Posts Tagged ‘yeis’

Bamteli: SON ŞEYTANÎ SENARYO

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!”

Hazreti Pîr’in ölçüleri içinde, dört şeyden dolayı dünyayı “kesben” değil “kalben” terk etmek lazım. Demek ki, insan kazanabilir ama Hazreti Ebu Bekir gibi, vereceği yerde her şeyini bir dağarcık içine koyar, getirir, Allah Rasûlü’nün huzuruna bırakır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Çoluk-çocuğuna, baban Ebu Kuhâfe’ye bir şey bırakmadın mı?” buyurunca, “Onlar için Allah’ı ve Rasûlünü bıraktım!” der. Böyle kazanmanın hiçbir mahzuru yok; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi…

Dinin i’lâsı adına, her yerde ruh-i revân-ı Muhammedî’nin şehbal açması adına, millî mefkûremizin dünyanın değişik yerlerinde bayraklaşması adına, insan, kazanabildiği kadar kazansın. Ama hepsini verdiği yerde bile, içinde bir ukde hâsıl olmaması ve “O (celle celâluhu) verdi, ben de O’nun yolunda verdim!” diyebilmesi çok önemlidir.

Kur’an-ı Kerim ferman ediyor: إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Allah, karşılığında kendilerine Cennet vermek üzere mü’minlerden öz varlıklarını ve mallarını satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Satın alan, Allah’tır. مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ Önce “nefis”ler zikrediliyor. Sonra, وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ “Bi-enne” ibaresindeki “be”, “be-i mukâbele” veya “sebebiyye”. Şart-ı âdî planında “sebep”; karşılık manasında. Onun karşılığında, Allah (celle celâluhu) Cennet’i veriyor. Bütün hezâfiriyle, dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika içinde yaşamaya mukabil gelmeyen Cennet karşılığında. Allah (celle celâluhu) kendi verdiği “nefisler”ini alıyor, kendi verdiği “mallar”ını alıyor, karşılığında Cennet’i veriyor. İşte böyle kazanma, ayrı bir kazanım.

Öyle bir kazanım ki bu, bir taraftan siz kazanıyorsunuz, zengin de oluyorsunuz; fakat her şeyi Hak yolunda kullanma/istimal etme istikametinde hazır ve teşne bulunuyorsunuz. Ne mutlu böyle düşünen ve böyle yaşayanlara!..

Ama bir de meşhur bir sözde işaret edilenler var; ben onu biraz değiştirerek şöyle söylüyorum: “Dedim: ‘Mü’minlere cevr ü cefan nedir a tiran? / Dedi: Kur’an’a hizmet edenler üstüne SS sürmelidir!” SS’leri biliyorsunuz; Hitler’in etrafı yakıp-yıkan adamları idi, “SS”. Bir de işin başında bir “S-S” varsa, iş arızasız yürür-gider. SS’i, “S-S” idare eder; kapılar kırılır, pencereler yarılır, kadınlar derdest edilir, insanlar zindana atılır, gidilir malın-mülkün üstüne konulur. “Eşkıyalık” olduktan sonra, her şey yapılır; çünkü eşkıyanın kurallarında “helal-haram” mülahazası yoktur. Onlarda sadece “ezme” vardır, “gasp etme” vardır, “tagallüp” vardır, “tahakküm” vardır, “tasallut” vardır, “Bana benzeyeceksin, beni kabul edeceksin!” şeytanî mülahazası vardır. Zavallı Firavun, bunun altında ezilip gitmişti; Şeddâd, bunun altında ezilip gitmişti; Nümrûz da bunun altında ezilip gitmişti.

Nümrûz’a biz Nemrut deriz; o Babil’de şatafat ve debdebenin çıldırttığı/zehirlediği/şirazeden çıkardığı adam. Onun da sarayları, kapkara sarayları vardı. Daha neleri vardı, neleri vardı!.. Ama bir şeyi yoktu: “Allah” yoktu onun nazarında; “iman” yoktu, “haşr u neşir” yoktu, “mizan” yoktu, “terazi” yoktu, “sevap” yoktu, “günah” yoktu. Ve bu “yok”lar altında “yok olup gitti” zavallı. Ne ile? “Bir sinek ile.” derler. Nasıl ki bir örümcek ile, Allah, koruduğunu koruyor; bir güvercin ile koruduğunu koruyor; Sevir sultanlığında, Sultanlar Sultanı’nı, bir güvercin ile, bir örümcek ile, örümcek ağı ile koruyor; bir Nemrut’u da bazen bir sinek ile, bazen bir mikrop ile yere seriyor.

Bekleyip göreceksiniz!.. Şimdiye kadar hiçbiri pâyidar olmadı; ne eskiler, ne yeniler. Dünya ne Firavun’a vefalı olabildi, Nemrut’a vefalı olabildi, Jull Sezar’a vefalı olabildi, Hitler’e vefalı olabildi, Leninlere, Stalinlere vefalı olabildi; ne de Saddamlara, Kazzafîlere vefalı olabildi! Onlar, dünyaya taptıkları halde, bir gün ondan öyle bir tokat yediler ki, dünyevî itibarlarını yitirmelerinin yanı başında, ahirete ait mev’ûd şeylerini de yıktı, öyle yuvarlandı gittiler, heder oldu gittiler. Allah bizi, onların yoluna düşmekten muhafaza eylesin!

   “Bilemiyorum hangisine daha çok sevineyim; Cafer’in gelişine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Allah için işlemeli, Allah için başlamalı, Allah için görüşmeli, Allah için konuşmalı, Allah için koşmalı; Allah için koşarken, bir küheylan gibi, o yolda kalbi durmalı ve öbür tarafa yürümeli!.. Kazanım, budur; hayatın her hamlesinde “Allah!” deme!.. Hazreti Pîr, Besmele’de, tâ işin mebdeinde, bunlara dikkati çekiyor. Cenâb-ı Hak, anlama idrakiyle idraklendirsin; gönüllerimizi O’na karşı vefâ hissiyle doyursun, itmi’nâna ulaştırsın!..

Kur’an-ı Kerim, o itmi’nânın vesilesini nazara veriyor: الَّذِينَ آمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ “Onlar, imân eden ve kalbleri Allah’ın zikri ile mutmain olan kimselerdir. Bilesiniz ki, kalbler ancak Allah’ın zikri ile mutmain olur.” (Ra’d, 13/28) “Dikkat edin; kalbler, her şeyiyle O’nu yâd etmek suretiyle oturaklaşmaya erer, itmi’nâna ulaşır!” Yani, başka şeyler ile artık alakaları kesilir, sanki bütün dünya onların olmuş gibi. Öyleleri, Behlûl gibi, yırtık elbise ile yaşarlar; İbrahim Ethem gibi, yırtık-pırtık elbise ile yaşarlar; fakat nezd-i Ulûhiyet’te âdetâ sultanlık saraylarına otağlarını kurarlar.

Kim bilir, sizin için de kaderî plan ve programda ne güzel şeyler vardır?!. Erdiğimiz zaman oraya, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ayaklarına kapanma gibi… Hani dilimin ucuna kadar geldi “kucaklama” da; ben şahsım itibariyle öyle bir kucaklamaya kendimi layık görmediğimden dolayı, umumî manada herkese tamim ederek konuştum. Evet, kimileri O’nun ayaklarına kapanır, Hazreti Ebu Bekir’in ayaklarına kapanır, Hazreti Ömer’in, Hazreti Osman’ın, Hazreti Ali’nin gül kokan ayaklarına kapanır, çiçek gibi edâlı ayaklarına kapanırlar. Kim bilir belki de bazı kâmet-i bâlâlara onlar gelirler; onlara sarılır, muânaka yaparlar ve sonra derler ki, “Bilemiyoruz, Cennete girdiğimize mi, yoksa bunların kudûmuna mı sevinelim!”

Efendimiz, kime böyle demişti? Cafer İbn Ebî Tâlib’e (radıyallahu anh). Ne zaman demişti? Hayber fethedildiğinde; yani, bir yerde bir temerrüdün kırıldığı anda. Artık o noktada dahi yollar açılmıştı O’na, ilerleyecekti onların içine doğru; “onlar” diyorum, onların içine doğru. Tam o esnada da Habeşistan’a hicret etmiş mü’minler -bilmem kaç sene sonra- oradan gelmişlerdi. Cafer İbn Ebî Tâlib onların başında bulunuyordu. O Hazret, aynı zamanda Mu’te’nin kumandanı, şehidi; Hazreti Ali’nin ağabeyi; çok farklı bir insan, çok farklı. Onun için Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyurdu: لا أَدْرِي بِأَيِّهِمَا أَفْرَحُ؟ بِقُدُومِ جَعْفَرَ أَمْ بِفَتْحِ خَيْبَرَ “Bilemiyorum neye/hangisine sevineyim: Cafer’in gelmesine mi, Hayber’in fethine mi?!.”

Bu itibarla, kim bilir, bazı kâmet-i bâlâlara, işte o kâmet-i bâlâlar sarılacak, onlarla muânaka edecek ve diyecekler ki: “Bilemiyoruz buraya girdiğimize mi, yoksa bunların geldiğine mi sevinelim?!.”

O (sallallâhu aleyhi ve sellem), arkasından ne kadar çok insan, kendisini izlemiş ve oraya girmişse, o kadar müreffehtir, o kadar sevinç içindedir. İşte o sevinç hatırına -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettikten sonra bile Miraç’tan geriye dönmüştü. Elinden tutulacak insanların elinden tutup o ufka ulaştırmak için, yaşatma zevkini yaşama zevkine tercih etmişti. Kim olursa olsun, en büyük veliler dahi oraya çıkınca geriye dönmezler. Ama O (sallallâhu aleyhi ve sellem) döndü sizin için, bizim için.. hususiyle saff-ı evveli teşkil eden “hâle”si için.. أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمُ اقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Ashabım yıldızlar gibidir, hangi birine tabi olup onun ardından giderseniz, hidayete erersiniz.” mübarek sözüyle şereflendirdiği ilk safı teşkil eden babayiğitler için.. inananlar için.. Bedir’de O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşanlar için, Uhud’da şehit olanlar için, (Ahzâb’a karşı ) hendek kazanlar için, Mu’te’de savaşanlar için, Havazin’de savaşanlar için…

Cenâb-ı Hak, yürüdüğünüz bu yolda sizi sabit-kadem eylesin; ne ölçüde, ne miktarda yürüme oldu, Allah bilir; tam yürümeye de sizi ve bizi muvaffak eylesin! Şunun-bunun saldırıları karşısında tereddüde düşmekten muhafaza buyursun!.. Âmin.

   17/25 Aralık ve 15 Temmuz komplolarından sonra sıra üçüncü şeytanlık faslında; zâlimler, kendilerini âdil göstermek için yeni bir “şeytanî senaryo” hazırlığında!..

Ancak bir şey daha diyeceğim; müsaade ediyor musunuz? Sanmayın ki bu yapılan şeyler, bu kadarıyla kalacak! Ne onlar için, ne de sizin için; ne edenlerin ettiği, ne de edilenlere edilen şeyler bitmiş değildir. Bir “hırsızlık” ortaya çıkınca, adını “darbe” koyup Müslümanlara eziyet etme işi; o bir başlangıçtı. Fakat maşerî vicdan, genelde böyle bir muamele için onu yeterli sebep görmediğinden dolayı, şeytanın yeni bir senaryosuna ihtiyaç vardı. Gerçekten “darbe” denecek bir darbe senaryosuna ihtiyaç vardı. Onlar “Sağ olsun!” derler Şeytana, biz de “Yerin dibine batsın!” deriz; çünkü onlara öyle bir senaryo verdi, ellerini güçlendirdi.

“Darbe” senaryosuyla kısmen güçlendiler; bir yönüyle yapılan mezâlim, makuliyet kazandı: “Ettiler, ediyoruz! Dediler, diyoruz! Kıydılar, kıyıyoruz!.. Yaptığımız şey, mukabele-i bi’l-misil!.. Ne yapalım, Kur’an, ona -bir yönüyle- cevaz veriyor: وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِSize ikâb ederlerse ve onlara ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın.’ (Nahl, 16/126)”

Önce, “Bakın, bu adamlar, utanmadan kalkıp ‘Siz hırsızlık yaptınız, rüşvet aldınız!’ diye bizi utandırıyorlar; ne hakları var? Kocaman kocaman insanların, değişik merhalelerden geçmiş çok mevkileri ihraz etmiş, şeref ve itibar ile serfirâz insanların şerefine dokunmaya ne hakları var? Bu, apaçık bir darbedir” dediler. Fakat bu yeterli olmadı. “Yahu darbe mi, değil mi?” Bî-idrak olanlar bile onu darbeye benzetemediler. Onun için şeytan yol gösterdi: “Ben başka bir senaryo hazırladım size! Aklınız ermiyor, bak bu senaryoyu kullanın!.. Hakikaten darbe suretinde bir şey yapın! Ama iktidardakilerden kimseye dokunmayın sakın. Halkı sokağa dökün, sonra kendi muhafızlarınızla halkın üzerine ateş edin, sonra halkı öldürün, sonra da onu başkalarına fatura edin! Sonra da deyin ki, ‘İşte siz yaptınız!’ O zaman milleti derdest edip içeriye doldurmaya o yığınlar da inanacaklardır.”

Fakat baktılar ki, dünya buna da inanmıyor. Dünyanın değişik yerlerinde erbâb-ı basiret, elit, entelektüel, “Yahu böyle bir şey olmaz!.. Bu insanlar, nasıl olur, her şeyden haberdar oldukları halde?!.” diyorlar. Evet, camilerin minareleri/hoparlörleri hazır, diyanet teşkilatı hazır, imamlar hazır, müezzinler hazır… Hâdise olmadan evvel çıkıp camilerin minarelerinde bile haykırıp insanları sokaklara dökecekler ve sun’î bir kargaşaya sebebiyet verecekler. Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de ifade buyrulduğu gibi; ben değil, Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: “Ölen niçin öldüğünü, öldüren de neden öldürdüğünü bilemeyecek!” Kargaşa, anarşi… Diyor ki adam -IŞİD’den, tuhaf kılıklı ve kıyafetli- “Bize silah dağıttılar, ‘Şunu vurun, bunu vurun!’ dediler.” Evet, dolayısıyla dünya, bu hadiseleri görüyor, sizin baktığınız perspektiften bakıyor ve “Yahu burada da bir kısım boşluklar var; buna ‘darbe’ dediler ama bu galiba ‘darbe’ diyenlerin uydurması. Bu da Şeytan’ın bir senaryosu!” diyor.

Bunun üzerine, fesada kilitli ruhlar başka bir senaryonun peşine düştüler: “Acaba şimdi ne yapsak?!. Öyle ise, daha ciddisini yapmamız lazım. Çok önemli bazı kimseleri öldürmemiz lazım, doğrudan doğruya. Sonra da bunu…” Neyi söylüyorum biliyor musunuz? Ayağa düşmüş şekilde konuşulan şeyleri söylüyorum. Ayağa düşmüş şekilde konuşulan, kapalı kapılar arkasında konuşulan şeyleri söylüyorum: “Önemli bazı kimseleri… Gerçekten meseleye ‘darbe’ dedirteceğimiz şekilde… Yeni/yepyeni -evet hiç kullanılmayan bir kelime ile diyeyim- “neo-kargaşa”, yeni bir kargaşa tipi… Öyle ki Türkiye’deki bir kısım kandıramadığımız kimseleri de bununla kandıralım ve bir de dünyada kamuoyunu değiştirelim, lehimize değiştirelim!.. Zira şimdilerde, herkes, bunun bir ‘senaryo’ olduğunu söylüyor!”

Böyle bir şeyin zilleri çalmaya başlamıştır. O açıdan, Hak kapısının önünde, o kapının tokmağına dokunmaya teşne bulunan insanların, başlarına daha ötesinde bazı şeylerin geleceğini de hesaba katarak, firaset ile, basiret ile, uyanıklık ile hareket etmeleri lazım. Bir karıncaya basmama ölçüsünde, bir cana kıymamayı o ölçüde kıymetli görerek ona göre davranmaları lazım.

Bir-iki akılsız insan, bu türlü maceralara katılabilir bilemeden, aklını kullanamadan; şunun-bunun macerasına katılabilir, akıntıya kürek çekebilir, farkına varmadan. Fakat, اتَّقُوا فِرَاسَةَ الْمُؤْمِنِ فَإِنَّهُ يَنْظُرُ بِنُورِ اللَّهِ “Mü’minin firâseti karşısında titreyin; zira o bakarken Allah’ın nuruyla bakar.” fehvasınca, hakiki mü’min, Allah’ın nuru ile bakar; o, aldanmamalı!..

Evet, bundan sonra da -bir yönüyle- yemek istediklerini yemek için, yemeye bahane bulmaları lazım. O bahane uğruna yapmadıkları şeytanlık kalmayacaktır. Şu bahsettiğim, “üçüncü şeytanlık faslı”. Zannediyorum, en profesyonel senaristleri bile şaşırtacak kadar ve Jules Verne’in hülyalarını geride bırakacak kadar, çok şeytanî senaryolar sahneye sürülmek suretiyle kendilerini haklı göstermeye çalışacaklar. Zâlim, kendisini âdil gösterecek; Haccâc-ı zâlim, kendisini Hazreti Ömer göstermeye çalışacak; Yezîd, kendisini Hazreti Ebu Bekir göstermeye çalışacak. Ve zulümlerine devam edecekler.

Hiç tereddüdünüz olmasın; çünkü bir kere yalan söyleyen, her zaman söyler. Bir kere iftira eden, her zaman iftira eder. Bir kere bir senaryo sahneye süren, her zaman benzer -fakat zamanın girdileri ile- senaryolar sahneye sürer. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i daiminde, hadiseler, “misliyet” çerçevesinde cereyan eder; dün başka, bugün başka; dünün senaryosu başka, bugünün senaryosu başka. Dolayısıyla çok farklı senaryolar ile, imandan, İslam’dan, milli kültürlerini dünyaya duyurmaktan başka bir dertleri olmayan insanları yok edip -bir yönüyle- dünyanın tek hâkimi olma istikametinde Şeytan’ın ve Şeytan avenesinin yapmayacağı hiçbir şey yoktur.

Bunu diyecektim. Dedim. Allah, o fırsatı vermesin onlara!..

   Allah hakkındaki zannınızı güzelleştirin; zira Allah, kullarına, Kendi hakkında besledikleri zanna göre muamelede bulunacağını vaad etmiştir.

Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan, kendi ufukları itibarıyla Akrabü’l-Mukarrabîn’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar, farklı dairede, farklı çerçevede, farklı çizgide cereyan eder. Benim gibi mücrimler, gırtlağına kadar levsiyât içine girmiş olabilirler. Fakat yine de her şeye rağmen derler ki, “Rabbim, Gafûr ve Rahîm’dir!” Hiç ümitlerini kesmezler; hep ellerini kaldırıp أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Günahlarımdan tevbe ve nedamet edip Allah’tan binlerce, milyonlarca defa bağışlamasını diliyorum!” dediklerinde, âdetâ -hakikaten- omuzlarına binmiş o günahların, hataların, meâsînin, mesâvînin döküldüğünü hisseder gibi olurlar. Öyle inanırlar, en mücrimler, bencileyin, en mücrimler.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) -zannediyorum- belki hayal ötesi meselelerde istiğfar edip bağışlanma umardı. Hayal ötesi… Kendince, Allah ile münasebeti açısından, hayaline gelip çarpmamasını düşündüğü şeyler, gelir hayaline çarparsa… Mesela Efendimiz -Hâşâ, öyle bir şey düşünmüş müdür?- “Acaba bu mesele burada mı kalır, yoksa ileriye mi gider?” Ama Allah, “Şuraya kadar gider!” demişse, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), ona katiyen inanmıştır: “Böyle bir şey karşısında, O’nun (celle celâluhu) meşîet-i Sübhanîyesine karışmak ne haddime?! Ben, O’nun (celle celâluhu) hakkında hüsnüzan ediyorum: Benim nâm-ı celîlim, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” İşte mukarrabîn hüsnüzannı…

“Ben”cileyin bir hüsnüzan; “O”nculayın bir hüsnüzan. Çok geniş dairede bir hüsnüzan. Bir taraftan, insanın, yaptığı hatalar karşısında, Allah’ın afv u mağfireti mevzuunda hüsnüzanda bulunması lazım. Bu konuda, çok önceden, belki defaatla dinlediğiniz bir hadîsi hatırlatayım:

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nasıl -hani biraz evvel bahsettiğim gibi- Allah’ın gördürmesiyle görüyor, bildirmesiyle biliyor, nâm-ı celîl-i Nebevîsinin güneşin doğup-battığı her yere ulaşacağını… Sizin arkadaşlarınız, büyük ölçüde ulaştırdılar. Şu anda birilerinin yıkmasına bakmayın! Yezid’ler başka bir şey yapmaz ki; Haccâc’lar başka bir şey yapmaz ki!.. Ama bir yere kadar ulaştı. İnşaallah bir gün tam O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) dediği yere kadar da ulaşacaktır; bir yönüyle zamanın yaptığı girdiler ile, bir yönüyle o dinin temel disiplinleri ile elene elene, belki referansı onlar ola ola. Bugüne kadar gelmiş gelenekleriniz, an’anelerimiz, örfleriniz, âdetleriniz, onlar bile çok mübarektir; onlar da “tâlî edille-i şer’iyye” içinde -bir yönüyle- yerleri olan hususlardır. Ve dünya, bunları görmeye müştaktır, görmelidir; teşnedir, bekliyor; bekliyor “Kapımızı ne zaman çalacaksınız?” diye, bekliyor. Şu anda öyle bir kapı çalınmasını bekleme havası, dünya çapında yaygın; size meseleyi anlatmak düşüyor.

Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu, her şeyi -böyle- Cenâb-ı Hakk’ın bildirmesiyle bildiği gibi… O (celle celâluhu) bildirdikten sonra Efendimiz niye bilmesin ki?!. Bildiriyor O’na; ister vahy-i metlûvu ile, ister vahy-i gayr-ı metlûvu ile, ister rüyaları ile; çünkü peygamberlerin rüyaları da vahiydir. Buyuruyor ki: “Mahşerde…” Bir mahşer manzarasını anlatıyor; demek ki “ilmî vücûd” esasen veya “vücûd-i necm-i nurânî”. Bu, Efendimiz için kullanılan bir tabir. Ama herhalde bu metafizik dünyaların ötesinde, belki metapsişik hadiselerle alakalı varlıkları biz “tecessüm” etmiş olarak düşündüğümüz zaman, “vücûd-i necm-i nurânî”, “vücûd-i necm-i hâkânî”, “vücûd-i feyezânî” ifadeleriyle ifade edeceğiz bunları. İşte O (sallallâhu aleyhi ve sellem) vücûd-i necm-i nurânîsiyle Mahşer’i de görüyor, Cennet’i de görüyor, Cehennem’i de görüyor; görüyor onları, o vücutlarıyla. Ama hakiki keyfiyetleriyle onlar, ahirette inkişaf edecekler. Demek ki, ilmî vücutları itibarıyla, Allah (celle celâluhu) -benzetmek olmasın- sizin rüyalarda gördüğünüz gibi gördürüyor. Ama onun tevile ihtiyacı yok, o “ayn-ı hakikat” görüyor; yanlış anlamayın, ayn-ı hakikat görüyor.

Evet, Mahşer’de herkes hesaba çekiliyor, terazi/Mizan işliyor. Bir tanesininki çok kötü çıkıyor; Mizan’da hakkında verilen karar, olumsuz/menfi çıkıyor. “Derdest edin, Cehennem’e götürün!” deniliyor. Saçı-sakalı ağarmış, hayatını kirletmiş; o hayat için hep koşup durmuş ama “Götürün onu oraya!” hükmünü duymuş. Götürülecekken, dönüyor, acı acı arkasına bakıyor. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Sorun, niye öyle baktı?” Diyor ki, “Yâ Rabbi! Ben Senin hakkında hiç böyle düşünmemiştim!..” Hüsnüzan… İşte Kıtmîrâne bir hüsnüzan. Allah o duruma düşürmesin, meccanen affetsin!.. Meccânen yarattı, meccânen Müslüman yaptı, meccânen Efendiler Efendisi’nin arkasına taktı, meccânen Mahşer’i aşma, Mizan’ı geçme, Sırât’ı uçma ve Cennet’e girmeyi lütuf buyursun! Meccânen, meccânen, meccânen… Türkçe kelime değildir, “meccânen” kelimesi, Arapça’dır. Meccânen, “bedelsiz, karşılıksız, en küçük bir sebep bile olmadan” demektir. Meccânen… Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Döndürün, götürün! Hakkımda hüsnüzan etmiş; onun hüsnüzannına göre muamele edeceğim!” İmanı var; imanı var ama kirletmiş hayatını. Günahlara girmiş, levsiyâtla simsiyah hale gelmiş. Ama Allah hakkında hüsnüzan beslemiş. Oraya kadar hüsnüzan…

   Allah hakkında hüsnüzannın bir yanını O’nun her şeye kâdir bulunduğuna iman, diğer yanını da ilahî rahmetin enginlerden engin olduğuna izan teşkil eder.

Bugün arkadaşımız Cuma namazında da okudu: قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “De ki: Allah’ım, ey mülk ve hâkimiyetin yegâne mâliki! Sen, mülkü dilediğine verir ve mülkü dilediğinden çekip alırsın; kimi dilersen aziz eder, kimi de dilersen zelil edersin! Sen’in elindedir ancak hayır. Şüphesiz Sen, her şeye hakkıyla güç yetirensin.” (Âl-i Imrân, 3/26) “De ki: O, benim Allah’ım!.. Allah’ım!..” مَالِكَ الْمُلْكِ “Bütün mülkün mâliki Sensin.” قُلِ اللَّهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ Nidâ ifadesi: “Ey Mâlike’l-Mülk!” تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ “Mülkü, dilediğine verirsin.” وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ “Dilediğini de, içinde ârâm edip duran saraylardan çıkarır, mülklerini elinden alırsın, saraylarını başlarına yıkarsın!” O Şeddâdların, Nemrutların, Firavunların, Sezarların, Hitlerlerin başına yıktığın gibi, başına yıkarsın. Yıkılan dünyaları karşısında, yeisle, ümitsizlikle âkıbetleri o olur; ya Nemrut gibi bir sinek ile ölürler, ya başka bir Firavun gibi bir mikroba yenik düşerler veya Hitler gibi kendi elleriyle kendilerini öldürür, dünyalarını kararttıkları gibi, âhiretlerini de kapkara hale getirirler. İsterse dünyada bembeyaz saraylarda otursunlar, bembeyaz villalarda hayat sürdürsünler.

Muvakkattir dünya hayatı: قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Sonra Allah, (Cehennem’dekilere şöyle) der: Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) Yeryüzünde ne kadar kaldınız? قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) “Belki bir gün, belki bir günden daha az; vallahi aklımız ermiyor, bir bilene sorsanız daha iyi olur!” Yani, “Onda bile şaşırıyoruz; bir gün, belki bir günden de az.” Niye? Çünkü ebediyet tabloları var karşınızda.

Bu açıdan Allah, ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır; geceyi gündüz yapar, kışı bahar yapar. Bu mevzuda da Cenâb-ı Hak hakkında hep hüsnüzan etmek lazım. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ buyuruyor Efendimiz; “Hüsnüzan, hüsn-i ibadettir; ibadetin en güzelidir!” diyor. (Bu rivayette mutlak hüsnüzan zikrediliyor; Tirmizî’deki hadiste de إِنَّ حُسْنَ الظَّنِّ بِاللَّهِ مِنْ حُسْنِ عِبَادَةِ اللَّهِ buyurularak Allah hakkında hüsnüzanda bulunma özellikle nazara veriliyor.) Zât-ı Ulûhiyet hakkında hüsnüzan.. Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm hakkında hüsnüzan.. ve tabii, mü’minlerin birbirleri hakkında hüsnüzan etmeleri de ayrıca حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ kategorisi içinde mütalaa edilebilir.

Onun için havanın karardığı, mevsimin bir kış haline geldiği, ortalıkta sadece zâlimlerin hayhuyunun duyulduğu, etrafın mazlumun iniltileriyle inlediği dönemde bile, bir de bakarsınız, ufukta mustatil bir şafak belirir. Öyle ki, en âmî insanlar bile bakınca, derler ki: “Vallahi bunun arkasından güneş doğacak!” Çünkü o mustatil şafak, yalan söylemez. Hatta değil mustatil şafak, “fecr-i kâzib” dahi yalan söylemez; kendi kâzip olduğu halde, “fecr-i sâdık”ın en sâdık şâhididir o. Fecr-i kâzib olunca, arkadan fecr-i sâdık gelecek demektir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bu açıdan geleceğe hep ümitle bakmak lazım; Cenâb-ı Hak hakkında hüsnüzan adesesiyle bakmak lazım. O’nun hakkındaki hüsnüzannınızı, sizi hiç yanıltmayan, tam bir mercek gibi bilerek, Allah’ın izni ve inayetiyle, meseleyi öyle görebilirsiniz.

Onun için -geriye dönelim- Zât-ı Ulûhiyet’in, اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” diyen insanların işlerini boşa çıkarmayacağı, O’na doğru yürüyen insanları yolda yüz üstü bırakmayacağı ve yerde sürükletmeyeceği mevzuunda hüsnüzanla dolu olmak lazım. Allah’ın izni ve inayetiyle, onları, hiç olmayacak yerlerde, üveyikler gibi kanatlandıracağı ve Kendisine ulaştıracağı konusunda hüsnüzanda bulunmak lazım. Allah, inayetini üzerimizden eksik etmesin! Gönüllerimizi hüsnüzan, recâ ve ümit duygusuyla âbâd eylesin!..

Efendim, Akif’in sözünü çok duymuşsunuzdur, biliyorsunuz:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Hazreti Sâhib-kırân da şöyle diyor: “Yeis, mâni-i her kemaldir.” Yani, ümitsizliğe düşmek, bütün güzellik, olgunluk ve mükemmelliklerin önünde bir engeldir. Bunu nasıl demez ki?! Kur’an, bu hakikati ifade ediyor: وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 12/87) Evet, Allah’ın rahmetinden, kâfir olanlardan başkası, ümidini kesmez! Zât-ı Ulûhiyet hakkında hep ümitvâr olunuz!

Yine diyor ki Hazreti Sâhib-kırân: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılabâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır!” Ve yine ümitvârlığını haykırırken şöyle diyor: “Ümidim var ki, istikbal semavât-u zemin-i Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” Bu cümle, küçük farkla iki şekilde naklediliyor: “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ, hem olur teslim…” veya “…Asya, bâhem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a.” diyebilirsiniz. İkisi de olur. “Asya bâ” deyince, “kurulu düzen, çark, işleyen çark” demek. “Ümidim var ki, semavât-u zemin-i Asya bâ”, sema ve zemin, işleyen bir çark halinde; “hem olur teslim yed-i beyza-i İslâm’a”, İslam’ın âlemi aydınlatan nûr-efşân eline teslim olur, gözünü ona açar ve bir daha da gözünü yummaz, kendi dünyasını karartmaz.

Allah, göz yummadan, kendi dünyamızı karartmadan bizi muhafaza buyursun! Allah sizden ebeden razı olsun!

Bamteli: SÜFYÂNİYET ÇAĞI, TOPLUMSAL CİNNET VE HUKUK MÜCADELESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hak kapısının tokmağını çal dur ama kullardan asla lütuf bekleme; yoksa hiç farkına varmadan sen de peylenmiş olabilirsin!..

Hiç durmadan iste!.. Öyle bir kapıdan istiyorsun ki, O (celle celâluhu), Kendisinden isteyenleri geriye boş döndürmüyor. Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ “Acele etmezse, (sizden) herkesin duasına icabet buyurulur.” “Acele” nasıl oluyor? يَقُولُ: دَعَوْتُ (دَعَوْتُ) فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Der ki: Yalvarıyorum, yalvarıyorum, bir türlü arzu ettiğim şeye nâil olamıyorum!”

Menkıbe ya, o büyüklere ait; Hazreti Cüneyd-i Bağdâdî bir şey için tam altmış sene Cenâb-ı Hakk’a yalvardı. Tam altmış sene… “Altmış sene sonra verdi bana onu!” diyor. Ama o yalvarmalar, dua olarak -Allah kapısında, o kapının tokmağına dokunma şeklinde, (أَجِبْ (اِسْتَجِبْ “İcabet buyur Allah’ım!” şeklinde- onun defter-i hasenâtına kaydoldu. Öbür tarafta, o defter teşhir edilince bir meşher-i a’zamda, “Allah Allah! Ne kadar çok istemiş, hiç durmadan! Hiç ümitsizliğe kapılmamış, ye’se düşmemiş; ümitsizliği mâni-i her-kemal bilmiş, bataklık görmüş; uzağında durmuş ye’sin/ümitsizliğin.”

Çünkü yeis, kâfir sıfatıdır. وَلاَ تَيْئَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لاَ يَيْئَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf, 12/87) Evet, ümitsizlik kâfir sıfatıdır ama bazen mü’minde de bulunabilir. Çünkü her mü’minin her sıfatı mü’min değildir, bazı sıfatları kâfir olabilir; bazı kâfirlerin, mü’min sıfatları bulunduğu gibi. Bunu da o çağın bülbülü/andelib-i zîşânı söylüyor.

Duamız: اَللَّهُمَّ لُطْفًا مِنْ لَدُنْكَ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ أَلْطَافِ مَنْ سِوَاكَ “Allah’ım! Ulu Dergâhından bizlere öyle bir lütufta bulun ki, Sen’den gayrı bütün mâsivâdan gelebilecek iyilik ve lütuflardan bizleri müstağni kılsın!”

Falandan/filandan utûfet bekleme, lütuf bekleme!.. Farkına varmadan, peylenmiş olabilirsin. İnsan hiç farkına varmaz, satılmış olur, peylenmiş olur. Sonra bu defa onların borazanı haline gelir. Onlar ne derlerse, onu yapar. Ama bir insanın eli hep Hak kapısının tokmağında ise, o asla satılmaz. “Subhânallah!..” ile, “Elhamdülillah!..” ile, “Allahu Ekber!..” ile o tokmağa dokunuyorsa… Fakat hadis-i şerifte önce “Allahu Ekber” ifade ediliyor: اللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا İşte o tokmak, o; o dil, bu. Bununla o kapıda olduğunu ifade edeceksin!..

O’nun kapısı, her yerde, herkese açık.. O (celle celâluhu), mekandan münezzeh.. ne cisim, ne araz, ne cevher, ne mütehayyiz.. ne yer, ne içer, ne zaman geçer. Cümlesinden berîdir Allah! “Ne cism ü ne arazdır, ne mütehayyiz ne cevherdir / Yemez, içmez, zaman geçmez, berîdir cümleden Allah. // Tebeddülden, tagayyürden dahi elvân ü eşkâlden / Muhakkak ol müberrâdır budur selbî sıfâtullah.” (Erzurumlu İ. Hakkı Hazretleri) Densizler, nâdanlar, vandallar, birilerinin direktifi ile bazı şeyleri çarpıtarak, -hâşâ- Zât-ı Ulûhiyete zaman, mekan, tahavvül, tebeddül, tagayyür isnad ediyor gibi gösterseler bile, o türlü şeylerin rüyasına dahi “Bin defa estağfirullah!” deriz; rüyasına bile bin defa estağfirullah!..

   Hasedi imanın önüne geçtiğinden, samimi mü’minleri karalamayı bile meslek edinen, Süfyâniyet çağının taylasanlılarını da Allah’a bırakın!..

Dolayısıyla, yalan söyleyenleri, iftira edenleri Allah’a bırakın. Cenâb-ı Hak, فَذَرْنِي وَمَنْ يُكَذِّبُ بِهَذَا الْحَدِيثِ سَنَسْتَدْرِجُهُمْ مِنْ حَيْثُ لاَ يَعْلَمُونَ “O halde, bu şerefli Söz’ü yalanlayanla Beni başbaşa bırak. Öylelerini bilmedikleri, farkına varmadıkları yerden derece derece helâke sürükleyeceğiz.” (Kalem, 68/44) buyuruyor; “O yalan söyleyenleri Bana bırak!” diyor Allah Rasûlü’ne. Yalan söyleyenleri, iftira edenleri, tezviratta bulunanları, insanları karalamaya çalışanları… Utanmadan “Okudum!” diyenleri, okumadıkları halde; her şeyi çarpıtanları, altını-üstünü kesip biçip şekillendirenleri… Bunlarla dine hizmet eden insanları itibarsızlaştırmayı hedef alanları, bırakın Allah’a!.. اَللَّهُمَّ عَلَيْكَ بِهِمْ “Allah’ım onları Sana havale ediyoruz!” deyin, bırakın Allah’a!.. O (celle celâluhu) görüyor. Siz, sabrınızla test ediliyorsunuz; yani, sizi size gösteriyor; yoksa O (celle celâluhu) biliyor; Semî’, Basîr, Karîb…

Cenab-ı Hak, وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ “Biz ona şahdamarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) diyor. وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ Yine, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ “Nerede olursanız olun, O (celle celâluhu), sizinle beraberdir!” (Hadîd, 57/4) buyuruyor. Kur’an-ı Kerim, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Hiç tasalanma, Allah bizimle beraberdir!” (Tevbe, 9/40) dediğini anlatıyor. Mekan mı nispet ediliyor Allah’a?!. Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا Keza, وَهُوَ مَعَكُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ Mekan mı isnad ediliyor? Ama gel gör ki, diplomalı cahiller, nâdânlar meseleleri çarpıtıp bir camiayı karalamaya çalışıyorlar. Hizmet edemediklerinden dolayı, “Neden onlar hizmet ediyor, biz edemiyoruz?!.” dercesine bir haset sergiliyorlar.

Antrparantez: Haset ve çekememezlik öldürücü bir marazdır; başkalarının yaptıklarını yapamayanlar, küfür ölçüsünde cinayetlere girerler. Bunun kestirmeden ifadesi şudur, birine göre: “Hased, bazen küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!” Onun içindir ki, Hak dostu, “Ben, hâsidden daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmüş değilim!” diyor. Kim söylüyor bunu? Tâbiîn’in büyüğü, Hasan Basri Hazretleri. “Ben, hâsidden (hased edenden) daha ziyade mazluma benzeyen bir zâlim görmedim!” Hazreti Pîr, izah sadedinde, hasedin evvela hâsidi/hased edeni yakıp bitireceğini belirtiyor; “Hased ve kıskançlıkta öyle bir muaccel ceza var ki, o hased, hased edeni yakar.” diyor. Kendisinin yapmadığı/yapamadığı şey biri tarafından yapılıyorsa, hasetçi bir kere daha yanar, bir kere daha yanar.

Biliyor musunuz, bu yalanlar, tezvirler ve İbn Selûl’lerin direktifleri ile iş yapanlar var ya!.. Bunların topu birden hayatlarında beş tane insana kendi değerlerimizi anlatamamış ve sevdirememişlerdir. Burada yemin edebilirim. Onlar (tarafımızdan kaleme alınmış olan kitapların hepsini, Din İşleri Yüksek Kurulu olarak dikkatlice okuduklarını söyleyip tenkit edenler) yetmiş kitabı okuduklarına yemin edemezler, çünkü yalan. Ama ben yetmiş defa yemin edebilirim; beş tane insana Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevdirememişlerdir; “Edille-i şer’iyye-i asliye”yi sevdirememişlerdir; “Edille-i şer’iyye-i fer’iyye”yi -geleneklerimizi, an’anelerimizi, din tarafından belki bir yönüyle elenen/elenerek bize kadar gelen, intikal eden örflerimizi ve âdetlerimizi- sevdirememişlerdir. Mübarek ülkemizi, analarla dolu o mübarek ülkenin güzelliğini -ütopyalarda olduğu gibi- beş tane insana sevdirememişlerdir. Bundan dolayı hased ile yanıyor ve kavruluyorlar. Nezaketim müsaade etseydi, “geberiyorlar” derdim. Fakat size saygısızlık olur diye, kendi küstahlığımı burada perde altına alıyorum; onu dememişim kabul edin. Ölüyorlar…

Saçları var, sakalları var… Ama Süfyân’a uyan, arkasından sürüklenen taylasanlı yetmiş bin tane Horasanlı… Asya milletlerinden gelip Süfyân’a uymuş, Deccal’e uymuş insanların olacağını Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor. Çağ; bir Süfyân çağı, enâniyet çağı, bencillik çağı, gurur çağı, saltanat çağı, villa çağı, filo çağı, saray çağı… Ve çokları bunlar ile tıpkı pazarlardaki behâim gibi peyleniyorlar.

   Fazilet hissi insanlarda mehâbetullahtandır.

Bu peylenen insanlar içindir ki Kur’an-ı Kerim, أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلاَّ كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Yoksa sen onlardan çoğunun söz dinlediğini yahut aklını çalıştırdığını mı sanıyorsun? Doğrusu onlar yolu şaşırmada davarlar gibi, hatta daha da şaşkındırlar.” (Furkân, 25/44) buyurur. Onlar, yol-yöntem bakımından hayvandan daha aşağıdırlar.

Zira fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır. “Ne irfandır veren ahlaka yükseklik, ne vicdandır / Fazilet hissi insanlarda, Allah korkusundandır.” “Korku” meselesi biraz bazılarını ürküttüğünden dolayı, vezne dokunuyor ama vezne dokunma günahını işleyerek, diyorum ki “mehâbetullahtandır”; fazilet hissi insanlarda, mehâbetullahtandır. “Yüreklerden silinsin -farz edelim- havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır tesiri katiyen, ne vicdanın. // Hayat, artık behâimdir; hayır, ondan da alçaktır…” Böyle bir çağda yaşıyoruz. Bu konu, uzun boylu olarak, kalemi işlek birisinin ele alıp bunu kalem ile kâğıtlar üzerine işleyeceği bir konudur. Enâniyet çağı; bencillik, egoizm, egosantrizm, narsizm çağı… Herkes, o bir parçacık enâniyetini, erimeyen aysberg gibi görüyor. Ateşlere koysanız bile erimiyor. Dolayısıyla Allah, eriyecekleri yerlerde eritecek onları. Aldırmayın bunlara!..

Elektronik tabloda اَلرَّشِيدُ ism-i şerifi çıktı. اَللَّهُمَّ رُشْدًا تَامًّا، تُغْنِينَا بِهِ عَنْ إِرْشَادِ مَنْ سِوَاكَ، يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ “Allah’ım! Dergâh-ı Ulûhiyetinden bizleri öyle kâmil bir rüşd ile, istikamet ve muvaffakiyet ile serfirâz kıl ki, her türlü sürçme ve kaymalara karşı bizleri korusun ve Sen’den gayrısının irşadından bizi müstağni kılsın; ey Erhamerrâhimîn!.. “Reşîd” ism-i şerifin hürmetine, bizi gözü kapalı, kulağı tıkalı, kalbi perişan o zavallılardan eyleme!.. Bugüne kadar ayakta tuttuğun, sâbit kadem eylediğin, çok büyük hayırlara vesile kıldığın gibi… Vifâka ve ittifaka teveccühünün sonucu, birliğe-beraberliğe iltifatının sonucu olarak; yoksa ne bizim haddimize ne de o cemaatin haddine!..

Kimse, O’nun (celle celâluhu) kudret eliyle meydana gelen şeylere sahip çıkmadı; herkes “Allah yapıyor!” dedi. يَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ، وَيَحْكُمُ مَا يُرِيدُ * مَا شَاءَ اللَّهُ كَانَ وَمَا لَمْ يَشَأْ لَمْ يَكُنْ * أَعْلَمُ أَنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَأَنَّ اللَّهَ قَدْ أَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا “Allah, her ne dilerse onu yapar. Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir ve onu infaz eder. Allah neyi dilerse, o mutlaka olur; O’nun olmamasını dilediği de asla olmaz. Bilir ve inanırım ki, şüphesiz Allah her şeye gücü yeten Kadîr’dir ve muhakkak ki, Allah, ilim bakımından da her şeyi kuşatmıştır.” Bu, Söz Sultanı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı. كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلَامِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin sözü, beşer sözlerinin efendisidir.” O, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm öyle buyuruyor.

Bu bahsi bir dua ile tamamlayıp başka bir konuya geçelim: اَللَّهُمَّ دَعْوَةً مُسْتَجَابَةً تُغْنِينَا بِهَا عَنْ أَيِّ أَسْبَابٍ سِوَاكَ، تُغْنِينَا بِهَا عَنْ أَيِّ أَسْبَابٍ سِوَاكَ Allah’ım, hakkımızda hayırlı neticelerin vukuu için muztarr kaldığımız anlarda, inayetinin esbâb-üstü müdahalesi adına yaptığımız istek ve dileklerimize cevap ver, yakarışlarımıza icabet buyur. Dualarımıza öyle bir karşılık ver ki; faydalı gördüğümüz şeylere nail olma veya problemlerimizi çözme hususlarında Sen’den gayrısına dil dökmekten, mâsivâyı yardıma çağırmaktan bizleri müstağni kılacak ölçüde olsun!.. Dualarımıza icabet buyur, bizi herhangi bir sebebe muhtaç eyleme! Bizi sebeplere bel bağlamaktan müstağni kıl!..

   Milletimizin parlak çehresini kirlettikleri gibi, ülkemizde hukuk sistemini de adeta felç ettiler.

Milletimiz, tarihte hakikaten ibret alınacak, ibret levhaları sergilemiş, takdir meşherleri sergilemiş mübarek bir millettir. Biraz evvel bir yanına işaret ederek “analarla dolu” dedim; yani bir yönüyle, şefkatin buhur buhur tüttüğü, bir buhurdanlıkta püfür püfür yukarıya doğru yükseldiği mübarek bir ülke. Değişik vesilelerle arz ettiğim gibi, Campanella, “Güneş Devleti” ütopyasını yazdığı zaman, Devlet-i Aliyye’den haberdar oluyor; “Ben, beyhude bir şeyin çerçevesini çizmeye çalışmışım! Meğer bir yerde bu, yaşanıyormuş!” diyor. Öyle mübarek bir ülke; belli bir dönemde, mübarek insanlarıyla, kadınıyla-erkeğiyle, genciyle-ihtiyarıyla böyle güzellikler meşheri, imrendiren bir ülke; herkesin bağrına koştuğu bir ülke. Bir dönemde o güzellikleriyle, o güzellik meşherleriyle hep yâd ediliyordu. İnsanlar, imreniyordu, bağrına koşuyordu. Hani Fransız Prensi, Kanunî’nin himayesine koşuyor, düşünün. Kim bilir daha niceleri!.. Bugün, falanın-filanın vesayetinde olan insanlar, gelip onun himayesine ve vesayetine giriyorlardı. Ve kocaman bir ülkede muvâsala ve muhabere imkânları -bağışlayın- atın-katırın sırtında yapılıyordu; bir yerden bir yere problemi halletmek için gitmek istediğiniz zaman, aylar alıyordu. Ama böyle bir örnek olmuştu.

Şimdi ise en kötü örnek; problemler sarmalı içinde; her taraftan bakınca -zannediyorum- insanların mânen istifrağ edesileri geliyor. Biraz evvel, onun bir dönemdeki güzelliğinin resmini vermeye çalıştım ama o resmi benden beklemeyin. O gün yaşananları Picasso’ya verseydiniz ve resim çizseydi, Şecere-i Numaniye’de Muhyiddin İbn-i Arabî hazretlerinin dediği gibi, “Râşid Halifeler ve Osmanlı Devleti” çıkardı; tecrîd mülahazası ile öyle bir şey çıkardı ve herkesin -bağışlayın- ağzının suyu akardı. Şimdi ise, midedeki potansiyel, istifrağ; ülkeye karşı, insanımıza karşı… Ve bunu, biz, bize karşı bir saygısızlık olarak alıyoruz; “Benim milletim, böyle bir saygısızlığa maruz kalmamalıydı!” diyoruz.

Ama gelin görün ki, o milletin dırahşan çehresini kirlettiler, mide bulandırıcı hale getirdiler. Öyle ki ülkeyi kirletmekle kalmadılar, dünyanın değişik yerlerinde -esasen- geçmişten tevarüs eden güzelliklerin meşherlerini hazırlayan insanların bile yaptıklarını yıkmak için, yani -bir manada- mabetlere dinamit koymak için seferber oldular. Burada bir yalancıya -bağışlayın- beş yüz bin dolar verdiler. Başka bir ülkede birine okulları kapattırmak için her ay beş yüz bin dolar verdiler. Tek, bu yapılan şeyler yıkılsın diye. Neden? Biraz evvel arz ettim; hased, küfrün yaptırtmadığını yaptırtıyor insanlara. Bakın, değişik yerlerde Allah’a inanmayan Ateistler var, Deistler var, Pozitivistler var, Natüralistler var; var oğlu var. Fakat hiçbiri bu şenaate, bu denâete teşebbüs etmiyor. Fakat genel manzara bu, Türkiye’de.

Ülkemizde adalet sistemi meflûç; meflûç değil, yoğun bakımda. Adalet sistemi, yoğun bakıma alınmış. “Oksijenle, dıştan oksijen üflemek suretiyle, acaba kaç gün daha yaşatabiliriz?!.” Öyle, o hale gelmiş; oksijenlik… Serkârların çoğunun aklı başında değil. Aklı başında bir psikiyatrist -ki, onun da kahtı yaşanıyor- görse bunları, aklı başında biri görse, “Bunların çoğu deli!” der.

Evet, antrparantez bir şey arz edeyim; Bir gün biri gelmişti; bugün yine kalemini deliler hesabına kullanan birisi, o zaman Kıtmîr’i ziyaret etmişti. Türkiye’deydim daha, Beşinci katta. Beş, dört, üç; hepsi bunların sıfırlandı, bildiğiniz gibi. Masada oturuyoruz, çay mı içiyoruz, yemek mi yiyoruz; ben dedim, “Yahu bu mübarek ülkede paranoya yaşanıyor!” O, benim dediğimi az hafife alırcasına… Şimdi sağ olsun, kalemini o istikamette kullanıyor, sağ olsun, Allah uzun ömür versin; şu anda yaptığı şeyi sevap zannediyor, defter-i hasenâtına günah döktürüyor. Evet, isim söylemek memnu’, gıybet olur; çünkü gıybetten korkarım ben. “Yahu hocam! Allah aşkına ne paranoyası? Düpedüz ülkede cinnet yaşanıyor!” dedi. Fakat herkes deli olduğundan, farkında değiller bu meselenin.

Bir antrparantez ile bir hikâye daha anlatayım; bahsetmişimdir: Hepatit oldum askerlikte. Onların Amerika’da kesilmiş etlerini yemediğimden, gıdasızlıktan falan, çok zayıf düştüm; altmış küsur kilo; düşünün, sadece galiba kemik kalmıştı. Dolasıyla hastaneye yatırdılar orada. Hatta beni hastaneye sevk eden doktor subay dedi ki, “Senin işin bitik!” Hastaneden çıktıktan sonra da “Nasıl olsa öleceksin, kendi memleketine gitsen iyi olur!” diye ekledi. Üç ay hava değişimi verdiler. Orada bizim yattığımız Dâhiliye koğuşundan bir koridor ile Asabiye koğuşuna geçiş oluyordu. Asabiye koğuşundan birisi, sık sık bizi ziyarete geliyordu. O, kendi koğuşundakileri deli görmüyor, bizi deli görüyordu. Özür dilerim, bağışlar mısınız? Evvela bağışlamanızı alayım. Evet, “Merhaba deliler, zır deliler, zır zır deliler, hınzır deliler!” diye bizi -Dâhiliyedekileri- selamlardı.

Toplum, bu hale gelince, bu sürüleşmiş demektir. Ve sürüklenip birilerinin arkasından giderler. Nasıl itibar kaybettiklerinin farkında değillerdir. Belli bir dönemde şuna-buna bazı şeyler yedirmek suretiyle ca’lî ve sun’î kredilerini/itibarlarını korumaya çalışırlar; fakat o, bir yere kadar.

   Adalet mekanizmasını da bir cinnet sistemine dönüştürdüler; fakat, asla ümitsizliğe düşmemek ve hukuk mücadelesinden vazgeçmemek lazım!..

“Adalet, meflûç!” dediniz. Hayır, yeni bir sistem oluşturmuşlar, yeni bir cinnet sistemi, farklı. Esasen Anayasa Mahkemesine gidemezsiniz, diğer mahkemeler işliyorsa, Adliye işliyorsa. Yargıtay işliyorsa, orada da hakkınızı arayacaksınız. Yargıtay’da da aleyhinizde çıktıysa, Anayasa Mahkemesine müracaat edeceksiniz. Orada da aleyhinizde bir şey çıktıysa, sonra da İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceksiniz.

Bir kere Yargıtay’ın önüne setler oluşturmuşlar, gidemiyorsun orada. İki sene insanları içeride tutuyorlar, ifadelerini almıyorlar, iddianame hazırlamıyorlar, “Bekleyin!” diyorlar, “Müstahak size; çünkü ‘hak’ dediniz siz. ‘Hak’ diyenlere, yaptığımız şeyler bunlar, size müstahak!” Bu da, onların hukuk mantığı… “Hak!” diyorsunuz, maruz kaldığınız şeylere “müstahak” oluyorsunuz. “Kıyak” değil mi? Özür dilerim, halk dili oldu biraz, hakkınızı helal edin! Oradan, mahkemeden sıyrılsanız, gideceksiniz bir o kadar da, iki sene, üç sene, Yargıtay’da bekleyeceksiniz. Oradakiler de zaten korkuyorlar; başta onlar hakkında iki defa, üç defa, dört defa müebbet isteniyor. Kime? Kime müebbet isteniyor? Belli bir dönemde ya bir makale yazmış, ya bilmem ne yapmış, ya falan, ona.

Efendim, Karakuşî karar… Hırsız girmiş eve, talan etmiş. Sonra çıkarken, “Kapıdan çıkacağıma pencereden ineyim!” demiş. Evin penceresine de o günlerde bir boya çalmışlar, az kayganmış. Sonra hırsız, oradan, pencereden aşağıya doğru atlarken, düşmüş, ayağı kırılmış. Gitmiş muhakemeye; Kadı Karakuş’a ev sahibini şikâyet etmiş. Sonra, Karakuş da ev sahibini mahkûm etmiş, idama mahkûm etmiş. Hırsızın ayağı kırıldı; o kırık ayağıyla artık nasıl hırsızlık yapacak, nasıl rüşvet alacak; nasıl bir kısım fetva eminleri bulacak, onlara para döktürecek, onları peyleyecek, satın alacak, sonra dediğini güçlendirecek, elini güçlendirecek?!. Bütün bunlar, onun ayağının sağlam olmasına bağlı; Karakuşî mantığı. “Asın bu adamı!” diyor, “Hırsızın ayağının kırılmasına sebebiyet verdi!” Önceden bir darağacı koymuşlar oraya. Götürüyorlar ev sahibini asmaya. Efendim, bu defa adamın boyu biraz uzun geliyor, darağacı yetmiyor ona. Gelip diyorlar ki, “Efendim, darağacı biraz alçak düşmüş, adamın boyu da uzun, asıyoruz asılmıyor!” Kadı Karakuş, “Götürün onu, getirin başka birisini asın!” diyor. Karakuşî karar…

Hukuk, böyle… Yargıtay, böyle… Bütün bunları geçerseniz şayet -Kaf dağını geçmek gibi bir şey- Anayasa Mahkemesine gideceksiniz. Anayasa Mahkemesinin bu mevzuda bir şey yapması için de yine evvela onların kurduğu süs mahkemesine müracaat edeceksiniz. Lüks muhâkeme o, lüks; Anayasanın da üstünde, lüks muhakeme. Efendim, oradan da bir şey çıkarsa şayet, bu defa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine müracaat edeceksiniz. Dolayısıyla, burada dendiği gibi, hakikaten ümitsizliğe düşebilir hak arayan insanlar.

Fakat Üstad’ın ifadesiyle, “Yeis, mâni-i her kemâldir.” Mehmet Akif aynı hakikati şöyle seslendirir:

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?

Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

Bence yürekli olmak, durduğumuz yerde dimdik durmak lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yürüdüğümüz yol, bizi İnsanlığın İftihar Tablosu’na doğru götürüyor mu? Bütün işaretler hep O’nu işaretliyor mu? Hedefte O (sallallâhu aleyhi ve sellem) görünüyor mu? Mesele, Kitap’a, Sünnet’e, Selef-i Sâlihîn’in sâfiyâne içtihatlarına uyuyor mu, uymuyor mu? Müzakereli Hadis okunuyor mu okunmuyor mu; şimdi Müslim otuz Hadis kitabıyla beraber mütalaa ediliyor mu edilmiyor mu? Otuz Fıkıh kitabı beraber mütalaa ediliyor mu edilmiyor mu? Bütün bunlara rağmen, bir santim yanlışınız var ise, dönmüyorsanız, sizi Allah’a havale ederim ben! Fakat yürüdüğünüz yol, Kitap’ın, Sünnet’in, Selef-i Sâlihîn’in -bir yönüyle- şâfiyâne, sâlihâne yolu ise, inşirah veren yolu ise şayet, o yoldan dönmeye “döneklik” denir, hafizanallah. Allah, o yolda sabitkadem eylesin! Allah, Râşid Halifelerin yolundan ayırmasın bizi! Kara saraylara, filolara, villalara kalb kaptırmaktan, kalb kaptırma aşağılığından, kompleksinden sizleri, bizleri muhafaza buyursun!.. Yeryüzünde isterse bir dikili taşımız olmasın; olmasın!.. Kıtmîr, öbür tarafa yürürken, öyle yürüyecektir. Hesabını vereceği bir şeyi arkada bırakmadan, öyle yürüyecektir. Ama Allah, onların hesabını da onlardan soracaktır.

   Yolun sonunda Hakk’ın rızası varsa, başımızdan aşağıya meteorlar yağsa, balyozlar inip-kalksa, bizi potalara koysalar ve madenler gibi eritseler de yine katlanmalıyız!..

Bence, ye’se kapılmamak lazım. Çünkü tarihi tekerrürler devr-i dâimi içinde hadiseler, hep böyle cereyan edegelmiş. Mehmet Âkif, “Kânun-i İlâhî, göreceksin ki, değişmez.” diyor; göreceksin ki, değişmez âdet-i İlahî. Eğer değişseydi, Ulû’l-azim Peygamberler hakkında değişirdi. “Diğerlerini bırak!” sözü ile demeyeceğim, onların hepsi başımızın tacı; fakat şimdilik bahis-mevzuu etmeyelim onları. Hazreti Nuh (aleyhisselam); Kur’an, Ulû’l-azim peygamber olarak ifade buyuruyor mu, buyurmuyor mu? Hazreti İbrahim (aleyhisselam), Hazreti Musa (aleyhisselam), Hazreti İsa (aleyhisselam) ve medâr-ı iftihar, şeref-i nev’-i insan, ferîd-i kevn u zaman, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem). Şimdi -zannediyorum- Alvar İmamı’nın ifadesiyle, “İnsanlığın İftihar Tablosu’nun başına gelenlerin onda biri eğer sizden birinizin başına düşseydi, araya kılıç girerdi!” Ne demekse?!. Ona (Alvar İmamı’na) göre böyle; ben bunu, kulaklarımla duymuştum. Fakat çevirip şöyle diyeyim; “O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) başına gelenler, Everest tepesinin başına inseydi, o tepe Lût gölünün dibine dönerdi!” Evet, O’na her şeyiyle medyunuz. “Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet / Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”

Evet, yol bu ise, başımızdan aşağıya meteorlar yağsa, balyozlar inip-kalksa, bizi potalara koysalar ve madenler gibi eritseler, yine de katlanmalıyız. Yol bu ise, yöntem bu ise, hedefte O’nun (celle celâluhu) rızası görünüyorsa ve o hedefte işaret alametleri Kur’an’ın işaretleri ise şayet, Sünnet-i Sahiha’nın işaretleri ise şayet, bence, dişimizi sıkıp katlanmalıyız. Çünkü katlanmışlar…

Hazreti Nuh, katlanmış. Bir yerde iş son kerteye gelince, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ “Rabbim, ben mağlup oldum, ne olur bana yardım et!” demiş. Arz-ı hâldir, bu. “Allah’ım! Yenik düştüm. Ne olur, nusretin! Nusretin!..” Tabiatıma mal edeceğim nusretin. “İfti’âl” kipinden alacak olursanız; “Tabiatıma mal edeceğim nusretin, Allah’ım!” O zaman, “Nâçâr kalacak yerde / Nâgâh açar ol perde / Dermân olur her derde / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler.” (Erzurumlu İ. Hakkı hazretleri) Hazreti Nuh, رَبِّ إِنِّي مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ deyince, Cenâb-ı Hak, “o sebeple” mi, fâ-i sebebiyye veya “onu müteakip” mi, fâ-i tâkibiyye şöyle buyuruyor: فَفَتَحْنَا أَبْوَابَ السَّمَاءِ بِمَاءٍ مُنْهَمِرٍ * وَفَجَّرْنَا الْأَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَاءُ عَلَى أَمْرٍ قَدْ قُدِرَ “Biz de (duasını kabul buyurup), göğün kapılarını açtık da, sular boşalmaya durdu. Yeri de göz göz yarıp, suları fışkırttık. Nihayet, (gökten boşalan, yerden fışkıran) sular, takdir buyurulan işin yerine gelmesi için yükselmesi gereken noktaya kadar yükseldi.” (Kamer, 54/11-12) Gökten boşalan, yerden fışkıran… Bunlar iltika edince, bir araya gelince, yeryüzü -bir yönüyle- seylaplara yenik düşüyor. Ancak onun (Hazreti Nuh’un) “sefine-i necât”ına binenler kurtuluyor, ona inananlar kurtuluyor.

Hazreti İbrahim, nâr-ı Nemrud’a atılıyor. Hanginiz nâr-ı Nemrud’a atıldınız? Hazreti Musa -haşa ve kella- bir mücrim gibi adım adım takip ediliyor. Adım adım, tâ zalimler denizde, deryada boğulacakları âna kadar. Seyyidinâ Hazreti İsa (aleyhisselam), yine o Ulû’l-azim peygamberlerden. Nâsıralı genç. Kaçamak, oradan oraya seyahat ediyor; orada burada nasihat ediyor; adım adım takip ediliyor. En sonunda kaldığı yeri keşfediyorlar. Bir dönemde sizin evleri keşfedip baskınlar yaptıkları gibi… Şimdi evleri keşfedip, miting meydanlarında “Tanıdıklarınızı haber verin, baskını biz yapalım. Tanıdıklarınızı haber verin, baskını biz yapalım!..” dedikleri gibi. Aynen öyle…

Ondan kaç asır sonra Ashâb-ı Kehf… Esasen kimler ise?!. Bizim bazı kaynaklarımızda Yemliha, Mekselina, Mislina (veya Meselina), Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş. Bir de Kefeştetayyuş çobanının Kıtmîr’i var, bencileyin. Evet, nelere katlanıyorlar!.. Her sokak başında bir çarmıh; her çarmıhta -o gün için- لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، عِيسَى رَسُولُ اللهِ diyen insanlar berdâr ediliyor, asılıyor. Bütün bunlar karşısında çaresizlikle mağaraya sığınıyorlar ve Allah (celle celâluhu), onların -bir yönüyle- “ruh-i hayvânî”lerini muvakkaten alıyor, “rûh-i nefehât-ı Sübhâniye”leriyle onları diri tutuyor; çürümüyorlar. Üç yüz sene, Kur’an dokuz daha ilave ediyor oraya; bazıları bundan Kamerî ve Şemsî seneleri çıkarıyorlar; “Kamerî o kadar yapar, Şemsî de o kadar yapar!” diyorlar. Evet, Hazreti İsa’nın yolunda yürüdüklerinden dolayı, onlar da bilhassa bir kısım Ehl-i Kitap tarafından da -Dakyanus değil sadece- aynı şeylere maruz bırakılıyorlar.

Bütün bu çekilenleri üst üste yığın, bunları toplayın. Gerçi farklı şeyler toplanmaz, Matematikte. Ama siz toplayın, olsun; Matematiğe o kadar aykırılık olabilir. Toplayın; İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiği yanında, onda bir yapar. Sizin çektikleriniz de onlardan en az çekeninin çektiği yanında onda bir yapar. Bence, Allah aşkına bu kadarına katlanın!.. Katlanın!.. Birileri Dakyanusluk yapsın; siz Yemliha, Mekselina, Meselina, Mernuş, Debernuş, Şâzenuş, Kefeştetayyuş; ee bir de Kıtmîr’iniz var; olsun, ekip tamam, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Onların sayılarının yedi olduğu söyleniyor; yedi midir, esasen? Kur’an-ı Kerim, sayıları mevzuunda, سَيَقُولُونَ ثَلاَثَةٌ رَابِعُهُمْ كَلْبُهُمْ وَيَقُولُونَ خَمْسَةٌ سَادِسُهُمْ كَلْبُهُمْ رَجْمًا بِالْغَيْبِ وَيَقُولُونَ سَبْعَةٌ وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ “(Ashab-ı Kehf ve kıssasının verdiği dersler üzerinde düşüneceklerine, insanlar bizzat hadise üzerinde yoğunlaşıp ayrıntılara girecek ve) kimisi, ‘Üç kişiydiler, dördüncüleri köpekleriydi.’ diyecek; daha başkaları, ‘Beş kişiydiler, altıncıları köpekleriydi.’ diyeceklerdir. Bunların yaptıkları, gaybı taşlamaktan ibarettir. Bazıları da, ‘Yedi kişiydiler, sekizincileri köpekleriydi.’ diyecektir.” (Kehf, 18/22) dedikten sonra, قُلْ رَبِّي أَعْلَمُ بِعِدَّتِهِمْ مَا يَعْلَمُهُمْ إِلاَّ قَلِيلٌ فَلاَ تُمَارِ فِيهِمْ إِلاَّ مِرَاءً ظَاهِرًا وَلاَ تَسْتَفْتِ فِيهِمْ مِنْهُمْ أَحَدًا “(Rasûlüm,) de ki: ‘Onların kaç kişi olduğunu Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında sağlam ve doğru bilgi sahibi çok az insan vardır.’ Dolayısıyla, onlar hakkında bilinen gerçeklerin dışında herhangi bir kimse ile münakaşaya girme; onlar hakkında tartışanlardan da herhangi bir şey sorma.” (Kehf, 18/22) buyuruyor. Her dönemde bunlar olacaklarına göre, bence, işte bu kadar da olabilir. Dünyanın değişik yerlerinde de böyle olabilir. Ve bunların hepsi, değişik dağların tepelerinde/zirvelerinde Sevr Sultanlığına sığınmış gibi, Hira Sultanlığına sığınmış gibi, Allah (celle celâluhu) onların “ruh-i hayvânî”lerini alır, “ruh-i insânî”leri ile, وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِي (ona ruhumdan üfledim) (Sâd, 38/72) hakikatine bağlı ruh-i insânîleri ile, onları devam ettirir.

   Falana-filana hınç, kin ve nefretin ifadesi olarak değil, mazlumların kurtuluşu ve ülkemizin geleceği için, şahit olduğumuz zulümleri herkese anlatmalıyız!..

Ha, ille de her şeyin sizin döneminizde olması, o Hizmet şiirinin kafiyesinin sizin tarafınızdan konması şart değil. Sen tohum at git, kim hasat ederse etsin!.. Evet, sen tohum at git, kim hasat ederse etsin, biçerse biçsin, döğerse döğsün, değirmene götürürse götürsün!.. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), tohum attı; fakat öyle sağlam tohumlar attı ki, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdü; arkadan gelenler, aynen, O’nu adım adım izlediler; Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali; Hasan u Hüseyin, Aşere-i Mübeşşere… (radıyallahu anhüm ecmaîn) Kıtmîr, diyorum ben bu tabiri: Onların yüzü suyu hürmetine duamızı kabul buyur; مِنَ الْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ashabından seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve o en hayırlı zatlar hürmetine!..”

Ashâb-ı Bedir başta olmak üzere, وَمِنَ الْمُصْطَفَيْنَ اْلأَخْيَارِ مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in ashabından seçkin, bütünüyle temizlenmiş ve o en hayırlı zatlar hürmetine, Allah’ım, bizi onlara bağışla; onların yolundan ayırma!.. Bu kötülükleri yapan, Firavunların yapmadığı kötülükleri yapan insanları da, Allah’ım, hidayetlerini murad buyuruyorsan, “an karibi’z-zaman” (en yakın zamanda) hidayet eyle! Kalblerini telyîn etmeyi murad buyuruyorsan, telyîn eyle; yumuşat kalblerini Allah’ım! Kasvetten kurtar!.. O kasvetli kalb ile ne kabir aşılabilir, ne mahşer geçilebilir, ne Cennet’e girilebilir, ne de Cehennem’den âzâd olunabilir. Allah, hidayet eylesin!..

Bence bütün dünya mazlumları, mağdurları, mehcûrları, mahcupları, mazurları, mahrumları… Daha neleri?!. Efendim, bu mevzuda değişik kelimeler kullanabilirsiniz. Dünya duydu bunları ve çoğu, yapılan şeylerin mahiyet-i nefsü’l-emriyesine de muttali oldu. Muttali olmayanlara da o duymayı değerlendirmek suretiyle, sizin anlatmanız gerekiyor: Zulüm var, gadir var, feryad u figan var, bir damla ekmeğe muhtaç olan insanlar var. Binlerce insan, yüz binlerce insan gadir yaşıyor. Yüz binlerce insanın yaşaması, milyonlarca insanın içinin yanması demektir; Kıtmîr’e kadar, milyonlarca insanın içine kan damlaması demektir. Çünkü içeriye alınan yüz binlerce insan.. ihtifâ eden yüz binlerce insan.. yurdunu-yuvasını terk edip firar eden insan.. hicret eden insan… Bunların anneleri, babaları, amcaları, dayıları, evlatları vardır. Her bir insanı elli ile, yüz ile, bir de tanıdıklar ile hesap edecek olursanız, binlerle çarptığınız zaman, milyonlarca insanın içine her ân kan damlıyor. Kan damlıyor… Kanlı katiller tarafından.. kanlı katiller tarafından.

Ölenlerin hadd u hesabı yok. Çileye maruz kalanların hadd u hesabı yok. Çıplak vücutları istif halinde, değişik yerlerde teşhir edilenlerin hadd u hesabı yok. Öyle hadd u hesabı yok ki, Lenin görseydi, “Ben, bu haltı yapmamıştım!” diyecekti, “Asyalı insanlara!” O açıdan böyle bir mazlumiyeti, mağduriyeti, mahcuriyeti, mahkûmiyeti dünya duydu; duymayanlara da anlatmak lazım.

Bu falana-filana hıncın, kinin, nefretin, mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesinin ifadesi olarak değil. Esasen, mübarek vatanımızın eşrârdan, füccârdan, hattârdan, -bence- kurtarılması lazımdır. Ama onların yaptıkları, kanlı katillerin yaptıkları gibi değil; “medenilere galebe, ikna iledir!” Hâlâ aklı başında beş-on tane insan varsa, onlara meseleyi anlatmak suretiyle, dünyaya meseleyi anlatmak suretiyle, derdimizi dinletmek suretiyle, Allah’ın izni ve inayetiyle, eşrârın şerrinden, füccârın keydinden, kâidûnun hıyanetinden kurtarmak, bir vecibedir. Ama demokratik yollar ile.. cumhurî yollar ile.. insanî yollar ile.. وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) fehvasınca, mukabele-i bi’l-misil’e “kâide-i zâlimâne” diyoruz; mukabele-i bi’l-misil, kâide-i zâlimânesi. “Isırdılar; biz de buna karşı diş gösterelim!” Hayır, çünkü biz, insanız, elhamdülillah.

Bamteli: HİZMET’İN ALTI ESASI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Muhammed Bahâuddîn Nakşibendi hazretlerinin yolunda dört şeyi terk etmek lazımdır; bu esas, şu Farisî beyitle ifade edilmiştir: “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

   “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.

Bir: Terk-i dünya; dünyayı terk etmek. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” Onun nazarında dünya ve mâfîhâ (içindekiler, hezâfiri, şatafatı, ihtişamı, göz kamaştırıcı yanları) o kadar değersiz ki, rahatlıkla “Boş ver!” diyebiliyor. Birincisi, dünyayı böyle terk etmektir.

Hazreti Pîr’in verdiği ölçü ile noktalayacak olursak: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.” Umurunda değil. Bütün dünya kendisinin olsa, katiyen küstahlığa, şımarıklığa, zihnî/fikrî/ruhî zehirlenmeye düşmez; ha var, ha yok. Bütün dünya elinden gitse, Eyyûbvârî, yiğitçe, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى، ثُمَّ أَخَذَ der; “Hamdolsun âlemlerin Rabbi O Allah’a ki, bir zaman verdi, vermekle imtihan etti; bir de almakla imtihan etti; iki imtihan. Verdiğinde O’nu hamd u senâ ile taçlandırdım; inşaallah, nezd-i ulûhiyette hora geçmiştir. Aldığı zamanı da sabırla, dişimi sıkmakla taçlandırdım; inşaallah o da hora geçmiştir!” Eyyûbvârî ki, O’na Hazreti Pîr “sabır kahramanı” diyor.

Evet, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazım. İnsan, kalbini, ruhunu, hissini, ihsaslarını ve ihtisaslarını dünyaya bağlarsa, -hafizanallah- o uğurda yapmayacağı canavarlık, şirretlik, fezâat ve şenâat yoktur; asar, keser, öldürür. “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân / Döker kan, yakar can, onun derdi şöhret ü şan.” Evet, “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân.” Kan döken mızrağını, saplar herkesin bağrına; kendi hesabına yakar bütün milletin canını. Döker kan, yakar can; onun derdi, hevâsı, hevesi, şöhret ü şân. Başka bir şey düşünmüyor; önüne halılar serilsin, geçtiği güzergâhta yolun sağı ve solu kendini alkışlayan humekâ ile kuşatılsın; efendim, “Allah seni başımızdan eksik etmesin!” seslerini marş gibi dinlesin ve öyle yürüsün… Öyle ister, derdi odur.

Dünyayı kalben terk edenler, bu türlü takdirleri, tebcilleri, tazimleri, sövme gibi kabul ederler. Hazreti Mesih’e ait bir söz, aynıyla değil de manasını söylüyorum: “Amelde ihlaslı olmak, övülmeyi sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır.” Takdir ve alkışı, sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır. Kendine karşı olan beğenileri ve takdirleri, kendi ruh dünyasında rahatsızlık sebebi saymaktır. İşte çağın önemli, mümtaz simasının sözü: “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Evet, böyle bir terk-i dünya. Fakat çok zor olduğundan dolayı, bu enâniyet asrında, bencillik ve egoizm çağında, böylesine kalben, hissen, fikren, ruhen dünyaya sırtını dönmek çok zor olduğundan ve “Olsa da olur, olmasa da olur! Bir dikili taşım olmuş, ne ifade eder, olmamış ne ifade eder?!.” mülahazası, her babayiğidin kârı olmadığından dolayı, Hazreti Pîr onu değiştiriyor, mâlum.

   Bir gönülde iki sevda olmaz!..

İki: Terk-i ukbâ; yaptığı ibadet u tâati cennet, havuzlar, kevserler, akan ırmaklar gibi uhrevî mükâfata bağlı yapmayı da gönülden terk etmek. Terk edilecek şeyleri terk etmezseniz şayet, elde etmek istediğiniz şeyleri elde edemezsiniz; tutmak istediğiniz şeyleri tutamaz ve tutunmak istediğiniz şeylere tutunamazsınız. Terk-i dünya ve terk-i ukbâ… Nedir esas hedef?!. اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق İhlas, Allah rızası, hâlis aşk u iştiyak.

Menkıbe… İbrahim Ethem hazretleri, tacını-tahtını terk etmiş. Efendim, tâçdâr, çullu sultan, çullara bürünmüş. Mücâvir olmuş; Kâbe’yi tavaf etmekle, esasen, orada doygunluk peşinde koşuyor, itminan peşinde koşuyor. O sene nasılsa, evlâdı da hacca gelmiş. Aradan kaç sene geçmişse, hâlâ unutmamış çehresini. Evlâdını görünce, evlâdı ona koşuyor, sarılıyor. (Menkıbe… Olmuş da olabilir, olmamış da olabilir. Fakat ifade ettiği mana önemlidir. Menkıbelerin aslı değil, faslına bakmak lazım.) Çocuğunu bağrına basınca, az kalb kayması yaşıyor, “Evladım!” diye. O anda, kendi duyabileceği şekilde, kendisinin irtibatlı olduğu frekansla hemen bir sinyal alıyor: “Ey İbrahim! Bir kalbde iki sultan olmaz!..” Hemen, “Allahım! Sen’in muhabbetinin yanında kalbime oturanı al!..” diyor. Oğlu, metâfta, dizlerinin dibine yığılıyor. Böyle bir terk-i ukbâ…

Terk-i dünya, terk-i ukbâ ve üçüncüsü; “terk-i hestî”: Terk-i hestî”, kendini terk etmek, kendi ile çok meşgul olmamak. Dünya adına belalar ve musibetler sağanak sağanak başından aşağıya yağdığı zaman, sadece çevresine bakacak, “Acaba bir başkasının başına da bir dolu düştü mü?!.” diye bakınacak ve işte o zaman “Oofff!” diyecek kadar… Öyle bir terk-i hestî, kendini terk etmek. Kendi evini yangın almış, cayır cayır yanıyor; bir insan olarak orada bir ihtizaz sergileyebilir. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan, amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu!..” (Keçecizade İzzet Molla) Evinin yandığını gören, eşyasının yandığını gören bir insanın, hafif bir sarsıntı geçirmesi, gayet normaldir. Amma, öyle değil!.. O yangını, “Yangın/ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” mülahazasıyla karşılamak fazilettir; bunun, mesleğinizde de bir esas olması lazımdır. “Ateş, düştüğü yeri yakar!” düşüncesi, bencilce bir mülahazadır. “Ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Falanın evine, filanın devletine, falanın saltanatına… Hepsi benim bağrıma düşmüş gibi beni yakar. Öylesine kendinden sıyrılma!.. Öylesine “başka”laşma, umumileşme!.. Öylesine umumun canı olma, umumun sinir sistemi olma!.. Kime dokunulursa, âdeta kendi sinir sistemine dokunulmuş gibi, içine kan damlayacak şekilde, bir “terk-i hestî”.

Üç tane büyük terk; dünya, ukbâ ve kendini terk. Sonra da “terk-i terk”: “Terki terk”, bütün bu terkleri de terk etme, unutma onları. Ona gelip diyorlar ki; “Yahu dünya senin umurunda değil!” “Farkında değilim, onu umurumda zannediyorum.” “Yahu, sen hiç, اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ falan demiyorsun; hep diyorsun ki, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق وَمَعِيَّتَكَ، وَمَعِيَّةَ رَسُولِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve maiyetini, Rasûl-i Ekrem’inle beraberliği istiyorum!..” Fakat öyle bir terk-i terk ki, o, “Allah Allah, öyle mi, siz öyle mi görüyorsunuz?!.” falan, diyecek kadar, kendinde değil; o kadar. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi’nin yolu…

Kimlere kalmış bu yol, yolu yürüme… Hazreti Pîr’in nasıl ızdırap içinde olduğunu anlayabilirsiniz: “Ben nasıl bir yol bıraktım arkada? Kimlere kaldı o mübarek yol, güzergâh, şehrâh; şimdi kimlerin ümidine metruk?!.”

Evet, “terk-i terk”; öyle bir terk edecek ki, ona dünyayı, ukbâyı, aynı zamanda cennet arzusunu terk ettiğini hatırlattıkları zaman, hatırlamayacak onları. Öyle bir şey.

   Seyr u Sülûkte Bir Başka Çizgi ya da Çağa Uygun En Emin ve En Kestirme Yol

Fakat “dünya”nın bir numaralı değer durumuna geçtiği.. insanların, enaniyetleri tarafından kündeye getirildiği, el-enseye getirildiği.. egoizmanın hâkim olduğu “enâniyet asrı”nda bu “terk”lere muvaffak olmak çok zor. Allah dostları, “benlik ve enâniyet asrı” demişler. Böyle bir asırda, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretlerinin ortaya koyduğu o dört esas çerçevesinde -ki, ben icmalini arz ettim; tafsili, bir kitap muhtevasında- yaşamak çok zor olduğundan, Bediüzzaman hazretleri bugünün insanın zaaflarını bilerek.. dünyayı ukbâya tercih etme zaafını.. şahsına çok önem verme zaafını.. enâniyet zaafını (…) nazar-ı itibara alarak diyor ki: “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” Tetimmesi, hâşiyesi de “tefekkür” ve “şefkat”. “Benim yolumda da dört şeye sarılmak lazımdır.” Orada “terk”, burada “sarılmak. “Lâzım-âmed” diyor, “lazımdır” o.

1) Acz-i Mutlak: Kendini acz-i mutlak içinde görmek; sa’yine, cehdine, gayretine güvenmemek. Onun Kader Risalesi’nde (Yirmi altıncı Söz’de) iradeye tanıdığı tarif çerçevesinde, aczini müdrik insan, meyelânına, meyelândaki tasarrufuna terettüp eden ne kadar başarı ve muvaffakiyet varsa, onlar karşısında “Allah, Allah! Benim gibi âciz, sinik, bir termit… Nasıl bu kubbeler yapılıyor böyle? Demek ki onları yapan, O (celle celâluhu)!” falan diyor. Eviriyor, çeviriyor, “ene”nin boynunu kırıyor; “elif”iyle uğraşıyor, “nun”uyla uğraşıyor, ondan bir “Hüve” çıkarıyor, “Hû” diyor.

Evet, acz-i mutlak; “benim gibi bir âciz-i mutlak”, “Bizim gibi birer âciz-i mutlak”, “cemaat gibi âciz-i mutlak”. Allah (celle celâluhu) eğer yüz yetmiş, yüz seksen ülkede okul açma, “edille-i şer’iyye-i asliye”ye dair değerleri, “edille-i şer’iyye-i fer’iyye”ye dair değerleri bayraklaştırıp “Beğenirseniz, hani bunlardan alacağınız şeyler olabilir!” mülahazasıyla dünyanın dört bir yanına açılma imkânı vermişse, bu O’ndandır. Eskilerin ifadesiyle, “şedd-i rihâl” eden, ağlayan annesini-babasını arkada bırakan, eşini ağlayarak arkada bırakan, çocuklarını ağlayarak arkada bırakan ve bu yüksek mülahaza, bu gâye-i hayal ile dünyanın dört bir yanına açılan insanlara Cenâb-ı Hak büyük işler yaptırmış. O açılmaları Allah, devam ettirsin! Falanın filanın o mevzuda “hır hır”ına, “dır dır”ına bakmadan, “i’lâ-i kelimetullah” ve “i’lâ-i hakâik” yolunda yürümeye Cenâb-ı Hak muvaffak kılsın ve onda sâbit-kadem eylesin!..

Evet, Cenâb-ı Hak, “acz-i mutlak” içinde olan insanlara, böylesine kubbeler yapma, böylesine duygu ve düşünce dünyalarını, gâye-i hayallerini, mefkûrelerini bütün dünyaya duyurma imkânı verdi. Onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), gayb-bîn gözüyle görüp bildirmesine ve aynı zamanda bir gâye-i hayal olarak, bir mefkûre olarak, bir hedef olarak onlara göstermesine karşılık, “Evet yâ Rasûlallah! Senin dediğin gibi, nâm-ı celîlin, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” mülahazasına bağlı kaldılar. Başka bir dertleri yok. O “fukara-i âcizûn”u bulundukları yerlerde araştırsanız, hiçbiri orada bir tane ev yapmamıştır; üç bin dolar ile de gitmemiştir. Siz, ey gâfil u nâdanlar! Gönderdiğiniz insanlara üç bin, dört bin, beş bin dolar vermeyince gönderemiyorsunuz. Fakat onlar, karın tokluğuna gitmişler oraya ve orada karın doyurmuşlar, başkalarının karınlarını doyurmuşlar.

Acze terettüp eden bu kadar eltâf-ı İlahiye… Onu görme ama kendinden değil, O’ndan (celle celâluhu) bilme; acz-i mutlak. Zannediyorum, yapılabilecek bir şey. Terk-i dünyanın yerine koyun bunu; dünya ve mâfîhâyı bütün terk etme yerine. Aczinizi ortaya koyarak, “meyelân”, “meyelândaki tasarruf” veya “tesâviyü’t-tarafeynden ibaret olan bir hususta sadece kader dengi değerlendirme” deyip birini tercih ediyorsunuz. Ve tercihinize -bakıyorsunuz ki- dünyalar terettüp ediyor. Bir damla alıyorsunuz, bir yere çalıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki, umman olmuş. Evet, böyle bir “acz”. Güzel değil mi böyle bir acz?!.

Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: Acz-i mutlak…” diyor. Neden? Çünkü “sonsuz” ve “sıfır” mülahazasına bakınca, eğer birisi acz-i mutlak içinde kendini görüyorsa, bir de Kadîr-i Mutlak’ın, Kâdir-i Mutlak’ın (celle celâluhu) varlığını görmüş/anlamış olur. “Kâdir-i Mutlak” (celle celâluhu) karşısında artık başka bir “kâdir” olmaz; orada bir “âciz-i mutlak” olur ki onun gücü, kuvveti, kudreti nisbîdir, izâfîdir; sadece hakkın muradı istikametinde meyelân ve meyelândaki tasarrufta bulunma gibi bir kader denk değerlendirmesinden ibarettir.

Âciz-i mutlak… İnsan kendini böyle görmeyince -hafizanallah- kazanma yolunda kaybeder. Şehrâhta yürürken, farkına varmadan birden bire kendini patikada bulur. Allah’ın yolunda yürüyorken, takılır yolda kalır. Dolayısıyla haddini bilmeli, kendine “Ben bir âciz-i mutlakım!” demeli, çünkü Kâdir-i Mutlak (celle celâluhu) bir tanedir.

   “Bir serçe bir kartalı / Salladı vurdu yere / Yalan değil gerçektir / Ben de gördüm tozunu!”

2) Fakr-ı Mutlak: Kendini mutlak fakir saymak. Değişik vesilelerle Kıtmîr ifade ediyor; onun dediğini, beyanını, üslubunu beğenmiyorsanız, siz, bu mülahazayı daha şık bir beyan ile ifade edebilirsiniz. Hakikaten Allah (celle celâluhu) “Ben’den olan şeyleri, Bana ait olan şeyleri şöyle kendi hayalinizde bir tarafa bırakın da ‘Ben, benim!’ diye kendi adınıza bir tekmil verin Bana!” dese, nasıl bir tekmil verirsiniz?!. İşin altına hemen bir “hiç” imzası atar mısınız, atmaz mısınız?!. “Fakr-ı mutlak”. Var eden, O (celle celâluhu). Canlı eden, O. İnsan eden, O. Hele mazhariyetiniz olarak, Müslüman eden, O. Müslüman muhitte yaratan, O. Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâma ümmet eden, O. O’nun yolunda hizmete muvaffak kılan, O. Sizi o yola irşad eden, O… Bunların hepsi, O’na aittir. O’na ait olan şeyleri bir kenara koyduğunuz zaman, siz, kendi adınıza tekmil verecekseniz, “sıfır” diyeceksiniz; “Ben, bir sıfırım!” Fakr-ı Mutlak; varlığın, izâfî bir varlık, nisbî bir varlık.

3) Şükr-i Mutlak: Ben, âcizim; elimden hiçbir şey gelmiyor. Öyle bir fakir, öyle bir dilenciyim ki, Allah’tan başka hangi kapının tokmağına dokunsam, yüzüme çarpılıyor. Böyle bir âciz ve fakirim; fakat görüldüğü gibi, O (celle celâluhu) beni, böyle sere serpe yerde de bırakmıyor. Şimdi mesele, böyle olunca, bu defa size/bize sadece şükretmek düşüyor. Hani, Yunus Emre’nin -Niyazî Mısrî tarafından da izah edilen ve “lügaz” denilen- bilmece gibi sözleriyle nazara verdiği husus vardır:

Çıktım erik dalına,

Anda yedim üzümü,

Bostan ıssı kakıyıp,

Der ne yersin kuzumu.

 

Kafdağı’ndan bir taşı

Şöyle attılar bana

Öylelik yola düştü

Böyle kaldı yazılı.

 

Bir küt ile güreştim,

Elsiz ayağım aldı,

Onu da basamadım

Göyendirdi yüzümü..

 

Bir serçe bir kartalı,

Salladı vurdu yere,

Yalan değil, gerçektir,

Ben de gördüm tozunu..

Küt (Bazı yerlerde kullanılır: Kötürüm) ile güreşiyorsun, elsiz ayağını alıyor; basamıyorsun, utandırıyor seni. Serçe, kartalı yere çalıyor; bir yudumluk bir şey ona göre; “Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.” Acz ü fakrı böyle görmek lazım.

Acz ü fakr, böyle olduğu halde, sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağan nâmütenâhî niam-i İlahiye, eltâf-ı Sübhâniye karşısında, size oturup kalkıp hep şükretmek düşmez mi?!. وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) Şükrederseniz, Ben de nimetini artırırım. Nankörlüğe girerseniz.. görmezlikten gelirseniz.. sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırdığımı, kör kütük olduğunuz halde, kötürüm olduğunuz halde, âdeta Herkül’ler gibi size belli misyonlar eda ettirdiğimi görmezlikten gelirseniz, bu defa Benim azabım şedittir. وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir!” diyor. Dolayısıyla, şükür…

Hazreti Zeynülâbidîn’in ifadesiyle, Sana nasıl şükürde başa çıkarım ki?!. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ veya اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dediğim zaman, onu da nimetin karşısında dedirten Sen’sin; o da bir hamd ister. Ona da bir اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demem lazım. İkinci kez bana dedirttiğinden dolayı, bana bir lütufta daha bulundun; yine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ Öyleyse oturup kalkıp hep اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demem lazım. Şükür…

  Arkadaşlar, arkadaşlar / Şevk mezhebi yoldur bize / İmana doymuş yoldaşlar / Dikenler hep güldür bize!..”

4) Şevk-i Mutlak: Hazreti Pîr’in yolu. Ne kadar açık?!. Ne kadar net?!. Ne kadar kulun acz ve zaafına yakışır, numarası-drobu uyar bir şey?!. Ne kadar O’nun azametine muvafık bir gerçek, bir hakikat?!. “Allah, Allah! Ben bu kadar âciz, bu kadar fakir olduğum halde, böyle çağlayanlar gibi her şey; niam-ı İlahiye akıyor karşımda. Artık niye ye’se düşeceğim?!. Niye bu mevzuda inkisâr yaşayacağım ki?!. Şevk içinde hep götüreceğim bunu, götürmeye çalışacağım!.. -İşte biraz evvel ifade edildiği gibi- “meyelân”, “meyelândaki tasarruf”, “kader denk” deyip yürüyeceğim, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Madem damlayı derya yapıyor, zerreyi Güneş yapıyor O; o zaman, şevksizlik bende Allah’a karşı saygısızlık olur. Hep şevk içinde olmalıyım!..

Şu anda bile… Balyozlar başımıza inip-kalksa, zindan kapıları ardına kadar, kale kapıları gibi açılsa, insanın en önemli hukukunu ifade eden usûl-i hamse ayaklar altına alınsa da… Bazı usûliddin ve usûl-i fıkıh uleması, usûl-i hamseye bir de “hürriyet”i ilave ediyorlar. Hazreti Pîr de hürriyet üzerinde ısrarla duruyor: “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” diyor. Öyleyse “usûl-i hamse” değil, bir de hürriyet, “usûl-i sitte”.

Evet, haklar elinizden alınacak.. insanî haklardan mahrum edileceksiniz.. hatta çok yerde Allah’a karşı yapmanız gerekli olan vazife-i ubudiyette zorlanacaksınız.. belki abdest alma imkanı bulamayacaksınız.. zikr u fikirde bulunduğunuz zaman, rahatsızlıklarını izhar edecek, engellemeye çalışacaklar…

12 Mart’ta (1971) biz hapishanedeyken, arka koğuşta, böyle şu kadarcık bir yeri namaz kılmak için ayırmıştık. Mahkûmların bir kısmını da bizden ayırmış, o koğuşa koymuşlardı. Dizlerimizi ahşap olan o yere vurunca, şikâyet ettiler hemen. Orada, hapishanede, -“tutuk evi” diyorlar- tutuk evinde subaylara şikâyet ettiler; “Dizlerini hızlı yere vuruyorlar, bir de cehrî namazlarda âşikâre okuyorlar; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ diyor, açıktan okuyorlar; biz, diğer koğuşta rahatsız oluyoruz!”

Bu türlü şeylere maruz kalsanız, her şeyiniz elinizden alınsa, yine de mutlak bir şevk içinde bulunmalısınız. Madem acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka öyle bir teveccüh var; bize düşen şey de şevk-i mutlak içinde o güzergâhta, O’na doğru gitmek ve katiyen ye’se düşmemektir. “Yeis, mani’-i her kemaldir.” (Tarihçe-i Hayat, s.59)

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana, eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana; sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” (Ruhun şâd olsun, Âkif!..)

Katiyen ye’se düşmemeli, inkisâr yaşamamalı; acz u fakra o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah’ın o eltâf-ı Sübhâniyesi karşısında, hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı!.. Oraya girenlerin o etrafa tebessüm yağdırmalarına benzer şekilde… Tebessüm yağdırarak gidiyorlar zindana!.. Arkadan ellerine kelepçe vurmuşlar, sanki kaçacaklar gibi!.. Sırf hakaret olsun diye!.. Bir yönüyle onları aşağılamak için; bir yönüyle de onları tahrik etmeye matuf, “bir şey yapsınlar” diye!.. Fakat çok şükür, melek ruhu taşıyan o insanlar, “mülk”ten ve “milk”ten daha ziyade “melekût”a müteveccih olan o insanlar, gülerek mukabelede bulunuyorlar.

Çok iyi tanıdığım bir yaşlının -belki benden bir iki yaş daha büyük; düşünün, seksen yaşına ayak basmış birisinin- ellerine kelepçe vurmuşlar, Antalya’da. Bir de böyle fotoğrafını çekiyorlar. “Çek, çek!..” diyor onlara ve sonra bir şey ilave ediyor. Âdeta gittiği yere, çok ciddî bir memnuniyet hissiyle gidiyor gibi… Allah, sizi ebediyen pâyidar eylesin!.. İhtimal ki sizler, Amnofis döneminde olsaydınız, aynı şeyleri yapacaktınız. Seyyidinâ Hazreti Mûsâ’ya, “Sen gelmeden evvel de geldikten sonra da hep biz ezâ çekiyoruz!” demeyecektiniz. Onlar (Firavun’un işkencelerine maruz bulunan bazı İsrailoğulları, şikâyet dolu sızlanmayla) “Biz, sen gelmeden önce de işkenceye maruzduk, şimdi sen geldikten sonra da maruzuz.” (A’raf, 7/129) demişlerdi. Siz onların dedikleri gibi demeyecektiniz; “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, peygamberlerin yolunda, peygamberlerin başına gelenler, başımıza geliyor.” diyecektiniz.

Evet, antrparantez bir şey arz edeyim: Dünya çapında, aklı başında ulemâ-i benâmdan büyük bazı kimseler -isim vermeyeceğim- meseleye bu zaviyeden yaklaştılar. Ezher’deki büyüklerden.. Fas’taki büyüklerden.. Afrika’daki başka büyüklerden bazıları dediler ki: “Hizmet, böyle devasa adımlarla inkişaf ederken, ‘Yahu bir istidraç olmasın bu mesele?!. Çünkü bunun onda biri kadar bir hizmet yapanlar, on katı cezaya maruz kaldılar, on katı balyozlandılar, on katı insanca yaşama hak ve hürriyetinden mahrum edildiler. Bunlara bir şey olmadığına göre, başlarına bir şey gelmediğine göre, acaba işin içinde bir bit yeniği mi var?!.’ diye düşünüyorduk. Vaktaki başınıza zâlimlerin eliyle bu türlü musibetler gelmeye başladı, o zaman doğru yolda yürüdüğünüzü anladık!..”

Nitekim أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” buyuruyor Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâm. Başına hiçbir şey gelmeden zirveyi tutan haksızlar, nâdanlar, esasen onlar, hallerinden utansınlar. Siz, bu türlü şeylere maruz kaldığınızdan dolayı, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِHamd olsun Allah’a; ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün ahvâli dışında, O’nun verdiği her şeye hamd olsun!..” mülahazasıyla, “Gelse celâlinden cefa / Yahut cemâlinden vefa / İkisi de câna sefa / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” deyip yürüyün O’nun yolunda!.. Şevkinizde bir inkisâr yaşamayın!.. Şevk kırılmasına maruz kalmayın acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka terettüp eden şeyler karşısında.

İşte, Cenâb-ı Hak, böyle bir şevk vermişse, şahlanmış bir küheylan gibi mahmuzlanmadan bile sen son sürat, kalbin durasıya koşuyorsan şayet, onu veren de O (celle celâluhu). O zaman da sen, hep şükredip duracaksın: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Sana gelip ulaşan nimetlerden dolayı, mukabelede bulunmanın adı: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Nimet, sana gelsin gelmesin, ulaşsın-ulaşmasın, sana o nimetlerin gelebileceği bir makamdan gelen şeyler karşısında; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ diyorsun. Bu iki şeyi, birbirinden tefrik etmek lazım; “Fedâil ve fevâdil” deniyor. Evet, bu da şükr-i mutlaka dâhil. Cenâb-ı Hak, şükr-i mutlakta bizi sâbit-kadem eylesin!..

5) Tefekkür: Amma, baştan buraya kadar ifade edilen bu hakikatleri anlamak için, bir şeye ihtiyaç vardır: “Tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Nüanslarıyla, hepsinin farklı tarifi var. İllet-malûl arasında, kozalite mülahazasıyla, münasebet kurarak meseleleri ele alıp tahlil ve analiz etme, öyle terkiplere ve tahlillere gitme. O tefekkürü kullananlar, ancak onlar, aczdeki o enginliği, fakrdaki o enginliği, şevkteki o enginliği, şükürdeki o enginliği duyabilirler. Onun için haşiye olarak da düşüyor; “tefekkür” diyor, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Mebdeden müntehaya mahrûtî nazarla -yalın Türkçe ile “bütüncül bir bakışla”- meseleye baktığınız zaman bahsi geçen hakikatleri anlayabileceksiniz. Sebep ile o sebebe terettüp edebilecek ve “Şu da olur, şu da olur, şu da olur, şu da olur!” denebilecek on tane ihtimali, hatta bir sebebin tevlîd edeceği bütün ihtimalleri mahrutî bir nazar (bütüncül bir bakış) ile görmek suretiyle, esasen o dört tane esasın nasıl elmas, zebercet, zümrüt olduğunu ve mâverâdan gelip لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ kenzi ile irtibatlı bulunduğunu o zaman anlayacaksınız. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem.

6) Şefkat: Ve insanların hoyratlaştığı, kin ve nefretle oturup kalktığı bir dönemde, peygamber üslubunu esas olarak ele alan bir şefkat. Zira Firavun gibi, kendisine ters bakan insanları bile berdâr eden, doğan erkek çocukları, ihtimal dahilinde “Başıma dert olur!” diye öldüren,.. Hani nasıl birileri bazı yerlerde, “İhtimal dahilinde; bunlar benim gibi milimi milimine düşünmediğine göre, bir seçim olursa şayet, başkasına oy verirler!.. Halk içinde kalırlarsa, bunlar başkalarına fikir verirler!.. Bunları rahat bırakırsanız, elleriyle ayaklarıyla boş durmaz, yine okul açarlar, yine ev açarlar, yine şunu yaparlar, yine bunu yaparlar!..” düşüncesiyle hareket ediyorlar. Paranoya yaşandığından dolayı, dünyanın değişik yerlerinde… Bütün Tiranizm sistemlerinde, öyle çok uzak ihtimallere hükümler bina edilmek suretiyle elli türlü, müzâaf der müzâaf zulümler, i’tisaflar irtikâp edilir/ediliyor, hafizanallah.

Evet, Firavun Amnofis öyle birisi. Böyle, bu türlü mezâlimi irtikâp ediyor. Şimdi böyle birisine Allah (celle celâluhu), vazifeli elçisini gönderiyor. Ulû’l-azim peygamber, Hazreti Musa gibi bir insan… Beş tane sayılmış, onların içinde; yüz yirmi dört bin peygamber içinde, üç yüz on üç veya altı yüz yirmi altı mürsel arasında, seçtiği beş tane insan var, önemli: Nuh, neciyyullah; İbrahim, halîlullah; Musa, kelîmullah; İsa, ruhullah; Muhammed, rasûlullah, habîbullah, halîlullah. Sallallâhu aleyhi ve aleyhim ecmaîn.

Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’yı Firavun’a gönderirken, üslup olarak diyor ki, اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı. Ama ona tatlı, yumuşak bir şekilde hitap edin. Olur ki öğüt dinler ve aklını başına alır veya hiç olmazsa kalbinde bir hareketlenme olur da biraz kendine gelir.” (Tâhâ, 20/43-44) Ey Musa ve Harun! Firavun’a gidin, kavl-i leyyin ile konuşun! Yüreklerinizde kin ve nefreti aksettiren bir şey olmasın! Kalblerinizde öyle bir şey olursa, farkına varmadan o, beyanınıza akseder, bakışınıza akseder. Paranoyaklar, sizin göz irislerinizde bile, onlar için ne düşündüğünüzü okurlar, firasetleri çok yüksektir onların! Yüz işmizâzlarınızda, onlar hakkındaki mütalaalarınızı okurlar. Onun için kalben yumuşaklık, tavren yumuşaklık, beyânen yumuşaklık: فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا Niye? Tereccî… Bakın, “leyte” değil, “tereccî” edatı “lealle” ile ifade ediliyor; bu, “ümit edilir, olabilir” manasına geliyor. لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى İhtimal ki o da tezekkür eder, bir şeyler hatırlar ve sonra haşyet atmosferi içine girer, Allah’a karşı saygı duyar.

Hâl-i leyyin, kavl-i leyyin, kalb-i leyyin, lisân-ı leyyin, beyân-ı leyyin, tavr-ı leyyin… Birini yumuşatmak istiyorsanız şayet, yumuşatmanın yolu, bundan geçer. O da bir yönüyle “şefkatin dışa vuruşu demektir. Şefkat ile hareket edeceksiniz.

Bir insanın imandan nasibi, şefkati ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır)!.. İnsan, karıncaya şefkat ediyorsa, arıya şefkat ediyorsa, haydi haydi insana şefkat edecektir. İnsana şefkat etmiyorsa, yuvaya şefkat etmiyorsa, kadına şefkat etmiyorsa, (ihtimallere binaen), herkesin başında bir Amnofis gibi bela olup yağıyorsa şayet, o insanın imandan nasibi de o kadardır.

Cenâb-ı Hak, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatine bağlı, sâbit-kadem eylesin! Bizi, istikametten ayırmasın! Sizi, yolunuzdan döndürmesin! Şehrâh-ı Muhammedî’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâbit-kadem eylesin!..

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ * يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

(“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..)

وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى آلِهِمْ وَأَوْلاَدِهِمْ وَأَوْزَاجِهِمْ وَأَصْحَابِهِمْ أَجْمَعِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ * آمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

521. NAĞME: TOPLUMSAL HİPNOZ

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü hasbihalinde özetle şu hususları dile getirdi:

* “Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen / Hüsrâna düşersin; çıkamazsın ebediyyen!” (M. Akif)

* Hâlihazırda yaşananlar muvacehesinde yeis sürekli kapınızın ziline, tokmağına dokunur, ayağıyla kapınıza vurur; “Sen kimsin?” deseniz, “Ben yeisim!..” der; kapının dışında yine ümitsizlik mırıldanır. Bu açıdan da böyle dönemlerde Allah’a dayanıp sa’ye sarılmak, hikmete râm olmak, yani yapılması lazım olan şeyleri o iş için gerekli mantık, muhakeme ve stratejiye göre yapmak; tabir-i diğerle şartların ve konjonktürün elverdiği şeyleri yerine getirmeye çalışmak çok önemlidir. Önemlidir zira yakın veya uzak gelecekte “keşke” dememek buna bağlıdır.

* “Keşke öyle bir tevakkufu yaşamasaydık!.. Keşke meseleyi rölantiye almasaydık!.. Keşke en ağır şartlar altında bile ne kadar yürünebiliyorsa dişimizi sıkıp o şekilde yürüyebilseydik!.. Cihanlar ifrit kesilip üzerimize geldiği zaman bile yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaktan geri durmasaydık!..” Yakın veya uzak gelecekte bunları dememenin bir lazımı da sürekli gayret içinde ve âlihimmet olmaktır.

* İnsan yüce bir gaye-i hayale bağlanmalı ve o istikamette himmetini hep âli tutmalıdır. Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-i kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemli bir vesiledir. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.”

* Durağanlığa girdiğiniz ve “Az dinleneyim!” dediğiniz zaman, ahval ve şartlar sizi yeisin içine çeker. Şeytan ve nefis size “Vallahi, bu yol kat edilecek gibi görünmüyor; bu ifritten düşmanlarla başa çıkılacak gibi görünmüyor!” dedirtir. O meseleleri planlayanlar da bunu isterler ki onların ardında da zaten şeytan vardır. Her dönemde İslam’ı yaşamak isteyenleri engellemek için değişik plan ve stratejiler ortaya koyanlar hep insî cinnî şeytanlardır. Şeytan bazen bir iki insanı baştan çıkarır; diğerleri de sürü halinde onun arkasından sürüklenip giderler.

* Bazen de şeytan öyle bir hipnoz yapar ki koskocaman kitleleri, hem de bazen okumuş kitleleri uyutur. Bazen “din” diyen, ara sıra camiye giden, Ramazan’da oruç tutan ve Müslüman görünen insanlar bile şeytanın hipnozuyla öyle uyutulurlar ki, gözleri bağlı, kurdun arkasına takılan koyunlar gibi, onun yiyeceği vadiye öyle sürüklenirler ki, hiç farkına varmazlar. Öyle ki, insanlar arasında şeytanın temsilcisi konumundaki kişi/ler ne derse, onlar da onu tekrar ederler.

* Bu türlü bir hipnoz, uyuşturucuya veya kumara mübtela olmak gibi bir marazdır. O maraza tutulanlar, dini dengesi ve kıstası olmayan, onu sadece nam ve nişan olarak zikreden, hatta o kutsalı kendi ikbal ve istikbali adına birilerine karşı kullanan, bu uğurda zulüm, irtikâp, hırsızlık, tagallüp, tahakküm ve temellüke giren kimseler olup çıkarlar. Milletin alın teriyle kazandığı malların üstüne konmaya kadar her türlü kötülüğü işleyen öyle kimseler -uyuşturucu bağımlılığına benzer- bir hipnoza maruz kalmış gibidirler. Bugün de toplumda korkunç bir illüzyon, kitlesel bir hipnoz müşahede edilmektedir.

* Bir gün biri, belki içinden gelmeyerek, pozitif bir şey fısıldamıştır. Diğerleri de hemen onu gerçek zannederek Pennsylvania’ya selam gönderirler, “Oradaki kutlulara da selam olsun!” derler; “Bu Türkçe Olimpiyatları bizim kırk elli senelik hayatımızda yaptığımız hizmetlere tekabül eden dev bir hizmettir!” diye eklerler; “Can u gönülden selam ve ihtiramlarımızı arz ediyoruz!.” ifadesiyle sözlerini bitirirler. Bir dönemde birisi yalandan onu söylediğinden dolayı arkasından sürüklenenler de gerçek zannederek öyle söylerler. Daha sonra o tam aksi şeyler mırıldansa, bunlar da hemen ağız değiştirip bu defa o öncekilere zıt sözleri tekrar ederler. Çünkü bunlar hipnoz yapılmışlardır, ayakta uyuyanlardır, “sâir fi’l-menâm – uyurgezeler”dir.

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

Bamteli: Hâl ve Ümit

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Sadece Allah rızasını maksat yapanlar fırtınalar karşısında sabit-kadem olabilirler/olabildiler!..

*En büyük isteğimiz O (celle celaluhu) olmalı!.. İnancımızda, ibâdet ü tâatımızda, bir şey söylememizde, bir şey yazıp çizmemizde, bir yere gitmemizde hep ihlas!.. Hazreti Pîr diyor ki: “İhlaslı bir zerre amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

*Evet, Allah’ın rızası en önemli, en yüksek, en zor ulaşılan bir hedeftir. Ona talip olma, ona kilitlenme, onun berisinde her şeyi bayağı görme!.. Sonra halis aşk ve iştiyak onun zirvesi; bu, büyüklerin, ekrabu’l-mukarrabînin talep ettiği ufuk; Hazreti Mevlana gibi, ruhunun ufkuna yürümeyi şeb-i arûs sayma.

*Her işimizi ihlas, rıza ve aşk u iştiyaka bağlamamız lazım. O zaman öyle bir şeyi peylemiş veya öyle bir şeyin arkasına düşmüş oluruz ki, dünyanın bütün zevkleri, lezzetleri bir araya gelse, onun yanında yine deryada damla kalır.

*Zannediyorum bu dönemde yerinde sabit-kadem olan insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı Sübhânîsinden, ihlastan ve rıza-yı ilahîden başka bir şey düşünmüyorlardır. Düşünmesinler Allah’ın izniyle.. ve bu düşünmemede sabit-kadem olsunlar.

Hal Dili ve Peygamber Efendimiz

*İnsanlığın bugün beklediği bir şey var ki maalesef o bir iki asırdır bizim yitirdiğimiz şeydir: Hâl ve temsil! Hâl ile halledilmeyecek problem yoktur. Rasûl-ü Ekrem ve Sahâbe-i Kirâm efendilerimizin belki en müessir yanları, onların hâl ve temsilleriydi. Onları derinden derine tetkik eden insanlar, “Vallahi çehresinde, tavır ve davranışlarında yalan yok!” diyorlardı.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz söylediği her hakikati öncelikle kendi hayatına tatbik ediyordu. Mesela, zühd, tevazu ve mahviyet tavsiye buyuruyorsa, her güzel ahlakta olduğu gibi, önce kendisi o hususta zirveyi tutuyordu.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun!”

*Ayrıca Efendimiz şunu söyler:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.”

Günümüzün çoğu Müslümanları yüce dinimiz İslamiyet’e hüsuf küsuf yaşatıyorlar!..

*Peygamber Efendimiz ve selef-i salihîn tarafından ortaya konan hal ve temsil bugünün müminlerince de gerçekleştirilirse, Allah’ın izni ve inayetiyle, adeta bir yerde ütopik bir dünya oluşmuş gibi başkaları ona koşup gelecektir. Yoksa İslam’ın mübarek çehresine zift saçan şer odakları varken ve Müslümanlık çoklarınca kötü temsil ediliyorken kimsenin ona karşı imrenme duyması mümkün değildir.

*Müslümanlığın aynası ve bir yönüyle temsilde onun figüranı olan bizler, onu mükemmeliyet içerisinde, gerektiği gibi temsil edemediğimizden ve hâl ile ortaya koyamadığımızdan dolayı, onun o dırahşan çehresini, pırıl pırıl güneşlerden aydın imrendiren çehresini karartmış oluyoruz. İslamiyet’e hüsûf ve küsûf (ay ve güneş tutulması gibi tutulma) yaşatıyoruz. İslamiyet ile insanlar arasında biz bulunduğumuzdan dolayı, bize bakıyor, bizimle İslamiyet’i değerlendiriyorlar.

*Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse, artık hareket, tavır ve davranışlarını o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışır. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O’na bağlanmak ve her şeyi O’nunla alakalı bir hususa bağlamaktır.

“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?”

*Şayet siz, “Allah’ın izniyle Nam-ı Celil-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) güneşin doğup battığı her yere ulaştıracağız. Bir stratejiye, bir plana, bir projeye mukabil on tane alternatif yol oluşturacağız. Oturup kalktığımız her yerde “bismillah” der gibi sohbet-i Canan deyip meseleleri O’nunla başlatıp O’nunla noktalayacağız.” mülahazasına bağlı olur ve o istikamette gayret gösterirseniz, Allah da (celle celaluhu) yolunuza su serpecektir.

*Alvarlı Muhammed Lutfî Efendi hazretleri ne hoş söyler:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de /Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen / Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan / Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed / Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

*Hele bir “Allah” de yürekten, bak nasıl cevap veriyor!.. Sen “Ya Rab!” deyince, “lebbeyk” diyor. Oysaki aşağıdan yukarıya doğru tazim ifadesi olarak, biz gönüllerimizin heyecanını bu kelimeyle O’na karşı ifade ediyoruz. Allah kuluna tenezzül tecelli dalga boyunda “lebbeyk” diyor. “Kulcağızım bir isteğin mi var?” Böyle bir Rab sizin o güzel isteklerinizi intizar buyuruyorsa şayet, hep O’na karşı dilekte bulunmak lazım. Zaten, bir hadis-i şerifte ifade edildiği üzere; bir kimse, Allah’tan bir şey istemezse, isteklerini Allah’a sunmazsa, gazab-ı ilahîye maruz kalır. Kur’an-ı Kerim’de de -Hazreti Üstad’ın mealiyle- “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” buyurulmaktadır; yani, ne yazarsınız ki duanız olmazsa?!.

İnsanın ümidi inancı nispetindedir

*Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir” demiş; “Ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabatı içerisinde en yüksek ve gür seda İslam’ın sedası olacaktır.” şeklindeki beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

*Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.”

*Denebilir ki insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, Ashâb-ı Kirâm’ın, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak gördükleri, diğer insanların telaşa kapılıp panikleyecekleri şartlarda dahi onların ümitle şahlandıkları ve hep dimdik bir duruş sergiledikleri anlatılmaktadır. Mesela, Hendek Vakası münasebetiyle indiği rivayet edilen bir ayet-i kerime şöyledir:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz!..

*Ümit denilince genellikle,

وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

“Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez. ” (Yusuf, 12/87) ayet-i kerimesi akla gelmektedir.

*Aslında daha pek çok ayet-i kerime ümit zaviyesinden ele alınabilir: Mesela; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ

“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah, hep iyilik peşinde koşan ehl-i ihsanla beraberdir.” (Ankebut, 29/69) Mücahede, kalblerin Allah’la münasebeti için aradaki engelleri bertaraf etmek demektir. Bu, iktiza ettiğinde müdafaa harpleri gibi bir savaşla da olabilir. Fakat esas olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “büyük cihad” dediği cihaddır; nefisle mücahede, Allah’a yönelme işi.

Ashab-ı Kirâm’ın İman ve Ümidi

*Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyyeleri ümit tablolarıyla doludur. Mesela, Hendek Müdafaası. Mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hazreti Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

*Rehber-i Ekmel Efendimiz, ashabıyla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu. İman ve ümit idi bu. Böyle bir atmosfer içerisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu, dünyanın iki süper gücünün tarumar olacağı bişaretini veriyordu, Allah’ın bildirmesiyle. O yüksek imanıyla, o bütün insanlığa dağıtılsa herkesin Firdevs’e girmesine yetecek kadar mükemmel imanıyla bişaret veriyor ve sahabe-i kiram efendilerimiz de o iman ve ümitle şahlanıyorlardı.

Sen mi yoksa ümidin mi yüreksiz!..

*Ümitle uzun yollar aşılır; ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak ümitle dirliğe ve düzene erilir. Ümit dünyasında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar. Kim bilir, belki de hasımlarınız sizi ye’se atıp ellerinizi kollarınızı bağlamak için uğraşıyorlardır. İnşaallah, siz Kur’an’ın ve evrensel insanî değerlerin elmas düsturlarına sarılarak, insanların gönüllerini fethetme mevzuunda sarsılmayan bir ümitle, hep ileriye doğru yürüyeceksiniz. Allah’ın izni ve inayetiyle, içteki hasetçileri aşacaksınız; dıştaki muhtemel tehlikelere ve badirelere de takılmadan yol alacaksınız.

*Merhum M. Akif’in ifadeleriyle noktalayalım:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Kırık Testi: Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Çözülmez gibi görülen devasa problemlerin çözümü adına başvurulması gereken dinamikler nelerdir?

Cevap: Kalbleri ölmüş, hissiyatı sönmüş ve Allah’la münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların, büyük problemlerin altından kalkması düşünülemez. Bu sebeple maruz kalınan problemlerin çözümünde en başta mefkûre aşk ve heyecanının olması gerekir. Evet, insan dinme bilmez bir aşk u iştiyakla hedefine kilitlenmeli, baskı ve zulümler karşısında yılgınlık göstermeden sürekli mücadele azmi içinde olmalı ve elli defa bozguna uğrasa, yine de hiçbir şey olmamış gibi doğrulup yoluna devam etme kararlılığı sergilemelidir ki, aşılmaz gibi görülen tepeleri aşsın; mağlubiyet yaşasa bile, hezimetten dahi zaferler çıkarmasını bilsin.

Sadakatle Aşkın Birleşik Noktası

Bu konuda Seyyidina Hazreti Âdem (aleyhisselâm) bizim için ne güzel bir misaldir. Allah (celle celâluhu) onun genlerine mukarrabine göre bir hata yüklemiş, o da nezd-i ulûhiyet ile kendi arasındaki münasebet açısından safiyyullah ufkunda hata sayılabilecek bir “zelle”de bulunmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/121) Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendisine bir şey hatırlatıldığında o, bunu unutmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/115) Fakat önemli olan hata ettikten veya unuttuktan sonra ümitsizliğe kapılmadan hemen O’na yönelip, “Bana bir daha bu hatayı yaptırma Allah’ım!” diyebilmektir. Hazreti Âdem, işte bunu yapmıştı. Sıhhatli hadis kitaplarında yer almasa bile, yine de itimat edilebilecek kaynaklarda, onun, işlediği hatadan dolayı kırk sene başını semaya kaldırmadan hicap içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardığı rivayet edilir. (Bkz.: es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 1/141-142) Hata eden bir insanın asâ gibi iki büklüm olması; “Ben O’nu bildiğim, her şeyimle O’ndan olduğum hâlde O’na karşı böyle bir hatayı nasıl yaparım! Neden her şeyimi O’na emanet etmedim!” deyip hatasını kabul etmesi ve daha sonra gözünün ağyara kaymasından dolayı Mahbub-u Hakikî’nin kapısında bağışlanma dileyip kendini affettirmeye çalışması çok önemlidir.

İnsanın gönlünde aşk ateşi tutuşmuş, benliğini de aşk bürümüşse, yaşanan çok değişik imtihan ve meşakkatlere rağmen o, maşukunun kapısından ayrılmayı asla düşünmeyecektir. Aşk, insanın Allah’la irtibatının unvanıdır; kalbinin sürekli O’nunla ittisalidir; vuslat arzusuyla burnunun kemiklerinin sızlamasıdır. Hele sadakatle taçlandırılan bir aşkta, insan, vuslat arzusuyla içten içe yanıp kavrulsa da her şeye rağmen emre itaatteki inceliği kavrayarak bir adım geriye atıp, “Sen, gel demediğin için ben şimdi gelmeyi talep etmiyorum. Senin yolunda Sana karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmek istiyorum.” der ki, böyle bir ufuk aynı zamanda sadakatle aşkın birleşik noktasıdır.

Hezimetten Zafer Çıkarmanın Yolu

Aşkın yanında, onun farklı bir buudunu veya açılımını ifade eden cesaret de aşılmaz gibi görülen problemleri aşma adına önemli bir faktördür. Uhud’da baş döndüren bir cesaret örneği sergileyen Mus’ab İbn Umeyr Hazretleri, bir kolunun kesilmesi karşısında “Bir kolum daha var ya o bana yeter!” demiş, ona da bir darbe vurulduğunda, “Hâlâ boynum yerinde duruyor ya, şimdi de bir kalkan olarak onu kullanırım.” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/121) diyerek ölümün ekşi yüzünü bile güldürmüştür. İşte cesaret timsali böyle bir zatın çözemeyeceği hiçbir problem yoktur. Evet, elbette ki ölümün yüzü ekşidir. Fakat siz ona gülerseniz o da size güler. Öyle ki Allah (celle celâluhû) alacağı emaneti aradaki vasıtalara bile vermeden doğrudan kendisi alır. Nitekim Şah-ı Geylânî ve Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî gibi büyük zatlar, “Allah’ım canımı kendi elinle al!” dileğinde bulunmuşlardır. (el-Kulûbu’d-dâria s.308)

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli vasıflarından birisi de şecaat ve cesaretiydi. Meselâ Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), stratejide hiçbir hata yapmamasına rağmen Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa savaşı yapmak istemesi, okçular tepesine okçuları yerleştirmesi, uyguladığı taktikle düşmanı yanıltması, belki onları birbirine düşürmesi gibi stratejiler tastamam yerindeydi. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in, إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا  “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Ancak bu arada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/54-55) İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabı, cesaret isteyen bu önemli hamleyle yaşanan hezimeti yeniden zafere çevirmişti.

Huneyn’de yaşananlar da bundan farklı değildir. Ok atmada çok başarılı olan Sakîf ve Hevâzin kabileleri, Müslümanları bir vadi girişinde ok yağmuruna tutmuş bunun sonucunda da Müslüman saflarında bir kısım kırılmalar olmuştu. Fakat böyle bir anda İnsanlığın İftihar Tablosu, atını düşman saflarına doğru mahmuzlamış ve O’nun أَنَا النَّبِيُّ لَا كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ “Ben Allah’ın Resûlü’yüm, bunda şüphe yok. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum!” sesi duyulmuştu. Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), o anda O’nun bineğinin zimamını zor tuttuğunu ifade etmiştir. (Buhârî, cihâd 52; Müslim, cihâd 78-80) Daha sonra Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas, Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etmiş. Allah Resûlü’nün sesini ve çağrısını duyan bütün ashap da Allah Resûlü’nün etrafında toplanarak, düşman üzerine yürümüşlerdi. Netice itibarıyla mağlubiyet aşılmış ve zafere ulaşılmıştı. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/326 vd.)

Bu açıdan bir mü’minin yaşanan sıkıntılar karşısında asla yılgınlık göstermemesi, şecaat ve cesaretle problemlerin üzerine gitmesi çok önemlidir. Mü’min öyle bir metafizik gerilim içinde olmalıdır ki, “Murad-ı sübhanî tecelli ederse, Allah’ın izni ve inayetiyle, ben arzın yörüngesini bile değiştirebilirim.” diyebilmelidir. Evet, Allah’ın havl ve kuvvetini arkasına aldıktan sonra yüreği cesaretle dopdolu bir mü’minin üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur.

Aşk ve Cesaret, Ortak Aklın Teminatı Altına Alınmalı

Aşk u iştiyak, şecaat ve cesaret gibi duygular devasa problemlerin hallinde çok önemli olsa da, bu ulvi duyguların daha baştan çok ciddî bir mantıkla stratejik bir zemine oturtulması, yerli yerinde kullanılması ve sağlam bir projeye bağlanması gerekir. Siz, yüreğinizden kopup gelen sımsıcak ve samimî nefesinizle, karşınıza çıkan buzdan dağları bile eritebilecek bir gerilime sahip olabilirsiniz. Fakat problemlerin çözülmesinde sadece bu da yeterli değildir. Bunun yanında karşı tarafı iyi tanımanız, onun sahip olduğu güç ve imkânları hesaba katmanız ve ona göre projeler üretmeniz de gerekir. Aksi takdirde, bütün zihnî, kalbî ve fikrî emeğiniz heba olur gider.

Hele bir de sizin etrafınızda mütedahil daireler şeklinde düşmanlıkla gümleyip duran insanlar varsa, siz, koskocaman hasım bir cephe ile karşı karşıya bulunuyorsunuz demektir. Her bir düşmanlık cephesinin kendilerine göre çok ciddî hesapları ve size karşı mahvedici projeleri varsa, bunların bazısı bazısıyla anlaşıyor, bu projelerin bir kısmı diğeriyle örtüşüyorsa, sizin çok daha temkinli olmanız ve teyakkuzla hareket etmeniz gerekecektir. Çünkü kendi aralarında bir saff-ı vahid teşkil eden iç içe geçmiş düşmanlık daireleri, siz farkına varmadan hiç beklenmedik şekilde balyoz gibi tepenize inebilir.

Bu açıdan aşk, heyecan, metafizik gerilim, şecaat ve cesaret, mutlaka muhakeme-i umumiye ile teminat altına alınmalıdır. Siz bunu bir binanın statiği gibi düşünebilirsiniz. Şayet siz inşa edeceğiniz bir binayı sağlam bir blokaj üzerine oturtmazsanız, çok küçük bir fay kırılması karşısında her şeyiniz altüst olur ve siz de yaptığınız şeylerin altında kalır ezilirsiniz. İşte bütün bu emeklerin zayi olmaması için, heyecan ve dinamizminizi mantık, muhakeme ve en önemlisi ortak akla müracaat ile teminat altına almalısınız. İki, üç veya dört tane mantık ve muhakemeleriyle dünyanın coğrafyasını değiştirecek dâhinin bulunmasındansa, meseleleri beş on kişi ile istişare eden insanların bulunması onun çok daha üstündedir.

Bir kere Cenâb-ı Hak, insanlara olan teveccühünü istişareye bağlamışsa, bunu değiştirmeye sizin gücünüz yetmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden insanın pişmanlık yaşamayacağını ifade buyurmuştur. (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) Kaldı ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, belki de istişare etmediği hiçbir vak’a yoktur. Öyle ki gökteki meleklerden bile daha nezîh ve daha afif olan Hazreti Âişe Validemiz’e bir kısım şom ağızlar tarafından iftira atıldığında, hayatında paniğin rüyasını bile görmeyen İnsanlığın İftihar Tablosu bu meseleyi bile ashabından bazı kimselerle istişare etmiştir. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşiyle alâkalı mahrem bir meseleyi bile, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve daha başkalarıyla görüşmüştü. Onların tamamı da iffet ve ismet abidesi Validemiz hakkında Allah Resûlü’nün temiz ve nezih mülâhazalarını takviye edici güzel beyanlarda bulunmuşlardı.

Aslında vahiyle müeyyed olan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük küçük hiçbir meseleyi başkaları ile istişare etmesine ihtiyacı yoktu. Eğer bunun aksini düşünürseniz, O’na karşı saygısızlık yapmış ve vahiy esprisini kavramadığınızı göstermiş olursunuz. Allah (celle celâluhu), hayatı boyunca hiçbir zaman O’na boşluk yaşatmamıştı. Hâşâ ve kellâ, fiyasko diyebileceğimiz bir duruma hiçbir zaman O’nu maruz bırakmamış, sürekli O’nun yanında olmuştu. لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe sûresi, 9/40) âyetinden de anlaşılacağı üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli bir teminat atmosferi içinde hayatını sürdürdü -O hayata canlarımız kurban olsun-. Buna rağmen O, en küçük meselelerini bile, hep istişare ederek çözmüş ve ümmetine de nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda rehberlik yapmıştır. Bu açıdan diyoruz ki, özellikle umumu alâkadar eden meseleleri ortak akla müracaat ederek çözüme bağlamak, dâhi olmanın kat kat üstündedir.

Bazen de siz üzerinize düşen her şeyi yaparsınız. Bir tek problem karşısında bile A’dan Z’ye alternatif planlar geliştirirsiniz. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Z’nin ötesinde hiç hesaba katmadığınız problemler karşınıza çıkabilir ve kısmen kırılmalar yaşanabilir. İşte böyle bir durumda da asla ye’se düşülmemelidir. Şu an itibarıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyada, maalesef hazımsızlık ve çekememezlikten kaynaklanan, her an kırılmaya müheyya bulunan faylar bulunmaktadır. Bu açıdan bazı durumlarda siz hesabınızı ne kadar sağlam yaparsanız yapın, yine de bir kısım beklenmedik olumsuzluklarla karşılaşabilirsiniz. İşte bu durumlarda asla ye’se düşmemeli, “Bundan öte yapılacak bir şey yok. Biz bittik artık.” gibi iradeyi felç eden menfi mülâhazalara girilmemelidir. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle ye’s, mâni-i her kemâldir. (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı))

Mehmet Akif de;

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,

Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…

En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!”

ifadeleriyle bu hakikate dikkatleri çektiği şiirinin başında ümitsizliğe düşene şöyle hitap ediyor:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Hâsılı, başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı kimseler sizin en masumane hizmetlerinize engel olmak isteyebilir ve tekerleğe çomak sokabilirler. Fakat elli türlü komplo kurulsa da, Allah’ın izni ve inayetiyle, katiyen ümitsizlik yaşamamalı, sarsılmamalı ve hep elif gibi dimdik durmalıdır. Uhud’u, Huneyn’i yeniden zafere çevirmenin yolları aranmalı ve fevç fevç dehâletlere vesile olabilecek inanç Kâbe’sine, inanç Mekke’sine doğru yürümeye devam edilmelidir. Maruz kalınan komplolar karşısında yılmamalı; çıkan engeller, tıkanan yollar karşısında “Vira bismillâh!” deyip meselenin farklı alternatifleri aranmalıdır. Hak yolunda bulunuyor olsa ve samimiyetle talep etse de, insanın her istediği, her arzuladığı kendisine hemen verilmeyebilir. Yaşanan sıkıntıların hikmetini bilemeyiz. Fakat kim bilir belki de çekilen bu sıkıntılar neticesinde, Cenâb-ı Hak, bu necip Anadolu milletine daha önce lütfettiği güzelliklerin kat katını lütfedecektir. Gün doğmadan gecenin bereketli döl yatağında neler doğar, aktif sabır içinde bekleyip görelim!