Posts Tagged ‘veli’

Bamteli: ÂHİRET YÖRÜNGELİ HAYAT

Herkul | | BAMTELI

Şinâsî, muvakkat bir yeisle, “Eder isyanıma gönlümde nedamet galebe / Neyleyeyim yüz bulamam ye’s ile affım talebe.” der. Daha sonra bu sözü yanlış bularak şunları ilave eder:

“Ne dedim!.. Tevbeler olsun, bu da fi’l-i şerdir,

Benim özrüm günahımdan iki kat beterdir.

Nur-u rahmet niye güldürmeye rûy-u siyahım,

Allah’ın mağfiretinden de büyük mü günahım!..”

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, sohbet etmek üzere koltuğa yürürken Şinasî’nin bu sözlerini hatırlattı ve haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Velî, vekîl, yardımcı olarak Allah yeter!..

Hiçbir şey, Allah’ın rahmetinden daha büyük olamaz. Cenâb-ı Hak, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) buyuruyor. Arzı, semayı, dünyayı, ukbâyı; insanı, hayvanı, cemâdı, meleği, ruhânîyi… İlahî rahmet her şeyi kaplamıştır.

Besmele’de, lafz-ı celâle’den sonra “er-Rahman”, “er-Rahîm” geliyor. Ayrıca, Allah, “Raûf” diyor, “Atûf” diyor, “Latîf” diyor, “Hannân” diyor, “Mennân” diyor; esmâ-i İlahiyesini ifade buyuruyor; meseleyi sıfât-ı Sübhâniyesi ile irtibatlandırıyor. Böylece bizleri kat’iyyen ye’se düşmemeye de çağırıyor.

Esbâb bi’l-külliye sukût etse, elimizi atacak, tutunacak hiçbir şey kalmasa, yine وَكَفَى بِاللهِ وَلِيًّا “Dost ve koruyucu olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/45); وَكَفَى بِاللهِ وَكِيلاً “Kendisine dayanılıp güvenilecek ve bütün işlerin havale edileceği (vekil) olarak Allah yeter.” (Nisâ, 4/81); وَكَفَى بِاللهِ نَصِيرًا “Bir yardımcı olarak elbette Allah yeter!” (Nisâ, 4/45) fehvasınca, veli olarak O (celle celâluhu), vekil olarak O, yardımcı olarak O, yeter! “Artar” demeyin, “yeter!Her şeye yeter!..

Böyle bir mülahazanın içine itilme, bazen o mevzuda imtihandır. O’na karşı tavır ve davranış imtihanında kazanır mıyız, kayıp mı ederiz; elenip gider miyiz, yoksa kalburun üstünde mi kalırız?!. İnsanlar için çok sırlı bir imtihan… Bazıları sarsılır; sarsıntı ölçüsünde imtihanı kaybederler. Bazıları “Artık her şey bitmiştir!” der, bir ölçüde imtihanı kaybederler. Bazıları bütün bütün yıkılır gider, imtihanı kaybederler. Bazıları “Galiba burada yaşamak daha rahat!” deyip zalim cepheye iltihak ederler; onlar, bütün bütün kaybederler; dünyada cezasını görür, âhirette de dünya kadar insanın hesabını verme mecburiyetinde kalırlar. Derecesine göre kayıplar yaşanır, kazanımlar yaşanır, bu türlü konularda, kadîmden bu yana.

  Hak yolda maruz kaldığınız mağduriyetler ebedî saadet vesileniz olacak ve âhirette onları tatlı birer menkıbe şeklinde birbirinize anlatacaksınız!..

Göreceksin ki âdet-i İlahî değişmez!” diyor M. Âkif. “Mazilere in mahşer-i edvarı bütün gez / Kânun-i İlahi, göreceksin ki, değişmez.”  Hiç değişmemiş âdet-i Sübhâniye… İnsanların kıvamı için, öbür tarafa kesb-i liyakat etmeleri için, öbür âlemdeki şekillenmenin esasını/esas unsurlarını oluşturmak için…

Bu hakikati görebilen, İlahî Kelam ile beraber kainatın ve hadiselerin dilini okuyabilen insan, ne zuhurlara, ne tecellilere şahit olur; imrenir, daha bir şahlanır, “Yol ne güzelmiş!..” der. Ne ayağına batan dikenden dolayı “Off!” der, ne başına inen balyozdan dolayı “Puff!” der; o hep “Ohh!..” der, yürür yoluna. Hep “Ohh!..” der çünkü hedefte öyle bir şey vardır ki!..

Bunların hepsini öbür dünyada bir kısım menkıbeler şeklinde anlatıp birbirinizi eğlendireceksiniz. O hâle gelecek çekilen sıkıntılar, ızdıraplar, elemler. “Şunlar da vardı!” diyeceksiniz ve güleceksiniz. Lağv ve lehv yok fakat neşe ile güleceksiniz. “Allah Allah! Mızrak sapladılar sinemize, iğne batırdılar ayağımıza, balyoz vurdular başımıza; sahur vakti evimizden aldı zulmettiler, zindana koydular hesapsız. ‘Şundan dolayı!’ demediler; demediler ki azıcık günahımızı, hatamızı da bilelim, müteselli olalım; bunu bile demediler. Ağzımıza fermuar vurdular, bizi kendimizi ifade etme hak ve imkânlarından mahrum bıraktılar!” diyecek ve birer menkıbe şeklinde anlatacaksınız.

Allah’ın vaz’ettiği haklardan mahrum bıraktılar!.. Hak ismine bağlı haklardan…

“Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.

Ne büyük şey kul için, hakkı tutup kaldırmak!

Hani, Ashâb-ı Kirâm, ‘Ayrılalım!’ derlerken,

Mutlakâ Sûre-i ‘ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?

Çünkü meknûn o büyük sûrede, esrâr-ı felâh;

Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,

Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.

Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık.”

Asr Sûresi’nin manasını, Âkif, böyle nazmen ifade ediyor. Evet, Ashâb-ı kirâm birbiriyle el sıkışıp sarmaş dolaş olduktan sonra, ayrılırken okurlarmış:

وَالْعَصْرِ * إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ * إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

“Yemin olsun asra (hadiselerle yüklü zamana, bilhassa onun son parçasına). Şurası bir gerçek ki, hüsrandadır insan. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine (musibetler, Allah yolunda başlarına gelenler, dini yaşamadaki zorluklar ve nefsin/şeytanın günaha teşvikleri karşısında) sabretmeyi tavsiye edenler müstesna.

  Âhiret, dâr-ı kudret’tir; burada bir günde ve bir senede yapılan işler, orada bir anda meydana gelir.

Evet… Her şey, tatlı bir menkıbe şeklinde orada anlatılacak, مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ “O cennette koltuklar üzerine kurulurlar.” (İnsan, 76/13) مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ Onlara yaslanarak karşı karşıya kurulmuşlardır.” (Vâkıa, 56/16) Karşılıklı koltuklara kurulmuşlar… “Koltuk” deniyor, ne olduğu belli değil. Bu oturduğum koltuk gibi bir şey değil; böyle bir şey dünyanın şatafatını ifade ediyor. Her halde içinizden geçen şekle göre şekil alıyor. “Ben şimdi şöyle yapayım, biraz daha rahat et!” diyor, kendi kendine. Çünkü o âleme “kudret dâiresi” diyor Hazreti Üstad, bu âleme de “hikmet dairesi” diyor.

(“Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ ferman eder.” Sözler, s.113 / Onuncu Söz)

Hikmet dairesinde, sebepler perdedir. Bir yönüyle, her şey, bir makuliyeti takip eder, akılla izah edersiniz. Âhirette, kudret diyarında ise, akıl yok demek değildir; fakat kudret öyle hâkimdir ki, aklınıza gelen şeyler, hatta aklınızın köşesinden değil “taakkul”ünüzden, “tasavvur”unuzdan, “tahayyül”ünüzden bile çarpıp geçen şeyler, ânında oluverir. فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ Pek muhteşem bir cennette; salkım salkım meyveleri, elle koparılacak mesafede.” (Hâkka, 69/22-23) Her şey, burnunuzun ucunda, arzu ettiğiniz, aklınızdan geçen her şey…

Öyle bir kudret-i kâhire, bir irade-i bâhire, bir meşîet-i sübhâniye yeri ki, orada koltuklara oturmuş, dünyadaki sergüzeşti hikâye ediyorsunuz birbirinize. Buradaki o acılar, o elemler, o ızdıraplar, zâlimlerin hay-huyu, mazlumların âh u vâhı ve iniltisi, birer musikî şekline dönüşmüş. Bazen bir sabâ makamı zenginliği içinde, bazen bir uşşâk tatlılığı içinde, bazen bir hüzzâm veya rast zemzemesi içinde, bazen bir segâh letâfeti, bir hicaz letâfeti içinde o hikâyeleri, o sergüzeşt-i hayatı dinleyeceksiniz. Aklınıza gelen rahatlığın her türünü duyacak, iliklerinize kadar yaşayacaksınız. Şu kadar var ki, orada iliklerine kadar onu yaşama, o meseleyi burada tabiatın bir derinliği haline getirmeye bağlı.

  Her obje, O’ndan bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme.

Her obje, O’ndan (celle celâluhu) size gelen bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme. Nağmeyi dinlerken, kendinizden geçersiniz; nâmeyi de okur, “Rabbimden nâme!” der, üzerine kapanır ve öpersiniz onu. Onun ortaya koyduğu her şeyi öpersiniz. Burada varlığa, eşyaya ve hadiselere böylesine hallaç ederek yaklaşmak, böylesine bakmak, öbür tarafta da her meselenin öyle bir zemzeme, öyle bir demdeme haline inkılap etmesine vesile oluyor. Böyle bir yolda yürüyorsunuz.

Bazıları dünyayı her şey zannettiklerinden dolayı, taparcasına ona bağlanıyorlar; onun debdebesine, şatafatına, ihtişamına, rahatına.. gelip geçici rahatına… Oysaki bugün yaşadığınız o muvakkat rahatlık, yer yer ölümü, toprağın altını, dar kabri düşündüğünüz zaman, zehir zemberek haline geliyor. Ama orayı geçici bir yol, bir köprü, bir koridor kabul ettiğiniz zaman, hiç görmüyorsunuz onu; çünkü nazarınız çok yukarılarda, yukarıların da yukarısında. Baktığınız her şeyde O’na dair bazı eserleri görüyorsunuz. Yol boyu nâmeler okuyorsunuz, yol boyu nağmeler dinliyorsunuz. Ve bunlar sayesinde dünyada mâruz kaldığınız şeyleri âdetâ hiç duymuyorsunuz. Gözünüz daha ileride, daha ileride, daha ileride… “Rü’yet!” diyorsunuz, “Rıdvan!” diyorsunuz. “O dostların sohbetinde, onların maiyyetine erme!” diyorsunuz. اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz.” duası vird-i zebânınız olmuş.

Nitekim مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَBir kimse, bir şeyin arkasına düşer, arkasına düşmede ciddiyet sergilerse, çok ciddî olursa, mutlaka peşinde koştuğu şeyi -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde eder.مَنْ جَالَ نَالَBir şeyin arkasına düşer, sürekli cevelân ederseniz, bir maraton gibi koşturur durursanız, er-geç arkasından koşturup durduğunuz şeye, Allah ulaştırır (celle celâluhu).” Yol yorgunluğu, silinir gider kafanızdan.. döktüğünüz ter, silinir gider kafanızdan.. çektiğiniz eziyetler, silinir gider kafanızdan.

  Vay bugün hakkı çiğneyen, hukukun üzerinde raks eden zalimlerin ötedeki acıklı hallerine!..

Bir de öbür tarafta zâlimlerin, gaddarların, hattârların, hak-hukuk tanımayanların, adalet ve hukuk üzerinde raks/dans edenlerin, hakkı ayaklarının altına alıp çiğneyenlerin başlarına gelecekler var.

Biraz evvel hak mevzuunun büyüklüğü ifade edildi: “Hâlık’ın nâ mütenâhi adı var, en başı Hak.” diyor Akif. Herhalde lafz-ı celâleden sonra; çünkü o, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının ismi; öbürleri esmâ-i İlahiye. Esmâ-i İlahiye içinde de “Hakk”ın bir ağırlığı var; bütün hak-hukuk, ona dayanıyor: Bütün sübut meselesi, ona dayanıyor; vücud dediğiniz şey, ona dayanıyor; şuhûd dediğiniz şey, ona dayanıyor; zevk-i ruhânî dediğiniz şey, ona dayanıyor… Hak ismine dayanıyor. Onun için Âkif onu, esmâ-i İlahiyenin başına koyuyor: Hak.

Hak, o kadar yüce olduğu halde, onu ayaklar altında çiğneyenlerin, ha varmış ha yokmuş gibi çiğneyenlerin öbür tarafa intikal eden hallerini, hakkı çiğneme hallerini, adaleti ayaklarının altına alma hallerini, millet ruhunu ayaklarının altına alma hallerini, orada onların karşısına çıkan şeylerle gördüğünüz zaman, yürekleriniz ezilecek, acıyacaksınız. Ne gibi acıyacaksınız? Size saldıracak bir kurt düşünün. Size saldıracaktı, yiyecekti; fakat ondan daha büyük bir panter veya -bağışlayın- bir ayı, bir aslan, bir kaplan saldırdı, onu parçaladı. Oysaki o sizi yiyecekti, yakaladığı zaman. Nasıl onun parçalanışını gördüğünüz zaman yüreğiniz sızlar, “Vay vahşi vay! Nasıl da parçalıyor?!.” dersiniz, belki inlersiniz. İnsanlığınızı yitirmemişseniz şayet, hâlâ içinizde şefkatin zerresi varsa şayet, ahsen-i takvîme mazhariyetin hususiyetlerini içinizde taşıyorsanız şayet, Allah’ı gösteren muallâ-mücellâ bir ayna olduğunuzun farkında iseniz şayet, sizi yemek isteyenin parçalandığı yerde bile, yüreğiniz sızlar, halk ifadesiyle “cızzz” eder yüreğiniz.

Size balyoz indirenler.. sormadan, haksız olarak derdest edenler.. iftarınızı zehir edenler.. imsakınızı zehir edenler.. zindanlarda Müslümanca yaşamanızı zehir edenler.. “Falan da var mı bu işin içinde?!.” deyip az irtibatı olana da gadredenler… Fakire-fukaraya burs vermiş, fakire-fukaraya okumaları için kurslar açmış, fakire-fukaraya yardım olsun diye okullar açmış, dünyanın dört bir yanında rûh-i revânî Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) -şöyle böyle- tanınması için -bir yönüyle- bayrağını dalgalandırmış, marşını söylemiş, sevdirmiş, 170-180-200 ülkeye kendi değerlerini sevdirmiş; bütün bunlara düşmanlık yapanlar.. diş bileyerek bunların üzerine gidenler.. o tarafta sahip çıkan insanları tehdit eden veya para ile, pul ile başlarını döndürenler.. gadrin her türlüsünü, i’tisafın her türlüsünü, irtikabın her türlüsünü, ihtilasın her türlüsünü, zulmün her türlüsünü, gadrin her türlüsünü yapanlar.. yalanlara gırtlaklarına kadar tenezzül edenler.. iftiraların bini bir para, çok rahatlıkla kullananlar… O insanların öbür tarafta çektikleri azabı gördüğünüz vakit, burada canavar gibi size saldıran o insanların orada parçalanmalarını, cayır cayır yanmalarını -onda hiç şüpheniz olmasın- gördüğünüz zaman, yüreğiniz “cızzz” edecek.

  Allah’ım hidayetlerini murad buyuruyorsan, ne olur kalblerini yumuşat; yoksa Sana havale ediyoruz!..

Dua edin, Allah onları o durumdan kurtarsın ve size de orada o azabı çektirmesin, yüreğinize “cızzz” ettirmesin. Siz hep iyiliğin yanında, iyilik mülahazalarının yanında, iyilik dileklerinin yanında, peygamberâne himmetin yanında, re’fetin yanında, rahmetin yanında oldunuz/olunuz.

“Allah” ism-i şerifinden sonra, ism-i celâl ve celâleyi müteakiben “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” ile Kendini bize anlatıyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Burada da tecellî edecek o isimler, orada da. Ama burada celâlî ve ehadî tecelli olarak (birilerine göre) “Rahman” ismi; öbür tarafta “Rahîm” ismi. Kucaklayan isim. Herkesi kucaklayacak; hiçbir kimseyi o rahmetten mahrum bırakmayacak bir enginlik içinde ki, hadisin ifadesiyle, إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِيYarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.” Eğer rahmet ve gazap meselesi söz konusu olsa bir yerde, ikisi de birden, rahmet, öne geçer ve Ben ona rahmetimle muamele yaparım.

Hakkınızda ilahî takdir, bu; haklarında ilahî muamelenin o olduğunda hiç şüphe etmeyiniz.

Dolayısıyla ağzınız açılıp kapandıkça, dudaklarınız kıpırdadıkça şöyle deyiniz: اَللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تُرِيدُ هِدَايَتَهُمْ “Allah’ım, hidayetlerini murad buyuruyorsan..” وَتَلْيِينَ قُلُوبِهِمْ “Kalblerini yumuşatmayı murad buyuruyorsan..” وَرَأْفَتَهُمْ، وَشَفَقَتَهُمْ، وَمُلاَيَمَتَهُمْ، وَمَحَبَّتَهُمْ إِلَيْنَا وَإِلَى خِدْمَتِنَا وَحَرَكَاتِنَا وَجَمَاعَاتِنَا “Bize, Hizmet’imize, hareketimize, cemaatimize karşı gönüllerinin re’fet, şefkat, mülayemet ve muhabbetle dolmasını murat buyuruyorsan…” Allah’ım, bütün bunlara karşı kalblerinin yumuşamasını ve içlerinde bir zerre rahmet hissinin tecelli etmesini murad buyuruyorsan, ne olur, bahtına düştük, bunu yap; Allah’ım onlar hakkında, bunu yap!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!..

BAMTELİ: YİTİK CENNET VE ÇOKLUĞA ALDANANLAR

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

“Beni bana meftun etmek suretiyle, beni Sensizliğe mahkûm etme Allahım!”

*Keşke şeker ve sakarinler gibi, biz de içinde bulunduğumuz havuzda eriyiversek ve kendimiz olmaktan kurtulsak; “ene”den sıyrılarak muvakkaten “nahnu” limanında ârâm etsek; sonra “nahnu”ya da bir tekme vurarak “Hû” ufkuna yükselebilsek.. bütün bütün yok olsak. İşte o zaman her şey bize dost nazarıyla bakar; biz de her şeyi bir dost, bir yâr-ı vefâdar, bir enîs-i celîs gibi görürüz.

*Gavsî ne hoş söyler: “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Biz de “Senin Sen olarak tecellin, benim ben olarak yokluğuma vâbestedir. Beni bana mahkûm etmek suretiyle, beni Sensizliğe mahkûm etme Allahım!” demeliyiz.

*Belki günümüzdeki mü’minlerin en büyük derdi; ağızlarıyla söyledikleri ve taklitten gelen bir sâik ile tekrar edip durdukları halde, bir türlü tabiatlarına mâl edemedikleri, sindiremedikleri, -yeni ifadesiyle- içselleştiremedikleri Allah münasebeti, din münasebeti ve Peygamber münasebetinin eksikliğidir!.. Bir annenin hasretle yolunu gözlediği parçasını aklına getirdiğinde bütün duygularının harekete geçmesi gibi, Allah ve Peygamber anılınca tepeden tırnağa harekete geçecek şekilde bir ruh haletine sahip olamamaktır.

*O’ndan gayrı her şeye kıymet-i harbiyesine göre değer vermek gerekir. “Şu kadarı bir ihtiyaçtır; şu kadarı bir zarurettir; şu kadarı muktezâ-yı beşeriyet açısından olmazsa olmaz.” Fakat O’nun için katiyen “şu kadarı, bu kadarı” diyemeyiz. O mevzuda mülahazalarımız hep zirvede olmalı.

*Mebdede olmayabilir bu fakat insan talip olacaksa ona talip olmalı. Talepte dağınıklığa düşen insanlar, tevhid-i kıble yapamadıklarından dolayı, ona katiyen ulaşamazlar.

“Ben veliyim, ben gavsım, ben kutubum, ben evtâddanım, ben mehdiyim!..” Safsataları

*Bu konuda önemli bir husus da büyük pâyeler iddiasına girmemek. “Ben veliyim, ben gavsım, ben kutubum, ben evtâddanım, ben mehdiyim!..” safsatasına düşmemek. İnsanlar arasında insanlardan bir insan olma mülahazasına sımsıkı bağlı kalmak. Tevazu, mahviyet ve hacâletle hayatını iki büklüm geçirmek. Fakat kendine böyle bakmanın yanı başında, “Allahım ne olur, Zât-ı Ulûhiyetine, Esmâ-i Sübhâniyene, Sıfât-ı Kudsiyene, Zât-ı Bahtına müteallik neler varsa, şe’n-i rububiyetin ve i’tibarâtınla alakalı neler varsa, o mübarek kulların enbiyâ-i izâma duyurduğun gibi, bana da duyur. -Hazreti Muhyiddin ibn Arabî’nin ifadesiyle- Onu bana duyururken de aynı zamanda hiçliğimi, sıfır olduğumu da bana duyur!” mülahazasıyla dolu bulunmak.

*A’lâlardan a’lâya talip olmak; a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta talip olmak; fakat aynı zamanda, zeminde, ayakları yerde, basit; inâyet-i ilâhî olmazsa, kıymet-i harbiyesi olmayan bir mahlûk nazarıyla kendine bakmak! Bu kompleks değil!.. İnsanlara karşı böyle bir duyguya kapılırsanız; Tiranlar, Yezidler, Haccaclar, Stalinler, Fullerler karşısında böyle bir ruh haletine girerseniz, kompleks olan odur! Ama Allah karşısında mahviyet, tevazu ve hacâlet sizi yükselttikçe yükseltir; bir noktaya gelirsiniz ki.. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin dediği gibi, “Hakk’ın mükerrem ibâdı melekler yerde göklerde; avâmından avâm-ı nâsı efdal eylemiş Allah.” Bunun bir yönüyle mukabili şudur: Haydi haydi havâssından da havâssını efdal eylemiştir Allah (celle celâluhu). İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cebrail’in de, Mikâil’in de, İsrâfil’in de önündedir.

Yitik Cennetimiz

*Belki de büyük çoğunluğumuz itibarıyla bizim yitik cennetimiz budur ve geriye dönüp bulmaya çalışmamız gerekli olan da bu yitik cennettir. Müslümanlık iddiasıyla ortada kesen, biçen, kendine göre bazı kararlar veren insanlara aldanma, şeytana aldanma gibidir. Ve maalesef yığınlar, büyük çoğunluğu itibarıyla, o türlü lafa aldanabiliyorlar; kalblerin Allah ile irtibatını göremiyorlar. Rasûlullah (aleyhissalâtü vesselam) ile irtibatını göremiyorlar ve aldanıyorlar.

*Evet, bizim bulmamız gerekli olan yitik cennet de budur: Her şey olma ama kendini hiçbir şey görme! Maalesef, biz kendimizi yitirdik; kendimiz değiliz. Ayna nedir burada? Ayna Ebubekir’dir, Ömer’dir, Osman’dır, Ali’dir, Aşere-i Mübeşşere’dir (radıyallahu anhüm ecmaîn). Endam aynası gibi onları karşımıza koyalım, siyer malzemesiyle kendimize bakalım! Kendimiz miyiz, değil miyiz?!. Ona göre hüküm verelim ve bu duyguyu düşünceyi çevremize duyurmaya çalışalım. Buna ister diriliş deyin, isterseniz de milletçe yeniden ba’s-u ba’de’l-mevt.

*Biz şu anda yarı canlı gibiyiz. A. Hamdi Tanpınar’ın “Abdullah Efendi” romanında ifade ettiği gibi, “sâir fi’l-menâm – uyur gezer”ler gibiyiz. Çevremizde olup biten şeylerden haberdar değiliz. Karambole yürüyoruz ve karambole yürüyenlerin de esasen farkında değiliz. Pusulasız yürüyen bir sürü insan var.

“Pusulasız Geminin Rotası Denizin Dibidir!..”

*Pusulasız geminin rotası neresidir? Denizin dibi! Bir sürü pusulasız yürüyen var. Bir sürü kopuk (Allah’tan kopmuş manasına) pusulasız yürüyor. Helal-haram bilgileri yok. Çalıyor, çırpıyor ama kendini camideki insan gibi zannediyor. “İslam” diyor, “iman” diyor fakat hırsızlıkla onu nasıl telif ediyor, anlamak çok zor. İrtikâpta bulunuyor, ihtilasta bulunuyor, irtişâda bulunuyor ve bir sürü insanı da bu mevzuda sükût etme günahına sevk ediyor. Ve bir sürü kendini beğendirme gayreti içinde bulunan teologdan da bu mevzuda fetva alıyor; onların da ahiretlerini karartıyor; onları da Allah’tan koparıyor ve kopuklar haline getiriyor. Pusulasız yürüyenin arkasında yürüyenler!.. Pusulalı yürüyor denebilir mi onlara? Pusulasız kıble tayin edenler var. Pusulasız kıble tayin eden imamların arkasında namaz kılanların kıbleyi buldukları söylenebilir mi?!.

*Gözümüz açılacağı âna kadar da -zannediyorum- çok defa yalancı mumlara yahşi çekecek, belki o türlü insanları alkışlayacağız. Allah erken vakitte gözlerimizi açsın, bize hakikat-i imaniye, İslamiye ve Kur’aniyeyi göstersin. (Âmin…)

“Nesep, mal, taraftar ve imkânla böbürlenip yarışma sizleri oyaladıkça oyaladı!..”

Soru: Bir sûreye isim olan ve insanı oyaladığı anlatılan “Tekâsür” mefhumuna neler dâhildir? Şu kesret âleminde hep vahdete müteveccih kalabilmenin yolu nedir? Sûrenin sonunda hesabının sorulacağı haber verilen “naîm” hangi türlü nimetlerdir?

*Tekâsür Sûresi, daha çok dünyalığa sahip olma ve bunlarla övünme yarışına karşı insanları ikaz etmektedir. Zannediyorum burada “tekâsür”den evvelen ve bizzat maksud olan şey; mal, evlad u ıyâl ve kabile bakımından çoklukla tefahür etmektir. Hususiyle İslamiyet’in zuhuru döneminde kabileler arasındaki rekabetlere işaret edilmektedir. Onlarda böyle bir tekâsür duygusu vardı; “Biz güçlüyüz, biz kuvvetliyiz!” duygusu. Öyle ki bunlar dedelerini dahi sayıyorlar ve onları mezar taşlarıyla ispat etmeye çalışıyorlardı.

*Bir de mal ve imkân açısından dediklerini yaptırıyorlar; ona para veriyor, bir yönüyle vesayet altına alıyor; öbürünün bir kısım ihtiyaçlarını görüyor, vesayet altına alıyorlardı. Cahiliye döneminin cahillerinin, insanları peyleme, vesayet altına alma, dediğini yaptırtma, aynı zamanda kendi hizbine oy kazandırma vasıtasıydı mal ve imkân çokluğu. Çoklukla övünme bazen o kadar ileriye gidiyordu ki, hatta hayvanları kesme mevzuunda dahi “Ben senden daha fazla hayvan boğazladım, avladım; çölde ben senden daha fazla şunu yaptım, bunu yaptım.” diyerek üstünlük iddia ediyorlardı. Bir tefâhür yarışı başını almış gidiyordu.

Tekâsür Sûresi’nden Bir Kısım Mesajlar

*Cenâb-ı Hak, bu sûre-i celilede şöyle buyurmaktadır:

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ * حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ * كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ * ثُمَّ كَلَّا سَوْفَ تَعْلَمُونَ * كَلَّا لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ * لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ * ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ * ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ*

“Nesep ve malla böbürlenip yarışma sizleri oyaladıkça oyaladı; o kadar ki, kabirlere kadar uzanıp, onları da hesaba katar oldunuz. Hayır, asla doğru değil bu yaptığınız! (Ölüm gelecek ve) bileceksiniz (bunun ne demek olduğunu)! Hayır, hayır! (Öldükten sonra diriltilip kabirlerinizden çıkarılacak ve bir de o zaman) bileceksiniz (ne demekmiş bu yaptığınız). Hayır, bırakın bunu! Eğer ilme dayalı bir kesinlikle bilmiş olsaydınız (bunun ne demek olduğunu, o zaman yapmazdınız). (Ama eğer böyle yapmaya devam ederseniz,) elbette göreceksiniz o Kızgın Alevli Ateş’i. Nihayet gözlerinizle görecek (görmeye dayalı kesinlikle bilecek)siniz onu! O gün elbette sorguya çekileceksiniz (size bahşedilen) bütün nimetlerden.” (Tekâsür, 102/1-8)

*İnsanın mal çokluğu, kabilesinin gücü, taraftarının kesreti “tekasür” kavramına dâhildir. Bütün bunlar insanı aldatabilir ve zehirleyebilir. Servet sahibi olmak, dediğim dedik duygusu, ayrıca kitle psikolojisiyle hareket eden, belli sevk ve insiyakların güdümünde taraftar kesilen kimseler insana muvazenesini kaybettirebilir.

“Herkes evine dünyalıkla dönerken, siz Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?”

*Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa bazı gençleri (münafıkların tahrikiyle) biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, hâlbuki en fazla payı da onlar alıyor!” demişlerdi. Bunu söyleyenler sadece birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi. Çünkü Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir. Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Onlara şöyle buyurdu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca “Evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’ne!..” demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı.

*Aşere-i Mübeşşere’den Ebu Ubeyde b. Cerrah (radıyallahu anh) Bahreyn’den çok miktarda mal getirdiğinde ashab-ı kirâmdan bazıları, ondan pay almak için beklerken, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), mealen şöyle buyurmuştu: “Allah’a yemin ederim ki, ben sizin fakr u zarurete düşmenizden endişe duymuyorum. Ben asıl, sizden evvelkilerin sahip olduğu gibi geniş imkânlara sahip olmanız ve onların birbirini çekemeyip, rekâbet edip helâk olmaları gibi sizin de birbirinize haset edip helâk olmanızdan korkuyorum.” Evet, çok mal elde etme arzusu, bu konuda kıskançlık duygusu ve rekabet hissi de insanın manevi hayatını tehdit eden bir zehirdir. İnsanı öyle bir zehirler ki, artık o kimse himmetini bütünüyle ona sarf eder; tabii onun dışındaki bütün değerlere de sırtını döner. Müslümanlara karşı sırtını dönme.. dine, imana hizmet edenlere karşı sırtını dönme.. milletin ikbal bayrağını sağda solda dalgalandırmaya karşı sırtını dönme..  hatta sırtını dönme şöyle dursun, kinle nefretle üzerlerine yürüme, o insanın hali olur ki bütün bunlar öyle bir zehirlenmenin sonucudur.

“İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun?!.”

*Şu kesret âleminde hep vahdete müteveccih kalabilmenin yolu, Allah’a ve ahirete sağlam inanmaktır.

*Günümüzün insanlarının yitirdiği şeylerden bir tanesi de ahirete yakîn halinde imandır. Çoklarının, şeklen inanmış oldukları halde, haşr u neşre sinelerine sindirme şeklinde imanları yoktur. Olsa, kılı kırk yararcasına yaşarlar; Ebu Bekirce yaşar, Ömerce yaşar, Osmanca yaşar, Alice yaşar ve öbür tarafa gittikleri zaman dünyalıkları olmadan giderler. Onun için de ehl-i dünya gibi yaşayanlar ne derlerse desinler, o yalanlara ehl-i vicdan inanmayacaktır. Bugün kitle psikolojisiyle hareket eden bir kısım safderun yığınlar bunları görmese bile tarih görecektir; haklarında yazılacak risaleler, kitaplar görecektir bunları. Günümüzün tarih felsefesi dillendirildiği zaman bu görülecektir ve bunlar lanet ile yâd edilecektir. Çünkü yapılanlar ne Allah’a sağlam imanla telif edilebilir, ne Kitab’a imanla telif edilebilir, ne Hazreti Ruh-u Seyyid’il-Enam’ın yol ve yöntemine imanla telif edilebilir, ne de haşr u neşr mevzuunda yakîn-i tâmma mazhariyetle telif edilebilir.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun!” Ayrıca Efendimiz şunu söyler:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.” (Tirmizî, Zühd 44) Hepimiz biliyoruz ki, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) isteseydi, ashab evinde barkında ne varsa getirir ve O’nun altına sererlerdi. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu, kendisini, bir yerden bir yere giderken muvakkaten bir ağacın altında ârâm eden ve sonra da çekip giden bir yolcuya benzetip dünyayla olan münasebetinin bundan ibaret olduğunu ifade ediyor ve ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar da hep bu ölçüye göre hayatını sürdürüyor.

Bir Bardak Su ve Dünyanın Kendini Kabul Ettirme Gayreti

*Hazreti Ebu Bekir’in (radiyallahu anh), kendisine takdim edilen bir bardak soğuk su karşısındaki tavrı bu hakikatin en güzel şahitlerinden biridir: Evet, halifeliği döneminde kendisine bir bardak soğuk su verilir. Sıddık-ı Ekber, birkaç yudum içip iftar eder ve ardından gözlerinden damla damla yaş dökmeye başlar. Akabinde öyle hıçkırarak ağlar ki, etrafındakileri de ağlatır. Bir müddet sonra, dostları “Seni bu derece ağlatan nedir?” diye sorarlar. Der ki: Bir gün Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) önündeki bir şeyi eliyle iter gibi yapıyor ve “Benden uzak dur, benden uzak dur!” diyordu. Sordum, “Ya Rasûlallah! Birini uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz ama ben kimseyi göremiyorum?!.” Buyurdular ki: “Dünya, içindeki bütün debdebesiyle karşımda temessül etti ve bana kendisini kabul ettirmek istedi; ben de ona ‘Benden uzak dur!’ dedim. Bunun üzerine o, çekip giderken, ‘Vallahi sen benden kurtulsan da, senden sonrakiler elimden kurtulamayacaklar. Kendimi sana kabul ettiremedim ama sonrakiler peşimden koşacaklar’ dedi.” İşte, bu bir bardak soğuk su ile dünya bana kendini kabul ettirmiş olur mu diye endişe ettim ve onun için ağladım.

*Rica ederim, Müslümanlık Allah Rasûlü’nün yaşadığı değilse, Ebu Bekir’in, Ömer’in, Osman’ın, Ali’nin, Hasan’ın, Hüseyin’in yaşadığı değilse (Allah onların hepsinden razı olsun), lanet olsun öyle dünyaya ve öyle dünyaperestlere!.. Evet dünyaperestlik bütün muvazeneleri altüst ediyor; bir tarafta açlıktan ağzı kokan insanlar, diğer tarafta da bir eli balda bir eli kaymakta insanlar.

“Kıyamette hiç kimse, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz!”

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) nimetlerin kadrini bilme konusunda ümmetini uyarır: “Kıyamette hiç kimse, şu dört suale cevap vermedikçe hesaptan kurtulamaz: Ömrünü nasıl geçirdi? İlmi ile nasıl amel etti? Malını nereden, nasıl kazandı ve nerelere harcadı? Cismini, bedenini nerede yordu, hırpaladı?”

*Nimet; iyilik, ihsan, lütuf ve rızık gibi manalara gelir. Bütün güzelliklerin kaynağı olan İslâm en büyük bir nimet olduğu gibi sıhhat, âfiyet ve dünyevî imkânlar da birer nimettir.

*Bir gün Fazilet Güneşi (aleyhissalatü vesselam) iki arkadaşı ile beraber Ebu Eyyûb el-Ensârî hazretlerinin evine gitmişti. Evin hanımı onları karşılamış, Ebu Eyyûb Hazretleri de hemen bir hurma salkımı kesip getirmiş, kutlu misafirlerine ikram etmişti. Allah Rasûlü “Bu hurma dalını niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurunca, ev sahibi, “Ya Rasûlallah, evime şeref verdiniz; size hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem de olgun tazesinden tattırmak istedim, onun için dalıyla beraber getirdim.” demişti. Ebu Eyyûb el-Ensâri hazretleri, bu kutlu misafirlerine hurma ikram etmişti ama bununla yetinemezdi. Hemen kalkıp dışarı koşmuş, bir oğlak tutup kesmiş ve sonra onun yarısını kebap yapmış, diğer yarısını da suda pişirmişti. Şefkat Peygamberi, sofraya konulan etten bir parça almış, onu bir yufkanın içine koymuş ve “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fatıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurmuştu. Ebu Eyyûb da hemen bu emri yerine getirmiş ve tekrar aziz misafirlerinin yanına dönmüştü.

*Herkes yemeğini yiyip doyunca, Rehber-i Ekmel (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Serin gölge, ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma ve soğuk su…” demiş; bunları sayarken de mübarek gözleri yaşlarla dolmuştu. Sonra sözlerine şöyle devam etmişti: “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bunlar da sorulacağınız nimetlerdendir; Allah Teâlâ “Sonra o gün size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 102/8) buyurmuştur; evet, işte bunlar, o kıyamet günü sorgulanacağınız nimetlerdendir.”

Allah’ın En Büyük Lütfu ve Nimetlerin Hesabını Verebilmenin Yolu

*Peygamber Efendimiz’in bu sözü, orada hazır bulunan Ashâb-ı Kirâm’a öyle ağır gelmişti ki, hepsi derin derin mülahazalara dalmışlardı. Bunun üzerine Müşfik Nebi şöyle buyurdu: “Bu türlü nimetlere rastlayıp da onlara el uzattığınızda “Bismillah” deyin; doyduğunuz zaman da, “Sonsuz şükürler olsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetlerle serfiraz etti ve lütf u ihsana erdirdi.” diyerek o nimete şükredin.”

*Biz İnsanlığın İftihar Tablosu’na ümmet olma enginliğini esasen duyamadık vicdanlarımızda. Bir yönüyle o öyle bir cennettir ki, zannediyorum, cennete girdiğimiz zaman “Efendimiz’in arkasında bulunmanın yanında bu cennet sönük kalır!..” diyeceksiniz. Çünkü onu da, rüyetullahı da, Rıdvan’ı da bize kazandıran O’dur. O’na ittibaın ne demek olduğunu göreceksiniz.

*Hata ve günahlar karşısında sürekli istiğfar ve tevbeye yapışmak; Cenâb-ı Hakk’ın lütfettiği nimetlere mukabil de her zaman hamd, şükür ve sena duygularıyla iki büklüm bulunmak şiarımız olmalıdır.