Posts Tagged ‘Vüdd’

Bamteli: NİYET, HİCRET VE SEMERELERİ

Herkul | | BAMTELI

M. Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Buhârî’nin birinci hadisi, niyet ile ilgilidir; râvîsi de Hazreti Ömer’dir; Yahya İbn Saîd el-Ensârî döneminde iştihar eden bir hadistir: إِنَّمَا الْاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.”

   Hiç şüphesiz “mukaddes göç”ün “tarihin kulağına küpe” diyebileceğimiz en anlamlısını, sadıklardan sadık arkadaşlarıyla, beşerin medar-ı iftiharı Efendimiz (ﷺ) gerçekleştirmişti.

Bu şekliyle, çok sonra vâki olmuş bir ifade, zannediyorum. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha evvel bunu ifade buyurmuşlar mıydı? Hadisin yapısına, şekline, formatına kompozisyonuna bakınca; hicret esnasındaki bir beyan olduğu anlaşılıyor. Herkes Allah için hicret ediyor; fakat…

Hicretin iki yanı var: Bir; bulundukları yerde yapmaları gerekli olan şeyleri yapmalarına fırsat ve imkân verilmemesi; bir de onlara orada hakk-ı hayat tanınmaması.

Şimdi, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve saff-ı evveli teşkil edenler beraberce hicret ediyorlar. Yani, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ki zaten Efendimiz’den ayrılmıyordu. Onlarla beraber, Ammâr gibi, Bilâl-i Habeşî gibi kadîm Müslümanlar… “Sâbikûn-i Evvelûn” diyor Kur’an-ı Kerim bunlara. Allah’ın va’d-i Sübhânîsi de onların kâmetleriyle mebsûten mütenasip ifade buyuruluyor, Tevbe sûre-i celîlesinde. Onlar, Efendimiz ile beraber hicret ediyorlar.

Onlara orada hakk-ı hayat tanınmadığından, çok ciddî baskılara maruz kaldıklarından dolayı, Allah (celle celâluhu) hicreti emrediyor. Hicret… Yurdu/yuvayı terk etme.. sahip olduğu şeyleri terk etme.. alışageldiği şeyleri terk etme.. ve kendini bir dâussıla çağlayanı içinde bulma, burun kemiğinin sızlaması… Ki, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) meseleyi arka planıyla da duyduğundan, yani Beytullâh’ın tev’emi (ikizi) olması itibarıyla, adeta ikizinden de ayrıldığından, Allah’a teslimiyetinin enginliğine rağmen, o ayrılma kendisine çok ağır gelmişti. Oradan ayrılırken geriye dönmüş, hıçkıra hıçkıra ağlamıştı: “Çıkarmasalardı, Bana bu denli baskıda bulunmasalardı, ayrılmazdım Ben!” demişti.

Evet, Efendimiz ile hicret edenlerin çoğu da böyle ayrılmıştı. Onlara orada hakk-ı hayat tanınmıyordu. Onlara bu zulmü reva görenlerin -zaten- adaletten haberleri yoktu, hakkı hiç bilmiyorlardı; zulüm, şiârları idi. Ondan sonra da değişik dönemlerde, belki “misliyet” çerçevesinde aynı şey hep cereyan edegelmiştir. Değişen bir şey olmamış…

Ama bazıları da vardır ki, onlar, orada kalıyor fakat yapmaları gerekli olan şeyleri yapamıyorlardı; onlara o fırsat verilmiyordu. Şu anda yaşanan gaybûbet gibi bir şey oluyordu. Rahat namazını kılamıyor, açıktan açığa insanlar içinde emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker yapamıyor; içtimâî hayat içinde kendisine terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getiremiyor. Kur’an-ı Kerim, muvazene yaparken, bir, bu mevzuda hicret edenleri takdir ve tebcil ile yâd ediyor; bir de bütün bunlara rağmen orada kalıp eksik ve gedikliği ile hayatı götürenlerden bahsediyor. “Ee Allah’ın arzı geniş idi, niye hicret etmediniz oradan; namazınızı kılardınız, orucunuzu tutardınız, hacca da giderdiniz, emr-i bi’l-maruf da yapardınız, nehy-i ani’l-münker de yapardınız!” demek suretiyle, bir yönüyle “tevbih” (ayıplama, kınama) edâlı bir “te’dîb”de bulunuluyor onlara.

Bu itibarla, o hicret etmenin -esasen- böyle bir yanı var. Bu iki düşünceye bağlı: Bir, “Yapmamız gerekli olan şeyleri hâlisâne yapalım!” Bir de “Burada bize hakk-ı hayat tanımıyorlar, dışarıda Allah’ın izni-inayeti ile hür yaşayalım.” Ki Cenâb-ı Hakk’ın yönlendirmesiyle oldu zaten o.

   Dünden bugüne Allah’ın ve Rasûlü’nün muhâcirleri de oldu, dünyanın ve dünyevîliklerin göçmenleri de; sizin hicretiniz kime ve neye acaba?!.

Şimdi, herkes Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber hicret ediyordu. إِنَّمَا الْأَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ، وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى، فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ Geçen de ifade edildiği gibi, “Bir kimse Allah için, Rasûlullah için hicret ederse…” فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ “Onun hicreti, Allah ve Rasûlullah’a aittir.” Yani, onun hicreti nezd-i Ulûhiyette bir şey ifade eder ve aynı zamanda o, Rasûlullah ile beraber hicret etmiş kimseler gibi, kazanacaklarını kazanır. فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ Bir insan, “Dünya elde edeyim!” diye hicret ediyorsa, “Gideyim; başka yerde daha ciddî kazançlarım olabilir, yatırımlar yapabilirim ben orada!” diyorsa, onun hicreti de onadır.

Bu arada, antrparantez olarak arz edeyim: Sağlam bir mefkûreye bina edilerek bunda da mahzur olmayabilir. Yani, belli bir dönemde, “Gidelim yurtdışına, orada olup biten hizmetlere destek olalım, bunun için yatırımlarda bulunalım; onları bakıp görelim, okullar yapalım, üniversiteler açalım, Allah’ın izni-inayetiyle!” dendi. Bunda da bir mahzur yok. Ama sırf nefisleri adına “Dünyayı elde edelim!” diye hicret ediyorlarsa, neye talip iseler şayet, işte o, onların kıymet-i harbiyelerini, kâmet-i bâlâlarını belirliyor. Bir insan, talip olduğu şey ile -aynı zamanda- kendi kıymetini ortaya koymuş oluyor. Kaç para ediyorsa şayet talip olduğu şey, onun kıymetini belirlemiş olur; bakıra talip olan insan, bakırdır; altına talip olan da altın ruhlu bir insan demektir.

Şimdi Allah için, Rasûlullah için gitme varken, din için gitme varken, kimisi dünyadan bir şey elde etmek için ve birisi de gönlünü kaptırdığı mecâzî muhabbet için göçüyor. Esasen ona “muhabbet” denmez; beşerî zaaf, garîze-i beşeriye, cismanî bir aşk u iştiyak. Ondan dolayı, birisini elde etmek için o da öyle hicret ediyor. Onun nasibine düşen de odur. Çok dar bir şeyi, küçük bir şeyi elde etme istikametinde o kadar şeylere katlanıyor.

Hadis, kısaca bunu ifade ediyor. Ama meseleyi açtığınız zaman, bütün hayatı kucaklayıcı mahiyeti var hadisin. Hani, “Hadiseler misliyet çerçevesinde cereyan ediyor.” dedik, “ayniyet” çerçevesinde cereyan etmesi mümkün değil. Çünkü “zaman” bir müfessir; o, mutlaka kendi yorumunu işin içine katıyor. Desende ona ait çizgileri görüyorsunuz; dantelada ona ait çizgileri görüyorsunuz. Konjonktürün belirleyici bir yanı var; o da kendini o işin içine katıyor ve o da desene aksediyor. Yani, sizin örgülediğiniz hayat desenine, faaliyet desenine, gâye-i hayal desenine aksediyor onlar, bir yönüyle.

Misliyet çerçevesinde cereyan ediyor hadiseler… Bugün de siz, kendi çizginize göre bir şey yaptığınız zaman, size hakk-ı hayat tanımıyorlar. Dolayısıyla böyle bir yerden, neye ve nasıl inanıyorsanız, inandığınız şeyleri kendi çerçevesi içinde, kendi dairesi içinde yaşamanız adına, hicret etme var, Allah rızası için. Bu, işte o “niyet hadisi”ndeki manaya irca edilebilir: “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır.”

Bu mevzuda niyet ettiniz siz, çıktınız ama önünüzü kestiler!.. Fakat siz, sonuçta hedeflediğiniz şey ne ise şayet, onun sevabını alırsınız. Diyelim ki hicret, Cennet’in göbeğine otağ kurma gibi bir şey kazandırıyor size. Siz de Mekke’den dışarıya adım attınız ama önünüzü kestiler; çırpındınız, o fırsatı vermediler. Hazreti Hâlid’in ağabeyi Hazreti Velid gibi, getirdi, zincire vurdular. O senelerce o zincirin içinde kaldı, hicret etmemesi için; yiyeceğini önüne koydular, içeceğini önüne koydular, ihtiyaçlarını önüne koydular. O, dininden dönmemede sâbit kadem oldu. Cenâb-ı Hak, bizi, onlara bağışlasın!.. Ona bu zulmü reva görenler de inatlarında temerrüd ettiler; çok ciddi bir -bağışlayın- yobazlıkta bulundular, ısrar ettiler. Zannediyorum onun Hazreti Hâlid üzerinde de uzun zaman tesiri vardı ki, Hazreti Halid neden sonra Medine-i Münevvere’ye geldi. Ona “geldi” denir; İnsanlığın İftihar Tablosu ile tanışınca, O’nun insibağı ile birden bire “Hazreti Hâlid” oldu.

Kıtmîr -antrparantez- Ashâb-ı Bedir’i okurken, “Hâ” (خ) harfinde onu da sayıyorum. Hazreti Hâlid, Ashâb-ı Bedir’den değil, fakat ben çok defa onu da katıyorum. Çünkü yaptığı şeylere bakınca, hakikaten zerresi bütün bir millete taksim edilse, Cennet’e girmeleri için yeter; yaptığı şey, öyle. Ve hayata gözlerini yumup ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman da geride bıraktığı, sadece savaşlarda kullandığı kılıcı, kalkanı, bir de atı. Esas, zengin bir ailenin çocuğu; fakat geride bıraktığı, bu…

   Tertemiz duygular ve halis bir niyet ile hicrete koyulan mefkûre muhacirlerinin bazıları Meriç’te ahirete yürüdüler; belki cesetleri bile bulunamadı ama zannediyorum onlar ruhlarının ufkuna ulaştıkları yerde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm tarafından karşılanmışlardır.

Şimdi bazıları böyle niyet ediyor fakat o niyetini realize etmeden, önü kesiliyor, zincire vuruluyor, prangaya vuruluyor ve gidemiyor dolayısıyla. Ama hedeflediği şey nedir? Rasûlullah ile beraber olmak… Biliyor ki, Rasûlullah ile beraber olmak, bir yönüyle maiyyet-i İlâhiyeye mazhariyet demektir. Şimdi bu insanlar, niyetlerini öyle ulvî tuttuklarından dolayı, o niyetin mükâfatını görüyorlar ama realize edememişler, çıktıkları yolu tamamlayamamış, hicreti realize edememişler.

Bugün başkaları da -belki- dinlerini yaşamak için veyahut orada kendilerine insanca yaşama hakkı tanınmadığından ve adalet çerçevesi içinde hakk-ı hayatlarını kullanma, korunması gerekli olan şeyleri koruma imkânı verilmediğinden dolayı, başka ülkelere hicret ediyorlar. Öyle ki, belki bir dönemde hasım tavrı sergileyen bir ülkeye bile gidiyorsunuz ve tek ferdi geriye çevirmeme kaydı ile onlar kucaklarını açıyor, sizi bağırlarına basıyorlar. Limanlarını kullandırıyorlar, meydanlarını kullandırıyorlar, rıhtımlarını kullandırıyorlar; “Uçak ile gidebilirsiniz, gemi ile gidebilirsiniz; gideceğiniz yere gidebilirsiniz!” diyorlar.

Fakat çoğu, yolda yakalanıyor, derdest ediliyor; ormana bırakılıyor, öldürülüyor bazen. Öldürülen insanların hadd ü hesabı yok. Kimisi Meriç’te boğuluyor; orada boğulanların da hadd ü hesabı yok. İster Suriye’den kaçanlar, ister Türkiye’den kaçanlar, hadd ü hesabı yok bu insanların… Fakat hedefledikleri şey itibarıyla, esasen neye talip iseler, onunla kendi kıymetlerini ortaya koymuş oluyorlar. Çok basit şeylerin arkasına düşmüyorlar: “Hicret edelim, dinimizi yaşayalım! Hicret edelim, bize ait değerleri, edille-i şer’iyye-i asliyeyi, edille-i şer’iyye-i fer’iyeyi hal ve temsil diliyle bütün dünyaya gösterelim. Yeryüzünde Müslümanlık IŞİD’in anladığı gibi, Boko-Haram’ın anladığı gibi, Murâbıtîn’in anladığı gibi, bir kısım Selefîlerin anladığı gibi değil. Onun böylesi de var, herkese kucak açanı da var… Gidelim, dünyanın dört bir yanına açılalım; bir yönüyle, hâl ve temsil diliyle bunu anlatalım. El-âleme, kapkara gördüğü Müslümanlığın onların zannettikleri gibi olmadığını gösterelim!” diyorlar. Bu, bir yönüyle Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı Sübhânîsine uygun bir tavır; bir yönüyle de Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı memnun edecek, memnuniyetin ötesinde şahlandıracak bir husus…

Böyle büyük bir şeye talip olmuşlar. Onlar, onun mükâfatını alırlar. Meriç’te cesetlerine ulaşamamışsınızdır fakat ruhlarının ufkuna ulaştıkları yerde, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm tarafından -zannediyorum- kapının anahtarı -kendi eliyle- bükülmüş, onlar içeriye “Buyurun!” edilmiştir. “Buyurun!” edilmiş, alınmışlardır içeriye. Çünkü O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hedeflemişlerdi. O’nun dediğini realize etme istikametinde bu yola çıkmışlardı. Fakat yol emân vermedi onlara. Onlar -bir yönüyle- “tarîkzede” (yolun azizliğine uğrayan kurbanlar) oldular.

Evet, günümüzde de o gün olan şeyler, aynen/aynıyla oluyor. Bir taraftan dinlerini çok rahat yaşama mülahazası ile, niyeti ile; bir diğer taraftan da kendilerine hakk-ı hayat tanınmadığından, “usûl-i hamse” veya -hürriyet ile beraber- “usûl-i sitte” denilen hakların hiçbiri kendilerine verilmediğinden dolayı, kendilerine insanca muamele yapılmadığından dolayı, zalimler onları itibarsızlaştırdıklarından dolayı, karaladıklarından dolayı öyle bir yerden kaçıyorlar. Kendilerini ifade edebilecekleri yerler arıyorlar, değişik yerlere hicret ediyorlar.

Kendi ülkelerinde kendilerine hakk-ı hayat tanınmayan insanlar, başka yerlerde hüsn-i kabul gördüler, bağra basıldılar, sineye basıldılar. Şimdi onlar, kendilerine ait o güzellikleri orada bir sergide, bir meşherde sergiliyor gibi sergiledikleri zaman, hâlin güzelliği ve temsilin güzelliği sayesinde, Allah’ın izni-inayeti ile neler olur?!. Cenâb-ı Hak, bir yerde belli mahrumiyetler ile sizi bir yerden bir yere göç ettiriyor belki. İşin şokunu yaşadığınız dönemde bir ızdırap duyuyorsunuz, burnunuzun kemikleri sızlıyor. Fakat beri tarafta, Cenâb-ı Hakk’ın istihdam buyurduğu şeyler açısından -bir yönüyle- hep oksijen yudumluyor gibi oluyorsunuz, unutuyorsunuz -neredeyse- geride bıraktığınız şeyleri.

   İleride ve ötede bugünkü sıkıntıları birer menkıbe olarak anlatacaksınız; hakta sebatın ve hicretin semerelerini gördükçe de hamd ü sena hisleriyle kendinizden geçeceksiniz!..

Antrparantez: Belki bir gün gelecek, bunların hepsini unutacaksınız, Allah’ın izni ve inayetiyle.. Ve 27 Mayıs’ta olanları bugün bizim anlattığımız gibi, 12 Mart’ta olanları anlattığımız gibi, Haziran’da olanları anlattığımız gibi, 28 Şubat’ta olanları anlattığımız gibi siz de bugünleri anlatacaksınız. Hepsinde gadre uğramış insanlarız. Bunları anlatırken şimdi tebessüm ederek anlatıyoruz, birer fıkra gibi anlatıyoruz; Zaloğlu Rüstem’in fıkrası gibi anlatıyoruz bunları. Bir gün gelecek, siz de bu olup biten şeyleri böyle anlatacaksınız.

Çünkü Cenâb-ı Hak, öyle hayırlara vesile kılacak ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun “gâye-i hayal” olarak resmettiği o resmi ortaya koymuş olacaksınız veya “gayb-bîn” gözüyle (sallallâhu aleyhi ve sellem) görüp işaretlediğini siz realize edeceksiniz: “Benim nâmım, güneşin doğup-battığı her yere ulaşacaktır!” Siz de onu yapacaksınız. Güneşin doğup-battığı her yere nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi götüreceksiniz. Çok önemli; cihan, O’nun ile aydınlanıyor. Bir, bu; doğrudan doğruya böyle “inanma” olabilir.

Bir de sizdeki güzellik insanlara tesir eder; “Yahu bu insanlar ile bir yol yürünebilir!” filan derler, bu ölçüde size “yakınlık” hissederler. Yakınlıklarının bir yansıması olarak, bu insanlar bizi hiçbir zaman ısırmazlar, bize salya atmazlar. Bu insanlardan hiçbir zaman bir kuduzluk tavrı görmeyiz!.. Kendi ülkemizde gördüğümüz gibi, önüne gelen herkese saldırma, herkesi zehirleme tavrı şeklinde bir şey görmeyiz. Bunların hepsi -bir yönüyle- sizin o hâlis niyetinize, Cenâb-ı Hakk’ın lütfu ile terettüp eden hayırlardır; kazanımlardır bunlar. Evet, işte o, niyetin amelden daha hayırlı olması, bu türlü şeylere/bereketlere vesile olması…

Bir de farkına varılmadan -biraz evvel kapalı arz ettim- hüsn-i kabul meselesi var. Şimdiye kadar deyip duruyorduk, siz de deyip durmuşsunuzdur: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecektir (de onlar her tarafta kabul göreceklerdir.)” (Meryem, 19/96) İman ettiler, kalbleri ile iz’ân ufkunda Cenâb-ı Hakk’a bağlandılar. Sonra amel-i sâlih yaptılar. Hep arızasız, kusursuz, riyasız amel-i sâlih arkasında koştular. İmanlarını aksiyon ile te’yîd ettiler, desteklediler; bir yönüyle onu, onun meşcereliği haline getirdiler. Bunlar… سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahman.” diyor. رَحْمَانُ الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ Allah (celle celâluhu) bütün kalblere, onlara karşı bir sevgi vaz’ eder. Gittikleri her yerde hüsn-i kabul ile karşılanırlar. “Millet, onlara bağrını açar, sinesini açar.” diyor Kur’an-ı Kerim. سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا diyor. Vüdd, muhabbetten öte bir şeydir esasen, bir kalbî alakadır; bir “aşk u iştiyak” değil, bir kalbî alakadır o insanlara, olmazsa olmaz bir alakadır. Cenâb-ı Hak, dünyanın değişik yerlerinde bütün kalblere bunu atmış.

Bazı yerlerde, bazı kimseler ya para ile kandırıldılar veyahut birilerini yanlış tanımışlar da “Müslüman” zannediyorlardı, dolayısıyla dedikleri şeylere inandılar; onlar, bir kısım engeller çıkardılar, çıkarıyorlar, çıkaracaklar, çıkarmaya devam edecekler. Bir yönüyle, hâlâ o şirretliklerini sergiliyor, bir kısım zarar verici sinyaller halinde hâlâ insanların nöronlarını kirletmeye devam ediyorlar, edecekler, etmeye de devam edecekler. Çünkü “şeyâtînü’l-insi ve’l-cin” her zaman insanın düşmanı olmuştur. Evet, burada yine Hazreti Pîr’in mülahazasına müracaat edelim: “Umûr-i hayriyenin çok muzır mânileri olur; şeytanlar, bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşırlar.” Demek ki bu hizmetin hâdimleri ile uğraşanlar, şeytanlar.

Siz, Kur’an’ın, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) ayetini okurken, رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ deyip niyet edebilirsiniz: شَيَاطِينِ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ، مِنَ السِّيَاسِيِّينَ، وَالْعَسْكَرِيِّينَ، وَالشُّرْطِيِّينَ، وَالْاِسْتِخْبَارِيِّينَ، وَالْعَدْلِيِّينَ، وَالْمُلْكِيِّينَ، وَالْـخَارِجِيِّينَ “Sana sığınırım insî ve cinnî şeytanların şerlerinden; politikacı, asker, polis, istihbaratçı, hukukçu, mülki idareci, hariciyeci ve diğerleri gibi hayatın her biriminden olan şeytanların şerlerinden!..” Niyet edebilirsiniz: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ * وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ Allah’ım! Onlar ile beraber olmaktan bizi muhafaza buyur!..

   Allah’a hamd ü sena olsun ki, O sizi zalimlerle aynı safta eylememiş; O’nun yolunda yürüyorsunuz ve gittiğiniz her yerde de vüdd (kalbî alaka ve hüsn-i kabul) görüyorsunuz! İşte bir misal…

Zaten Allah, önceden duanızı kabul buyurmuş da başkaları ile beraber bulunmamışsınız, şimdi bulunduğunuz yerde bulunuyorsunuz. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, Cenâb-ı Hak, sizi Cehennem’e doğru sürükleyen bir akıntıdan, bir çağlayandan kurtarmış. Bir yönüyle belli sıkıntılara maruz kalmışsınız; fakat yürüdüğünüz yol ile Allah’a doğru yürüyorsunuz, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm’a doğru yürüyorsunuz. Ve gittiğiniz her yerde de “vüdd” dediğimiz “kalbî alaka” ile karşılanıyorsunuz. El-âlem evini barkını, anahtarlarını getirip veriyor “Bizim evimizde oturabilirsiniz!” diyor.

Dinlendirmek için bir misal arz edeyim: Nasıl alaka gösteriyorlar? Kanada’ya hicret eden hocamız, benim de elli senelik arkadaşım, profesör. “Eczaneye gittim” diyor. Burada bize anlattı: “Eczaneye gittim, bir ilaç talep ettim. Fakat talebime karşılık verdikleri ilacın içinde, baktım, benim için muzır maddeler var. ‘Hayır, içinde bu maddelerin olmadığı aynı (muadil) ilacı istiyorum; bunun içinde muzır maddeler var!’ dedim. Adam, baktı raflarına, ‘Yok!’ dedi, ‘Onlar bende yok!’ dedi. Ben de ‘Alamayacağım!’ dedim. Eve döndüm. Ne kadar olduğunu bilmiyorum, az bir zaman geçmişti, birden telefon geldi.” -Telefonunu da almış adam/eczacı; tanımıyor, ilk defa karşılaşıyorlar. Bakın, nasıl vüdd vaz’ ediliyor!..- “Eczacı, ‘Hocaefendi, senin aradığın o ilacı, bir başka eczanede bulduk. Gelseniz; hani, biz sizin evinizi bilmiyoruz; gelseniz, o ilacı alsanız, burada!’ dedi. Gittim, o ilacı aldım! Şimdi ben, onun yaptığı o şeye memnun olacağımdan daha çok, o, benim bu tavrımdan ve davranışımdan öyle bir memnuniyet izhar eyledi ki, tarifi kâbil değil. Ve sonra da aradı, sonra da memnuniyetini ifade etti.” dedi hocamız. Bu münasebetle, belki orada çalışan insan, belki o mevzuda yol gösteren o hekim, kim ise o, daha başkaları, daha başkaları… Böyle bir alakada bir birlik meydana getirdiler, bir oldular; beraber âdetâ bir sevgi korosu oluşturdular. O insanın gönlüne aktılar veya o insan, onların gönlüne aktı; gönül ile, gönüllerine otağ kurdu.

Şimdi gidilen her yerde böyle bir vicdan enginliği ile karşılaşılıyorsa şayet, bu, Cenâb-ı Hakk’ın hâlis niyete bir lütfu, bir ihsanı, bir teveccühü demektir. Bu açıdan asliyet planında hakikî muhacirler; Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebu Bekirler, Ömerler, Osmanlar, Aliler ve onları takip eden insanlar… Canlarımız binlerce defa onlara kurban olsun; Allah, bizi, onlar ile beraber haşr u neşr eylesin!.. Sofralarında -O tabiri kullanmamışlar, ben kullanacağım, kusura bakmayın!- “sofranişîn” eylesin; inşaallah, postnişin eylesin! Beraber aynı seccadeyi paylaşalım.

Dünyalara değişmem ben şahsen, Hazreti Ebu Bekir ile beraberliği; şöyle azıcık yanımın ona dokunmasını, dünyalar ile değişmem. Bana deseler ki “Dünyalar sultanlığı!..” Hazreti Ebu Bekir’in omuzu, omuzuma değsin benim, o kadar… Evet, yine Hazreti Pîr’in ifadesi ile, antrparantez bir şey arz edeceğim: Ölüme karşı bir alaka… Ölüm, tatlı bir şey!.. Üstad Necip Fazıl diyor ki, makamı cennet olsun, “Ölüm, güzel şey; budur perde ardından haber.” Ben, başka şekilde telaffuz ediyorum burasını; perde arkasından değil, mâverâdan haber… “Güzel olmasaydı hiç ölür müydü Peygamber?!.” diyor.

İşte, Hazreti Pir diyor ki: “Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku’ bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh İncil’de Ahmed, Tevrat’ta Ahyed, Kur’an’da Muhammed ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.” Dört asır evvel yaşayan, Hicrî ikinci binin başındaki müceddid, müceddid-i elf-i sânî… “Deseler ki İmam Rabbanî hazretleri, Hindistan’da hayatta…” Herhalde bunu dediği zaman, daha Pakistan bölünmemiş, Bangladeş bölünmemiş. “…Ben, onca zahmete katlanarak o Hazret’in ziyaretine giderim!” diyor. Binlerce Fâruk-i Serhendîlerle muhât Hazreti Muhammed Mustafa’nın huzuruna, O’nunla beraber olmaya niye koşmuyoruz ki, neden koşmuyoruz ki?!.

Hedef, O esasen; yanına varılacak da O’dur. Dolayısıyla da o uğurda neler fedâ edilirse edilsin, “fedâ” değil esasen “kazınım”dır onların hepsi. Öyle kârlı bir ticaret ve öyle kazanımlı şeye talip oluyorsunuz ki!.. Belki bir şey ortaya koyuyorsunuz -“belki” diyorum ona da- bir şey ortaya koyuyorsunuz fakat yüz, iki yüz olarak geriye dönüyor o size. وَأَوْفُوا بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Verdiğiniz sözü tutun, bakın nasıl söz tutuluyormuş, Ben nasıl size verdiğim sözü tutacağım!” (Bakara, 2/40) Sizin verdiğiniz, siz kadar; O’nun (celle celâluhu) verdiği, O’nun azameti ile mebsûten mütenasip.

   Daha önce de bir kısım mahrumiyetler yaşanmıştı ama günümüzde hiçbir kural ve kaideye dayanmayan uygulamalarla ve hükümlerle on binlerce insana birden zulmediliyor.

Saff-ı evveli teşkil edenler, asliyet planında o işi temsil ettiler. O güne kadar öyle bir şey olmamıştı. Kendi yurtlarından/yuvalarından ayrılmamışlardı. İşleri yerinde idi. Kış günlerinde Yemen’e, Sebe’ye doğru ticaret yapıyorlardı; yaz günlerinde de Şam’a doğru yapıyorlardı. Mekke, zengin bir ülke haline gelmişti. Dünyanın dört bir yanından koşan insanlar, Kâbe’ye geliyor, etek etek para döküyorlardı. Bugün Suudluların kazandıkları şeyleri, o gün Mekkeliler kazanıyorlardı. Böyle maddî kazanımlı bir merkezi terk ederek hicret etme, oldukça zordu; bir de yaşanmamış bir şeydi. Şimdi sizinki de öyle; bu türlüsünü yaşamamıştınız hiç.

Belli mahrumiyetler olmuştu ama böyle olmamıştı. Ben 27 Mayıs’ı biliyorum. Bir kere, iki kere götürdüler; belki, bir-iki tehdit ettiler; “Lan, man!” filan dediler. Sonra da “Ulan git işine be! Bizi ne uğraştırıyorsun, meşgul ediyorsun!” dediler. En ağırı belki 12 Mart’ta olmuştu. 12 Mart… 30 Mart’ta bizim arkadaşları almışlardı; 1 Mayıs’ta da Kıtmîr’i almışlardı. Beş-altı ay, belki beş-altı aydan biraz fazla… Ama beş-on insana münhasırdı.

Bugün ise, “Sen de telefonla konuşmuşsun! Sen de falana selam vermişsin! Sen de falanı, falan zaman ziyaret etmişsin! Sen de üzerinde bir dolar bulundurmuşsun! Sen de bilmem ne işte, telefonu, o sistemi kullanmışsın!.. Dolayısıyla aynı cürmü irtikâp etmişsin. Sen de, sen de, sen de, sen de…” Hiçbir kurala, hiçbir kaideye dayanmayan şeyler ile dünya kadar insan, mağduriyete uğruyor. Bundan dolayı da başınıza ilk defa geliyor. Hadisenin şoku çok büyüktür.

Ashâb-ı Kiram, kendi dünyaları, kendi çağları itibarıyla öyle büyük hadiseye maruz kaldılar. Ama hep âcizâne tekrar ettiğim gibi, ne İnsanlığın İftihar Tablosu, ne de arkasındaki insanlar, “Keşke terk etmeseydik Mekke’yi!” demediler. Vazifelendirilenler dışında, Mekke fethedildikten sonra da oraya dönenler olmadı. Vazifelendirilenler oldu; orada kalsınlar, işin aslını/esasını onlara talim etsinler, ezan okusunlar, namaz kıldırsınlar, sağda-solda muallimlik yapsınlar diye. Vazifelendirmenin dışında herkes Efendimiz ile beraber yine efendilerin medeniyet merkezi beldesine avdet ettiler; Medine-i Münevvere’ye, “Medine”leşen “Yesrib”e avdet ettiler. Dolayısıyla onlar da öyle bir şok yaşamışlardı.

Günümüzün muhacirleri de “zılliyet” planında -“asliyet” planında olmasa bile- öyle bir hicret yaşıyorlar. Izdırap çekiyorlar. Belki yurtlarında kaldıkları zaman bile Mekke’de kalanlardan daha fazla ızdıraba maruz kalıyorlar. Senelerden beri haklarında bir iddianame bile hazırlanmıyor. Haklarında hüküm verilene kanunlarda kanun maddesi gösterilmiyor. Soruyorlar yukarıya: “Bunu ne kadar cezalandıralım?” “Ee bir müebbet verseniz olur!” diyor. Neye binaen bir müebbet veriyorsun? “Falan ile telefon görüşmesi yapmış!” Efendim, “Filan?” “Ona da iki müebbet iyi gelir!” Daha yeni şeyler bulurlar; bunlardan dolayı… “Sen, falan zaman vilâdet (Mevlit Kandili) münasebetiyle falanların aktivitesine iştirak etmişsin!” Bu bile suç şimdi, vilâdete iştirak… “Falan yerde bir kitap fuarı olmuş, bunların doğrudan ağırlığı varmış, sen o kitaplara bakmışsın, bazısını da eline almışsın!..” Efendim, “Senin evin aranırken, falanlara ait bir kitap çıkmış!..”

Eskiden aramalarda Risale-i Nur’lar çıkınca öyle yapıyorlardı; ayırıp parçalamak için şimdi sun’î bir ayrıştırma var: “Bazılarına ilişmeyelim de bunlar kendi içlerinde parçalansınlar böyle!..” Bu da şeytanın ayrı bir düşüncesi… Şeytan çok profesyoneldir; tâ Hazreti Âdem’den bugüne kadar değişik karakterdeki insanlara yaptığı denemelerin bütününü bu çağda değerlendiriyor. Dolayısıyla şeytan avenesi bu çağda, enâniyet çağında, gurur çağında, kibir çağında, alkışlanma çağında, çok küçük şeylerden dolayı “Al, on sene daha ondan! Al, on sene daha ondan! Al on sene daha ondan!..” deyip ceza yağdırıyorlar. Verdikleri şeylerin hiçbiri ile kanaat etmiyorlar, “Daha, daha, daha, daha!..” Evet, bu da menfî noktadan, her birisi ceza vermede “Hel min mezîd kahramanı” (!) “Biraz daha artırın, biraz daha artırın, biraz daha artırın!..” Öyle ki, birisi için yirmi yerde mi, otuz yerde mi dava açmışlar; hepsinden müebbet istiyorlar.

   Şahlara, şehinşâhlara kalmayan bu dünya günümüzün tiranlarına da kalmayacak; keşke, ibret alma hünerini gösterebilselerdi; heyhat!..

Bütün bunların bir şokunun olabileceği muhakkak, müsellem… Bir tekme yediğimiz muhakkak ve müsellem… Ama “Herkese bir dert bu âlemde mukarrer / Rahat yaşamış var mı, gürûh-i ukalâdan.” Bize düşen şey, bütün bunlara katlanmak, “Allah’tan!” demek… “Hoştur bana Sen’den gelen / Ya hil’at yahut kefen // Ya taze gül yahut diken / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” “Sen’den hem o hoş hem bu hoş! Hoş!..” deyip Cenâb-ı Hak’tan gelen her şeyi gönül hoşnutluğu ile karşılamak iktiza ediyor.

“Dünya geçicidir, burada kalınmaz / Ne kadar mal olsa, murad alınmaz / Gafil olma sakın, geri dönülmez / Yürü dünya yürü, sonun virandır / Meded, bundan sonra ahir zamandır.” Öyle bir fâniye talip olmuş gidiyorlar ki!.. Sanki ebedî kalacaklarmış gibi… Yine Hazret’in dediği gibi: “Bu asrın bir hâssası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor.” Bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etme çağı, bu çağ; bilerek dünya hayatını âhiret hayatına tercih etme çağı…

Oysaki “Çeşm-i ibretle nazar kıl, dünya bir misafirhanedir / Bir mukim âdem bulunmaz ne acîb kâşanedir / Bir kefendir âkıbet sermayesi şâh u geda / Bes, buna mağrur olan mecnun değil de ya nedir?” Aziz Mahmud Hüdâî hazretleri, bu sese bir ses katıyor: “Yalancı dünyaya aldanma yahu / Bu dernek dağılır dîvân eylenmez / İki kapılı bir virânedir bu / Bunda konan göçer, konuk eylenmez.” İkili kapılı.. hem de bir virâne.. “Bunda konan göçer, konuk eylenmez!..” diyor. Alvar İmamı da ayrı bir ses katıyor buna ve diyor ki: “Acib bir kârubân-hane bu dünya / Gelen gider, konan göçer bu elden / Vefası yok, sefası yok, fani hülya / Gelen gider, konan göçer bu elden.” Ve bir başka yerde de şöyle sesleniyor:

“Bu dert meyhanesinde / Kimi gördün şaduman olmuş;

Bu gam-hane-i mihnette / Beladan kim emân bulmuş!

Bu bir devvâr-ı gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer.”

Bugün şehinşâh gibi dolaşanlar; yarın o toprak, onları da alacak, onları da yutacak!..

“Bu bir devvâr-i gaddardır / Gözü gördüğünü hep yer

Ne şah-u ne geda bunda / Ne bir fert payidar olmuş.

Nice servi revan canlar / Nice gül yüzlü sultanlar,

Nice Hüsrev gibi hanlar / Bütün bu deryaya dalmış!

Hüner bir ibret almaktır / Hüner irfanı bulmaktır;

Hüner Hakk’a kul olmaktır / Bu gaflet âlemi almış.”

Ama gel gör ki, bu gaflet âlemi almış!.. Hemen herkes, insanların çoğu, gözü kapalı, kulakları sağır, kalbi târumâr, körü körüne, düşe-kalka bir yolda yürüyor. Nereye doğru gittiğini söylemeye gerek yok; böylelerinin yuvarlandığı yer, bellidir. Ama biz, yine kendi karakterimizin gereğini seslendirelim. Ona da bir noktalı virgül koyayım, çünkü daha sonra belki geriye dönme icap edebilir, bu mevzuda başka bir defasında başka şeyler de söylenebilir; noktalı virgül koyalım:

Cenâb-ı Hak, hidayet nurları ile onların kalblerini de nurlandırsın! Hakiki insan olma ufkunu onlara da göstersin! Zulmün şeytanca tavrını onlara da göstersin, hayvanca tavrını onlara da göstersin, hımarca tavrını onlara da göstersin, kobraca tavrını onlara da göstersin!.. Ve onları da gerçek insanlığa i’lâ buyursun!..

Vesselam.

Kırık Testi: MUHÂCİRİN DUASI

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: Dua Mecmuası’nda da yer aldığı üzere Rasûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) teşrif edeceği bir beldeyi gördüğü zaman, “Allah’ım, bizi bu belde halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir.” diyerek dua ediyor. Dünyanın dört bir tarafına açılan hizmet sevdalıları için Efendimiz’in fem-i güherinden sâdır olmuş bu dua neler ifade eder? Lütfeder misiniz?

   Cevap: Malum olduğu üzere dua ile alâkalı yapılan taksimattan biri de onun fiilî ve kavlî olarak ikiye ayrılmasıdır. Üstad Bediüzzaman hazretlerinin verdiği örnekle anlatacak olursak, bir çiftçinin toprağı işlemesi fiilî bir duadır ki, bununla hazine-i rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalmış olur. Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir atiyyesi olmadıkça, toprağa tohum atmadan o tarladan bir ürün almanın mümkün olmadığı açıktır. Dolayısıyla esbap adına ne gerekiyorsa mutlaka ortaya konulmalıdır. Fiilî duaya riayet etmek sebepler dünyası içinde yaşayan biz insanoğlu için kaçınılmazdır. Dolayısıyla fiilî dua esbabı nazar-ı itibara almak ve o sebeplerin gerektirdiği şekilde davranmakla olur.

Ayrıca Cenâb-ı Allah sebepleri izzet ve azametine perde yapmıştır. Bizim de o perdeye saygılı olmamız iktiza eder. Onları görmezlikten gelmek bu açıdan Allah’a karşı bir saygısızlıktır. Diğer bir açıdan da, esbaba riayet etmeme bizi, insan iradesini reddeden Cebrîlik düşüncesi içine sürükler ki, bu da akîde ve inanç açısından çok tehlikelidir. Evet, irade ve şuur sahibi insanoğluna düşen, sebepleri görmek ve onlarla uyum içinde yaşamaya çalışmaktır.

Bir bütün olarak ekosisteme bakıldığında apaçık bir nizam ve intizam görülmektedir. Demek ki, her varlık Allah’ın meşîet ve iradesiyle o sisteme uymaktadır. Bununla beraber ekosistemin irade ve şuur sahibi müstesna bir parçası olan insanoğlu, zaman zaman bilgisizce davranıp Hakk’ın muradına muhalif işlerin içine girebilmekte ve böylece o mükemmel sisteme zarar verebilmektedir. Tabiî, kendisi de o sistemin bir parçası olduğundan dolayı zarar eninde-sonunda dönüp insan hayatını negatif şekilde etkiler hâle gelmektedir.

Kavlî duaya gelince o da, toprağı işledikten sonra, ürün alabilme dileğiyle elleri açıp Cenâb-ı Hakk’a yalvarmak gibidir. Bu mânâda dua sebepler üstü, Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccühün unvanıdır. Zira, O Kudreti Sonsuz, sebeplere bağlı olarak verebileceği gibi, dilerse hârikulâdeden hususî bir atiyye olarak sebeplere bağlı olmadan da lütufta bulunabilir. Ne var ki, ne Peygamberimiz ne de diğer enbiya-i izam (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) plan ve projelerini bu kabîl hârikulâdeliklere bina etmemişlerdir.

   Sevginin Aksettiği Mücellâ Ayna

Sizin sorduğunuz soruda da Efendimiz Aleyhissalâtü vesselâm’ın böyle kavlî bir duası yer almaktadır. Evet, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir beldeyi teşrif buyurduğu esnada;

اَللّٰهُمَّ ارْزُقْنَا حَيَاهَا وَأَعِذْنَا مِنْ وَبَاهَا وَحَبِّبْنَا إِلَى أَهْلِهَا وَحَبِّبْ صَالِحِي أَهْلِهَا إِلَيْنَا اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَنَا فِيهَا 

“Allah’ım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Bizi bu beldenin halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir. Allahım, burayı bizim için bereketli eyle.” şeklinde dua ediyordu.

Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) insanların gönüllerini kazanabilmek, oralara sevgi tohumları ekebilmek için hem gerekli sebeplere müracaat etmiş, meselâ onlarla hep diyalog hâlinde bulunmuş, münasebetlerin kesilme noktasına gelmemesi için perdeyi yırtmamış, hem de kavlî dualarıyla, muhataplarının gönüllerinde sevgi yaratması için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmıştır. Allah da o en sevdiği kulunu hiçbir zaman huzurundan boş çevirmemiş, hususî atiyyeleriyle sevindirmiş, göklerde ve yerde O’nun için sevgi vaz’etmiştir. Hatta bir mânâda sevgi, varlığın çehresine Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) aynasından yansımıştır.

Evet, Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakıldığında, fem-i güher-i nebevîden dökülen bu duanın dergâh-ı ilâhîde kabul edildiğine şahit olursunuz. Meselâ, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduklarında Medine halkı, O Habîb-i Kibriya’yı çok sevmiştir. İçten içe bütün bütün dejenere olmuş bir kısım münafıklar ve İslâm düşmanlığıyla gözü dönmüş bazı kâfirler istisna edilecek olursa, Medine’de Rasûlullah’a gösterilen sevginin büyüklüğü ortadadır. Evs ve Hazreç kabileleri de dâhil olmak üzere Medine halkı Efendimiz’in orayı teşriflerinden çok kısa bir zaman sonra O’nun etrafında âdeta pervane gibi dönmeye başlamışlardır. Aslında O Nebiler Serveri her nereye şeref-kudüm buyurmuşsa orada hüsnükabul görmüştür. Aynı şekilde Efendimiz de Medine’yi çok sevmiştir.

Konuya, ümmetine emanet etmiş olduğu nurlu mesaj perspektifinden bakılacak olursa, Altın Çağ’dan bugüne hüsnükabul görmeye devam ettiği apaçık ortadadır. Evet, siz de kalblerinizde İnsanlığın İftihar Tablosu’nun o müstesna yerine baktığınızda, O’nun, tarihte başka hiç kimseye nasip olmayan nasıl emsalsiz bir sevgi çağlayanına mazhar olduğunu anlarsınız. İçinizdeki O’nu her şeye tercih etme mülâhazası, sizdeki O’na karşı alâkanın en büyük emaresidir. Siz böyle olursanız, O da öbür âlemde, ruhunun ufkunda size karşı ciddi bir sevgi ve alâka duyar. Zaten O’nun gönlünde size karşı sevgi yoksa, sizde de O’na karşı sevgi olmaz/olamaz. Zira sevginin bir mânâda kaynağı O’dur. Allah’tan gelen sevgi O mücellâ aynaya akseder ve sonra ümmetine tevzi edilir, dağıtılır. Dolayısıyla sevginiz ölçüsünde O’nun nezdinde seviliyor olduğunuz mülâhaza, ümit ve recâsını taşıyabilirsiniz.

Kâinatın İftihar Tablosu şereflendirdiği beldelerde böyle hüsnükabul gördüğü gibi, O’nun has temsilcileri de, derecesine göre gittikleri yerlerde hep sevgi, saygı ve kabul görmüşlerdir. Meselâ irşad niyetiyle Yemen’e giden Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) etrafında çok kısa bir zaman diliminde binlerce insan toplanarak halkalar oluşturmuşlardır. Onlar Hazreti Ali’yi sevmiş, Hazreti Ali de onları sevmiştir. Zaten Hazreti Ali (radıyallâhu anh) sadece harp meydanlarının kahramanı değil, aynı zamanda mânâ âleminin de bir sultanıdır. Böyle zülcenaheyn olması yönüyle de o, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehiyyât ve etemmütteslimât) en hakiki vârislerinden birisidir. Ona duyulan sevginin neticesindedir ki, Ebû Musa el-Eş’arî ve Abdullah ibn Cerîr el-Becelî gibi (radıyallâhu anhüm ecmaîn) çok kıymetli Müslümanlar samimi olarak İslâm’a bağlanmışlardır.

   Sevgiyle Gidilen Yerlerde Kalıcı Olunabilir

Diyalog adına, inancınızdan kaynaklanan güzellikleri gittiğiniz yerlerdeki insanların sinelerine boşaltma hesabına hadis-i şerifte zikredilen sevginin ne kadar ehemmiyetli olduğu âşikardır. İslâm tarihine bakıldığında Müslümanların, gönülleri kazanmak niyetiyle gittikleri yerlerde kalıcı olabildiklerini görürüz. Meselâ, Asya, Balkanlar, Küçük Asya dediğimiz Anadolu, Afrika’nın bazı yerleri hep böyledir. Müslümanlar gittikleri bu beldelerin ahalisini sevmiş, onlar da Müslümanlara karşı hep muhabbetle yaklaşmış ve zamanla İslâm’ın güzellikleri içerisinde eriyip gitmişlerdir. Yine bunu da Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) genel tavrının bir neticesi olarak görmek gerekir. Yani siyeri, felsefesiyle iyi anlayan sonraki Müslümanlar gerçek fethin ancak gönüllerin fethiyle olabileceğini kavramış ve hareketlerini bu mülâhaza üzerine bina etmişlerdir.

Bugün de arkadaşlarımız, tarihte eşine ender rastlanacak bir şekilde dünyanın birbirinden çok farklı beldelerine hicret etmekte, gidiş maksatlarına muvafık olarak da o beldelerde pek çok kesimden değişik insanlarla muhatap olmaktadırlar. Yukarıda da arz edilmeye çalışıldığı gibi önce fiilî duayı yerine getirmek gerekecektir. Bu da o yörelerdeki farklı kültür ortamlarını, değişik hissiyatları hesaba katarak hazırlıklı gitmek suretiyle olur. Nelere, ne kadar değer atfettiklerini bilmeden ve –en azından başlangıçta– ona göre bir duruş sergilemeden o beldelerin halkıyla diyalog kurmanız imkânsız sayılır. Gerçi umumi mânâda insana insan olmasından dolayı gösterilmesi gereken saygıyı ortaya koyduğunuzda hemen her yerde gönüllerden vize alabilir, hemen her yere adım atabilirsiniz. Ne var ki, adım attığınız yerde kalıcı olmayı istiyorsanız, o insanları iyi tanımak ve ona göre iyi bir duruş sergilemek mecburiyetindesiniz.

Zâhirî esbap açısından yapılması gerekli olan da budur. Bununla beraber, bizim doğru hareket etmek, yanlış yapmamak, gittiğimiz beldenin halkını sevmek ve onlar tarafından sevilmek için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmamız da bu hususta duanın kavlî olanıdır. Biz de Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptıkları duayı tekrarlar ve “Allah’ım, o belde halkının salihlerini bize, bizi de onlara sevdir.” deriz.

   Allah’ım! Hakkımızda “Vüdd” Vaz’ et!..

Bununla beraber her gün belki defalarca,

اَللّٰهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللّٰهِ وَكَلِمَةَ الْحَقِّ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَاشْرَحْ صُدُورَنَا وَصُدُورَ عِبَادِكَ فيِ كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ إِلىَ الْإِيمَانِ وَالْإِسْلَامِ وَالْإِحْسَانِ وَالْقُرْآنِ وَإِلَى خِدْمَةِ الْإِيمَانِ، وَاسْتَخْدِمْنَا فِي هَذَا الشَّأْنِ وَضَعْ لَنَا الْوُدَّ بَيْنَ عِبَادِكَ فِي السَّمَاءِ وَاْلأَرْضِ 

“Allahım! Nâm-ı Celîlin’i dünyanın her yerinde bir kez daha i’lâ buyur. Bizim ve dünyanın her köşesindeki bütün kullarının kalblerini imana, İslâm’a, Kur’ân’a ve iman hizmetine aç ve bizi bu vazifede istihdam buyur. Gökte ve yerdeki kulların arasında bizim için sevgi ve hüsnükabul vaz’ et!” diye dua ederiz.

Bu aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’da salih kullarına vermiş olduğu bir müjdedir: “İman edip salih ameller işleyenler için Rahman, sevgi ve hüsnükabul vaz’ eder.” (Meryem, 19/96). Yani onları başkalarına da sevdirir ve kabul ettirir; hem kendi indinde, hem de mahluklar nezdinde onları sevimli kılar. Bu sevgi ve hüsnükabul Cenâb-ı Hakk’ın Vedûd isminin bir tecellisi olmaktadır.

Hatırlanacağı üzere bir hadis-i şerifte de, “Allah bir kulunu sevince Cebrail’e, ‘Ben falan kulumu sevdim, sen de sev!’ ferman buyurur. Bunun üzerine Cebrail (aleyhisselâm) da onu sever ve diğer meleklere, ‘Allah, falan kulunu sevmiştir, siz de seviniz!’ diye nida eder. Göklerdekiler sevince yeryüzünde o kul için bir vüdd/sevgi vaz’edilmiş olur.” (Buhârî, bedü’l-halk 6; edeb 41)

Hakkında hüsnükabul vaz’ edilen, bir şahıs olabileceği gibi, şahıslar ya da bir heyet, bir topluluk da olabilir. Tabiî bu, ayette de ifade edildiği üzere salih amel işlemeye, salaha kilitlenmeye ve Allah’ın rızasından başka bir şey gözetmemeye bağlıdır. Bu ufkun kahramanları için Hakk’ın vaadi tahakkuk eder ve haklarında sevgi vaz’ edilir. Bir kere de vaz’ edildi mi, Allah’ın izniyle onlara açılmadık hiçbir kapı kalmaz. –Yeter ki, ahde vefada bir kusur gösterilmesin– Bu perspektiften hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’deki arkadaşlarınızın baştan bu yana dünyanın değişik yerlerine gittiklerinde karşılaştıkları hüsnükabul ve sevgi de bu hakikatin apaçık bir delili sayılır.

 

Bamteli: DERİN VE CANLI MÜSLÜMANLIK

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Maruz kaldığımız musibetleri aşabilmemiz için sığlıktan kurtulmamıza ve daha derin bir kulluk ortaya koymamıza ihtiyaç var!..

Cenâb-ı Hak, bizleri, dinde derinleşmeye muvaffak eylesin!.. Farzıyla, imanın erkân-ı esâsiyesiyle ve İslam’ın esâsâtıyla; yani, sağlam inanmak ve onu sağlam yerine getirmekle!.. Buna Üstad Necip Fazıl, “iman ve aksiyon” sözüyle yaklaşırdı. “Aksiyon”, “amel”i tam karşılar mı? Fransızca bir kelime; münakaşası yapılabilir; kendisi de sorguluyordu onu.

Antrparantez burada bir şey söylemek istiyorum: Hutbe, Cuma’nın şartlarındandır, dinlenilmesi lazım. Dolayısıyla hutbe okunurken, salat ü selam yeri geldiği zaman bile, yani Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in adı anıldığında dahi salat u selam getirilmez. Bu, meselenin (hutbeyi dikkatle dinlemenin) önemini ortaya koymaktadır. Bazıları diyorlar ki, “Böyle, içinden söylese acaba olur mu?” Kütüb-i Fıkhiye’de. İçinden… Onun (hutbenin) kemâl-i hassasiyetle dinlenilmesi lazım. Hutbede okunan, Kur’an, hadis-i şerif veya onlardan süzülmüş her ne ise şayet, onu kemâl-i hassasiyetle, Ramazan’da iftar vaktinde size sunulmuş bir içecek gibi yudumlamak lazım. Limonatayı mı çok seversiniz, portakal suyunu mu, soğuk bir suyu mu? “Mâ-i bârid”, Efendimiz’in beyanında da içilmesi gerekli olan şey diye tavsiye edilir. Her neyi seviyorsanız şayet, onu yudumluyor gibi hutbeyi yudumlamak lazım! İmam, Kur’an’ı okurken, onu yudumluyor gibi yudumlamak lazım!..

Cenâb-ı Hak, namazı, tabiatımıza göre, numarası-drobu uygun, tam bize göre bir şey olarak emretmiş. Hakikaten bu el, bu ayak, bu mafsallar… Vücutta, üç yüz küsur mafsal… Namaz kılmak için ne kadar da yakışıyor, başka varlıklara baktığımız zaman. Her defasında derinlemesine onu duymak, namazlaşmak… Dün, aklımdan geçiyordu ki, ara sıra namazla alakalı bir bahsi okusalar; İmam Gazzalî’den mi, Hazreti Pîr’den mi, yoksa daha dûn olan insanlardan mı, namaza ait bir bahsi, tekrar tekrar bize anlatsalar da biz de namazlaşarak namaz kılsak!.. Oruçlaşarak oruç tutsak!.. Allah yolunda tamamen “kul”laşarak, kulluğumuzu “ibâdet” şeklinde değil, “ubûdiyet” şeklinde de değil, ubûdiyet üstü “ubûdet” şeklinde, vücudumuzun bütün derinliklerinde duyarak yerine getirsek!..

Sığlıkla, şu anda yürüdüğümüz yol, yürünmez. Ve bizim, şu andaki sığlığımızla, maruz kaldığımız şeylerden sıyrılma imkânı olmaz! Onları gönül rahatlığıyla atlatamayız. Daha derin kulluğa ihtiyaç var; Peygamberâne bir bakışa, O’nun yolunda, sahabî anlayışında bir bakışa…

O camilerde namaz kılan insanları, mübarek kandil gecelerinde veya Cuma namazlarında gördüğüm zaman… Ama İslam dünyasının her yerinde, hususiyle de Kapadokya’da… Camideki cemaati görünce, cansız posterler gibi geliyor bana!..

   Mektep, medrese ve tekyenin birbirinden kopuşu yıkılışımıza sebebiyet vermiştir; belimizi doğrultmamız kalb/ruh hayatı, dinî ilimler ve fen bilimleri birlikteliğine bağlıdır.

Zannediyorum, milletimiz, hayatında, tarih boyu böyle bir sığlığa maruz kalmamıştır. Bin senelik Müslümanlıkla tanışıklığı var: Tekvînî emirler hallaç edilmiştir; şunları, Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini mütalaa ediyor gibi mütalaa etmişlerdir; otu, ağacı, yıldızı, Ayı, Güneşi… Sizin modern isimleriyle ifade ettiğiniz Fiziği, Kimyayı, Matematiği, Astrofiziği, Antropolojiyi, Ekolojiyi… Sizin Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini tahlil ettiğiniz gibi tahlil etmişlerdir. Ve aynı zamanda Kur’an-ı Kerim’i de öyle derinlemesine kavramış, yüzlerce tefsir yazmışlardır. Biz sadece onlardan belki otuza yakınını müzakere ettik; Allame Hamdi Yazır’ın tefsirini ana kitap olarak baştan sona kadar okuduk; sonra da onun deyip demediği şeyleri görmek için, onun yanında yirmi küsur, otuza yakın tefsire arkadaşlar bakarak özetlediler; otuz tefsiri birden mütalaa etme imkânı oldu. Sorgulayacağınız bir şey yok.

Bir şey var; belki, kendi zamanlarının renk ve desenini taşıyordu. Ona, esas günümüzün, bu zamanın yorumlarının ilave edilmesi, konjonktürün kazandırdığı şeylerin ilave edilmesi lazımdı. O da, bugün kolektif şuurla, ortak akıl ile yazılacak; “fünûn-i müsbete” ile beraber, “tekye ve zaviyenin varidatı”yla beraber, aynı zamanda “Kitab ve Sünnet bilgisi”yle beraber… Bunların hepsini hazmetmiş/sindirmiş bir “hey’et-i âliye”nin bir araya gelmesiyle ortaya koyacağı bir tefsir.

Bu, tefsir mevzuuna/mazmununa saygının gereği… Bu, İslamiyet’e saygının gereği… Bu, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a saygının gereği… Bu, Kur’an’ı bize bir mesaj olarak gönderen Allah’a saygının gereği. Zira o “Kur’an, kâinat mescid-i kebîrinde kâinatı okuyor.” Hazreti Pîr’in ifadesi: “…Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur’an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak’tan gelip Hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” Evet, yalnız sensin, ey Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan!..

Tekye ve zâviye”, İslam’ın kalbî ve ruhî hayat cihetinin temsil edildiği yerler, taklide emanet. “Kur’an ilimleri”, yine, mukallitlere emanet. “Fünûn-i müsbete”, başını almış, Pozitivizmin, Natüralizmin, Materyalizmin güdümünde, ayrı bir vadide; kendini bir çağlayana salmış ki, dışarıya çıkmaya ihtimali yok. Yeniden, bu üç esasın, üç temel disiplinin, (Tekye ve zaviye, Kur’an ilimleri, Fünûn-i müsbete); bunların inzimamı esas önemli. Bir vâhidi teşkil edecek zira bunlar, bir vâhidin farklı üç tane yüzünden ibaret. Fakat bunlar, Hicrî beşinci asırdan sonra birbirine yabancı hale gelmiş. “Tekye”, bir yerde, bir darlığın mahkûmu, emeklemeye durmuş. “İslamî İlimler”, farklı bir vadide, emeklemeye durmuş. “Fünûn-i müsbete”, başkalarının elinde kalmış, bize de onun taklidi düşmüş. Onlar, “Materyalizm!” demişlerse, o denmiş; “Pozitivizm!” demişlerse, o denmiş; “Natüralizm!” demişlerse, o denmiş; ötesinde bir şey söylenememiş.

Bir gün, yine bu üç esasın bir araya gelmesiyle, Kur’an’dan maksut olan şey, Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı sübhânîsi ortaya çıkacaktır. Gaye-i hayal haline getirip bunu realize etmeye bakmak, bunu tahayyül etmek lazım. İnşaallah, bir gün İslamî ilimleri tahsil etmenin yanında, fünûn-i müsbeteyi de tahsil eden ve böylece konuştuklarında birbirini anlayan insanlar neş’et edecek. Antropolog konuşurken, Tefsircinin onu anlaması lazım, Hadisçinin, onu anlaması lazım; Astrofizikçi konuşurken, Tefsirci ve Hadisçinin onu anlaması lazım; Fıkıhçının onu anlaması lazım… Birbirini anlayan “hey’et-i âliye” -ki Hazreti Pîr’in de işareti var- bir araya gelerek, çağın renk ve desenine göre, numara-drop uygun, o çağa göre bir yorum ortaya koyacak. Büyük müfessirin, üçüncü asırdaki müfessirin (“Te’vilâtü’l-Kur’ân” isimli tefsirindeki) ifadesiyle ifade etmek lazım; bir “te’vil” ortaya koyacak. “Kitabü’t-Tevhid” sahibi, Mâverâü’n-Nehr’in âbide şahsiyeti, İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944); akidede bizim de yolunda yürüme durumunda olduğumuz insan. Allah, onların yolunda yürümede bizleri sâbit-kadem eylesin! Her şeyi yarımlaştırdığımız, çeyrekleştirdiğimiz gibi, aslında onların yolunda yürümede de sekmeye devam ediyoruz. “Sekme” denir buna, hafizanallah.

   Günümüzün cahil ve laubali teologlarını değil, her konuda kılı kırk yararak eserler yazmış ve örnek bir hayat ortaya koymuş selef-i sâlihîni takip etmek lazım!..

Onları çok ciddi takip ettiğiniz söylenemez. Gece, teheccüdü kaçırdığından dolayı, gündüz onu kaza ederken, “Bu esas, gece namazıydı ve berzah hayatını aydınlatacak bir projektör idi; ben nasıl oldu da bu geceyi böyle ölü geçirdim?!.” diye ağlayan/üzülen kaç insan vardır, o camileri lebâleb dolduran insanlar içinde?!. Bırakın onları, kaç imam vardır, kaç müezzin vardır, kaç vaiz vardır, kaç merkez teşkilatındaki ekâbir vardır, kaç Horasanlı Taylasanlı vardır?!. “Evvâbin’i kılamadım! Cebren li’n-noksan; farzımda, revâtibimde kusur etmiş olurum. Onu da kılayım ben!..” diyen kaç insan vardır?!.

Kütüb-i fıkhiye’de anlatılan esaslar bunlar. Ezbere bir şey değil ki, alın bakın. Burada bunların hepsi de yine müşterek “Fethü bâbi’l-İnaye” ile beraber müzakere edildi. Yirmi eser var mıydı? Belki, yirmi ayrı fıkıh kitabı mütalaa edildi. Ben en âli mektepte meseleye bu şekilde yaklaşıldığını bilmiyorum; çünkü oralarda bile iş, geçiştirmeye bağlanmış. “Fihriste bak, işle, fişle, doktora yap, doçentlik yap, profesör ol; tamam, allâme-i cihansın!” O değil!.. O, müktesebatın bütününe vâkıf olma, esastır. O, Kütüb-i Sitte’yi birkaç defa baştan sona okumamışsa; “Falan şöyle diyor, filan böyle diyor!” Ben ona katiyen hadisçi demem. Efendim, o olsa olsa, “hüdeys”çi olur; muhaddis değil, “müheydis”!.. Yok öyle bir kelime.

Evet.. Derin olma mecburiyetindeyiz. Dürer’e bakın, Gurer’e bakın; Fatih döneminde yazılan eserler. Yine o döneme ait İbrahim Halebî’nin “Mülteka’l-Ebhur”una bakın; sadece namaza müteallik, Haleb-i Sağîr’ine bakın. Belli bir dönemde yazılmış (Nuru’l-Îzâh şerhi) Merâki’l-Felâh’a bakın; onun haşiyesi, Tahtâvî’ye bakın… Onlara göre bir Müslümanlık… Selef-i sâlihînin dediği şeyleri süzmüş, değerlendirmiş, takdirlerde-tercihlerde bulunmuş, ortaya koymuşlar; “Müslümanlık budur!” demişler.

İbn Âbidîn’e bakın, son allâmelerden. Fıkhı, müctehid kadar bilen hocalara şahid oldum. O Erzurum müftü nâibi Osman Efendi de onlardan bir tanesi idi. Fıkıh kitaplarını mütalaa ederken, uykuya daldığına, kitabın yüzüne düştüğüne şahit olmuştum. Bize, dersleri takrir etmenin dışında, yatakta bile onları mütalaa ederdi. Kendisine bir müctehid nazarıyla bakılırdı. Ama o, İbn Âbidîn’i kendinden çok büyük, allame gibi görürdü. Konyalı Hâdimî’nin Muhammediye şerhi “Berika”yı ders olarak takrir ederken, Hâdimî’yi bir allame gibi görür, ona saygı duyardı. Kendisi bir allame idi; ama onları gerçek allame gibi görür, onlara saygı duyardı.

Onlar anlatmışlar: Nasıl Cuma namazı kılınır Türkiye’de, nasıl beş vakit namaz kılınır, farzlar nelerdir, revâtib nelerdir, zevâid nelerdir, cebren li’n-noksan edâ edilen şeyler nelerdir? Ee alın bakın!.. İbn Âbidîn’e mi ben inanacağım şimdi, günümüzde bir kitabı baştan sona kadar okumamış, günümüzün daracık bilgili teoloğuna mı?!. Hem de “firak-ı dâlle”den, firak-ı dâlle… Bir yerde, Perslinin tecviz ettiği şeyi (Mut’a’yı) tefsire yazarken, “evet” diyen, firak-ı dâlle. Bunların fetvâ emini oldukları dönem!.. Zamanın ne kadar karardığını ona göre değerlendirin!.. Ufkun ne kadar karardığını, insanların ne kadar dinden uzaklaştığını kararlaştırın!.. Ee diyor ki, Cuma günü, işte camiye geldiğiniz zaman, orada ister tahiyye-i mescid şeklinde, isterse cumanın ilk sünneti.. sonra cumanın farzı.. ondan sonra, cumanın son sünneti.. günümüze göre, ondan sonra zuhr-i âhir. Ve İbn Âbidîn, lütfen bakın, beş-on tane o selef-i sâlihin’den, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci asırda yaşamış fukahâ-i kirâmın eserlerinden kaynak göstermek suretiyle diyor ki, günümüze göre, “Bir de vaktin son iki rekât sünneti mutlaka kılınması lazım!” Ee kendini beğenmiş akıl hastası teolog, hemen namazı kılar kılmaz, aradan geçiştirme -efendim- üzerinden atma manasında sıvışıp camiden çıkınca, cemaat de harıl harıl boşalıverir arkasından; “Galiba böyle olacakmış!” der. “Galiba böyle olacakmış!”

Hadis-i şerifte ifade buyrulduğu gibi; “Ulemâ kalmayınca, halk, cühelâyı “âlim” diye intihap ederler, meseleleri onlara sorarlar; onlar da o yarım-yamalak bilgileriyle fetva verirler; kendileri dalalete düşmüştür, başkalarını da idlâl ederler.” “Fe-dallû ve adallûفَضَلُّوا وَأَضَلُّوا Efendimiz buyuruyor. Şayet, sen, aradan çıkarma ve hemen sıvışma şeklinde, hemen öyle yapıyorsan, başkaları da -işte o şeyin arkasından sürüklenen koyun sürüsü vardı ya- onlar da senin arkandan sürüklenir çıkarlar.

   Hakka adanmış ruhlar, hep azimetlerle amel etmeye çalışmalıdırlar!..

Evet, dinin emirlerini azimetlere yürekten bağlılık içinde ölesiye bir gayretle yerine getirmek lazım. Ha, birilerinin o mevzuda kusuru var; sünneti ihmal ediyor; zevâid’de kusuru var, ihmal ediyor onu. O mevzuda onlara denecek şeyleri, usulünce, kaçırmadan, tenfîr etmeden, meseleyi bir ağırlık şeklinde onlara tahmil ediyor gibi tahmil etmeden anlatman lazım. Ama sana gelince, Hazreti Pîr’in de bir yerde işaret ettiği gibi, Şa’rânî’nin Mizân’ı zaviyesinden “azimetlerle amel etmek” hedefin olmalı.

Mesela; Ebu Hanife hazretlerinin bir yaklaşımı var. Diğer üç imam, hatta onların dışında İmam Sevrî, Evzâî -bunlar da o devrin müctehidleri, onlar- öyle demiyorlar. Fakat Hazreti İmam-ı Hümam, “Mâ-i müsta’mel necistir!” diyor. Zuheylî -merhum- el-Fıkhü’l-İslamî isimli on ciltlik eserinde -onu da mütalaa etme imkânı olmuştu- diyor ki: “O Hazret, bir yerdeki bir tablo karşısında bunu söylemişti. Gerçekten biri, genel durumu itibariyle, şöyle idi de, onun vücudundan dökülen sular, dolayısıyla necisti; dolayısıyla mâ-i müsta’mel necisti!” Bununla beraber, Hazreti İmam-ı Hümam’ın talebeleri, Hazreti İmam-ı Hümam’ın mütalaasının o istikamette olduğunu söylüyorlar. Şimdi, herkes buna riayet etmeli mi, üzerine hiç suyu sıçratmamalı mı?!. Fakat bir imam bunu söylemişse, elden geldiğince “azimetle amel” odur.

Abdestin kaç tane rüknü var; Kur’an-ı Kerim’in ifadesine göre; yüzünü yıkamak, kollarını yıkamak, başına mesh vermek, ayaklarını yıkamak; başa mesh edilmesi ve ayakların da yıkanması. Ama imamlardan bir tanesi “Niyet de abdestin esasıdır.” diyor. Biri de “Tertip esastır!” diyor, “Sıra ile yapmak lazım; evvela kollarını yıkayıp sonra yüzünü yıkadığın zaman, olmaz!” diyor. Şimdi, Şa’rânî’nin Mîzân’ına göre yapılması gerekli olan, o diğer mezheplerin farklılıklarını da nazar-ı itibara alarak meseleyi ağırlığıyla yüklenmektir.

Kur’an’a gönül vermiş, dilbeste olmuş, kendi için yaşamayan, başkalarını yaşatmayı gâye-i hayal haline getirmiş insanlar, Allah ile münasebetlerini bu ölçüde bir derinlik içinde ele almıyorlarsa, tekkeleri işgal eden post-nişinler olsa da, sıfır oğlu sıfırdır. Camide gürleyen vaiz olsa da, sıfır oğlu sıfır; Diyanet’te belli merâtipte makamları ihraz etseler de -bağışlayın- sıfır oğlu sıfır!..

Evet… Vâkıa insanın, şahsı itibariyle kendisini sıfır görmesinde yarar var. Ama bu şekilde “sıfır olma”, ayrı bir mesele. Bu, Allah’ın bir mekridir, hafizanallah. Ve din bilgisi, din adına halkın onları dinlemesi meselesi de bir çeşit “istidraç”tır. Neden bu yarım yamalak bilgili insanları insanlar, insan diye, biliyor diye dinliyorlar?!. Onlar, dinliyorlar; o da farkına varmadan, -efendim- kendisini bir şey görüyor, zavallı, “istidraç”zede; kaybediyor, kazanma kuşağında.

Selef, ne demişse, o meseleyi milimi milimine yaşamak… Kur’an’ı, Sünnet’i didik didik etmiş, hallaç etmişler, ona göre ahkâm-ı İlâhiyeyi ortaya koymuşlar, ârızasız-kusursuz. Cenâb-ı Hak, Firdevs’i ile hepsini sevindirsin!

   Harikulade Dehalar, Dağılmamış İnsanlar, Doğru Müslümanlık ve Günümüzdeki Sahtekârlar…

O ölçüde o meseleleri ortaya koyacağımız, şartlar ve konjonktür hazır olacağı âna kadar… Bir farklı anlayış… Bundan sonra tek başına bir insanın müctehid olması mümkün değil. “Ben müçtehidim!” diye ortaya çıkan, haddini bilmeyen paranoyaklar olabilir; paranoyak, olabilir. Fakat günümüzde “ezhân” bu kadar dağılınca, zihinler bu kadar dağılınca, dün duyduğu şeyi bugün unutan insanların içtihatta bulunmaları mümkün değil.

O ictihad meselesi… Dördüncü derecede Ahmed İbn Hanbel. Bir milyon hadisten, o kırk bin küsur hadise yakın, (oğlunun ziyadesiyle beraber, Abdullah’ın ziyadesiyle beraber) seçmiş. Bir milyon hadisten… Aklınızda değerlendirmeniz için küçük bir örnek vereyim; Buhari burada var, değil mi? Ondaki hadis sayısı, beş bine yakın. Düşünün, yüz bini ne kadar olur onun! Sonra yüz binin on katı ne kadar olur! Fakat o Ahmed İbn Hanbel, o müçtehidîn-i izâmın dördüncüsü. Ebu Hanife, İmam Mâlik, İmam Şâfiî, sonra dördüncü derecede Ahmed İbn Hanbel geliyor.

O cins dimağlar… Başka şeylerle meşgul olmamışlar, dağınıklığa düşmemişler; bütün himmetlerini Allah’ın murad-ı sübhânîsini anlama istikametinde kullanmışlar. Siyaset nedir, bilmemişler. Siyasetçiye kapı kulu olmamışlar. Onlar karşısında düğme iliklememişler. Hatta İmam Gazzalî gibi, çokları bir yönüyle, onlarla oturup kalkmayı ilme karşı saygısızlık ve cinayet saymışlar. “Ayağıma gelirse!..” Harun Reşid, Fudayl İbn İyaz’ın ayağına gidiyor ve “Bana nasihat et!” diyor. Türkiye kadar yirmi büyüklükte bir devletin başındaki adam, Fudayl İbn İyaz’ın ayağına gidiyor; o da onun kusurlarını sayıp döküyor yüzüne: “Milletin malından alıyorsun, hakkın mı o? Ebu Bekir ne kadar almıştı, Ömer ne kadar almıştı, Osman ne kadar almıştı? Ama sen, ne yapıyorsun?!. Bu mevzuda, çoluk-çocuğun için de -o dönemde yoktu hani, günümüzden misal verecek olursak- nereden bu villalar; gecekondudan çıkıp da birden bire nasıl oluyor o filolar?!. Nasıl oluyor da o yalılar?!. Nasıl oluyor da dünya kadar yurt dışına para transferleri?!. Nasıl oluyor?!.” O da hıçkıra hıçkıra ağlıyor, yanındaki Fazl “Hünkarı, sultanımızı çok rencide ediyorsunuz; ne olur, biraz yumuşak konuşun!..” diyor. Ama Harun Reşid, gönlünden gelen bir istekle dinliyor onu; çünkü o, doğru Müslüman!.. Çünkü o, doğru Müslüman!.. Mefhum-u muhalifini, şöyle günümüzde genel manzara itibariyle nazarınızı gezdirin, tayin etmeye çalışın.

Mefhum-u muhalifi… Çünkü onlar, doğru Müslüman değil!.. Çünkü onlar, sahtekar!.. Çünkü onlar, riyakar!.. Namazları da yalan, oruçları da yalan, geçmişle irtibat adına değişik organizasyonları da yalan!.. Şanlı ecdadımızın adını kullanmaları da yalan!.. Yalan ile oturuyor, yalan ile kalkıyorlar!.. İftira ile oturuyor, iftira ile kalkıyorlar!.. Ve dolayısıyla da hayallerinde kendilerine “Binde bir ihtimalle, ne olur ne olmaz, tehlike olur!” diye, birilerini, bir tehlike zümresi, tehlike cemaati olarak îlân etmek suretiyle, ademe mahkum etmeye çalışıyorlar. Ta’yîrleri ta’yîrler, tahkirleri tahkirler, tezyifleri tezyifler, ibâdeleri ibâdeler, tenkilleri tenkiller takip ediyor. Yerle bir etmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar; çünkü onlar birer vehim insanı!..

   Canlı kalabilmenin yolu, öncelikle hal ve temsil ile sürekli hakikatlere tercüman olmak, sonra da gerektiğinde dil ile o hal ve temsilin şerhini yapmaya çalışmaktır.

Evvelâ: Esasen her mü’min, inandığı şeyleri başkalarına duyurmak, hususiyle temsil ile meşherlerde sergilemek, hâl ile dünya meşherlerinde sergilemek suretiyle, kendini canlı tutar. Ele-âleme hayat nefhettiğiniz sürece canlılığınızı korumuş olursunuz. Mü’minin canlılığını muhafaza etmesi meselesi, esas, etrafa -bir yönüyle- hayat nefhetmesine bağlıdır, İsrâfîl gibi. Bunun heyecanını yaşama… “Benim, canlı kalmam lazım! Her zaman Allah’ı görüyor gibi ibadet yapmam lazım! Allah tarafından görülüyor olma mülahazasıyla asâ gibi iki büklüm yaşamam lazım!” Biraz evvelki mülahazalara bağlı, Allah’a karşı ubudiyeti aradan çıkarma, -efendim- sonra sıvışıp gitme şeklinde değil. “Keşke hiç bitmese, şu öğlen hiç bitmese!”

Hadis-i şerifte buyurmuyor mu? “Kalbi, camiye muallak olan insan!” Öğleni kılıyor, “İkindi ne zaman gelecek? Ben, yeni bir irtibatla, salat-ı vüstâ ile bir irtibat daha tesis edeyim?!.” Dünya işlerine gidiyor; idareci ise, idaresinin başına gidiyor, masasının başına oturuyor ama kalbi, cami için çarpıyor: “Bir ezan okunsa da, yeniden, ezan ile bir konsantrasyona geçsem; bir kamet okunsa, yeni bir konsantrasyona geçsem; bir sünnet kılsam, bir kat daha konsantrasyonumu artırsam; bir farza dursam, Allah ile tam münasebete geçsem de bir kere daha o tadı tatsam!..” Öyle…

Şimdi herkese bu duyguyu, bir yönüyle duyurma… Arz ettiğim gibi, meşher-i âlem çarşısında, memerr-i âlem çarşısında (âlemin gezip dolaştığı çarşıda) hâl ile, temsil ile sergileme… Halin/temsilin -bir yönüyle- net anlaşılmadığı yerlerde -esası odur- kavli devreye sokma… Yani “Niye bu insanlar, bu kadar ince?!. Neden gözler kontrol altında?!. Neden kulaklar, mesmû olmaması gerekli olan şeylere karşı kapalı?!. Neden dil, hep konuşulması gerekli olan şeyleri konuşuyor?!. Neden sükût, tefekkür; konuşma, hikmet?!.” Bu hususlarda, el-âleme, o temsilin dilinden anlamayan, hâlin dilinden anlamayanlara, sen, “İşte şunun için!” diyeceksin. Şimdi bu, esas o vazifeyi yapan, o misyonu edâ eden, o işin mücâhidi diyeyim, o işin mücâhedecisi olan o insanın canlı kalması adına, hep dipdiri kalması adına çok önemli bir faktör.

İkincisi: O mesaj size sunulmuş ve dünyanın her yerine o meseleyi ulaştırma, bir sorumluluk şeklinde size yüklenmiş mi, yüklenmemiş mi? Diyor mu, demiyor mu İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem: “Benim adım, Güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” Ve bu ümmet, mübarek ümmet, Kur’an-ı Kerim’de takdir edilirken, كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللهِ  “(Ey Ümmeti Muhammed!) Siz, insanların iyiliğine olarak ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. Usulünce iyilik, doğruluk ve güzelliği teşvik edip yayar, kötülük, yanlışlık ve çirkinliğin önünü almaya çalışırsınız; elbette Allah’a inanıyor (ve bunu da zaten inancınızdan dolayı ve onun gereği olarak yapıyorsunuz).” (Âl-i Imrân, 3/110) Evet… Münafıklar, kendilerine ait hususlarla anlatıldıktan sonra, mü’minlere gelince, onlar, bu evsafla anlatılıyorlar. Kaç yerde, hakkı/hakikati anlatma ve aynı zamanda münkerâttan insanları vazgeçirme meselesi, ciddî bir sorumluluk şeklinde, inanan insanlara birer vazife olarak tahmil ediliyor. Bu sorumluluğu yerine getireceksiniz. Bu, bir esas; bunlar, usûl. Ama bu mevzuda üsluba gelince, onu da o müctehidlerin o mevzuda ortaya koydukları temel disiplinlerle, her çağda gelen müceddidlerin ortaya koydukları disiplinlerle belirleyeceksiniz. Böylece siz, usulü, esası, “üslub”a fedâ etmeyeceksiniz. Usûlü/esası, deldirmeyeceksiniz, üslup hatasıyla. O da ayrı bir mesele. Ortak akla müracaat edeceksiniz; “Şöyle bir mesele var fakat insanların tepkisine de sebebiyet verebilir; ben bu meseleyi nasıl diyeyim, nasıl edeyim?!.” diyeceksiniz.

Bir de bu mesele… Sizin canlı kalmanızın çok önemli bir dinamizmi olmasının yanı başında; aynı zamanda o güzellikleri değişik meşherlerde teşhir ederek, temsil ile, hal ile göstererek onları herkese duyuracaksınız. Cami minberlerinde/mihraplarında lafazanlıkla anlatarak değil; esasen, إِذَا رُؤِيَ ذُكِرَ اللهُ Ricalin değişik kâmet-i bâlâlarında görülen bir hususiyettir; “Hakiki mü’min odur ki, görüldüğü zaman, Allah hatırlanır! يَا مَنْ إِذَا سَجَدَ تَجَلَّى اللهُ deniyor, Efendimiz ile alakalı. “Ey secde ettiği zaman, Cenâb-ı Hak tecelli ettiği insan!” deniyor. Aynı zamanda secdedeki kıvranmasını da ifade ediyor, Kur’an-ı Kerim bir yerde: وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ “(Kulluk görevini yerine getirebilmen için) secde edenler arasında secdede kıvrım kıvrım kıvrandığını (ve o secde edenlerin iyi birer kul olabilmeleri için nasıl gayret sarf ettiğini de) görüyor.” (Şuarâ, 26/219) Sizi böyle gören insanlar, “Niye?” falan derler, “Neden?” derler. Ve bu, size, esasen, o meselenin izahı, şerhi, haşiyesi adına kendinizi ifade etme yolunu açar. Bir yönüyle size bir imkân verilmiş olur, siz o işi sergilerseniz. Bu da meselenin bir diğer yanı.

   Gerçek Müslümanın terörist olamayacağını ve terörün her çeşidinden fersah fersah uzak bulunduğumuzu bütün dünyaya anlatmalısınız!..

Meselenin bir diğer yanı: Esasen, Müslümanlığın bir kavga dini olmadığı çok iyi anlatılmalıdır. “Ebedî Risalet”te ifade edildiği gibi, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) savaşları/harpleri bile, müdâfaa savaşıdır. Bütün dünyaya bunu göstermek lazımdır. Kavganın karşısında olduğunuzu, anarşinin karşısında olduğunuzu, terörist örgütlerin karşısında olduğunuzu ifade etmeniz, İslam’ın güzelliğini anlatma adına çok önemli bir husustur. Yığın yığın günümüzde terörist var. Müslümanlığın/Müslümanların terörizm ile katiyen alakalarının olmadığını anlatmak çok mühimdir. Yirmi sene evvel mi demiş Kıtmîr: “Müslüman, terörist olmaz; teröriste de ‘Müslüman’ denmez!” Olmaz!.. Belki de burada, bu kulelerin tahrip edildiği zaman mıydı, neydi; evet, belki o zaman. O da yine on-on beş sene herhâlde oluyor. Başka zaman belki başka şekilde de mesele ifade edilmiştir. İslam’ın mübarek adını, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enam’ın emanetini, Cenâb-ı Hakk’ın mesajının -esas- hayat tarzı şeklinde hayatımıza hayat olmasını -bence- o türlü şeylerle karartmamak lazım.

Din hayatın hayatı, hem nuru, hem esası. İhya-yı din ile olur şu milletin ihyası.” (Sözler, s.717) İhyâ-yı din ile olur dünyanın ihyası… İhyâ-yı din ile olur dünyanın ihyâsı!.. Ne çapta olursa olsun, inandırın! Bir seviyede inansın. Dolayısıyla bu, sizi -bir yönüyle- omuz omuza getirecek; diz dize, topuk topuğa getirecek; âdeta bir safın insanları haline getirecek. İsterseniz siz sonradan ona “kültürler diyalogu” dersiniz; isterseniz “anlayışlar diyalogu” dersiniz; isterseniz “inançlar diyalogu” dersiniz. Fakat esası bunun, “kavgasız bir dünya” demektir; “birbirini canavar gibi öldürmeyen insanların dünyası!” demektir.

Kâfî derecede -zaten- insanlar ölüyor. Efendim, buna Darwin mülahazasıyla “natürel seleksiyon” demeyeceğim de ben; bir yönüyle şöyle-böyle, değişik yaygın/sârî hastalıklarla veya işte başkalarının şöyle-böyle zarar vermesiyle insanlar ölüyor. Buna da isterseniz “iradî seleksiyon” diyebilirsiniz; “Natural seleksiyon” yerinde “iradî seleksiyon”. Yok öyle bir tabir. Evet, bu açıdan da varsın olsun, insanlar. Efendim, “Bir ekmek bulamıyorsam ben, yarım ekmek ile geçinirim, yarısını başkasına veririm!” Ve böylece kimsenin canına kıymam.

Kardeşleriniz, dünyanın değişik yerlerine yayıldılar, bir anlayışı ortaya koydular ve o insanlar, onları bağırlarına bastılar. Allah vüdd vaz’etti: إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecek (ve onlar, şu anda az ve güçsüz de olsalar, her tarafta kabul görecekler)dir.” (Meryem, 19/96) İman ettiler, sâlih amel yaptılar. Allah, onlar hakkında sevgi, herkesin gönlüne sevgi koydu; onlar için hüsn-i kabul vaz’ edildi; herkes, bağrına bastı onları.

Öyle ki, kapalı olarak üç-beş seneden beri, açık olarak da iki seneden beri, o oluşumları yıkmak için sağa-sola dünya kadar para döktükleri halde, Allah’ın izni ve inayetiyle küçük bir-iki yerde -ancak- kırılmaya sebebiyet verebildiler. Bütün müfsitliklerini, zulümlerini kullandılar ancak bir-iki yerde küçük kırılmaya sebebiyet verdiler. Onlar da tamir edilmez gibi değil, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Öbürleri “Niye bütün bütün kıramadık?! Richter ölçeğine göre on şiddetinde bir zelzeleye sebebiyet veremedik; bütün bu müesseseleri yerin dibine batıramadık?!.” diye kederlerinden gidecekler. Ben değil, başkaları da değil, belki siz de değil ama birileri o ölçüde saygılı davranmayacak, o ölçüde dine de saygılı olmayacak, o ölçüde ölüp gidenlere karşı da saygılı olmayacak ve şöyle diyeceklerdir, taziye adına:

“Ne kendi eyledi rahat,

Ne halka verdi huzur;

Yıkıldı gitti cihandan,

Dayansın ehl-i kubûr…”

Bamteli: KALBE OKLAR SAPLANIRKEN

Herkul | | BAMTELI

  Soru: Muhterem Efendim! İhyâ-i Ulûm’id-Dîn okunurken, bir cümle dikkatimizi çekmişti. İmam Gazzâli hazretleri, İmam Şâfiî’nin civanmertliğini anlatırken, “Zühdün başı, cömertliktir!” diyor. Zühd ile cömertlik münasebetini lütfeder misiniz?

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde yukarıdaki soruya cevap sadedinde şunları söyledi:

  Zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir.

“Zühd” kelimesi, lügat manası itibariyle de, sofilerin ıstılahı içinde de “dünyayı terk etmek” demektir; dünyayı terk edene de “zâhid” denir. Bazıları onu, “dünya ve mâfîhâ’yı bütün bütün kalbinden çıkarıp atmak” şeklinde yorumlamışlardır. Fuzûlî, o duygu ve o düşünceye tercüman olurken, enfes, altın gibi iki mısraında şöyle der: “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir!”

Zâhid de dünya ve mâfîha’yı bilmeyen, bir yönüyle, ihtiyaç ve zaruret ölçüsünde hayatını sürdüren insandır. “Ben bunu alırsam, esasen, müteveccih bulunmam gerekli olan âlem için şarj olmuş olurum, beni ayakta tutar bu!..” O kadar. Böyle düşünür ve onunla iktifa eder. “Fakat bir şey için benim ayakta durmam lazım. Ayakta durabilmem için azıcık bir şey almam lazım, azıcık istirahat etmem lazım, azıcık beşerî garîzelerin isteklerini yerine getirmem lazım, azıcık bazı cismânî duygularıma cevap vermem lazım!..” İnsan, bunlardan sıyrılmak suretiyle asıl vazifesine yoğunlaşabilir; ancak o zaman konsantrasyon tam olur.

Hazreti Pîr’in bu mevzudaki tarifi, zühd adına ortaya konulan tariflerin en enfesidir: Ona göre zühd, dünyayı, kesben değil, kalben terk etmektir. Bir yönüyle, esbaba riayet edersiniz; fakat olmuş-olmamış umurunuzda değildir.

  “Hamd olsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!..”

Hazreti Eyyûb’a (aleyhisselam) bir söz nispet edilir, mev’ize kitaplarında. “Dürretü’l-vâizîn” ve “Dürretü’n-nâsihîn” gibi kitaplarda Hazreti Pîr’in de “Sabır kahramanı” dediği o zâtın (aleyhisselam) genel durumu, sergüzeştisi anlatılırken, bütün musibetler ve dünyevî kayıplar karşısında اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı.” sözünü tekrar ettiği belirtilir. Mal gider, dudaklarından dökülen söz odur; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” (Antrparantez; sizin şu anda Türkiye’deki Hizmet’iniz açısından dillendirebileceğiniz bir mülahaza.) Evlâd u ıyâl gider, O yine aynı sözü söyler.

Belki şeytan vesvese vermeye çalışmıştır. Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır: وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle yalvarmıştı: Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) Orada da ona îmâda bulunuluyor, işârî tefsir açısından. Belki şeytan geldi, fısıldadı onu.

Nitekim böyle bir fısıldama, enbiyâ-i ızâm da ondan masûn değildir. Mesela, Hazreti Âdem (aleyhisselam) hakkında فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لاَ يَبْلَى “Fakat şeytan Hazreti Âdem’e vesvese verdi ve ‘Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?’ dedi.” (Tâhâ, 20/120) buyurulmaktadır. Eğer şeytan, ona vesvese vermişse, demek ki başkaları için de bu söz konusudur. Şu kadar var ki, onu bizim maruz kaldığımız vesveselere benzetmemek lazımdır. O mukarrabîne göredir, bizim seviyemizde değildir. Artık nasıl süslü-püslü gösterdi, alladı pulladı yaptı ve Cennet’te Allah’a en yakın olmayı ona bağlayarak, “Şu şecereden ye!” dediyse?!. Ne ise o şecere?!.

Aynı şekilde, şeytan, Hazreti Eyyûb Aleyhisselam’a da diyebilir; başkaları da diyebilir, kavmi de diyebilir: “Hani sen Allah’a yakın insandın; çoluk-çocuğun da gitti, eşin de gitti, evladın da gitti, ıyâlin de gitti!..” Fakat o yine, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, verdi ve aldı!” der.

  “Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!..”

Bir zaman gelir ki, Hazreti Eyyûb’un tepeden tırnağa vücudu da yara-bere ve hastalıklar içinde kalır. Hazreti Pîr, menkıbeye bağlı keyfiyetiyle ifade ederken, esasen önemli iki unsuru nazara verir: Biri, inanma mahalli olan “kalb”i; ona da o isabet etti. Diğeri de O’nu (celle celâluhu) dillendirme unsuru olan dili-dudağı, ona da isabet etti. Bundan dolayı buyuruluyor ki: وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ “Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83) Şikâyet değil. “Gider!..” demek değil. Arz-ı hâl. Üns makamının gerektirdiği “temkîn”.

Rabbim, bana musibet isabet etti. Sen, Erhamü’r-râhimînsin!” Bakın bu sözde şikâyet yok. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيSen’in benim halimi bilmen; benim Sen’den bir şey istememden beni müstağni kılıyor!” Yine bir Hak dostu şâirin dediği gibi: قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي “Rabbimin benim her şeyimi bilmesi, beni O’dan bir şey istemeden de, bir şey dilemeden de, ihtiyardan da alıkoyuyor!” O bildiğine göre, bana düşen şey, bir dilekçe ile -bir yönüyle, kalbin kompoze ettiği ve dilin de okuduğu bir dilekçe ile- halimi arz etmekten ibaret kalıyor. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي Zannediyorum, bunu başta Hazreti Şâh-ı Geylânî söylüyor, sonra da bir-iki Hak dostu, ondan mülhem tekrar edip duruyorlar: عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِيHalimi bilmen, Sen’den bir şey istememden beni alıkoyuyor!” Biliyorsun, Sana derdimi şerh etmemin manası yok!..

İşte Hazreti Eyyûb aleyhisselam, ihtimal, bu mülahazalarla halini arz ediyor ve her meselede اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” diyor.

  Îsâr kahramanları, kendileri de muhtaç olsalar bile diğer mü’minleri nefislerine tercih ederler; bu tercihin tek istisnası ihlas, rıza, aşk u iştiyak konusunda olabilir.

Evet, siz İmam Şâfiî hazretlerinin civanmertliğinden hareketle, cömertlik ile zühd münasebetini sormuştunuz. Şimdi bir insan, kalben dünyadan alakasını kesmiş ise, aynı zamanda o, çok cömerttir. Bazı yerlerde, bunun karşılığı/zıddı olarak Arapça “buhl” (البُخْل) tabirini kullanırlar; “bahîl insan” (رجلٌ بَخِيل) derler cömert olmayan kimselere.

Zât-ı Ulûhiyete nispet edilen “Cevâd” ism-i şerifi var. Belki bizim bildiğimiz esmâ-i İlahiye içinde olmadığı halde, Ehlullah’tan bazıları mübalağa kipi ile de ifade eder, “Cevvâd” derler. Bu adeta, “Bildiğiniz gibi değil, çok cömert! O’nun vermesinin hadd ü hududu, sınırı yok! O, öyle biri!..” demektir.

Şimdi, bir insanın zühde açılabilmesi için -esasen- Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği her şeyi, çok rahatlıkla “bezl” etmesi lazımdır. Bundan neler doğar neler?!. Gönülleri ihyâ doğar. İnsanların şahsında “îsâr duygusu” meydana gelir. Ashâb-ı Kirâm’ın yüksek ahlakının bir derinliği olarak onlardaki îsâr ruhuna işaret edilmiştir: وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ “Onlar, mü’minlere verilen şeylerden nefislerinde herhangi bir kaygı duymaz ve muhtaç olsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr, 59/9) Kendileri, açlık-susuzluk sıkıntısı içinde kıvranıp durdukları halde, başkalarını, kendilerine tercih ederler. Şu kadar var ki, sadece yemede-içmede değildir bu cömertlik. Bu cömertliği, Ehlullah, ehl-i Hak, ehl-i hakikat, aynı zamanda “makâmât-ı uhreviye” diyebileceğimiz şeylerde de nazara vermişlerdir.

Burada antrparantez arz edeyim: Cenâb-ı Hakk’ın rızasını dileme, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla dolu bulunmayı diliyorum, lütfet!” deme mevzuunda îsâr söz konusu değildir. Belki, “Kardeşlerime de lütfet bunu!” mülahazasıyla bu dua yapılabilir; fakat “Kardeşlerime olsun, benim olmasın (olmasa da olur)!” falan demek, Rabbimizle aramızdaki münasebete karşı saygısızlık olur. Bu itibarla, onun dışında, onu istisna tutarak diyorum. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ، وَالْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı ve rızana ermeyi diliyorum, lütfet! Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyorum.”

  “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

Allah’ım! Sen’den istediğim şey ihlastır; amelimde emre itaatteki inceliği anlayarak, sadece ihlas!” Amelde ihlas çok önemlidir. Evet, Üstad’ın ifadesiyle, “İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” İhlas, “rıza”ya sıçramanın çok önemli bir basamağıdır, merdivenidir, helezonudur, asansörüdür; ona bindiğiniz zaman, “rıza” ufkuna yükselirsiniz. وَرِضَاكَSen, benden hoşnut ol!” Burada O’nu hoşnut ettiğin takdirde, öteye kendisinden hoşnut olunan bir kul olarak gidersin. Nefs-i Râdiye, Mardiyye, daha üstü Sâfiye, Zâkiye. Allah’ın razı olduğu bir insan olmak… Allah razı ise, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok; O, kabul etse, bütün dünya reddetse, tesiri yok!.. İhlas Risalesi’ndeki hâlisane ifadelerden dökülen şey bu: “Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

Evet, O, kabul ettikten sonra, isterse, muradının gereği oysa şayet, (“gerek” demek de doğru değil) murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli ediyorsa, siz istemediğiniz halde, halklara da, halka da, insanlara da kabul ettirir. Şahit isterseniz, Hizmet’teki muvaffakiyetlere bakabilirsiniz.

O mevzuda bir eğitim görmemiştiniz ne o meselenin pedagojik yönü, ne psikolojik yönü, ne psiko-sosyolojik yönü itibariyle. İnsanlığa açılacaksınız, okullar açacaksınız, yurtlar açacaksınız, üniversiteler açacaksınız; çok farklı kültür ortamlarında yetişmiş ayrı din mensuplarıyla, ayrı mizaç, ayrı mezak, ayrı zevk insanlarıyla karşı karşıya geleceksiniz. Bu mevzuda eğitimin zerresini görmeden dünyanın dört bir yanına açıldınız. Sermaye, şu idi: (O sermayeyi hafife alamam fakat yapılması açısından belki herkesin yapabileceği mahiyette bir şey idi.) إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا “Rahmân, iman edip imanları istikametinde sağlam, doğru, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlar için (gök ve yer ehlinin gönüllerinde) bir sevgi var edecek (ve onlar, şu anda az ve güçsüz de olsalar, her tarafta kabul görecekler)dir.” (Meryem, 19/96)

Sizin arkadaşlarınız da إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “yürekten Allah’a iman ettiler ve sonra da sâlih amelde kusur etmediler.” Her işlerini ârızasız yaptılar; riya karıştırmadılar, süm’a karıştırmadılar, dünya karıştırmadılar, saltanat karıştırmadılar, makam karıştırmadılar, pâye karıştırmadılar, ‘bir şey olayım’ mülahazasını karıştırmadılar… Kirletmediler. “Sâlih”, o demek. Ârızasız, kusursuz, sağlam ortaya koydular. Dolayısıyla bir “sâlih daire” süreci başladı, “doğurgan döngü”. Onlar, o yolda yürüdüler. سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمَنُ وُدًّا Ayetteki “Sin” harfinin, istikbale delalet etmesi açısından, “O yolda devam ediyorlarsa, bir süre sonra Allah, yerde ve gökte onlara hüsn-ü kabul vaz’ edecektir.

“Vüdd” kelimesi, “muhabbet”in ötesinde bir şeydir; ayette, kalblerin onlara karşı alaka duymasını ifade eder. Cebrail Aleyhisselam’ın, “Ben, onlara karşı alaka duyuyorum!”, Mikail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, İsrafil Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!”, Azrail Aleyhisselam’ın “Ben, onlara alaka duyuyorum!” demesi gibi. Ve nitekim bir kudsî hadiste, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Cenâb-ı Hak, bir kulunu sevince…” Hangi kul? İman etmiş, sâlih amel yapmış kul. “Cebrâil’e nida eder: ‘Ben, falan kulumu seviyorum, sen de sev!’ Bunun üzerine, Cebrail, ‘Ben de seviyorum!’ der.” Ve sonra, nurânî vücuduyla, vücûd-u necm-i nûrânisiyle, bütün hususiyetleriyle, bütün semâvât ehlinin aynalarında kendine has hususiyetleriyle, tecelli keyfiyetiyle herkese seslenir: “Allah, falanı/falanları seviyor, siz de sevin!..” Onlar zâhidâne davrandı, cömertçe davrandı, her şeyi ellerinin tersiyle ittiler. Hatta çok defa arkada ağlayan anne-baba bıraktılar.. yeni evlenmiş eşler bıraktılar.. gözü yaşlı, minnacık çocuklar bıraktılar… İnşallah, siz de Allah’ın nâm-ı Celîli ve size ait aslî ve fer’î bütün kıymetler, halk nazarında hüsn-i kabul görsün diye, iradî hicrete niyet ettiniz; Allah da yerde ve gökte sizin için hüsn-i kabul vaz’etti; kalbler, size açıldı.

Düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki Şeytan’ın avenesi, senelerden beri.. düşünün ki nefs-i emmârenin kapıkulları, boynu tasmalı, âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri.. âzâd kabul etmez bendeleri, senelerden beri, kafa karıştırmak için sürekli sizin sinyal âleminizin içine girerek, hep şerâre üretmeye çalıştılar, şifreleri bozmak istediler. Fakat Allah’ın vaz’ ettiği o “hüsn-i kabul”, o “vüdd” var ya!.. Sineler size açıldı. Elli defa gitti-geldiler, bazen tehditler savurdular, bazen tonlarla paralar döktüler, bazen kafaları karıştırmak için elli türlü yalan söylediler; fakat kalblerde Allah’ın koyduğu o “vüdd”ü söküp atamadılar.

Cebrail nidâ ediyor: “Allah, falan/lar/ı seviyor, ben de seviyorum, siz de sevin!” Beyanın sonu şu: “Onlara, yerde ve gökte hüsn-i kabul vaz’ edilir!” Herkes, bağrını/sinesini açar onlara.. Yollar, dar yollar, patikalar, onlar için şehrah haline, otobanlar haline gelir, Allah’ın izni ve inayetiyle. Yürüdüğünüz yol, o.

  Dünyada îsâr ruhuyla yaşayanlar, hatta bütün bütün isârlaşmış olanlar Cennet’e girerken bile o istikamette davranırlar.

Şimdi, cömertliğin bir de bu türlüsü vardır. O yüksek îsâr ruhunun bu türlüsünü yerine getirmek bir hedeftir. Mesele sadece Hazreti Ebu Talha’nın, kendi aç olduğu halde birine yemek yedirmesinden ibaret değildir. O hadise münasebetiyle bir ufuk da gösterilmektedir. Bazen Kur’an ve Sünnet-i sahiha, en küçük şeyleri anlatırken, mesela bir ferde karşı îsâr ruhuyla hareket etme, onu kendine tercih etme mevzuunu nazara verirken, aynı zamanda -adeta- “Bir de siz onun büyüğünü hesap edin!” demektedir. Neyi hesap edeceksiniz? Hani ulemâ ile ağniyânın (âlimler ile zenginlerin) Cennet’in kapısında birbirlerine öncelik hakkı verecekleri bir hadis-i şerifte anlatılıyor; işte onu bu cümleden olarak hesap edebilirsiniz:

Ulemâ diyor ki, “Siz, bize evler açtınız, okullar açtınız, yurtlar açtınız, hocalar tayin ettiniz, bizim âlim olmamızı sağladınız. Burada önce sizin Cennet’e girmeniz gerekir!” Îsâr… Bakın, Cennet söz konusu.. arkada bıraktıkları Cehennem var.. dağlar cesâmetinde kıvılcımlar dışarıya fışkırıyor. Bir tarafta öyle bir dehşet; beri tarafta insanların içine inşirah salan Cennet’in o baş döndürücü manzarası. Böyle bir manzara karşısında ve öyle ürperten bir şey karşısında, “Hayır, siz girin!” Bu defa da ağniyâ diyorlar ki; “Biz, cömertliğin ne manaya geldiğini, zühdün ne manaya geldiğini sizden öğrendik. Siz, onları bize öğretmeseydiniz, biz böyle yapmazdık. Hak, sizin hakkınız; sizin önce girmeniz lazım!

Şimdi bir insana yemek yedirme îsârı nerede, böyle bir mesele nerede?!. Zannediyorum böyleleri, “Ya Rabbî! Evvelâ, sevabıyla benim bu kardeşimi mizandan geçir, ben biliyorum ki teraziye konduğu zaman, -kırılıyorsa o terazi- onun sevabı karşısında ‘küt’ diye kırılacaktır. Evvelâ, o!.. O!.. Sırat’ı evvela o geçsin.. Cennet’e evvela o girsin.. Sen’in rızanı evvela o kazansın. Ben de onun arkasından!..” Tâ bu ufka kadar uzanır o îsâr ruhu.. Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminden gelen, birilerinin kullandığı unvan itibariyle “Cevvâd” isminden gelen “çok cömert” olma.. başkalarını nefsine tercih edecek kadar başkaları için yaşama…

  Yaşatma duygusuyla yaşayıp sadece Hakk’a kul olanlar, asla kullara kulluk yapmazlar!..

Sizin, kendi hizmet felsefenizi ifade etme adına, terminolojiye kazandırdığınız bir kelime var: “Yaşatma duygusuyla yaşama”. “Âlem yaşasın diye yaşıyorum ben, âlem yaşasın diye!..” deme. Âlem, Allah ile münasebete geçsin; âlemin kalbi, Allah ile münasebete geçsin; kalb ile Allah arasındaki engeller bertaraf edilsin, latife-i Rabbaniye O’nunla buluşsun… Bana da ne olursa olsun! Zâlim gelsin, bir tekme atsın.. gaddâr gelsin, malıma-mülküme el koysun.. birileri “terörist” ilan etsin.. başka bir densiz kalksın, orada “firak-ı dâlle” desin… Varsın desinler. Herkes, kendi karakterinin gereğini sergiler; ne ise, onu mırıldanır.. ne ise, onu mırıldanır.. ne ise onu mırıldanır!.. Boş ver bunları, onlara bile gözünü yum! وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا “O has kullar, boş ve manâsız söz ve davranışlara rastladıklarında vakar içinde geçip giderler.” (Furkan, 25/72) Öyle densizlerin densizce ifadelerini duyduğun zaman, “Selam!” de, geç!.. Furkan sûre-i celîlesinde ifade buyrulduğu gibi. Bunların hepsi, o fevkaladeden cömertliğe ve îsâr ruhuna ircâ edilecek şeylerdir.

İşte koca Şâfiî hazretleri, elli beş yaşında ruhunun ufkuna yürüyor. Hayatının büyük çoğunluğunda bir derde mübtela. Onun o dertle müptela olduğunu söylerken, çok defa aklıma geliyor, o Hazret’e hakaret sayılır diye yüreğim de ağzıma geliyor. Çünkü onları o kadar seviyorum ki!.. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Sahabe-i kiram, Aşere-i Mübeşşere.. ve Eimme-i erba’a veya Eimme-i sitte. Onları o kadar seviyorum ki!.. İmam Şafiî hazretlerinin hemoroidi vardı; kan akıyordu sürekli. O gün de yine Müslümanlar, Müslüman görünenler, onun Şam’da nüfuzunun arttığını, çevresinde halkalaşan insanların çoğaldığını görenler, ihtimale binaen, “Potansiyel tehlike olur mu?” diyenler, sonunda “Nemize lazım, en iyisi mi baştan biz ‘Potansiyel tehlikedir; bu, suç işleyebilir!’ diyelim ve cezalandıralım” düşüncesiyle ona zulmetmişler. Yok, suç yok ortada, yok. Hukuk mantığına göre, hukuk felsefesine göre, hukuk-adalet ilişkisine göre ortada bir suç yok. Günün gaddarlarının, zalimlerinin yaptığı gibi, ondan endişe duyanlar da ona gadretmişler. Hicret-i seniyyenin 150. senesinde dünyayı teşrif ediyor. Bağdat’ta Abbasîler hâkim, Müslümanlığı temsil adına. Hazret’i, zincirler içinde Şam’dan tâ oraya kadar götürüyorlar. Neden sonra, orada o Hazret’in inceliğini îsâr ruhunu, kendi için yaşamadığını görünce, tâzim u tekrim ile yerine iade ediyorlar, o haliyle.

Çekmişler, görmüşler ama kendileri için yaşamamışlar. Yaşatmak için hayatta kalmışlar. Eğer O’nu anlatma imkanı varsa,, tâbir-i diğerle, erkân-ı imâniye ve İslamiyeyi anlatma imkanı varsa.. örfünüzü-âdetinizi, o güzel geleneklerinizi dünyaya duyurma imkanı varsa.. insanda insan olarak bulunabilen bir kısım güzel şeyleri başkalarından alma ve öyle bir zenginliğe yürüme imkanı varsa… Yaşanacaksa, bunlar için yaşanır. Bu türlü şeyler yoksa, bence, yaşamaya değmez; insan, abes yaşıyor demektir o zaman.

İşte, Hazreti Gazzâlî, kadirşinas bir insan; kendi de Eş’arî olduğundan, Hazreti Şâfiî’ye fevkalade saygı duyar. Onun için, İhyâ’sında ona ayırdığı fasıl da çok geniş. Ondan sonra İmam Mâlik’e bir fasıl ayırıyor; o, ona göre biraz daha dar. Ebu Hanife’ye, onu da takdir etmenin yanında, daha kısa bir fasıl ayırıyor; o, öbürüne nispeten biraz daha dar. Fakat hiçbirine saygıda kusur etmiyor. Bizim saygıda bulunduğumuz zaman bile saygımız içinde döktürdüğümüz saygısızlıklar, onlar için kat’iyen söz konusu değil. Ta’zim u tekrimde zirvede insanlar. Hepsini anlatıyor fakat Hazreti Şâfiî’nin bu “cevâd”lığını vurguluyor; Cenâb-ı Hakk’ın “Cevâd” isminin zılliyet planında tecelli ettiği bir âbide şahsiyet olarak, kendisi için yaşamayıp başkaları için yaşadığını, zühdünü nazara veriyor.

“İnsanlara el açmak, hep girân geldi bize,

Mihrabı Hak olana, bu türden girân azap..

Tatmadık hiç kimseden minnet kokan bir ihsan,

Vicdanı hür olana, minnetli ihsan azap…” (Kırık Mızrap / Azab)

Onun için kimseye yalaklık yapmadık, yalakalık yapmadık! Beklediler onu… Fakat biz, Allah’ın kuluyuz; başkalarına kulluğu, “Allah’a şirk koşma” saydık. Bütün dünyayı verseler, Allah’ın izni ve inayetiyle, çizgi değiştirme niyetinde değiliz. Çünkü o çizgi, değiştirilecek bir çizgi değil. Varsın binlercesi çizgi değiştirsin; bazıları bir villaya satılsın, bazıları bir filoya satılsın, bazıları yakın bir istikbale satılsın… Bırakın yarınsız, öbür günsüz o insanlar, sadece bugünü yaşasınlar!.. Siz, ebedî hayata müteveccihsiniz. Gelin, iman ile kanatlanın ve süzülün enginlere; sakın ruhunuza dar gelen eb’ada takılmayın!..

  Soru: Mâlumunuz “Zühd; dünya verilse sevinmeme, bütün dünya elden gitse üzülmeme halidir!” şeklinde bir tarif de mevcut. Günümüzde Hizmet gönüllülerinin bütün malları, mülkleri, müesseseleri gasp ediliyor. Umum mazlumlar için mutlaka hüzün duyuyoruz; bununla beraber, şahsî ve ailevî mağduriyetlerimiz sebebiyle de üzülmemek mümkün değil gibi görünüyor. Bu hali zühd açısından değerlendirir misiniz?

  Cevap: Estağfirullah… Şimdi, üzülmenin bir gayr-ı iradî olan yanı var; muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın içinde öyle bir üzüntü olabilir. “Ben usanmam gözümün nûru cefâdan amma / Ne kadar olsa cefâdan usanır cândır bu…” diyor Hak dostu (Keçecizâde İzzet Molla). Belki kararlısınız siz, üzülmemeye kararlısınız fakat muktezâ-i tabiat, bir yönüyle. كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Bu tabiat, birilerinde asliyet planında tesirini icrâ ediyor, onları dünyanın kulu-kölesi haline getiriyorsa, onun şöyle-böyle -Alfa tesiri var, Beta tesiri var, Gama tesiri var- radyoaktif tesiri sizde de olabilir. Fakat o mevzuda, iradenin hakkını vererek, hemen bir kısım argümanları kullanıp Allah’ın izni ve inayetiyle o şeyi bastırmak lazım.

  Zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizliktir; fakat o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştirmelisiniz!..

Şimdi çoğumuz derinden üzüntü yaşıyoruz. Belki, Kıtmir’in de aklına geliyor; o müesseselerin çoğunda amele gibi çalıştım ben. Yalan söylüyorlar, o arsaların hiçbirini onlar vermediler. Onları, bu iman ve Kur’an hizmetine, bizim temel kültür değerlerimize saygısı olan insanlar verdiler, katkıda bulundular. Bugün içeriye alınan insanlar, birer ırgat gibi, amele gibi çalıştılar; sa’ylerinin semeresini birer âbide olarak diktiler. Ve sonra bunu dünyaya açtılar, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bugün onları ta’n u teşnîde bulunanların arpa kadar o işin içinde katkıları yoktur; “vardır!” diyorlarsa, şimdiye kadar bin tane yalanları tespit edilmiş, o yalancıların yalanlarından bin birincisi olur. Yalan!..

Evet, siz, emek vermiş, ter dökmüşsünüz; alışmış ve bir yönüyle gözünüzün nuru saymışsınız. Senelerce gitmiş, gelmiş, bakmışsınız. Çok güzel şeyler yaptığına şahit olmuşsunuz. O müesseselerden yetişenler, tıpkı Ashâb-ı kirâm gibi, hiç tereddüt etmeden -biraz evvel de geçtiği üzere- ağlayan anayı, ağlayan babayı, ağlayan eşi, ağlayan evladı bırakarak, îsâr ruhuyla dünyanın dört bir yanına açılmışlar. Önemli bir hizmet vermiş o müesseseler. Şimdi onlara gelip tepeden binmekle, tagallüple, tahakkümle, tasallutla, kayyım ile, kıyımcı tayin etmekle, o müesseseleri batırmakla, bir yönüyle kalbinize sürekli iğneler saplıyorlar gibi!.. Kalbinize iğne saplanırken acıyı duyacaksınız. Sizin iyiliğiniz için kan alırken, iğneyi saplıyorlar; acıyı duyuyor, ürperiyorsunuz. Bu, muktezâ-i beşeriyet; fizikî yapınızın gereği. Herhalde, o kadar bir sarsılma, o kadar bir titreme, o kadar bir “Uff-puff!” çekme, tabiatınızın muktezasıdır. Fakat Allah (celle celâluhu) size, iradesinin gölgesi, izafî bir “irade” vermiş; “meyelan” veya “meyelanda tasarruf” sözüyle tarif edilen bir şey vermiş. Onun hakkını kullanarak orada diyeceksiniz ki; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَHamdolsun o Allah’a ki, vermişti, aldı!..

Ben, çoğu arkadaşlardan da bunu dinledim: “Ben esasen işe bir yerde ırgat olarak başladım. Sonra İstanbul’a geldim, bir arsa aldım, Allah’ın izniyle orada kazındığım şeyle. Arsa, arsa doğurdu; arsa, arsa doğurdu; bina, bina doğurdu… Ve ondan bankalar binası yapıldı.. ondan villalar yapıldı.. ondan, dünyanın başka yerinde Selimiye camileri yapıldı. O gün, Allah onları vermişti; bugün de aldı!” Gülerek anlatıyor; “O kadar çok rahatım ki, vermişti, aldı!” diyor. Aynı zamanda meselenin mantığının mesnedini de söylüyor: “Belki içlerinde bir şey vardı bu kazanımların; öbür tarafta hesabını vermemem için, verdiği gibi aldı!..” Bir de böyle babayiğitler var. “Verdi, aldı!” diyorlar.

Ben kendimi onlarla mukayese edemiyorum. Kur’an-ı Kerim’de, bazen tâ Bakara sûre-i celilesinden başlıyorum, o duyguları içimden atabilmek için. Hakikaten, inanın bana, çok defa o sûreden o sûreye, o sûreden o sûreye atlayarak, يَا أَيُّهَا الْمُزَّمِّلُ قُمِ اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً “Ey örtüsüne bürünmüş olan! Kalk ve azı müstesna, geceyi ibadetle geçir.” (Müzzemmil, 73/1-2) veya يَا أَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ قُمْ فَأَنْذِرْ “Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve insanları inzar et!” (Müddessir, 74/1-2) ayetlerinde buluyorum kendimi. “Kalk, Allah’a teveccüh et! İçini O’na dök! Ne diye elden-âlemden dert yanıyorsun!” Evet, içim yanıyor böyle, o olan şeyler karşısında!.. Aslında, zâlimin zulmü karşısında, insanın içinin yanmaması, içsizlik demektir, onun içi boş demektir. Ama o yanan içinize, bir itfaiyeci gibi, yine siz su yetiştireceksiniz; kendi kendinize şöyle sesleneceksiniz: “Tulumbanı al, yetiş imdada, yangın var / Dedim: ‘Zâhirde mi âşık?’ Dedi: ‘İhfâda yangın var!” Kalbde yangın var, söndür onu iradenle. Madem sen bir itfaiye memurusun, söndür o yangını!.. Evet, söndür; öbür taraftaki yangını söndürmenin vesilesi, öbür taraftaki ateşi söndürmenin vesilesi, bu!..

  “Gerçek sabır, hâdisenin şoku yaşandığı ânda olandır!..”

Ama ben çoğu arkadaşımızdan onu duydum; “O vermişti, O aldı; Allah’a binlerce hamd u senalar olsun!” falan dediler. Bu açıdan da ilk defa aklımıza geldiğinde, o zaman sabretmek düşüyor. Nitekim İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) إِنَّمَا الصَّبْرُ عِنْدَ الصَّدْمَةِ الأُولَىSabır, hâdisenin şoku yaşandığı ândadır!” buyuruyor. İğneyi batırdıkları zaman, dişini sıkacak, “Ufff!” demeyeceksin. Hani Urve b. Zübeyr hazretlerinin menkıbesinde anlatılır ya!..

Urve b. Zübeyr, oğlu Muhammed ile beraber Velid b. Abdilmelik’i ziyaret maksadıyla Şam’a gitmişti. Oğlu Muhammed atların bulunduğu yere girmiş, bir atın tekme vurmasıyla orada vefât etmişti. Az bir zaman sonra İmam’ın ayağında bir yara çıkmış, Velid’in doktorları ayağın kangren olduğunu, bunun ancak kesilmekle tedavi olabileceğini, yoksa bütün vücudu kaybetme ihtimalinin bulunduğunu söylemişlerdi. İmam ayağının kesilmesini kabul edince, doktorlar ameliyat için devrin şartlarına göre narkoz mahiyetinde uyuşturucu vermek istemişlerdi. Fakat İmam, onu kabul etmemiş; şuurunun muvakkaten de olsa izale edilmesini katiyen uygun görmemişti. Doktorlara “Siz böylece vazifenizi yapınız!” diyerek hazır olduğunu bildirmişti. Doktorlar kendisini bağlamak isteyince, “Herhangi bir harekette bulunmayacağım, endişe etmeyiniz.” deyip başlayın işareti yapmıştı. Doktorlar, kemiği testere ile kesmeye başlayınca İmam’ın Allah’ı zikre daldığını görmüşlerdi. Buna taaccüp eden doktorlar, kestikleri ayağı, kızgın yağa daldırıp yaktıkları zaman İmam’a küçük bir baygınlık gelmiş, uyanır uyanmaz yüzünün terini silerek şu mealdeki âyeti okumuştu: “… Gerçekten bu seyahatimizde epey yorgun düştük.” (Kehf, 18/62). Kesilen ayağı kendisine gösterilince de şu sözü söylemişti: “Beni senin üzerinde yürüten Zât’a yemin ederim ki, seninle hiç harama yürümedim.” Urve bin Zübeyr, o seferden sonra hep şöyle hamd edermiş: “Allahım! Sen bana yedi oğul verdin, birisini alsan da altısını bana bıraktın; bana dört âzâ verdin birisini aldın ama üçünü bana bıraktın. Sana hamd ü sena ederim!” Evet, hâdisenin şoku yaşandığı ân, dişini sıkıp sabretmek…

  Hadiselerin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ediyoruz.

Sonra, Hazreti Pîr-i Muğân’ı hatırlayın. Hani “Yirmi sekiz sene çekmediğim eza, görmediğim cefa kalmadı; divan-ı harplerde bir cani gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne gönderildim; aylarca ihtilattan men edildim…” diyor. Diyor, diyor, bunları diyor. Fakat sonunda, “Hepsine hakkımı helal ettim!” diye ekliyor. Şu ifadelerle, bir yönüyle sözün kafiyesini koyuyor ve aynı zamanda onların izahını yapıyor: “Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben kemal-i teessürle söylerim ki: Benim suçum, hizmet-i Kur’aniyemi maddî manevî terakkiyatıma, kemalâta âlet etmekliğimmiş!”

Demek ki insan, yaptığı hizmet karşılığında “Veli olayım!” mülahazasına dahi girmemeli, onu bile düşünmemeli!.. “Parmakla gösterileyim! Vekil olayım! Başbakan olayım! Cumhurbaşkanı olayım!..” İnsan, bunları işin içine karıştırdığı zaman, karıştırmış olur; altını-gümüşü, fışkıya karıştırmış olur.

Dolayısıyla -bir yönüyle- Pîr-i Muğân hazretleri kendini sorguluyor orada; “… maddî-mânevî füyuzât hislerime âlet etmekliğimmiş!..” diyor. Eşref Edip ile son mülakatında da açıktan açığa “Hakkımı helal ettim!” diyor. Otuz beş sene, çektirmedik şey bırakmamışlar. Ben 19 defa biliyordum, geçenlerde kendisini daha iyi tanıyan birisi, “Tam 21 defa zehir verdiler, tam 21 defa zehirlediler!” dedi. Düşünün… Tecride koydukları zaman, helaya koydular. Kış gününde de pencereyi açık bıraktılar. Şimdiki zalimlerin yaptıkları gibi, aynen…

Evet, bundan sonra da dişimizi sıkıp o “sadme-i ûlâ”da, yani “başa gelenlerin ilk şoku yaşanırken” sabredecek ve şikâyet etmeyeceğiz. رَأَيْنَا شِدَّةَ الدَّهْرِ، عَلَى اللهِ تَوَكَّلْنَا “Dehrin hadiselerinin şiddet şokunu yaşarken, yalnızca Allah’a tevekkül ettik.” رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Rabbimiz, Sana güvenip dayandık, bütün varlığımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) dedik. حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir!” (Âl-i Imrân, 3/173) ile soluklandık. نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) ile nefes aldık, verdik. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana kâfîdir! O’ndan başka ilâh yoktur! (Ben) O’na tevekkül ettim ve O, büyük arşın Rabbidir!” (Tevbe, 9/129) diyerek, hatm-i kelâm eyledik!..