Yazarın Arşivi

297. Nağme: Unutkanlık Hastalığı, Hıfz Namazı ve Yâsîn Sûresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Bir gün Hazreti Ali (kerremallahu vechehu), Allah Rasûlü’ne (aleyhissalatü vesselam) gelip Kur’an’ı hâfızasında tutamamaktan yakınır; “Bu Kur’an göğsümden uçup gidiyor. Onu ezberimde tutamıyorum.” der. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ona, “Cuma gecesinin son üçte birinde kalk; o, meleklerin şahit olduğu zamandır, onda yapılan dualar kabul edilir. Şayet o saatte kalkamazsan, gecenin evvelinde veya ortasında kalk ve dört rek’at namaz kıl. Birinci rek’atında Fatiha ile Yasin’i, ikinci rek’atında Fatiha ile Duhan’ı, üçüncü rek’atında Fatiha ile Secde suresini, dördüncü rek’atında ise Fatiha ile Mülk suresini oku. Tahiyyâtı bitirdiğin zaman Cenâb-ı Hakk’a güzelce hamd ü senâda bulun. Bana ve diğer peygamberlere de salavât getir. Erkek-kadın bütün mü’minler için Allah’tan mağfiret dile. Bu okuduklarının akabinde de şu duayı söyle!” buyurur ve kitaplarda “Hıfz duası” adıyla yer alan duayı tekrar etmesini ister. (Bu dua, “Kur’an’ı hıfz etme namazı ve duası” başlığı altında Mealli Dua Mecmuası’nın 87. sayfasında mevcuttur.)

Hazreti Ali tarif edildiği üzere bunu beş veya yedi gece yapar ve Allah Rasûlü’ne gelip şöyle der: “Ya Rasûlallah! Ben daha önceleri dört-beş ayeti bile ezberleyemiyordum. Fakat şimdi kırk ayet kadar ezberleyebiliyorum. Onu okuduğumda da sanki Allah’ın kitabı gözümün önündeymiş gibi oluyor. Yine önceleri bir hadisi duyup tekrar ettiğimde tam ezberleyemezdim. Fakat, şimdi hadisleri işitip onları rivayet ettiğimde bir harf bile kaçırmıyorum.” (Tirmizî, Daavât, 114)

Kıymetli dostlar,

Tefsir dersinde Yâsîn Sûresi’ne geçtik. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sûreye giriş sadedindeki sözleri arasında yukarıdaki hadiseye işarette bulunup “Hıfz namazı” üzerinde durdu. Unutkanlığı yenmek ve Alzheimer hastalığına yakalanmamak için yapılması gerekenlerden bazılarına değindi.

Yâsîn Sûresi’nin Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından “Kur’an’ın kalbi” olarak adlandırıldığını hatırlatan muhterem Hocamız “Ölülerinizin başında Yâsîn okuyun!” hadis-i şerifinin nasıl anlaşılması lazım geldiğini anlattı.

10:14 dakikalık ses kaydından ibaret bugünkü nağmemizi de dualarınıza vesile olması recasıyla arz ediyoruz.

Bir Gönül Mimarı: Alvarlı Efe Hazretleri

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Şahsiyeti, aile fertleri, iç derinliği, topluma yönelik mesajları ve üzerinizdeki tesirleri zaviyesinden, Alvarlı Efe Hazretleri ile alakalı duygu ve düşüncelerinizi bizlerle paylaşır mısınız?

Cevap: İşin doğrusu böyle büyük bir zatı resmetmek ve onun tam bir fotoğrafını ortaya koymak beni aşan bir konudur. Bu itibarla, onun hayatını, düşünce dünyasını, kalb ve ruh ufkunu derinlemesine ve arka planıyla kavrayabilecek bir idrake sahip olmadığımı daha başta ifade ve itiraf etmeliyim. Ayrıca o büyük zat, ruhunun ufkuna yürüdüğünde ben henüz on altı-on yedi yaşındaydım. Her ne kadar hayata gözlerimi açar açmaz kendimi o dupduru kaynağın başında bulmuş olsam da, o yaşta olan birinin, engin ufku olan böyle büyük bir insandan kâmil mânâda istifade edemeyeceği aşikârdır. Bu açıdan anlatacağım hususların, o zamanki idrak ufkum ve çocukluk mülahazalarım da nazar-ı itibara alınarak değerlendirilmesi gerekir.

Nurlu ve Bereketli Bir Yuva

Efe Hazretleri’nin neşet ettiği yuva, mübarek ve feyizli bir kaynak gibiydi. Mesela babası Hüseyin Efendi ve öz kardeşi Vehbi Efendi çok büyük insanlardı. Ben babası Hüseyin Kındığî Efendi’yi görmedim; ancak şu tek vaka dahi o mübarek zatın fazilet ve kemâlâtını ifade adına yeter derecede bir fikir verir zannediyorum: Evlâd-ı Resûl’den olan Alvar İmamı ile babası Hüseyin Kındığî Efendi, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’ne intisap etmek üzere Bitlis’teki dergâhına giderler. Pîr-i Küfrevî Hazretleri, muhtemelen, görür görmez onlardaki istidadı hemen keşfettiğinden kendilerine hususî teveccühte bulunur ve ciddi ihtimam gösterir. Daha sonra da erbain çıkartma, seyr u sülûk-i ruhaniden geçirme, herhangi bir teste tabi tutma, endazeye vurma ihtiyacı duymaksızın her ikisine birden hilafet verir. Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez, sarraf değilse bir insan altın ve gümüşten anlamaz. İşte Pir-i Küfrevî Hazretleri cevahir kadrini bilen bir cevher-fürûşân olarak görür görmez onların kıymetini anlıyor ve halkı irşat edebileceklerine dair kendilerine hilafet veriyor. Ani gelişen bu durum karşısında, o güne kadar Küfrevî Hazretleri’ne hizmet eden müritleri geceleyin ileri geri konuşmaya başlıyor ve sonra da hilafet konumunu ihraz edip etmediklerini anlama adına onları imtihana tabi tutuyor. O esnada birden kapı ardına kadar açılıyor ve içeriye giren Küfrevî Hazretleri onlara şöyle sesleniyor: “Mollalar! Mollalar! Hüseyin ve Muhammed Lütfi Efendi’nin bana ihtiyaçları yoktu. Onları kemâlâtı buraya getirdi.”

“Kemâl ehli kemâlâtı kemâl ile buldu hep, Bîfaidedir kemâlâtsız fıdda u zeheb.”

Bir insan kemâl sahibi değilse, Karun’un hazineleri ölçüsünde altını ve gümüşü olsa ne ifade eder ki! Kardeşi Vehbi Efendi de derya gibi bir insandı. Onda sükûtilik daha hâkimdi; fakat bu sükûtilik, insan ruhunda değişik dalgalanmalar meydana getiren bir müessiriyete sahipti. Gerek annem gerekse babam, her ikisine de derin bir hürmet ve sadakatle bağlıydı. Bu büyük zatlar, bazen gelir, handa dedemin misafiri olurlardı. Dedem de onlara karşı derin bir saygı duyardı. Vehbi Efendi, Alvar İmamı’ndan büyüktü ve ben henüz beş yaşlarındayken vefat etmişti. Vefat ettiğinde;

“Cüda düştüm güzellerden, Derem vâ-hasretâ şimdi!”

mısralarını zannediyorum Efe Hazretleri onun için yazmıştı.

Ruhlarda Heyecan Tutuşturan Suzişi Nağmeler

Alvar İmamı iç dünyası itibarıyla derin, aşk u heyecanıyla coşkundu. Zikir meclislerindeki hali, bu gönül zenginliğinin canlı bir misali gibiydi. O, hem Nakşî hem de Kadirîydi. Bundan dolayı olsa gerek, caminin içinde onun nezaretinde bazen hatme-i hacegan bazen de halka-i zikir icra edilirdi. Caminin içinde kalabalık bir halka olurdu. Tasavvuf geleneğinde ser-zakir, zikrin nasıl söyleneceğini göstermek için halkanın içinde dolaşır; fakat o dönem itibarıyla Hazret çok yaşlı olduğundan halka içinde dolaşmaz, âdeta halkanın bir imamesi gibi yerde oturur ve halkadakilere göz ucuyla birer nigah-ı aşina kılardı. Zaten bir süre sonra halkadakiler kendilerinden geçer ve çevrelerini görmez hale gelirlerdi. Hatta ağlamaya boğulanlar ve bayılıp yere düşenler olurdu. Hazret, ciddî sağlık problemleri olmasına rağmen, minderin üstünde iki üç saat dizleri üzerinde otururdu. Orada Hülasatü’l-hakâik isimli eserinden gazeller, naatlar ve münacatlar okunur ve daire vurulurdu. Köyde, sesi çok güzel bir Hafız Efendi vardı, daireyi o vururdu. Hazret, o esnada bütün benliğiyle Cenab-ı Hakk’a yönelir, bazen o muhrik ve sûzişi nağmeleriyle kendinden geçer, çevrede bir insibağ ruh haleti hâsıl eder ve gönüllere bir aşk ateşi salardı. Zaten orada bir iki insan heyecandan kendinden geçince, birisi azıcık gözyaşlarıyla coşunca, bu durum hemen diğer zâkirlere de sirayet eder, herkeste bir aşk u heyecan atmosferi oluştururdu. Hem öyle bir aşk u heyecan oluşurdu ki, bütün bunlara çocukluğumda şahit olmama rağmen, hâlâ onların tesirinde olduğumu söyleyebilirim. Hazret, aynı zamanda tam bir peygamber aşığıydı. Fakir de Ravza-i Tahire’yi ilk gördüğümde orası için, “Bir avuç toprağını, cihanlara değiştirmeyeceğim bukalar bukası” sözleri dudaklarımdan dökülmüştü. Fakat, Hazret’in aşkı bambaşkaydı. Birisi ona gelip, “Orada, sokaklarda çok uyuzlu mahlûklar gördüm.” dediğinde tepkisi şu olmuştur: “Sus! Medine’nin sokak köpekleri için dahi öyle söyleme! Ben Peygamber hatırına oranın uyuzlusuna bile kurban olurum.” O, bu ve benzeri ifadeleri, yüreğinden kopup gelen bir içtenlikle, bütün benliğiyle söylerdi. Öyle ki, bunu söylerken adeta Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsiyet-i maneviyesinde erir ve fena fi’r-resûl olurdu. Onun şu naatında da bu derin Peygamber sevgisini görebilirsiniz:

“Ey Şâhid-i Mukaddes Hûrşid-i âlem-ârâ, Geysülerin muhammes ebrûlerin dilârâ. Zülfün teline kıymet olmaz cihân serâser, Neşreylemiş dû-kevne mûyin anber-i sârâ.”

İşte onun bulunduğu meclislerde bu naatlar okunur ve başta kendisi olmak üzere oradakiler coşardı. Bazen, o;

“Sana cânan gönül hayran nedendir, Cemâlin gün gibi rahşan nedendir, Kaşındır kâb-ı kavseyni ev ednâ, Yüzündür sûre-i Rahman nedendir.”

mısralarıyla öyle bir feryat eder, öyle bir sesini yükseltirdi ki, bulunduğu yer adeta lerzeye gelir ve halkadaki herkeste bir titreme olurdu.

Fazilet Sahibi Herkesi Takdir Ederdi

O, bir söz sultanıydı. Hem aruzla hem de hecenin değişik kalıplarıyla ruhunun ilhamlarını seslendirirdi. Fakat o, büyük bir söz üstadı olmasıyla beraber aynı zamanda, huzurunda başka büyüklerin söz ve nazımlarının dile getirilmesinden de kesinlikle rahatsız olmaz, hatta o türlü söz ve şiirlerin söylenmesini teşvik ederdi. Mesela Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan Ketencizade’nin Divan’ında şeyhi için söylediği,

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım. Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım. Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım. Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım. Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.”

sözlerini ben, onun huzurunda dinlemişimdir. Ketencizade, Erzurum’da onunla aynı dönemde yaşamış bir zattır. Emsal arasında tenafüs olabilir. Fakat o, tenafüsü ayaklarının altına almış ve âdeta onun üzerinde raks ediyor gibiydi. Evet, kim söylerse söylesin, şayet söylenen söz hak ise, o bu söze selam dururdu. Aynı şekilde, Seyyid Nigari Hazretleri’ne ait olan,

“Cânân dileyen dağdağa-i cana düşer mi; Can isteyen endişe-i cânâna düşer mi? Girdik reh-i sevdaya, cünunuz, bize namus lazım değil. Ey dil ki bu iş şâna düşer mi?” mısraları;

Bayburtlu Zihni’nin;

“Vardım ki yurdundan ayak göçürmüş, Canan göçmüş ıssız kalmış otağı, Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş, Sakiler meclisten çekmiş ayağı.”

///

“Hangi dağda bulsam ben o maralı, Hangi çölde soram çeşm-i gazalı, Yavrusunu yitirmiş ceylan misali, Gezer çölden çöle yoktur kararı.” sözleri,

Fuzûlî’nin;

“Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı Felekler yandı âhımdan murâdım şem’i yanmaz mı Kamu bîmârına cânân deva-yı derd eder ihsan Niçün kılmaz bana derman beni bîmar sanmaz mı Şeb-i hicran yanar cânım döker kan çeşm-i giryânım Uyarır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı Gâmım pinhan tutardım ben dediler yâre kıl rûşen Desem ol bî-vefâ bilmem inanır mı inanmaz mı Fuzûlî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvadır Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı”

mısraları benim hep o meclislerden aklımda kalan şiirlerdir. Bütün bunlar orada terennüm edilirdi ama bu tür şiirlerin huzurunda okunmasında, onun herhangi fiilî ve hissî bir tepkisi olmazdı. Hatta o, bunları kendi muhassala-i efkârı gibi görür, hepsini takdirle karşılardı. Zannediyorum bu durum onun ufkunu, düşünce ve his dünyasını, olgunluk ve büyüklüğünü anlama adına önemli bir ölçüdür. Salih Özcan Abi’den dinlediğim şu hatıra da onun kemâl ve istiğnasını göstermesi adına bana çok önemli geliyor. Salih Abi, 1950’li yılların başında Erzurum’a gelerek Hazret’in elini öpmüş ve ona demiş ki, “Efe Hazretleri! Üstad Bediüzzaman diye birisi var. Onun din ve imana dair yazdığı risaleler var. Biz de onun yolundayız. Onun bu risalelerini âleme duyurmaya çalışıyor, bunlarla hususiyle genç nesillerin imdadına koşuyoruz.” Bunun üzerine Hazret şöyle mukabelede bulunmuş: “Ah şu gözlerim görseydi de, ben de size yardımcı olabilseydim.” Evet, fazilet odur ki, başka fazilet-meab insanların faziletini de kabul etsin ve onlara karşı saygılı olsun.

Tın Tın Kulağımda Yankılanan Sözler

Şimdi de müsaadenizle, kendisini tanımış olma bahtiyarlığını ruhumda derinlemesine hissettiğim o büyük zatla alakalı unutamadığım bir-iki hatıramı nakletmek istiyorum. Unutamadığım hatıralardan biri şudur: Henüz on dört, on beş yaşlarındaydım. Çok sevdiğim güzel bir arkadaşım vardı. Bana bir gün dedi ki, “İstanbul’da öyle dergâhlar, öyle medreseler var ki, Allah’ın izniyle altı ayda insanı evc-i kemâlâta çıkarıyor ve onu vaz u nasihat yapmaya ehil hale getiriyor.” Arkadaşım, bu sözleriyle beni ikna etti. Ben de hocama ve başımın bağlı bulunduğu o Hazret’e sormadan eşyalarımı bir küçük sandığa koyup arkadaşımla birlikte istasyona doğru hareket ettim. Bu arada benim başka bir talebe arkadaşım –ki bu arkadaşım Vehbi Efendi’nin torunuydu- bu durumu bizim akrabalara haber vermiş. İstasyonda tam gişeye yanaşıp bileti alacağım esnada birdenbire biri bileğimden tuttu. Bileğimi tutan, babamın teyzesinin oğluydu. Bilet alamadan beni geriye getirdi. Ertesi gün hocam, bana Hazret’in beni çağırdığını haber verdi. Ben, titreye titreye onun yanına gittim. Onun bu ölçüde celallendiğini hiç görmemiştim. Bana “Vallahi, billahi, tallahi gitseydin paramparça olurdun.” dedi. Onun bu sözleri hâlâ tın tın kulağımdadır. Ben senelerce, “Yaptığım şey o kadar kötü müydü ki, gidince paramparça olayım?” diye düşündüm ve Hazret’in niye böyle dediğini anlayamadım. Fakat zamanla onun itabının mânâsını biraz anlar gibi oldum. İhtimal o, tek başıma bir çocuk olarak benim İstanbul gibi engin bir deryada eriyip gidebileceğim endişesini taşıyordu. Bunun yanında, Hazret’in nur halesinden izinsiz ayrılma, o iklimden kopup gitme bir kaybetme vesilesi olabilirdi. Ayrıca şayet o, kendi ufku itibarıyla size başka bir vazife hazırlamışsa, siz başka bir tarafa gittiğinizde şimdi olmak istediğiniz yerde olamazdınız. Dolayısıyla ben şimdi onun itabındaki sertliği ve hışım gibi tavrını daha iyi anlıyor ve “İyi ki öyle yapmış ve beni kendi serasına alarak sıyanet etmiş.” diyorum. O, bu ikazları yaptıktan sonra gönlümün kırılabileceğini düşünerek hemen akabinde bana, değişik iltifatlarda bulundu. Bu iltifatlar karşısında ben de, sanki cepleri çerezle doldurulmuş bir çocuk gibi sevinçle geriye döndüm ve ne olursa olsun o medresede kalmaya karar verdim. Kâmil insanların insanlarla muamelesi bir başkadır. O büyük zat da, muhatabını çok iyi okuyan ve ona göre muamelede bulunan biriydi. Bir başka hatıram da şudur: Molla Cami’ye yeni geçtiğimiz bir gün, talebe arkadaşlarla birlikte onun yanına gitmiştik. Erzurum’un beş on tane zengini de onunla birlikte oturuyordu. O, “Ben şimdi talebeme bir soru soracağım. Bilirse hepiniz ona şu kadar para vereceksiniz.” dedi. Ben Molla Cami’de nereleri en iyi biliyorsam, o, bana onları sordu. Ben de bildiğim yerler olduğundan hepsine cevap verdim. O zengin kişiler de bana Efe Hazretleri’nin dediği miktarda para verdiler. Zannediyorum toplam miktar, o günün parasıyla iki yüz lira kadar oldu. Belki de bir insanın hacca gidebileceği kadar bir paraydı bu. Efe Hazretleri’nin gözlerinde katarakt rahatsızlığı olduğundan bende ne kadar para biriktiğini görememişti. Bu sebeple bana ne kadar para biriktiğini sordu. Ben de cevap verdim. Sonra, “Bu kadar para sana çok. Ben onu Demirci Osman Efendi’ye vereyim de, onunla medreselerin ihtiyacını karşılasın.” dedi. Erzurum’da medresede okurken ciddî bir fakr u zaruret içinde olduğumuzdan bazen üç dört gün ekmek, peynir bulamadığımız zamanlar olurdu. Babam imamlıktan aldığı paradan üç beş lira verirdi; fakat bunun ihtiyaçları karşılaması mümkün değildi. Ekmek alacak paraya muhtaç kaldığımız günler çoktu. İşte açlığın bizi kıvrandırdığı böyle bir günde, üç dört arkadaş tekkeye gittik. Hazret’in kardeşinin torunu Tayyib Efendi de bizimle birlikteydi. Tekkenin yanında bir samanlık vardı, orası kiler olarak kullanılırdı. Gözümüz kilerin deliğinden içerideki karpuzlara ilişti. Hazret içeride namaz kılıyordu. Biraz sonra kapı açıldı ve o; “Çocuklar, buraya gelin. Ben size getirip bir karpuz keseyim.” dedi. Evet, nice hadiselerle müşahede ettiğimiz üzere o, insanın halinden anlayan, içini okuyan, ufku ve kalb gözü açık, engin bir insandı. Hâsılı, her ne kadar istifade edemesem de, eğer sırf onu tanımış olma bir şey ifade edecekse, kendimi bununla bahtiyar sayıyor ve böyle bir mazhariyetten dolayı Rabbime şükrediyorum. Hakk’a yürüdüğü güne gelince; bir gün rahmetlik pederim Erzurum’a gelmişti. Teyzesinin evinde, pederim de, ben de istirahat ediyorduk. Birdenbire “Efe vefat etti.” diye bir ses duyar gibi oldum. Hemen yerimden fırlayıp Kurşunlu Camii medreselerine doğru koştum. Oraya vardığımda baktım arkadaşlar ağlıyorlar. Oradan da Efe Hazretleri’nin (rahmetullahi aleyh) evine gittim. Mumcu mahallesinde bir evde oturuyordu. Kırkıncı Hoca’nın “Taftazani” dediği Erzurum müftüsü Sadık Efendi ve Allame Sakıp Efendi de oraya gelmiş, mübarek naaşını kimseye bırakmayarak bizzat kendileri yıkamışlardı. Cenazesi orada yıkandıktan sonra bir kış günü Alvar Köyü’ne götürüldü ve oraya defnedildi. Karda kışta bütün millet oraya akın ederek defin hadisesinde de yanında oldular. Cenab-ı Hak o büyük zatı, Habib-i Edibi’yle beraber haşr u neşr edip Firdevsiyle âbâd eylesin! Âmin!

Hazreti Davud Hanedânı, Sebe’, Sel ve Ağaç Kurdu

Herkul | | BAMTELI

Çay Faslından Hakikat Damlaları: “Hâlimi Sana Şikayet Ediyorum!..”

-İnsan, başına gelen olumlu olumsuz her şeyi iyi değerlendirmek suretiyle her zaman kazanabilir; el verir ki, tavır ve davranışlarını karşılık getirecek şeylere bağlasın. Sen tavır ve davranışlarını rızaya bağlayınca, sürekli rıza sağanağıyla sırılsıklam olursun. (00:40)

-İnsan kendisini ister hadiselerin ekşi yüzlerine bakıp ekşimek, isterse de bazı insanların tavırlarından dökülen ekşilikle ekşimek fasit daireleri içine salarsa, onlardan bir daha kurtulamaz. Onların içinde tatlıyı, güzeli arayıp bulmak lazım. (03:20)

-İbrahim Hakkı Hazretleri, “Hiç kimseye hor bakma / İncitme, gönül yıkma / Sen nefsine yan çıkma… / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler…” der. İnsan, hor ve hakir görmeyi kendinin bir kısım sıfatlarına bağlar ve “Ah, ne yapsam ki ben bunlardan sıyrılsam!” der, meşguliyet alanı olarak onu seçer ve “Aslında benim dışarıda gördüğüm şeyler, çirkin gören ruhumun dışarıya aksedişleri!” diye düşünürse, başkalarının kusurlarıyla uğraşmaktan kurtulur ve kendi arızalarından da sıyrılma yollarını arar. (04:18)

-İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehâyâ) bilhassa Mekke döneminde çok büyük musîbetlerle karşı karşıya kalmıştır; kavmi tarafından yalanlanmış, işkencelere maruz bırakılmış, ölümle tehdit edilmiş ve hatta kendisine komplolar kurulmuştur. Diğer taraftan, kendisinin, ailesinin güzîde fertlerinin ve Ashâb-ı Kirâm’ın esaretten işkenceye, hastalıktan ölüme kadar pek çok imtihanına şahit olmuştur. Fakat, Rehber-i Ekmel Efendimiz, hiçbir zaman kaderi tenkit manasına gelebilecek bir şikâyette bulunmamış; belki çok incindiği anlarda Mevlâ-yı Müteâl’e halini arz ederek O’nun rahmetine sığınmıştır. Ezcümle; bir ümitle gittiği Tâif’ten taşlanarak kovulunca, o müsamahasız atmosferden sıyrılıp bir ağacın altına iltica eder etmez, vücudundan akan kana, yarılan başına ve yaralanan ayaklarına aldırmadan Cenâb-ı Hakk’a el açarak söylediği sözler hem pek hazîn hem de kulluk âdâbı adına çok ibretâmizdir:

اَللّٰهُمَّ إلَيْكَ أَشْكُو ضَعْفَ قُوَّتِي وَهَوَانِي عَلَى النَّاسِ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ أَنْتَ رَبُّ الْمُسْتَضْعَفِينَ وَأَنْتَ رَبِّي إلَى مَنْ تَكِلُنِي؟ إلَى بَعِيدٍ يَتَجَهَّمُنِي أَمْ إلَى عَدُوٍّ مَلَّكْتَهُ أَمْرِي. إِنْ لَمْ يَكُنْ بِكَ غَضَبٌ عَلَيَّ فَلاَ أُبَالِي، وَلَكِنْ عَافِيَتُكَ هِيَ أَوْسَعُ لِي. أَعُوذُ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذِي أَشْرَقَتْ لَهُ الظُّلُمَاتُ وَصَلَحَ عَلَيْهِ أَمْرُ الدُّنْيَا وَاْلآخِرَةِ مِنْ أَنْ تُنْـزِلَ بِي غَضَبَكَ أَوْ يُحِلَّ عَلَيَّ سَخَطُكَ. لَكَ الْعُتْبَى حَتَّى تَرْضَى وَلاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِكَ

“Allahım, güçsüzlüğümü, zaafımı ve insanlar nazarında hakir görülmemi Sana şikayet ediyorum. Ya Erhamerrahimîn! Sen hor ve hakir görülen biçarelerin Rabbisin; benim de Rabbimsin.. beni kime bırakıyorsun?!. Kötü sözlü, kötü yüzlü, uzak kimselere mi; yoksa, işime müdahil düşmana mı? Eğer bana karşı gazabın yoksa, Sen benden razıysan, çektiğim belâ ve mihnetlere hiç aldırmam. Üzerime çöken bu musîbet ve eziyet, şayet Senin gazabından ileri gelmiyorsa, buna gönülden tahammül ederim. Ancak afiyetin arzu edilecek şekilde daha ferah-feza ve daha geniştir. İlâhî, gazabına giriftâr yahud hoşnutsuzluğuna düçâr olmaktan, Senin o zulmetleri parıl parıl parlatan dünya ve ahiret işlerinin medâr-ı salâhı Nûr-u Vechine sığınırım; Sen razı olasıya kadar affını muntazırım! İlâhî, bütün havl ve kuvvet sadece Sen’dedir.” Hâşâ, biz Nebiler Serveri’nin kendi muhasebesini yaparken dile getirdiği bu ifadeleri lazımî manasıyla ele alamayız; bir yönüyle, O’nun kendi hakkındaki sözlerini zikrederken dahi su-i edepte bulunmuş sayılırız. Fakat, O’nun tevazu, mahviyet ve kulluk edebine riayet gibi hasletlerini hesaba katarak meseleye baktığımızda, nefsini yerden yere vurduğunu, meseleyi -hâşâ ve kellâ- kendi yetersizliğine bağladığını ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetine, vekâletine, kilâetine sığındığını görürüz. (07:00)

-Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, Tâif dönüşü o hazin münacatı karşısında Hazreti Cebrail’in gelip “Ya Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem), istersen dağlar meleği şu dağı Taiflilerin başına geçirsin!” demesi karşısında adeta tir tir titremiş; “Hayır! Bu insanların neslinden yüz yıl sonra bile bir mü’min gelecekse, böyle bir şeyin olmasını istemem!” diye inlemişti. (11:02)

-İnsan gösteriş ve alayiş sayesinde bugün bazı kimselere kendisini alkışlatabilir; fakat, bugün samimiyetsiz alkışlayanlar yarın “Ne kendi etti rahat, ne âleme verdi huzur / Yıkıldı gitti cihândan, dayansın ehl-i kubur” derler. Halbuki insan şu sözlerin hakikatine uygun bir ömür sürmelidir: “Yâdında mı doğduğun günler / Sen ağlardın gülerdi hep âlem / Öyle bir ömür geçir ki, olsun / Mevtin sana hande, halka mâtem.” (Ebu Said Ebu’l-Hayr) (15:44)

-Kur’an-ı Kerim, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (aleyhissalatü vesselam) “üsve-i hasene” olarak nazara vermiştir. Ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

“Hakikaten, Allah’ın Rasûlünde sizler için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümûne vardır (o en güzel örnektir).” (Ahzâb, 33/21) “Üsve-i hasene”, en güzel örnek demektir; “nümûne-i imtisal”, yolunda gidilmeye, kendisine uyulmaya ve adım adım takip edilmeye layık, örnek alınabilecek en mükemmel model manalarına gelir. Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsafın birinci kahramanıdır. Fakat, o İnsan-ı Kâmil, yapıp ettiği kulluğu hep az buluyordu. İnsanlığın İftihar Tablosu, öyle derin bir kulluk ortaya koymuştu ki, dahası olmaz. Onun, sabahlara kadar ibadet ettiğini gören Hazreti Âişe Validemiz, “Senin hiç günahın yok ki!” manasına “Biz sana aşikâr bir fetih ve zafer ihsan ettik. Bu da Allah’ın, senin geçmiş ve gelecek kusurlarını bağışlaması, sana yaptığı ihsan ve in’amı tamamlaması, seni dosdoğru yola hidâyet etmesi ve sana şanlı şerefli bir zafer vermesi içindir.” (Fetih, 48/1-3) ayetlerini okuyunca, Allah Rasûlü, “Beni onca nimetlerle serfiraz kılan Rabbime çok kulluk yapan, çok şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap veriyor ve yine kendine yakışan bir tavır sergiliyordu. (17:40)

Soru: Sebe’ Sûresi’nde, Cenâb-ı Hakk’ın Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman’a (alâ seyyidinâ ve aleyhimessalâtü vesselam) verdiği büyük nimetlerden hemen sonra Sebe’ halkı ve başlarına gelen sel felaketi anlatılıyor. Bu kıssalar arasındaki münasebet noktalarını ve onlardan alınması gereken mesajları lütfeder misiniz? (20:39)

-Sebe’, Yemen’de yerleşmiş bir kabile adı olup kurucusunun ismiyle anıldığı rivayet edilmektedir. Başkentleri Ma’rib, bugünkü San’a civarında yer alıyordu. Kurdukları üstün medeniyet dillere destan idi. Hazreti Süleyman vesilesiyle mânen de yükselen bu millet, daha sonra şirke ve tefrikaya mâruz kaldı. Rivayetlere göre, (Allahu a’lem) M.Ö. 5. asırda ünlü Ma’rib barajının çöküşü ile bu ülkenin yıldızı da söndü. (21:09)

-Sebe’ Sûresi’nde, Cenâb-ı Allah’ın Hazreti Davud’a ziyade lütuflarda bulunduğu, mesela “Ey dağlar! Ey kuşlar! Onunla beraber tesbih edin, şevke gelip Allah’ın yüceliğini terennüm edin.” buyurulduğu, demirin onun için yumuşatıldığı (ona demiri şekillendirme kudreti verildiği); Hazreti Süleyman’ın emrine de rüzgârın musahhar edildiği, onun istifadesi için, erimiş bakırın kaynağından sel gibi akıtıldığı, cinlerden bazılarının kaleler, havuz büyüklüğünde çanak ve leğenler, sabit kazanlar gibi şeyler yapmak üzere onun önünde çalıştırıldığı ve bütün bunlara mukabil Davud hanedanından şükür gayreti istendiği anlatılıyor. (22:55)

-Cenâb-ı Hak, Sebe’lilere de çok büyük lütuflarda bulunmuştu ama onlar şükretmemiş, aksine küfür ve nankörlüğe düşmüşlerdi. Kur’an onların halini şöyle anlatıyor: Gerçekten Sebe’ halkına, oturdukları diyarda bir ibret dersi vardı. Onların meskenleri sağdan soldan iki bahçe ile çevrili idi. Peygamberleri kendilerine dedi ki: ‘Allah’ın nimetlerinden yiyiniz, içiniz, O’na şükrediniz. Ne hoş bir diyar! Ne iyi, ne müsamahalı ve bağışlayıcı bir Rab!’ Fakat onlar bu dâvete sırtlarını döndüler, Biz de onların üzerlerine kükremiş, hırçın mı hırçın, bendleri yıkan bir sel gönderdik. O güzelim bahçelerini, içinde sadece buruk yemişli, ılgınlık, biraz da dikeni çok, meyvesi az ağaçlardan ibaret bozulmuş bahçelere çevirdik. Biz inkârları ve nankörlükleri sebebiyle onları böylece cezalandırdık. Zaten nankörlükte çok ileri gidenden başkasını cezalandırır mıyız?” (Sebe’ Sûresi, 34/15-17) (26:40)

-Kur’an-ı Kerim’in üslubuna bakılacak olursa, tergîb (teşvik etme, isteklendirme, imrendirme) ile terhîbin (uyarma, tedbir aldırma, uzaklaştırma) her zaman birbirini takip ettiği görülecektir. Uzun surelerde makta’ların (belli bir meseleyi ele alan daha kısa bölümlerin) birisinde imrendirme ve teşvik ihtiva eden bir mevzudan bahsediliyorsa, genellikle öbüründe uyarma, tedbir aldırma ve kötü akıbetten alıkoyma manalarını da barındıran bir konu anlatılmaktadır. Hatta peşi peşine gelen kısa sureler arasında da aynı münasebet söz konusudur; önceki surede özendirme varsa, sonrakinde sakındırma bulunmaktadır. Sebe’ Sûresi’nde de Hazreti Davud ve Hazreti Süleyman (alâ seyyidinâ ve aleyhimessalâtü vesselam) kıssalarıyla şükre ve kulluğa tergîb, Sebe ve Sel hadisesiyle de küfür ve nankörlüğe karşı terhîb vardır. (34:58)

-Hazreti Süleyman’ın ruhunun ufkuna yürümesinde bir ağaç kurdundan, Sebe’nin barajının yıkılmasında da (rivayetlere nazaran) bir fare ya da köstebekten bahsediliyor. Bu meseleyi öncelikle şu hakikat açısından değerlendirmek lazım: Cenâb-ı Hak, çok küçük şeylere, pek büyük işler yaptırmak suretiyle kendi kudret ve azametini gösterir; tenasüb-ü illiyet prensibine göre, o küçük şeylerle bu büyük neticelerin hâsıl olamayacağını işaret buyurur; bir Müsebbibü’l-Esbâb’ın varlığını ruhlara duyurur ve kendi büyüklüğünü ortaya koyar. (37:00)

-Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruluyor:

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِهِ إِلاَّ دَابَّةُ اْلأَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَأَتَهُ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ أَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُهِينِ

“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yıkılınca anlaşıldı ki cinler gaybı bilselerdi o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (Sebe sûresi, 34/14) Her şeyden evvel Kur’ân’ın bu âyeti ile anlatmak istediği, cinlerin gaybı bilmediği gerçeğidir. Cinler gaybı bilmediğine göre, onlardan gaybe dair haber alanlar da gaybı bilmiyorlar ve bilemeyecekler demektir. İkinci bir husus; âyet-i kerimede anlatıldığı gibi hakikaten cinler Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselâm) emrinde çalışmışlar mıdır? Bazı modern yorumcular, Kur’ân’da hikâye edilen bu ve benzeri âyetleri, mecaz ve istiareye hamlederek bu türlü ifadelerin hakikat olmadığını iddia etmişlerdir. Bence, Kur’ân’ın anlattığı bu kabîl bütün olaylar, aynen cereyan etmiştir ve hakikatleri muraddır. Şimdi bunlardan alınacak derse gelince, o pek çok derinlikleri olan bir husus olsa gerek.. meselâ, bu âyet ile alâkalı olarak şöyle denilebilir: Kâinat ilâhî irade ile kurulmuş ve yine ilâhî meşîet çizgisinde devam eden âdeta iç içe girmiş bir sistemler mecmuasıdır. Hiçbir sistem ve onunla alâkalı hiçbir harekette tesadüf söz konusu değildir. Şimdi Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselâm) dayanmış olduğu asânın kurtlar tarafından yenmesi de hem bir hakikattir hem de tesadüf değildir. İhtimal bununla bize anlatılmak istenen ise, bir gün mutlaka Hazreti Süleyman’ın (aleyhisselâm) da saltanatının dağılacağıdır. Nitekim Hazreti Süleyman’ın vefatını takip eden yıllarda, o saltanat dağılmış, toplum içinde ciddî inşikaklar yaşanmış ve yeniden Hazreti Davud öncesi kaoslara dönülmüştür. Evet hiç beklenmedik bir anda, dağlar cesametindeki saltanatlar bile yerle bir olur, yerinde yeller esmeye başlar.. o saltanata munkad boyunlar da kendilerini yeni bir vetirede bulurlar. (40:55)

-Batılıların bir İslamfobya yaşadıkları gibi bazıları da bir cemaatfobya yaşıyor ve yaşatıyorlar. Ahh keşke bilseler, “cemaat” yapmıyor, “hareket” yapmıyor, “hizmet” yapmıyor, Allah yapıyor. Ama O’na binlerce hamd ü sena olsun ki bu nesl-i cedidi böyle güzel işlerde istihdam buyuruyor. (45:25)

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللهِ بنِ سَلاَمٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

يَا أيُّهَا النَّاسُ أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطعِموُا الطَّعَامَ

وَصِلُوا اْلأَرْحَامَ وَصَلُّوا بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ

تَدْخُلوُا الجَنَّةَ بِسَلاَمٍ

* * *

Sahabe-i kiramdan Hz. Abdullah bin Selam (radıyallahü anh), İki Cihan Sultanı Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Ey İnsanlar!

Selamı aranızda yaygınlaştırın..

Sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin..

Sıla-ı rahimde de kusur etmeyin..

Bir de insanlar uykuda iken

gecelerin karanlığını namazla delin..

Böylece selametle Cennet’e girin!.”

(İbn-i Mâce, Sünen, Et’ime, 1; Dârimî, Sünen, Salât, 156)

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

İslam’de selamlaşmanın manası kısaca; “Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Benden sana zarar gelmez. Ben, senin mü’min kardeşinim.” gibi manalar ihtiva etmektedir. Böylece mü’minlerin selamı, barış ve kardeşliğin de bir sembolüdür.

Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz ve O’nun güzide ashabının en bariz vasıflarından biri de selamlaşma ve hal-hatır sorarak birbirlerinin gönlünü hoş tutmalarıydı. Öyle ki iki sahabe yolda yürürken aralarına büyükçe bir taş yahut ağaç girip de kısa bir an dahi birbirlerini görmeseler, ardından yeniden selamlaştıkları rivayet edilmiştir. Onlar böylesine güven ve selamet topluluğu teşkil ederek Allah Rasulü’nün izinde Asr-ı saadet insanları olmuşlardı.

Bu konudaki diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا أَوَلَا أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ أَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ

“Nefsim yed-i kudretinde olan zâta yemin ederim ki, imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olmazsınız! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın!” (Müslim, İmân, 93; Ebû Dâvud, Edeb, 142; Tirmizî, İsti’zân, 1) Bu konudaki diğer bir rivayete göre ise yolda karşılaşıp da birbirlerine selam verip el sıkışan, tebessümle hal-hatır soran iki mü’minin oradan ayrılmadan günahları dökülmektedir.

İslam’ın getirdiği güzel ahlakın diğer bir parçası da Efendimiz ((sallallahü aleyhi ve sellem) gibi, evimiz ve soframızın herkese açık olması, Allah’ın bize bahşettiklerini yine O’nun rızasını arayarak O’nun kullarıyla paylaşmaktır. Bu manada olmak üzere Allah Rasulü (aleyhi ekmelüttehâyâ);

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ جَارَهُ

وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَه

“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa komşusuna izzet ü ikramda bulunsun! Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa misafirine ikramda kusur etmesin!” (Müslim, İman, 74) buyurmaktadır.

Sıla-i rahim ise; yakın daireden başlayarak en uzağa kadar akraba ve dostları ziyaret, onlarla her zaman irtibat halinde olup onlar hakkında hayırhâh olma, hep onların hayır ve iyiliği için koşturmaktır. Allah Rasulü’nün bildirdiğine göre; sıla-i rahim ve sadaka belâ ve musibetleri defedip ömrün uzamasına vesile olurlar.

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَبْسُطَ اللّهَ تَعَالَى لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأَنْ يَنْسَأ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahimde bulunsun.” (Sahih-i Buharî, Sünen-i Tirmizî)

Sıla-i rahim hakkındaki diğer bir rivayet ise çok manidardır:

الرَّحِمُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ تَقُولُ مَنْ وَصَلَنِي وَصَلَهُ اللَّهُ وَمَنْ قَطَعَنِي قَطَعَهُ اللَّهُ

Rahim, Arş-ı A’lâ’ya asılı olarak şöyle der: Kim beni vaslederse (sıla-i rahimde bulunursa), Allah da onu vasletsin (ömrünü mamur kılsın). Kim de beni koparırsa (sıla-i rahimi ihmal ederse) Allah da onu koparsın.” (Buhari, Edeb, 13; Müslim, Birr, 17)

Yukarıda geçen ana hadisimizdeki son madde ise insanlar uykuda iken Allah rızası ve sevgisine ulaşmak için gece ibadetinde bulunmanın önemini bildirmektedir. Gece ibadeti ise kısaca; sabah namazından bir müddet önce kalkarak teheccüd namazını eda etmek ve sonra da kendisi ve bütün Ümmet-i Muhammed için istiğfar ve dua etmek, Kur’ân okuyup manasını tefekkür etmektir.

Gece ibadetine devam edenlerin ahirette hesaplarının kolay olacağı, hatta sorgusuz-sualsiz cennete gireceklerine dair rivayetler bulunmaktadır. Geceyi ihyâ eden kulları müjdeleyen bir ayet-i kerime ise şöyledir:

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Geceleyin ya­tak­la­rın­dan kal­kar, ce­za­lan­dır­ma­sın­dan en­di­şe içinde, rah­me­tin­den de ümitli ola­rak Rab’bile­ri­ne dua edip yal­va­rır­lar ve ken­di­le­ri­ne na­sib et­ti­ği­miz mal­lar­dan Al­lah yo­lun­da har­car­lar. İş­te on­la­rın dün­ya­da yap­tık­la­rı mak­bul iş­le­re mü­kâ­fat ola­rak göz­le­ri­ni ay­dın ede­cek, gö­nül­le­ri­ni fe­rah­la­ta­cak han­gi sürp­riz­le­rin, han­gi ni­met­le­rin sak­lan­dı­ğı­nı (Allah’tan başka) hiç kim­se bi­le­mez.” (Secde Suresi, 32/16-17)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

296. Nağme: Üstad’ın Korucuk’a Uğrayışı ve Âlimlerin Haşyeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bu sabahki tefsir dersinde Fâtır Sûresi’nin 15-37. ayet-i kerimelerinin müzakeresini tamamladık. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin özellikle iki ayetle alakalı yorumlarından kısa bir bölümü paylaşmak istiyoruz:

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَمَنْ تَزَكَّى فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ

Sen ancak Rabbi’lerini görmedikleri halde O’nu tazim eden ve namazlarını hakkıyla ifa edenleri (haşyet ehlini) uyarırsın (yani senin uyarman, peşin hükümlü inatçılara değil, ancak böyle yapmaya yatkın olanlara fayda verir). Kim günahlarından temizlenir, arınırsa kendi lehine olarak arınır. Hepinizin dönüşü Allah’adır.” (Fâtır, 35/18)

إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

Kulları içinde ancak âlimler, Allah’ı lâzım geldiği tarzda tazim ederler. Muhakkak ki Allah, azîz ve gafurdur (mutlak galiptir, çok affedicidir).” (Fâtır, 35/28)

Muhterem Hocaefendi, her zaman olduğu gibi ders boyunca tashihlerde bulundu, tasdik ve tahlillerini dile getirdi. Bu arada şu konulara da değindi:

*Namaz ile haşyet münasebeti

*Vaaz ve nasihatlerden istifade edebilmenin şartı

*Gayba imanın fazileti

*Hikmetin başında “mehafetullah”ın bulunuşu

*Kıymetli Hocamız daha on beş-on altı yaşında Korucuk köyünde vaaz ederken kendisini dinleyen insanların hıçkırıklarla ağlamaları ve heyecanları

*Hocaefendi’nin ardı sıra yürüyen merhum amcası

*Milletimizin irfan ufku

*Hazreti Üstad’ın sürgün olarak götürülürken Korucuk köyüne uğrayışı

*Kalbi titremeyene, ilmiyle amel etmeyene âlim denemeyeceği.

16:12 dakikalık bu ses kaydını günün nağmesi olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

 

295. Nağme: Halim, Selim ve Mülayim

Herkul | | HERKUL NAGME

*Her şey Allah’ın muradına göre meydana gelir, bize de O’nun muradına saygı göstermek düşer. Şayet, O ve O’nun muradı muradımız olursa, biz de yeryüzünde O’nun muradı oluruz.

*Allah Teâlâ’nın muradı olan insanlar, beş on tane de olsalar, O onlara bakar ve bütün mahlukatı bağışlar. Kalbi selim, ruhu selim, hissi selim ve kendi mülayim beş on insan…

*Başkalarının size hilm ile muamele yapmalarını istiyorsanız, siz de halim, selim ve mülayim olmalısınız.

*Bir adam Allah Rasûlü’ne “Bana nasihat et!” dileğinde bulundu. Rasûlullah ona, “Gazaba kapılma, öfkelenme!..” buyurdu. Bunun üzerine, o şahıs, Rasûl-ü Ekrem’den tekrar tekrar nasihat etmesini istedi; Sâdık u Masdûk Efendimiz de her defasında ona “Gazaplanma!..” öğüdünü verdi.

*Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misliyle cezalandırın. Ama eğer bu hususta sabrederseniz, bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126)

*Gerçek insanlık, Nâilî-i Kadîm’in dediği gibi diyebilmektir: “Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab şâd olsun / Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun” (Allahım, şad olmayan şu gönlümü yıkanlar mutlu, mesud ve bahtiyar olsunlar; benim için ‘Murada ermesin!’ diyenler muratlarına ersinler!..)

*“Kolun kanadın kırılsın!” Allah seni kolsuz kanatsız eylemesin!.. “Başın kopsun!” Allah seni başsızlığa maruz bırakmasın!.. “Yurdun yuvan başına yıkılsın!” Allah seni yurtsuz yuvasız etmesin!.. “Çoluk çocuğunun başına gelsin!” Allah sana çoluk çocuk acısı duyurmasın!.. İnsanca tavır bu ikincisidir; birincisine insanca denemez.

*Biz beddua etmiyoruz; her şeyden önce sinelerin din-i mübin-i İslam’a karşı açılmasını diliyoruz. Bize karşı düşmanlıkta bulunan kimseler hakkında bile önce, “Allah’ım onları hidayet eyle, ıslahları mümkünse ıslah eyle” duasında bulunuyor; fakat hâlâ kötülüklerinden vazgeçmiyorlarsa, seleflerimizin yaptıkları gibi, “Allahım, ıslahlarını murad buyurmuyorsan, onları sana havale ediyoruz; şerlerinden bizi halas eyle!” diyoruz.

*Burada her şeyi hoş karşıla ki ötede “Rıdvan”a nâil olasın; dünyada baktığın her çehreye tebessümle bak ki ötede Hakk’ın rü’yetine mazhar kılınasın.

*Medyanın ağzını bırakmak lazım. Televizyonların, İnternetin, gazetecilerin konuştuğu gibi konuşmamalı; enbiya-yı izam, evliya-yı fiham ve gökteki melekler gibi konuşmalı, onlar gibi insanların gönüllerini fetheden tavırlar sergilemelisiniz.

*Bir ümit güftesi:

“Kar-kış demeden her yanda göveriyor güller / İnayetle tülleniyor gelip geçen günler / Güller gülünü yâd ediyor bütün gönüller / Ve siliniyor ruhumu saran hüzünler…”

*Kafir olarak ölme korkusu bazen beynime balyoz gibi iniyor; fakat rahmetinin enginliğini düşününce… Molla Câmi ne güzel söyler: “Yâ Rasûlallah! Ne olaydı, Ashâb-ı Kehf’in köpeği gibi, Senin Ashâbının arasında Cennet’e girseydim. Onun Cennet’e, benim Cehennem’e gitmem nasıl revâ olur? O, Ashâb-ı Kehf’in köpeği; ben ise Senin Ashâbının köpeği!..”

Kıymetli arkadaşlar,

Bu cümleler, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son sohbetinin çay faslında anlattığı hususların özeti. 18:32 dakikalık bu hasbihali ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Muhabbetle…

294. Nağme: Bilgi Hamallığı, Malumâtın Tasnifi ve İstifadenin Kolaylaştırılması

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugün muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin en son ve çok yeni sohbetini paylaşacağız. 19:56 dakikalık bu hasbihalde kıymetli Hocamız sorduğumuz şu soruya cevap veriyor:

Makalelerde “Bilmek zâtî bir değer ifade etse de, çok defa tâlibinin omuzunda bir yük ve bir vebâldir.” deniliyor ve bilgi hamallarından bahsediliyor. Bilgiyi gerçek kıymetine ulaştıracak ve insanı malumât hamalı olmaktan kurtaracak unsurlar nelerdir?

İlmi ve kitap okumayı seven herkesin kulağına küpe olabilecek çok önemli esasları ihtiva eden bu sohbeti hem ses hem de görüntü dosyaları halinde neşrediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

293. Nağme: Nebîde Mirac, Velîde Arşiye ve Dervişte Seyr u Sülûk

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu soruyu sorduk:

Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde, Hakk’ın tevfiki ve insanın irâde gücüne göre farklı farklı seyahatler olduğu belirtilip nebide mirac, velide arşiye ve dervişte seyr u sülûktan bahsediliyor. Bu meselenin izahını lütfeder misiniz?

Kıymetli Hocamız sorumuza mukabelede bulunurken şu suallerin cevaplarını da vermiş oldu:

*Tevfik ne demektir; Hakk’ın tevfikinin vesileleri nelerdir?

*Mirac sadece Rasûl-ü Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem) mi hastır; yoksa, diğer peygamberlerin de miracları olmuş mudur?

*Mirac kelimesinin manaları nelerdir?

*Bast-ı zaman ne demektir; velilerin hayatına nasıl tesir eder?

*Yazdığı kitaplara bakılınca doğduğu andan vefat edeceği zamana kadar her gününe on beş sayfa düşen âlimler bu işe nasıl muvaffak olabilmişler?

*İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhissalatü vesselam) Mirac’dan dönüp gelmesinin hikmetleri nelerdir?

*Veli ile dervişin seyahatlerindeki farklar nelerdir? Arşiye ve seyr u süluk tabirleri hangi manalara gelmektedir?

*Hocaefendi’nin seyr ü sülûku nasıl gerçekleşmişti?

*Hocaefendi’nin çocuklara Es’ad, Sâmi ve Mahmud gibi isimleri vermesinin sebepleri nelerdir?

*Seyr u süluk’un esasları olan “kıllet-i taam”, “kıllet-i menam”, “kıllet-i kelam” ve “uzlet ani’l-enam”dan maksat nedir?

*Hazreti Davud (alâ seyyidina ve aleyhisselam) Cenâb-ı Hakk’ın hangi emri üzerine zırh yapmaya başlamıştı?

*Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali (radiyallahu anhüm ecmaîn) hazretlerinin sofilikleri/kalbî-ruhî hayatları nasıldı?

*Sofilik sahasında “isimsiz müsemma”, “isim müsemma birlikteliği” ve “müsemmasız isim” kavramları neler ifade etmektedir?

Bu çok dolu ve pek güzel sohbeti 19:44 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

 

292. Nağme: Sev ve Şefkat Et ki Gerçek Müslüman Olasın!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, Bamteli çekimi yapmak üzere soru soracağımız esnada, elektronik tabloya bir hadis-i şerifin yansıdığını gördü: Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kendin için istediğini, kardeşin (bir rivayette, başkaları) için de istemedikçe (kâmil) mü’min olamazsın!”

Bu hadisten hareketle Hocaefendi, sevmenin manasını, sevgi çeşitlerini, beşerin yaratılış hikmetini ve insanın kıymetini anlattı.

Sevmek için bilmek lazım geldiğine değinen Hocamız, hilkatteki manaları anlayan insanların Cenâb-ı Hakk’ın sanat eseri olmaları açısından her mahluka sevgi ve şefkatle bakacaklarını, hatta bazen ağaca sarılıp, çiçeği öpüp koklayıp “Bu da O’ndan!.” diyeceklerini ifade etti.

Şefkatin bir tabiî (insanın özünde bulunan) bir de iradî çeşidinin bulunduğunu dile getiren Hocaefendi, tefekkür, tedebbür ve tezekküre bağlı iradî şefkatin daha kıymetli olduğunu belirtti.

Alvarlı M. Lutfî hazretlerinin “Sakın incitme bir cânı / Yıkarsın arş-ı Rahman’ı” sözünü hatırlatan muhterem Hocamız şu hususları seslendirdi:

*Madem ‘Allah ahlakıyla ahlaklanın!’ buyuruluyor. Öyleyse, Allah şefkat ediyorsa, siz de şefkat edin. Allah’ın rahmeti gazabına sebkat etmişse, sizin de öfkeleriniz, hiddetleriniz, şiddetleriniz, nefretleriniz, kinleriniz mülayemet hissiniz altında preslenmeli, ezilmeli ve sesini çıkarmamalı. Sizin şefkatiniz, re’fetiniz, merhametiniz içinizdeki olumsuz duyguları baskı altına almalı; ‘Hayır efendi, konuşamazsın, burada ben varım!’ demeli.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalatü vesselam) sahabîlerle oturduğu bir yerde yılan görüyorlar. Sahabeden bazıları o yılanın üstüne yürüyünce yılan bir deliğe kaçıp saklanıyor. Bunun üzerine Efendimiz “O sizin şerrinizden kurtuldu, siz de onun şerrinden kurtuldunuz!” buyuruyor. Yılan için “sizin şerrinizden kurtuldu” diyor.

*Cenâb-ı Hak kâinata nasıl, ne denli ve ne keyfiyetle tecellî etmişse, bütün bu tecelliler bir yönüyle insanda vardır. Bu vaziyetiyle insan, kâinatın bir nüsha-i kübrâsı, bir misal-i musağğarı mahiyetinde ve Allah’ın bütün esmâsının nokta-i mihrakiyesi şeklinde görülür. Bir yönüyle, Allah’ı tanımak için insana bakmak kâfidir. Binaenaleyh insan, Allah’ın bir mir’âtı/aynasıdır. Bu açıdan da her mü’min ve derecesine göre de diğer insanlar aziz bilinmelidir.

*Bir mü’min başkalarına bakarken meseleyi insan yörüngesinde ele almalı ve her şeyden evvel “insan” demelidir. Şu ırktan, şu bölgeden, şu coğrafyadan, şu anlayıştan demeden evvela “insan” deyip onu insan yörüngesinde ele almalıdır.

*Bir savaş sonrası esirler arasında çocuğunu arayan bir kadın, sağa sola koşuşturup durmaktadır; koşturup durmakta ve kendi çocuğu diye bazı çocukları alıp bağrına basmaktadır. Kendi çocuğu olmadığını görünce onu da bırakıp aramasını sürdürmektedir. Arayan bulur fehvâsınca nihayet o da çocuğunu bulur, onu bağrına basar ve koklamaya durur. İşte o esnada Allah Rasûlü, sahabilerine bu tabloyu gösterir ve “Şu anneyi görüyor musunuz? O, bağrına bastığı bu çocuğunu hiç Cehennem’e atar mı?” der. Ashab cevaben, “Atmaz yâ Rasûlallah.” derler. Bunun üzerine Allah Rasûlü de, “Allah kullarına karşı o anneden daha merhametlidir.” buyurur.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: “Siz yerdekilere merhamet edin ki göktekiler de size merhamet etsin!”

*Zikredilen hadis-i şerifin bazı rivayetlerinde şu cümle de naklediliyor: “Yeryüzünde başkalarına merhamet ve şefkat kucağı açanlara Allah (celle celaluhu) da rahmet kucağı açar.”

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla 18:47 dakikalık bu sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

 

291. Nağme: Kendine Rağmen Yaşamak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Geçtiğimiz gün her zaman olduğu üzere ikindi namazından sonra muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin sohbetini dinleyecek olma heyecanıyla yerlerimizi aldığımızda kıymetli Hocamızın konuşup konuşmamakta tereddütlü olduğunu gördük.

Muhterem Hocaefendi, “Sohbet etmek, bir şeyler anlatmak içimden gelmiyor?” diyerek seccadeden kalktı, isteksizce kanepeye oturdu. Sonra etrafı hafif süzdü ve “Biliyor musunuz, içimde haşyet hissetmediğim için va’z u nasihati yarıda bırakıp kürsüden indiğim olmuştur!.” dedi. Akabinde bir soru sordu:

“Sizce hangisi doğru; insanın içinden gelmese de sırf vazife olduğu için konuşması mı; yoksa, gönlümün sesi olmuyor diye susması mı? İsterseniz bu soruyu yapageldiğiniz her işle alakalı olarak tekrar edebilirsiniz!..”

Daha sonra aziz Hocamız bu soruya cevap sadedinde bazı önemli esasları serdetti. İşte bu 14:12 dakikalık nağmede Hocaefendi’nin cevabını dinleyeceksiniz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla..

 

Hâce Muhammed Lütfi (Alvarlı Efe Hazretleri)

Herkul | | BAMTELI

Çay Faslından Hakikat Damlaları: Gösterişten Uzak, İnsanlardan Bir İnsan!..

-Tabiî olma çok önemlidir. Büyük insanların söz, tavır ve davranışları gayet tabiîdir. Hak dostlarının bazen heyecandan köpürdükleri de olur; öyle “Allah!..” derler ki, insanın yüreği ağzına gelir. Fakat, çok tabiîdirler o hallerinde de. (00:34)

-Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) “Eğer kalbinde haşyet olsaydı, mutlaka azalarına, tavır ve davranışlarına da aksederdi.” buyurmuştur. Evet, kalbinde haşyet olanın tavır ve davranışlarında da haşyet olur. Bu şekilde iç-dış bütünlüğünü yakalayan bir insan, diliyle olduğu gibi haliyle de hak ve hakikate tercümanlık eder; görenlere Allah’ı hatırlatır. (01:34)

-Hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikati duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” (büyüğün boyasıyla boyanma, onun rengine bürünme) sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zâtın mertebesiyle mebsuten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla Hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara Sûresi 2/138) hakikatinin aşkın bir remzidir. Ondan sonra, O’nun metbûiyyetine bağlı bir tâbiiyyet içinde ve asliyetine nisbeten bir zılliyet mahiyetinde diğer bütün dava-i nübüvvet ve dava-i vilâyet vârislerinin insibağları gelir ki, verenin ve alanın istidadına göre çok farklı ve mütefâvittir ve bu konudaki ahz ü atâ da tamamen kabiliyetlere göre cereyan etmektedir. (02:18)

-Hak dostlarının her hallerine yansıyan saygı ve haşyetleri namazda adeta zirveye ulaşır. İrfan ufkunda ihsan şuuruyla eda edilen öyle bir namaz vardır ki, o namazı ikâme eden kendini o esnada huzur-u kibriyada görebilir. Öyle ki el ve ayaklarını hareket ettirirken kendini Arş’ın örtülerine dokunuyor gibi hisseder. Hisseder de el ve ayak hareketi gibi yakışıksız tavır ve davranışların, huzur-u kibriyada saygısızlık kategorisi içinde mütalaa edileceğini düşünerek tir tir titrer. Nitekim Cenâb-ı Hak, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in namazdaki durumunu anlatırken;

اَلَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ

“O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.. secde edenler arasında kıvrım kıvrım kıvrandığını da.” (Şuarâ, 26/218-219) buyurmaktadır. (05:15)

-Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) sürekli hem bir anilmerkez his ve heyecan içinde hem de ilelmerkez his ve heyecan içindeydi. (06:00)

-İnsanlığın İftihar Tablosu, büyüklüğüne ve faziletlerine rağmen (Hazreti Ali’nin dile getirdiği)

كُنْ عِنْدَ النَّاسِ فَرْدًا مِنَ النَّاسِ

“İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturunu haliyle temsil ediyordu. Mesela, Hicret esnasında Kuba’da istirahat buyurduğu esnada Allah Rasûlü’nü ziyaret için koşan insanlar ancak Hazreti Ebu Bekir’in işaret etmesiyle Kendisine yöneliyorlardı; zira o farklılık ifade eden hiçbir tavır sergilemiyordu. (06:43)

-Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, “insan-ı kâmil” olduğu gibi tabiî insan olmanın da kemal noktasını tutmuştu. (09:30)

Soru: “Uluslararası Hâce Muhammed Lütfi (Alvarlı Efe Hazretleri) Sempozyumu” tertip heyetinin talebi üzerine sormak istiyoruz: Şahsiyeti, topluma yönelik mesajları, meclisinin müdavimleri, aile fertleri ve üzerinizdeki tesirleri zaviyesinden Alvarlı Efe Hazretleri ile alakalı duygu ve düşüncelerinizi lütfeder misiniz? (10:15)

İşin doğrusu böyle büyük bir zatı resmetmek ve onun tam bir fotoğrafını ortaya koymak beni aşan bir konudur. Bu itibarla, onun hayatını, düşünce dünyasını, kalb ve ruh ufkunu derinlemesine ve arka planıyla kavrayabilecek bir idrake sahip olmadığımı daha başta ifade ve itiraf etmeliyim. Ayrıca o büyük zat, ruhunun ufkuna yürüdüğünde ben henüz on altı-on yedi yaşındaydım. Bu açıdan anlatacağım hususlar, idrak ufkum ve o zamanki çocukluk mülahazalarım da nazar-ı itibara alınarak değerlendirilmelidir. (10:50)

-Alvar İmamı iç dünyası itibarıyla derin, aşk u heyecanıyla coşkundu. Zikir meclislerindeki hali, bu gönül zenginliğinin canlı bir misali gibiydi. O, hem Nakşî hem de Kadirîydi. Bundan dolayı olsa gerek, caminin içinde onun nezaretinde bazen hatme-i hacegan bazen de halka-i zikir icra edilirdi. Caminin içinde kalabalık bir halka olurdu. Tasavvuf geleneğinde ser-zakir, zikrin nasıl söyleneceğini göstermek için halkanın içinde dolaşır; fakat o dönem itibarıyla Hazret çok yaşlı olduğundan halka içinde dolaşmaz, âdeta halkanın bir imamesi gibi yerde oturur ve halkadakilere göz ucuyla birer nigah-ı aşina kılardı. Zaten bir süre sonra halkadakiler kendilerinden geçer ve çevrelerini görmez hale gelirlerdi. Hatta ağlamaya boğulanlar ve bayılıp yere düşenler olurdu. (16:12)

-Hazret, aynı zamanda tam bir peygamber aşığıydı. Birisi ona gelip, “Orada, sokaklarda çok uyuzlu mahlûklar gördüm.” dediğinde tepkisi şu olmuştur: “Sus! Medine’nin sokak köpekleri için dahi öyle söyleme! Ben Peygamber hatırına oranın uyuzlusuna bile kurban olurum.” O, bu ve benzeri ifadeleri, yüreğinden kopup gelen bir içtenlikle, bütün benliğiyle söylerdi. Öyle ki, bunu söylerken adeta Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsiyet-i maneviyesinde erir ve fena fi’r-rasûl olurdu. Onun şu naatında da bu derin Peygamber sevgisini görebilirsiniz:

“Ey Şâhid-i Mukaddes Hûrşid-i âlem-ârâ,
Geysülerin muhammes ebrûlerin dilârâ.
Zülfün teline kıymet olmaz cihân serâser,
Neşreylemiş dû-kevne mûyin anber-i sârâ.”
(19:45)

-O, bir söz sultanıydı. Hem aruzla hem de hecenin değişik kalıplarıyla ruhunun ilhamlarını seslendirirdi. Fakat o, büyük bir söz üstadı olmasıyla beraber, huzurunda başka büyüklerin söz ve nazımlarının dile getirilmesinden de kesinlikle rahatsız olmaz, hatta o türlü söz ve şiirlerin söylenmesini teşvik ederdi. Mesela Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan Ketencizade’nin Divan’ında şeyhi için söylediği,

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım.
Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım.
Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.
Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azam, şah-ı devranım.
Nazardan dûr kılma bendegânı, gözde sultanım.”

sözlerini ben, onun huzurunda dinlemişimdir. Aynı şekilde, Seyyid Nigârî, Bayburtlu Zihni ve Fuzûlî gibi söz üstatlarından aktardığım mısralar benim hep o meclislerden aklımda kalan şiirlerdir. Bütün bunlar orada terennüm edilirdi ama bu tür şiirlerin huzurunda okunmasında, onun herhangi fiilî ve hissî bir tepkisi olmazdı. Hatta o, bunları kendi muhassala-i efkârı gibi görür, hepsini takdirle karşılardı. Zannediyorum bu durum onun ufkunu, düşünce ve his dünyasını, olgunluk ve büyüklüğünü anlama adına önemli bir ölçüdür. (21:48)

Evlâd-ı Rasûl’den olan Alvar İmamı ile babası Hüseyin Kındığî Efendi, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’ne intisap etmek üzere Bitlis’teki dergâhına giderler. Pîr-i Küfrevî Hazretleri, muhtemelen, görür görmez onlardaki istidadı hemen keşfettiğinden kendilerine hususî teveccühte bulunur ve ciddi ihtimam gösterir. Daha sonra da erbain çıkartma, seyr u sülûk-i ruhaniden geçirme, herhangi bir teste tabi tutma, endazeye vurma ihtiyacı duymaksızın her ikisine birden hilafet verir. Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez, sarraf değilse bir insan altın ve gümüşten anlamaz. İşte Pir-i Küfrevî Hazretleri cevahir kadrini bilen bir cevher-fürûşân olarak görür görmez onların kıymetini anlıyor ve halkı irşat edebileceklerine dair kendilerine hilafet veriyor. Ani gelişen bu durum karşısında, o güne kadar Küfrevî Hazretleri’ne hizmet eden müritleri geceleyin ileri geri konuşmaya başlıyor ve sonra da hilafet konumunu ihraz edip etmediklerini anlama adına onları imtihana tabi tutuyorlar. O esnada birden kapı ardına kadar açılıyor ve içeriye giren Küfrevî Hazretleri onlara şöyle sesleniyor: “Mollalar! Mollalar! Hüseyin ve Muhammed Lütfi efendilerin bana ihtiyaçları yoktu. Onları kemâlâtı buraya getirdi.” (25:40)

-Henüz on dört, on beş yaşlarındaydım. Çok sevdiğim güzel bir arkadaşım vardı. Bana bir gün dedi ki, “İstanbul’da öyle dergâhlar, öyle medreseler var ki, Allah’ın izniyle altı ayda insanı evc-i kemâlâta çıkarıyor ve onu va’z u nasihat yapmaya ehil hale getiriyor.” Arkadaşım, bu sözleriyle beni ikna etti. Ben de hocama ve başımın bağlı bulunduğu o Hazret’e sormadan eşyalarımı bir küçük sandığa koyup arkadaşımla birlikte istasyona doğru hareket ettim. Bu arada benim başka bir talebe arkadaşım -ki bu arkadaşım Vehbi Efendi’nin torunuydu- bu durumu bizim akrabalara haber vermiş. İstasyonda tam gişeye yanaşıp bileti alacağım esnada birdenbire biri bileğimden tuttu. Bileğimi tutan, babamın teyzesinin oğluydu. Bilet alamadan beni geriye getirdi. Ertesi gün hocam, bana Hazret’in beni çağırdığını haber verdi. Ben, titreye titreye onun yanına gittim. Onun bu ölçüde celallendiğini hiç görmemiştim. Bana “Vallahi, billahi, tallahi gitseydin paramparça olurdun.” dedi. Onun bu sözleri hâlâ tın tın kulağımdadır. (29:20)

-Bir başka hatıram da şudur: Molla Cami’ye yeni geçtiğimiz bir gün, talebe arkadaşlarla birlikte onun yanına gitmiştik. Erzurum’un beş on tane zengini de onunla birlikte oturuyordu. O, “Ben şimdi talebeme soru soracağım. Bilirse hepiniz ona şu kadar para vereceksiniz.” dedi. Ben Molla Cami’de nereleri en iyi biliyorsam, o, bana onları sordu. Ben de bildiğim yerler olduğundan hepsine cevap verdim. O zengin kişiler de bana Efe Hazretleri’nin dediği miktarda para verdiler. Zannediyorum toplam miktar, o günün parasıyla iki yüz lira kadar oldu. Belki de bir insanın hacca gidebileceği kadar bir paraydı bu. Efe Hazretleri’nin gözlerinde katarakt rahatsızlığı olduğundan bende ne kadar para biriktiğini görememişti. Bu sebeple bana ne kadar para biriktiğini sordu. Ben de cevap verdim. Sonra, “Bu kadar para sana çok. Ben onu Demirci Osman Efendi’ye vereyim de, onunla medreselerin ihtiyacını karşılasın.” dedi. (32:18)

-Erzurum’da medresede okurken ciddî bir fakr u zaruret içinde olduğumuzdan bazen üç dört gün ekmek, peynir bulamadığımız zamanlar olurdu. Babam imamlıktan aldığı paradan üç beş lira verirdi; fakat bunun ihtiyaçları karşılaması mümkün değildi. Ekmek alacak paraya muhtaç kaldığımız günler çoktu. İşte açlığın bizi kıvrandırdığı böyle bir günde, üç dört arkadaş tekkeye gittik. Hazret’in kardeşinin torunu Tayyib Efendi de bizimle birlikteydi. Tekkenin yanında bir samanlık vardı, orası kiler olarak kullanılırdı. Gözümüz kilerin deliğinden içerideki karpuzlara ilişti. Hazret diğer tarafta namaz kılıyordu. Biraz sonra kapı açıldı ve o “Çocuklar, buraya gelin. Ben size getirip bir karpuz keseyim.” dedi. Evet, nice hadiselerle müşahede ettiğimiz üzere o, insanın halinden anlayan, içini okuyan, ufku ve kalb gözü açık, engin bir insandı. (35:33)

-Bir gün rahmetlik pederim Erzurum’a gelmişti. Teyzesinin evinde, pederim de, ben de istirahat ediyorduk. Birdenbire “Efe vefat etti.” diye bir ses duyar gibi oldum. Hemen yerimden fırlayıp Kurşunlu Camii medreselerine doğru koştum. Oraya vardığımda baktım arkadaşlar ağlıyorlar. Oradan da Efe Hazretleri’nin (rahmetullahi aleyh) evine gittim. Mumcu mahallesinde bir evde oturuyordu. Kırkıncı Hoca’nın “Taftazani” dediği Erzurum müftüsü Sadık Efendi ve Allame Sakıp Efendi de oraya gelmiş, mübarek naaşını kimseye bırakmayarak bizzat kendileri yıkamışlardı. Cenazesi orada yıkandıktan sonra bir kış günü Alvar Köyü’ne götürüldü ve oraya defnedildi. Karda kışta bütün milletin oraya akın ettiğine ve defin hadisesine şahit oldum. (38:18)

-Salih Özcan Abi’den dinlediğim şu hatıra da onun kemâl ve istiğnasını göstermesi adına bana çok önemli geliyor. Salih Abi, 1950’li yılların başında Erzurum’a uğrayarak Hazret’in elini öpmüş ve ona demiş ki, “Efe Hazretleri! Üstad Bediüzzaman diye birisi var. Onun din ve imana dair yazdığı risaleler var. Biz de onun yolundayız. Onun bu risalelerini âleme duyurmaya çalışıyor, bunlarla hususiyle genç nesillerin imdadına koşuyoruz.” Bunun üzerine Hazret şöyle mukabelede bulunmuş: “Ah şu gözlerim görseydi de, ben de size yardımcı olabilseydim.” Evet, fazilet odur ki, başka fazilet-meab insanların faziletini de kabul etsin ve onlara karşı saygılı olsun. (43:23)

Cenâb-ı Hak o büyük zatı, Habib-i Edibi’yle beraber haşr u neşr edip Firdevsiyle âbâd eylesin! Âmin!

Kutsala Saygı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Dine ve mukaddes değerlere yapılan hakaret ve saygısızlıklar karşısında mü’mince duruş ve tavır nasıl olmalıdır?

Cevap: İnsanın, şahsına karşı yapılan hakaret ve saygısızlıklar karşısında dişini sıkıp sabretmesi, elden geldiğince mukabelede bulunmaması; başına atılan taşları dahi atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi müsamaha atmosferi içinde eritip yok etmesi dinimizde çok önemli bir fazilet olarak görülmüştür. Ne var ki, “Allah hakkı”, “Peygamber hakkı”, “Kur’ân hakkı” dediğimiz öyle haklar vardır ki, bu haklara karşı hakaret ve saygısızlık irtikâp edildiğinde, bu mesele şahsî bir mesele olmadığından dolayı ferdin bu mevzuda affetme yetkisi yoktur. Mü’min böyle bir durum karşısında, onları görmezlikten gelemez, sineye çekemez, tepkisiz kalamaz. Ancak her işte olduğu gibi bu meselede de o, hep kendine yaraşır ve yakışır şekilde hareket eder, Müslüman karakterinin gereklerini yerine getirir, tepkisini mü’mince ortaya koyar, üslûbunu namusu bilir ve asla ondan taviz vermez.

Saygı Görmek İsteyen Saygılı Olmalı

Maalesef günümüzde çok farklı dengesizliklerle karşı karşıya kalıyoruz. Her gün kin, nefret ve gayz kaynaklı pek çok hâdise vuku buluyor. Sağdan, soldan, alttan, üstten gelen bir sürü yakışıksız söz, yakışıksız tavır var. Bazen bir yerde tali’siz bir hâdise meydana geliyor. Henüz bu hâdiseyi kimin yaptığı ortaya çıkmadan birisi kalkıyor -korkunç bir kin ve nefretle- “Bütün Müslümanları öldürmek lâzım.” diyor. Bir başkası kalkıyor ve o da farklı bir hakarette bulunuyor. Başka bir yerde ise afişler asılarak insanlar tahrik ediliyor. Ne var ki bunca karmaşa içinde şu düşünülmüyor; Zât-ı Ulûhiyet’e, O’nun esmâ ve sıfatlarına, peygamberlere, melâike-i kirama dil uzatan biri, bu değerlerle irtibatı olan bütün insanlara dil uzatmış, onları rencide etmiş olur. Hatta öldükten sonra dirilme ve uhrevî saadet gibi kutsala ait bazı hususlara ilişilmesi sadece İslâm dünyasını değil, diğer din mensuplarını da rahatsız eder. Zira özü itibarıyla, inanca dair bu tür meseleler başka dinler tarafından da kabul edilmektedir. Bu açıdan, dünyada bir buçuk milyara yakın Müslüman’ın yanında, ahiret inancına sahip diğer din mensuplarını da işin içine dâhil ettiğiniz zaman, toplam sayının dört-beş milyar insana ulaştığı görülür. Şimdi dört-beş milyar insanın saygı duyduğu, değer atfettiği, sinelerinde önemli bir yer verdiği bir kutsala karşı, birisi kalkar da nâsezâ, nâbecâ sözler söyler ve saygısızca davranışlarda bulunursa, bir yönüyle beş milyar insana saygısızca dil uzatmış, hakarette bulunmuş olur. Dolayısıyla böyle birinin, kendisine dil uzatılması ve hakaret edilmesini de göze alması gerekir. Evet, bir insan, dört-beş milyar insanın kutsalıyla oynamak suretiyle onlara mızrak saplıyorsa, kendisine batırılan iğneden de rahatsızlık duymamalıdır. Zira kim olursa olsun, siz bir başkasını tahkir ettiğinizde kendinize karşı ondaki tahkir duygusunu tetiklemiş; onun konumuna saygılı davrandığınızda ise onda kendinize karşı saygı hissini harekete geçirmiş olursunuz.

Hem zaten, bir insanın ehli olmadığı bir alanla alâkalı ulu orta söz söylemesi kesinlikle doğru değildir. Mesela hiç felsefe okumamış bir insan, kalkıp bir felsefî ekolü tenkit etse, yerden yere vursa hem kendini gülünç duruma düşürür, hem de ilme ve ilmî usullere karşı saygısızlık irtikâp etmiş olur. Belki siz, temelde Kur’ân’ın sabit disiplinleriyle test edilmemiş felsefî bilgilerin çoğuna düşüncenin falsosu nazarıyla bakabilirsiniz. Fakat siz hiçbir felsefe kitabı okumadığınız ve en azından tenkit ettiğiniz o felsefî ekolle alakalı herhangi bir tetkik ve araştırma gayreti ortaya koymadığınız hâlde, kalkıp o felsefî akımla alakalı hakarete varan sorgulayıcı bir tavır içine girerseniz, sadece kendinizi gülünç duruma düşürmüş olursunuz. Aynı şekilde musikîyle hiçbir alâkası olmayan bir insanın, kalkıp makamlar hakkında ileri geri konuşması, âdeta bir musikişinas gibi yorum yapması da böyle gülünç bir durumdur. Keza gazetecilikle ilgisi olmayan bir insan, kalkar da bu alanla ilgili ahkâm keser bir tavır içinde yorumlarda bulunursa hem gazetecilik ruhuna hem de o meslek sahiplerine saygısızlık yapmış olur. Kaldı ki, sayılan bu hususlar, belli bir gayret ve çalışma sonucunda, birçok insanın uzmanlaşıp başarabileceği türden işlerdir.

Fakat bugün bakıyorsunuz, Kur’ân ve Sünnet’i bilmeyen, cihan tarihinde değişik inkılâplara imza atmış ve aynı zamanda beşinci asra gelinceye kadar geniş bir coğrafyada baş döndürücü bir rönesans yaşanmasına vesile olmuş bir dinden haberi olmayan bir insan, hakarete varan ifadelerle o din ve o dinin müntesipleri hakkında ulu orta konuşuyor, sonra da bunun adına “düşünce ve ifade özgürlüğü” diyor. Hâlbuki uzmanlaşmanın öne çıktığı günümüzde, bir insanın uzmanı olmadığı bir alanda ulu orta konuşması hem o alana hem kendisine hem de selim akla, selim mantığa, selim muhakemeye ve selim vicdana yapılmış bir saygısızlıktır. Böyle bir saygısızlıkta bulunan kişinin, neticede bir kısım heyecan insanları tarafından maruz kalacağı mukabele karşısında da “of”, “puf” etmemesi, ileri geri konuşmaması gerekir. Zira başlangıçta yakışıksız söz, yakışıksız tavır sergileyen kendisidir. Saygısızlıkta bulunduğu insanlar ise dört-beş milyara ulaşan çok geniş bir topluluktur. Bu ölçüde geniş bir toplulukta ise hisleriyle hareket edecek bir kısım heyecan insanlarının bulunması her zaman ihtimal dahilindedir.

Eviniz Kristalden İse…

Öte yandan inanan gönüller olarak bizim de söz, tavır ve davranışlarımızda her zaman çok hassas olmamız, bir söz söylemeden önce bu sözün nasıl geriye dönebileceğini çok iyi hesap etmemiz ve kalbimizin en mahrem noktasına ait hususları hemen dile dökmememiz gerekir. Evet, ağızdan çıkan sözlerin, art niyetli bazı kimselerce farklı yönlere çekilebileceği hiçbir zaman unutulmamalı ve hep muhatapların hisleri hesaba katılarak konuşulmalıdır. Zira eviniz kristalden ise başkasının evine zarar verebilecek hiçbir nesne atmamalısınız. Yoksa kendi elinizle kendi binanızın tahrip edilmesine sebebiyet vermiş olursunuz.

Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa, şu ifadelerle dikkat çekilir:

وَلاَ تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ فَيَسُبُّوا اللهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ

“Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakarette bulunmasınlar.” (En’âm Sûresi, 6/108) Evet, eğer siz başkalarının Lat’ına, Menat’ına, Uzza’sına, İsaf’ına, Naile’sine söverseniz, onlar da sizin Kutsal’ınıza sövmeye başlar. Hâlbuki ne Kitap’ta ne Sünnet’te ne de selef-i sâlihînin içtihatlarında putperestlerin taptıkları putlara sövülmesi gerektiğine dair bir emir veya tavsiye yer almamaktadır. Siz her zaman doğruyu ifade edersiniz; tevhidi dile getirir, sürekli onu seslendirirsiniz; bu ayrı bir meseledir. Fakat bir mü’minin, kendi nazarında zatî kıymet ve değeri olmayan şeyleri yerin dibine batırma gibi bir sorumluluğu yoktur. Bu açıdan keşke hep Kur’ân ve Sünnet’in kıstaslarına göre diyeceklerimizi desek, yazacaklarımızı yazsak ve yapacaklarımızı yapsak! Zira hissî boşluklarda ortaya çıkan bazı tavır ve davranışların değerlerimiz adına geriye dönüşü çok ağır olabiliyor.

Hatırlanacağı üzere yakın bir tarihte bir yerde Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’e bir hakaret oldu. Bunun akabinde hemen başka bir yerde kiliselere saldırıldı, binalar tahrip edildi. Elbette ki, Kur’ân’a hücum bir kendini bilmezlik ve densizliğin ifadesidir. Fakat böyle bir küstahlığa tepki olarak da kiliseleri tahrip gibi bir yolun seçilmesi başka bir dengesizliğin ifadesidir.

Bu sebepledir ki, kim olursa olsun, bir insanın başkalarını rencide ve tahrik edecek tavır ve davranışlara başvurmadan önce, bunun nasıl geriye döneceğini çok iyi hesap etmesi ve ondan sonra diyeceklerini demesi, yapacaklarını yapması gerekmektedir. Saygısızlığa maruz kalan insanlar tepkilerini hep müspet çizgide ortaya koymalı, ilmî, hukukî yolları kullanarak çirkinlikleri izale yolunu tercih etmeli, karakterlerinden asla fedakârlıkta bulunmamalı ve üslûpta hataya düşmemelidirler. Evet, medenî bir insan tavrıyla bu tür saldırılar nasıl savılacaksa, öyle savmaya çalışılmalıdır. Yoksa daha sonra ah u vah etmenin bir faydası olmaz.

Ne kadar isterdim, kutsala saygı mevzuunda keşke uluslararası bir mutabakat sağlanabilseydi! Bu hususta bazı mercilere sesimi duyurmaya çalıştım, ama galiba derdimi tam olarak anlatamadım. Günümüz dünyasında düşünce ve ifade hürriyeti, üzerinde çok durulan önemli kavramlar. Fakat maalesef dine, diyanete, kutsala hakaret etme ve sövme bazı kesimlerce düşünce ve ifade hürriyeti olarak görülürken başka sahalar için bu türlü çirkin söz ve beyanlar düşünce ve ifade hürriyeti olarak görülmüyor, aksine nefret suçu olarak kabul ediliyor. Esasen yeryüzünde emniyet ve güvenin temsilcisi olan hakikî bir mü’min, hiçbir zaman durduk yere başkasının aleyhinde söz söylemez, hele tahkir ve tezyife girme niyeti içinde hiçbir zaman olmaz, olmamalıdır. Ne var ki, düşünce ve ifade hürriyeti adına bazı alanlarda gezme ve dolaşmanın serbest bırakılıp, bazı alanlarda yasaklanması apaçık bir çifte standart, bir tersliktir. Bunun da inanan gönülleri derinden derine rencide ettiği bir gerçektir.

Hâsılı, bugün, kutsala saygı düşüncesinin bütün insanlığa mal edilmesine ve insanlık adına herkeste bu duygunun uyarılmasına ciddî ihtiyaç var. Bu mesele, artık bütün milletlerin iştirak ettiği uluslararası kuruluşlar tarafından, üzerinde idare-i kelamda bulunmaya meydan verilmeyecek şekilde bir esasa bağlanmalı ve bu konuda söz kesen belli disiplinler vaz’ edilmelidir. Keşke bütün insanlık bu konuda anlaşabilse! Keşke herkes haddini bilse! Zira barış içinde birlikte yaşamanın önemli bir unsuru olan başkasının kutsalına saygı prensibine riayet edilmediği takdirde, küçülen ve büzüşen günümüz dünyasında bu tür saygısızlıklardan kaynaklanan meseleler daha korkunç ve daha büyük problemler hâlinde kendini gösterecektir.

Tevekkül

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عِمْرَانَ بْنِ حُصَيْنٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنِ انْقَطَعَ إِلىَ اللهِ كَفَاهُ اللهُ كُلَّ مَؤُونَةٍ

وَرَزَقَهُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ

وَمَنِ انْقَطَعَ إِلىَ الدُّنْياَ وَكَّلَهُ الله ُإِلَيْهاَ

* * *

Hazreti İmran bin Husayn (radıyallahü anh), Resul-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Her kim kendini Allah Teâlâ’ya kulluğa ve O’nun yolunda hizmete adarsa, Cenab-ı Hakk da o kulunun her ihtiyacını karşılar ve onu hiç ummadığı yerlerden rızıklandırır. Kim de tamamen dünyaya dalar, Rabbini unutursa, Allah da onu dünyanın mihnet ve meşakkatleriyle başbaşa bırakır.”

(Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 10/303; Taberâni, el-Mu’cemü’s-Sağîr, 1/201)

Tevekkül

Tevekkül; Allah’ın dışındaki bütün farazî güçlerden yüz çevirip yalnızca Cenab-ı Hak’ka güven ve itimat etmek gibi manalara gelmektedir. Tevekkülün başı Allah’a güvenip dayanarak esbâbı yerine getirmek, sonu da neticeyi O’na havale edip işlerimizi hayra erdirmesini içtenlikle niyaz etmektir.

Hz. Enes (radıyallahu anh)’ın naklettiği bir hadiste anlatıldığına göre; bir adam Allah Rasülü (aleyhissalâtu vesselâm)’a gelerek: “Hayvanımı bağlayarak mı yoksa serbest bırakarak mı Allah’a tevekkül edeyim?” diye sorunca Rasülüllah ona “Bağla ve tevekkül et!” buyurmuştur. (Sünen-i Tirmizî, Kıyamet 61)

Kur’ân-ı Kerîm’de de tevekkülün önemi ve bir müslümanın yaşantısındaki yeriyle ilgili olarak;

فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“Bir kere de azmettin mi, artık yalnız Allah’a tevekkül ol! Muhakkak ki Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân suresi, 3/159)

وَمَنْ يَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ فَهُوَ حَسْبُهُ

“Allah’a güvenip tevekkül edene Allah yeter.” (Talak suresi, 65/3) şeklinde ferman edilmektedir.

Hak dostu kâmil zâtlara göre başka kapılardan sıyrılıp istediğini Allah’tan isteyen hiçbir zaman mahrum kalmaz ve eli boş döndürülmez. İlahi hikmet gereği er ya da geç hayırlı matlup ve isteklerine yahut daha da güzeline nâil olur. Çünkü Allah’a ehil olana Allah da enîs ve muîn (dost ve yardımcı) olur.

Bu konudaki bir hadis-i şerifte Efendiler Efendisi (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurmaktadır:

لَوْ أَنَّكُمْ تَتَوَكَّلُونَ عَلَى اللهِ حَقَّ تَوَكُّلِهِ لَرَزَقَكُمْ كَمَا يَرْزُقُ الطَّيْرَ

تَغْدُو خِمَاصاً وَتَرُوحُ بِطَاناً

“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseniz, O sizi, sabahleyin yuvalarından aç çıkıp akşam tok dönen kuşlar gibi rızıklandırır.” (Tirmizî, zühd 33; İbn Mâce, zühd 14; Ahmed İbn Hanbel, Müsned 1/30, 52)

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy da pek çok şiirinde hem tevekkülün önemine hem de tevekkül ve çalışma birlikteliğine vurgu da bulunmuştur. Bunlardan birinde o;

“Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hilmete râm ol,
Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”

diyerek hayırlı işler yapabilmek için çalışıp gayret etmeye ve derin bir kulluk şuuruyla Allah’a tevekkül etmeye işaret etmektedir.

Tevekkülü ifade sadedinde Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretleri’nin ‘Tefviznâme’si de ev ve işyerlerimize asılması tavsiye edilen muhteşem bir örnektir. Burada yalnızca bir kısmını misal olarak zikredeceğiz:

Hak, şerleri hayreyler,
Zannetme ki ğayr eyler,
Ârif onu seyr eyler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler…

*

Sen Hakk’a tevekkül kıl
Tefvîz et ve râhat bul,
Sabreyle ve râzı ol,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse, güzel eyler…

*

Bir işi murad etme,
Olduysa inad etme,
Haktandır o, reddetme,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Hakk’ın olacak işler,
Boştur gam-u teşvişler,
O, hikmetini işler,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Deme şu niçin şöyle,
Yerincedir ol öyle,
Bak sonuna sabreyle,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Nâçâr kalacak yerde,
Nagâh açar, ol perde,
Derman eder ol derde,
Mevlâ görelim neyler,
Neylerse güzel eyler…

*

Vallahi güzel etmiş,
Billahi güzel etmiş,
Tallahi güzel etmiş,
Allah görelim netmiş,
Netmişse güzel etmiş…

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَكِّلِينَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

290. Nağme: Gül Günlerinin Bedeli

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli Arkadaşlar,

Geçtiğimiz hafta mescidimizde, Cuma hutbesi olarak, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin 1997 senesinde yazdığı “Kaosun Ötesindeki Dünya başlıklı makale okunmuştu. Baştan sona insanı derin düşüncelere sevk eden makale/hutbe şu cümlelerle sona ermişti:

“Kim bilir bize bu koskoca mirası bırakanlar, ne kadar ağlayıp inlediler? Bugün evirip-çevirip istifâde ettiğimiz değerleri elde etmek için ne cenderelerden geçti ve ne ölümlerle yaka paça oldular? Şimdilerde har vurup harman savurduğumuz millî ve dinî değerlerimiz, kim bilir onlara neye mâl oldu? Rahmeti Sonsuz’dan niyaz ederiz ki, gerçek bedeli dünyalarla ölçülemeyecek kadar büyük olan o ulu günlerin hakikî fiyatlarını bizden talep etmesin!..”

Aziz Hocamıza bu ifadeleri hangi hissiyâtla yazdığını ve “o ulu günlerin hakikî fiyatları” sözünden neler anlaşılması lazım geldiğini sorduk. Aldığımız cevabı 17:54 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunuyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

 

 

289. Nağme: Izdırap

Herkul | | HERKUL NAGME

*Milletçe kaybettiğimiz değerlerden biri de haşyettir; haşyet hissimizi yitirdik.

*Izdırap ile ızdırar (çaresizlik, sebeplerin bütün bütün tükenmesi) ikizdir.

*Topyekün mü’minlerin ve âlem-i İslam’ın başındaki belaların bir muzdar vicdanıyla algılanacağı ve inananların ızdırapla iki büklüm çare arayacağı âna kadar inananların yeryüzünde huzurun mimarı olmaları imkansızdır.

*Mü’minler, kendi şahsî ve ailevî hayatlarıyla alakalı musibetler karşısındaki duyarlılıklarını, bütün inananları ilgilendiren mevzularda da ortaya koymazlarsa; kendileri ızdırar halindeyken hissettikleri çaresizlikle “Rabbim!..” dedikleri gibi, müslümanların umumunu alakadar eden meselelerde de “Allahım, bahtına düştüm!” diyerek inlemezlerse, en azından bir davaya gönül vermiş kimseler böyle yapmazlarsa, Allah inananları yeryüzünün denge unsuru ve dünyanın huzur kaynağı kılmaz. İçtimaî problemler toplumun umumunun ızdırar haliyle Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesiyle çözülebilir.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanları ebedî hüsrandan kurtarma davasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) ve “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) ifadeleriyle dile getirmektedir. Allah Rasûlü’nün zaman zaman Hira Sultanlığı’nda kutsal halvete çekilmesi de o derin ızdırapları sebebiyledir.

*Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) Hira Sultanlığı’ndaki ibadete bağlı yalnızlığı “kutsal halvet” şeklinde yorumlanmış ve hadislerde “tehannüs” unvanıyla yad edilmiştir. Evet, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) kendisine peygamberlik verilmezden önce de ibadet ediyordu; fakat ne şekilde ibadet ettiğine dair bir rivayet yoktur. İhtimal, Üstad Bediüzzaman’ın dediği gibi, Hazreti İbrahim (aleyhisselam)’ın bakiye-i diniyesi ile amel ediyordu.

*Kadınların sultanı olan Hazreti Hatice annemiz, Peygamber Efendimiz’in ızdıraplarını paylaşmış; sonra da o meselenin göklerdeki sultanlığa denk bir sultanlığa ulaştığını göremeden âhirete yürümüştür ki bu da onun hasbîliğinin ayrı bir derinliğidir.

*Geçmişlerimiz de ızdırap ve ızdırarı derinden yaşamışlardır. Osmanlılar “Attan inmeyesüz!” düşüncesiyle cepheden cepheye koşmuşlar; Murad Hüdavendigar, Fatih Sultan Mehmet, Kanunî Sultan Süleyman gibi padişahlar hep birer ızdırap kahramanı olmuşlardır.

*Bazıları “Bu kadar ızdırap ve gözyaşı da niye?” diyebilirler. Merhum Yaşar Hoca kürsüde hıçkıra hıçkıra ağlayınca onun ızdıraplarını anlayamayan birisi “Bu adam niye pis pis ağlıyor?” demişti. Onun gibilere denecek şey şudur: Acaba sen niye öyle pis pis sükût içinde duruyorsun; utanmıyor musun? Kalbinde zerre kadar ızdırap olsa, “neredeydik, nereye düştük?” mülahazasının ızdırabı olsa, o çaresizliğin vicdanda yaşanan ızdırarı olsa, sen de öyle yapacaksın.. en azından ona ses katacaksın!..

*Kendime dertli diyemem ama dertsiz dersem yalan söylemiş olurum.

Kıymetli arkadaşlar,

Kaydettiğimiz bu cümleler muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin günün nağmesi olarak paylaşacağımız sohbetinin satırbaşları. 19:25 dakikalık hasbihali ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Muhabbetle..

288. Nağme: Hayırlı Vâris mi, Zavallı Mirasyedi mi?

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir münasebetle manevî emanetlerden bahsedince,

“Maddî mirasların sorumsuz yiyicileri olabiliyor; aynı mirasyedilik manevî miraslar için de söz konusu mudur? Mirasyedi olmamanın esasları nelerdir?”

diye sorduk. Aldığımız cevapta kıymetli Hocamız şu hususlara değiniyor:

*Müsbet yanları itibarıyla mevcut şartların oluşumunda Bediüzzaman Hazretleri, Esat Efendi Hazretleri, Süleyman Efendi Hazretleri gibi Hak dostlarının ve hatta idari sahada fikir ve gayretleriyle senelerdir çalışıp duran insanların büyük payları vardır.

*Dünyanın yüz elli ülkesinde açtığınız okullarda Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) başta olmak üzere Ashâb-ı Kirâm ve evliya-yı izâm efendilerimizin hakkı vardır.

*Kur’an, geçmişlerimize dua etmemizi tavsiye buyurarak bizde onları hayırla yâd etme duygusunu uyarır. Bu cümleden olarak bir ayet-i kerimede şöyle denilir: “Onlardan sonra gelenler (başta muhacirler olarak, kıyamete kadar gelecek mü’minler), ‘Ey kerim Rabbimiz! Bizi ve bizden önceki mü’min kardeşlerimizi affeyle! İçimizde mü’minlere karşı hiçbir kin ve gıll u gış bırakma! Duamızı kabul buyur ya Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!’ derler.” (Haşr, 59/10) Bu ayette öğretilen dua sizden başlar Ashâb-ı Kirâm ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e kadar herkese varıp ulaşır.

*Bir dönemde Hakk’a teveccühler isimsiz müsemma şeklindeydi. Nakşî, Halidî, Kadirî, Şazilî, Bekrî, Cerrahî diye isimler bilinmiyordu. Fakat onların yaptıkları şeylerin hepsi vardı. Her yerde gürül gürül Allah anılıyordu. O, her sinede muallâ yerini koruyordu. Gönüller adeta O’nun tecelligâhı idi. Bir dönem geldi kalb ve ruh hayatına isim katan insanlar oldu ve zamanla meşrepler o insanların adlarıyla anılmaya başlandı. O halis insanlar sayesinde, müsemma kapı ardında kalmadı. O müsemma vicdanlarda derinlemesine duyuldu ve isim müsemma birliği oldu. Onlar bir derken, biri bin etmesini biliyorlardı. Onların dilinden çıkan bir “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahuekber” kelimeleri binlere tekabül ediyor, gönüller itminana eriyordu. O dönemde isim müsemma at başı gidiyordu. Ne var ki bir gün de geldi, (istisnaları vardır) bazıları itibarıyla “müsemmasız isim” devri başladı. El elden üzüldü yar elden gitti, o menhelü’l-azbi’l-mevrud da kurumaya durdu. Öz ve ruh gitti, mesele artık nesep/veraset yoluna girdi. İşte, mesele sadece isimlere emanet götürülürse, o zaman da bir mirasyedilik söz konusu olur. Zavallı bir mirasyedi olmaktan kurtulup hayırlı bir vâris olarak yaşamak isim ile müsemmayı beraber götürmeye ve hatta isimsiz müsemma şeklinde ömür sürmeye bağlıdır.

Bu güzel sohbeti 09:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

287. Nağme: Hakk’ın Makbullerine Ağlamak Düşmüş!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Hocamız sohbete başlarken çok hüzünlüydü; önce ızdırap ve ızdırar münasebetinden bahsetti; dünyanın, İslam coğrafyasının ve ülkemizin problemlerine değinip adeta iki büklüm oldu.

Bir bayram sabahı aziz Hocamız gurbet hicranını yudum yudum tadarken şöyle demişti:

“Ne zaman yalnızlığım ve gurbetim aklıma gelse, Barla dağları çeker beni kendine. Orada bir garip görürüm hayâlen. Yalnız bir adamın silueti belirir zihnimde. Garibâne dağlarda, ağaçların hüzünlü hışırtıları arasında, tek başına, sessiz, kimsesiz iki-üç ay dolaşan, yirmi günde bir, sadece bir-iki misafirden başkasını göremeyen, ara sıra hasbihal ettiği dağcılara bile bazen haftalarca hasret kalan dava adamının sesleri uğuldar kulağımda:

‘Yâ Rab, garibem, bîkesem, zaîfem, nâtüvânem, alîlem, âcizem, ihtiyarem,

Bî-ihtiyarem, el-aman-gûyem, afv-cûyem, meded-hâhem, zidergâhet İlâhî!’

İşte bu ses, bu yanık nağme bütün yalnızlıklarımı unutturur bana ve kendi nefsime döner, ‘Ey Fetih, sen garip değilsin; seninle ağlayıp seninle gülen bu kardeşlerin varken sen gurbette sayılmazsın. Eğer garip görmek istiyorsan Barla dağlarındaki şu yalnız adama bak!’ derim.”

Hocaefendi, dert ve ızdırapla inleyince bir kere daha Barla Muğteribi’ni hatırlatıp “ümit için bir çıkış” arama telaşıyla, Eşref Edip’in Hazreti Üstad ile röportaj yaparken, “Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?” diye sorduğunu hatırlattık; aslında bir manada biz de Hocamıza aynı soruyu sorduk.

İşte 8 dakikalık bugünün nağmesinde muhterem Hocaefendi’nin mezkur soru üzerine söylediklerini, hususiyle şu konuları bulacaksınız:

*Hazreti Pir, Eşref Edip’e şöyle diyor: “Evet, büsbütün ümitsiz değilim. (…) Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!”

*Ketencizâde hazretleri, “Yansam da ocak gibi gayra eylemem izhar / Yakma beni ateşlere ey çarh-ı cefakâr!” diyor. Ben onu biraz değiştiriyor ve diyorum ki “Yakma beni nar-ı ağyâre ey çarh-ı cefakâr!” Senin ateşine yanayım cayır cayır ama başka sevdaların ateşiyle yanmayayım.

*Hazreti Pir gibi büyükler ızdırap ve çile ile kıvrım kıvrım yaşamışlar ama asla şikayet etmemişler. Hazreti Üstad şunları söylüyor:

“Madem ki, nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara hakkımı helâl ettim. Âdil kadere de derim ki: Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstehak idim.”

“Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. (…) Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

*Necip Fazıl, Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya / Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!..” demiş. Sakarya milleti temsil ediyor; zira, bir dönemde elimizde sadece o kalmış!..

*“Ârifin gönlün Hudâ gam-gîn eder, şâd eylemez / Bende-i makbûlünü mevlâsı âzâd eylemez.” (Nâbî)

*“Cahil geziyor zevrak-ı ikbal-i safada / Arif yüzüyor merkez-i girdab-ı belada.” (Ziya Paşa)

286. Nağme: Gece Uzun Olsa da Güneş Doğacak, Işık Gelip Karanlığı Boğacak!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hoacefendi, en son çay faslına, hiciv edebiyatının temsilcilerinden olan Şair Eşref’in şu sözleriyle başladı:

“Cihâna geldiğim günden beri pek çok cefâ gördüm,
Ezildim bâr-ı gam altında, bin türlü ezâ gördüm.
Değil bigânelerden, âşinâlardan belâ gördüm,
Vücudum âlem-i sıhhatte bir bîmâra dönmüştür.”

Daha sonra kıymetli Hocamız, günün nağmesi olarak paylaşacağımız bu 18:20 dakikalık sohbetinde şu mevzular üzerinde durdu:

*Olumsuz şeylerin resmedilmesi, yitirdiğimiz değerlerin mahrumiyetini yaşadığımızı ve kuyu dibinde bulunduğumuzu anlatma açısından önemlidir. Evet, kayıplarımızı gösterme adına yaraya neşter vurulmalıdır ama neşter saplanıp öylece bırakılmamalıdır.

*İnsanlardaki ümit ve reca duygusu sürekli tetiklenmeli; kayaların sırtında bile bir kısım rüşeymlerin meydana gelebileceği mülahazası uyarılmalıdır.

*Bir taraftan realiteler gösterilmeli, diğer yandan ümit duygusu coşturulmalı. Merhum Mehmet Akif, bir taraftan,

“Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile;
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile!
Kaç hakiki Müslüman gördümse, hep makberdedir,
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
 
der, mevcut şartları ortaya koyar. Diğer taraftan da şu sözlerle ye’se kapılmamak gerektiğini ifade edip ümit salıklar:
 
“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar
‘İş bitti… Sebâtın sonu yoktur!’ deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye’se kapılma.”

*Şair Eşref’in şu sözü de bir yönüyle yeis diğer bir yönüyle de recanın sesi soluğu gibidir:

“Bozulmuştur düzelmez gelse de Mehdî;
Bu mülkün emr-i ıslahı Cenâb-ı Hakk’a kalmıştır.”

*Yeryüzünün umumî bunalımlarına inzimam eden içteki krizler, Sultan 3. Mustafa’yı ızdırapla inlemeye mecbur etmiş:

“Yıkılıpdur bu cihan sanma ki bizde düzele,
Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele,
Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele,
İşimiz kaldı heman merhamet-i lemyezele!..”

(Bütün cihan yıkılırken, bizim ülkemizin düzeleceğini mi zannediyorsun? Ne yazık ki, talihsizlikler çarkı, ülkenin kaderini haysiyetsizlerin ellerine düşürdü. Baksana, milletin bel bağladığı ve hak aradığı dairelerin kapılarında bile şaklabanlar gezmekte. Hal böyle olunca, kalmış kurtuluş ümidimiz sadece Rahmeti Sonsuz’un merhametine!..)

*Mehmet Akif’in

“Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,
Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu.
Gül devrini bilseydim onun bülbülü olurdum;
Yâ Rab, beni evvel getireydin ne olurdu?”

sözleri bir açıdan önemli bir hasret ve hicranı ifade ediyor. Fakat, bulunduğumuz dönemleri birer gül devrine çevirme vazifesiyle karşı karşıya bulunduğumuz da unutulmamalı!..

*İşini Allah’a havale eden ve O’nu vekil edinen, her türlü zorluğun üstesinden gelebilir: Cenab-ı Hak buyuruyor ki:

وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّهِ وَكَفَىٰ بِاللَّهِ وَكِيلًا

“Sadece Allah’a dayanıp güven! Vekil olarak Allah yeter.” (Ahzâb, 33/3)

*Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidinâ Hazreti İbrahim ve ona inananlar Allah’a dayanmışlardı. Onlar öncelikle,

إِنَّا بُرَآَءُ مِنْكُمْ وَمِمَّا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ

“Sizden ve Allah’ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” (Mümtehine Sûresi, 60/4) diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardı. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah’tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla layık olmadıklarını ilan etmişlerdi. Daha sonra ise nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini talep suretiyle şöyle demişlerdi:

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5)

* İslam’ın gurbetini ve ümmetin garipliğini vicdanında duyan muzdarip şair Mehmet Akif, “Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi”nde şu yanık nağmeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın dergahına yönelmiş; karanlığı göstermekle beraber bir ışık kaynağına da dikkat çekmiştir:

“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep Muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu:
Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu
Allah için, ey Nebiyy-i ma’sum,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
Ümmeti bırakma böyle mazlum.”

*Kırık Muzrap’tan bir dörtlük:

Nasıl olsa bir gün güneş doğacak;
Çevreye yeniden nûrlar yağacak;
Dağ-dere, ova-oba bucak bucak,
Işık gelip karanlığı boğacak…

*Bize düşen vazife; her şeyden önce kendimize bakıp kendimizi düzeltmeye çalışmamızdır. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعاً فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapanlar size zarar veremez. Hepiniz dönüp dolaşıp Allah’ın huzurunda toplanacaksınız. O da yaptıklarınızı size bir bir bildirecek, karşılığını verecektir.” (Mâide sûresi, 5/105)

285. Nağme: Değer Yetimliği, Üslup Hatası ve Dil Yarası

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Daha iki üç saat önceki sohbetinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlattı:

*Hayatın her devresi kendi hususiyetlerine göre çok iyi değerlendirilmelidir. Ne var ki, bugün yuva, sokak, mektep ve mabedin bu konuda fertlere gereken rehberliği yapabildiği söylenemez.

*Günümüzde insanları çok kınamamak, gurbetlerine ve yalnızlıklarına bakıp onlara acımak lazım. Değer anneden, değer babadan mahrum edildikleri için yetimliklerine bakıp acımak lazım. Biz topyekün değerler mahrumu, değerler yetimi bir toplum haline getirilmişiz.. şefkat etmek lazım.

*Bugün diller mızrak gibi kullanılıyor. Öyle ki, her yanda söz düelloları, sanki herkes herkesle kavgalı.

*Dil yarası kılıç yarasından daha acıdır. Nitekim, bir Arap atasözünde “Cerâhâtü’s-sinan lehe’t-tiyam / Lâ yeltâmü mâ ceraha’l-lisan” yani Kılıç yarası geçer ama dil yarası geçmez! denilmiştir.

*Gönüllere girmenin sırlı anahtarı tatlı söz ve mülayim tavırdır.

*Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a hitaben, “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alıp düşünür, öğüt dinler yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ Hâ, 20/44) buyurarak her şeyden önce peygamberâne bir üslubu nazara vermiş; muhatap, Firavun gibi kalb ve kafası imana kapalı bir insan bile olsa, yine de hak ve hakikati “kavl-i leyyin” ile anlatmak gerektiğine işaret etmiştir.

*Gâfir de denilen Mü’min Sûresi’nde Hazreti Mûsâ’nın tebliğine iman edip imanını uzun süre gizlemiş olan üst düzey devlet yetkilisi (bazı rivayetlerde genelkurmay başkanı) olan mümin anlatılmaktadır. Bu zat, “Sizler Mûsâ’nın dürüst olduğunu tesbit etmekle beraber yalancılıkla itham ediyorsunuz. Bu iki zıt vasıf bir arada bulunamaz. Şu halde insanlara bile yalan söylemeyen bir kimse, Allah’ın elçisi olmadığı halde hiç Allah adına yalan uydurur mu? ‘O, beni size elçi olarak gönderip şöyle şöyle dedi’ diyerek en müthiş, en tehlikeli yalanı söyler mi?” diyerek Hazreti Mûsâ’yı savunmuştu. Demek ki Hazreti Mûsâ o güzel üslubuyla Firavun’un en yakınındaki insanlara bile tesir etmişti.

*Bir yerde meseleleri müzakere edecekseniz, aklınızın salim olduğu bir anda not tutmalısınız ve o meclise hazırlıklı gitmelisiniz ki orada irticalinin esnekliğine maruz kalmayasınız ve hislerinizin güdümüne takılmayasınız.

*Bari Müslümanlar arasında böyle olmasaydı ama maalesef her şey kıran kırana gidiyor.

18:17 dakikalık bu sohbeti sabahki derste çektiğimiz fotoğraflarla beraber arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Selim Çalış kardeşimizi dinledi:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Selim Çalış kardeşimizi dinlediMuhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Selim Çalış kardeşimizi dinledi

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Halime Okur kardeşimizi dinledi.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Halime Okur kardeşimizi dinledi.Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi ders arasında, ezberlediği sûreyi kendisine okumak isteyen küçük misafirimiz Halime Okur kardeşimizi dinledi.

Mustafa Fehmi Okur kardeşimiz de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin duasını almaya gelmişti; muradına erdi:

Mustafa Fehmi Okur kardeşimiz de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin duasını almaya gelmişti; muradına erdiMustafa Fehmi Okur kardeşimiz de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin duasını almaya gelmişti; muradına erdi

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ
قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
إِنَّمَا بُعِثْتُ لأُتَمِّمَ مَكَارِمَ الأَخْلاَقِ
* * *
Hazreti Ebu Hureyre (radıyallahü anh), Allah Rasülü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:
“Ben ancak ve ancak güzel ahlakı tamamlamak, onu kemale erdirmek çin gönderildim.”
(Hâkim, Müstedrek 2/670; Beyhakî, Sünen-i Kübrâ 10/191)

Kutlu Doğum ve Güzel Ahlak
Pek çok İslam alimi ve Hak dostunun ifade etiği üzere Allah Rasülü (sallallahü aleyhi ve selem)’in doğumuyla yeryüzünü şereflendirmesi ve getirdiği ilahi mesajla topyekün dünyayı aydınlatması insanlığın en büyük bayramıdır.
Kur’an-ı Kerim’de Allah Rasülü sena edilirken O’nun hakkında;
وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ
“Şüphesiz ki sen, pek yüce bir ahlak üzeresin.” buyrulmuştur. (Kalem Suresi, 68/4)

Mekârim-i ahlak ile donanmış olarak dünyaya gönderilen Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi ekmelüttehâyâ), nura muhtaç insanlığa en değerli armağandır. O, insanlığın yitirdiği güzel ahlakı tekrar ve en mükemmel şekliyle talim etmek, öğretmek üzere aramıza tenezzül buyurmuştur. Nitekim bir rivayette O, “Ben insanlığa muallim (eğitmen ve öğretmen) olarak gönderildim.” buyurmaktadır. (Sünen-i İbn-i Mâce, Sünen-i Dârimî)
Mekârim-i ahlak ve mehâsini ahlak tabirleri, kelime manaları itibariyle güzel, kamil bir ahlak gibi manalara gelmektedir. İslam literatüründe ise bu tabirler çok daha kuşatıcı bir anlam ifade etmektedir.
Allah’a ve O’nun Rasülüne itaat, i’lay-ı kelimetullah uğrunda mücahede, ana-babaya, akrabaya, arkadaşlara saygı ve iyilik, güler yüz, cömertlik, eli açıklık, kolaylaştırıcılık, iyilik, ezaya katlanmak, maruf üzere davranmak, müsbet hareket, kapıyı herkese açık tutmak, geniş gönüllülük, tevazu, tatlı dil, kezm-ı gayz (öfkeyi yutma), hayâ, adil ve merhametli olmak gibi güzel ahlakı oluşturan hususların bütünü mekârim-i ahlaktan sayılmıştır.
Günah, fısk ve bidate giden yolları kapatmak, şerre mani olmak, öfke ve kin beslememek, insanlara eli yahut diliyle eziyet etmemek, yalan söylememek, cimrilik yapmamak gibi husular da mehâsin-i ahlakın diğer bir yanını oluşturmaktadır.
Komşu ve misafire ikram, hayır konuşmak yahut susmak, çocukların terbiyesine ihtimam göstermek de mekârim-i ahlaktandır ki hadis-i şerifte “Hiçbir ana-baba çocuğuna güzel ahlaktan daha güzel bir hediye vermemiştir.” buyrulmuştur. Kısaca mehasin-i ahlak; İslam mesajının özüdür.
Hz. Âişe annemiz kendisine Allah Rasülü’nün ahlakının nasıl olduğunu soran birisine;  
أَتَقْرَأُ الْقُرْآنَ كَانَ خُلُقُهَ الْقُرْآنَ
“Sen Kur’an okumuyor musun?! O’nun ahlakı Kur’an idi.” (Sahih-i Müslim, Müsned-i Ahmed b. Hanbel) demiştir. Yani Kur’an hangi âdâbı öğretiyorsa, onları uygulamaktaydı. Kur’an’ın emrettiklerini yapar, yasaklarından kaçınır, onun edep ve nasihat  adına ortaya koyduklarını yerine getirirdi.
Kur’an’ın bildirdiği üzere O, peygamberlerin sonuncusu ve mührüydü. (Ahzab Suresi, 33/40) Yani, bir hadis-i şerifte buyrulduğu üzere O, son ve en yüce peygamber olarak nübüvvet sarayını tamamlamak üzere gönderilmişti.
Resul-i Ekrem (aleyhi ekmelüssalavâti ve etemmütteslîmât), huluk-u ilâhî ile mütehallik yani Allah ahlakı ile ahlaklanmış idi. Onun üstün şahsiyeti Allâh’ı gösteren en nûrâni ve parlak bir aynaydı.
Bir Hak dostunun dediği gibi;
            “Âyinedir bu âlemde her şey Hak ile kâim,
             Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَشْرَفِ الْخَلْقِ
وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ
وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ
 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Annelerimiz, Ahireti Tercih ve Boşanma

Herkul | | BAMTELI

Çay Faslından Hakikat Damlaları: Allah’ı Talep ve Gerçek Hürriyet

-Gözün sürekli yukarılarda olmasını çok önemli görüyorum. Bundan maksat; bir kısım harikulâdelikler sergileme ve fevkalâdeliklerle kendini ifade etme değil, O’nu bilme ve kendini O’nun huzurunda bir hiç görme adına derinlik. (00:35)

-Madem sahabe mesleğinin çok önemli bir esası keşif ve keramet gibi harikulâdeliklere tâlip olmamaktır; o halde, Ashab-ı Kirâm’ın yolunu tutan Kur’an talebeleri de başkalarını hayran ve hayrette bırakacak sıradışı işlere merak sarmamalı; havada uçma, suda yürüme, bir bakışla uzaktaki cisimleri hareket ettirme gibi şeyleri meziyet kabul etmemeli, onlara gönül bağlamamalı ve hele asla arkalarına düşmemelidirler. (01:22)

-Hazreti Mevlânâ, en büyük paye bildiği kulluğunu şöyle seslendirir:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ        مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه آزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ       مَنْ شَـادْ اَزْ آنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzad olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.” (03:06)

-İslâm’ın kalbî ve ruhî yanı açısından, hürriyet “insanın Allah’tan gayri hiçbir şey ve hiçbir kimsenin boyunduruğu altına girmemesi, hiçbir şey karşısında baş eğmemesi”dir. Hayatını cismanî hazlarının arkasında sürüm sürüm sürünerek geçiren, nimetler karşısında şükredeceğine iyice küstahlaşan ve kazandıkça biraz daha hırsa kapılıp şımarıklaşan ama diğer taraftan elindeki imkânları yitireceği korkusuyla tir tir titreyen bir zavallı –dünyaya hükümdar bile olsa– hür kabul edilemez. Çünkü, gerçek hürriyet ancak, insanın dünyevî endişelerden, mal-menâl gibi gâilelerden kalben sıyrılıp, Hakk’a yönelmesi sayesinde gerçekleşebilir. Dünyanın nefis ve hevesâta bakan yanlarına karşı kapanan, kalbini dünyadan, dünyayı da kalbinden uzaklaştıran bir insan, zindanda dahi olsa gerçek hürriyeti bulmuş demektir. Yaratıcı’ya yönelen, gerçek kıblesine dönen, sadece Hakk’a kul olmak suretiyle arzulara kulluk, kuvvete kulluk, şehvete kulluk, şöhrete kulluk gibi çeşit çeşit kulluklardan kurtulan böyle bir insan gerçek hürdür. O boynuna hiçbir kementin geçirilmesine razı olmaz; ihtiraslar onun ufkunu kirletemez; heva, heves ve şehvet ona boyun eğdiremez. (04:28)

-Bazen hayatını hak ve hakikate hizmete vakfetmiş gibi görünen insanlar arasında bile, bazı dünyevî imkânlardan istifade etmek isteyenler bulunabilir. Fakat adanmış ruhlar, gerçek insanlık ve beklentisizlik ufkuna doğru dikey yükselenlerden biri olan Amr ibn As (radıyallahu anh) gibi davranmalıdırlar. Hazreti Amr, kendisine ganimet verilmek istendiğinde: “Ya Rasûlallah, ben ganimet için Müslüman olmadım!” demiştir. Onunla aynı ruh halini paylaşan bir sahabîye de İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) ganimetten hissesini vermek istediğinde, o zat, “Ya Rasûlallah! Ben bunu kabul edemem. Ben (boğazını göstererek) şuradan bir ok yiyeyim de şehit olayım diye Müslüman oldum.” demiş ve neticede arzu ettiği gibi şehit olup ötelere yürümüştür. (06:40)

-Sözlük açısından “doğruluk” demek olan istikamet; ıstılah itibarıyla, itikatta, amelde, muâmelâtta ve yeme-içme gibi bütün davranışlarda ifrat ve tefritten sakınıp takva dairesine girerek nebîler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yolunda yürümeye îtinâ gösterme şeklinde yorumlanmıştır. Şu kadar var ki, istikâmetin de dereceleri söz konusudur. Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselam) bir rivayette, “Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı!”; diğer bir rivayette ise, “Hûd Sûresi ve benzerleri belimi büküp saçlarımı ağarttı!” buyurmuş; “Hûd Sûresi ve benzerleri iflâhımı kesip beni yaşlandırdı.” sözü ile

فَاسْتَقِمْ كَمَا أُمِرْتَ

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd sûresi, 11/112) âyetine işârette bulunmuştur. Evet, Allah Rasûlü “İstikâmet üzere ol!” emrini kendi kulluk ufkuna göre çok derin anlamış ve hayatını o çizgide sürdürmüştür. (10:57)

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in, eşlerinin bazı taleplerinden dolayı hüzünlenip hücre-i saadetine kapanması, onları dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakması ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememesi olarak bilinen “tahyir” ve “ilâ” hadiseleriyle alakalı ayet ve hadisler nasıl okunmalı ve hangi esaslar çerçevesinde mütalaa edilmelidir ki mü’minlerin annelerine karşı zihinlerde leke hâsıl olmasın ve onlar hakkında suizanlara düşülmesin? (11:40)

-Tahyîr, Allah Resûlü’nün hanımlarının, Efendimiz’le birlikte yaşayıp-yaşamama mevzuunda muhayyer bırakılmaları hâdisesidir. Mebdei ne olursa olsun, bu hâdise, Allah Rasûlü’ne bizzat Cenâb-ı Hakk’ın emridir. Mevzu ile alâkalı âyet aynen şöyle demektedir:

يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِأَزْوَاجِكَ إِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا وَزِينَتَهَا فَتَعَالَيْنَ أُمَتِّعْكُنَّ وَأُسَرِّحْكُنَّ سَرَاحاً جَمِيلاً وَإِنْ كُنْتُنَّ تُرِدْنَ اللهَ وَرَسُولَهُ وَالدَّارَ اْلاٰخِرَةَ فَإِنَّ اللهَ أَعَدَّ لِلْمُحْسِنَاتِ مِنْكُنَّ أَجْرًا عَظِيمًا

“Ey şanı yüce peygamber! Hanımlarına söyle: ‘Eğer dünya hayatı ve onun ziynetini istiyorsanız, gelin size bağışta bulunayım ve güzellikle salıvereyim. Eğer Allah’ı, peygamberini ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki, Allah, içinizden ehl-i ihsan olup hep iyi davrananlara büyük ecir hazırlamıştır.’” (Ahzâb sûresi, 33/28-29) (12:25)

-Cahiliyede erkekler, kadınları sıkıştırmak için onlara yaklaşmamaya yemin eder ve süresiz olarak onları perişan vaziyette bırakırlardı; buna “îlâ” denirdi. Kur’ân, îlâyı bazı şartlara bağladı ve onun azamî süresini dört ay olarak sınırladı. Bu süre içinde birleşme kapılarını açtı; erkek keffâret vererek eşine dönebilir; fakat dönmemeye kararlı ise, dört ay sonunda eşini serbest bırakmak zorundadır. İlgili ayetin meali şöyledir: “Eşlerine yaklaşmamaya yemin eden kocaların, dört ay bekleme hakkı vardır. Şayet kocaları bu süre bitmeden eşlerine dönerlerse bunda mahzur yoktur. Çünkü Allah çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.” (Bakara, 2/226) Allah Rasûlü’nün eşlerine karşı tavır ayarlamasına ve hücre-i saadetine kapanmasına da bir yönü itibarıyla “Îlâ Hâdisesi” denmiştir. (12:35)

-Nebîler Serveri’nin eşleri de birer beşerdi; her insanda bulunan bazı duygular onlarda da zaman zaman hükmünü icra ediyordu. Hane-i Saadet’te vahiyle besleniyor olmalarına rağmen, dünya nimetlerine karşı tabii alâka onların içlerinde de bir ölçüde canlılığını koruyordu. Gerçi, o huzur atmosferinde, bugünkü evlerden yükselen şikayet edalı sesler hiçbir zaman duyulmamıştı; fakat, birkaç kere, onların da günde bir-iki öğün yemek yeme ve herkesin istifade ettiği kadar dünyadan istifade etme arzuları ve bu arzularını açığa vuran imaları olmuştu. Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bol bol nimetler lutfettiğini görünce, Ezvâc-ı Tâhirât da kendilerine verilen nafakanın arttırılması hususunda Gönüllerin Efendisi’ne başvurmuşlardı. Fakat, Ufuk İnsan (aleyhissalâtü vesselam) zevcelerinin bu müracaatından hiç memnuniyet duymamış; bilakis, oldukça üzülmüş ve hoşnutsuzluğunu belirtmişti. Hatta, Habîb-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, eşlerinin daha fazla nafaka talep etmelerinden dolayı o kadar hüzünlenmişti ki, hücre-i saadetine kapanmış ve bir süre hiç kimseyle görüşmek istememişti. Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Kutlu Nebî’ye eşlerini dünya nimetleri ile kendisi arasında dilediklerini seçmekte serbest bırakmasını emretmişti. Hikmetin Lisân-ı Fasîhi, önce Hazreti Aişe (radıyallahu anha) validemizle konuşmuş ve ona “Sana bir şey söyleyeceğim ama anne ve babana danışmadan acele ile karar vermeni istemiyorum!” demiş; sonra da, “Ey Peygamber, eşlerine de ki: Eğer dünya hayatını ve süsünü istiyorsanız, gelin size boşanma bedellerinizi vereyim ve sizi güzelce boşayayım! Yok, eğer Allah’ı, Rasûlünü ve âhiret mülkünü isterseniz, haberiniz olsun ki Allah sizin gibi iyi hanımlara büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzab, 33/28-29) mealindeki ilahî beyanı okumuştu. (13:20)

-Allah Rasûlü’nün eşlerini muhayyer bırakması hadisesi hemen duyulmuştu. Herkes hüzünle mescide koştu ve ağlamaya durdu; zira Allah Rasûlü’nü kederlendiren en küçük bir hâdise dahi Müslümanları ağlatmaya yetiyordu. Bütün Müslümanlar Allah Rasûlü’yle o derece bütünleşmişlerdi ki, evinde cereyan eden çok küçük bir huzursuzluk hemen duyuluyor ve Müslümanlar Allah Rasûlü’nü üzen bu hâdisenin ortadan kalkmasını sabırsızlıkla bekliyorlardı. O gün de böyle olmuştu. Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer de mescide koştular. Allah Rasûlü’nün yanına girmek için izin istediler; fakat kendilerine izin verilmedi. Onlar da diğerleri gibi mescitte beklemeye başladılar. Ancak üçüncü taleplerinde izin çıktı ve içeriye girdiler, sonra da kızlarını azarlamaya başladılar. Allah Rasûlü, uzaktan manzarayı seyrediyordu.. ve bu esnada, sadece bir tek cümle söyledi: “Bunlar benden, elimde olmayan şeyler istiyorlar.” (18:07)

-Eski yeni bazı müfessirler, yazarlar ya da araştırmacılar, ezvâc-ı tâhirâtın rahat bir hayat istediklerini, süs ve zinet talep ettiklerini dile getiriyorlar ki bu çok yanlıştır ve büyük bir suizandır. Aslında, o hanede İnsanlığın İftihar Tablosu’na eş olmak, pek çok sorumluluk isteyen büyük bir pâyeydi ve pek ağır mükellefiyetleri beraberinde getiriyordu. Bu itibarla da, o muallâ annelerimizin hepsi çok büyük kadınlardı; öyle ki, eğer onlardan sadece bir tanesi belli bir döneme düşmüş olsaydı, o zaman diliminin tamamını aydınlatırdı. Şayet, onlar farklı farklı devirlerde gelmiş bulunsalardı, kendi devirlerinin müceddidi ve müctehidi olurlardı. Çünkü, onlar Eşsiz Âile Reisi’nin rahle-i tedrisinde Allah’a gönülden teveccühle ve tam bir istiğna ruhu ile kıvamlarını bulmuşlar; tahammül edilmesi çok zor olan şartlara bütün bir ömür boyu katlanmışlardı. Mesela, onlar günde bir defa yiyecek bir lokma ya bulur ya da bulamazlardı. Hazreti Aişe’nin (radıyallahu anhâ) ifadesiyle, “Bazen bir ay geçerdi de, Âl-i Muhammed aleyhissalâtu vesselâm’ın hücrelerinin hiçbirinde ateş yanmazdı.” Evet, hâne-i Saadet’in güzîde fertleri sadece hurma ve su ile iktifa ederlerdi. Bu açıdan, onları kendi hususiyetleriyle ele almak lazımdır. (20:12)

-Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) ilk defa Hazreti Âişe validemizi çağırdı ve ona “Seninle bir şey görüşmek istiyorum ama baban ve annenle konuşmadan karar vermekte acele etme.” dedi. Sonra da mevzuun başında zikrettiğimiz âyeti ona okudu. Hazreti Âişe’nin cevabı tam sıddîk babanın sıddîka kızına yakışır şekildeydi: “Ya Rasûlallah, anne ve babama Senin hakkında mı danışacağım; hayır, ben kesinlikle Allah’ı, Peygamberini ve ahiret yurdunu tercih ediyorum!” dedi. Daha sonrasını Validemiz şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü hangi hanımıyla konuştuysa, hepsinden aynı cevabı aldı. Bu hususta hiç kimse farklı bir mütâlaa beyan etmedi. Ben ne demiş isem onlar da aynı şeyi söylediler.” (24:43)

-Habîb-i Ekrem’e zevce olma şerefine ermiş o muallâ hanımların, o hanede bulunmaları aslında bir katlanmaydı; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istiğnasını paylaşma, zühdüne ortak olma, dünyevî zorlukları beraberce aşma ve el ele Cennet’e koşmaydı. Mü’minlerin anneleri, Rehber-i Ekmel’in yol göstericiliğiyle kullukta zirveye ulaşmış; kendilerini tamamen Allah’a adamış ve mâsivâdan bütün bütün sıyrılmışlardı. Belki, ruhlarındaki insanî duygular ve beşerî istekler topyekün silinip gitmemişti; fakat onlar, nefsanîlikten arınmaları sayesinde o hislerin yönlerini de ahirete tevcih etmiş ve insaniyette kemal derecesine yükselmişlerdi. Evet, onlar ahirette İnsanlığın İftihar Tablosu’yla beraber olabilmek için her zorluğa katlanıyorlardı. Nitekim, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti Sevde annemizi (radıyallâhu anhâ) boşamak isteyince ya da validemiz öyle zannedince, büyük kadın hemen yanına koşup Allah Rasûlü’ne âdeta yalvarmış, gününü Hazreti Âişe’ye (radıyallâhu anhâ) verdiğini söylemiş ve tek isteğinin Peygamber zevcesi olarak vefat etmek olduğunu ifade etmişti. (28:10)

-Allah Rasûlü (aleyhissalâtü vesselâm), “Allah katında helâllerin en menfuru, en fazla buğz edileni boşanmadır.” buyurmak suretiyle, karı-kocanın birbirinden ayrılmasının Allah nezdinde mahz-ı buğz bir davranış olduğunu beyan etmiştir. Dolayısıyla böyle bir yola girmemek için daha baştan evliliğin akıl ve mantık blokajı üzerine oturtulması gerekir. Zira evliliğin hissîliğe tahammülü yoktur. Hissî temayüllerin yanında mutlaka mantığın da son kertesine kadar çalıştırılması icap eder. (29:55)

-Allah’ın emaneti olarak alacaksınız, belli ölçüde beraber kalacaksınız, kanlarına gireceksiniz, sonra da partal bir eşya gibi kaldırıp bir tarafa atacaksınız.. öbür tarafta kaldırır sizi partal bir eşya gibi atarlar. (…) Beddua edesim geliyor. Kana girdikten sonra onlara karşı kötü muamele yapanlar hakkında beddua edesim geliyor!.. (32:18)

-Cenâb-ı Allah, ezvâc-ı tahiratı nazara verirken şöyle buyuruyor:

اَلنَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.” (Ahzâb, 33/6) Bazıları meseleyi sadece fıkhî açıdan ele alabilirler; fakat doğrusu, inanan insanlar bir anneye ait bütün hususiyetleriyle onlara bakmalı ve kendi öz annelerine toz kondurmadıkları gibi (belki ondan da öte) onlar hakkında da çok hassas olmalıdırlar. (34:06)

-Ezvâc-ı Tâhirât validelerimiz, kendilerine hürmet edip öz anneleri gibi saygı duyanlara mutlaka sahip çıkarlar. Nitekim, bir müşahedede Hazreti Hatice annemiz, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ile hizmet erleri arasında elçilik yapıyor. (36:38)

 

Denge ve İtidal

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hayatın hemen her sahasında ciddî düşünce kaymalarının yaşandığı, aşırılıklara prim verildiği günümüzde, ifrat veya tefritlere girmeme adına dikkat edilmesi gereken hususlar nelerdir, izah eder misiniz?

Cevap: Dini, murad-ı ilâhîde mahiyeti ne ise o şekilde yaşayıp hayatımıza hayat kılabilmek için dengeli olma ve itidali koruma çok önemlidir. Zira denge kaçırıldığı zaman ya ifrata ya da tefrite düşülür ki, ifrat tefriti, tefrit de ifratı doğuracağı için neticede fasit bir daire oluşur. Esasen ifrat ve tefritlerden salim kalmanın yolu, ümmetine daima itidali tavsiye buyuran sırat-ı müstakim rehberi İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sünnetine uymaktır.

Sırat-ı Müstakim

İslam düşünce sisteminde sırat-ı müstakim tarif edilirken, dünden bugüne mesele genellikle kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliyeye irca edilmiş ve bunların itidal halleri sırat-ı müstakim olarak ifade edilmiştir. Fakat rekabet, tenafüs, niyet ve nazar gibi daha başka hususları da bu çerçevede değerlendirmek mümkündür. Daha doğru bir tabirle insan tabiatında mündemiç olan iyi ve kötü bütün duygu ve düşünceler için bir sırat-ı müstakimden bahsedilebilir.

Mesela eşya ve hâdiseleri okuma, değerlendirmeye tâbi tutma mânâsında “nazar”ı ele alacak olursak, nikbin onun ifrat, bedbin tefrit hâlini; hakikatbin ise orta hâlini temsil eder. Bildiğiniz üzere nikbin, kötü ve çirkinliklere gözlerini kapatıp her şeyi sadece iyi ve güzel yönleriyle ele alan, bedbin ise her şeyi kötü ve kapkara gören kişi demektir. Hakikatbin veya hüdabine gelince, o, her şeyi kamet-i kıymetine ve keyfiyetine uygun olarak görmeye çalışan kişidir. Vâkıa Hz. Pîr’in de Hakikat Çekirdekleri’nde ifade ettiği üzere “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” Ayrıca güzel olmayan şeylerde bile, kabil-i tevil olduğu sürece iyi düşüncelere, güzel değerlendirmelere gitmek gerekir. Fakat bu, realiteyi görmezlikten gelme, sadece hayal ve hülya dünyasında yaşama demek değildir. O hâlde yapılması gereken; gerçeklerden kaçmadan, realitelere gözünü kapamadan ama aynı zamanda karamsarlığa, ümitsizliğe de düşmeden her şeyi olduğu gibi görmektir ki, işte bu, “nazarda denge” demektir. 

Esasında sırat-ı müstakimde hareket edildiği takdirde insan mahiyetine yerleştirilmiş olan ve zahirî yönü itibarıyla şer gibi görünen nefis bile insan için hayırlı hale gelebilir. Hatta “iğva” ve “tesvilâtıyla” insanları saptırıp baştan çıkaran şeytan dahi, yaratılış hikmeti ve konumu doğru anlaşıldığı takdirde insanın Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesine ve sık sık O’na sığınmasına sebep olabilir. Fakat -hâşâ- ona müstakil bir güçmüş gibi bakıldığında vehmî bir kuvvet ve iktidar izafe edilmiş olur ki, bu da, ışık ve zulmette bir güç, kuvvet ve iktidar vehmedenlerin hâli gibi, insanı alır, dalâlete sürükler. Bildiğiniz gibi bu inançta olanlar, ışık ve karanlığın ayrı birer güç kaynağı olduğuna inanır, ışıktan bir zarar gelmeyeceği ama karanlığı temsil edenlerin mutlaka memnun edilmesi gerektiğini düşünür ve böylece bu çarpık telakkinin peşinde akla, hayale gelmedik kötülükler irtikâp ederler. Aynı felsefeyle hareket eden Satanistler de şeytanın şerrinden korunabilme adına kendilerince onu memnun etme yoluna gitmişlerdir. İşte insana karşı “tesvil” ve “tezyinden” başka herhangi bir silâh ve kozu olmayan âciz bir mahlûku -hâşâ- Yaratıcı’ya ait bazı güç ve kuvvetlere sahip bir varlık gibi düşünmek, onun hakkında dalalet ölçüsünde bir ifrat olduğu gibi; onun tesvil ve tezyinini, “hemz” ve “lemzini” görmezden gelmek, hafife almak, böylece Kur’ân ve Sünnet’in beyanlarına göz kapamak ve kulak tıkamak da onun hakkındaki değerlendirmede bir tefrittir. Zira o, insanın apaçık bir düşmanıdır ve insan, iradesinin hakkını vermeyip gaflette bulunduğu takdirde o amansız ve imansız düşmanının eliyle ebedî saadetini kaybedebilir.

Muvaffakiyet Kurbanları

Helâka sürükleyebilecek menfî hususlarda insanın dengeyi bulması çok önemli olduğu gibi, pozitif sahada, hayır istikametinde kendisine verilen hususlarda da dengeli olması çok önemlidir. Yani bir kısım menfîliğe açık duyguları, hayır istikametinde kullanma adına dengeli olmak gerektiği gibi, iman, ibadet ve ahlâk adına ortaya konulan kalbî ve bedenî amellerde de ifrat ve tefritten uzak durulmalı ve sırat-ı müstakimin dışına çıkılmamalıdır. Mesela insan, namaz kılma, zekât verme, hacca gitme, oruç tutma, dua etme, hatta tefekkür, tezekkür ve tedebbürde bulunma gibi bütün ibadet ve amellerini özenerek, mükemmelliği yakalama peşinde ortaya koymalıdır. Zira Yüce Allah, Kitab-ı Mübin’inde

اِعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ

“Amel edin! Yaptıklarınızı Allah da, Resûlü de, mü’minler de görecekler.” (Tevbe Sûresi, 9/105) ferman-ı sübhanisiyle, amellerin Allah’ın, Peygamber’in ve basiret erbabı mü’minlerin teftişine arz ediliyor gibi arızasız ve kusursuz ortaya konulmasını emretmektedir. Kısaca insan bütün ibadetlerinde “Acaba oldu mu?!” endişesini taşımalı ve hep kemâl peşinde koşmalıdır. Fakat Allah’a kulluk adına ortaya konulan böyle bir performansta mükemmel denecek bir çizgi yakalansa dahi, insan hiçbir zaman elde edilen neticeyi kendinden bilmemeli, muvaffakiyet ve zaferi kendine izafe etme gibi bir küstahlığa girmemelidir. Zira neticeyi yaratan Allah’tır (celle celâluhu). İşte ibadet ve amellerin başını gözünü yararak, onları üstünkörü, gevşeklik ve gaflet içerisinde yerine getirme durumuna tefrit diyecek olursak, çok ciddî bir performans ortaya koyup Cenâb-ı Hakk’ın tevfikine mazhar olduktan sonra, neticeyi kendinden bilme gibi Hakk’a karşı küstahlık tavrı da ifrattır. Zira her ne kadar işin başında ciddî bir ceht ve gayret ortaya konulup mükemmellik peşinde koşulsa da, netice itibarıyla başarılara sahip çıkılıp, onlar şan ve şöhret hesabına değerlendirilmektedir. Bu ise insanın başının dönüp bakışının bulanmasına, şirk ve nifak vadilerinde helâk olmasına yol açar. 

O hâlde, Allah yolunda belli başarı ve muvaffakiyetlere nail olan insana yaraşan; tevazu, mahviyet ve hacalettir. O, her zaman “Değildir bu bana lâyık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demelidir. Evet, insan bir taraftan yapabileceği şeyleri en mükemmel şekilde yapmaya çalışmalı, diğer yandan da debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi kendisini yerden yere vurmasını bilmelidir. Hatta nail olduğu başarı ve muvaffakiyetlerin kendisi için bir imtihan unsuru olabileceğini hiçbir zaman aklından çıkarmamalı, bunların istidrac olabileceği endişesiyle oturup kalkmalı ve kayıp gitmekten çok korkmalıdır.

Düşünün ki, hakikî nurun her yeri aydınlattığı, ayların ve güneşlerin bile kararıp gittiği bir dönemde Esvedü’l-Ansî, Müseylimetü’l-Kezzâb gibi peygamberlik iddiasında bulunan kişiler zuhur etmiştir. Bu zavallılar kendilerinde gördükleri bazı kabiliyet ve becerilerin kurbanı olmuş, kibir ve bencilliğin pençesi altında mahvolup gitmişlerdir.

Enaniyet Çağında Mehdi Enflasyonu

Elbette ki, yaşanan bu tür inhiraf ve dalâletler sadece belli bir döneme mahsus değildir. Hemen her dönemde benzer hâdiselere şahit olunmuştur. Günümüzde de, azıcık ağzı laf yapan, bir iki satır bir şey karalayan, mâneviyatta birazcık yol kat eden bazı insanların dengeyi kaçırarak kendilerini bir mihrap veya bir kıblenüma hâline getirmeye çalıştıklarını ve benlik iddialarıyla oturup kalktıklarını görmek mümkündür. Bunlar, azıcık bir şey ortaya koydukları ve etraflarında da safderun insanlardan müteşekkil bir halka oluştuğu zaman, hemen kendilerini bir kamer gibi görmeye başlıyorlar. Bundan dolayı olsa gerek, günümüzde ciddî bir mehdi enflasyonu var. Fakir bile, şimdiye kadar sadece bizim toplumumuz içinden çıkmış beş altı tane “mehdi” (!) tanıdım. Hatta bunlardan üç tanesi benimle irtibata geçmek istedi. Mesela, geçenlerde biri buraya geldi. Yirmi iki yaşında olduğunu ifade etti. Daha sonra, “Hocam, ben kendimi sadece Hüseynî biliyordum. Son zamanlardaki derin tahkikatımla Hasenî olduğumu da tespit ettim.” dedi. Ben ona mahviyet ve tevazu adına bazı hususları hatırlattım. Küçüklerde küçüklüğün emaresinin tekebbür olduğunu, onların pencereden görünmek için ayakları üzerine dikileceklerini, büyüklerde büyüklüğün emaresinin ise asa gibi iki büklüm olmak olduğunu anlatmaya çalıştım. Söyleyeceklerimi söyledikten sonra, ayrılırken ben zannettim ki ikna oldu. Kapıyı açtım, tam dışarı çıkarken, aynen şöyle dedi: “Pekâlâ hocam, size bu mevzuda seçme hakkı vermemişlerse ne yapacaksınız!” Hâlbuki peygamberliğin dışında insanlara ilân ve tebliğ edilme mecburiyeti olan hiçbir makam ve unvan yoktur. Buna Ebû Hanifelik, Şafiîlik, Malikilik ve Hanbelilik dahil olduğu gibi, mehdilik de dahildir. Ne var ki, böyle bir anlayışa kilitlenmiş insanlara bir şey anlatabilmek oldukça zordur. Rabbim, mehdilik iddiasında bulunan bütün bencil ve mütekebbirleri doğru yola hidayet eylesin!

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, mahviyet, tevazu, ihlâs ve iddiasızlık anlayışı üzerine kurulu salih bir daire içinde dahi benzer iddiaları seslendiren şahısların olabileceği hiçbir zaman göz ardı edilmemelidir. Hatta bu kişiler, enaniyetlerini aidiyet mülâhazasına dayandırdıklarından, onlara laf anlatmak belki çok daha zordur. Mesela birisi kalkar der ki, “Ben bugüne kadar çıraktım, tilmizdim. Falan kişi şimdiye kadar bin tane melekle veya ruhaniyle destekleniyordu. Fakat şimdi onlardan dokuz yüzü onu bırakıp bana geldi.” Her dönemde başka örnekleriyle görüldüğü üzere insan çok değişik aldanmalarla nefis ve şeytanın esiri olabiliyor.

O hâlde, ekilen tohumların neşv u nema bulduğu, gül bahçelerini güllerin sardığı bir dönemde de olsa, diken istilâsının her zaman için muhtemel olduğu hatırdan çıkarılmamalı ve yürünen yolda hep basiretli ve gözü açık yürünmelidir. Evet, her zaman bazı mudiller çıkabilir; çıkıp safderun insanları arkalarından sürükleyip götürebilirler. Zira güllerin yanında dikenler olabileceği gibi bülbüllerin yanında saksağanlar da ötebilir. Bülbülün o güzel sesini duymamış ve kulakları ona alışmamış bazı kimseler de saksağan sesine kapılıp gidebilirler. Bu itibarla insanların bu tür iddialara kanıp aldanmalarına meydan vermeme adına her zaman bir Hazreti Ebû Bekir, bir Hazreti Ömer (elfü elfi merratin radıyallahu anhüma) firasetiyle hâdiseler görülüp gözetilmeli, sürekli teyakkuz halinde olunmalı ve temkinli hareket edilmelidir.

284. Nağme: Nefsini Bilen Rabbini Bilir!..

Herkul | | HERKUL NAGME

*İnsan, benliğine takıldığı ölçüde şeytana yakın, Allah’tan da uzaktır. “Ben” diyene Allah’a giden yolda kapılar hiçbir zaman açılmaz.

*Gösteriş meftunu insanlar düşünce ve beyanlarındaki boşluğu gürültüyle doldurmaya çalışırlar. Hâlbuki yalan ve gösteriş gürültülüdür; hakikat ve samimiyet sessizdir. Yıldırımlar gök gürültüsünden evvel hedeflerine varırlar; ses duyulduğunda onlar çoktan varacakları yere ulaşmışlardır.

*İnsanın kendine âit hususiyetleri tanıması ve nefsini keşfetmesi, vâhid-i kıyasî olarak, Zât-ı Uluhiyyeti tanıma adına oldukça önemlidir. Nitekim hadîs diye rivayet edilen bir sözde “Nefsini bilen, Rabbini de bilir” denilmiştir.

*Kudsî hadis olarak rivayet edilen bir mübarek söz şöyledir:

“Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nâil olur; nâil olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin.”

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünkü nağmede muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yukarıda işaret ettiğimiz konuları anlattığı en son çay fasıllarından birini paylaşıyoruz. 10:49 dakikalık bu hasbihali ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

283. Nağme: İnsan Kazanmak, Dostları Korumak ve Düşen Kardeşe El Uzatmak

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, günün sohbeti olarak paylaşacağımız 18:52 dakikalık çok yeni hasbihalinde şu hususları anlatıyor:

*Hikmetin Lisan-ı Fasihi (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Efendimiz, “Din nasihattir.” buyurmuştur. Nasihat; hayırhahlık demektir; bir kimseye doğru yolu göstermek, yapması ve yapmaması gereken şeylere dikkatini çekmek ve onun hakkında hep hayır dileğinde bulunmak manalarına gelmektedir. Nasihat, insanları Allah’a, Rasûl-ü Ekrem’e ve Din-i Mübîn’e yönlendirmektir; onları, dünya ve ahiret hayatları hesabına faydalarına olacak işlere sevketmektir.

*Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, -başka bir rivayette- vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır.”buyurarak, hidayete vesileliğin ne derece ehemmiyetli olduğunu anlatmıştır.

*Hazreti İmam Gazalî, İhyâ’sında bazı mevzuları mühlikât (helak eden, felakete sürükleyen hususlar) ve münciyât (kurtaran, felaha götüren ameller) başlıkları altında serdediyor. Mühlikât olarak sayılan çeşit çeşit zaaflardan birisine takılarak kayma tehlikesiyle karşı karşıya kalan insanların önünde setler oluşturmak ve onların kayıp gitmelerine mani olmak da çok önemli bir vazifedir.

*Üstad Hazretleri Ondördüncü Nota, Üçüncü Remiz’de insan mâhiyetine konan mânevî cihâzât ve latîfelerin farklılığından; bazılarının dünyayı yutsa doymayacağından, bazılarının ise bir zerreyi dahi kendinde barındıramayacağından bahsediyor. Bazı latîfelerin, tüy kadar bir ağırlığa, yani gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamayacağını ifade ediyor ve “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!” diyor.

*Diğer taraftan, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” buyurmuştur. Evet, Allah’ın rızası gözetilerek yapılan en küçük iş dahi dergah-ı ilahîde çok kıymetlidir. Bir zerre ihlaslı amel, Cenâb-ı Hak nezdinde tonlarla ifade edilemeyecek bir ağırlığa ve değere ulaşır. Öyleyse, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır.

*Rehber-i Ekmel (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz buyururlar ki: “Benim misalimle sizin misaliniz, şu temsile benzer: Bir adam ateş yakar. Alevler etrafı aydınlatınca pervaneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvancıklar bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız onları kurtarmaya çalışır; fakat hayvanlar galebe çalarak çoklukla ateşe atılırlar. Ben (tıpkı o adam gibi) ateşe düşmemeniz için eteklerinizden çekiyorum, ancak siz ateşe ateşe koşuyorsunuz.”

*Hasılı, Peygamber mesleğinin gereği; evvela, insanlara hidayet yollarını gösterip onları kazanmak; sâniyen, sürekli hayırhahlık yapıp zaaflarına yenilmemeleri için onları desteklemek, kayıp gitmelerine mani olmak; salisen, şayet kaymışlarsa, o zaman da katiyen “Oh oldu!..” dememek, gerekirse bir itfaiyeci gibi alevlerin içine atlamak ve kardeşlik mülahazasıyla düşeni kurtarmaya çalışmak, en azından onun yeniden doğrulması için dua dua Allah’a yalvarmaktır.

282. Nağme: Hazreti Ahmed Muhammed Mahmud (s.a.v.) ve Hammâdun Ümmeti

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “…Ve Gaybın Son Habercisi” başlıklı makalesinde şöyle diyor:

“O, taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri; Mekke’den Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri; berzahtan Mahmud namıyla livâü’l-hamdin mihmandarı ve bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın perdedarı, ruhânî âlemlerin feyz kaynağı ve cismâniyet âleminin de asıl cevheriydi.”

Bu paragrafta,

*Taayyün-ü evvel’den Ahmed unvanıyla insanlık ufkunun muhaciri

*Mekke’den Muhammed namıyla Medine şehrinin misafiri

*Berzahtan Mahmud namıyla livâü’l-hamdin mihmandarı

*Bütün esmâ-yı şerifesiyle Cennet ve Cemalullah’ın perdedarı

denilerek Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz’in farklı isimlerinin farklı âlem ve mevkıflere baktığı ifade ediliyor.

İşte, yine Kutlu Doğum Haftası’nı vesile yaparak muhterem Hocaefendi’ye bu paragrafı, o isimleri ve ilgili halleri sorduk.

Aziz Hocamız sorumuza cevap verirken özetle şu hususlar üzerinde durdu:

Efendimiz’in mübarek üç ismi olan “Ahmed”, “Muhammed” ve “Mahmud” kelimeleri “hamd” kökünden gelmektedir. Bilindiği gibi ilk iki isim Kur’ân’da zikredilirken, “Mahmud” kelimesi Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almaz.

Ahmed ism-i şerifi, taayyün-ü evvel hakikatiyle irtibatlıdır. Çünkü O; varlığın özü, usâresi, kâinatın mebdei, hilkat ağacının çekirdeğidir. Evet, “Allah’ın en evvel var ettiği, benim nurumdur.” beyan-ı nebevîsinin de işaret buyurduğu gibi O’nun taayyünü bütün varlığın ilki ve öncüsüdür. İlm-i ilâhide ilk icmali belirlenen, ortaya çıkan hakikat O’nun nurudur. İşte ziyası vücudundan evvel dillere destan olan Efendiler Efendisi’nin dünyayı teşriflerinden önceki unvanı Ahmed’dir (aleyhissalâtü vesselâmü milelardi vessemâ) ve bu hakikat de hakikat-ı Ahmediye’dir. Bu sebeple O, Kur’ân’da da geçtiği üzere, Hazreti İsa (aleyhisselam) tarafından, “Ahmed” ismiyle müjdelenmiştir.

Muhammed nam-ı celili, yerde gökte herkesin kendisine saygı duyduğu, medh u senada bulunduğu zat mânâsında, Rasûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliği, mesaj ve misyonuyla alâkalı ismidir. Başka bir ifadeyle Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) “Muhammed” ismiyle insanlık âlemine nüzulüdür ki, bu bizim adımıza şereflerin en büyüğü, O’nun adına bir tenezzüldür.

Mahmud unvan-ı kerimi ise, yerde-gökte övülüp methedilen, sena edilen zât demektir. Bu azim unvan, Peygamber Efendimiz’in ismi olarak Kur’ân’da yer almasa da, ezan sonrası okuduğumuz duada geçtiği üzere Sünnet-i Sahiha’yla sâbit bir ism-i mübarektir. Makam-ı Mahmud, mutlak mânâda İnsanlığın İftihar Tablosu’na has, hamîdiyet ve mahmûdiyetin bir araya getirildiği ulvî bir makamdır. Şöyle ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Hakk’a karşı yerine getirdiği hamdiyle hâmid, gökte ve yerde övülüp medhedilmesiyle de mahmuddur. Evet O, hamd u şükürle kullukta bulunmuş, kulluk yaptıkça Cenâb-ı Hak tarafından övülmüş, övüldükçe mütemadiyen kulluk yapmış, Allah O’nu medih, O da Allah’a hamd etmiş ve neticede övülme ve övgüye mazhar olma makamına ulaşmıştır.

Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) bir hadis-i şeriflerinde, ahirette kendisine Livau’l-hamd’in verileceğini ifade etmiştir. Livau’l-hamd’e; hamd bayrağı, hamd sancağı denilebileceği gibi, hamd alemi de denilebilir. Çünkü alem, bir alamet ve emâre demektir ki, bayrak ve sancaktan daha öte bir mânâ ifade eder.

Dünyada Hazreti Ahmed ü Mahmud u Muhammed’in (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslimât) rehberliğinde olan ümmet-i Muhammed, hayatlarını hamdle geçirdiklerinden dolayı, ahirette de Livau’l-hamd’le şerefyâb olacaklardır. Çünkü insan hangi yolda yürürse, varacağı istikamet de ona göre bir yer olacaktır. Bundan dolayı hep hamd etrafında dönüp duran, hamd güzergâhında yürüyen, sürekli hamd gören, hamd konuşan, hamd soluklayan, hamdle oturup kalkan kimselerin varacakları yer de Livau’l-hamd’dir.

Ayrıca, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), nazarları hamd makamına çevirerek ümmetine, “hammâdûn”dan (durmadan, sürekli hamd edenler) olmayı hedef göstermiştir. “Hammâd” kipi mübalağa sigasıdır. Yani şuur ve derinliğine inmeden, ara sıra “hamd”i hatırlayan ve sadece lafzî olarak “elhamdülillah” deyip geçen kimseler için bu siga kullanılmaz. Hammâdûn ümmeti öyle hamde kilitlenmiş insanlardır ki, Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) dualarında da geçtiği üzere onlar yatıp kalkarken hep “elhamdülillah” der, oturur kalkar Allah’a hamd eder, hamdle nefes alır verir ve ömürlerini derin bir şuur ve idrak içinde hamd atkısı üzerinde örgülerler. Neticede, yaşadıkları gibi ölür, öldükleri gibi haşrolur ve ötede de Makam-ı Mahmud Sahibi’nin (aleyhissalatü vesselam) vesayetinde, Hamd Sancağı’nın gölgesinde toplanırlar.

İşte 19:03 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde sunacağımız bugünkü nağmemizde muhterem Hocamız hülasa ettiğimiz hakikatleri anlatıyor.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla arz ediyoruz.

281. Nağme: En Önemli Mesele ve Sohbetlerin Yörüngesi

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Bugünün hasbihalinde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Sözün yörüngesine oturması sohbet-i Cânân’la olur.” diyerek, değişik vesilelerle yaptığımız hemen her toplantıda, sohbette, beraberlikte gündemimizin ilk maddesini Rabbimizle münasebetlerimizin teşkil etmesi lazım geldiğini anlatıyor. Muhterem Hocamız özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Dünyanın sosyal ve ekonomik problemlerini çözme gibi bir hâdise için bile bir araya gelmiş bulunsak, öncelikli meselemiz “sohbet-i Cânan” olmalı. Evet, böyle bir hedefe doğru yürürken bile, “Acaba Allah’la münasebetimiz olması gereken seviyede mi? O mevzuda ulaşmamız gereken derinliğe ulaşabildik mi? O’nu görüyor gibi bir hâlimiz var mı? Hiç olmazsa görülüyor olma mülâhazasıyla tir tir titriyor muyuz?” gibi mülâhazaları esas almalı, diğer vazife ve sorumluluklarımızı ise o esasa göre bir sıraya koymalıyız.

Dünyaya çeki düzen verme gibi bir hâdise dahi, bizim Allah’la, Efendimiz’le, Kur’ân’la münasebetimiz yanında tâli derecede bir öneme sahipse, günümüzdeki siyasî ve aktüel mevzuların, hele hele magazinvârî meselelerin bizim için ne mânâ ifade ettiği/etmesi gerektiği açıktır. Bu açıdan hangi meseleye, nerede, ne ölçüde yer vereceğimizi ta başta çok iyi belirlememiz gerekiyor. Bu sebeple oturup kalktığımız her yerde Hazreti Mevlâna’nın ifadesiyle hep “sohbet-i Cânan” demeli, evvela Allah’a imanımızı bir kere daha yenilemeli, ilâhî mârifet ve muhabbetle bir kez daha dolma yollarını araştırmalıyız. Bardağın taşacak derecede dolmasına “lebriz” denir. İşte gönül bardağı dolup taşacak şekilde o meseleyi köpürtmeli, mârifet ve muhabbetle dolup dolup boşalmalı, daha sonra diğer konulara geçmeliyiz.

Evet, bir araya geldiğimizde asıl maksat ve hedefimiz, iman ve imanda derinleşme mevzuları olmalı; bu istikamette gerekli cehd ve gayreti ortaya konduktan sonra, “Hazır bir araya gelmişken şurada şöyle bir mevzuu daha vardı, bu arada onu da görüşüp karara bağlayalım.” demeliyiz; neyi, nereye koymamız gerekiyorsa ona göre davranmalı ve programlarımızı bu eksen etrafında örgülemeliyiz.

Üç paragrafla özetlemeye çalıştığımız 14:25 dakikalık bu hasbihalde En Önemli Mesele ve Sohbetlerin Yörüngesi konusuyla alakalı daha pek çok önemli esas ve açıklama bulacaksınız.

Hürmetle..

280. Nağme: Hadiseler Karşısında Peygamber Efendimiz ve “Kutsal Teessür”

Herkul | | HERKUL NAGME

Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi.

Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hz. Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

Rehber-i Ekmel Efendimiz, yanındaki 3000 insanla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişti. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mahir süvarinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı. Böylece şehre girişi mümkün kılan çok uzun bir alan hendeklerle çevrilecekti.

Hendek kazılırken İnsanlığın İftihar Tablosu Efendimiz de ashabıyla beraber çalışıyor; hatta onların kuvve-i mâneviyelerini takviye için

اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ    فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ

“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle.” duasını tekrar tekrar seslendiriyor ve sahabe O’nun bu sözleriyle coşuyor:

اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَيْنَا    وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا

فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا    وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا

“Allahım, Sen nasip etmeseydin biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.

Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat, dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu.

Bir ay kadar süren muhasarada şartlar, hep kâfirlerin aleyhine işlemişti. Kış bastırmak üzereydi. Mekke insanı, Medine’nin kışına dayanamazdı. Zaten kış için de hiçbir hazırlıkları yoktu. Günlerden beri esip duran rüzgâr, rüzgâr olmaktan çıkmış, çadırları söküp götürecek şiddette bir kasırga hâlini almıştı. Zaten 24.000 insana bakmak da çok zordu. Müşriklerin daha fazla dayanmaları mümkün değildi. Nitekim bir müddet sonra Ebû Süfyan, istemeye istemeye ric’at emri vermişti. Rasûl-ü Ekrem Efendimiz, muharebenin sonunda “Artık bundan böyle, biz onların üzerine gideceğiz, onlar gelemeyecekler.” buyurmuştu.

Kıymetli arkadaşlar,

İçinde bulunduğumuz Kutlu Doğum haftası münasebetiyle son günlerde muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye hep İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehaya vetteslimât) Efendimiz’e dair meseleleri soruyoruz. Bu defa da kıymetli Hocamıza “Peygamber Efendimiz hadiselerden bizim etkilendiğimiz şekilde etkilenmemiş, aksine o her zaman hadiselere yön vermiştir.” tesbitini, bu cümlenin nasıl okunması gerektiğini sorduk.

Muhterem Hocaefendi, öncelikle şu hususu hatırlattı:

Mahbûb-u Âlem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, insanları ebedî hüsrandan kurtarma davasına o kadar gönülden bağlanmıştı ki, Kur’ân-ı Kerim, O’nun bu konudaki ızdıraplarını, “Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’an’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin” (Kehf, 18/6) ve “Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse üzüntüden kendini yiyip tüketeceksin” (Şuara, 26/3) ifadeleriyle dile getirmektedir. Aslında, bu ilahî hitaplar, Allah Rasûlü’nün duyarlılığını, insanlığın kurtuluşu hakkındaki hassasiyetini, O’ndaki ölesiye yaşatma arzusunu ve kurtarma cehdini nazara vermektedir. Bu itibarla, mezkûr ayet-i kerimeleri Peygamber Efendimiz’in heyecanlarını ta’dil eden ve O’nu îkaz için inen birer ilahî kelam şeklinde anlamak eksik, hatta yanlış olur. Evet,bu beyanlarda ta’dil ve tembih söz konusu olduğu kadar, ciddi bir takdir ve iltifat da vardır.

Bu önemli hakikati nazara vererek Peygamber Efendimiz’in bu şekildeki etkilenmelerine “kutsal teessür” denebileceğini belirten kıymetli Hocamız, daha sonra yukarıda özetlediğimiz Hendek Mücahedesi’ne işaret etti. Allah Rasûlü’nün öyle müthiş bir hadise ve çok olumsuz şartlar karşısında bile asla tereddüte düşmediğini ve yaptığı hamlelerle yine hadiselere yön verdiğini anlattı.

“Kutsal teessür” dediği etkilenmeye Hazreti Bediüzzaman’ın hayatından ve onun “müsbet hareket” düsturundan da misal veren Hocaefendi meseleyi günümüze getirerek adanmış ruhların hareket çizgisinin nasıl olması lazım geldiğini ifade etti.

19:42 dakikalık sohbeti ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

279. Nağme: Efendiler Efendisi’ne Salât u Selâm

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Bugün tefsir dersinde Ahzab Sûresi’ni tamamladık. Müzakeresini yaptığımız ayetler arasında

إِنَّ اللَّهَ وَمَلَائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَآمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيماً

“Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) ilahî beyanı da vardı. Bu ayetin tam da Kutlu Doğum haftası olarak değerlendirilen günlerin başına denk düşmesi çok güzel bir tevafuk oldu. Bu vesileyle bir kere daha salât ü selam üzerinde durduk; muhterem Hocamızın mezkûr ayetle alakalı yorumlarını dinledik.

16:30 dakikalık bölümünü paylaşacağımız bu nağmede özellikle şu mevzular üzerinde duruluyor:

Bildiğiniz gibi, “salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât” gelir. Zikrettiğimiz âyet-i kerimeye göre, Peygamberimize salât ve selam getirerek, en azından “Allâhümme salli alâ Muhammed – Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed’in üzerine olsun!” diyerek hürmet arz etmek her Müslüman’ın yapması gerekli olan bir görevdir.

Bir hadis-i şerifte anlatılır ki: Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir keresinde minbere çıkıyordu. Merdivenden yukarı çıkarken birinci basamakta “amin!” dedi. İkinci basamakta yine “amin!” dedi. Üçüncü basamakta bir kere daha “amin!” dedi. Hutbeden sonra, sahabe efendilerimiz “Bu sefer Sen’den daha önce duymadığımız bir şeyi duyduk yâ Rasûlallah! Eskiden böyle yapmıyordunuz, şimdi minbere çıkarken üç defa “amin” dediniz. Bunun hikmeti nedir?” diye sordular. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdular: “Cebrâil aleyhisselam geldi ve ‘Anne-babasının ihtiyarlığında onların yanında olmuş ama anne-baba hakkını gözetmemiş, onlara iyi bakarak mağfireti yakalama gibi bir fırsatı değerlendirememiş kimseye yazıklar olsun, burnu yere sürtülsün onun!’ dedi, ben de ‘amin!’ dedim. Cebrâil, ‘Yâ Rasûlallah, bir yerde adın anıldığı halde, Sana salât ü selâm getirmeyen de rahmetten uzak olsun, burnu yere sürtülsün!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim. Ve son basamakta Cebrâil, ‘Ramazana yetişmiş, Ramazanı idrak etmiş olduğu halde Allah’ın mağfiretini kazanamamış, afv ü mağfiret bulamamış kimseye de yazıklar olsun, rahmetten uzak olsun o!’ dedi, ben de ‘amin’ dedim.” Bu hadiste geçen “rağime enfuhû” ifadesi bir idyumdur, dilin kendi yapısına has bir deyimdir ve Türkçe’de onu net ve tam olarak karşılayacak bir kelime yoktur. Belki, “burnu yere sürtülsün (sürtüldü), canı çıkası, kahrolası” gibi manalara gelmektedir.

Bununla beraber, Sâdık u Masdûk Efendimiz’in ismi her işitildiğinde veya anıldığında salât getirilip getirilmeyeceği hususunda; bazı âlimler, “Bir yerde, Hazreti Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir” derken, âlimlerin çoğunluğu, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî (aleyhissalatü vesselam) ne zaman anılırsa anılsın hemen salât u selamla O’na senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler. Nitekim, hadis ilmiyle uğraşanlar, Hazreti Peygamberimizin hadislerini rivayet ederken, Onun adı ne kadar çok anılırsa anılsın, her anılışında, “sallallahu aleyhi ve sellem” diyerek hürmet ve vefalarını ifade etmişlerdir.

Hâsılı, salavâtın mânâsı rahmettir. Allah Teala, Efendimiz’e bizzat salât etmiş, meleklerinin de Peygamberimize salât ve selâm ettiklerini bildirmiş ve bize de onu bir vazife olarak tahmil buyurmuştur. Bizim salâtımız, Üstadın ifadesiyle, “Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.” manasına bir duadır. Bununla beraber salât u selamın ayrı bir hususiyeti daha vardır. Salât u selam makbul bir duadır; yapılan diğer duaların başında ve sonunda salât u selam okununca, iki makbul dua arasında istenilen şeyler de makbul olur. Onun için hem duanın başında, hem de sonunda salât u selam okumak lazımdır.

Allahümme salli ve sellim ala seyyidinâ Muhammedin ve ala âlihî ve ashâbihî ecmaîne biadedi ilmike ve ma’lûmâtike (Allahım, Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun aile fertlerine ve ashabına ilmin ve malûmâtın adedince salât ve selam eyle.)

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bugünkü derste bir kelimenin farklı manaları için lügate bakarken:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bugünkü derste bir kelimenin farklı manaları için lügate bakarken

Kutlu Doğum ve İnsan Onuru

Herkul | | BAMTELI

Çay Faslından Hakikat Damlaları: “Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır!”

-Günümüzde adanmış ruhlar bir kuşatılmışlık içinde.. tam mü’min olmayanlar, ilhadda bulunanlar, hasede yenik düşenler, “Biz de varız!” deyip hiss-i rekabetle hareket edenler ve tenâfüsü yanlış anlayanlar tarafından iç içe daireler şeklinde kuşatılmışlık içinde. Fakat, böyle bir duruma bakarken bunun ilelebet sürüp gideceğine ihtimal vermemek lazım; çünkü iş Allah’ın elinde!.. (00:35)

-Hâdiseler bir doğru çizgi üzerinde cereyan etmez; her şey dairevî döner durur. Bugün birilerine bayram ise, yarın da başkalarına bayram olacaktır. Kur’ân-ı Kerim, bu “tarihî tekerrürler devr-i dâimi”ni şöyle ifade etmektedir: “O günler… onları Biz insanlar arasında çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân, 3/140) Bu itibarla da mevcut tabloya bakıp ye’se düşmemek lazımdır. (01:40)

-Her gecenin bir nehârı her kışın da bir baharı vardır. Geceden sonra bir sabah, gündüzün akabinde ise yeni bir gece geleceğini kabul edip hem geceye hem de gündüze göre planlar yapmak gerekir. (03:50)

-Ne gecenin karanlığına takılıp paniklemeli; ne de gündüzün aydınlığına aldanıp ferih fahur yaşamalı!.. (05:35)

-Durmamanın sırrını keşfetmek lazım!.. Ka’be’nin etrafında tavaf edenlerin hareket üslubu esas olmalı; rahat zamanda koşarcasına, izdiham esnasında ise en azından yerinde zıplarcasına yürümeli ama hareketten dûr olmamalı!.. (06:00)

-İbadet ü tâatlerimizin günün belli bölümlerine taksim edilmesi, bir yönüyle bize her zaman ve her şarta göre farklı şekillerde ama mutlaka hareket halinde olmanın yolunu göstermektedir. (08:18)

-Sürekli üreten olmalı.. İşleyen alet pas tutmaz. Küflenmemek için her zaman faaliyet içinde bulunmak lazım. Onun için, Cenâb-ı Allah mü’minleri anlatırken önce iman, sonra amel buuduna dikkat çekiyor; ameli de salih olma şartına bağlıyor. (11:28)

-Rahat ve rehavete kendilerini salanlar başka şeylerin değil rahat ve rehavetin kurbanı olmuşlardır. (14:42)

-Çay bardağına yapışan peçete ve ondan çıkarılan hikmet incisi… (15:33)

Soru: Diyanet İşleri Başkanlığı, bu seneki Kutlu Doğum haftasının konusu olarak “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” başlığını seçti. İnsanın kıymet, şeref ve haysiyeti açısından Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’den öncesini ve sonrasını değerlendirir misiniz? O’nun “üsve-i hasene” oluşunun insana verdiği değer buudundan da bahsedilebilir mi? (16:28)

-İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (aleyhi efdalüssalevât ve etemmüstteslimât) doğumu insanlığın da yeniden doğumu demektir. O dünyayı teşrif edeceği âna kadar insanlık vardı yoktu belli değildi. (17:05)

-Regâib, Miraç, Beraat ve Kutlu Doğum’la alâkalı olan faaliyetler farz, vacip ve sünnet gibi yapılması dinen istenen sorumluluklar kategorisinde mütalaa edilemez. Ancak, o mübarek gün ve geceler münasebetiyle bir kere daha Efendimiz’i (sallallahu aleyhi ve sellem) yâd etme, O’nun vilâdetini hatırlama ve nûrefşan mesajını anlayıp başkalarına da anlatmaya çalışma çok değişik hayırlara vesile olabilir. (19:00)

-O’nun sevdirilmesi Allah’ın sevdirilmesi demektir. O’na yönelen insanların Allah’a yönelmemesi düşünülemez. Allah’a giden yollar O’ndan geçer. (19:40)

-Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) doğumu Miladî takvime göre nisan ayına denk geldiğinden dolayı bazı yerlerde anma programları nisan içerisinde yapılıyor. Esasen Ramazan, Kadir Gecesi, Beraat, Regâib, Miraç gibi gün ve gecelerimiz Kamerî aylara göredir. Fakat, Kamerî aya göre Mevlid gecesini değerlendirmekle beraber, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu farklı yönleriyle anlatmak için nisanı da vesile yapmanın mahzuru yoktur. (20:47)

-O’ndan evvel insan onurunun var olduğu söylenemez. Belki bazı kimseler onurlu değil, çok gururlu, çok kibirli, çok şımarık, çok küstah idi. Tipik bir kast sistemi vardı. Gerçi, bugün de bu duygu ve düşünce bir yönüyle hala yaşanıyor. Nitekim seçim arefesinde günümüzdeki kast sisteminin üst basamaklarında olan birileri “Benim oyumla bir köylünün oyu bir mi sayılacak?” demişti. (22:33)

-Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) sayesinde insan biyolojik bir canlı seviyesinden hakikî insan olmanın ayrı bir unvanı sayılan “ahsen-i takvîm” mertebesine ulaşmış; O’nun vasıtasıyla kendini keşfederek, varlıklar arasındaki konumunu kavrayabilmiştir. (25:30)

-İslam, cahiliye karanlığında sömürülen, köleleştirilen ve ikinci sınıf kabul edilen kadını zavallı bir mahlûk olma durumundan kurtararak, yeni bir statü ile onu mübarek bir varlık olma seviyesine yükseltmiştir. Evet, Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) sayesinde, kadın hak ettiği yüksek mevkiye yükseltilmiş, ona tabiatına uygun işler tevdi edilmiş ve onun toplum içindeki hayatî konumu yeniden ortaya çıkartılmıştır. Hem de bu büyük inkılap, dünyanın vahşet içinde yüzdüğü ve kadının insan olup olmadığının, ruhu bulunup bulunmadığının tartışıldığı karanlık bir dönemde yapılmıştır. (26:21)

-İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insanlığa sunduğu en büyük armağan insanlığı mahiyet-i nefsü’l-emriyesine göre yeniden tanımlaması, “İnsan budur!..” demesi ve “Her insan kerimdir” hakikatini gönüllere işlemesidir. O’nun sayesinde toplumda bambaşka bir yer edinen Hazreti Bilal, bu hususun pek çok misalinden sadece biridir. (27:16)

-Cahiliye devrinde, belli yörelerde ve toplumun belli kesimlerinde dünyaya gelen kız çocukları büyük çoğunluğu itibariyle diri diri toprağa gömülürdü. Bu vahşice âdeti, kimileri tuhaf bir cahiliye gayretiyle, kimileri geçim sıkıntısı sevkiyle, kimileri de servet ve sâmânlarının, kızları vasıtasıyla başkalarının eline geçeceği endişesi ve kabile hırsıyla yapıyorlardı. Hangi sebebe istinâd ettirilirse ettirilsin, hangi sâikle yapılırsa yapılsın, bu bir vahşetti ve mutlaka önlenmeliydi, Allah Rasûlü sayesinde önlendi de. Bir sahabi, cahiliyede kızını nasıl çukura attığını anlatırken, Rasûl-ü Ekrem onu gözyaşları içinde dinlemiş ve etrafındakilere İslam’ın insanları hangi vahşiliklerden kurtardığını hatırlatmıştı. (29:00)

-Muhterem Hocaefendi, merhum Mehmet Akif’in “Bir Gece” şiirini okuyor:

“On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,
Kumdan, ayın on dördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lâkin o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler;
Kaç bin senedir, halbuki, bekleşmedelerdi!
Nereden görecekler? Göremezlerdi tabiî:
Bir kere, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi;
Bir kere de, ma’mure-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bugünden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin
Salgındı, bugün Şark’ı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada kurtardı insanlığı o ma’sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları yere serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!
Âlemlere, rahmetti, evet, Şer’-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;
Medyûn ona cemiyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o masûma bütün bir beşeriyyet…
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.” (31:00)

-Kur’an-ı Kerim, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (aleyhissalatü vesselam) “üsve-i hasene” olarak nazara vermiştir. Ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِمَنْ كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيراً

“Hakikaten, Allah’ın Rasûlünde sizler için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı bekleyenler ve Allah’ı çok zikredenler için en mükemmel bir nümûne vardır (o en güzel örnektir).” (Ahzâb, 33/21) “Üsve-i hasene”, en güzel örnek demektir; “nümûne-i imtisal”, yolunda gidilmeye, kendisine uyulmaya ve adım adım takip edilmeye layık, örnek alınabilecek en mükemmel model manalarına gelir. Kâmil insanların en kâmili İnsanlığın İftihar Tablosu, bu yüce evsafın birinci kahramanıdır. Günümüzde o üsve-i haseneye bütün gönülleri tevcih etmek, en azından insanlığın insafla O’na bakmasını sağlamak bugünün nesillerine düşen bir vazifedir. (32:40)

Nefiste Çözülen Problemler ve Toplumun Islahı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “Nefsiyle problemlerini çözememiş bir insanın çevresi ve toplumla alakalı problemleri de çözemeyeceği” ifade ediliyor. Nefsin ıslahıyla toplumun ıslahı arasında nasıl bir münasebet vardır, izah eder misiniz?

Cevap: Lügat mânâsı itibarıyla nefis; bir şeyin özü, esası, kendi demektir. Istılahta ise o, belli hikmet ve maslahatlara binaen insan mahiyetine yerleştirilmiş kin, nefret, şehvet, gazap.. gibi zahiren muzır unsurların esası ve merkezi; şeytanın vesvese ve telkinlerine açık, âdeta ona santrallik vazifesi yapan bir mekanizmanın adıdır. Fakat bilinmesi gerekir ki, bu mekanizma aynı zamanda tahavvül ve terakkiye de açıktır; insanın mânevî âlemlere yükselmesinin önemli bir vesilesidir. Ancak onun bu olumlu misyonu eda edebilmesi, serkeş bir atın ağzına gem vurulup binit olarak kullanılması gibi, semavî disiplinlerin kontrolü altında terbiye ve tezkiye edilmesine bağlıdır. Aksi takdirde kendi haline bırakıldığında o, sürekli heva ve hevesin peşinden koşacak, hayvanî ve cismanî arzuların esiri olup fenalıkları kovalayacak ve neticede bir yerde, insanın baş aşağı uçurumdan yuvarlanıp gitmesine sebep olacaktır.

Sütten Kesilmeyen Çocuk

İmam Bûsîrî meşhur kasidesinde terbiye görmemiş nefsin halini şöyle bir teşbihle dile getirir:

وَالنَّفْسُ كَالطِّفْلِ اِنْ تُهْمِلْهُ شَبَّ عَلَى      حُبِّ الرَّضَاعِ وَاِنْ تَفْطِمْهُ يَنْفَطِمِ

“Nefis tıpkı süt emen bir çocuk gibidir. Şayet (vakti geldiği hâlde onu sütten kesmez de) kendi hâline bırakırsan, süt emme arzusu gittikçe kuvvetlenir. Bir kere sütten kesme iradesini gösterebilirsen, o zaman da sütten kesiliverir.” Evet, nefis önemli ve ikna edici deliller kullanılarak zamanında ve mevsiminde sütten kesilecek olursa onun sınır tanımaz arzularına gem vurulmuş olur. Fakat -hafizanallah- nefis, bohemliğe açık hâlde bırakılır ve menfi duygu ve düşüncelerin tesirinde büyürse, daha sonra hiç söz dinlemez bir hâle gelir; gelir de insana sürekli kendi arzularını, kendi heveslerini, kendi kaprislerini dayatır. Bu ise hakikatle kişi arasında bir kısım mânia ve perdelerin meydana gelmesine, husuf ve küsuf yaşanmasına sebep olur. İşte bu itibarladır ki, nefsinin esiri, nefsine ait problemlerin hamallığını yapan böyle bir kişinin başkalarına örnek olması ve onları hayra yönlendirebilmesi mümkün değildir. O hâlde insana düşen vazife, öncelikle problemi kendi içinde, nefsinde çözmesidir. Bunun yolu ise, iradenin hakkını verip nefsin sınırsız arzu ve isteklerine karşı bir yerde “dur” deyip önüne geçmek, meşru dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa edip onun harama adım atmasına fırsat vermemektir. Böylece o, sürekli kötülükleri emredip duran “emmare” mertebesinden kurtarılıp tavır ve davranışlarını sorgulayan ve kendini levm eden “levvame” mertebesine yönlendirilmiş, hatta Rabbiyle münasebeti açısından vicdanı tam oturaklaşmış hâlde “mutmainne” ufkuna yükseltilmiş olacaktır. Ayrıca insan pek çok zararlı unsurdan Allah’a sığındığı gibi, şeytanın, insan mahiyetindeki santrali olarak vazife yapan kendi nefsinden ve kendi benliğinden de sabah akşam Allah’a sığınmalıdır. Yoksa nefis problem üretmekten vazgeçmeyeceği gibi, insan da sırtında nefse ait pek çok problemi taşımaktan kurtulamayacaktır.

Cihadın En Büyüğü

Esasında Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir savaştan dönerken, “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” (el-Beyhakî, ez-Zühd, 1/165) ifadesiyle insanın nefsiyle olan mücadelesini ‘en büyük cihad’ olarak beyan buyurması meselenin ehemmiyetini göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu ürpertici beyanın, Müslümanlar açısından çok önemli ve kritik olan büyük bir savaşın dönüşünde söylenmesi de, nefisle mücadele etme ile düşmanla yaka paça olma arasında bize bir mukayese imkânı vermektedir.

Bir de böyle bir sözün, zaferin tam hissedilip duyulduğu bir zamanda söylenmesi çok manidardır. Çünkü bazen çok önemli bir söz söylenir, fakat insanların ruh haletleri nazar-ı itibara alınmaz. Dolayısıyla muhatapların ruh haletleri hesap edilmeden ifade edilen böyle bir söz istenen seviyede gönüllerde tesir meydana getirmez. Bu açıdan bakıldığında söz konusu mübarek beyanın böyle bir makamda söylenmesi, Müslümanları zafer sarhoşluğundan kurtarması adına çok önemlidir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu ifadeleriyle, zaferyâb olduktan sonra fatih bir ordu olarak Medine’ye giren ashabının içlerine gelebilecek olumsuz düşünceleri bertaraf etmek istemiştir.

Gerçi biz

وَالَّذِينَ جَاءُوا مِنْ بَعْدِهِمْ يَقُولُونَ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آَمَنُوا

“Onlardan sonra gelenler şöyle derler: ‘Rabbimiz, bizi ve imanda bizi geçen, bizden önce gelip de iman etmiş bulunan kardeşlerimizi yarlıga ve iman edenler için kalblerimizde en ufak bir gıllügış bırakma!” (Haşr Sûresi, 59/10) âyet-i kerimesinin hükmüne bağlılığımızın ifadesi olarak sahabe efendilerimiz hakkında hep hüsnüzan ederiz.  Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) onları terbiye ve tezkiyeyle vazifeli olduğundan, bir beşer olmaları itibarıyla onların ruhlarını nazar-ı itibara almış, ikaz ve tavsiyeleriyle içlerine gelebilecek bazı negatif düşüncelerin daha baştan önüne geçmeyi murad buyurmuş olabilir. Nitekim Huneyn’e giderken, bazılarının aklına, “Artık bu ordunun önünde kimse duramaz” mülâhazası gelmiş, savaşın bidayeti itibarıyla muvakkat bir hezimet yaşanmış, fakat İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) fevkalâde gayretiyle, yaşanan idbar yeniden ikbale dönmüştür.

Bunun konumuzla irtibatına bakacak olursak, evet, bazen insanlar, hak yolunda çetin bir mücadele vermiş, ciddî sıkıntılara maruz kalmış ve hatta mal ve canlarını bu uğurda feda etmiş olabilirler. Bütün bunların neticesinde Cenâb-ı Hak da, onları muzaffer kılıp kendilerine maddî mânevî fütuhât ihsan etmiş olabilir. İşte başarı ve zaferle geriye dönüldüğü böyle bir anda, insanın içinde kıpırdanmaya başlaması muhtemel bazı olumsuz duygu ve düşüncelerin daha baştan önünün alınması çok önemlidir. Hazreti Pîr’in, “Dine hizmet ettim, diye gururlanma. Müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.” ifadeleri bu konuda önemli bir ölçüdür. Çünkü böyle bir muvaffakiyet esnasında bırakın sıradan insanları, sarsılan, başı dönen, bakışı bulanan veliler bile olmuştur.

Esasında terbiye mülahazasıyla nefsine yönelip onun faziletlerini ikmal edememiş bir insan, dünya ve ukba saadeti adına çok şey kaybetmiş demektir. Çünkü insan, cismiyle değil nefsiyle yani kendisiyle insandır. Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte Nebiyy-i Ekrem (aleyhi ekmelüttahâyâ) şöyle buyurmuştur:

إِنَّ اللهَ لاَ يَنْظُرُ إِلىَ أَجْسَامِكُمْ وَلاَ إِلىَ صُوَرِكُمْ وَلَكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأَعْمَالِكُمْ

“Allah Teâlâ, sizin şekillerinize ve suretlerinize bakmaz; sizin kalbinize ve (kalbden fışkırıp çıkan) amellerinize bakar.” (Müslim, birr 34; İbn Mâce, zühd 9) Şayet insanın içinde saygı hissi, kalbinde huşu ve hürmet varsa, bu, onun bütün tavır ve davranışlarına akseder. Nitekim Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),

لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ خَشَعَتْ جَوَارِحُهُ

Şayet onun kalbinde huşu olsaydı, organları da haşyet içinde olurdu.” (Hakim et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl, 2/172) ifadeleriyle buna dikkat çekmiştir. Bu açıdan insanın kendi insanlığına yönelmesi, nefsiyle mücahedeye girişmesi ve böylece nefsiyle arasındaki problemleri halletmesi çok önemlidir. Bu önemine binaendir ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) onu “en büyük cihad” olarak nitelemiştir.

Bela Hâline Gelen Nimetler

Nefis, insanı günahlarla aldatabileceği gibi, bazen şahsın üzerine sağanak sağanak boşalan nimetlerle de onu tepetaklak hâle getirebilir. Mesela Kur’ân-ı Kerim,

إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ

“Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti.” (Kasas Sûresi, 28/78) ifadeleriyle Seyyidina Hazreti Musa’nın (ala nebiyyina ve aleyhisselâm) kavmine mensup olduğu hâlde Karun’un, elde ettiği servet ve imkânlarla tepetaklak hâle geldiğini bildirmektedir. Çünkü o, Allah’a dosdoğru inanamamış ve problemi nefsinde çözememişti. İnanıyor göründüğü hâlde, imanını, yakine çevirememiş ve bir iz’an ufkuna teveccüh edememişti. Yani kuru bilgiyi amelle mârifete dönüştürememiş, ilme’l-yakine ulaşamamış ve hele ayne’l-yakine hiç yaklaşamamıştı. Dolayısıyla bir gün gelmiş ve

إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ عِنْدِي

“O (servet) bana, bendeki bilgi ve marifet sayesinde verildi.” (Kasas  Sûresi, 28/76) deyivermişti. O, Hazreti Musa’nın yanında, yakınında olmasına ve onun kavminin içinde hayatını sürdürmesine rağmen dünyevî imkânlarla şımarmasından dolayı kaybedenlerden olmuştu.

Aynı şekilde Hazreti Musa’nın kavminden olan Samiri de aklı eren, konuşmasını bilen, el ve ayak hareketleriyle değişik beceriler sergileyebilen bir insandı. Fakat o da kendisine bahşedilen bu mârifet ve kabiliyetleri bir buzağı heykeli, putu yapmada kullanmış ve bu sebeple tepetaklak devrilip gitmişti. Öyle ki, yine Kur’ân’ın ifadesiyle “Aman bana dokunmayın, aman bana ilişmeyin.” (Tâhâ Sûresi, 20/97) diyerek hayatının sonuna kadar sürüm sürüm yaşamıştı.

Görünen o ki, problem insanın kendisinde çözülmeyince, Allah’ın nimetleri bile insan için bir bela hâline geliveriyor. Farklı bir tabirle, nimet gibi görünen şeyler, hiç farkına varmaksızın insan için bir nikmet hâline gelebiliyor. Öyle ki, marifet bir nikmet oluyor, hâkimiyet bir nikmet oluyor, idare etme imkân ve fırsatı bir nikmet oluyor, halkın teveccühü bir nikmet oluyor, belli makamları ihraz etme bir nikmet oluyor… Evet, kişi bu türlü imkânları elde edince, hiç farkına varmaksızın Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yolundan ayrılıp Ramseslerin, Amnofislerin, İbnü’ş-Şemslerin yoluna sülûk edebiliyor.

Hazreti Musa zamanında vuku bulduğu rivayet edilen bir menkıbeyle mevzuu biraz daha açmak istiyorum. Vakıa bu tür menkıbelerin aslı her zaman sorgulanabilir. Fakat menkıbelerde asla değil fasla bakılır. Yani önemli olan anlatılan bir menkıbenin bizim için ifade ettiği mânâ ve bizim ondan alacağımız derstir. İşte böyle bir menkıbeye göre, Seyyidina Hazreti Musa, Tur Dağı’na giderken yolda üzerinde elbise olmadığından dolayı kumların içine girmiş birisini görür. Bu zat Hazreti Musa’dan, mal sahibi olabilmesi için Cenâb-ı Hakk’a dua etmesini rica eder. Hazreti Musa onun bu ricasını Cenab-ı Hakk’a arz edince, bu hâlin o şahıs için daha hayırlı olduğu bildirilir. Bunun üzerine Hazreti Musa, Cenab-ı Hakk’ın bu mesajını adama iletir. Fakat o, daha başka şeylerin de hayırlı olabileceği mülahazasıyla isteğinde ısrarcı olur. Neticede Allah Teâlâ, Hazreti Musa’ya o adama yardım etmesini emir buyurur. Hz. Musa’nın yardımı vesilesiyle adam bir müddet sonra elde ettiği imkânla bir koyun alır. Derken kısa zamanda geometrik bir artış meydana gelir ve adam sürülere sahip olur. Gel zaman git zaman Seyyidina Hazreti Musa yine Tur’a giderken bir yerde bir kalabalık görür. Yanlarına sokulup hâdiseyle ilgili soru sorduğunda kendisine şöyle derler: “Burada çok fakir bir adam vardı. Belli bir süre sonra Cenâb-ı Hak kendisine geniş imkânlar verdi. Fakat bu zenginlik ona yaramadı. İçki içmeye başladı. Derken bir gün içki içip kendini kaybetti, kavgaya girişti, birisini öldürdü. Şimdi de bu şahsa kısas uygulanıyor.”

Hâsılı, tarihte ve günümüzde nice örneklerde görüldüğü üzere problemlerini nefsinde halletmeyen bir insan, maddî ve mânevî mazhariyetleri dahi çok defa kendi helaketine birer sebep hâline getirebiliyor. Esasında bir nimet insanı Allah’tan uzaklaştırıyor ve onu gaflete sevk ediyorsa o, nimet değil; nimet görünümünde bir nikmettir. Evet, insanı Allah’tan uzaklaştıran şey İstanbul’un fethi bile olsa, bilinmesi gerekir ki, bu da Allah’ın insana musallat ettiği bir musibettir ve insana kazanma kuşağında en büyük hüsranı yaşatır. İşte bütün bu tehlikelerden korunmanın yolu cihad-ı ekberi yani nefisle mücahedeyi hiçbir zaman terk etmemek, nefsin hile ve tuzakları karşısında sürekli teyakkuz hâlinde bulunmaktır.

Bamteli’nde Bu Hafta (15-21 Nisan 2013)

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Şu anda “Kutlu Doğum ve İnsan Onurubaşlıklı bu haftanın Bamteli’ni hazırlamaya çalışıyoruz. Bütününü yayınlayıncaya kadar bir özet videoyu nazarlarınıza arz ediyoruz.

Bir fikir vermesi için paylaşacağımız bu tanıtım videosundan 5-6 saat sonra da -inşaallah- hem bu sohbetin tamamını hem de Kırık Testi de dahil diğer dosyalarımızı hazırlamış ve sunmuş olacağız.

Dualarınız istirhamıyla…

278. Nağme: Her Şey Sen’den, Sen Ganîsin!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli dostlar,

Günün nağmesi olarak 16:05 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz edeceğimiz yeni çay faslında muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları anlatıyor:

*Her şeyi irade, meşîet, kudret ve ilim açısından Cenâb-ı Hakk’a verme ve aklen, kalben, ruhen, hissen, fikren her yönüyle tam tevhide ulaşma neticesinde “Sübbûh” deme ve “sübhaneke” diye zikretme meleklerin şiârıdır. Çünkü onlar bütün bu hakikatleri şeksiz, şüphesiz görmekte ve sürekli tesbîhle bu müşahedelerini dillendirmektedirler. “Sübhansın ya Rab! Senin bize bildirdiğinden başka ne bilebiliriz ki? Her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan Sensin” (Bakara, 2/32) sözü bu tesbîhlerinin ayrı bir terennümü ve ifadesidir.

*Hazreti Musa (ala nebiyyina ve aleyhisselam), Firavun’un karşısına çıkacağı zaman “Ya Rabbî, genişlet göğsümü, kolaylaştır işimi, çözüver şu dilimin bağını. Ta ki anlasınlar sözümü!” (Tâhâ, 20/25-28) demiştir. Bu dilek, onun talep mevkiinde bulunduğunu ve o kapıya yoldaki bir insan edasıyla teveccüh ettiğini göstermektedir. Hazreti Musa’da bir istek halinde ortaya çıkan bu husus, Peygamber Efendimiz’e Allah’ın bir lütfu olarak, “Biz senin kalbine inşirah vermedik mi?” (İnşirah, 94/1) âyetiyle mevhibe ve minnet ufkunda tecelli etmiştir. Diğer bir ifadeyle, Hazreti Musa’nın Rabbinden istediği inşirah-ı sadr, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’e bir nimet olarak verilmiş ve böylece O’nun şükran duyguları coşturulmuştur.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz her noktada doygunluğa erişmiş bir insan olmasına rağmen, Cenâb-ı Hak, mazhariyetlerini yeterli görmemesi için O’na,

فَتَعَالَى اللَّهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضَى إِلَيْكَ وَحْيُهُ وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْمًا

“Gerçek hükümdar Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim, benim ilmimi artır’ de.” (Tâhâ, 20/114) buyuruyor. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de her sabah ve akşam şöyle dua ediyor:

اَللَّهُمَّ زِدْنِي عِلْمًا وَلاَ تُزِغْ قَلْبِي بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنِي وَهَبْ لِي مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً، إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ

“Allahım, ilmimi artır ve bana hidayet verdikten sonra kalbimi kaydırma; katından bana rahmet lütfet; şüphesiz ki Sen, çok lütufkârsın!”

*İlim ve marifete hiç doymamalı. İlim kadehinden içtikçe “Ey sâkî aşkın oduna yandıkça yandım, bir su ver / Parmağım aşkın balına bandıkça bandım, bir su ver! (Gedâî) ya da

أَلاَ يَا أَيُّهَا السَّاقِي أَدِرْ كَأْسًا وَنَاوِلْهَا

“Ey sâkî! Hele kâseni başımızın üzerinde döndür de bir kadeh şarap daha sun.” (Hâfız) demeli.

*“Biz gücümüz, kuvvetimiz, ilmimiz ve tecrübemizle bu işleri başarıyoruz” düşüncesi Kârunca bir düşüncedir. “Ben kendi ilmimle ve kendi iktidarımla kazandım” iddiası ancak Kârun’un ve onun torunlarının telaffuz ettikleri müşrikçe bir kuruntudur. Din ve millet yolunda hizmete gönül vermiş insanlar, Kârun gibi düşünüp Kârunca konuşacaklarına, gurur ve enaniyeti bırakmalı; aczinin, fakrının ve ihtiyaçlarının farkında olan kullar gibi tazarru ve duâ lisanıyla Cenâb-ı Hakk’a yönelmelidirler.

*Seyyidinâ Hz. İbrahim ve ona inananlar Allah’a tevekküllerini şöyle dile getirmişlerdir:

رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ رَبَّنَا لَا تَجْعَلْنَا فِتْنَةً لِلَّذِينَ كَفَرُوا وَاغْفِرْ لَنَا رَبَّنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

“Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabbimiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; Şüphesiz Sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Mümtehine Sûresi, 60/4-5)

*Üstad hazretleri, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dâreyni iktiza eder.” buyurmuştur. Sofilerin yaklaşımına göre, bu yolun sonunda “tefviz” ve “sika” karargahları vardır. Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde genişçe üzerinde durulduğu gibi, Allah’a güven ve itimat ile başlayıp, kalben her türlü beşerî güç ve kuvvetten teberri etme kuşağında sürdürülen ve neticede her şeyi Kudreti Sonsuz’a havale edip vicdânen tam bir itmi’nana ulaşma ile sona eren rûhanî yolculuğun başlangıcına “tevekkül”, az ötesine “teslim”, iki adım ilerisine “tefviz” ve son durağına da “sika” denilegelmiştir. Her şeyi bütün bütün Allah’a havale edip, yine her şeyi O’ndan bekleme makamı sayılan “tefviz”in hulâsası, İbrahim Hakkı Hazretleri’nin “Tefviznâme”sinde şöyle seslendirilmektedir:

“Hak şerleri hayreyler / Sen sanma ki gayreyler / Ârif ânı seyr eyler /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.

Sen Hakk’a tevekkül ol / Tefviz et ve rahat bul / Sabreyle ve râzı ol /

Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”

*Alvarlı Efe Hazretleri, sürekli “Allah bizi insan eyleye!..” diye dua ederdi. Aklınıza “İnsan değil miyiz ki?” sorusu gelebilir; fakat, potansiyel insan olma başkadır, kişinin bütün istidat ve kabiliyetleriyle Allah’a kurbet kesbedip insan-ı kâmil ufkuna ulaşması daha başkadır.

277. Nağme: Ne “Mazi” Ne de “İstikbal” Masal, Onlarla Derinlik Kazanır “Hal”

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Öteden beri hemen herkes, içinde bulunduğu zamandan şikâyet etmiş ve daha iyi günlerin özlemiyle inlemiş durmuştur. Cismaniyet ve bedenî hazları itibariyle kendini bohemliğe salmış, Bir geçmiş gün için beyhude feryad etme / Bir gelecek günü boşuna yad etme / Geçmiş gelecek masal hep / Eğlenmene bak, ömrünü berbad etme diyen bir kısım bön kimseler istisna edilecek olursa, çoğu kimse ya geçmişe vurgun veya geleceğe tutkundur. Umumiyet itibariyle genç ve serâzât gönüller daha ziyade hülyâlarında kurdukları bir gelecekte, yaşını-başını almış dünün olgun insanları da hep geçmişte yaşarlar.

Aslında geçmişin ayrı bir manası, geleceğin ayrı bir kıymeti, hâlin de ayrı bir değer ve ifâdesi vardır. Zamanı, en kıymetli dilimi itibariyle hayallerimizde kurduğumuz geleceğin sırça saraylarında veya geçmişin semâvileşen parlak sahifeleri arasında aradığımız sürece, onun, mutlaka değerlendirilmesi gerekli olan altın dilimini görmezlikten gelmiş; düne ve yarına göz yumup, sadece bugünle bütünleşip, bugünle teselli olduğumuz zaman da çok önemli iki hayatî kaynağı kaybetmiş oluruz.

Geçmiş, hem bugünümüze hem de yarınlarımıza kaynak olabilecek bereketli bir menba, bugün ise, geleceğin fide ve fidanlarını yetiştiren mübârek bir meşcerelik ve milli bir sermaye iken, mâziyi romantik duygu ve düşüncelere açılmış bir arşiv gibi görüp değerlendirmek, bugünü de serâzâd gönüllerin şehrâyin zamanı sayıp hezeyanlar içinde geçirmek, kazanma kuşağında kaybetmekten başka bir şey değildir.

Kendisine, “Sen hep maziden bahsediyorsun; sürekli Osmanlı çeşmelerini, camilerini dile getiriyorsun; sen bir harâbîsin, harâbâtîsin.” diyenlere karşı Yahya Kemal, “Ne harâbîyim ne harâbâtîyim / Kökü mazide olan âtîyim.” diye cevap vermiştir. Evet, parlak bir gelecek için dünü bilip ondan ibret almak ve bugünü de tam değerlendirmek iktiza etmektedir.

Dünü bugünle, bugünü de yarınla bir arada mütâlaa edebilen ruh insanlarının varlık ve hâdiselere bakışları çok farklıdır. Onların canlı ve sımsıcak dünyâlarında, her şey bir başka lezzet, bir başka halâvetle doğar ve zaman üstü bir çizgide cereyan eder. Geçmiş zaman, bin bir modeliyle geleceğin rengârenk kostümlerini hazırlar. Gelecek, ihya edilmeyi bekleyen bir arâzi gibi, yüksek mefkûre ve hülyâ derinliğinde hâdiselere bağrını açar bekler. İçinde bulunduğumuz zaman ise, bir mekik gibi bu iki kutup arasında gelir-gider ve kendi dilimini örer.

Bu arada, insan maruz kaldığı bir kısım mazeretler ve aşamayacağı bazı engellerden dolayı istediklerini tam yapamayabilir ve arzu ettiği işi eksiksiz olarak gerçekleştiremeyebilir. Şayet başlangıçtaki niyet halis ise, ameldeki boşlukları da işte o temiz niyetler doldurur. Nitekim, yatsı namazını eda edip sabah namazına kalkma niyetiyle yatan bir insanın uykudaki nefeslerinin bile zikir/sadaka olacağını Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz bildirmektedir. Ayrıca, ortalama yetmiş senelik bir ömürle ebedî hayatın kazanılması da yine niyetin boşlukları doldurmasıyla mümkün olmaktadır.

Bu cümleden olarak, günümüzde, dünyanın değişik yerlerinde, hayatın değişik birimlerinde vazife yapan öyle insanlar vardır ki, bunlar, tepeden tırnağa pür heyecandırlar. Onlar, her gün heyecanla oturup heyecanla kalkmakta, kendilerine düşen vazifeyi yerine getirmeye her an âmâdebulunmaktadırlar. İşte böylelerinin niyetleri, azim, gayret ve kararlılıkları öbür tarafta öyle sürprizler şeklinde karşılarına çıkar ki, çokları Allah’ın onlara lütfettiği nimetler karşısında imrenmekten kendilerini alamazlar. Bu itibarla da niyet ve himmetler her zaman âli tutulmalı; elden gelen gayretler ortaya konulmalı ve sonra muhtemel boşlukların niyetlerle doldurulacağı konusunda ilahî rahmete itimad edilmelidir.

İşte, 16:44 dakikalık bugünkü “nağme”de muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, (kendi ifadeleriyle) özetlemeye çalıştığımız konuyu misalleri ve detaylarıyla anlatıyor.

Muhabbetle…

276. Nağme: Şeytan Çağı ve İftirak Tuzağı

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

Hadis-i şeriflerde, “şeytan çağı” şeklinde tercüme edebileceğimiz “karnü’ş-şeytan” tabiri geçmektedir. “Karn” çağ, asır, yüz yıl demek olduğu gibi, boynuz ve kuvvet manalarına da gelmektedir.

Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelüttehaya), bir hadis-i şeriflerinde: “Güneş doğarken de batarken de namaz kılmayın. Çünkü güneş şeytanın iki boynuzu arasından doğar, iki boynuzu arasından batar.” buyururken “karnü’ş-şeytan” kelimesini kullanmıştır ki hadisçilere göre burada karn ile kastedilen “şeytanın iki boynuzu, başının iki tarafı”dır. Bu hadiste, şeytanın güneşin doğduğu yer hizasında dikildiğine ve böylece güneşe tapanların güneş için yaptıkları secdenin adeta şeytan için yapılmış olduğuna işaret edilmektedir.

Karn kelimesinin çağ manasına kullanıldığı hadisler arasında da şöyle bir rivayet mevcuttur: Bir gün Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) şu şekilde dua etmiştir: “Allah’ım! Şam’ı ve Yemen’i mübarek kıl!” Orada bulunanlardan biri “Ey Allah’ın Rasûlü! Necid’i de…” deyince Sâdık u Masduk Efendimiz yine “Allah’ım! Şam’ı ve Yemen’i mübarek kıl!” duasını tekrar etmiştir. O şahıs bir kere daha “Ey Allah’ın Rasûlü! Necid’i de…” deyince, Peygamber Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) “Orada (Necid) depremler ve fitneler görülecektir. Ve karnü’ş-şeytan oradan ortaya çıkacaktır!” diye cevap vermiştir.

İşte bugün paylaşacağımız yeni çay faslında muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi özetlediğimiz hadis-i şeriflere dikkat çekerek sözlerine başladı. Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) ile yeni bir bahara giren dünyadan çok rahatsız olan şeytanın daha Saadet Asrı’nda olanca gücü ile hücuma geçtiğini; sonraki devirlerde de Müslümanlar ne zaman birlik ve beraberlik içinde dünyaya yön verecek hale gelmişlerse, yine İblis’in o asrı bir şeytan çağı haline getirebilmek için bütün avenesiyle mücadele ettiğini anlattı. Tarih boyunca “şeytan çağı” olmaya namzet devirlerden misaller verdi.

Muhterem Hocaefendi son dönemde belli sahalarda belini doğrultmaya başlayan Müslümanların bugün de şeytanın büyük saldırılarına maruz kaldığını, mevcut ihtilaf ve iftirakların, haset ve yanlış yorumlanan tenafüslerin arkasında şeytanın tasallutu bulunduğunu ifade etti.

19:16 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz edeceğimiz bu hasbihalde kıymetli Hocamız bir nevi “uhuvvet çağrısı”nda bulunarak, kim ne yaparsa yapsın, aklı başında müminlerin şeytanın oyununa gelmemeleri ve kardeşliği muhafaza etmek için her türlü fedakarlığa katlanmaları gerektiğini vurguladı.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

275. Nağme: Ortak Akıl ve İmam-ı Azam Hazretlerinin Hakperestliği

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

15:49 dakikalık bugünkü sohbette muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, insanın kendi ilmine güvenmemesi, mutlaka ortak akla müracaat etmesi ve düşüncelerini her zaman başkalarına test ettirmesi gerektiğini anlatarak “düşünce redaksiyonu” dediği hususa dikkat çekti.

Müzakere ve istişare mevzuunu İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin hayatından misal vererek açıklayan muhterem Hocamız şu hususu vurguladı:

İmam-ı Azam hazretleri tek bir meseleyi çözmek için belki birkaç gün talebeleriyle münazara ve müzakerede bulunuyordu. Çoğu zaman böyle bir münazara ve müzakereden sonra talebeleri, Ebu Hanife Hazretleri’nin söylediği görüşe kanaat edip “Bu mesele sizin buyurduğunuz gibidir.” diyorlardı. Fakat Hazret sabaha kadar nassları yeniden gözden geçiriyor, onları bir kere daha mütalaaya alıyor, bir kere daha kendisiyle yüzleşiyor, sonra sabah kalkıyor, talebelerinin yanına geliyor ve “Akşam şu mevzuda siz bana muvafakat ettiniz. Fakat ben şu ayet ya da hadisleri nazara almadığımdan yanılmışım. Bu mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” diyordu; diyor ve ciddi bir hakperestlik mülahazasıyla kendi görüşünden vazgeçip talebelerinin görüşünü tercih ediyordu.

Hocaefendi, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in istişare ile alakalı kararlılığını şu ifadelerle dile getirdi: Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret eder; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindedir. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilir. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gider. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil; Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

Kıymetli Hocamız, herkesin kendi düşüncelerinde yanılmış olabileceğini kabul edip ona göre hareket etmesi, mümkünse en güven duyduğu kanaatleri hakkında bile bir bilenle istişare yapması ve insanın sorumluluk alanının genişliği ölçüsünde bu hususta daha da dikkatli olması gerektiğini belirtti.

Hürmetle arz ediyoruz.

274. Nağme: Yol Yorgunluğunun Çaresi

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Günlük “nağme”leri yayınlamaya başlamadan önce, muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bir hafta boyunca yaptığı sohbetlerden ikisini seçip birini Bamteli birini de Kırık Testi olarak neşrediyor, diğer hasbihalleri ise mecburen arşive kaldırıyorduk.

Fakat, (elhamdulillah) sosyal medyaya da hayırlı katkıda bulunma düşüncesiyle günlük paylaşımlara başladığımız günden beri neredeyse hiçbir sohbeti arşive hapsetme günahı (!) işlemiyor; sesli ya da görüntülü her kaydımızı bazen aynı gün bazen de bir iki gün sonra size ulaştırıyoruz.

Bugün yine çok yeni bir çay faslını ses ve görüntü dosyaları halinde paylaşacağız. 19 dakikalık bu hasbihalde muhterem Hocamız şu hususlara değiniyor:

*Marifetle beslenmeyen bir iman, insanda tökezlemelere sebebiyet verebilir.

*İmanını marifetle bezemeyen, yol yorgunluğundan kurtulamaz. Marifetini aşk u muhabbetle derinleştiremeyen, formalitelerin ağında kıvranmaktan halâs bulamaz.

*İman, İslam ve ihsanda derinleşme, mü’minler için bir sorumluluktur. Nitekim, Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in ilk muhatapları olan sahabe-i kiram birbirlerine “Hele gel seninle bir saat iman edelim.” derler ve bu sözle şunları kastederlermiş: Gel, seninle şurada bir müddet oturalım, imanî değerlerimizi mütalaa edelim; kalbî ve ruhî hayatımızda bize seviye kazandıracak meseleleri tekrarlayalım; ibadet ve taat duygumuzu coşturacak, kulluk şuurumuzu artıracak mevzularla meşgul olalım; içtimaî hayatın üzerimize bulaştırdığı tozu dumanı bir silkeleyelim ve fıtrat-ı asliyemize dönelim.

*Ashâb-ı Kirâm insibağ kahramanlarıdır; onların hepsi Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in maddî-manevî boyasıyla boyanmışlardır. Aslında, her “sohbette insibağ vardır”; Allah dostlarının sözlerinden, bakışlarından, yüz hatlarından, dudak ve el hareketlerinden öyle bir ruh ve ma’nâ akışı hâsıl olur ki, onun, muhataplarına kazandırdıklarını kitaplardan okuyarak elde etmek mümkün değildir. Bir hak erinin namazda kıvrım kıvrım kıvranmasının, huzur-u ilahîde iki büklüm olmasının, kalbinin haşyetle çarpmasının ve yanaklarının gözyaşlarıyla ıslanmasının o meclise dolduracağı manevî havayı doğrudan doğruya onun atmosferine girmeden ve onunla diz dize gelmeden teneffüs edebilmek imkânsızdır. Hele bir de söz konusu zat, İnsanlığın İftihâr Tablosu Hazreti Kutbu’l-Enbiyâ (sallallahu aleyhi ve sellem) ise, O’nun huzurundaki insibağ başka hiçbir yerde ve hiçbir şekilde bulunamaz.

*Kul, Allah’a yönelince, Cenâb-ı Hak da ona mukabil bir teveccühte bulunur. İlahî mevhibe ve inayetlerin kesintisiz devam etmesi, sürekli Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmeye ve O’nun da bu aralıksız yönelişe karşı merhamet teveccühleriyle mukabelede bulunmasına bağlıdır.

*Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Allahım beni kendi gözümde küçük, insanlar nazarında ise (yüklediğin misyona uygun şekilde) büyük göster!” diye dua ediyordu.

*Hazreti Ali (kerremallahu vechehû) efendimizin, el-Kulûbü’d-Dâria’da da yer alan Kaside-i Mecdiyye’sindeki şu sözleri kendisine nasıl baktığını çok güzel yansıtmaktadır:

إِلَـهِي لَئِنْ لَمْ تَعْفُ عَنْ غَيْرِ مُـحْسِنٍ

فَمَنْ لِمُسِيءٍ فِي الْـهَوَى يَتَمَتَّعُ

“Allahım, şayet Sen ihsan ehlinden başkasını affetmeyeceksen, (benim gibi) nefsinin isteklerine dalmış düşe kalka yürüyen günahkarlara kim merhamet edecek, onların yüzlerini kim güldürecek!..”

*Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde iri cüsseli, semiz bir kişi getirilir. Fakat Allah yanında onun bir sivrisineğin kanadı kadar dahi ağırlığı olmaz.”

*Marifete yürümenin önünü kesen güç, servet, dünyevî imkânlar, hâkimiyet, alkış tutkunluğu… gibi gulyabaniler vardır.

*İnsan, vicdan kültürü de diyebileceğimiz marifeti kazanacağı ana kadar yol yorgunluğundan kurtulamaz.

Dualarınıza vesile olması istirhamıyla…

273. Nağme: Işık Karanlık, Bast Kabz ve Fatiha’nın Kuşatıcılığı

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, “Fizikî dünyada ışık karanlık birbirini takip ettiği gibi insanın ruh dünyasında da ışık karanlık, bast kabz hep birbirini takip edip durur. İnsan, iradesinin hakkını verirse, ışık ve bast dönemlerini uzatıp karanlık ve kabz hallerini kısaltabilir.” diyerek gönül hayatındaki ve ruh dünyasındaki hal değişikliklerine dikkat çekti.

“Hemen her mevsimde bazen kara bulutların ufukları sardığı gibi, kimi zaman insan gönlü de kasvetli bir atmosferin tesirinde kalabilir. İnsan o sıkıntılı ve kasvetli anları elden geldiğince daraltmaya ve atlanılır kılmaya bakmalıdır.” diyen muhterem Hocamız, ışık alanının nasıl genişletilebileceğini ve karanlık sahayı büzüştürebilmenin yollarını anlattı.

Daha sonra sözü Fatiha Sûresi’ne bağlayan Hocaefendi, bu sûre-i celilenin insanın değişen hallerinin fotoğrafını ortaya koyduğunu ifade ederek, onda bir kul için söz konusu olan iyi kötü her hal ve acı tatlı her duyuş için bir uç bulunduğunu; ihtisaslarını kuvvetlendirip kendini vicdanının güdümüne veren insanların o mübarek sûreden her hale uygun bir yakarış ilhamı alabileceklerini belirtti.

Kıymetli dostlar,

Daha once bir münasebetle, “Muhterem Hocamızı ders talim ettiği esnada ilk defa görenlerin çok şaşırdığı hususlardan biri de ondaki lügate bakma ve sözlüklerle haşir neşir olma hassasiyetidir.” demiştik.

Muhterem Hocaefendi bir kere daha “İnsanlara sözlükleri sevdirmek lazım. Ne olur, kendiniz lügate bakma alışkanlığı kazanmaya çalıştığınız gibi, arkadaşlarınızı, öğrencilerinizi ve çocuklarınızı da sözlüklerle dost yapın!” deyince bu hususu da yeniden nazara vermek istedik.

Evet, Hocamız zaman zaman “Sizleri bilmiyorum; ama ben her gün sözlükten birkaç kelimeye bakarım.” diyor. Dilin doğru öğrenilmesi ve kelimelerin nüanslarıyla bellenmesi adına talebelerinin de sık sık lügate başvurma alışkanlığı kazanmalarını istiyor.

Ders sırasında el-Müncid devamlı hazır bulunuyor. Hocamız, ihtiyaç anında Lisanu’l-Arab, Tacu’l-arûs, en-Nihaye fi garibi’l-hadîs gibi kaynaklara da müracaat ediyor. Arapça bir kelimenin Türkçe karşılığını bulmak için Âsım Efendi’nin Kamus-u Okyanus’u ve Ahter-i Kebîr gibi lügatlere başvuruyor. Farsça kelimeler için daha çok Ferheng-i Farisî gibi lügatlere bakıyor. Misalli Büyük Türkçe Sözlük adlı 3 ciltlik lügati ve Ötüken Türkçe Sözlük’ü beğeniyor, sık sık bunlara müracaat ediyor. Hocaefendi, mahallî diller ve lehçelerle alâkalı sözlük çalışmalarını da çok önemli, ciddi ve takdire değer gayretler olarak görüyor; kitaplığımızdaki Derleme Sözlüğü en çok istifade edilen eserler arasında.

Hemen her gün en az üç beş kez muhterem Hocamızın lügate baktığına ve çok iyi bildiği kelimelerin bile farklı manalarına yeniden nazar ettiğine şahit oluyoruz. İşte bu nağmede yukarıda özetini verdiğimiz 18:20 dakikalık yeni hasbihalle beraber, Hocaefendi’nin sözlüklerle meşgul olduğu zamanlarda çektiğimiz iki yeni fotoğrafı arz ediyoruz.

Hürmetle…

***

Muhterem Hocaefendi “İnsanlara sözlükleri sevdirmek lazım. Ne olur, kendiniz lügate bakma alışkanlığı kazanmaya çalıştığınız gibi, arkadaşlarınızı, öğrencilerinizi ve çocuklarınızı da sözlüklerle dost yapın!” diyor ve kendisi de hemen her gün birkaç kez sözlüklere müracaat ediyor. İşte o anlara ait iki fotoğraf:

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi sözlüğe müracaat ediyor

***

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi sözlüğe müracaat ediyor

Tevazu ve Tekebbür

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللهِ بْنِ عَمْروٍ بْنِ الْعَاصِ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ تَوَاضَعَ لِلّهِ رَفَعَهُ اللهُ

وَمَنْ تَكَبَّرَ وَضَعَهُ اللهُ

* * *

Hazreti Abdullah bin Amr bin Âs (radıyallahü anh), İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyor:

“Yüzü yerde olan mütevazi kimseyi Allah yükselttikçe yükseltir, kibre girip çalım çakanı da yerin dibine geçirir.”

(Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat, 5/139; Beyhakî, Şuabü’l-İman, 6/297; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, 1/219; biraz farkla; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/76)

 

Tevazu ve Tekebbür

Alçakgönüllü ve yüzü yerde olma gibi manalara gelen tevazu, büyüklenme ve caka satma gibi manalara gelen tekebbürün zıddıdır. Tevazu, Allah Teâlâ’nın sevip razı olduğu en güzel hasletlerden birisi olduğu için Kur’an-ı Kerim’de;

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ

“Mü’minler için tevazu kanatlarını yerlere kadar indir.” (Hıcr Suresi, 15/88) buyrulmuştur. Yine, Allah’ın (celle celâluhû) sevdiği mü’minlerin özelliği Kur’an-ı Azîm’de şöyle anlatılmıştır:

أَذِلَّةٍ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ

Onlar, mü’minlere karşı mütevazi ve alçakgönüllü, kafirlere karşı da izzetli ve onurludurlar.(Mâide Suresi, 5/54)

Hak dostu kâmil zâtlara göre tevazu; Allah’a yakın olabilmenin ilk şartlarından sayılmış, Kur’ân hizmetinin ve sahabe mesleğinin esasları arasında da tevazu, mahviyet ve hacâlet ilk sıralarda kabul edilmiştir. Bu hakikat, bir hadiste şöyle dile getirilmiştir: “Allah bana, tevazu ve mahviyet içinde bulunmanızı.. ve kimsenin kimseye karşı fahirlenmemesini, böbürlenmemsini emretti.” (Müslim, cennet 64; Ebû Dâvûd, edeb 48; İbn Mâce, zühd 16)

Gönül erlerinden Bayezid-i Bistâmî Hazretleri, bütün gücünü kullanarak Allah’a tam otuz yıl ibadet ettikten sonra alem-i gayptan şu nidayı işittiğini söylemiştir: “Ey Bayezid! Cenab-ı Hakk’ın hazineleri ibadetle doludur. Eğer gayen Allah’a ulaşmaksa, O’nun kapısında kendini küçük gör ve amellerinde ihlaslı ol.”

Kişiyi imana ve kurbiyete götüren tevazuya karşılık kibir ve gurur imana girmeye mâni ve imandan çıkmaya da sebep olarak görülmüşlerdir. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (salallahü aleyhi ve sellem) “Kalbinde zerre miktarınca kibir olan cennete giremez.” (Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebir) buyurarak tekebbürün kötülüğüne dikkatleri çekmiştir.

Tekebbür, Kur’an-ı Kerim’de şeytanın vasfı olarak anlatılmış ve mü’minler İblis’in kötü akıbetinden ibret almaya çağrılmışlardır:

فَسَجَدُوا إِلاَّ إِبْلِيسَ أَبَى وَاسْتَكْبَرَ وَكَانَ مِنَ الْكَافِرِينَ

“İblis dışındaki bütün melekler secde ettiler. İblis ise bundan kaçındı, kibirlendi ve kâfirlerden oldu.” (Bakara Suresi, 2/34)

Allah Teâlâ bir hadis-i kudsîde ise tekebbürün zararını kullarına şöyle haber vermektedir:

الْكِبْرِيَاءُ رِدَائِي وَالْعَظَمَةُ إِزَارِي فَمَنْ نَازَعَنِي وَاحِدًا مِنْهُمَا قَذَفْتُهُ فِي النَّارِ

“Kibriyâ (büyüklük) benim ridâm, azamet (yücelik) ise benim izârımdır. Kim benimle bunlar hakkında yarışa kalkışır ve bunları paylaşmaya yeltenirse onu cehenneme atarım.” (Sünen-i Ebî Dâvûd; Sünen-i İbn-i Mâce)

Hak aşığı sadık kullarda büyüklüğün alameti tevazu ve mahviyet, küçükler insanlarda küçüklüğün emaresi de tekebbür ve enaniyettir. Bu yüzden, insanlar nazarında büyük görünmek isteyen birisi, Allah katında küçülür. Allah’ın rızasını hedefleyen, O’na karşı edeple kulluk edip O’nun kullarına karşı mütevazi ve mülayim olan birisi de hem Allah katında hem de insanlar nazarında sevimli ve değerli olur.

“Size ateşin kendine ilişmeyeceği kimseyi haber vereyim mi? Ateş; Allah ve insanlara yakın, yumuşak huylu, herkesle geçimli ve mülayim insanlara dokunmaz.” (Tirmizî, kıyâmet 45; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/272)

Hz. Ömer (radıyallahü anh), bir gün minber üzerinden insanlara şöyle seslenmiştir: “Ey insanlar! Mütevazi kimseler olunuz. Şüphesiz ki ben, Allah Rasülü’nden şunu işittim: ‘Kim alçak gönüllü olursa, Allah onu yükseltir. Aslında o, kendini küçük görmektedir ama halkın gözünde asıl büyük olan da odur. Her kim de kibirlenirse, Allah onu yerin dibine batırır. Kendini büyük zanneden bu kişi, insanlar nazarında çok küçüktür.” (el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/219; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 8/172)

Cenab-ı Hakk’ın halis kulları kendilerini hep sıradan bir insan olarak görmüş ve düz bir insan görünümünde yaşamışlardır. Hatta onlar çok defa kendilerini çukurlar içinde yaşıyor kabul etmişlerdir. Nitekim Hz. Âişe annemize “Bir insan ne zaman kötü birisi olur?” diye sorulduğunda; “Kendisini iyi bir insan zannettiğinde.” diye cevap vermiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir husus ise mütevazi olayım derken, tevazu yapma yanlışlığına düşülmemesidir. Mütevazi kimse fıtrî olarak davranır ve amelinde Allah rızasını takip eder. İnsanlara da Allah’tan ötürü sevgi ve saygı duyar. Tevazu yapma yapmacıklığına girenler ise ihlastan yoksun ve gayr-i tabiidirler. Amellerini insanlara beğendirmek için çalıştıklarından faydasız yere çok yorulurlar.

Bahsimizi Alvarlı Efe Hazretlerinin bir beytiyle noktalayalım:

“Su gibi yerlere yüzler kim sürer, insan olur.

Yerdeki yüz daima şayeste-i ihsan olur.”

اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُتَوَاضِعِينَ

وَصَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Boş Sözler ve Sanatın Gayesi

Herkul | | BAMTELI

Çay Faslından Hakikat Damlaları: Allah’a Kurbet Gayreti

-Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyet ve rubûbiyetine göre bir kulluk sergileyebilmek mümkün değildir; fakat, mü’min O’na kulluk ve yakınlık adına çok ciddi bir gayret ortaya koymalıdır. (00:41)

-Bir Hak dostu şöyle der: “Ol sana senden yakındır, sen sakın olma O’na ırak / Kesreti kov, vahdeti bul, kalbdeki irfanla bak!” (01:18)

-Mevlâ-yı Müteâl, genellikle murat ve maksatlarını halkın çoğunluğunun anlayışına uygun şekilde ifade etmiştir. Nitekim, İlahî kelamın bu hususiyeti “et-tenezzülâtü’l-ilahiyyetu ilâ ukûli’l-beşer” sözü ile anılagelmiştir. Haddizatında, O’nun kelâmı Kur’ân’dan ibaret değildir. Kim bilir, Cenâb-ı Hakk’ın azametine uygun daha nice konuşma keyfiyetleri vardır; fakat, onlar ancak muhatapları tarafından bilinmektedir. Ezcümle; şayet Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de de, Tûr-u Sînâ’da Hazreti Musa’ya tevcih buyurduğu kelam ile konuşsaydı, neredeyse hiç kimse onu dinlemeye güç yetiremeyecekti. Zira, Hazreti Musa (aleyhisselâm) gibi bir ulü’l-azm peygamber dahi o aşkın kelamın ancak bir kısmını dinlemeye tahammül edebilmişti. Yine, eğer Kur’ân sadece büyük deha ve kariha sahiplerinin anlayacakları bir üslupla inmiş olsaydı, insanların yüzde doksan dokuzu ondan hiç istifade edemeyecekti. Halbuki, Cenâb-ı Hak azameti ve rubûbiyetiyle beraber, iradesine uygun olarak muhataplarının durumunu nazara almış, kullarının idrak ufuklarına göre hitap etmiş ve en derin hakikatleri bile onların anlayabilecekleri bir üslupla ortaya koymuştur ki, (yukarıda işaret edildiği gibi) buna kısaca “tenezzülât-ı İlâhiyye” denilmektedir. (02:17)

-Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vahyin inişi esnasında, bizim bildiğimiz âlemden başka bir âleme geçiyor; adeta bizim âlemimize kapanıyordu.. bu âlemden ayrılıyor, bir başka buuda giriyordu. Vahiy alma ameliyesindeki bu ahz u ata (alıp verme) bizim için bir sırdır ve onu tam olarak izah edemiyoruz. Ancak belli benzetmelerle anlamaya-anlatmaya çalışıyoruz. Mesela; reseptörler (alıcı aletler) mors alfabesiyle gönderilen değişik sinyalleri harflere ve kelimelere çevirir. Her gelen sinyal bir harfe, kelimeye denk düşer. Reseptörün başındaki görevli kim olursa olsun belli sinyallerden belirli bazı harf ve kelimeleri alır ve anlar. Vahiy meselesini de anlamayı kolaylaştırmak için kullanabileceğimiz bu benzetme çerçevesinde değerlendirebiliriz. Teşbihde hata olmasın, Efendimiz’in mahiyetine yerleştirilen binlerce manevî reseptör vasıtasıyla her gelen ilahî sinyal bir kelime olarak alınıyor. Bu açıdan, vahyi, beşerî kalıplara bağlamak kesinlikle yanlıştır. Arz edilen husus, meseleyi akla yaklaştırmak için kullanabileceğimiz küçük bir misaldir; yoksa, vahyin gerçek mahiyetini ancak Allah (celle celâluhû) bilir. (05:15)

-Cenâb-ı Hakk’ın, kullarının idrak ufuklarına göre hitap etmesi ve en derin hakikatleri bile onların anlayabilecekleri bir üslupla ortaya koyması şeklindeki “tenezzülât-ı İlâhiyye”sine mukabil mü’minler de sürekli tereffüât (daha yukarı çıkmalar, yükselmeler, zirvelere yürüyüşler) ortaya koymalı ve kendilerine gönderilen mesajı iyi anlayıp O’na yaraşır birer kul olmak için çalışmalıdırlar. (06:30)

-Ayetü’l-Kübrâ Risalesi’ndeki, kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın hâli durağanlıktan uzak olmanın ve derinleşmede sınır tanımamanın en güzel misallerinden biridir. O mütefekkir yolcu, kâinattaki her sayfayı okudukça imanı kuvvetlenip mârifeti daha da ziyadeleşir ve onun gönlünde iman-ı billâh hakikati bir derece daha inkişaf eder. Semâ ve arz gibi kâinat sayfalarından pek çoğunu dinlediği hâlde yine de doymaz; mesela, denizlerin ve nehirlerin zikirlerine de kulak verir ve sürekli “Hel min mezîd – Daha yok mu?” deyip durur. İşte, o seyyah gibi “Hel min mezîd” insanı olma çok önemlidir. Evet, Peygamber meclisine erdiği ve Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşahede ettiği zaman bile “Daha yok mu?” diyecek kadar derin ve durağanlıktan uzak bir mü’min olmak lazımdır. (08:00)

-Kudsî hadis olarak rivayet edilen bir mübarek söz şöyledir: “Ey insanoğlu, nefsini bilen Beni bilir; Beni bilen Beni arar; Beni arayan mutlaka Beni bulur ve Beni bulan bütün arzularına ve dahasına nail olur; nail olur ve Benden başkasını Bana tercih etmez. Ey insanoğlu, mütevazi ol ki, Beni bilesin.. açlığa alış ki, Beni göresin.. ibadetinde hâlis ol ki Bana eresin.” (10:50)

Bazıları büyük bir reca duygusuyla şöyle niyaz etmişlerdir:

“Ger günahım kûh-i Kaf olsa ne gamdır ya Celîl / Rahmetin bahrına nisbet ennehü şey’ün kalîl”

(Ey güzel isimlerinden birisi de Celîl olan ulu Sultanım! Gerçi benim günahlarım, büyüklüğünü takdir edemediğim Kaf dağından daha büyüktür. Fakat, dağlar kadar günah işlemiş olsam da ne gam; yine kaçkınlar gibi dönüp dolaşıp Senin kapına geldim ya! Hem benim dağlar cesametindeki günahlarım Senin rahmet, merhamet ve af deryalarına nisbetle bir “şey-i kalîl”dir; deryada damla bile değil.) (11:32)

Soru: Lokman Sûresi’nin 6. ayet-i kerimesiyle alâkalı olarak tefsir kitaplarından aktarılan yorumlarda müzik, roman, hikaye ve şiir gibi sanat türleri de (boş söz, laf eğlencesi manasına) lehve’l-hadis kategorisinde değerlendirildi. “Lehve’l-hadis” nasıl anlaşılmalıdır, zikredilen meşguliyetleri manasız ve faydasız olmaktan kurtaracak özellikler söz konusu mudur? (12:41)

-Lokman Sûresi’nin 6. ayet-i kerimesi ve meali şöyledir:

وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُواً أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ

“Öyle insanlar vardır ki hiçbir delile dayanmaksızın, halkı Allah yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için laf eğlencesi satın alırlar. İşte onları zelil ve perişan eden bir azap vardır.” (Bu ayetin nüzul sebebi olarak şu hadise anlatılır: Nadr İbn Hâris adında Mekkeli bir müşrik, İran’la yaptığı ticaret esnasında acem masalları ihtiva eden kitaplar satın almış ve Mekkeli hemşehrilerine getirerek şöyle demişti: “Muhammed size Âd ve Semûd halklarının masallarını anlatıyor. Ben de size Rum ve Acem masallarını söyleyeceğim.” Bunları okuyarak, aklı sıra halkı, Kur’ân’dan uzak tutmaya çalışırdı. Bazı müfessirler lehv’i, “Allah yolundan alıkoyan şarkı” olarak tefsir ederler. Nüzul sebebi olarak zikredilen bu olaylarla beraber, âyetin beyanının genel olup Kur’ân’la alay edenlerin hepsini kapsadığı meydandadır.) (13:17)

-Bir müzik eseri, sizi Kur’ân’a yönlendiriyor, içinizde Allah’a karşı vuslat arzusunu köpürtüyor, sizi bağrı yanık hale getirip secdeye zorluyor, millî, dinî değerlerinize karşı alâkalarınızı kanatlandırıyor, size kendi romantizminizi fısıldıyor, bunları yaparken de, müstehcenliğe, bâtılı tasvire kapalı kalınabiliyorsa, işte o eser gayet güzeldir. Bünyesinde gıybeti barındıran, fuhşu tasvir eden, şehevanî hisleri tahrik eden, insanın ümitsizlik duygularını kabartan eserlere gelince, onlar için dinlenebilir denemez. Bazı âlimler, müzik konusunda daha hassas davranmış ve tekke musikisinin bile karşısında olmuşlardır. Doğrusu, ruhumuza üns üfleyecek, bizi tefekkürün zirvelerine çıkaracak, ulvî duygularla dolup taşmamızı sağlayacak ve bizi kendimizden geçirecek, geçirip öteler ötesiyle konsantrasyonumuzu temin ve tesis edecek musikî büyük hayırlara vesile yapılabilir. Bazı kimselerin böyle bir tetikleyici unsura ihtiyaçları olabilir. (15:30)

-Hazreti Pir, Necip Fazıl, Cemil Meriç ve Nureddin Topçu gibi büyükler romana ciddi eleştiriler getirmişler ve “ölü hayat veremez” hükmünü vermişlerdir. Bununla beraber bunlardan bazıları roman türüne benzer eserler yazmışlar ve kendileri de pek çok gerçekleri, daha önce yaşamış pek çok İslâm âlimi gibi temsilî hikâyelerle anlatma yoluna gitmişlerdir. Bu açıdan, roman ve hikâyeleri, buna bağlı olarak tiyatro ve sinema türü eserleri bir çırpıda alıp atmak ve onlara “yasaktır” etiketi yapıştırmak da doğru bir davranış olmasa gerektir. Durum böyle olunca, üzerinde durulması gereken husus, bunların olup olmamaları gerektiğinden daha çok, ihtiva ettikleri konuların neler olup neler olmaması gerektiğidir. Bâtılı (yanlış inanç, yanlış ve sapık düşünce ve hurafeler) tasvirin tecviz edilmemesi (dinen doğru görülmemesi) gerektiği, herkesin ittifakla kabul edeceği bir meseledir. Ayrıca, bunlarda İslâm’ın kesin haram dediği hususları (zina, fuhuş, alkol, uyuşturucu, kumar, hırsızlık, insan öldürme vb.) terviç veya teşvik manâsına gelecek her türlü tasvir, anlatış ve görüntüleme de tabiî ki kabul edilemez. Yoksa temelde ne romana, ne hikâyeye, ne de diğerlerine karşı çıkma doğru değildir. İster Kur’ân’da anlatılan kıssalar ve temsilî tablolar, isterse Peygamber Efendimiz’e ait konuyla ilgili beyan ve ifadeler, bu konuda orta yolu bulmada yeterli delil ve yol gösterici rehber sayılabilir. (21:12)

-Kur’ân, gerçek kaynağını bulup ona bağlanamamış bir şairi, dolayısıyla da böyle bir şairin şiirini, “Şairlere gelince, onların arkasına sadece sapkınlar ve çapkınlar takılırlar. Görmez misin, onların değişik vadilerde (farklı felsefî ve edebî cereyanların sürükleyiciliğinde) onların şaşkın şaşkın dolaşıp durduklarını ve yapmadıkları şeyleri söyleyegeldiklerini!..” (Şuarâ Sûresi, 26/224-226) sözüyle ifade eder ve kendi referans çerçevesine oturmamış bu kabîl kopuk şiirde nefsanî duyguların, hevâ ve heveslerin şahlandırıldığını, şahlandırılabileceğini vurgular. Ardından da; “Ancak iman edip iyi amel işleyen ve her vesileyi değerlendirip Allah’ı çokça anan (şairleri)” (Şuarâ Sûresi, 26/227) müstesna tutarak, kendi referans çerçevesinde söz söyleyen şiir üstadlarını âdeta takdirlerle, tebcillerle dile getirir. Evet, işte bu mânâda şiir, söz cevherlerinden tanzim edilmiş öyle bir beyan atlası ve kalbin en hassas telleriyle seslendirilmiş öyle sihirli bir bestedir ki; o beyana sahip olan biri kendini herkese dinletebilir ve o beste ile de herkesi teshir edebilir. Bu ölçüdeki bir şiir, tonunu tam bulup da yankılandığı zaman, en muhteşem beyanlar ona el-pençe divan durur ve saygı murâkabesine girerler. (27:13)

-Mehmet Akif, Şeyh Galip, Nâbî ve Hazreti Mevlânâ gibi büyüklerin yazdıkları nazımlardan ilim, irfan ve marifet damlar. Bu manada şiir; gönül, his ve duyguların diliyle insanın kendini, varlığı, varlık ötesini ve ihsaslarını anlatmasının bir unvanıdır. Böyle bir şiirin önemli yanı da gönül ve duygulardan kopup gelen bu seslerin, insanı, aşk ve güzellik konularında nefsanî ve cismanî gayyalara çekmemesi; hakikatleri ifade adına bâtılı tasvir ederek zihinleri kirletmemesi; fantezilere girerek ya da hep garip şeyleri takip ederek ve ele aldığı konuları abartarak, okuyucu, dinleyici avlamaya kalkışmaması; düşündürücü görünme mülâhazasıyla her mevzuda sun’î iğlâk ve iphamlarla konuları anlaşılmaz hâle getirmemesi… gibi hususlardır. (28:30)

-Bugün ehl-i dünya, roman, tiyatro, televizyon, internet ve sinema gibi unsurları insanları sapıklığa atmakta kullanıyor. Mü’minler de mutlaka bu sahalarda alternatif ürünler ortaya koymalı ve nesillere hidayet yollarını göstermelidirler. (30:09)

Nuranî Kardeşlik Bağları

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hutbe-i Şamiye’de terakkimize mâni olan hastalıklar sayılırken, “Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları bilmeme”nin de önemli bir sebep olduğu zikrediliyor. Müminleri birbirine bağlayan nuranî rabıtalar nelerdir, izah eder misiniz? 

Cevap: Bediüzzaman Hazretleri, Şam’da Hutbe-i Şamiye’yi verdiği dönemde İslâm âlemi, tarihinin hiçbir döneminde yaşamadığı ölçüde felaketlerle karşı karşıya bulunuyordu. İşte böyle bir ortamda Hazreti Üstad, yıllardan beri dura dura âdeta paslanmış ve işe yaramaz hâle gelmiş, bütün nöronları körelmiş, harekete geçme imkân ve kabiliyetleri kalmamış insanları bir kere daha maddî mânevî bütün havâss-ı zahire ve bâtıneleriyle harekete geçirme yollarını araştırmıştır. Chopin’in cenaze marşı gibi marşlarla, ümit kırıcı sözlerle insanlara ölüm havası telkin etmek yerine o, bizim mehterlerimiz gibi gürül gürül, “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür sada, İslâm’ın sadası olacaktır.” ifadeleriyle, ölmüş iradeler için ümit kaynağı olmaya çalışmıştır. Zannediyorum, tan yeri ağarırken ümit adına bazı hususları mırıldanmak mârifetsizlik olmasa da çok büyük bir marifet değildir; asıl marifet, yalancı bir şafağın bile çakmadığı bir dönemde iradelere fer verecek bu sözleri söyleyebilmektir. 

İlâhî İsimler Sayısınca Uhuvvet Rabıtaları

Evet, Hazreti Üstad yaklaşık bir asır önce Şam’ın Emeviye Camii’nde verdiği bu hutbede, öncelikle ilerleyip yükselmemize mâni olan hastalıkların teşhisinde bulunmuş; sonra da, âlem-i İslâm’ın yeniden dirilmesi adına gerekli olan reçeteleri sunmuştur. İşte onun teşhis ettiği en önemli hastalıklardan biri ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaların bilinmemesi; tedavi adına ortaya koyduğu reçete de meşveret ruhuyla vifak ve ittifak anlayışının yeniden diriltilmesidir. Esasında Hz. Pîr, Hutbe-i Şamiye’de icmalen ifade ettiği bu hususu, daha sonra Lâhikalarda, İhlâs ve Uhuvvet Risaleleri’nde tafsil etmiştir. Mesela o, Uhuvvet Risalesi’nde, Müslümanlar arasında esmâ-i ilâhiye adedince vahdet alâkaları, ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri bulunduğunu belirttikten sonra, Allah, Peygamber, din, kıble, vatan gibi diğer birlik rabıtalarından bazılarını saymış ve bunların ona, yüze, bine kadar sayılabileceğini ifade etmek suretiyle de meselenin azamet ve önemine dikkat çekmiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde imanın altmış veya yetmiş küsur şubesi olduğunu ifade etmiştir. (Bkz.: Müslim, îmân 57) Bu beyanı çokluktan kinaye olarak da anlayabiliriz. İşte bu şubelerden her birisi bizi birbirimize bağlayan kopmaz birer bağdır. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerim’in ifade buyurduğu hakikatlerin her biri bizi birbirimize bağlayan çok güçlü rabıtalardır.  

Diğer taraftan mesele bir millet çapında ele alındığı zaman da, müşterek pek çok bağın olduğu görülecektir. Zira aynı vatanı ve aynı toprakları paylaşmamız münasebetiyle uzun zaman beraber yaşamışız. Bu itibarla aynı kaderin, aynı kültürün, aynı terbiyenin çocuklarıyız. Bu aynılıklar içinde mazlumiyette, mağduriyette ve mahkûmiyette ortak olmuşuz. Bu sebepledir ki Hz. Pîr, bu kadar vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti gerektiren ortak paydalar olduğu hâlde, şikak, nifak, kin ve düşmanlığa sebebiyet verecek tavır ve davranışlar sergilemenin büyük bir zulüm olduğuna dikkatleri çekmiştir.

Kendi Doğrularından Vazgeçebilme İradesi

Ehl-i iman arasındaki bu nuranî bağların zedelenmeden mevcudiyetini devam ettirebilmesi, her bir ferdin, yeri geldiğinde, kendi doğrularından, kendi içtihat ve tercihlerinden vazgeçebilmesine; ortak bir noktada buluşabilme adına kendine rağmen yaşamasına bağlıdır. Bu hususu yine Hz. Pîr’in yaklaşımıyla ifade edecek olursak, bir meselede hasende ittifak sağlanabiliyorsa, ahsende ihtilâfa düşülmemelidir. Farklı bir tabirle, şayet “daha güzel”in peşinde olmak bizi birbirimize düşürecekse, işte orada sükût etmek ve ”güzel”le yetinmek gerekir. Bu açıdan bence, sıradan bir güzellik etrafında birlik ve beraberlik tesis edilebiliyorsa, “daha güzel”, “daha daha güzel” demek suretiyle kardeşler arasında ayrışmaya gidilmemeli, ihtilaf ve iftirak vesileleri ortaya atılmamalıdır. Zira Cenâb-ı Hak tevfikat-ı sübhaniyesini vifak ve ittifaka bağlı olarak gönderdiğine göre, kendisinde ittifak edilen bir şey zahiren “hasen” bile olsa, gerçekte o, en güzellerden daha güzeldir. İşte bu sebepledir ki, eften püften bir kısım meseleleri ayrıştırıcı unsur olarak kullanmaktan kaçınmak kardeşlik ruhunun korunması adına son derece ehemmiyet arz etmektedir. Evet, gerekirse insan başkalarının hissiyatını hesaba katarak kendi içtihat ve istinbatlarından vazgeçmesini bilmeli ve böylece teferruata ait bir kısım mülahazaların ihtilaf vesilesi yapılmasına fırsat vermemelidir.

Mesela namazı hakikatine uygun bir şekilde eda etmek çok önemlidir. Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “Namaz dinin direğidir, nurudur, sefine-i dini namaz yürütür, cümle ibadetin namaz piridir…” Namazın hakikati, insanın kendinden sıyrılması ve miraç yapıyor gibi kendisini Cenâb-ı Hakk’ın karşısında hissetmesi demektir. İnsan, irfan ufkunun açıklığı ölçüsünde daha niyet ederken kalbini bütün masivadan temizlemeli, gözü başka hiçbir şey görmez olmalı, sonra da farklı bir buutta, farklı tecelliler müşahede ediyor gibi mest ve sermest bir halde namazını ikame etmelidir. Fakat genellikle biz, ümmî insanlarız. Dolayısıyla bizim gibi sıradan insanların kılacağı namaz da çok defa şeklî ve surî olur. Ancak hiçbir zaman unutulmaması gerekir ki, şeklî bile olsa, şayet bir insan rükün ve şartlarına riayet ederek namazını kılıyorsa, o artık, zahire bakan yönü itibarıyla vazifesini yerine getirmiş demektir. Bu noktada, namazı gerçek mânâ ve muhtevasıyla eda etmiyor diye, insanları itham edici bir dil ve üslûp kullanmak kesinlikle doğru değildir. Yapılması gereken, şeklî ve surî de olsa meseleyi öylece kabul etmek, bunda vifak ve ittifak sağlandıktan sonra meseleyi aksa’l-gâyâta, encebü’l-gâyâta, efdalü’l-gayâtâ bağlamak suretiyle yani en üstün dereceye ulaşmak arzusuyla ihtilafa düşmemektir. Yoksa daha güzeli ararken insan hiç farkına varmaksızın değişik çirkinlikler içine düşebilir. Bu ise Allah’ın teveccüh, nazar, tevfik ve inayetinin kesilmesine sebebiyet verme demektir.

Aynı mülahazalar zekât için de geçerlidir. Mesela siz insanları infaka teşvik etmek, gönüllerde “verme duygusu”nu harekete geçirebilmek için kırkta bir oranında verilen zekâtı “cimri zekâtı” olarak nitelendirebilir ve insanlardan yirmide bir, onda bir, beşte bir zekât vermelerini isteyebilirsiniz. Her ne kadar tergîp üslûbu açısından bu caiz olsa da, şayet sizin bu tavrınız bir ihtilaf kapısı aralayacak, niza ve tartışmalara sebebiyet verecekse, asla buna girmemeli ve dinin objektif hükümlerini esas almalısınız. Aslında Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinini öğrenmek için dışarıdan gelen bir kişiye, beş vakit namazı, bir ay orucu ve (kırkta bir) zekâtı talim buyurması, o kişinin bu miktarları ne azaltıp ne de arttıracağını söylemesi ve bunun üzerine Allah Resûlü’nün de (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu.” (Bkz.: Buhârî, ilim 6) buyurması bu hususa işaret etmektedir. Bu itibarla siz şayet kendi subjektif hükümlerinizle aksa’l-gâyâtı kurtulmanın eşiği olarak sayarsanız, muhataplarınızı kendinizden uzaklaştırmış, onları yapabilecekleri bazı güzel amellerden mahrum bırakmış ve belki de onlarda size karşı bir kıskançlık ve haset duygusu uyarmış olursunuz. Diğer ibadet ve sorumlulukları da söylenen bu hususlara kıyas edebilirsiniz.

Netice itibarıyla, insanları belli bir ufku yakalamaya teşvik etmek başka; meseleyi sadece belli bir seviye ve daireyle sınırlandırmak ise tamamen başkadır. Eğer sizin kalb ve ruh hayatı itibarıyla bir ufkunuz varsa, insanları o ufka çağırırsınız. Fakat ihtilafın ortaya çıkacağı yerlerde mutabakat sağlamayı esas almak, ittifak edilebilecek noktada durmak daha önemlidir. Bu açıdan biz, her yerde ve her zaman birlik vesileleri araştırmalı, vifak ve ittifak üzerinde durmalı, birlik ve beraberlik ruhunu koruma adına elimizden gelen her türlü fedakârlığı yapmalıyız.