleri yolu onun rehberliğinde yürüdüler. Kur’an’a gerçekten değer verme ve saygı duymanın yolu da budur. Fakat insanlar âvamlaştıkça, cahilleştikçe, sığlaştıkça, tekvînî emirleri okumaktan uzaklaştıkça Kur’an’dan da kopmaya başladılar. Kur’ân’a saygı sadece bir kültür olarak kaldı ve şeklî yanıyla ele alındı. Maalesef günümüzde Müslümanlar Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın bizden ne istediğini bilmiyorlar. Kur’ân’dan yola çıkarak ilâhî maksatları anlamaya çalışmıyor, Müslümanlık adına nasıl bir kıvam sergilememiz gerektiğine kafa yormuyorlar. Hâlbuki Kur’ân bunun için nazil olmuştur. Her birerlerimiz özellikle ihtisas alanlarımızın önümüze açtığı ufuklardan onun içine girerek yeniden okumaya ve anlamaya çalışmalıyız.

Gönülden Kur’ân’a Yönelme

Evet, Kur’ân bizlere Allah’tan gelen nurlu bir mesajdır. O hâlde onu öyle algılamak, ona öyle bir teveccühte bulunmak lazım. Kur’ân herkes için bir nur, rahmet ve hidayet kaynağıdır. Fakat unutmamak gerekir ki herkes ondan teveccühü nispetinde istifade eder. Siz Kur’ân’a ne kadar değer atfeder ne kadar ona kilitlenir ve ne kadar yürekten yönelirseniz, istifadeniz de o ölçüde fazla olur. Kur’ân, her okuyuşunuzda size yeni bir şeyler söyler, içinize yeni bir şeyler akıtır. Yoksa bir kısım kelimeleri telaffuz eder sevap kazanırsınız. Fakat buna hakkıyla Kur’ân okuma denemez.

Kur’ân’a bakarken, onun Allah kelamı olduğunu unutmamalı, her şeyi onda bulacağınız inancıyla bakmalı ve tam bir konsantrasyon içinde okumalısınız. Siz böyle yaparsanız Kur’ân da hazinelerini açar ve size önemli hakikatler ifade eder. Eğer böyle gönülden bir yönelme olmazsa, insan -Allah muhafaza- Kur’ân okurken bile imtihan olabilir; kelâm-ı nefsî ile, indî mülahazalarıyla çok defa nifak dairesi içine girer ve küfre yelken açar da farkına bile varmaz!

Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsinden gelen ilahî kelâmında kusur ve eksiklik olamaz. Şayet insana eksiklik gibi gözüken bir şey varsa, bu onun zihnî darlığı ve teveccüh eksikliğiyle alakalıdır. Günebakan çiçekleri gibi siz Kur’ân’a yöneldikçe onun füyûzâtından, şualarından ve renklerinden istifade edersiniz. Eğer ona sırtınızı dönecek olursanız, size karşı kapanır ve bütün bunlardan mahrum kalırsınız.

Her zaman söylediğimiz bir şey var: Kur’ân’ı iyi Arapça bilenler değil, Allah’a yakın olanlar anlar. Nitekim bugüne kadar nice ilim sahipleri onu okumuş ama önyargıları ve bakış zaviyelerindeki çarpıklık yüzünden istifade edememişlerdir. Koskoca bir deryaya dalmışlar fakat kovalarını dolduramadan oradan ayrılmışlardır. Fakat nice ümmî kimseler nazarında onun damlası bile deryaya dönüşmüştür. Oryantalistler birçok Müslümandan daha fazla Kur’ân okurlar. Fakat tenkit mülahazasıyla ona yaklaştıkları, Kur’ân’ı -hâşâ ve kellâ- bir beşer kelamı olarak gördükleri için onu anlayamamışlardır. Çünkü Kur’ân -tabir caizse- kıskançtır. Kendisine cömertçe açılmayanlara o da cevherlerini cömertçe dökmez. Kur’an, vicdan enginliğiyle kendisine teveccüh ve ihtiram edilmesini bekler. Bunu yapabilen insanlar onun damlasında deryayı görebilirler.

Kur’ân’ın Evrenselliği

Selef-i sâlihîn Kur’ân-ı Kerim’i çok güzel bir şekilde “sağmış” ve ferdî, ailevî, içtimaî, dünyevî ve uhrevî hayat adına ondan elde edilebilecek her şeyi elde etmişlerdir. Bir insan bugüne kadar Kur’ân’dan elde edilen hükümlerle amel etse ve amelinde de ihlaslı olsa -inşaallah- Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanır ve Cennet’e girer. Fakat bu, Kur’ân’dan yeni hükümler çıkarmanın mümkün olmadığı anlamına gelmez. Bilakis pek çok âyet-i kerime bizleri tefekkür, teemmül, tedebbür ve tezekküre sevk eder. Allah’ın âyetleri üzerinde derinlemesine düşünmemizi, onun enginliklerine açılmamızı, onlardan gerekli dersi almamızı, bir kere daha onun ruhunu keşfetmeye çalışmamızı salıklar.

Ayrıca hayatın akışı içerisinde hemen her gün yeni yeni hâdiselerle, problemlerle karşılaşıyoruz. Yaşadığı zaman diliminin ve tecrübe ettiği olayların penceresinden Kur’ân’a bakan insan, aradığı cevapları onda bulabilir. Çünkü Kur’ân ilm-i ezeliden geldiği için kıyamete kadar cereyan edecek cüz’î-küllî bütün hadiselerle ilgili çözüm yollarını göstermiştir. Samimi bir kalple ona yöneldiğiniz zaman, bunları görebilirsiniz. Bu sebeple, öncekiler ondan her ne sağmış olurlarsa olsunlar, sizin hisseniz hâlâ orada duruyor. Şayet kemâl-i ihtimâmla ona yönelirseniz siz de kendi hissenizi alabilirsiniz. Fakat kibirlenir ve müstağni bir tavır içinde olursanız, o da size panjurlarını kapatır.

Bir insan, Allah kelamını saygıyla okursa, her harfi için on sevap kazanır. Fakat onun üzerinde ciddi bir tefekkür ve tedebbürle durduğunda, belki de kazanacağı sevap on bine çıkar.  Böyle sevaplı ve bereketli bir yol varken, şeklî ve lafzî bir okumayla iktifa etmek dûn-himmetliktir. Kur’ân, aradan çıkarma mülahazasıyla okunmamalıdır. İnsan, her dediği kelimeyi duymaya çalışmalıdır. Eğer Arapça bilmiyorsa, açıklamalı bir meal veya tefsir okuyarak âyetlerin manalarını anlamaya çalışmalıdır. Zannediyorum insan okuduğu ayetlerin ifade ettiği manaları icmâlen de olsa anlasa, onları daha farklı bir halâvetle okuyacaktır. Kur’ân-ı Kerim’e karşı derince bir tazim ve saygı duyar, tam bir teveccühle ona yönelir, gözünüzü ve gönlünüzü ona verirseniz, Cenâb-ı Hakk’ın size ne engin lütuflarda bulunacağını kestiremezsiniz.

Kur’an Nesli

Allah’la ve varlıkla münasebetlerimizde olması gereken yerde olmak istiyorsak, hakiki Kur’ân nesli olmaya bakmalıyız. Hakiki Kur’ân neslinin özelliği ise Allah karşısında Allah’ın istediği şekilde bir duruş ortaya koyması ve yeryüzünde Cenâb-ı Hakk’ın murâdını ikame etmesidir. Farklı bir tabirle Kur’ân hakikatlerini temsil ve tebliğ etmesidir. Onlar Kur’ân’ı hayatlarına hayat kılan insanlardır. Nereden bakılırsa bakılsın, her yanlarından Kur’ân hakikatlerinin süzüldüğü görülür. Tavır ve davranışlarında, söz ve konuşmalarında, duruşlarında, ibadet hassasiyetlerinde vs. Kur’ân izleri vardır. Sizi Allah kelamına götürürler. Onları gördüğünüz zaman Allah’ı hatırlarsınız. Onlar dünyayı, yaşamayı, zevk ü sefayı, dünya hakimiyetini değil, Allah’ı hatırlatan kimselerdir.

Kur’ân’ı anlama ve yaşama konusunda çok ciddi bir kuraklık yaşadık. Kur’ân’a karşı yabancılaştık. Bu da kendi değerlerimize ve kültürümüze karşı yabancılaşmayı netice verdi. Bu açıdan yeniden bir kere daha bu ilâhî beyanı ruhlara duyurmaya çalışmalı, bunun için bütün vesileleri değerlendirmeliyiz. Mesela Ramazan ayı bunun için çok güzel bir fırsattır. Ramazan’da Kur’ân’ı sadece lafza bağlı hatimle, mukabeleyle yetinmemeli, imkânı varsa açıklamalı bir mealiyle birlikte mütalaa etmeliyiz. Böylece Müslümanların, kendilerine gönderilen Yüce Kitab’ın mana ve muhtevasını anlamasını sağlamalıyız. Böyle bir mukabele tarzı her sene tekrar edilecek olursa, zannediyorum avam halkta bile ciddi bir Kur’ân kültürü oluşur, onun neresinde ne olduğunu bilir ve böylece onu vicdanlarında daha derince duyarlar.

Kısacası, bilmeyenlere Kur’ân okumasını öğreterek, bilenlere âyetlerin mana ve muhtevasını izah ederek, daha ileri seviyedekilerle Kur’ân üzerine daha derince mütalaa ve müzakerelerde bulunarak insanlarda yeniden ona karşı bir aşk u şevk uyarmaya çalışmalıyız. Hatta Kur’ân’ı sadece camiye gelenlere anlatmakla yetinmemeli, bir şekilde camiden uzaklaşmış veya uzaklaştırılmış insanlara da ulaşmanın yollarını aramalıyız. Bu konuda televizyon programları yapmalı, konferanslar vermeli, onu üniversite amfilerine taşımalı ve bir şekilde herkesin Kur’ân nurundan istifade etmesine gayret etmeliyiz. Kur’ân’a karşı oluşan heyecansızlık ve durgunluğu gidermek, onu şekil ve formalitelere kurban olmaktan kurtarmak için ciddi bir seferberlik başlatmalıyız.

الفطرة المتحمّسة والحركة المتّزنة

Herkul | | العربية

هناك بعض الناس يتمتّعون بفطرةٍ متحمّسة، ويرى الأستاذ بديع الزمان نفسه واحدًا منهم، ويذكر أن راحة هؤلاء تكمن في السعي والجدال، إذ يتعامل أصحاب الطبائع المتقدة مع الحوادث بشكل أكثر اختلافًا عن غيرهم، ويشعرون بانفعالٍ كبيرٍ تجاه الأحداث، فلا تتشابه تحرّكاتُ وتصرّفات ومواقف وإيماءاتُ هؤلاء مع الآخرين في الغالب، وعلى سبيل المثال يحسّون بالأزمات والمصاعب والنوازل والبلايا التي يتعرّض لها المجتمع من صميم أرواحهم، ويتأثّرون بها وتخفق قلوبهم إزاءها؛ لأنهم حساسون ومنتبهون للغاية مقارنة بالآخرين.

ومع ذلك فهذه الطبيعة ليست فضيلةً بالمعنى المطلق؛ لأن هذه مسألة تتعلّق بالطبيعة البشرية، وليس من الصواب توقّعُ مثل هذه الحساسية من الجميع، فهناك أشخاص تكون صدورهم رحبة جدًّا، بينما لم يتطوّر عالمهم الشعوري بشكل كافٍ، بل إن هناك من لا يبالون حتى لو احترق العالم من حولهم، ولا يؤرّق نومَهم احتراقُ العالم الإسلامي بأسره، لا يبالون لدرجة أنك لو ألقيتَ بهم في البحر لما ابتلَّوا، ولكن في مقابل هؤلاء هناك أناس يمتصون حتى الرطوبة من الهواء، وإذا خرجوا في جفاف آب/أغسطس فسوف يعودون مبتلّين من فرط حماسهم، كلّ هذه أمور تتعلق بالفطرة والطبيعة البشرية إلى حدٍّ ما.

الحركة مع الحذر والتأني

من الممكن أن تُوفق الأرواح المتحمسة إلى أداء خدمات مفيدة للإنسانية إذا تمّ تدريبها وتهذيبها على أيدي مرشدين ماهرين؛ لأن لديهم حماسًا لا يفتر ولا يهدأ، فلا يحتاجون إلى دينامو أو قاطرة لتحريكهم؛ لأن الحماس المتأصل في طبيعتهم سيقودهم إلى الأهداف التي حلموا بها وجعلوها هدفًا ساميًا مثاليًّا لهم بالفعل، بينما من الصعب للغاية إثارة وتحريك أولئك الذين لا يحملون همًّا ولا كربًا، فهذا يتطلّب مجهودًا إضافيًّا، يقول الأستاذ بديع الزمان لهؤلاء الذين يقضون حياتهم كسالى خاملين: “يا أيتها القبور المتحركة برِجلين اثنتين، أيّتها الجنائز الشاخصة! ويا أيّها التعساء التاركون لروح الحياتين كلتيهما -وهو الإسلام- انصرفوا من أمام الجيل المقبل، لا تقِفُوا أمامَه حجر عثرة، فالقبور تنتظركم.. تنحّوا عن الطريق، ليأتي الجيل الجديد الذي سيرفع أعلام الحقائق الإسلامية عاليًا، ويهزّها خفّاقةً تتماوجُ على وجوه الكون”[1].

لقد كان الأستاذ النورسي يعيش دائمًا على أملِ بزوغِ نورِ جيلٍ غضٍّ جديد؛ جيلٍ يسمع القرآن وكأنه ينزل للتوّ من السماء، وينظر فيه كما نظر النبي صلى الله عليه وسلم والصحابة الكرام رضوان الله عليهم، ويتوجه إلى الله تعالى كلّيةً، ويتبنى القضايا التي يؤمن بها بروح التضحية والتفاني، أما الكلمات المذكورة أعلاه فقد وجّهها لهؤلاء الأشخاص الجامدين ومتبلّدي الحس والشعور والخاملين الذين لا يمكنكم تحريكهم حتى لو وصلتموهم بعشر قاطرات.

لذا فإنه من المهم جدًّا أن يتمتع الإنسان بطبيعة متهيّجة وثّابة ومشاعر متحمّسة، ولكن هذا أيضًا له مخاطره الخاصة؛ لأنه إذا لم يتمكّن هؤلاء الأشخاص من التحكّم في عواطفهم بعقولهم ومنطقهم، ولم يتمكّنوا من وضعها في إطار من ضوابط الشريعة، فإنهم يرتكبون الكثير من الأخطاء، فيتصرّفون على عجل ويفسدون الأمر؛ حيث يستسلمون لمشاعرهم ويخرجون عن دائرة الشرع، لذلك فالأساس هو أن يتمتع الإنسان بالحذر واليقظة إلى جانب المشاعر المتحمسة والطبيعة المتهيّجة كالإمام الغزالي والإمام الرباني والأستاذ بديع الزمان سعيد النورسي رحمهم الله تعالى..  علينا من ناحية أن نفتح صدورنا للجميع، ونجعل وجداننا رحبًا بقدر ما يستوعب ويحتضن الجميع بالحب، ومن ناحية أخرى علينا أن ندرك أن كلَّ شيءٍ مرهونٌ بوقت، وأن نخضع لحكم الزمن، ولا نتخلّى عن التصرّف برباطة جأش ولا عن التحرك بشكل ممنهج ومخطّط.

فمهما بلغ ارتباطُ الشخص بالمثل العليا التي ينطلق منها والقضية التي يركض في إثرها، فمن الممكن أن يتسبّب في مشاكل كبيرة للأمة إذا لم يتحرك بحذرٍ وتأنٍّ، فإذا لم يقف الهمُّ والمعاناة جنبًا إلى جنب مع البصيرة والفراسة؛ فقد يؤدي هذا إلى ارتكاب أخطاء جسيمة.. فمن الممكن أن يتحرك أصحاب الطبائع المتحمسة باندفاعٍ من أجل تصحيح الأخطاء التي يرونها في الحياة الاجتماعية أو السياسية أو الاقتصادية، دون أن يأخذوا في الاعتبار التدابير التي تسبق أو تلحق الخطوات التي يخطونها، فقد تصدر عنهم أفعال معادية للديمقراطية وبالتالي يتسبّبون في دمارٍ كبيرٍ باسم التعمير والإصلاح، وهناك العديد من الأمثلة على ذلك في التاريخ.

نعم، الكسل والخمول والركود والجمود لا يفيد الإنسان ولا المجتمع بأي شيء، إنها صفات يجب استئصالها وإلقاؤها في سلة المهملات، ويجب على المرء أن يسعى بقصارى جهده كي يتخلّص من مثل هذه الصفات السلبية، بينما الإخلاص والحماس والهم والمعاناة هي صفات تستحق الثناء.. ومع ذلك، فهذه الصفات وحدها لا تكفي لأن يخطو الإنسان الخطوات الصحيحة.. فبالإضافة إلى ذلك، يجب على الإنسان بالتأكيد أن يجعل الصبرَ النَّشِطَ الفعال مبدأً له، وأن يعرف كيف يستوعب الأحداث غير السارة عندما تقتضي الضرورة، وأن يجعل صدره رحبًا، وأن يتصرف ويتحرك بصورة مخطّطة وممنهجة، وألا يتسرّع في القيام بالأعمال التي تتطلّب وقتًا معيّنًا.

المسألة بإيجاز، هي أن يكون المؤمن متّزنًا ويتصرف دائمًا باعتدال.. وإلا فإن الأخطاء التي ستُرتكب في القضايا الكبيرة المتعلقة بمصير الإسلام والإنسانية ستكون بمثابة تعد وانتهاك لحقوق الله تعالى؛ وهو تعد وانتهاك لا يوجد ميزان يقابله في الآخرة.

أبطالُ الصبرِ ورحابةِ الصدر

إذا كنت مهتمًّا بأمور الناس، وتريد أن تزدهر الأخلاق والفضيلة في المجتمع، وتسير في إثر الحق والعدالة، وتجعل من الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر وظيفةً لك؛ فعليك أن تضع في الحسبان منذ البداية أن هذا كله ليس بالأمر الهين، وأنه يتطلّب وقتًا محدّدًا وصبرًا على الوقت.. فحتى رسول الله صلى الله عليه وسلم المؤيد بالوحي، وصاحب الفطنة العظمى، قد استغرق ثلاثًا وعشرين سنة ليأخذ بيد إنسان الجاهلية ويوصله إلى أوج الكمالات الإنسانية، كما أنه كان دليلًا لأمته في هذا الصدد، وأشار إلى أهمية التحرّك وفق الأوامر التكوينية.. ولو أنه خرقَ العادةَ ومارس المعجزات في حياته دومًا؛ فبمن كنّا سنقتدي إذًا؟ فقد أوضح لنا من خلال أفعاله وتصرفاته الطرقَ التي يمكن أن يصل بها الإنسان العادي إلى الإنسانية الحقَّة، ونوعَ العقبات والصعوبات التي يجب تحملها في هذا السبيل، وكيف سيتحقّق ذلك خطوة بخطوة.

فلو أن سيّد الأنبياء صلى الله عليه وسلم الذي شق القمر إلى شطرين بإشارة من إصبعه، ونبعَ الماءُ زخًّا زخًّا من بين أصابعه، وأطعم ثلاثمائة شخص بحفنة من الطعام من يده المباركة، سأل الله تعالى أن يجعل له -كما قال البوصيري في بردته- الجبال الشمّ كلها ذهبًا[2] لكانت.. لكنّ ذلك ليس من مهمة رسول الله صلى الله عليه وسلم، وإنما مهمته هي التبليغُ بِعُمْقِ التمثيل، فقد عاش صلى الله عليه وسلم ثلاثة وعشرين عامًا دونما أي إخفاق، وواجه مشاكل كبيرة وتغلّب عليها جميعًا بإذن الله تعالى وعنايته، وتحوّل بالمجتمع البدوي المتوحّش إلى مجتمع صانعٍ ومعلِّمٍ ومصدِّرٍ للحضارات.

إننا أيضًا نواجه العديد من المشكلات التي لا تزال تحافظ على وجودها إلى يومنا هذا، إنها في الحقيقة مشكلات معقدة للغاية ومستعصية على الحل.. إن أصحاب الطبائع المتهورة والمتسرّعة لا يستطيعون حلَّ هذه المشكلات؛ لأن كلّ محاولة يقومون بها في سبيل الحلِّ تتسبَّبُ في مشاكل جديدة، وحتى الـمَواطن التي يتوقع الناس فيها النصر، فإنهم يتسببون فيها بإخفاقات متوالية، إن المشكلات الحالية تحتاج إلى أناس يتمتعون بصدر رحب للغاية، ووجدان واسع، مع قدر من الحذر واليقظة؛ وذلك حتى لا يغلبهم الحماس، ولا يتصرّفون بطريقة غير متزنة، ولا يثيرون الآخرين ضدهم، ولا يوسّعون الهوة أمامهم، فيتسببوا في هزيمتهم وإخفاقاتهم، إنما يتغلبون على المشاكل بطريقة ممنهجة من خلال استغلال الفرص والإمكانات المتاحة بشكل جيد ومثمِر.

 

[1]  بديع الزمان سعيد النورسي: صيقل الإسلام، المناظرات، ص 379-380.

[2]  وَرَاوَدَتْهُ الجبال الشـمّ مـن ذَهَـبٍ * عَنْ نَفْـسهِ فأراها أيّمـا شَمَمِ

   وَأَكَّـدَتْ زُهْـدَهُ فـيهـا ضَرُورَتُهُ * إِنَّ الضَّرُورَةَ لا تَعْدُو على العِصَمِ

MÜTEHEYYİÇ FITRATLAR VE DENGELİ HAREKET

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bazı insanlar müteheyyiç (heyecanlı, coşkulu) olurlar. Hz. Üstad da kendini müteheyyiç fıtratlar içinde görür ve bu tür fıtratların rahatının sa’y ve cidalde olduğunu ifade eder. Müteheyyiç fıtratlar, olayları başkalarına nazaran çok daha farklı algılar ve meydana gelen hâdiseler karşısında derin heyecan duyarlar. Bu tiplerin tavır ve davranışları, hareket ve mimikleri çok defa başkalarına benzemez. Mesela onlar, toplumun maruz kaldığı sıkıntı ve meşakkatleri, belâ ve musibetleri derinden derine ruhlarında duyar ve âdeta bunlar karşısında hafakan geçirirler. Başkalarına nazaran hassasiyet ve duyarlılıkları çok yüksektir.

Böyle bir fıtrata sahip olmayı mutlak anlamda bir fazilet olarak görmemek gerekir. Zira bu, insan tabiatıyla ilgili bir meseledir. Herkesten bu ölçüde bir hassasiyet beklemek doğru olmayabilir. Bazı kimseler vardır ki sineleri, sadırları çok geniştir, his dünyaları yeterince inkişaf etmemiştir. Hatta öyleleri vardır ki cihan yansa umurlarında olmaz, İslâm dünyasının cayır cayır yanması uykularını kaçırmaz. Denize atsanız ıslanmayacak ölçüde gamsız olan bunlara mukabil, öncekiler, havadan dahi nem kaparlar. Ağustos kuraklığında dışarı çıksalar, ıslak olarak geriye dönerler. Bütün bunlar, bir yere kadar fıtrat ve tabiatla ilgili meselelerdir.

Temkin ve Teenni ile Hareket

Müteheyyiç ruhlar, iyi mürşitlerin elinde terbiye gördüğü takdirde insanlık adına çok faydalı hizmetlere muvaffak olabilirler. Çünkü onlarda, sönmeyen, dinmeyen bir heyecan vardır. Onları harekete geçirmek için bir dinamo veya bir lokomotife ihtiyaç yoktur. Zira tabiatlarında mevcut olan heyecanları, zaten onları, hayalini kurup mefkûre hâline getirdikleri hedeflere sevk edecektir. Gamsız ve dertsiz insanları tetiklemek ve harekete geçirmek ise çok zordur. Ekstra gayret gerektirir. Hz. Pir, hayatını tembel tembel geçiren bu tipler için, “Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslamiyet’i bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız! Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslamiye’yi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüç-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” der. (Bediüzzaman, Münazarat)

Hz. Pir, sürekli cedid (yeni) ve taze bir nesil beklentisi içerisinde olmuştur. Kur’ân’ı semadan yeni nazil oluyor gibi duyacak, ona Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ve sahabe-i kiramın baktığı gibi bakacak, tamamıyla Allah’a müteveccih ve adanmışlık ruhuyla inandığı meselelere sahip çıkan bir nesl-i cedid! On tane lokomotif bağlasanız bile yerinden kıpırdatamayacağınız hareketsiz, durgun ve vurdumduymaz insanlara karşı da yukarıdaki sözleri yöneltmiştir.

Bu itibarladır ki insanın, müteheyyiç bir fıtrata ve hüşyar duygulara sahip olması çok önemlidir. Fakat bunun da kendine göre riskleri vardır. Şayet bu tür insanlar, duygularını akıl ve mantıklarıyla kontrol edemez ve şer’î disiplinlerle bir çerçeveye oturtamazlarsa çok hatalar yaparlar. Aceleci davranıp oyun bozarlar. Hislerine yenik düşüp meşru çerçevenin dışına çıkarlar. Dolayısıyla asıl önemli olan, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî ve Hz. Bediüzzaman gibi, his ve heyecan insanı olmanın yanı sıra aynı zamanda temkin ve teyakkuz insanı da olabilmektir. Bir taraftan sinenizi herkese açacak ve herkesi sevgiyle kucaklayacak ölçüde geniş bir vicdana sahip olacaksınız; diğer yandan her şeyin bir vakt-i merhunu olduğunun farkında olacak, zamanın hükmüne boyun eğecek, soğukkanlı davranmayı ve planlı hareket etmeyi terk etmeyeceksiniz.

Bir insan, yoluna baş koyduğu mefkûresine ve arkasında koştuğu davasına ne kadar bağlı olursa olsun, şayet temkin ve teenni ile hareket etmezse milletin başına büyük gaileler açabilir. Şayet dert ve ızdırap, basiret ve firasetle birlikte bulunmazsa insana büyük hatalar işletebilir. Müteheyyiç fıtratlar, atacakları adımlarının önünü arkasını hesap etmeden sosyal, siyasal veya iktisadi hayatta gördükleri yanlışları düzeltme adına fevri hareket edebilir, anti-demokratik çıkışlar yapabilir ve böylece tamir adına büyük tahriplere yol açabilirler. Tarihte bunun yığınla misali vardır.

Evet, tembellik ve uyuşukluğun, durağanlık ve humûdetin ne insana ne de topluma hiçbir faydası yoktur. Bunlar kaldırılıp çöplüğe atılması gereken özelliklerdir. İnsanın ne yapıp edip bu gibi olumsuz sıfatlardan sıyrılması gerekir. Samimiyet, heyecan, dert, ızdırap ise övgüye layık özelliklerdir. Ne var ki doğru adımlar atabilme adına tek başına bunlar da yeterli olmaz. Bunların yanı sıra insan, mutlaka aktif sabrı kendine ilke edinmeli, yeri geldiğinde, hoşa gitmeyen bazı hâdiseleri hazmetmesini bilmeli, sinesini geniş tutmalı, planlı ve programlı hareket etmeli, belirli bir vakit gerektiren işleri gerçekleştirmede acele etmemelidir.

Kısacası mü’min, denge insanı olmalı ve her zaman ölçülü hareket etmelidir. Yoksa İslâm’ın ve insanlığın kaderi ile alâkalı büyük meselelerde yapılacak yanlışlıklar, hukukullaha öyle bir tecavüz olur ki, ahirette onun vebalini tartacak kantar yoktur.

Vicdanı Engin Sabır Kahramanları

Eğer siz, insanla meşgul oluyor, ahlâk ve faziletin toplumda boy atıp yeşermesini istiyor, hak ve adalet peşinde koşuyor, emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münkeri kendinize vazife biliyorsanız, bütün bunların kolay olmadığını ve belli bir zaman istediğini baştan hesaba katmak zorundasınız. Vahiyle desteklenen ve fetanet-i uzma sahibi olan Allah Resûlü’nün (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm), cahiliye insanının elinden tutup onları evc-i kemalât-ı insaniyeye ulaştırması bile yirmi üç senesini almıştır. O, bu hususta da ümmetine rehberlik yapmış ve tekvinî emirlere uygun hareket etmenin ehemmiyetini göstermiştir. Eğer O, her şeyi harikuladeler kuşağında götürseydi, biz kimi örnek alacaktık? O, hareket tarzıyla bizlere potansiyel insanın nasıl hakiki insanlığa ulaşacağının yollarını, bunun için ne tür sıkıntılara katlanılması gerektiğini ve bunun adım adım nasıl gerçekleştirileceğini göstermiştir.

Bir parmak işaretiyle Ay’ı ikiye yaran, parmaklarından şakır şakır sular akıtan, bir avuç yemekle üç yüz insanın karnını doyuran O Nebiler Serveri, Allah’tan isteseydi, -Bûsirî’nin kasidesinde dediği gibi- Allah O’nun hatırına dağları altın yapardı. Fakat Efendimiz’in vazifesi bu değildi. O, Cenab-ı Hakk’ın kendisine yüklediği tebliğ vazifesini temsil derinliğiyle birlikte götürüyordu. Yirmi üç sene boyunca içinde hiç falsosu olmayan bir hayat yaşamıştı. Çok büyük problemlerle karşılaşmış ve Allah’ın izniyle bunların hepsinin üstesinden gelmişti. Vahşi ve bedevi bir toplumdan medeniyet muallimleri çıkarmıştı.

Bizler de günümüz dünyasında varlığını devam ettiren bir hayli problemle karşı karşıya bulunuyoruz. Gerçekten çözümü çok zor ve çok kompleks problemlerimiz var. Bu problemlerin çözümünün aceleci fıtratlara tahammülü yok. Bu gibilerin problemleri halletmek için ortaya koyacakları her girişim, yeni yeni problemler hasıl eder, insanların zafer beklediği yerlerde bile üst üste falsolar yaşatırlar. Mevcut sorunların üstesinden gelebilecek insanların, fevkalâde geniş sadırlı, engin vicdanlı, mütemekkin ve müteyakkız olmaları gerekiyor. Ta ki heyecana kapılmasın, dengesiz davranmasın, başkalarını tahrik etmesin, cepheyi genişletmesin, sarsıntı ve bozgun yaşatmasınlar, mevcut imkân ve fırsatları çok iyi kullanmak suretiyle, planlı bir şekilde problemlerin üstesinden gelsinler.

***

Not: Bu yazı, 15 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الحذر من إثارة شعور الغبطة

Herkul | | العربية

سؤال: ترى القلوبُ المخلِصةُ المتفانيةُ نفسَها مسؤولةً عن تبليغ الحق والحقيقة إلى الآخرين بشكل دائم ودون توقّف، فما الذي يجب أن يراعيه أصحابُ هذه القلوب أثناء قيامهم بوظيفتهم حتى لا يثيروا شعورَ الغبطة عند أحد؟

الجواب: على الرغم من أننا نفتح قلوبنا للجميع ونتعامل انطلاقًا من مبادئ الحب والتسامح باستمرار؛ فإنه ينبغي في الحقيقة ألا نتجاهل وجود جبهاتٍ على شكل دوائر متداخلةٍ تضمر لنا الحقد والعداوة.. فرغم أنكم لم تطمحوا إلى سلطة، ولم ترغبوا في حكم، ولم تتطلّعوا إلى الهيمنة على العالم فإن أولئك الذين جعلوا همّهم الدنيا فقط لن يفهموكم أبدًا، بل إن منهم مَن ينتقدون حتى أكثر أنشطتكم إخلاصًا وصدقًا مثل تأليف قلوب الناس بالحب، وتطوير ثقافة التعايش المشتَرَك، وإقامة جسور السلام والوئام بين مختلف شرائح المجتمع؛ فيحيكون المؤامرات مِن خلفكم لمنع هذه الأنشطة والحيلولة دون القيام بها، فعليكم توخي الحذر الشديد حتى لا تصبحوا هدفًا لهؤلاء الذين يضمرون لكم العداوة والبغضاء.

 لا بد من تجنب الأفعال والخطابات الرنّانة التي تلفت انتباههم نحوكم، والابتعاد عن إثارة الضوضاء والضجيج، والحرص على أن تسبق الأفعالُ الأقوالَ، والإعرابِ عن صفاء وصدق النوايا والأهداف؛ حتى تمنعوا وصول ضررهم -ولو جزئيًّا- إليكم.

وإلى جانب هؤلاء هناك من المؤمنين الذين يتوجّهون معكم إلى قبلة واحدة، ويسجدون معكم لرب واحد، ويصطفون معكم في صف واحد؛ مَن يحملون في أنفسهم حسدًا وغيرةً منكم؛ حيث يرونكم منافسين لهم، ويتمنون أن يقوموا هم -وليس أنتم- بالخدمات التي تبذلونها، ويحاولون اعتراض سبيلكم ووضْعَ العصيّ في العجلات.. من هنا يجب على مَن يركضون للخدمة في سبيل الله أن يكونوا على وعي بمشاعر الحسد تلك، وأن يأخذوا كل التدابير حيال ذلك؛ حتى يستطيعوا تأمين طريق سيرهم.

ومن أهم الأمور التي يجب القيام بها في هذا الصدد هو الارتداد إلى الخلف خطوتين حتى يمكن تجاوز مثل هذه المشاعر السلبية عملًا بالمعيار الذي وضعه بديع الزمان سعيد النورسي: “إيثار البقاء في مستوى التابع دون التطلع إلى تسلم الـمسؤولية التي قلـما تسلم من الأخطار”[1].

وعلى الشاكلة نفسها فمن الأمور التي يجب مراعاتها أيضًا في هذا السياق هو إظهار التقدير والثناء لما يفعله الآخرون الذين يبذلون جهدهم وسعيهم في سبيل الحق تعالى. أجل، لا بد أن نقابل الأعمال الجميلة والخدمات الجليلة التي يقوم بها الآخرون بتقدير واحترام، ولا نستخف بأي منها، بل وحتى يجب أن نؤكد على أن لهم نصيبًا من الخدمات التي نقوم بها قائلين: “جزاكم الله خيرًا دائمًا وأبدًا، أنتم روّادنا في هذا الطريق بالأعمال التي قمتم بها حتى اليوم، فلقد مهدتم السبل حتى يتيسّر السير لِمَن خلفكم، فمنحتمونا الفرصة للركض في هذا الطريق”.

وليس علينا فقط أن نتجنّب المشاعر السلبية التي تقوّض وتدمّر العلاقات بين الناس مثل الحسد والغيرة، بل يجب أن ننأى بأنفسنا عن التنافس والغبطة وإن كان لا حرج فيهما على ما يبدو في الظاهر، ولا نسمح حتى بإثارة هذه المشاعر بين المؤمنين؛ لأن الغبطة تقع على حدٍّ متاخم للحسد، وقد ينتقل الإنسانُ دون وعي منه من طرفٍ إلى طرف، وتتحول فكرة: “ليت لي مثل ما عنده” في لحظةٍ إلى: “ليته يخسر ما ليس عندي”، أو: “ليكن عندي لا عنده”.

والإنسان المبتلى بمثل هذا الحسد قد تصبح صلاته وصومه وكل خير يقوم به وأي حسنةٍ يفعلها هباءً منثورًا، وفي ذلك يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “إِيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ، فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ -أَوْ قَالَ: الْعُشْبَ-“[2].

ولذلك عندما يأتيني أحد أصحاب المشارب المختلفة ويقول لي: “جزاكم الله خيرًا يا شيخنا، فقد قدّمتم للأمة خدمات جليلة بالمدارس التي فتحتموها، والأنشطة التي قمتم بها، ومنصَّات التسامح والحوار التي دشّنتموهما”؛ يكون جوابي عليه في كل مرة: “أستغفر الله، فأنتم مَن ذللتم لنا الصعوبات في هذا البلد بفضلٍ من الله وكرمه، وهيَّأْتم الجوّ المناسب للقيام بهذه الخدمات، وتحولَت الثلوج بفضلكم إلى قطراتٍ تهطل بالرحمات، أما نحن فربما حاولْنا الاستفادة من هذا الجو الإيجابي الذي هيَّأْتموه”.

ولم يختلف ردّي عندما أعرب أحد كبار رجال الدولة عن تقديره للخدمات المنجزة، ففي كل مرة أعتبر أن من واجبي شكرهم، ومقابلة دعائهم بالدعاء لهم، ولفت الأنظار إلى الجماليات التي قاموا بها، وفي الحالات التي لم يكن فيها ذلك ممكنًا حاولت أن أعزوَ المسألة إلى شعب الأناضول، وأستنكر دائمًا عزو الخدمات التي رعتها أمةٌ بأكملها إلى أشخاص معينين، وهذا وإن كان تعبيرًا عن الحقيقة فإنه في الوقت نفسه مهمّ في كبتِ بعض المشاعر السلبية التي يمكن إثارتها وهو بنفس القدر من الأهميّة في عدم إثارة شعور الغبطة لدى الناس.

المؤمن إنسانٌ منصفٌ

المؤمن إنسانٌ منصِفٌ مقرٌّ بالجميل، لا ينسى ولا ينكر حتى أبسط الخيرات، فلا يفعل كما يفعل أهل الكفر والضلال؛ فلا ينسب الأعمال الجليلة التي قامت بها الأمة إلى شخص أو جماعة بارزة على الساحة، ولا يغتصب حقَّ الآخرين وحقوقَهم، فإن مثل هذه الأفعال المنصفة من شأنها أن تحول دون ظهور حسدٍ محتمَل وأن تقوّم بعض هذه المشاعر السلبية، لا سيما في هذا العصر الذي استشْرَت فيه الأنانيّة والنرجسيّة.

ولا ينبغي أن يكون تقديرُنا لأصحاب المشارب والمذاهب المختلفة مرهونًا بلقائنا بهم أو بامتداحهم وتقديرهم لنا.. هب أننا عقدنا مؤتمرًا أو أعددنا ندوة في مكانٍ ما، فلا بد حتمًا من أن نتطرّق في كلامنا إلى الجماليات التي قام بها الآخرون، وأن نثني على الأنشطة الخيرية التي يضطلعون بها ونصفّق لها، حتى إنه ينبغي ألا نقصُر المسألة على الثناء فقط، بل علينا أن ندعمهم ونساعدهم بقدر الإمكان، فلا نحرم أحدًا أو طائفة قامت بعملٍ جميلٍ وجليلٍ من دعمنا المادي والمعنوي كالسلطان الذي يبادر إلى توزيع عطاياه بغض النظر عن مدى أهلية الجميع لذلك، فلو أننا تعاملنا بمثل هذا الجود والمروءة مع الآخرين لاستطعنا أن نضع السدود أمام الطرق المؤدية إلى الحسد.

لا بد أن تكون الغاية المثلى للمؤمن هي استغلال جميع الوسائل والإمكانات في خدمة الدين الإسلامي المبين، ومحاولة تبليغ القيم الثقافية الذاتية إلى القلوب المتعطشة، ودعوة الإنسانية إلى الصلح والسلام، ولكن إذا لم يضمن هذا المؤمنُ سلامةَ الطريق الذي يقوده إلى الهدف، ولم يضع اعتبارًا للغيلان التي قد تظهر أمامه، أو أنه لم يستهدف من خدماته عدم إثارة الآخرين ودفعهم للهجوم عليه؛ فإنه بذلك يكون قد خان القضية التي يؤمن بها دون وعي منه.

ومن المهم للغاية مراعاة هذا المعيار الذي وضعه الأستاذ النورسي رحمه الله رحمة واسعة، إذ يقول: “يا أهل الحق والطريقة، إن خدمة الـحق ليست شيئًا هينًا، بل هي أشبه ما يكون بـحمل كنز عظيم ثقيل والـمحافظة عليه، فالذين يـحملون ذلك الكنـز على أكتافهم يستبشرون بأيدي الأقوياء الـممتدة إليهم بالعون والمساعدة ويفرحون بها أكثر.. فالواجب يـحتّـم أن يُستقبل أولئك الـمقبلون بـمحبة خالصة وافتخار لائق بهم، وأن يُنظر إلى قوتهم وتأثيرهم ومعاونتهم أكثر من ذواتهم، فهم إخوة حقيقيون ومؤازرون مضحّون، ولئن كان الواجب يـحتّم هذا، فلِـمَ إذًا يُنظر إليهم نظر الـحسد؟ ناهيك عن الـمنافسة والغيرة!”[3].

ومن المحزِن أن بعض الناس لا يستطيع أن يستوعب هذه الفكرة الدقيقة المعبَّر عنها هنا، ولا أن يحافظ على هذا المعيار؛ فيرتكب السيئاتِ في وقت هو أدعى فيه لكسب الحسنات، فبدلًا من أن تجمعهم الأخوة والوحدة والتضامن، أو أن يتنافسوا مع إخوانهم في الخير تنافسًا لا يجلب المشاكل ولا يثير القلاقل، ويتشاركوا في الثواب؛ تراهم يودّون لو فازوا هم بكلّ الثواب وحُرم الآخرون منه، فيلوّثون بذلك الخدمات التي قاموا بها، وغالبًا يتعذّر -مع الأسف- الحفاظ على خط الاستقامة في هذا الأمر، حيث تشوب الأمرَ مشاعرُ الحسد والغيرة إزاء النجاح والتوفيق الذي يحالف الآخرين، علمًا بأن الفضل بيد الله يؤتيه من يشاء.

لا اقتداء بالقدوة السيئة

إن عدم استيعاب الآخرين لهذه الفكرة الدقيقة، وعدم وقوفهم في المكان المنوط بهم في هذا الموضوع؛ لا يبرر لنا أن نكون مثلهم، فلا اقتداء بالقدوة السيئة، وعلى كل حال علينا ألا نتخلّى عن احترامنا للآخرين بحجة أن هذه المسألة فقدت قيمتها، فنحن مضطرون إلى الحفاظ على هذه المعايير حتى وإن لم يقم أحد بما هو منوط به في هذا الموضوع، لأن الله عز وجل سيحاسب الجميع كلٌ على أفعاله وحده.

وما ذكرناه هنا ينطبق على ذوي الإنصاف والضمير، أما الذين تشرّبت أرواحهم بالكفر والإلحاد والضلالة والتخريب فمهما فعلتم فلن تتمكّنوا من إرضائهم، فليس بالإمكان إثناء “قابيل” عن قناعته، أو إجبار “فرعون” على الإنصات، فلا بدّ من تقبّل هذا الأمر على أنه حقيقة واقعة.

لقد اخترتم الطريق الوعر؛ لأنكم تسعون وراء التعمير والإصلاح.. إن التخريبَ سهلٌ لا يستغرق وقتًا طويلًا، لكن إصلاح ما تم تدميره وإرجاعه إلى هويته الأصلية مرة أخرى يستلزم وقتًا طويلًا وسعيًا حثيثًا.

وكما لا بدّ أن تكون الأهداف مشروعة مثل الفوز برضا الله تعالى، وإعلاء كلمة الله في كل مكان، وجمع الناس على الحبّ والود، وتأسيس عالم خالٍ من النزاع والصراع؛ فكذلك يجب أن تكون كلّ الوسائل مشروعة أيضًا، فلا يصحّ أن تقولوا أبدًا: “المهم بالنسبة لنا هو الوصول إلى هدفنا، وليسقط مَن يسقط، وينقلب مَن ينقلب، وينكسر مَن ينكسر”، ولا يصحّ أن تتحرّكوا بمثل هذه الأفكار الميكافيلية، فالمسلم لا يتبنى قطعًا مثل هذه الأفكار المعوجة، فمهما كانت قداسة الهدف الذي تسعون إليه فإنّ تحرُّككم على أساس ميكافيلي ولجوءَكم إلى وسائل غير مشروعة؛ يدمِّر هذه القداسة ويقضي عليها.

يجب أن يقرَّ الدينُ كلَّ الوسائل التي يستعين بها المؤمن، ويصدّق عليها القرآن والسنة، ويستحسنها العقل السليم والضمير السليم والمشاعر السليمة.

[1] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة العشرون، ص 211.

[2] سنن أبي داود، الأدب، 52.

[3] بديع الزمان سعيد النورسي: اللمعات، اللمعة العشرون، ص 217.

BİR YUDUM HUZUR (4)

Herkul | | HERKUL NAGME

Sesli dinlemek icin   >>>  TIKLAYINIZ   <<<

Kıymetli kardeşlerimiz,
Huzurda bulunurken, keşke bunları keydedebilseydik ve kardeşlerimizle buluşturabilseydik dediğimiz çok hoş sohbetler oluyor. Hizmette bilfiil koşturan, işin çilesini çeken kardeşlerimizin de bulunduğu bir ortamda çok hoş bir sohbet atmosferi oluştu. Video kaydı için o an hazır bulunamadığımızdan, sohbetin yalnızca bir bölümünün ses kaydını alabildik ve “Bir Yudum Huzur” olarak sizlerle paylaşmak istedik. Mümkün oldukça “Bir Yudum Huzur” faslını bu şekilde devam ettirmeye gayret edeceğiz.
Cenâb-ı Hak hepimiz için istifâdeye medâr eylesin!

GIPTA DAMARINI TAHRİK ETMEME

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dur durak bilmeden başkalarına hak ve hakikati anlatmakla kendilerini sorumlu bilen adanmış gönüller, vazifelerini yaparken kimsenin gıpta damarını tahrik etmemek için nelere dikkat etmelidirler?

Cevap: Biz herkese karşı gönlümüzü açsak, sürekli sevgi ve hoşgörüden bahsetsek de iç içe daireler hâlinde düşmanlığa kilitli bir kısım hasım cephelerin bulunduğunu göz ardı etmemeliyiz. Siz yönetime talip olmadınız, hükmetme arzusuna kapılmadınız, dünya hükümranlığında gözünüz olmadı, Allah oldurmasın. Gel gör ki bütün dertleri dünya olan insanlar sizi anlamayacaktır. Hatta sevgiyle insanların kalplerini yumuşatma, birlikte yaşama kültürü geliştirme, farklı toplum kesimleri arasında sulh ve barışı tesis etme gibi en masumâne faaliyetlerinize bile tepki gösteren ve onların önünü almak için arkanızdan iş çeviren insanlar olacaktır. Kin ve düşmanlığa kilitlenmiş bu türden insanların hedefi hâline gelmeme adına çok dikkatli olmak zorundasınız. Onların dikkatini üzerinize celbedecek iddialı söylem ve fiillerden uzak durarak, çok fazla gürültü patırtı çıkarmayarak, hareketi sesin önünde götürerek, her defasında niyet ve hedeflerinizdeki duruluk ve samimiyeti dile getirerek kısmen de olsa onlardan gelecek zararların önüne geçebilirsiniz.

Bunların yanında bir de sizinle aynı kıbleye yönelen, başını sizinle birlikte secdeye koyan, omuz omuza sizinle aynı safta duran bazı mü’minlerin de hazımsızlık ve çekememezliği söz konusu olacaktır. Sizi kendilerine rakip görecek, ortaya koyduğunuz hizmetler karşısında “Neden biz değil de onlar?” diyecek ve yürüdüğünüz yoldan sizi alıkoymaya çalışacaklardır. Allah yolunda koşturan adanmışların, yürüdükleri yolu emniyet altına alma adına bu tür haset duygularının da farkında olmaları ve bunlara karşı tedbirlerini almaları gerekir.

Bu hususta yapılması gerekenlerin en önemlilerinden biri -Hz. Pîr’in ortaya koyduğu ölçüler içinde- tâbiiyeti (idare edilen konumunda olmayı), sebeb-i mesuliyet ve hatar olan (insanın üzerine ağır sorumluluklar koyan) metbûiyete (idareciliğe) tercih edip bu tür olumsuz duyguların önüne geçme adına iki adım geriye çekilebilmektir.

Aynı şekilde hak yolunda sa’y u gayret gösteren herkesi alkışlama ve takdir etme de bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlardan bir diğeridir. Evet, herkesin yaptığı güzel işleri, hayırlı hizmetleri saygıyla karşılamalı, bunların hiçbirini hafife almamalıyız. Hatta, “Allah ebeden sizden razı olsun. Bugüne kadar yaptığınız işlerle bir çığır açtınız. Arkadan gelenlerin yürüyebileceği güzergâhlar oluşturdunuz ve bize de bu yolda koşma imkânı verdiniz.” diyerek, kendi yaptığımız hizmetlerde bile onların bir payı bulunduğunu görmeli ve vurgulamalıyız.

Bırakalım haset, çekememezlik ve hazımsızlık gibi insanlar arasındaki ilişkileri yıkıcı ve tahrip edici bir kısım negatif duyguları, haddizatında mahzursuz gibi görünen tenâfüs (hayırda birbirini geçmeye çalışma) ve gıptadan bile uzak durmaya çalışmalı, mü’minler arasında bu tür duyguların dahi uyanmasına meydan vermemeliyiz. Çünkü gıpta, haset ile hemhuduttur. İnsan hiç farkına varmadan bir taraftan öbür tarafa geçebilir. “Onda var, bende de olsun!” düşüncesi, bir anda “Bende yok, onda da olmasın!” veya “Bende olsun ama onda olmasın!” şekline dönüşebilir.

Böyle bir haset duygusuna müptela olan insanın -Allah muhafaza- kıldığı namazların, tuttuğu oruçların, yaptığı hayır ve hasenâtın hepsi kül olup savrulabilir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi, hasedin de iyilikleri yiyip bitireceğini söyler. (Ebû Davud, edeb 52)

Bu sebeple farklı meşrepten birisi bana gelip, “Hocam, Allah sizden razı olsun! Açtığınız okullarla, yaptığınız faaliyetlerle, kurduğunuz hoşgörü ve diyalog platformlarıyla çok güzel hizmetler yapıyorsunuz.” dediğinde, her seferinde cevabım şu olmuştur: “Estağfirullah! Siz Allah’ın inâyet ve keremiyle ülkedeki genel havayı yumuşattınız, olumlu bir atmosfer oluşturdunuz. Sizin sayenizde karlar, dolular rahmet yağmurlarına dönüştü. Biz de belki oluşan bu olumlu atmosferi değerlendirmeye çalıştık.”

Devlet erkânından birileri yapılan hizmetleri takdir ettiğinde de mukâbelem bundan farklı olmamıştır. Her defasında, onlara teşekkür etmeyi, duayla mukabelede bulunmayı ve onların ortaya koydukları güzellikleri nazara vermeyi kendime bir vazife bildim. Bunların mümkün olmadığı durumlarda da meseleyi Anadolu halkına mâl etmeye çalıştım. Topyekûn bir milletin sahip çıktığı hizmetleri belirli şahıslara mâl etmenin mahzurlarını anlattım. Bütün bunlar hakikatin ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda hortlaması mümkün olan bir kısım negatif duyguları bastırma, insanların gıpta damarlarını tahrik etmeme adına çok önemlidir.

Mü’min İnsaflı Olur

Mü’min, insaflı ve kadirşinas insandır. Yapılan en küçük iyilikleri dahi unutmaz, görmezden gelmez. Ehl-i dalâlet ve ehl-i küfrün yaptığı gibi koca bir milletin desteğiyle hâsıl olan güzel işleri sahnede gözüken bir şahsa veya gruba mâl etmez. Mâl edip, başkalarının hak ve hukukunu gasp etmez. Özellikle enâniyet ve egoizmin kabardığı ve köpürdüğü bir dönemde, ortaya konulan bu tür hakperestçe tavırlar, oluşması muhtemel hazımsızlıkların önüne geçecek ve olumsuz duyguları tadil edecektir.

Farklı meşrep ve mezhepten insanları takdir etmeyi, sadece onlarla karşılaşmaya ve onlar tarafından takdir edilmeye de bağlamamalıyız. Diyelim ki bir yerde bir konferans vereceğiz, sempozyum tertip edeceğiz, mutlaka sözü başkalarının ortaya koyduğu güzelliklere de getirmeli, yapılan hayırlı faaliyetleri alkışlamalıyız. Hatta meseleyi sadece takdirde de bırakmamalı, elimizden geliyorsa onlara destek olmalı, yardım etmeliyiz. Hükümdarların liyakate bakmadan herkese ulufe dağıtması gibi, olumlu hareketler ortaya koyan hiçbir kimse, hiçbir grup bizim maddi-manevi desteklerimizden mahrum kalmamalı. Eğer biz bu civanmertliği ortaya koyabilirsek, hasede giden yolların önüne bariyerler konmuş olacaktır.

Bütün vesile ve imkânları değerlendirerek Din-i Mübîn-i İslâm’a hizmet etmek, kendi kültür değerlerini bütün muhtaç sinelere duyurmaya çalışmak, insanlığı sulh ve selamete çağırmak bir mü’minin gaye-i hayali olmalıdır. Fakat o, şayet kendisini bu hedefe götürecek güzergâhların emniyetini sağlamaz, önüne çıkabilecek gulyabanileri hesaba katmaz, yaptığı hizmetleri onları tahrik etmeme ve üzerine saldırtmama esasına bağlı götürmezse, farkına varmadan kendi inandığı davasına ihanet etmiş olacaktır.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği şu ölçüye riayet etmek çok önemlidir: “Ey ehl-i hakikat ve tarikat! Hakka hizmet, büyük ve ağır bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimi bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını müftehirâne alkışlamak lazım gelirken, nedendir ki rekabetkârane o hakiki kardeşlere ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hâl ile ihlâs kaçıyor?” (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 197-198)

Ne acıdır ki bazı kimseler burada ifade edilen inceliği ve ölçüyü koruyamadıklarından sevap kazanma kuşağında günah kazanıyorlar. Kardeşçe, birlik ve beraberlik içerisinde, arıza ve problemlere sebebiyet vermeyecek bir tenâfüs duygusuyla kardeşleriyle birlikte koşacaklarına, koşup sevabı birlikte paylaşacaklarına, “Sevabın hepsi bana gelsin, onlara gitmesin!” mülahazasına girerek yaptıkları hizmetleri kirletiyorlar. Maalesef bu konuda çok defa istikamet çizgisi korunamıyor. Başkalarının elde ettikleri başarı ve muvaffakiyetler karşısında kıskançlık ve haset duyguları işin içine giriyor. Halbuki bütün bunlar Allah’ın fazl u ihsanıdır. Ve O, fazlını, lütfunu dilediğine verir.

Sû-i Misal, Emsal Olmaz

Başkalarının bu inceliği kavrayamaması, bu konuda durması gerekli olan yerde duramaması, bizim de öyle olmamıza gerekçe teşkil etmez. Sû-i misal, emsal olmaz. Nasıl olsa bu mesele değerden düştü diyerek biz de başkalarına karşı saygısızlığa giremeyiz. Kimse bu konuda üzerine düşeni yapmasa bile biz bu ölçüleri korumak zorundayız. Allah, herkesi kendi davranışlarından hesaba çekecektir.

Bu dediklerimiz insaf ve vicdan sahibi kimseler hakkında geçerlidir. Küfür, dalâlet, ilhad ve tahribe kilitlemiş insanlara gelince; siz ne yaparsanız yapın onları tatmin edemez, şerlerinden emin olamazsınız! Kâbil’e bir şey anlatmak, Firavun’a söz dinletmek mümkün değildir. Bunu da bir realite olarak kabul etmek lazım.

Yolun çetin olanını seçmişsiniz. Çünkü siz, tamir ve ıslah peşinde koşuyorsunuz. Tahrip kolaydır. Bir şeyleri kısa zamanda yıkıp devirebilirsiniz. Fakat yıkılan şeyleri tamir etmek, tekrar hüviyet-i asliyesine kavuşturmak uzun zaman ve büyük gayretler gerektirir.

Ayrıca siz, Allah rızasını kazanma, O’nun adını her yerde bir bayrak gibi dalgalandırma, insanları sevgide bir araya getirme, kavgasız bir dünya inşa etme gibi meşru hedeflerin yanında, kullanacağınız vasıtaların tamamının da meşru olmasına dikkat etmek zorundasınız. Hiçbir zaman, “Benim için önemli olan, hedefime ulaşmaktır. Ben oraya yürürken düşen düşsün, kapaklanan kapaklansın, kırılan kırılsın!” diyemez, makyavelist mülahazalarla hareket edemezsiniz. Bir Müslüman katiyen böyle çarpık bir düşünceye sahip olamaz. Hedef ne kadar kutsal ve yüce olursa olsun, şayet siz makyavelist bir düşünceyle hareket ediyor ve gayrimeşru vasıtalara tevessül ediyorsanız, bununla hedefinizin kutsallığını da yıkıp geçmiş olursunuz.

Bir mü’minin kullanacağı bütün yol ve vasıtalara din “evet” demeli, Kur’an ve Sünnet onay vermeli, selim akıl, selim vicdan ve selim hisler de bunu doğru ve güzel bulmalıdır.

***

Not: Bu yazı, 19 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

أهم مشكلات عصرنا

Herkul | | العربية

لا تخلو الحياة الاجتماعية والسياسية والاقتصادية من الأزمات والمنغّصات، ومع ذلك فوجهةُ نظري أن المشكلة الكبرى لدى إنسان عصرنا هي مشكلة الإيمان.

هناك أزمة إيمانية حقيقيّة أيضًا في العالم المسيحي واليهودي إلى جانب العالم الإسلامي، لا أقصد الاستخفاف ولا التشكيك في إيمان أحدٍ؛ بل إعادةَ النظرِ في الظروف التي نعيشها، فلنستقرِئِ المجتمعَ من حولنا؛ كم يا تُرى عدد من يعبدون الله كأنّهم يرونه أو يتحركون من منطلق أن الله يراهم؟! هل يمكننا على سبيل المثال أن نزعم أن مائة مليون مسلم من جملة مليار ونصف في العالم الإسلامي يتحركون بشعور الإحسان والمراقبة؟! كم عدد أولئك الذين يُحاسِبون أنفسهم حتى على حبة شعير حصلوا عليها دون وجه حقّ؟! كم عدد المسلمين الذين ربطوا كلّ أمورهم بالمشيئة السبحانية للحق تعالى، فعاشوا حياتهم وفق دائرة الأوامر الإلهية، وليس لديهم هدف آخر سوى الفوز برضاه تعالى؟ هذه هي المشكلة الحقيقية لإنسان عصرنا.

إنّ ضعفَ إيماننا في الحقيقة هو أساس العديد من مشكلاتنا، لأنه لما عجزت الإنسانية عن الوصول إلى خالقها وتحديد هدفها بشكل صحيح والإصغاء إلى الوحي الإلهي؛ أخذت تلهث خلف مذاهبَ وأنظمةٍ وضعيّة مختلِفةٍ مثل الشيوعية والرأسمالية والليبرالية والاشتراكية؛ بغية التخلّص من الأزمات والمشكلات التي تعيشها، وإيجاد حلول للهموم التي تحيط بها، لكن محاولاتها غالبًا ما كانت تبوء بالفشل، وها هو مصير الشيوعية! فعلى الرغم من تقديمها للجماهير -في عصرها الذهبي- على أنها النظام الأكثر كمالًا؛ إلا أن هيمنتها لم تدم طويلًا؛ لأنها تتعارض مع الطبيعة البشرية، بيد أن الجماهير عندما سئِموا من قسوة واستغلال الرأسمالية والإقطاعية والأنظمة القمعية الأخرى قالوا: “دعونا نجرّب هذا النظام”، لكنهم أدركوا بالتجربة أنه لا سلام ولا استقرار مع هذا النظام أيضًا.

ومن ثم يجب أن يُؤخذ في الاعتبار منذ بداية الأمر ما إذا كانت الخطوات المتَّخَذَة تَعِد الإنسانية بمستقبل واعد أم لا؟ وما مدى رضا البشرية وتحمّلهم لهذا؟ فلا يجب خوض المغامرة ولا الشروع في الأمر دون أن تكون الأنظمة المقترَحَةُ طويلةَ الأمد، وأن يتقبّلها الناس بقناعة ورضا تامّين.

ففي السنوات التي انتشرت فيها الشيوعية صدرت في العالم الإسلامي كتبٌ حول “الاشتراكية الإسلامية”، وقد كتب في هذا الموضوع أيضًا حتى أولئك الذين أثق في علمهم وإدراكهم، ووصل الحال بِبَعضِهم إلى أن الإسلام أقرب إلى الشيوعية منه إلى الرأسمالية.. ومن الخطإ مقارنة دين سماوي بنظام اقتصادي وضعي من منطلَق وجود بعض القواسم المشتركة بينهما، فالإسلام قبل كلّ شيء يرتكز على مبادئ مثل الإيمان بالله وبرسوله والوحي والتوحيد والعبادة والحشر، فإذا تناولْنا المسألة من وجهة نظر اقتصادية صِرفة فستكون النتيجة خاطئة، أمَّا إذا تحتّم إجراء مثل هذه المقارنة فيجب إجراؤها آخذين بعين الاعتبار بعض الشروط والقيود كي لا نتعثّر كما تعثّر كثيرون، فقد وقع البعض في الإعجاب المطلق بالغرب، وأهمل البعضُ أحكامَ القرآن بزعم التاريخانية، وحاول آخرون جعْلَ القرآن ركيزةً للعلوم الحديثة.

تبنّي مصادرنا الخاصة

مثل هذه المشكلات ناتجة عن فقدان المسلمين الثقة في مصادرهم وقيمهم وتراثهم الخاص، لهذا السبب قد بدؤوا في البحث عن بدائل جديدة واستغرقوا في الزخارف والأوهام، ومن الممكن أن نواجه مشاكل مماثلة غدًا، فيكون اسمها اليوم شيوعية أو رأسمالية أو ليبرالية، وغدًا تحل محلها “مذاهب” وأيديولوجيات أخرى، ربما تغيِّر الجماهير بعض الأنظمة القديمة المستقرة وتأتي بأنظمة جديدة مكانها قائلة: “دعونا نجرب هذا النظام أيضًا”، والحق أن السبيل إلى التغلُّب على كل هذه التعقيدات والاضطرابات هو سلوك طريق الإيمان الحقيقي، فعلينا أن نؤمنَ بالقرآن والسنة ونعتمدَ عليهما جيّدًا، وأن ننظرَ إلى الأنظمة البشرية التي لا تستند إلى الوحي الإلهي بعين الشكّ، وأن نخضعها لميزان الوحي.

فإذا تبنّينا مصادرنا الخاصّة جيّدًا فلن نتأثّر بالأفكار التي تعترضنا، فبعد أن نقوم بتمريرها من مصفاة القرآن والسنة سنأخذ منها ما يجب أن يُؤخَذ ونردّ منها ما يجب أن يُرَدّ، فإذا اتخذنا الوحي الإلهي دليلًا ومرشدًا لنا؛ فسنقرأ حتى أعمال ومؤلفات الأشخاص البارزين والمشهورين في الشرق والغرب قراءةً نقديّة، وسنطّلع على الأخطاء الجسيمة التي يرتكبونها ونندهش لذلك.

وإذا امتلَكْنا الميزان والمعيار الخاصّ بنا فسنتمكّن من سبر أغوار الأفكار الأخرى، ومواجهتها وقياسها ومعايرتها، إذ يمكننا أن نفعل ما نريد بعد أن هيّأْنا لأنفسنا الأرضية الخاصة بنا، بيد أن أولئك الذين لا يثقون في مراجعهم الأساسية، ولا يرتبطون بها ارتباطًا وثيقًا، ولا يتمتّعون بالمعرفة الكافية ينهمكون في مناهج بحث مختلفة وربما يعيشون انحرافاتٍ شتى.

من الأهميّة بمكانٍ بالنسبة للمثقفين والمستنيرين أن يرتبطوا بِقِيَمِنا الثقافية الخاصّة ارتباطًا وثيقًا، وأن يحافظوا عليها؛ لأن الجماهير تسير خلفَ النخبة، فإذا أمكن مساعدة الجماهير في التعرّف على مصادرنا الخاصّة من خلال استخدام الوسائل المختلفة وفي تأسيس علاقات قوية مع الله سبحانه وتعالى، فسيمنع ذلك الجماهير من الانزلاق إلى الرفاهية والأوهام، وإلا انجذبوا إلى أي فكرة أو نظام جديد يُطرح على الساحة انطلاقًا من فحوى “كل جديد مرغوب”، فحتى أعقل العقلاء من الممكن أن ينخدع في هذا الأمر، لذا كانت هناك حاجةٌ ماسّةٌ إلى تنوير المجتمع.

قد لا تسمح إمكاناتنا الحالية في مواقعنا وأماكننا التي نتواجد فيها بهذا الأمر! قد نبدو ضعفاء! لكن الوظيفة التي تقع على عاتقنا هي أن نبذلَ قصارى جهدنا لتنوير المجتمع دون النظر إلى ضعفِنا وعجزِنا، فقد يُحدث الله التأثيرَ في صوتنا الضعيف، ومن ثم نحثّ الآخرين على التفكير، وربما نسعى إلى أن نتكاتف ونتعاون مع أناس آخرين يسيرون معنا في نفس الدرب فنصبحَ قوّةً أكبر، ونحقّق مشاريع أكثر إقناعًا، كما يمكننا من خلال الأنشطة التي ننظّمها ونعدّها سويًّا أن نفتح آفاقًا فكريّةً جديدة أمام الإنسانية، يمكننا توجيه الإنسان، الذي خُلق مكرَّمًا والذي يسعى باستمرار للوصول إلى الكمال، ليصبح إنسانًا كاملًا، ويمكننا أن نكون وسيلة في تطوير بعض النوى الكامنة فيه.

علينا أثناء القيام بذلك أيضًا ألا نتردّد مع كل فرصةٍ في الإفصاح عن صدق وإخلاص نيَّاتنا وأفكارنا حتى لا نبعثَ القلق في نفوس الآخرين، وعلينا أن نتحرّى دائمًا رضا الله تعالى، وأن نسعى للفوز به بأعمالنا ومساعينا، وأن ندفع كلَّ ما سواه بظهر أيدينا، مؤمنين بأن سلطَنَةَ العالم تبدو صغيرة جدًّا بجانب رضاه تعالى، لذا فإننا نصرف نظرنا عن مثل هذه الأشياء.

الخدمة الإيمانية

لقد ربطنا نيل رضا الله تعالى بإعلاء اسمه الجليل، وإيصاله للصدور المتعطّشة إلى الهداية والإيمان، ونسعى دائمًا إلى إفراغ إلهامات قلوبنا بعد تخميرها وتغذيتها في قلوب البشرية جمعاء، بجانب هذا نعتقد أن الإنسانية بحاجة إلى الحوار والمحبة والمشاركة والمصالحة في وقتٍ تتسابق فيه جميع الدول في مجال التسليح، وتُعرَض فيه كلُّ أنواع الجرائم، ونرى في ذلك الأمنَ والسلام.

لهذا السبب فإننا نعتبر قضيّة إرشاد الإنسانية إلى سبل العيش بشكلٍ إنسانيٍّ هي واجبنا وأحد لوازم الإيمان بالله عز وجل، إننا نؤمن بأن السبيل إلى جعل العالم ممرًّا إلى الجنة يكون من خلال المشاركة والمصالحة، لهذا السبب نريد أن ننقل هذه المشاعر والأفكار إلى الجميع كنواة.. لا نعرف إلى أي مدى ستتبنى البشرية هذا الأمر، ولا إلى أي مدى ستطور هذه الأفكار، وإلى أي مدى ستضعه موضع التنفيذ! الأمر متروكٌ لهم، فهذا ليس من مسؤوليتنا.

ولا ننسَ أنّ هناك قيمًا يمكن أخذُها من الآخرين عن طريق إقامة جسور الحوار معهم، فكما لا نرضى أن نحرمَ ونضنَّ على الآخرين بالقيم والمكتسبات التي نمتلكها، فلا نرضى في الوقت نفسه أن نحرمَ أنفسَنا من جماليات الثقافات والحضارات الأخرى.

ربما لا يقتنع بهذا الأمر المصابون بجنون العظَمَةِ، في الواقع إنهم لا يقتنعون، فهناك أناسٌ لن يقتنعوا مهما فعلنا، حتى ولو وضعْنا -فرضا- سلّمًا إلى الجنة، ورأوا الجنة بأمّ أعينهم، فسيظلون يقولون: “يا تُرى أهناك حفرة على الجانب الآخر لم نرها! هل يريدون إلقاءَنا فيها؟!” سيكونون مشكِّكِين فيما تفعلون، ولن يرغبوا في صعود السلّم الذي وضعتموه حتى ولو كان يؤدي إلى جنة الخلْدِ في النهاية، لم يخْلُ أيُّ زمنٍ من مثل هؤلاء العصاة والمتمرّدين، ولن يخْلو أبدًا، لن تكفيكم قوّتكم في منع عداوة الأعداء أو حسد الحاسدين، فإذا كانت لديكم القدرة فيجب عليكم تضييق نطاق نفوذهم، ولكن حذارِ أن يشغلَكم النظر إليهم عن جدّية عملكم.

Bamteli: PEYGAMBER MESLEĞİ: İRŞAD VE TEBLİĞ

Herkul | | BAMTELI

Öldükten sonra dirilme! Yeni bir ba’s ü ba’de’l-mevt! Cenâb-ı Hak lutfeylesin!  اَلْإِنْشَاءُ مِنْ جَدِيدٍ فِي خِدْمَتِنَا وَحَرَكَاتِنَا وَجَمَاعَتِنَا وَتَشْكِيلَاتِنَا diyoruz. Belli bir dönemde Cenâb-ı Hakk başlattığı o şeyi yeniden lütfeylesin! Ne var ki bu mevzu ciddi bir gayret ve bir cehd istiyor.

 Kur’ân-ı Kerîm: (Necm Suresi, 53/39-40) وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنسَانِ إِلَّا مَا سَعَى – وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى   buyuruyor.          

“Hiçbir kimse başkasının günah yükünü çekemez. İnsan, emek ve gayretinin neticesinden başka şey elde edemez.” Bu açıdan; hemşirelerimizle, hanım kardeşlerimizle, erkek kardeşlerimizle irşad ve tebliğ adına yapabileceğimiz her şeyi yapmamız lazım. Bütün bunlar şart-ı âdî! Lutfedecek Cenâb-ı Hak’tır (c.c)!

Haddi zatında, günde bin defa bu mevzuda istekte bulunsak dahi, onu bile az görmeli! “Sana hakkıyla kulluk yapamadık!” demeliyiz. Meleklerin önünde bir kulluğa muvaffak olsak dahi; Rabbimizin büyüklüğü, O’nun bize olan ihsanları karşısında erkeğiyle kadınıyla, gerekli olan kulluğu yapamadığımızı itirafla; aczimizi, za’fımızı, fakrımızı, yetersizliğimizi ve tutarsızlığımızı her defasında vurgulamalıyız.

Kendimizi ne kadar küçük görür ve sorgularsak; kendimizle ne kadar iç muhasebeye girer ve ne kadar kendimizle yüzleşirsek; o nispette Cenâb-ı Hakk’ın nezdinde kıymet ifade eden bir hâl alırız. İnsan kendini büyük gördükçe, nezd-i ulûhiyette ve mele-i â’lânın sakinleri nezdinde kendini küçültmüş olur.

Belki Cenâb-ı Hak bir gün bütün dünyanın yüzünün apak hale gelmesini sizinle gerçekleştirebilir. Şu anki inkıtaya bakmayın! Bir kısım kendini bilmez kimseler kötülük yaptılar ve o tertemiz kaynağa kezzap döktüler. Ama bu -Allah’ın lütfuyla- bir daha olmayacak demek değildir! Bütün Enbiya-i izâmın hayat sergüzeştîlerine bakınca, sünnetullâhın böyle cereyan ettiği görülür. Allah’ın izni ve inayetiyle birinin vazifesi nihayete erince bir diğeri gelmiş ve almış onu daha ileriye götürmüş!

Soru: Muhterem Efendim! Bir sohbetinizde irşad ve tebliğin; konjonktürün hesaba katılarak ve yaşadığımız çağa uygun hale getirilerek îfâ edilmesi gerektiğini ifade buyuruyorsunuz. Günümüz şartları nazar-ı dikkate alındığında, irşâd ve tebliğ yaparken nelere dikkat etmemizi tavsiye buyurursunuz?

İrşad ve tebliğ; doğru yolu gösterme ve o doğru yolu gösterme mevzuunda kullanacağımız argümanları insanlara sunma demektir. Ve aynı zamanda bunların ikisi de peygamber mesleğidir. Ondan sonra da müceddidlerin ve hakiki mürşidlerin!

Evet, irşad ve tebliğ öteden beri Cenâb-ı Hakk’ın, en sevdiği ibâdını tavzif buyurduğu şeydir. Kur’an-ı Kerîm’de: “Siz ümmetlerin en hayırlısısınız! Ma’rufu emrediyor, aynı zamanda da münkerden insanları alıkoymaya çalışıyorusunuz! (Âl-i İmrân, 3/110)Bütün gayretiniz o! İnsanı hakikî manada insan olmaya yönlendiriyorsunuz! Manevi yapısını âdeta ahirete göre bir dantela gibi örgülemeye çalışıyorsunuz!” buyuruluyor.

Yemek yeme bile bir usule bağlıysa şayet, irşad ve tebliğ gibi hayatımızın gayesi diyebileceğimiz bir meselede; kat’iyyen bir usul ile hareket edilmesi lazımdır.       

Mesela; insanların hazmedebileceği şeyleri, insanlara “hazmedilebilirlik” keyfiyeti ile sunmalıyız. Bu açıdan da birine bir şey okuyacağımız zaman, evvelâ o zatı doğru okumamız lazım. “Diyeceğimiz şeylere acaba nereye kadar tahammülü var? Acaba bu diyeceğimiz şeye katlanabilir mi? Tepki verir mi? Onu iyice çıldırtır mıyım?” şeklinde sürekli bir iç muhasebe ile hareket etmeliyiz. Bu açıdan da insanları doğru okumak, günün şartlarını hesaba katmak lazımdır! Günümüzde çok yaygın, birer realite olarak kabul edilmiş, tabiî gibi kabul edilmiş şeyler var. Bunları birdenbire görmezlikten gelmek doğru değil. Bunların hepsini görerek, Allah’ın izni ve inâyetiyle ona göre anlatmak lazım! Bu birincisi!

İkincisi ise seviye mevzuudur. Avam halka bir şey dersiniz, kaynakları söylersiniz ve yeterli gelir ona. Fakat bir insan okumuşsa, bir lise, üniversite bitirmişse mutlaka onun bildiğini bilmek lazımdır. Diyeceğimiz şeylerde bir kısım falsolar yaparsak şayet, hakkımızda yanlış bir kanaate sahip olabilirler. Dolayısıyla bizi dinlemez ve itibar da etmez. Bunların hepsini de değişik zamanlarda gördük. Yani meseleyi biraz temelden, esastan bilmek lazımdır.

Bu açıdan da yaptığınız bu kamplar, arkadaşlarımızın mükemmel hale gelmeleri ve bir yönüyle donanımları ile hazır birer mürşid olmaları adına çok önemli. Meselenin ehemmiyetini icmâlî manada böyle ifade edebiliriz.

Detaya gelince; malum, bildiğiniz gibi bizim bir halkamız var. Belki otuz tane tefsiri beraber okuduk, şu anda da yirmi beşe yakın hadis kaynağını birlikte okuyoruz. Fakat diyorum ki; keşke bu kadar dersi birlikte okuduğumuz arkadaşlarımızın kimisi ilahiyatı bitirdikten sonra fiziğe, kimisi kimyaya, kimisi astronomiye, kimisi astrofiziğe gitseler! O alanları da görseler ve bilseler. O zaman bütüncül, mahrûtî bir ufka ulaşmış olurlar. Başkaları da bu hakiki mürşidlerin eliyle Allah’ın izni inayetiyle arzu ettikleri şeyleri bulur ve elde ederler. Ne var ki bu birdenbire oluverecek bir şey değildir. Bizler çok boş bırakılmış bir nesiliz! Bunlar hiç dert edinilmemiş. Dolayısıyla bizler; hakikaten itilmiş, atılmış olarak kalmışız! Şimdilerde müspet istikamette çok ciddi, inandırıcı kıpırdanışlar var. Bu hemşirelerimizin o istikametteki gayretleri de inşaallah öyle bir sonuca varır.

Yakın tarihimiz itibariyle bir çözülme, bir dağılma, değerlerimize karşı yabancılaşma söz konusu oldu. Hususiyle Osmanlı Devleti Raşid Halifelerden sonra din-i mübin-i İslam’ı en iyi anlayan devlettir. Muhyiddin İbni Arabî hazretlerinin bu mevzuda Osmanlı devletini göklere çıkardığı “Şecere-i Nû’mâniye” isimli bir kitabı dahi var. Ama son üç asır için aynı şeyleri söylemeyiz! Kötüydüler diyemeyiz, zira bu günah olur. Fakat bir Süleyman Şah gibi, Osman Gazi gibi, Orhan Gazi gibi, Murad Hüdâvendigâr gibi, bir İkinci Murad gibi, bir Fatih cennetmekân gibi, Yavuz gibi değillerdi!

Yavuz cennetmekân sekiz sene attan inmiyor ve koskoca bir dünyaya adeta nizam veriyor. Hususiyle İslam dünyası birliğe beraberliğe ulaşıyor. Yine aynı kıymette bir iş için açılım yaptığı dönemde de vefat ediyor. İşte, ba’s ü ba’de’l-mevt hadisesine kendimizi adar ve o iş için koşarsak, biz de hep canlı kalırız. Fakat bir yerde Hazreti Pir’in de ifade buyurduğu gibi; canlandırmayı bırakırsak, -hafizanallah- hiç farkına varmadan bir mezar-ı müteharrik bedbaht haline geliriz.

Ama acizane yukarıda da arz ettiğim gibi, birine bir şey okuyacağımız zaman, evvela o kişiyi doğru okumak lazım. Aksi takdirde bir şey okuyorum zannederek canına okumuş oluruz.

GÜNÜMÜZÜN EN ÖNEMLİ MESELESİ

Herkul | | KIRIK TESTI

Sosyal, siyasi ve iktisadî hayatta yaşanan çalkantılar hiç eksik olmasa da bence günümüz insanlığının asıl problemi, iman problemidir. İslâm dünyasının yanı sıra Hıristiyan ve Yahudi dünyasında da ciddi bir iman krizi yaşanıyor. Maksadım kimseyi hafife almak, kimsenin imanını sorgulamak değil; bilakis içinde yaşadığımız şartların gözden geçirilmesi. Hepimiz çevremize bakabiliriz. Acaba Allah’ı görüyor gibi ibadet eden veya O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket eden kaç insan vardır? Mesela İslâm dünyasındaki bir buçuk milyar Müslümanın yüz milyonunun hayatını ihsan ve murakabe şuuruyla yaşadığını iddia edebilir miyiz? Haksız yere aldığı bir arpanın bile hesabını verme derdiyle yaşayan kaç insan vardır? Her meselesini Cenab-ı Hakk’ın murad-ı sübhanisine bağlayan, hayatını O’nun emri dairesinde götürmeye azmetmiş, O’nun hoşnutluğunu kazanmadan başka bir hedefi olmayan Müslüman sayısı kaçtır? İşte günümüz insanlığının asıl problemi budur.

Esasen pek çok problemimizin temelinde de bu inanç zaafımız vardır. İnsanlık, Yaratıcısını bulamadığı, hedefini doğru tayin edemediği ve vahye kulak veremediği için komünizm, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm gibi farklı farklı sistemlerin, izmlerin arkasından koşuyor. Yaşadığı krizlerden kurtulmak, dertlerine çözüm bulmak adına ızdırapla bunlara başvuruyor. Fakat teşebbüsleri çoğu zaman falso ile neticeleniyor. İşte komünizmin akıbeti! O, revaçta olduğu dönemde kitlelere en mükemmel sistem olarak sunulmuş olsa da, hâkimiyeti uzun sürmemiştir. Çünkü insan tabiatına zıttır. İnsanlar kapitalizmin, feodalizmin, daha farklı baskı rejimlerinin insafsızlık ve sömürüsünden bıktıkları için, “Bir de bunu deneyelim” demişlerdir. Fakat orada da huzur olmadığını yaşayarak anlamışlardır.

Halbuki işin başında, insanlık adına atılan adımların istikbal vaat edip etmediği, insanların buna ne kadar rıza ve sabır gösterecekleri çok iyi hesap edilmeli; teklif edilen sistemlerin uzun ömürlü olacağına ve insanlar tarafından hüsn-ü kabulle karşılanacağına kanaat getirmeden yola çıkılmamalı, maceraya girilmemelidir.

Komünizmin revaçta olduğu yıllarda, İslam dünyasında da “İslâm sosyalizmi” kitapları yazıldı. İlim ve idrakine güvendiğim insanlar bile bu konuda kalem oynattılar. Bazıları Müslümanlığın kapitalizmden ziyade komünizme yakın olduğundan bahsetti. Oysaki arada bir kısım ortak paydaların bulunmasından yola çıkarak semavî bir dini iktisadî bir sistemle kıyaslamak hatalıdır. Her şeyden önce İslâm, inanma, Allah’la irtibat, peygamberi ve ilahî vahyi kabul etme, tevhid, ubudiyet ve haşir gibi esasların üzerine oturur. Siz meseleyi sadece ekonomik açıdan ele alırsanız hata edersiniz. Böyle bir kıyaslama yapılacaksa bile, bir kısım şart ve kayıtlar düşülerek yapılması gerekir. Bunun yanında kimileri sorgusuz Batı hayranlığına kendini kaptırdı, kimileri tarihselcilik iddiasıyla Kur’an’ın muhkem hükümlerini ihmal etti, kimileri de Kur’ân’ı modern bilimlere koltuk değneği yapmaya kalktı.

Kendi Kaynaklarımızı Özümseme

Bu gibi problemler, Müslümanların kendi kaynaklarına, değerlerine ve miraslarına karşı yaşadıkları güven kaybının bir neticesidir. Bu yüzden yeni alternatifler aramaya başlamış, lüks ve fantezilere girmişlerdir. Yarın da benzeri sıkıntılarla karşılaşabiliriz. Bunun adı bugün komünizm, kapitalizm veya liberalizm olur, yarın bunların yerini daha başka “izm” ve ideolojiler alır. Kitleler, “Bir de bu sistemi deneyelim.” diyerek yerleşik bir kısım düzenleri bozup yerine yenilerini getirebilirler. Esasen bütün bu karmaşıklık ve karışıklıkların üstesinden gelmenin yolu, tahkiki imandan geçer. Kur’an ve Sünnet’e çok iyi inanıp güvenmeliyiz. İlahî vahye dayanmayan beşerî sistemleri ise kuşkuyla karşılamalı, vahiy kıstasına vurmalıyız.

Eğer kendi kaynaklarımızı iyi özümsediyseniz, karşılaştığınız fikirler karşısında sarsıntı yaşamazsınız. Bunları, Kur’ân ve Sünnet filtresinden geçirdikten sonra alacağınızı alır, bırakacağınızı bırakırsınız. Eğer ilahî vahyi kendinize rehber edinirseniz, Doğu ve Batı’da çok büyük görülen insanların bile eserlerini kritik ederek okur, bazen onların ne büyük hatalar yaptıklarını görür ve hayret edersiniz. Eğer kendinize has ölçü ve kriterleriniz varsa, farklı fikirlerin içine girebilir, onlarla yüzleşebilir, onları ölçüp tartabilirsiniz. Kendi blokajınızı oluşturduktan sonra, onun üzerine her ne yapacaksanız yaparsınız. Fakat temel referanslarına karşı şüphe duyan, onlarla irtibatı zayıf olan ve bu konudaki bilgisi de yetersiz kimseler farklı arayışlara girebilir ve sapmalar yaşayabilirler.

Özellikle aydın ve entelektüellerin kendi kültür değerlerimize gönülden bağlanmaları ve bunlara sahip çıkmaları çok önemlidir. Çünkü kitleler, elit sınıfın arkasından koşar. Eğer farklı vesileler değerlendirilerek onların kendi kaynaklarımıza vâkıf olmaları ve Allah’la güçlü bir münasebet tesis etmeleri sağlanabilirse, onlar vesilesiyle kitlelerin de lüks ve fantezilere kaymalarının önüne geçilmiş olur. Aksi takdirde onlar, “Her yeni lezzetlidir” fehvasında ortaya atılan yeni bir kısım fikirlerin, sistemlerin cazibesine kapılabilirler. En akıllı insanlar bile bu konuda aldanabilir. Bu sebeple mutlaka toplumun aydınlatılmasına ihtiyaç vardır.

Belki bulunduğumuz yerlerde mevcut imkânlarımız buna elvermeyebilir. Sesimiz cılız çıkabilir. Fakat bize düşen vazife, acizliğimize ve zaafımıza bakmadan toplumu aydınlatma konusunda elimizden gelen gayreti ortaya koyabilmektir. Bilemeyiz, Allah bizim cılız sesimize tesir lütfedebilir ve böylece başkalarını düşünmeye sevk edebiliriz. Bazen de bizimle aynı kulvarda yürüyen başka insanlarla el ele, omuz omuza verir ve böylece daha güçlü bir ses haline gelmeye, daha inandırıcı projeler gerçekleştirmeye çalışırız. Birlikte teşkil ve tertip edeceğimiz farklı aktivitelerle insanlığın önüne yeni düşünce ufukları açabiliriz. Mükerrem olarak yaratılan ve sürekli kemali arayan insanoğlunu, insan-ı kâmil olmaya yönlendirebilir, onlardaki potansiyel bir kısım nüvelerin inkişaf etmesine vesile olabiliriz.

Bunları yaparken de başkalarını endişeye sevk etmeme adına niyet ve düşüncelerimizdeki samimiyet ve duruluğu her fırsatta ifade etmekten geri durmayız. Her defasında Cenab-ı Hakk’ın rızasına kilitlendiğimizi, sa’y ve amellerimizle onu elde etmeye çalıştığımızı, onun berisinde yer alan her şeyi elimizin tersiyle ittiğimizi, rıza-ı ilahi yanında dünya sultanlığının dahi gözümüze çok küçük göründüğünü, bu yüzden de bu tür şeylerden sarf-ı nazar ettiğimizi ifade ederiz.

Hizmet-i İmaniye Davası

Biz Allah’ın hoşnutluğunu elde etmeyi, O’nun yüce adını bayraklaştırmaya, muhtaç sinelere duyurmaya bağlamışız. Gönlümüzün ilhamlarını mayalayarak, çoğaltarak, bütün insanlığın gönlüne boşaltma peşinde koşuyoruz. Bunun yanı sıra, bütün ülkelerin silahlanma yarışına girdiği ve türlü türlü vahşetlerin sergilendiği bir dönemde, insanlığın diyaloğa, sevgiye, paylaşmaya ve uzlaşmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyor, sulh ve selametini bunda görüyoruz. Bu yüzden de insanlığa insanca yaşama yollarını göstermeyi, Allah’a imanın bir gereği sayıyor ve kendimize vazife biliyoruz. Dünyayı bir cennet koridoru haline getirmenin yolunun, paylaşmadan ve uzlaşmadan geçtiğine inanıyoruz. Bu yüzden de bu duygu ve düşüncelerimizi bir nüve gibi herkese ulaştırmak istiyoruz. İnsanlık buna ne ölçüde sahip çıkar, bu fikirleri ne ölçüde inkişaf ettirir ve ne ölçüde uygulamaya sokar, bilemiyoruz. Bu, onlara kalmış bir meseledir, bizi alakadar etmez.

Son olarak şunu da belirtmek gerekir ki biz, başkalarıyla aramızda diyalog köprüleri kurmak suretiyle onlardan da alacağımız değerler olduğuna inanıyor ve kendimizi bundan mahrum bırakmak istemiyoruz. Ne cimrilik yaparak sahip olduğumuz değerlerden ve müktesebattan başkalarının mahrum kalmasına gönlümüz razı olur ne de başka kültür ve medeniyetlerin sahip olduğu güzelliklerden mahrum kalmaya.

Bazı paranoyak ruhlar bunlara hiçbir zaman inanmayabilirler. Nitekim inanmıyorlar da. Ne yaparsak yapalım ikna olmayacak insanlar var. Cennet’e bir merdiven koysak ve onlar da kendi gözleriyle Cennet’i görseler yine de, “Acaba öbür tarafta görmediğimiz bir çukur var da, bunlar bizi oraya mı atmak istiyor!” diyerek yaptığınız işi kuşkuyla karşılayacak ve ucunda Cennet bile olsa sizin koyduğunuz merdivenden çıkmak istemeyeceklerdir. Bu tür mütemerrit insanlar hiçbir devirde eksik olmamıştır, bundan sonra da olmayacaktır. Ne düşmanların düşmanlığını, ne de hasetçilerin hasedini önlemeye gücünüz yetmeyecektir. Eğer yapılabiliyorsa, onların tesir alanları daraltılmaya çalışılmalı fakat onlara bakarak asla vazifeden dûr olmamalı.

***

Not: Bu yazı, 21 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

الإيمان والهمّ

Herkul | | العربية

ما من مصيبة تحيق بالإنسان أكبر من البلادة وانعدام الهمّ، ولا أعلم أرَضَةً لعينة تتسلّط على ابن آدم أكبر من عدم القلق والاكتراث.. نسأل الله عز وجل أن يلقي في صدورنا جمرةً من الهمّ تجعلنا نستشعر ونغتمّ لتعاسة وبؤسِ غير المؤمنين، والضالين عن الصراط المستقيم، والقساة الغلاظ والعاصين منهم، ونحسّ بها وكأنها هموم أنفسنا.

وليس المقصود هنا -حتى لا يُساء الفهم- أن يذهب الإنسان ويعرّض نفسه بشكل مصطَنَعٍ للمواقف التي من شأنها أن تسبب له الهمّ والغمّ.. على العكس من ذلك، إنني أتحدّث عن همٍّ وغمٍّ ينشأ في النفس المنفتحة على الإنسانية جمعاء انطلاقًا من قوة الإيمان، ورحابة الروح، وسعة الوجدان.. فلا أقصد الهمّ الحاصل عن الخسارة والحرمان والألم الدنيوي؛ وإنما أقصد الهمّ الحاصل عن العيش في ظلال القلب ورحابة الروح.

أجل، لا يمكن أن يصير الإنسان صاحبَ همٍّ بمجرد أن يقول: “لأصبحنَّ صاحب همّ”، فهذا ليس بالأمر ولا المسألة التي تُطلب أو تُستهدف.. بل إنها مسألة مرتبطة بالإيمان، وهي نتيجة طبيعيّة له، وهي متعلّقة بإدراك أهمية المعنى الذي يعبر عنه العالم الآخر بالنسبة لنا.. إن الإنسان الذي تربطه صلةٌ قويّة بالله ويصل إلى اليقين في الإيمان يتعاطف مع جميع المخلوقات حتى إن قلبَه يرتجف كمدًا على نملة سقطت في الماء تتخبط فيه، ويشعر بالألم -وكأنه يُسحَق هو- عندما يرى حشرة هلكت تحت قدميه.. لكم أن تتخيلوا وتقدروا مدى الهم والقلق الذي سيسيطر على مؤمن قد سما شعور الرحمة لديه لهذه الدرجة حتى تجاه الحيوان عندما يرى إخوانه من بني البشر يتدحرجون إلى نار جهنم.

من الصعب جدًّا أن يدرك هذا ضعافُ الإيمان، الذين لا يربطهم بربهم سوى خيط رقيق، ومن يعيشون إسلامًا مستعارًا غير حقيقي.. أيمكن لمثل هؤلاء أن ينجوا؟ لا شكّ أنه بإمكانهم النجاة، قد يُنعِمُ الله عز وجل على كثير من أمثالنا ممن لا يحملون همًّا ولا حزنًا ولم يتحرّروا من مخالب الإيمان التقليدي بإدخالهم الجنة، فهذه مسألة أخرى.. إننا نتحدث عن وصول الإنسان إلى الكمال، وبلوغه مرتبة اليقين في الإيمان، وأن يكون هذا مسلكَه في الهمّ والقلق.. ومن ثم فإن الهم من هذه الناحية هو مظهَرٌ للإيمان القلبي بالله تعالى، وتعبيرٌ عن حالٍ نفسيٍّ صادق.

وأحيانًا ما يصبح الهمّ هو عين اللذة والمتعة بالنسبة لأشخاص وصلوا إلى مستوى معين، فتحصل لدى الفرد متعةٌ روحيّة ومعنوية مما يعانيه من همٍّ وألم.. ولكن مع ذلك لا ينبغي للمؤمن أن يربط حياته بهذه المتعة، فقد أشار الأستاذ بديع الزمان إلى مراتب القرب بدءًا من الإيمان بالله، ومعرفة الله، ومحبة الله وانتهاءً بالذوق الروحاني.. فإذا نُظر في ظاهر الأمر فقد يُفهم أن الذوق الروحاني هو أعلى المراتب التي يجب الوصول إليها كما أشار الأستاذ النورسي.. غير أن الإنسان إذا بلغ الذوق الروحاني في الحواس الظاهرة والباطنة بعد مستوى معين فلا ينبغي له أن يقيد عبوديته ولا همه بهذا الذوق.. فإن الإيمان والعبودية والمعرفة والمحبة حق للمولى عز وجل، ويجب علينا أن نتحرّك بشعور أنها واجبات علينا، وألا نقيدها بحال من الأحوال بأي مقابل مادي أو معنوي؛ لأن هذا قد يعني رفع دعوى على الله تعالى، ومن ثم فإنها مسألة يجب تناولها بدقة وحذر.

لقد كانت هذه الهموم والأكدار هي التي تدفع الصحابة الكرام للركض في سبيل الله دون توقّف أو راحة، فقد أتى أبو أيوب الأنصاري رضي الله عنه إلى أسوار إسطنبول دون أن يأبه لنفسه أو لعمره لأنه علم أن عدم الهم والقلق نوعٌ من الموت.. وهناك آخرون قيدوا أنفسهم على ظهور دوابهم وخرجوا للجهاد؛ لأنهم علموا أنه لا شيء أهم من إعلاء كلمة الله للإنسانية جمعاء، فقد رأوا هذا وتعلّموه من رسول الله صلى الله عليه وسلم، وكانوا يريدون أن يحافظوا على المفهوم والفلسفة اللتين توارثوهما منه صلى الله عليه وسلم حتى نهاية حياتهم، فهم يوقنون بأن المشقة والألم والهم الذي يعانونه في هذا الدرب سيعود عليهم بأشكال مختلفة.. لقد آمنوا بهذا جيدًا، واستوعبوا حقيقة الأمر بسرعة بالغة، وانفتحوا على فحوى ومضمون رسائل القرآن الكريم والسنة النبوية، وعاشوا حياةً مفعَمةً بالعشق والاشتياق إلى الله، ومنفتحةً على الماوراء.

نحن أيضًا نقرأ القرآن الكريم، ونطالع الكتب، ونسمع المشايخ، ولكننا لا نستطيع الوصول إلى قوامهم بحال من الأحوال.. ربما يضحك الصحابة لو رأوا مكتباتنا، وربما يقولون: “هل هناك حاجة إلى كل هذا القيل والقال لمعرفة الله تعالى؟!” لقد كان إيمانُهم راسخًا متينًا.. لقد حلّوا بإيمانهم هذا من المسائل ما ستعجز الكتب التي تفوق قامتكم عن حلّه، فلم تظهر طائفة مثل هذه في العالم انتقلت من الأميَّة إلى العلم والمعرفة في أي حقبة من الزمن، إنهم أناس نشؤوا في الجاهلية، ثم التزموا مواقعهم خلف مفخرة الإنسانية صلى الله عليه وسلم، فبلغوا ذاتيّتهم، وشعروا بكيانهم، وقرؤوا أنفسهم قراءةً صحيحةً، وعاشوا ارتقاءً عموديًّا في المعرفة والمحبة، ورأوا العوالم الأخرى بوضوح، ووصلوا إلى هذه الجماليات في أسرع وقت، وبذلوا ما في وسعهم على الفور لتعريف الآخرين بهذه الجماليات.. وبما أننا لا نستطيع أن نعيش في يومنا ولو عُشر حياتهم التي عاشوها، فلا يمكننا أن نقدر مدى الهمّ والكدر الذي حملوه ولا الذوق الروحاني الذي أحسّوه.

لقد وقعنا في براثن الثرثرة والغرور، حتى إذا ما قمنا بالخطابة والتحدّث فإننا نمارس اللغو والثرثرة معتقدين ندرَةَ حديثنا، وأنه لا يوجَدُ من يُشبهنا أو يشاكلنا، وأنه ما من إنسانٍ إلا ونستطيع أن نقنعه بديماغوجيتنا.. إننا نتحدث كثيرًا عن أنفسنا، وإذا ما رأى الصحابة حالنا هذا تعجّبوا قائلين: “يا الله، كم يتحدّث هؤلاء الناس هكذا! فما الداعي إلى كثرة الحديث في هذه المسائل! فاللهُ حسبُنا وما سواه عبثٌ وهوًى!”.. فإذا كان من اللازم مقارنة أنفسنا بهم، فيمكننا أن نقول: ثمة أناس بائسون في القاع، وثمة نفوس في الجانب الآخر سامقةٌ في الارتفاع.

إن رجائي كبيرٌ في رحمة الله تعالى، ولذلك أعيش على أمل أن أدخل أنا أيضًا الجنة، وبما أنني أحمل هذا الأمل في نفسي، فإن الآخرين أحسن وأفضل مني بكثير، وأقول: “إن الجنة لها ثمانية أبواب مفتوحة بحسب ماهية الأعمال المنجزة، فإن لم ندخل من أحدها ربما دخلْنا من الآخر”، لكنني لا أعلم، هل سيقبلوننا هناك بحالنا هذا أم لا؟!

لا يحق لنا الطعن والتشنيع بأي شخص.. ولكن على الجميع أن ينظروا في أحوال أنفسهم، فيسأل كلُّ فرد نفسه؛ كم مرة في حياتي وضعتُ رأسي على السجادة باكيًا ساعة من الليل من أجل هم أمة سيدنا محمد صلى الله عليه وسلم؟! ما هو نوع الجهد والحرص اللذين أبذلهما من أجل توصيل الناس إلى الإيمان؟! يمكن للجميع أن يسألوا أنفسهم مثل هذه الأسئلة وأن يزنوا إنسانيتهم بها، أنا لا أبالغ في الأمر.. فإن كمال إيمان الفرد يكون بقدر رحمته بالمخلوقات، فكلما تعمّق همُّ وشغلُ وقلَقُ وجهدُ ومثابرةُ وعزمُ الفرد على إيصال الناس إلى الله تعالى، وتعريفهم برسوله صلى الله عليه وسلم كانت إنسانيَّتُه عميقةً بنفس القدر.. وعندما ينظر إليك أهل البصيرة يقدرونك قدرك من هذه الزاوية، فلتعبروا عن أنفسكم كيفما تشاؤون، ولتنجزوا النجاحات بقدر ما تريدون، ولتفتحوا من المدارس بقدر ما تستطيعون؛ ولكن قيمتكم الحقيقية تكمن في الإيمان، وصلتكم بربكم، وما يترتب على ذلك من انفعالكم وهمكم ومكابدتكم وشفقتكم بخلق الله تعالى.

وقد بينت الآيات القرآنية مدى اهتمام رسول الله صلى الله عليه وسلم وانشغاله بأمته في العديد من الآيات، يقول تعالى: ﴿فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا﴾ (سورة الْكَهْفِ: 18/6)، والأمر نفسه في قوله: ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ﴾ (سورة هُودٍ: 11/112) وفي إشارة إلى هذه السورة يقول سيدنا رسول الله صلى الله عليه وسلم: “شَيَّبَتْنِي هُودٌ[1].. فإذا كان هناك انفتاحٌ حقيقي في عصر السعادة النبوي؛ فإن وراءه في المقدمة همُّ ومكابدةُ رسول الله صلى الله عليه وسلم، ومن خلفه الصحابة الكرام الذين يقتفون أثره خطوة بخطوة ويُعايشون الإسلام معايشةً صحيحةً.

لهذا السبب فإنه بقدر ارتباط الإنسان بالله ومعرفته به، وحرصِه وهمِّه وقلقه واضطرابه من أجل إيصال الحقائق السامية للإنسانية؛ يكون انفتاحه وتأثيره فيمن حوله.. وتعتمد المسألة في النهاية على الإيمان الكامل، والإخلاص الأتم، واليقين التام، وعمق المعرفة والمحبة، وصدق العشق والاشتياق.. وإنكم إن تعمّقتم في هذه الجوانب، فستكون الأمواج التي تحرّكونها في هذا الجانب كبيرة وواسعة وتشمل العالم بأسره.

[1] سنن الترمذي، تفسير سورة الواقعة، 56 (6)، 3297.

İMAN VE IZDIRAP

Herkul | | KIRIK TESTI

Dertsizlik kadar insanın başına dolanmış büyük dert yoktur. Izdırapsızlık kadar insanın başına musallat olmuş Allah belası bir güve bilmiyorum. Allah içimize öyle bir ızdırap koru atsın ki; iman etmeyen, sırat-ı müstakimden sapan, haşin ve hırçın insanların perişan hâllerini kendi derdimiz gibi içimizde duyabilelim.

Yanlış anlaşılmasın! Bunun manası, gidin ve sun’î olarak kendinizi, ızdırap verecek durumlara maruz bırakın demek değildir. Bilakis ben, iman kuvveti, ruh enginliği, vicdan genişliği kaynaklı, bütün insanlığa açık bir sinenin dert ve ızdırabından bahsediyorum. Kastettiğim ızdırap, dünyevî acı, kayıp ve mahrûmiyetlerden hâsıl olan ızdırap değil; kalbin gölgesinde ve ruh enginliğinde bir hayat yaşamaktan hâsıl olan ızdıraptır.

Evet, ben ızdıraplı bir insan olayım diyerek ızdırap sahibi olunmaz. Bu, kendi başına hedef haline getirilecek ve talep edilecek bir mesele değildir. Bilakis inanmaya bağlıdır, imanın tabii bir neticesidir. Öteki âlemin bizim için ifade ettiği mananın önemini kavramakla alakalıdır. Allah’la irtibatı güçlü olan, imanda yakîne ulaşan bir insan, bütün mahlûkata karşı öyle bir şefkat besler ki, suya düşüp çırpınan bir karınca karşısında bile kalbi tir tir titrer. Ayağının altında kalıp ölen bir böcek karşısında, tıpkı kendisi eziliyormuş gibi acı hisseder. Hayvanlar karşısında bile şefkat hissi bu derece inkişâf etmiş bir mü’minin, insanların Cehennem’e yuvarlanmaları karşısında nasıl bir hafakan içine gireceğini varın siz hesap edin.

İman zaafı yaşayan, pamuk ipliğiyle Allah’a bağlı olan ve iğreti bir Müslümanlık yaşayan insanların bunu anlaması çok zordur. Bu tür kişiler kurtulamazlar mı? Elbette kurtulabilirler. Allah, bizim gibi taklidî imanın pençesinden kurtulamamış dertsiz ve ızdırapsız nicelerini Cennet’e koyabilir. Bu başka bir meseledir. Biz, insan-ı kâmil olmaktan, imanda tahkîke ulaşmaktan ve ızdırabın yolunun da bu olmasından bahsediyoruz. İşte bu yönüyle ızdırap, Allah’a yürekten inanmışlığın tezahürüdür, hâlisane bir duruşun ifadesidir.

Bazen olur ki ızdırap, belli bir seviyenin insanları için ayn-ı lezzet hâline gelir, kişi, çektiği ızdıraptan rûhî ve manevi bir haz alır. Fakat bir mü’minin hayatını böyle bir lezzete bağlı götürmemesi gerekir. Bediüzzaman Hazretleri, iman-ı billah, ma’rifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanî şeklinde bir sıralamadan bahsediyor. Zahiren bakıldığında zevk-i ruhaninin ulaşılması gereken bir hedef olarak gösterildiği gibi bir anlayış olabilir. Oysa ki, insan, belirli bir seviyeden sonra havass-ı zâhire ve bâtınesinde ruhî bir zevke ulaşsa da ne ubudiyetini ne de ızdırabını böyle bir zevke bağlamamalıdır. İman, ubudiyet, ma’rifet ve muhabbetin Allah’ın hakkı; bizim de vazifemiz olduğu şuuruyla hareket etmeli ve bunları hiçbir şekilde maddi-manevi bir karşılığa bağlamamalıdır. Zira bu, Allah’a karşı hak iddiasında bulunma manasına gelebilir, dolayısıyla hassasiyetle ele alınması gereken bir meseledir.

Sahabeyi, durup dinlenmeden Allah yolunda koşturan, onların bu dert ve ızdıraplarıydı, i’lâ-i kelimetullah mülâhazalarıydı. Ebû Eyyüb el-Ensârî hazretleri, ızdırapsızlık ve çilesizliğin bir nevi ölüm olduğunu bildiği için yaşına başına bakmadan İstanbul önlerine kadar gelmişti. Daha başkaları da kendilerini bineklerinin üzerine bağlatmış ve öyle cihada çıkmışlardı. Çünkü onlar, Rabbilerinin adını âleme duyurmadan daha önemli bir şey bilmiyorlardı. Allah Resûlü’nden (sallâllahu aleyhi ve sellem) bunu görmüş, bunu öğrenmişlerdi. O’ndan tevârüs ettikleri anlayış ve felsefeyi ömürlerinin sonuna kadar sürdürmek istiyorlardı. Böyle bir yolda katlanacakları meşakkatlerin, sıkıntı ve ızdırabın kendilerine çok farklı şekilde geri döneceğine inanmışlardı. Çok iyi inanmış, işin hakikatini çok hızlı kavramış, Kur’ân ve Sünnet’in mesajlarının arka planına açılmış, Allah’a aşk u iştiyak içinde bir ömür geçirmiş ve ötelere açık yaşamışlardı.

Biz de Kur’ân okuyoruz, kitaplar mütalâa ediyoruz, hocaları dinliyoruz fakat bir türlü onların kıvamını yakalayamıyoruz. Muhtemelen sahabe, kütüphanelerimizi gelip görseydi bize güler, “Allah’ı bilmek için bu kadar güft ü gûya ne lüzum var!” derlerdi. Çok sağlam inanmışlardı. Bu inançları sayesinde sizin boyunuzu aşkın kitaplarla çözemeyeceğiniz meseleleri çözmüşlerdi. Dünyanın hiçbir döneminde ümmîlikten böyle bir ilim ve irfana geçen bir topluluk gösterilemez. Cahiliyeden çıkmış insanlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında yerlerini aldıktan sonra, kendilerini bulmuş, kendilerini duymuş, kendilerini doğru okumuş, marifet ve muhabbet adına amûdî bir yükseliş yaşamış, öbür âlemleri net görmüş ve bir an evvel bu güzelliklere ulaşmak ve başkalarını da bu güzelliklerle tanıştırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Günümüzde onların yaşadıkları hayatın öşrünü bile yaşayamadığımız için, ne onların duyduğu dert ve ızdırabı, ne de o zevk-i ruhâniyi takdir edebiliyoruz.

Bizde gevezelik ve ukalalık çok fazla! İş konuşmaya geldiğinde eşimizi dengimizi göstermek çok zor. Demagojiyle ikna edemeyeceğimiz insan yok. Fakat çoğu defa kendimizi anlatıyoruz. Sahabe bizim bu halimizi görseydi, “Allah Allah! Bu insanlar ne konuşuyorlar böyle! Bu meseleleri bu kadar uzatmanın ne lüzumu var! Allah bes, baki heves!” der ve halimize şaşırırlardı. İlle de onlarla kendimizi mukayese edeceksek şöyle diyebiliriz; bir tarafta tabanın tali’siz insanları, diğer yanda tavanın mümtaz sîmâları.

Allah’ın rahmetinden ümidim çok fazla olduğu için, kendimin bile Cennet’e gireceği ümidiyle yaşıyorum. Kendi hakkımda böyle bir ümit beslediğime göre, başkaları hakkında hayli hayli böyle düşünüyor ve “Yapılan amellerin keyfiyetine göre açılan Cennet’in sekiz kapısı var, birinden giremezsek belki öbür kapıdan gireriz.” diyorum. Fakat bu hâlimizle bizi oraya koyarlar mı, koymazlar mı bundan o kadar emin değilim.

Kimse hakkında ta’n u teşnîde bulunmaya hakkımız yok. Herkes kendi hâline bakmalıdır. Hayatımda kaç defa ümmet-i Muhammed’in derdi için gece başımı seccadeye koyup bir saat ağladım? İnsanları imanla buluşturma adına nasıl bir cehd ü gayret içindeyim?… Herkes kendine bu tür sorular sorup insanlığını bunlarla tartabilir. Mübalâğa yapmıyorum! Zira bir kişinin imanının kemâli, mahlûkata şefkati ölçüsündedir. Bir insanın, başkalarını Allah’la buluşturma, onlara Efendimiz’i tanıtma konusundaki azmi, kararlılığı, cehdi, heyecanı ve ızdırabı ne kadar derinse, insanlığı da o kadar derin demektir. Erbâb-ı basiret size baktığı zaman bu zaviyeden bir değer atfeder. Siz kendinizi nasıl gösterirseniz gösterin, ne tür başarılara imza atarsanız atın, kaç tane okul açarsanız açın, asıl kâmet-i kıymetinizi belirleyecek faktör imanınızdır, Allah’la münasebetinizdir ve bunlara bağlı olarak ortaya koyduğunuz mahlûkât hakkındaki şefkatiniz, ızdırabınız, derdiniz ve heyecanlarınızdır.

Kur’ân, Efendimiz’in (aleyhissalâtu ve’s-selâm) ümmeti hakkındaki ızdırabını, “Bu söze inanmıyorlar diye arkalarından bakıp neredeyse kendini helâk edeceksin!” (Kehf sûresi, 18/6) sözleriyle ifade ediyor. Aynı şekilde O, “Emredildiğin gibi dosdoğru ol!” (Hûd sûresi, 11/112) âyetine işaretle, “Hûd suresi saçımı ağarttı.” (Tirmizî, tefsîru sûre 56 (6)) buyuruyor. Eğer Asr-ı Saadet’te ciddi bir açılım yaşanmışsa, bunun arkasında başta Allah Resûlü’nün, sonrasında da adım adım O’nu takip eden sahabe-i kiramın derdi, ızdırabı, Müslümanlığı doğru olarak yaşamaları vardı.

Bu sebepledir ki bir insanın Allah’la irtibatı, imanı, ma’rifeti, insanlığa yüce hakikatleri duyurma istikametindeki heyecanı, çektiği dert ve ızdırabı ne kadarsa, çevresinde meydana getireceği etki ve vesile olacağı açılım da o kadar olacaktır. En nihayetinde mesele gidiyor ve iman-ı kâmile, ihlâs-ı etemme, yakîn-i tâmma, marifet ve muhabbetteki derinliğe, aşk u iştiyaktaki samimiyete dayanıyor. Şayet siz bu alanlarda derinleşirseniz, meydana getireceğiniz dalgalanmalar da o ölçüde büyük olur ve dünyanın dört bir yanına ulaşır.

***

Not: Bu yazı, 22 Kasım 2008 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

HÜZÜN, HASRET VE BURUK BİR BAYRAM SABAHI

Herkul | | BAMTELI

Değerli arkadaşlar,

Covid-19 sebebiyle ara vermek durumunda kaldığımız derslere, çok şükür iki hafta önce kaldığımız yerden -virüs sebebiyle kurallar çerçevesinde- tekrar başladık. Derslerin başlaması ile bulunduğumuz kampta bir bayram havası oluşmuştu. Bu atmosfere Kurban Bayramını idrak etmenin huzuru ise buruk da olsa ayrı bir haz kattı.

Bizler de bu atmosferden az da olsa birkaç kareyi sizlerle paylaşmak istedik.