Posts Tagged ‘ümit’

BAMTELİ: ÜFLEMEKLE SÖNMEZ, SÖNDÜRÜLEMEZ!..

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Yarınsız dünyaperestler, ahiret hesabına mutlak güvendeymiş gibi yaşıyorlar; oysa, âkıbetinden endişe etmeyenin, âkıbetinden endişe edilir!..

Emîn olmak lazım, mü’min olmak lazım ama insan, tavır ve davranışları açısından âkıbetinden, edip-eylediği şeylerden emin olmamalı; “Âkıbetinden endişe etmeyenin, âkıbetinden endişe edilir!” Gerçekten öyle olma, onun cehdi/gayreti içinde bulunma başkadır; kendini gerçek bir emniyet zemininde, emniyet yolunda görmek daha başkadır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ele alınıp yazılıp çizilip üzerinde durulması gerekli olan hususiyetlerinden biri de âkıbetinden endişe etmesi ve onu ifade eden sözleridir. Ben onu, O’na saygımın ve O’nun konumunun ifadesi olarak, “muktedâ bih” olması itibarıyla, arkasındakilere mesaj mahiyetinde yorumlamaya çalışıyorum. Sözlerinden öyle endişe dökülüyor ki, öyle benim diyen mü’minler onun onda biri kadar o endişeye sahip değiller. Hazreti Ebu Bekir endişe ediyor, Hazreti Ömer endişe ediyor, Hazreti Osman endişe ediyor, Hazreti Ali endişe ediyor…

Hazreti Âişe validemiz; bir nur hanede dünyaya geliyor, teşrif ediyor ve daha kendini henüz idrak etmeden, eder etmez kendini nur dairesi, nur helezonu, nur hâlesi içinde buluyor. Her gün sabah-akşam vahiy sağanaklarıyla arınıyor. Göklerin yere indiği bir evde, bir saadet hücresinde hayatını geçiriyor fakat o kadar endişeli ki!.. Yeğeni Hazreti Urve, onun namazda nasıl ağladığını, hıçkıra hıçkıra saatlerce nasıl ayakta durduğunu anlatıyor; onu birkaç kez ifade etmiştim. Validemiz, bir keresinde de Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ehlinizi âhirette hatırlar mısınız?!” diyor. O (aleyhissalâtü vesselam), iyilik adına, tebşîrât adına veya inzâr adına diyeceği şeyleri hep Cenâb-ı Hakk’ın muradı istikametinde, O’nun demesi istikametinde icrâ ve edâ buyuruyor; “Üç yerde asla!” diyor, “Üç yerde asla!..” Âişe-i Sıddîkâ, ümmetin bi’l-icmâ “doğrulardan daha doğru” dedikleri mübarek bir anne ve hepimizin “anne” demekle iftihar duyduğumuz mübarek bir kadın, kadınların sultanı. O, kendi ameline/davranışına, saatlerce ayakta durmasına güvenmiyor, “Eşinizi, ehlinizi orada hatırlar mısınız yâ Rasûlallah?!” diyor; “Üç yerde asla!” buyuruluyor. Bu kadar endişe duymak lazım.

Enâniyetin hüküm-fermâ olduğu, insanların kendilerini çok emin, doğru yolda zannettikleri, vehim ve kuruntulara takılıp gittikleri bir dönemde yaşıyoruz. Virüs gibi o, bize de bulaşıyor; hepinize/hepimize de bulaşıyor, bir yönüyle. Hiç yarını düşünmüyoruz. Bugünün kulları gibi yaşıyoruz. Bugünün kulları… “Bugün saltanatım olsun, debdebem olsun, ihtişamım olsun, filolarım olsun, villalarım olsun!.. Bir villa da İngiltere’de, bir villa da Almanya’da, bir villa da Fransa’da yapayım!.. Ne olur ne olmaz, şimdi işler dümeninde gidiyor ama bakarsın yine birileri bir terslik çıkarırlar ve bana da bir uçağa binip oraya gitmek düşer. En iyisi dünyanın değişik yerlerine çuvallarla para taşımalıyım; oralarda yatırım yapmalıyım!.. Bu alternatiflerden tek birisi bile bana ölünceye kadar yettiği halde, ne olur ne olmaz, birkaç yerde aynı alternatifi değerlendireyim; ne olur ne olmaz!..”

Bugünün kulları, bugüne tapanlar, bugünün putperestleri… Zehirlenmiş insanlar; hırsla zehirlenmiş insanlar, tûl-i emel ile zehirlenmiş insanlar, kuvvetle zehirlenmiş insanlar, muvakkat hâkimiyet ile zehirlenmiş insanlar… Düşünmüyorlar ki bir gün, “Ben ona sahibim!” dediği şeyler, ellerinden uçup gidecek ve açıkta kalacaklar. Kendilerini zehirleyen o şeyler, uçup gidecek; bu defa maşerî vicdan karşısında hicaptan iki büklüm olacaklar. Allah karşısında iki büklüm olmayan, asâ gibi bükülmeyen bu insanlar, bugün güce, kuvvete, imkana, iktidara, arkasından sürüklenen sürülere güvenip kendine göre bir hayat çizgisi belirlemesine mukabil, yani Allah’tan kopmuş olmasına mukabil, o gün, öyle bir tablo meydana gelecek ki, utanacaklar arkalarındaki insanların yüzlerine bakmaya, utanacaklar!.. Söndürmek istedikleri nuru söndürme helecanının hacâletiyle iki büklüm olacaklar. Ama -diyeyim şunu, Kur’an dediği için- “Katiyen söndürmeye çalıştıkları nuru, söndüremeyecekler!” Çünkü onu, Allah yakmış…

   Küfre, şirke, zulme saplananların hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayacaktır!..

Bir meşale ki, bir şule ki, bir nur ki, Allah (celle celâluhu) onu yakmış, parlatmış; kimsenin haddine değil onu söndürmek!.. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyip söndürmek isterler. Allah ise, nurunu tam parlatmaktan başka bir şeye razı olmaz. Kâfirler isterse hoşlanmasınlar!” (Tevbe, 9/32) Onlar, Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar ağızlarıyla; takavvülleriyle, laflarıyla, lakırdılarıyla, yalanlarıyla, tezvirleriyle, iftiralarıyla… بِأَفْوَاهِهِمْ “Ağızlarıyla” diyor. Hâinîn, fâsikîn, fâcirîn, zâlimîn, kâidîn, mâkirîn, mütekavvilîn, mütekellimîn, kâtibîn, nâşirîn; hepsi o kategoriye giriyor. يُرِيدُونَ أَنْ يُطْفِئُوا نُورَ اللهِ Allah’ın nurunu… Gökleri ve yeri nurlandıran.. “Nur”, Kendi ism-i şerifi olan.. “Münevvirü’n-Nûr” olan.. “Musavvirü’n-nûr” olan Hazreti Allah’ın tutuşturduğu bir meşaleyi söndürmek istiyorlar; zift akan ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. وَيَأْبَى اللهُ إِلاَّ أَنْ يُتِمَّ نُورَهُ Allah, “Hayır!” diyor; وَيَأْبَى اللهُ “îbâ” buyuruyor; nurunu ikmâl ve itmam etme meşîet-i Sübhâniyesini ortaya koyuyor.

Ona “Hayır!..”, onların üflemelerine “Hayır!..”; “Ben, o nurumu tamamlayacağım!” diyor. وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Nankörler… Bir dönemde kendilerine destek olanlara şimdi nankörlük yapanlar.. tutup destekleyip ayağa kaldıranlara nankörlük yapanlar.. milletin temel değerlerini dünyanın dört bir yanında, âdetâ bayrak gibi dalgalandıranlara karşı nankörlük yapanlar… وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Kafir”, nankör de demektir; esasen “bir şeyi örten” demektir. Olup-biten şeyleri setreden demektir. Onun için lügat manası itibariyle, “tohumu toprağa gömen” kimseye de “kâfir” denir. O da tohumu gömüyor fakat o mahzurlu bir gömme değil; bunlar, ayan-beyan hakikati gördükleri halde, ona karşı gözlerini kapıyorlar: لَهُمْ قُلُوبٌ لاَ يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ أَعْيُنٌ لاَ يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ آذَانٌ لاَ يَسْمَعُونَ بِهَا “… Onların kalbleri vardır ama bu kalblerle idrâk etmezler, gözleri vardır onlarla görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler.” (A’raf, 7/179) Gözleri var fakat görmüyorlar. Kulakları var ama mesmû’âta karşı kapalı, duymuyorlar. Öyle olunca da, kalb sistemi, ruh sistemi çalışmıyor, yararlı bir ürün ortaya koyamıyor. Çünkü bu iki kanal çok önemli, oraya malzeme taşıyor; biri (sem’), gökten gelen semâvî emirler, onları değerlendiriyor; öbürü (basar) de tekvinî emirleri okuyor, bakıyor onlara, eşya ve hadiseleri hallaç ediyor, değerlendiriyor, malzeme üretiyor, kalbe ve ruha gönderiyor. O tezgâhlarda onlar işleniyor, “marifet”e dönüşüyor, “muhabbet”e dönüşüyor, “aşk u şevk u likâullah”a dönüşüyor.

Nankör… وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Bu ilahî beyandan sonra şöyle buyuruluyor: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve Hak Din ile gönderendir.” (Tevbe, 9/33) “O Allah ki, elçisini, hidayetle ve din-i hak ile gönderdi.” Evet, o yolda iseniz, O’nun yolunda iseniz, tersyüz edilme endişesine kapılmamalısınız. Zorlayabilirler, itibarınızla oynayabilirler, onurunuzla oynayabilirler, baskı yapabilirler, kâğıtlar yazıp iftiraları “itiraf adı altında” önünüze koyabilirler, “İsimler verin, sizi salalım!” diyebilirler. Aynen Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi, Firavun gibi davranabilirler. Her türlü kötülüğü yapabilirler… Bunlar, yapılan şeyler. Akla gelmeyen daha ne hesaplar, ne planlar, onun arkasında!..

Fakat, هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ “O Allah ki, elçisini, hidayetle ve din-i hak ile gönderdi; bütün dinlere, bütün sistemlere galebe çalsın diye!..” لِيُظْهِرَهُ beyanındaki “lâm”a, “ta’lil” için de diyebilirsiniz, “âkıbet” için de; sonuç itibariyle, esasen, bütün sistemlere galebe çalsın diye göndermiş. Sizin, saltanat, debdebe, güç ve kuvvet adına her şeyinize rağmen, Allah (celle celâluhu) netice itibariyle O’nun galebe çalmasını sağlayacaktır.

Bu, Tevbe Sûresi’nde. Ayetin sonunda وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ diyor, burada. “Müşrikler”, Allah’a eş/ortak koşanlar.. dünyaya tapanlar, servete tapanlar, şâna/şöhrete tapanlar.. bir yönüyle korkuyla bozgunculuğa girenler, çizgi değiştirenler.. “Bir şey kaybedeceğim!” diye dünya adına ahireti kaybedenler… Bütün bunlar, Allah’ı bırakmışlar, hafizanallah farklı şeylere taptıklarından dolayı gerçek tevhitten fersah fersah uzaklaşmışlar demektir. Ve hepsi, belli nispetlerle şirk içine girmiş demektir.

   Dünyada alınıp satılmayan insan sayısı çok azdır, çoğunda sadece fiyat farkı vardır; Allah sizi o peylenmeyen azlardan eylesin!..

Birine deniyor ki, münafıklardan, ser-münafık değil, münafıklardan birine: “Yahu ne diye gittiğin her yerde bu Hizmet’in, bu hareketin aleyhinde konuşuyorsun?” Cevaben “Ee, şakır şakır para yağdırıyorlar!” diyor. Soruluyor, “Bugüne kadar o yağan şeylerden ne kadar biriktirdin?” Vakıa, bir vakıayı anlatıyorum size. En yakın arkadaşına anlatıyor. Bir dönemde beraber koşmuşlar, soluk soluğa, aynı maratonu paylaşmışlar; onun için, içini tam olarak ona döküyor: “Şimdiye kadar yağan şeylerden ne kadar biriktirdin?” Efendim, yatırım yapmayı düşündüğü yer İngiltere ise herhalde, sterlin demektir. “İki yüz milyon kadar! Fazla değil ama bu bana zannediyorum, ölünceye kadar yeter!.. Böyle bu çizgide devam ederse, tabiî arkası da gelecektir onun!..” Hani burada birisine, yarım milyon veya ondan daha fazla bir şey vermek suretiyle, yalan söylettirmek, olumsuz bir iş yaptırtmak için, yaptıkları türden… Demek, alınıp satılabilen, hayvan gibi peylenebilen pek çok kimseyi peyleyebiliyorlar.

Evet, çok tekrar ettiğim bir şey… Antrparantez, sizi rahatsız etmesin; bir kere daha tekrar etmek istiyorum: Dünyada alınıp satılmayan, peylenmeyen insan sayısı çok azdır. Allah, sizin bütününüzü o alınıp satılmayan, peylenmeyen insanlardan eylesin!.. “Cenneti veriyoruz, hürriyetini ver! Duygu ve düşünceni ayaklar altına al!” dense, şöyle düşünen insanlardan eylesin: “Hayır, tevbeler tevbesi!.. Benim, Allah’a karşı ahd ü peymânım var!.. O’ndan başka hiçbir şeye, O’nun bana verdiği şeyleri vermem; ne aklımı, ne mantığımı, ne onurumu, ne şerifimi, ne haysiyetimi, ne doğru bildiğim yolumu… Katiyen… Ben, kendimi O’na peylemişim, O’nun rızasına… اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق “Allah’ım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı istiyorum!..” demiş, ahd ü peymânda bulunmuşum. Tekrar ediyorum onu; her gün, defaatla ahd ü peymânımı tekrar ediyorum. Ondan dönersem, bana “dönek” derler. Mele-i a’lânın sakinlerince, ‘İşte size bir dönek!’ dedirtmemek için, dönmeme azm u cezm u kastı içinde bulunmam lazım!..” Allah, sizi bugüne kadar peylenmekten muhafaza buyurmuştur; ebedlere kadar da muhafaza buyursun!.. Alınıp satılma, hayvanlara, eşyaya, câmid şeylere mahsus bir şey. Ahsen-i takvîme mazhar, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasındaki insanların, din-i mübîn-i İslam’a ahd ü peymân ile bağlanmış insanların alınıp satılmaları söz konusu değildir. Alınıp satılmama mevzuunda azm u cezm u kast içinde bulunmak lazım.

Diğer bir sûrede, zannediyorum biraz da daha sonraki dönemler itibariyle aynı hakikat ifade ediliyor. O dönemde birileri ağızlarıyla üflüyorlardı, meşaleyi elinde tutan da Efendimiz idi. Meşaleyi yakan, Allah idi; elinde tutan da Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm idi; Hazreti Münevvir’in “münevvir” olarak yarattığı, âlemi nurlandırmak için yarattığı/gönderdiği Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-enâm idi; أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ نُورِي “Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur.” diyen insandı. أَوَّلُ مَا خَلَقَ اللهُ اَلْعَقْلَ “Allah’ın ilk yarattığı, akıldır.” diyen, Ehadiyyet sırrıyla “akl-ı evvel” kendisi olduğunu söyleyen insandı.

O zaman, O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekemeyenler, hazmedemeyenler yine aynı şeylerle zehirlenmişlerdi; güç ile, kuvvet ile, mensup olduğu şeyler ile… Bir Ebu Cehil, Beni Mahzum’dan; kendine göre, “Benim babam şu, dedem şu, öbür dedem de şu!..” diyor, yirmi dedesini sayıyordu; yirmi dedesine kadar hepsi o kavim içinde, o kabile içinde nam u şan sahibi idi. Utbe, Beni Umeyye’den, o da öyle diyordu. Şeybe, öyle diyordu. Velid, babası ve amcası gibi öyle diyordu, öyle diyordu. O günün -Allah belası- insanları.. ve daha dıştan da olanlar; bir yönüyle geçmişlerinde doğru yolda yürümüş fakat Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’ı çekememiş kimseler. Bazen hased, küfrün yaptırtmadığını yaptırtır!.. Çağımızda Hizmet’e karşı, küfrün yaptırtmadığını bazılarına yaptırtan da o “hased” denen marazdır. Şeytanın, esasen, kullandığı argümanlardan, enstrümanlardan birisidir hased; onunla felç ediyor duyguları/düşünceleri ve hased edenler kâfirin yapmadığını yapıyorlar.

Orada o gün Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-enâm’a karşı çıkan, o nuru söndürmek isteyenler, onlardı. Allahu A’lem, âhirzamanda daha farklı şeyler, hususiyle “Fiten ve Melâhim” kitaplarında anlatılan şeylerin bir kısmı, belki daha büyükleri de zuhur edecektir: Ölen, niye öldü, bilemeyecek; öldüren, neden öldürdü, bilemeyecek. Ben, başka şeyler ilave edeyim; içeri alınan, neden içeriye alındı, bilemeyecek.. mahkeme sandalyesinde oturan insanlar, “Bunlar neden karşıma geldi?” bilemeyecek.. avukat, müdafaa adına bir şey sundukları zaman, “Vallah başkaları böyle istiyor, benim bu mevzuda diyeceğim bir şey yok!” diyecek, bilemeyecek!.. Evet, demek ki “Kitabü’l-Fiten ve’l-Melâhim’de, ifade edilen Deccâliyet’e ait, Süfyâniyet’e ait dönmeler eliyle, yine aynı şeyler yapılacak, nur-i İlahî söndürülmeye çalışılacak.

   Dünden bugüne, Allah’ın -bir ağaç gibi- bitirdiğini, hiç kimse bitirememiştir, bitiremeyecektir!..

Onun için, orada (diğer sûrede) يُرِيدُونَ لِيُطْفِئُوا نُورَ اللهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla üfleyerek söndürmek isterler. Fakat kâfirlerin hoşuna gitmese de, Allah nurunu tamamlayıcıdır, (tamamlayıp dünyanın her tarafına ulaştıracaktır).” (Saff, 61/8) Netice itibarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar; hedefleri o, onlar onu hedeflemişler; yine “Lâm”a, “Lâm-ı âkıbet” diyecek olursak veya “Söndürmek için” esasen “Lâm-ı ta’lîl”. Fakat burada devamında isim cümlesi kullanılıyor, ism-i fâil. O, devam ve sebata delalet eder. وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ Sonu, fezleke diğeriyle aynı: وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Onlar patlasa da… Kuvvetin zehirlediği insanlar, sarayın zehirlediği insanlar, sürülerin alkışlamasının zehirlediği insanlar, gücün zehirlediği insanlar, söndürmeye çalışsalar bile وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ Allah, o nurunu itmâmda devam buyuracaktır. Meşîet-i Sübhâniyesini, devam istikametinde tecelli ettirecektir. İrade-i Sübhâniyesini, onu devam ettirme istikametinde hep tecelli ettirecektir.

Yine, وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ ifadesinde, kafirûnun manası, aynı zamanda, nankörler, hakkı/hakikati göremeyenler, hak/hakikat adına duyulması gerekli olan şeyleri duyamayanlar, kalbe ve ruha malzeme gönderemeyenler, yarınsız/öbür günsüz insanlar, her şeyi sadece bugüne bağlayan kimseler… Bunlar, ağızlarıyla söndürmeye çalışsalar da Allah devam ettirecektir onu. Allah’ın devam ettirdiğini de kimse durduramayacaktır.

Hani var ya (bir tabloda), bir ağaç dikmişler, “Bitirdik!” sözünün karşısına, altına da yazmışlar: “Allah’ın böyle ağaç gibi bitirdiğini, geliştirdiğini, dal-budak saldırdığını, ser çektirdiğini kimse bitiremez!” Allah, bir ağaç gibi bitirmiş, büyütmüşse onu, söğüt gibi -Söğüt’teki söğüt gibi- değişik metamorfozlarla geliştirmişse şayet, o uğursuz ağızlarıyla, zift püskürten ağızlarıyla üflemek suretiyle söndüremezler. Aksine, onların üzerlerine gelen, o iklime giren, o atmosfere giren, o hâleye giren ziftler, bir yönüyle meşaleye dönüşecektir. Onlarda metafizik gerilimin artmasına sebebiyet verecektir. Bir dar yerde o mesele icrâ edilirken, bu defa evrensel bir mesele, dünyanın en büyük meselesi şeklinde bütün insanlık tarafından kemal-i hassasiyetle mercek altına alınan bir mesele haline gelecektir. Murad-ı İlahî de budur; murad-ı Nebevî de budur. وَاللهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ Saff Sûresi’ndeki bu ayetten sonra da az önce zikri geçen Tevbe Sûresi’ndeki ayetin aynısı geliyor: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O Rasûlünü, diğer bütün dinlere üstün kılmak için, hidâyet ve hak dini ile göndermiştir. İsterse müşrikler bundan hoşlanmasınlar.” (Tevbe, 9/33; Saff, 61/9)

   “Halkın mallarını haksız yollardan yiyen, insanları Allah’ın yolundan uzaklaştıran ve altını, gümüşü yığıp infak etmeyen kimseleri acı bir azapla müjdele!..”

Yine Tevbe Sûresi’ne dönecek olursak; يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّ كَثِيرًا مِنَ الْأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Ey iman edenler! Doğrusu hahamların ve rahiplerin çoğu halkın mallarını haksız yollardan yerler ve insanları Allah’ın yolundan uzaklaştırırlar. Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele!” (Tevbe, 9/34) لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ O gün onlar, hakları olmadığı halde, milletin malını batıl olarak yiyorlar. Çalıyor, çırpıyor, saray yapıyor.. çalıyor, çırpıyor, filo oluşturuyor.. çalıyor, çırpıyor villalar yapıyor.. ve çalıyor, çırpıyor, insanların aklını çelmek için, insan peyliyorlar. Öyle yerlere paralar yatırıyorlar ki, bunlar tamamen din düşmanı, iman düşmanı, millî mefkûre düşmanı, tarihten tevarüs ettiğimiz değerlerin düşmanı. Onlara para yatırıyorlar ta dünyanın dört bir yanında ister din ve diyanetin, isterse millî mefkûremizin, geleneklerimizin ve an’anelerimizin bir şehbal gibi dalgalanmasını temin eden insanların oralarda yaktıkları meşaleyi söndürmeye matuf; her yere döküyorlar.

Ayrıca, وَيَصُدُّونَ عَنْ سَبِيلِ اللهِ “Allah yolunda, Peygamber yolunda yürümek isteyenleri engellemek istiyorlar.” Yirmi senedir, otuz senedir nabız tutulmuş; kalbler dinlenmiş, herhangi bir aritmiye rastlanmamış, “Bunlar doğru insanlar!” denmiş, çok farklı kültür ortamlarında. Siz yirmi-otuz sene sonra, otuz sene test edilmiş bu insanlar hakkında gidip Dudu ninelerin yaptıkları laflarla o işi söndürmeye çalışacaksınız!..

Bakın nasıl bahsediyor onlardan: وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ Altın ve gümüşü, hazine yapıyor, stokluyorlar, Kârûn gibi. Evet, bunlar, bir yönüyle paranın, servetin zehirlediği insanlar. Servet, Kârûn’u zehirlemişti. Bir kısım illüzyonlar, laf ebeliği, başkalarını laflarıyla tesirde bırakma; o da Hâmân zehirlenmesi. Güç ve kuvveti kullanarak, birilerini ezme, onları dize getirme; o da Firavun’un marifeti. O illüzyon da, Sâmirî’nin marifeti. Ve bütün bunların hepsi, zehirleyici faktörler. وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنْفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللهِ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ “Canları yakacak elîm bir azap ile onları tebşîr et!..”

Aslında o servet ile, o sâmân ile, o imkan ile, değişik bişâretlere mazhar olma imkanı vardır. Fakat tevbîh için: Bakın, siz nasıl bir bişâret almanız gerekirken, nasıl bir “bişâret” alıyorsunuz?!. Cehennem, sizin için müjde!.. Oysaki Allah’ın size verdiği o aklı, o mantığı, o gücü, o kuvveti, o serveti, o imkânı, gerçek bir bişâret adına kullanabilirdiniz, değerlendirebilirdiniz. Ve onun için seçilen kelime; فَبَشِّرْهُمْ  بِعَذَابٍ أَلِيمٍ Can yakan, yüreğe oturan bir azap ile onları tebşîr et! Ne acı tebşîr!.. Ne acı tebşîr!.. Bir şey beklerken; servet, sâmân, debdebe, ihtişam karşısında, bir şey beklerken, tebşîr beklerken, müjde, yalın Türkçe ile “muştu” beklerken, al sana Cehennem muştusu!.. فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ أَلِيمٍ

Bir de bunları destekleyen, bir yönüyle bu mesâîye, bu me’âsîye ortak olan, onları bir kısım dinî argümanlara dayandırmak suretiyle, işin blokajını hazırlamak suretiyle, statiğini hazırlamak suretiyle, onların ellerini güçlendiren insanlar var ki?!. Bir de böyle yarım yamalak, müsvedde insanlardan bir şeyler almak suretiyle işin blokajını oluşturuyorlarsa, statiğini ona göre oluşturuyorlarsa, artık bu gözü dönmüş katillerin, hainlerin, mâkirlerin, kâidlerin, kâtiplerin, nâşirlerin, müfsidlerin, mel’unların önünü almak mümkün değil. Alamazsınız!..

   Her şeye rağmen sinmemek lazım; zira “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”

Fakat bir şeyi de unutmamak lazım: Onların da Allah’ın yaktığı meşalenin önünü almaları mümkün değil! O meşaleyi, Allah yakmıştır. “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez.” Kuvvet ile her şey halledilmez. “Bâzû”, bizim pazı dediğimiz şey. “Takdîr-i Hudâ, kuvve-i bâzû ile dönmez / Bir şem’â ki Mevlâ yaka, üflemekle sönmez!” Evet, söndüremeyecekler. Onun için yolunuza doğru yürüyün!..

İmmün sistemi zayıf bazı kimseler olabilir. Manevî anatominin immün sistemi; “iman-ı billah”, “marifetullah”, “muhabbetullah”, “aşk u iştiyâk-ı likâullah”tır. Bu konuda donanımı tam olmayan insanlar, yazılıp önlerine imzalanmak üzere bir kâğıt uzattıklarında, “Yahu beş-on tane masum insan söyle, onları da içeriye atalım! Şu anda bir hınç dönemi, bir intikam dönemi, bir hased dönemi yaşıyoruz. Şeytan bu dönemde, bu argümanları kullanıyor. Bizim de, o üstadımıza, o pîr-i mugânımıza muhalefet edecek halimiz yok ki; şeytan cenapları öyle buyurunca, bizim de ona uymamız lazım!.. Ezmek istiyoruz, bize ‘Pes!..’ demeyenleri, elini yere vurup ‘Yenildim!’ demeyenleri, -Kırkpınar’a gitmişseniz, güreşe- ‘Tamam’ demeyenleri…” Pes etmeyenleri pes ettirmek için önüne kâğıt koyuyorlar; dolayısıyla itiraf adı altında mü’min kardeşlerine iftirada bulunuyorlar.

Bunlar, bazılarını sarsabilir. Cenâb-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde; وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ “Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lütf-ü keremimi) müjdele.” (Bakara, 2/155) وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ “Kasem olsun, and olsun ki, imtihan edeceğiz sizi!” Allah, bilmediği bir şeyi öğrenmek için değil; bildiği o şeyi size de bildirmek için. “Bakın, karakteriniz bu sizin! İmmün sisteminiz bu! Kendinizi anlayın!.. Nereye kadar dayanıyorsunuz, nereye kadar dişinizi sıkıp sabrediyorsunuz?!.”

İmtihan… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ Korku ile, tehdit ile… Birini içeriye atınca, diğeri “Beni de atarlar!” diye korkar. Birinin malına el koyunca, öbürü “Benim malına da el koyarlar!” diye korkar. Birinin müessesesi, tagallübe, tahakküme, tasalluta uğrayınca, öbürü “Benimki de uğrar!” diye korkar. Onun için Allah, böyle bir korkuyla imtihan eder.

Bakara sûre-i celîlesi… وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ “Açlıkla…” Şimdi onunla imtihan ediyorlar insanları. O insanların çoğunun her şeyleri ellerinden alınmış. Yüksek maaş alıyorlarmış, alınmış ellerinden. Bir yere girme imkânları kalmamış, imkân ellerinden alınmış. Mallarına el konmuş; malları ellerinden alınmış. İşletmelerine el konmuş, işletmeler ellerinden alınmış. Tamamen acz u fakr içinde; çocukları var, eşi var, annesi var, babası var. Bunu böyle yapmak, diğerlerini de vesayet altına alma adına, “Bakın, görüyorsunuz, bir örneği var. Size de aynı şeyi yapar ve öyle kolunuzu-kanadınızı kırarız sizin!” demektir. Katmerli intikam!..

İslam Hukuku ve Modern Hukuk, bir noktada birleşir: “Suçun hususiliği/şahsîliği”. Tamim edilemez o. “Sen de galiba öyle düşünüyormuşsun; üzerinden 1 dolar çıktı diye, demek sen de aynı mantığa sahipsin!.. ByLock’u kullandığından dolayı, demek ki siz, hep aynı çizgide insanlarsınız!..” demek gibi, vehimle, paranoya ile, cinnet mahiyetindeki ancak mecnunların verebileceği kararlar türünden kararlarla, insanlara eziyet etmek, zannediyorum Firavun’un da aklından geçmemişti, Ebu Cehil de bu şeytanlığı düşünememişti, Hitler de bunu düşünememişti. Lenin’in düşünüp düşünemediğini bilemiyorum; Stalin’in düşünüp düşünemediğini bilemiyorum. Onlar ne yaptılar o milletlere, Asya insanlarına?!. Onu, tarihi iyi bilenlere, o günleri adım adım takip edenlere sormak lazım. Ama Siyer’in, Megâzî’nin bize bildirdiği insanlar içinde ve yakın tarih itibarıyla bildiğimiz insanlar içinde, örnekleri var bunların. Fakat zannediyorum, onlar bile bu türlü şeylere tenezzül etmediler.

Efendim, bütün bunlar, sindirmek için. Sinmemek lazım. Sinerseniz, aç canavara karşı tahabbüb göstermiş olursunuz. Hâlbuki “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.” Ey itiraf adı altında iftirada bulunan talihsizler!.. İmtihanda kaybedenler!.. Altın olma varken, posa durumuna düşenler!.. İki-üç günlük dünya hatırına ahiretini kaybedenler!.. الَّذِينَ يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْآخِرَةِ “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler!..”

Evet, meselenin bir yanı bu; bu mevzuda Cenâb-ı Hakk, sabr u sebat ve ikdam ihsan eylesin! Bizi, dinde sabit-kadem, Hizmet düşüncesinde sabit-kadem kılsın! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek beyanıyla; يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ Ben, mütekellim ma’a’l-gayr ile (birinci çoğul sigasıyla) diyeyim: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ آمِين يَا رَبِّي “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!.. Amin yâ Rabbi!..”

   Câhiliyenin, küfrün ve çölün en olumsuz şartlarına rağmen, kızgın güneşin altında “Ehad, Ehad!..” diye inleyen o Ashâb-ı Kirâm’dan hiç kimse döneklik yapmamıştı!..

İkinci bir mesele: Bu umumî fırtına, bu tayfunlar, bu hortumlar, şimdilerde ilk defa esmiyor; öteden beri hep esegelmiş. İşte biraz evvel bahsettim. Tâ Hazreti Nûh döneminde esmiş; Hazreti Hûd döneminde esmiş; Hazreti Sâlih döneminde esmiş; Hazreti Şuayb döneminde esmiş; Hazreti Lût döneminde esmiş; Hazreti İbrahim döneminde esmiş; esmiş, esmiş, esmiş… En şiddetlileri, en sertleri, korkunç, her şeyi kökünden söküp savuran fırtınalar, İnsanlığın İftihar Tablosu döneminde esmiş. En güçlü immün sistemine karşı, imtihanın en ağırı.

On üç sene Mekke-i Mükerreme’de, o sıcakta, çoğu itibarıyla çölde, kumlar içinde, eziyete ve işkenceye maruz bırakılmışlar. Ben bu insanlardan dönen kimse bilmiyorum. Kur’an-ı Kerim’den beş-on ayet, birkaç sûre nâzil olmuş. O insanlar, bu kadarcık tutanakla ayakta kalmışlar. Esasen bunlara birer hablü’l-metin olarak, urve-i vüskâ olarak sımsıkı sarılmışlar. Bir tane dönek insan hatırlamıyorum. Dönmemiş, bir tanesi bile dönmemiş.

Ve hiçbiri paniğe kapılmamış, bunlardan. Onlar, baskı yaptıkça; bunların “Ehad, Ehad!” sesi, daha bir yükselmiş. Bir gün bir-iki insandan yükselen bu ses, gün gelmiş, korodan yükselen ses haline gelmiş. Âdetâ onların -serzâkiri diyeyim ben, koruyu idare eden değil- serzâkiri, Hazret-i Ruh-u Seyyidi’l-enâm, “Ehad!” deyince, dağ, taş, ova ve obadan -Dağ, taş, ova, oba Hazreti Davud aleyhisselam’ın sesine yankılarıyla cevap verdiği gibi- “Ehad, Ehad!” sesi yükselmeye başlamış, “Samed, Samed!” sesi yükselmeye başlamış. Paniklememişler; katiyen “dönme” akıllarından geçmemiş, her şeye rağmen.

O (sallallâhu aleyhi ve sellem) bazılarına “Habeşistan’a gidin!” demeseydi, gitmeyeceklerdi. Nitekim gittikten sonra, havanın az yumuşadığı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da mânen “Artık gelin!” der gibi bir hava içine girdiği mülahazasıyla, geriye dönenler olmuş. Onlara gitmiş, “Müşrikler de hepsi Müslüman oldu!” diye haber ulaşmış; “Madem oldular, biz de dönelim!” falan demişler, dönenler olmuş. Ama emre itaatteki inceliği her şeye tercih eden Hazreti Cafer ve arkadaşları, tâ Hayber fethine kadar Habeşistan’da kalmışlar. Nasıl bakıldılar, görüldüler, bilemiyorum. Zannediyorum şimdi yurt dışına çıkan insanlara bazı âlî himmet kimselerin sahip çıktığı gibi sahip çıkılmış. Kendi vatanlarında o ölçüde, onda biri kadar insan nazarıyla bakılmadığı bir dönemde, o insanlar, onda on, onlara kucaklarını açtılar. “Benim yedek bir evim de var, orada oturabilirsiniz. Onurlu yaşamışsınız, belli bir konuma gelmişsiniz; sizin burada böyle bir sefalete maruz olmanızı istemiyoruz, gönlümüz ona razı olmuyor!” demişler.

Evet, sahip çıkmışlar fakat bu herkes için değil. Tabiî orada hâlâ o sınırlar içinde kalıp, hâlâ “Bana da sıra gelir mi?!” endişesini taşıyan insanlar var. Hususiyle son zulmeden el, biraz daha güç kazanınca, belki panikleme, biraz daha fazla artmış olabilir. Ama sesin ulaşması kanalları bütünüyle tıkandığı için, aynı zamanda orada by-pass da yapılamıyor. Siz bir kanal bulup, onunla sesinizi-soluğunuzu ulaştırmak istediğiniz zaman, ânında kesiyorlar. Adeta “Hayır, burada sadece saksağanlar öter! Bülbüllerin sesi, bizim nağmemizi bozuyor! Evet, diken tarlasına saksağan yakışır. Biz burayı diken tarlası, hâristan haline getirdik; kimsenin tımar etmesini istemeyiz.” diyorlar. “Bir bağ ki, görmezse terbiye-tımar / Çalı-çırpı sarar; hâristan olur.” Problemler sarmalı içinde kalır. Bütün dünya tavır alır onlara karşı. Ellerindeki şeyleri, rehin olarak vermek suretiyle, bir şeylere sahip olmaya, ekonomiyi düzeltmeye çalışırlar. Sürçerken, yeni sürçmeler fâsid dairesi içine girerler. Sürçmeleri, sürçmeler takip eder.. takip eder.. takip eder. Kine, nefrete, gayza, hemze, lemze, hasede, intikama yenilmiş; kinin, nefretin, hasedin zavallı kulları!.. Evet, bazı kimseler, bu yeni tablo karşısında biraz daha sarsılmış olabilirler. Oysa, Allah’ın dediğinin dışındaki, olmaz!..

   Öyle şirk ifadelerine ve çirkin laflara göz yumdular ki, sonunda “Falanların eşleri bize helaldir!” diyebilen ahlaksız vandallar türedi!..

Geriye dönüyorum: İmtihan. وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ Öldürürler; nefislere de tecavüz ederler. İslam hukukunda ve aynı zamanda Modern Hukuk’ta “usûl-i hamse” (canı, dini, namusu, aklı, nesli korumak) esastır; “hürriyet” ile beraber, “usul-i sitte” esastır. -Bilmiyorum, usûl ilmini biliyorlar mı?- Fakat وَالْأَنْفُسِ “Enfüs” kaydının da ifade ettiği üzere, nefislere/canlara da kastedebilirler.

Bakın, bir vandal kalkıp bir şey dedi. Hani daha önce bir vandal, “Falan, Allah’ın evsâf-ı âliyesiyle muttasıf…” dedi. Yani, Sübutî sıfatlar; Hayat, İlim, Sem’, Basar, Kudret, İrade, Kelam, Tekvin sıfatlarıyla muttasıf demek bu. “Allah’ın evsâfıyla muttasıf!” demek, ne demek bu?!. Zâtî sıfatlar: Vücûd, Kıdem, Bekâ, Vahdaniyet, Muhalefetün Li’l-havâdis, Kıyam binefsihi. Ef’âl sıfâtı: Halk, İbda’, İnşâ, İhyâ, İmâte, Terzîk. “Bütün bu evsâf-ı âliye-i İlahîye ile ittisaf etmiş!” Buna sadece “küfür” denmez; buna, Ziya Gökalp’ın ifadesiyle, “mük’ab küfür” denir, “mük’ab”. Cephe hatırına kimse, “Yahu, sen biraz ayıp ettin, ileriye gittin!” demedi. Allah’a karşı mük’ab terbiyesizlik irtikâp edildiği halde, sesini kesen “dilsiz şeytan”lar!.. Dünyanın dört bir yanında dinlerini, diyanetlerini, iffetleriyle, ismetleriyle temsil eden insanlara karşı savaş ilan ediyor gibi, umumî harp ilan ediyor gibi, cihada gidiyor gibi yola çıkan insanlar!.. Onların, neyin peşinde oldukları belli!..

Efendim, biri öyle dedi; biri de “Bakara-Makara!” dedi. Gördünüz mü, o cepheden ona itiraz eden bir insan! Bir kişi kalktı sadece, bir câmi vaizi veya hatibi; sadece o, bu mevzuda bir şey söyledi. Belki bir-iki ceridede de çıktı. Fakat cephe hatırına Allah’a sövüldüğü zaman bile ses çıkarılmadı. Koskocaman bir yurdun masum çocukları tecavüze uğradığı halde, örtbas edildi. Efendim, uyuşturucu, onların kutsadığı mekteplere kadar indi; ilk mektep talebelerine kadar indi, seslerini çıkarmadılar. Bütün me’âsîye, mesâvîye “evet” dediler, “Olsun! Madem bizim cephemizde; biz affettik, Allah da affeder!” Allah’a inanıyorlar mı, bilmiyorum; tabiî onu, Allah bilir. Bakın bu denen şeylere!.. Daha neler dendi neler?!. “Elini sürmek ona, ibadettir!”; bu da ayrı bir küfür.

Bütün bunlara karşı sessizlik, dilsiz şeytanlık ve sesini çıkarmayan insanların hali, bu mevzudaki cüretkâr bir kısım saygısız ve terbiyesizleri daha da cesaretlendirdi. “Bu, yurt dışına kaçan insanların veya bizim içeriye attığımız insanların kadınları/kızları bize helaldir!” dediler. Biri dedi; ser-münâfıktan hâr-münafığa kadar, kimse sesini çıkarmadı. Cesarete geldi, bir başkası da aynı şeyi söyledi. Kim bilir kapalı kapılar arkasında daha niceleri aynı şeyleri tekrar ediyorlar?!.

    Ne olursa olsun, sarsılma; “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!”

İslam dini, bu dönemde maruz kaldığı bu ölçüdeki tahkire, tezyife, tenkide, böylesine dünya adına kullanılmaya hiçbir dönemde maruz kalmamıştır! Bunu, bu hale getirenlerin Allah belasını versin! Bunların böyle olduğunu gördüğü halde susan dilsiz şeytanların, bunlara yağcılık yapan teologların, Allah onların da belasını versin! Çünkü tahribat, dinedir. Bunların din adına yaptıkları bu tahribatı, Hazreti Mehdi gelse, Hazreti Mesih gökten inse, zannediyorum çeyrek asırda, yarım asırda tamir edemezler. Vakıa şimdi çok Mehdi, çok Mesih de var ama esas onlar hakkında bile bir çift laf eden yok!.. Gördüğünüz gibi, bunlarla alakalı yarım kelimelik bir şey yok! Neden?!. Bütün kelime güçlerini, bütün tekavvülâtlarını, bütün tekellümâtlarını masum insanlar hakkında sarf ediyorlar. Bu kelimeleri “tefa’ul kipi”nden kullandım; çünkü zorlanarak, işin aslına/esasına kendileri de inanmadığı halde, “Belki böyle yaparsak, ahmakları da inandırırız!” diyerek yaptıkları için. Maalesef, inandırıyor da; ahmak çok. Cenâb-ı Hak, inayetini bizimle beraber eylesin…

Sarsılmamak lazım, Allah’ın izni ve inayetiyle. “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!” Evet, “Gamı, tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol, olabilirsen, herkese!” Eteklerini ümitle doldur; dünyanın dört bir yanına ümit tohumları saç; ümidini yitirme durumunda olan insanları ümitlendir, Allah’ın izni ve inayetiyle!.. “Yaşayanlar, hep ümitle yaşar / Me’yûs olan, ruhunu vicdanını bağlar.” (M. Akif) O duruma düşmelerine meydan verme, Allah’ın izni ve inayetiyle!..

Bütün zalimlerin geldikleri gibi gittikleri türden; çağın zalimlerini de -dünün Saddamları, Kaddâfîleri gibi- Allah (celle celâluhu) kazf edecek. Onlar da savrulup gidecekler, Allah’ın izniyle. Hak ve hakikat ise, ile’l-ebed pâyidar olacak, devam edecek; hiç endişeniz olmasın! Çünkü karşı taraf, neyi kullanırsa kullansın -biraz evvelki ayetlere meseleyi ircâ ederek- “O nuru Allah yakmışsa (celle celâluhu), kimsenin onu söndürmeye gücü yetmeyecektir!” Karşı tarafın hıncı, ne kadar olursa olsun, o nur söndürülemeyecektir!..

Cenâb-ı Hakk’ın rızasına dilbeste olmuş insanlar.. o ilahilerde, o münâcaatlarda, o nâatlarda ifade edildiği gibi, kime bende olduğunu ortaya koymuş insanlar.. dünyaya ait hiçbir şeye bağlanmamış insanlar…. Evet, onlar geleceklerinden endişe duymamalılar!.. Zayıf karakterliler, immün sistemi zayıf insanlar, “Şu olmasaydı da, bu olmasaydı da!” demek suretiyle, güft ü gû ile kadere taş atmak suretiyle meseleyi tamir edemezler. Ve aynı zamanda musibeti ikileştirmiş olurlar; kardeşlerini de küstürmüş olurlar. فَصَبْرٌ جَمِيلٌ وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ عَلَى مَا تَصِفُونَ “Artık bana düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir. Ne diyeyim, sizin bu anlattıklarınız karşısında, Allah’tan başka yardım edebilecek hiç kimse olamaz!” (Yûsuf, 12/18) Allah, yegâne yardım edendir; Allah’ın yardım ettiklerine de kimse galebe çalamaz!..

رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا رَبَّنَا وَلاَ تَحْمِلْ عَلَيْنَا إِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِنَا رَبَّنَا وَلاَ تُحَمِّلْنَا مَا لاَ طَاقَةَ لَنَا بِهِ وَاعْفُ عَنَّا وَاغْفِرْ لَنَا وَارْحَمْنَا أَنْتَ مَوْلاَنَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ

 فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْخَائِنِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْمَاكِرِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَائِدِينَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، عَلَى الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، فَانْصُرْنَا عَلَى الْكُتَّابِ مِنْ أَعْدَائِنَا، فَانْصُرْنَا عَلَى الْمُتَقَوِّلِينَ عَلَيْنَا السُّوءَ، فَانْصُرْنَا عَلَى الْمُتَكَلِّمِينَ عَلَيْنَا السُّوءَ

يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَالْإِكْرَامِ، بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ صِفَاتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

“Rabbimiz, (Sana itaat etmeye çalışırken) eğer unuttuk veya kastımız olmadan bir yanlış yaptıysak ,, bundan dolayı bizi sorguya çekme! Rabbimiz, bizden önceki ümmetlere (zamanın, şartların ve mizaçlarının gerektirdiği terbiyeleri icabı) yüklediğin gibi, bize öyle ağır yükler yükleme! Rabbimiz, takat getiremeyeceğimiz hükümlerle bizi yükümlü tutma! Ve günahlarımızdan geçiver; bizi bağışla ve bize acı, rahmetinle muamele buyur! Sen, bizim efendimiz, yardımcımız, koruyucumuzsun; şu kâfirler ve nankörler güruhuna karşı ne olur, bize yardım et ve zafer ver!’” (Bakara, 2/286)

Fâsıklar, zâlimler, hâinler, komplocular, entrikacılar güruhlarına karşı bize yardımda bulun!.. Husumet ve düşmanlık duygularıyla aleyhimizde yalan ve iftiralar uydurup yazanlara karşı da bize yardım eyle!.. Bize düşmanlık yapan yazarlara ve dünyanın dört bir yanındaki Hizmet gönüllüleri hakkında iftira dosyaları hazırlayıp yayanlara karşı bize nusret ver. İçlerindeki husumeti kalemlerinden nefret olarak akıtanlara ve hariçte bunu kalbleri karartmak için kullananlara karşı bize inâyetini/yardımını yâr kıl!.. Hakkımızda kötü ve çirkin sözler uydurup yaymak için çırpınıp duranlara ve orada burada o bühtanları dillendirmek için koşanlara karşı bize medet et!..

Ey yegâne merhametli, ey Celâl ve İkrâm Sahibi!.. Zât’ının hakkına, azamet ve ululuğun hakkına, Ulûhiyet ve Rubûbiyetin hakkına, sıfât-ı Sübhâniyen ve esmâ-i hüsnân hakkına, en yüce ismin, İsm-i A’zam’ın hakkına ve hürmetine.. ve Efendimiz Muhammed Mustafa hakkı, hürmeti ve şefaatine dualarımızı kabul buyur. O’na salât ü selam dileyerek bunu Sen’den dileniyoruz, ey Erhamürrâhimîn Rabbimiz!.. Âmin.”

Kırık Testi: FÂNÎLİKLERLE KUŞATILAN RUHLAR

Herkul | | KIRIK TESTI

Dünyayı sadece fânî yüzü ve kendi darlığı içinde duyanlar, vicdanın onca genişliğine rağmen hayatlarını zindanda geçiriyor gibi onu karartmış sayılırlar. Bunlardan pek çoğu, böyle bir darlığı her hissedişinde, ya daha parlak ve muhteşem kabul ettiği maziye vurgun yaşar ya da hayallerinde şekillendirdiği tül pembe bir gelecek rüyasıyla teselli olmaya çalışır. İçinde bulunduğu en eşref gün ve saatlere sözünü dinletip onlara gönlünün boyasını çalarak kalb ve ruhun ferah-feza iklimlerine yükseleceğine, ya “teselli” deyip hâli ve istikbali görmezlikten gelerek geçmişe sığınır; ya da köksüz, temelsiz bir yalancı âtî tasavvuruyla avunur durur. Bütün bunların teselli adına bir şey ifade etmediği/etmeyeceği açıktır; ama gel gör ki, o bir türlü bunu anlamamaktadır.

Evet, gelecek asla unutulmamalı, o her zaman millî ruh desenimize göre değişik ihyâ ve inşâ projelerine esas kabul edilmeli ve ona saygı duyulmalı; şanlı geçmişimiz de hep hayırla yâd edilmeli, ruh ve mânâ köklerimiz hatırına da her zaman müracaat edilecek bir kaynak sayılmalıdır. Bütün bunların yanında, daha çok da içinde bulunduğumuz zaman üzerinde durulmalı ve evrile çevrile değerlendirilmelidir ki, bence bazılarını sıkan ve bunaltan darlıktan kurtulmanın yolu da bu olsa gerek.. yoksa, ne “Her yer karanlık!” deyip geçmiş adına bir kısım üstûrelere sığınmakla ne de eşyanın tabiatını görmezlikten gelerek âtî hesabına tutarsız hülyalara dalmakla kat’iyen bir yere varılamaz. Şimdiye kadar bu tür hülyalar hasret, hicran ve inkisarlarımızı artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.

Ama ne acıdır ki, bazı kimseler, bulundukları durumun darlık ve sıkıcılığını iman ve Hak’la münasebetlerini güçlendi­rerek aşacaklarına, sürekli gelgitler yaşayarak boş kuruntularla ömür tüketmektedirler.

Böyleleri için hayat çok kısa ve sınırlıdır; onun ne insanın emellerine cevap verecek bir vüs’at ve derinliği ne de hislerinin enginliği açısından ümit vaad eden bir yanı vardır. O fevkalâde vefasızdır; ne yemeye doyar ne de yedirmeye “Eyvallah!” eder. Senin olup olmadığı belli değildir; bir ömür boyu sırtında taşırsın da bilinmedik bir dönemeçte “Allah’a ısmarladık” demeden çeker gider. Evet, kimsenin elinde miadını gösteren bir senet yoktur. Yaş ortalaması denen sınır kime vefa yüzü gösterir, o da belli değildir. Mukadder gibi görülen ömrü son damlasına kadar yaşayanların sayısı belli şart ve belli ortamlara göre farklı farklıdır: İnsan herhangi bir sabah veya akşam ya da günün belirsiz bir saatinde, kendi hâlinde, her şeyden gafil, karşısına çıkacak sürprizlerden habersiz, bir yolda yürürken, şu veya bu şekilde bir iş görürken derlenip toparlanma fırsatını dahi bulamadan tutuştururlar eline tezkeresini ve Yunusça ifadesiyle “Bindirirler cansız ata / İndirirler zulmete / Ne ana var ne ata / Örtüp pinhân ederler.” Biter onun için her şey; kopmuştur arkada bıraktıklarından; maldan-menâlden, evlâd ü iyâlden. Bir hiçle karşılaşırlar ömür çerçevesinde ağlayıp sızlayanlar veya cenazesine koşanlar.

Ne gariptir ki, bir ömür boyu böyle bir sonun hesabı hiç mi hiç yapılmamıştır. Bu itibarla, o güne kadar devam edegelen ve bir yekûna varması hayal edilen o bin bir hesaba bağlı kombinezonun bir daha meydana gelmesi de asla mümkün değildir. Ona ait hesaplar defteri kapanmış ve bütün o dar hesapları altüst edecek yeni bir muhasebe faslı başlamıştır. Buna her şeye “elveda” faslı da diyebiliriz; hayata elveda, güzelliklere elveda, tadıp doyamadıklarımıza elveda, gidip gurûba kapanan bütün ümit ve beklentilere elveda faslı… Bütün arzuların sönüp kül olduğu, bütün hülyaların serâba döndüğü, bütün emellerin dibe vurduğu, bütün hüzünlerin daha bir koyulaştığı ve bütün ideallerin yıkık bir rüyaya dönüştüğü böyle bir durumda, kim olursa olsun, o kendini iyiden iyiye sallantıda hisseder; belki de yıkılır dize gelir; ama, artık yapacak fazla bir şey de kalmamıştır.

Devrilip toprağın bağrına gömüleceğini tahayyül ettikçe kara kara düşünmeye durur; her şey gibi fânîliğin onun hakkından da geleceği mülâhazasıyla ecel terleri döker, çaresizlikle inler; inler sırça saraylarının yıkılıp gitmesi, hülyalarının altüst olması, gülüp eğlenmenin, sevip sevilmenin ve hayattan kâm almanın sona ermesi karşısında. Artık ruh dünyasında hazan uğultularıyla esmektedir esen her rüzgâr ve hayat boşalma sesleri vermektedir ona göre her yanda. Böyle bir boşluk hissiyle onun nazarında, milyonlarca-milyarlarca insanın müşterek duygu, düşünce ve tecrübesinden örülmüş nizam ve intizam da diyebileceğimiz kültürler, medeniyetler, felsefeler de gidip aynı müphem ve belirsiz boşluklara akmaktadır. Gelenler tıpkı gölgeler gibi gelmekte, gidenlerse hayallere karışıp yok olmakta.. ve böylece bir zamanlar toz pembe görünen her şeyin ve bütün hayatî aktivitelerin yerlerini bomboş çerçeveler, silik çizgiler ve sopsoğuk yokluklar almaktadır.

Artık, ne o her zaman renklerle tüllenen güzelliklerden bir parıltı ne o pırıl pırıl simalardan bir eser ne de o baş döndüren cazibelerden bir iz kalmıştır… Görünmüştür gayrı o yalancı rüyanın dibi ve en sevimli çehreler yokluğun ezip geçtiği yollarda hazan yemiş yapraklar gibidir.

Evet, kimilerince, ölümle insan ruhunda açılan oyuklar öyle derindir ki, böyle bir boşluğa açılan her ruh orada kendi yokluğuyla ürperdiği gibi, diğer insanların, milletlerin, hatta bütün varlık ve kâinatların gidip hiçliğe dökülmesiyle de irkilir ve dehşetler yaşar. Böylelerinin mızraplarından sürekli hasret ve hicran nağmeleri yükselir.. hep âh u vâhlar duyulur çevrelerinde ve “Şu vahşetzâra geldim ama bin peşimanım.” şikâyetleriyle inler o karanlık iklim.

Genç olsun ihtiyar olsun, hayatını beden ve cismaniyetin darlığında yaşayanlar için böyle bir hicran ve inkisar kaçınıl­mazdır. İçki, kumar, eğlence ve çakırkeyf yaşama iptal-i his nevinden belki bazılarını avutabilir, ama mutluluk adına onların da kat’iyen bir şey ifade ettiği söylenemez; aksine onlara müptelâ olanların her zamanki hâlleri stres, çılgınlık, hafakan ve cinnettir. Kıvranırlar iç içe ızdıraplarla her an; kapkaranlık duygularla soluklanırlar muttarid ve hezeyan yaşarlar sürekli…

İmandır, ümittir, vicdan genişliğidir insanı kendi darlığından kurtarıp kalb ve ruhun ferah-feza iklimlerinde dolaştıran.. ilhad, inkâr, şek ve tereddüdün sisini-dumanını silip herkese rahat bir nefes aldıran.. zindanları saraylara çevirip insana Firdevs esintileri yaşatan.. ve bu küçücük insanoğlunu kâinatlara denk, hatta onları da aşkın vüs’ate ulaştıran… Bilmem ki, cismaniyetteki darlığa takılıp ruhundaki genişliği göremeyen günümüzün görme özürlülerine bunları anlatmak mümkün olacak mı..?

Bamteli: SIZINTI’DAN ÇAĞLAYAN’A

Herkul | | BAMTELI

   Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Eğer mâruz kalınan tazyikler, baskılar, zulümler, insafsızca saldırılar ve gâvurun yapmadığı şeylere maruz kalmalar, gönülden, bütün benliğimizle O’na yönelmemize vesile oluyorsa, kazanıyoruz demektir.

Öbür taraf, çok uzak gibi görünüyor. Oysaki dün aramızda dolaşıp duran insanların bugün gölgeleri bile yok aramızda; başka bir dünyadalar. قَالَ كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Sonra Allah, der: Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) Dünyada ne kadar kaldınız/yaşadınız? Bir gün, belki günün bir parçası; hayır, ondan da az!.. Zaman üstü bir âleme açılınca, bu dünyadaki her şeyin bir “saniyelik şey” olduğunu göreceğiz/görecekler.

Burada ebedî kalacakmış gibi sadece dünyaya taparcasına, balıklamasına onun içine saplanan insanlar, onun bir “hiç” olduğunu orada duyunca/görünce, öyle bir ızdırap yaşayacaklar ki, zannediyorum, yine “acıma” size düşecek. Zalimleri orada kıvranır görürken, “acıma” size düşecek. Binlerce aileyi dağıtan “Zalimlere dedirtir bir gün Kudret-i Mevlâ / Tallâhi lekad âserekellahu aleynâ…” (Düşün ki, Hazreti Yusuf’a ne kadar zulmettiler. Allah’ın kudreti bir gün zalimlere, Hazreti Yusuf’un kardeşlerinin dediği gibi, “Şüphesiz ki, Allah seni seçkin bir insan halinde bize üstün kıldı.” (Yusuf, 12/91) dedirtir.)

   Meşakkat ölçüsünde mükâfat elde edilir; insan, öteler hesabına ne kadar sıkıntıya katlanıyorsa, Allah da ona o kadar terakkî ihsan eder.

Şu halde, “Mü’mine sadakat yaraşır, görse de ikrâh / Doğruların yardımcısıdır Hazreti Allah.” Mü’mine, sadakat yaraşır doğransa da, tazyik görse de, cenderelerden geçse de, paletler altında kalsa da, başına balyozlar inip-kalsa da, haksız iftiralara maruz kalsa da… Bütün bunlar, sabırla meseleyi göğüslüyorsa, onun için kazanım yollarıdır. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Çekilen sıkıntı ölçüsünde, seviye elde edilir.”

Allah (celle celâluhu), Hazreti Eyyûb (aleyhisselam)’ı, bir sabır kahramanı, bir sabır âbidesi olarak nazara vermektedir: إِنَّا وَجَدْنَاهُ صَابِرًا نِعْمَ الْعَبْدُ إِنَّهُ أَوَّابٌ “Biz O’nu (Eyyûb’u) gerçekten sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu O! Tam bir teslimiyet ve samimiyetle Allah’a sürekli yöneliş halinde idi.” (Sâd, 38/44) Cenâb-ı Hak, Hazreti Eyyûb hakkında “Ne güzel kul!” demişse şayet, O’nun (aleyhisselam), çektiği şeyler karşısında, dişini sıkıp sabretmesi sonucunda olmuştur.

Evet, بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي Bu ifadeyi, biraz farklı manalandırıyoruz: “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir!” Ne kadar ızdırap çekiyorsanız, ne kadar iğneli fıçılardan geçiriliyorsanız, o ölçüde Nezd-i Ulûhiyet’te değerler üstü değerlere ulaşırsınız!..

Hazreti İbrahim (aleyhisselam) öyle yüce bir karakter. Fakat o yüce karakterin “Halîlullah” unvanını alması, ateşe atılmasını müteakip olmuş.

Hazreti Musa’nın (aleyhisselam), “Kelîmullah” unvanıyla şereflendirilmesi de öyle. O da daha çocukluğunda bir korku zemini içinde hayata gözlerini açmış. Ne sıkıntılarla, Firavun sarayında, boy atıp gelişmiş!.. Başına ne gâileler gelmiş!.. Senelerce maskat-ı re’si olan Mısır’ı terk ederek, Medyen’de yaşamış, senelerce. Dönüp gelmiş, çekmeler devam etmiş. Ama Allah (celle celâluhu), O’nu (aleyhisselam) muhatap olarak seçmiş ve Kitâbullah O’na “Kelîmullah” demiş, “Allah ile konuşan insan”.

Hazreti İsâ’ya (aleyhisselam) da “Rûhullah” denmiş. Az mı çekmiş?!. Hâşâ, sıradan bir insan gibi eşkıya tarafından, zalimler tarafından, çağın zalimlerine denk zalimler tarafından, adım adım takip ediliyor. O (aleyhisselam) da onların önünde, kâh orada, kâh burada hakkı-hakikati dillendiriyor. “Nâsıralı Genç”. İnsanları Allah’a çağırıyor/dâvet ediyor. Gönüllere, Allah’ın O’na (aleyhisselam) verdiği, o “Rûhullah”ın esrârını duyurmaya çalışıyor. Ama en seviyesiz insanın maruz kaldığı şeylerin çok çok ötesinde, daha derince şeylere maruz kalıyor. Nihayet, Allah, O’nu Kendine yükseltiyor. Cenâb-ı Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha hayattayken “vücûd-i necm-i nûrânî”siyle öbür âlemlere yükseltip sevindirdiği gibi, Hazreti İsâ’yı “vücûd-i necm-i nûrânî”si itibariyle öbür âlemlere yükseltiyor. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Miraç seyahatinde O’nu (aleyhisselam), o makamında, o konumunda ziyaret ediyor; bizzat, O’nunla (aleyhisselam) da görüşüyor.

Çekmeyen yok, onların içinde; Nuh “Neciyyullah” (aleyhisselam), Hûd (aleyhisselam), Salih (aleyhisselam)… Hepsi çekmişler. Onların her birinin çektikleri şeyler, topyekûn bir milletin başına balyoz gibi inse, milleti ezer; o kadar şeye maruz kalıyorlar. Bunlar, Allah’ın sevdiği kullar ama her devirde, hayâsız zâlimler de var. Zulmederken, utanmayan talihsizler var; ehl-i dalalet var; ehl-i hüsran var. Ve bunlar karşısında iki kelimeyle olsun, sesini yükseltmeyen “dilsiz şeytan”lar var; seslerini yükseltirken bile, zalimi alkışlama şeklinde sesini yükseltenler var; etrafa zift saçanlar var. Bir manada, çağın müsaadesi ölçüsünde, insanlar ancak o kadar melek olabilir/melekleşebilir; melekleşmiş insanları şeytan gibi gösterenleri alkışlayanlar var. Dünyaya açılmak suretiyle, maarif ile beşerin gözlerini açmaya çalışan insanların üzerine “Mâ-a’rif” ile giden densizler var, hayâsızlar var, edepsizler var. Hiç eksik olmamış bunlar, dünyanın hiçbir döneminde!..

İlk Ulû’l-azm peygamber Hazreti Nuh (aleyhisselam) ile başlamış; Hazreti Âdem’in çektiği başka bir şey; İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar, o yolun yolcuları, Peygamber yolunun yolcuları hep çekmişler. Her dönemde de, farklı zift yuvaları olmuş; şeytanî fikirleri üreten merkezler olmuş; diyalektik üreten, demagoji üreten, Makyavelist fikirlerle hedeflerine varmak isteyen densizler olmuş. Bir tarafta çektirenler; bir tarafta da çekenler olmuş. Dünyada çekmişler fakat “â’lâ-i illiyyîn-i kemâlât”a yükselmeleri için, o bir vesile olmuş. بِقَدْرِ الْكَدِّ تُكْتَسَبُ الْمَعَالِي “Meşakkat miktarı, me’âlî elde edilir!” Ne kadar çekiyorsanız, ne kadar sıkıntıya maruz iseniz, o ölçüde nezd-i Ulûhiyette değeriniz/dereceniz var.

Bu açıdan müteessir olmamanız lazım. Kazanan, Allah’ın izni ve inâyetiyle, siz ve sizin çizginizde, hâlâ sarsılmadan, ayakta dimdik duran, dimdik durmayı temâdî ile taçlandıran insanlar!.. Vazife ve misyonlarını edâya devam ediyorlarsa, Allah’ın izni ve inâyetiyle, kazananlar, onlar olacaklar. Öbür taraftakiler de; “Yâ leytenî, yâ leytenî, yâ leytenî!..” (Vah başıma… Keşke!.. Keşke!.. Keşke!..) ile homurdanıp duracaklar. “Homurdanıp duracaklar!” mı diyelim, “Yâ leytenî mırıldanıp duracaklar!” mı diyelim, “Yâ leytenî deyip ‘keşke’lerde teselli arayacaklar!” mı diyelim?!. Diyecekler, hiç tereddüdünüz olmasın.

   Ahiret, zannettiğinden de çok yakın; ölüm, çıkıp gelir bir gün ansızın; seni bekliyor kabir ki o amel sandığın!..

Uzak görülen o âlem, o kadar yakın ki, burnumuzun dibinde âdeta. Nasıl diyor?

يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ   قَدْ غَرَّهُ طُولُ الْأَمَلْ

أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ   حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ

اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً   وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ

اِصْبِرْ عَلَى أَهْوَالِهَا   لَا مَوْتَ إِلَّا بِالْأَجَلْ

“Ey dünya meşgaleleriyle oyalanan zavallı! Upuzun bir ömür ümidiyle hep aldandın!

Yetmez mi artık bunca gaflet ve umursamazlığın? Zira bak, yaklaştı ötelere yolculuk zamanın!

Unutma, ölüm çıkıp gelir bir gün ansızın! Seni bekliyor kabir, o ki amel sandığın.

Öyleyse, dünyanın sıkıntı ve belâlarından sabra sığın! Bilesin ki ecel gelmeden gerçekleşmez ölüm ayrılığın!”

(İbn-i Hacer el-Askalânî hazretlerinin “Münebbihât” adlı eserinde, Hazreti Ali’ye (radıyallâhu anh) isnat edilen bu sözler) يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ nidasıyla başlıyor. “Ey kendini dünyaya salmış…” “İştigal” kelimesi seçilmiş. Demek, dünya ile meşguliyeti tabiatının derinliği haline getirmiş: Bir saray yetmez, bir tane daha olsun!.. Bir filo yetmez, bir tane daha olsun!.. Bir ton parayı bir yere kaçırma yetmez; adam, bir tane daha olsun!.. Dünya ile öyle bir meşguliyete girmiş ki, o meşguliyet, tabiatının derinliği haline gelmiş. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun nûr-efşân beyanıyla, iki dağ altını olsa, aralarına otursa, bunların bir üçüncüsünü isteyecek!.. يَا مَنْ بِدُنْيَاهُ اشْتَغَلْ İşte böylesine dünya ile iştigali/meşguliyeti, tabiatının derinliği haline getirmiş, öyle içtenleştirmiş ki onu, dünyadan başka bir şey görmüyor.

Öyle ki; كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Hayır hayır! Siz, peşin gelir olarak (gördüğünüz dünyanın) peşindesiniz ve onu tercih ediyorsunuz. Âhireti ise terk edip bir kenara koyuyorsunuz.” (Kıyâme, 75/20-21) Hayır, hayır!.. Siz, hemen, âcil olan şeyi, peşin olan şeyi tercih ediyorsunuz, seviyorsunuz. Ama sonradan verilecek şeyleri görmezlikten gelme körlüğüne kendinizi salıyorsunuz. Öyle körlük çağlayanına salıyorsunuz ki kendinizi, Nebî eli bile sizi çıkaramıyor oradan; Ebu Cehil gibi, Utbe gibi, Şeybe gibi ‘Kalîb-i Bedr’e (Bedir kuyusuna, Bedir Harbi’nin yapıldığı yerdeki kuyulara) kadar sürüklenip gidiyorsunuz!.. Siz değil, o zavallılar!..

Zavallı!.. قَدْ غَرَّهُ طُولُ اْلأَمَلْ Kendisini tûl-i emel aldatmış. Şeytana “garûr” diyor Kur’an-ı Kerim; dünyanın aldatıcılığından bahsettikten sonra, Şeytana da “aldatan” manasına “garûr” diyor; mübalağa kipli bir kelime ile ifade ediyor: Çok yaman, yavuz bir aldatıcıdır. Sağdan gelir; suret-i haktan görünerek, “İslam!” der, “İman!” der, “Kur’an!” der, “Demokrasi!” der, “Hümanizm!” der, “Evrensel değerlere saygı!” der. Efendim, şunu vadeder, bunu vadeder; güzel şeyler vadetmek suretiyle sağdan gelir. İnsanın hevâ-i nefsini tetikler; şehevânî duygular içine, tûl-i emellere, tevehhüm-i ebediyetlere salmak suretiyle, onu soldan vurur. Bir yönüyle, önünü, geleceği karartır onun için, âhireti görmez hale gelir; perde perde üstüne, dünyayı bütün câzibedâr güzellikleriyle/hezâfiriyle onun önünde öyle tablolaştırır ki, insan, o resim karşısında bayılır, daha ötesini göremez; böylece önden gelir, vurur. Sonra, geçmişiyle alakasını keser/koparır; bu suretle bazı kimseleri arkadan vurur. Geçmişin lafını ederler fakat bizim geçmişimiz Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyyeleridir, Ebu Bekir’in hayat-ı seniyyeleridir, Ömer’in hayat-ı seniyyeleridir, Osman’ın hayat-ı seniyyeleridir, Ali’nin hayat-ı seniyyeleridir; sahabenin, tâbiînin, müçtehidînin, muhaddisînin hayat-ı seniyyeleridir bizim geçmişimiz. O geçmişten koparır. Hâlbuki “Ben, kökü mazide bir âtiyim!” Geçmişten kopanların, geleceği de yoktur onların.

Bunlar, aynı zamanda Şeytan’ın da birer oyunudur: قَالَ فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ صِرَاطَكَ الْمُسْتَقِيمَ * ثُمَّ لَآتِيَنَّهُمْ مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ وَمِنْ خَلْفِهِمْ وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ وَعَنْ شَمَائِلِهِمْ وَلاَ تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ شَاكِرِينَ “Şeytan, devam etti: Öyleyse, madem Sen beni azdırıp saptırdın, ben de andolsun, o insanları saptırmak için Sen’in dosdoğru yolunun üzerine oturacağım. Oturup, kâh önlerinden, kâh arkalarından, kâh sağlarından, kâh sollarından kendilerine yaklaşacağım. Onların çoğunu şükredenler olarak bulmayacaksın!” (A’râf, 7/16-17) “Çoğunu o insanların, şükürden nasipsiz olarak göreceksin! Şükretmeyecekler Allah’ın nimetleri karşısında!” diyor.

Evet, أَوَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ “Ve lem yezel” وَلَمْ يَزَلْ de diyebilirsiniz. وَلَمْ يَزَلْ فِي غَفْلَةٍ * حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ Gaflette öyle temâdî etti ki, öyle kendini körlüğe saldı, öyle bir görmezliğe saldı ki!.. Siz bir yerde, taylasanı ile filan, görüyor zannediyorsunuz ama adam körün teki, “görmez” katiyen. Görmediğinden dolayı da neler neler, ne densiz şeyler mırıldanır durur. حَتَّى دَنَا مِنْهُ الْأَجَلْ Derken, ecel birden bire gelip çatar. اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً Ölüm, ansızın gelir; beklenmedik bir yerde.

Şu anda hepimiz buradayız. Allah, ihlas içinde, rızası istikametinde, hâlis aşk u iştiyak mülahazasıyla, uzun ömür yaşamaya muvaffak kılsın. Ömür, öyle yaşanmayacaksa, bu camiden çıkmadan emanetini alması daha iyidir. Allah, size, öyle uzun ömür ihsan eylesin ve sizi, yolunda koştursun!.. Koştuğunuz yolda Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hep izlerini görüverin; Ebu Bekir’in izlerini, Ömer’in izlerini, Osman’ın izlerini, Ali’nin izlerini görüverin, Radıyallâhu anhüm elfe merrâtin. Az oldu değil mi?!. Milyon merrâtin, katrilyon merrâtin. (Allah onlardan binlerce, milyonlarca, katrilyonlarca razı olsun.) Hayır, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، رَضِيَ اللهُ عَنْهُمْ أَجْمَعِينَ Allah Teâlâ, onların hepsinden ilmi ve malumâtı adedince razı olsun!.. Onların izlerini göreceksiniz. Esasen kendinizi o izlere saldığınız zaman, kime ulaşacağınız bellidir; ulaşacağınız “İmam”a ulaşmışsınız demektir. Bir yönüyle O’nun arkasındasınız demektir. Ve O’na ulaşan da, ulaşması gerekli olan her şeye ulaşmış demektir; “ihlas”a da ulaşmış, “rıza”ya da ulaşmış, “iştiyak likâullah”a da ulaşmış, ulaşacak hiçbir şey kalmamıştır. Yol, o; yöntem, o.

Ama beride اَلْمَوْتُ يَأْتِي بَغْتَةً * وَالْقَبْرُ صُنْدُوقُ الْعَمَلْ “Ölüm, ansızın gelir, çarpar; kabir ise, bir amel sandığıdır.” Ne kazanmış isen -âdeta bir gelin gibi- oraya gittiğin zaman, çeyizin ile orada karşı karşıya kalacaksın. “Al sana damatlık elbise! Al sana yatacak yatak! Al sana serîr!..” Bir böyle var.. Bir de bunun arkasında çok korkunç ürküten bir “bevâr” (helâk) حَفِظَنَا اللهُ مِنَ الْبُورِ وَالْبَوَارِ (Allah bizi kaybedip helâke uğramaktan, kötü akıbetten ve nihayet felaket yurdu Cehennem’den muhafaza buyursun!..)

Hiç… Zavallı, farkına varmadan, kendini bir gayya içinde bulur. Farkına varmadan, yaptığı o zulümler, o müteessifâne hadiseler, öyle bir gâile olarak balyoz gibi tepesine iner ki, elli defa “Keşke!” dese de hiç fayda vermez, elli defa. Cenâb-ı Hakk, bizi, samimi kulluktan ayırmasın. Haddimizi bilmeye bizi muvaffak kılsın! طُوبَى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ، وَلَمْ تَيَجَاوَزْ طَوْرَهُ Ne mutlu o insana ki, kendi kulluk çerçevesini, ne olduğunu, konumun neyden ibaret bulunduğunu bilir; haddinin üstünde, kendini aşan şeylere dilbeste olmaz! Vesselam.

Çekme, ne güzel şey!.. Çekenler, çektirmeyecekler fakat öbür tarafta kazanacaklar. Çektirenler, öbür tarafta çekecekler fakat kazanamayacaklar. Hepsi bundan ibaret!.. Çekenler, burada çekecek; fakat, öbür tarafta kazanacaklar. Çektirenler, kaybedecekler; hiçbir şey kazanamayacaklar!.. Hiçbir şey!.. Hiçbir şey!..

   Soru: Çağlayan Dergisi’nin ilk başyazısı olan “Bir Küsûf Daha Sona Ererken” başlıklı makalede, toplumun içinde bulunduğu problemler sarmalı anlatılırken, “mefkûresizliğin yol açtığı nefsânîlik” de sayılıyor. Hizmet gönüllülerine bakan yönüyle, mefkûresizlik ile nefsânîlik arasındaki münasebeti lütfeder misiniz?

   Cevap: Estağfirullah. Evet, inşaallah, ümidimiz, recâmız; bir küsûf daha sona eriyor. Güneş’e perde çekilmez. Ara sıra bir küsûf (güneş tutulması) veya hüsûf (ay tutulması) olsa da… Bazen o araya giriyor, bazen de öbürü araya giriyor; küre-i arz, araya giriyor, bir şey oluyor; kamer, araya giriyor, bir şey oluyor; belki başkaları araya giriyor, bir şey oluyor. Bu araya girmeler, Cenâb-ı Hakk’ın âdet-i sübhâniyesi…

Cenâb-ı Hakk, bizim kalbimiz ile Zât-ı Ulûhiyet arasına böyle bir şeyin girmesine fırsat vermesin; bize hüsûf-küsûf yaşatmasın. En büyük küsûf, bence, O’na (celle celâluhu) karşı yaşadığımız küsûftur; Şemsü’ş-Şümûs’a (celle celâluhu) karşı küsûftur. Sonra Kamer-i Münîr’e karşı küsuftur, İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı küsûftur. Ve Sahabe-i güzîn (radıyallahu anhüm) efendilerimize karşı küsûftur, hüsûftur; onlara “hüsûf” diyelim.

   Ümidi her zaman canlı tutmak, doğruya var güçle sahip çıkmak ve hep kararlı durmak lazımdır.

Ama ümit ve recâmızı hiç kaybetmedik. Hiç kaybetmeyin, hiç!.. Evet, gücümüz ne kadarına yetiyorsa, doğruyu o ölçüde sahiplenerek, o mevzuda kararlı durmamız ve hep ümitli olmamız lazım. Antrparantez bir şey arz edeyim:

Yetmiş yılında, askerî darbe olmuştu. Çoklarımızı içeriye almışlardı. Bana göre yüz Diyanet İşleri Reisi vazifesi görmüş Yaşar Tunagür hocamız da içeri alınmıştı. Onu, kırk küsur yaşlarında, müftü olarak tanıdım. Kürsülerde, sözünden daha çok gözyaşları, ağlamaları ve hicranı vardı; cemaati şakır şakır ağlatmaları vardı. Ve beni kendisine meftun eden şeylerden birisi de bu idi. Hakperest bir insandı. Ama bu insana bile gadrettiler. Bugün hâlâ, o gün o sorumluluğu üzerine alanlardan, hayatta olan insanlar var. Bir Diyanet İşleri başkan yardımcısını, Çorum’a vaiz olarak tayin ettiler. Askerî darbede de “Bu da sana çok, ne hakkın var, sen vaiz oluyorsun!” dediler.

Fakat o dönemde bugünkü şenaat ve denaet yoktu. Meseleler ferdî planda, “Suçun şahsîliği” disiplinine, hukukun ifadesiyle -ki İslam Hukuku’nda da öyledir, modern hukukta da öyledir- “suçun şahsîliği” esprisine bağlı götürülüyordu. Mesela Kıtmîr’i içeri aldılar ama “Siz, falanlar!.. Siz de bunun yeğenisiniz! Gel bakalım Mazhar, gel bakalım Kevser, gel bakalım Selman, gel bakalım Süleyman!.. Sizin de akrabalığınız var, uzaktan…” Halanızın torununun torunu!.. “Ha irtibat var, iltisak var; ihtimal, sana da o korku bulaşmıştır!..” Evet, böyle bir Yezîd adaleti, bir Haccâc adaleti… Niye “zulüm” demedim? Ağzımı bozmamak için.

Kendisinden dinlemiştim; Yaşar Hocayı da Ankara’da içeriye alıyorlar. Tevkifhaneye alırken, aynı zamanda saç sakalı kesecekler. Hani Kıtmîr’in de bıyıklarımı kestiler, saçlarımı da kestiler; ben bekliyordum makinanın kaşlarıma ne zaman geleceğini? Neyse ki lütfettiler, “Thank you very much!” Kaşlarımı bağışladılar. Yaşar Tunagür Hocayı da bu konuda zorluyorlar, “Sakalını keseceğiz!” diye. “Ben kestirmem!” diyor. Hakikaten, aşağı yukarı kırk yaşındaydı, ben tanımıştım, sakallıydı. Meğer yirmi beş yaşlarında tâ, sakal bırakmış. “Ben, sakalımı kestirmem! Allah için bıraktım, kestirmem!” diyor. Haberi yukarıya götürüyorlar, çünkü emir/ferman yukarıdan geliyor. “Hayır, ne olursa olsun, sakalını keseceksiniz!” deniyor. “Kestirmem!” diyor, diretiyor. O gel-gitler bile, bir parça insaf emaresi ifade ediyor. Şimdi gel-git de yok!.. Evet, sakalını değil, yukarıdan ferman-ı nâ-hümayun gelince, “Kellesini alacaksınız!” dense, kelleyi bile alırlar! Nice insanlar öldü. Ve bir yönüyle balık istifi gibi insanların bir mekânda çırılçıplak olduğunu dünya medyası aldı ve neşretti.

Evet, o gün askerî bir darbe olmuş, fakat tecziye lokal kalıyor. İşte mesela bizi, bütün Ege’dekileri aldılar oraya, hepsi hepsi on tane insan aldılar içeriye. Evet… “Ben, sakalımı kestirmem!” diyor. “Ee, biz keseriz. Nasıl olsa keseriz!” diyorlar. “Ha bak, şöyle kesebilirsiniz belki: Ben katiyen izin vermem buna ama ellerimi bağlarsınız, ayaklarıma da bir zincir vurursunuz. Kafamı da hareket ettirmemek için, ona da bir yönüyle belki bir şey takarsınız, bir tasma takarsınız. Fakat ben yine siz makineyi gezdirirken -gözümün önünde bugün, onun anlatışı- böyle yapar, o sakalımı yine kestirmem!” diyor. Sonra o gel-gitler de sona eriyor. “Benim son direnmem!” diyor orada. Adamlar yeniden bir tereddüde daha düştüler.

Efendim, mütereddit zalim, kararlı zalime göre Allah huzurunda farklı muamele görür. Evet, iki türlü zalim vardır: Biri, mütereddit; zulmün zulüm olduğunu bilir, endişe duyar, sıyrılma yolu arar. Diğeri ise, kararlı; aklına ne esiyorsa, Şeytan dürtüleri ile onu hemen yerine getirir. “Efendim; söyleyin bana, onlarla iltisaklı/irtibatlı kim varsa, hepsini derdest edelim/atalım; sonra, efendim, aklımıza estiği zaman mahkeme ederiz; yatsınlar orada, içeride/hücrede yatsınlar!” der.

Yaşar Hoca demişti ki: “Tam, ben o son mücadeleyi verirken, içeriye girdiler; ‘Yaşar Hoca, sen, tahliye edildin!’ dediler. Sakal kestirmemede kararlı duruşum benim, o en son direnmem, sanki bir yönüyle benim için dışarıya çıkmanın, tahliye olmanın anahtarı gibi oldu. ‘Yaşar Hoca, tahliye oldun!’ dediler. Ben, sakalıma iliştirmedim, Allah da bana iliştirmedi!” Rahmetullahi aleyhi rahmeten vâsieten. Kararlı durmak lazım… Kararlı durmak lazım…

Evet, “küsûf”tan bahsediyorduk. Hiç ümidimizi yitirmedik. Efendim, korkunç bir küsûf vardı ortada veya bir hüsûf; her ne olursa olsun, bunun da bir gün gideceğine inanıyoruz. Yalnız, zulmün gayretullaha dokunma kertesi vardır. Bu açıdan, katiyen ye’se düşmemek lazım; o küsûf da, vakt-i merhûnu gelince açılacak; murâd-ı Sübhânî o istikamette tecelli edince, o küsûf da gidecek.

   Başlangıçtaki sızıntılar birer çağlayana dönüşüyor; çiseleme şeklindeki rahmet damlaları sağanak yağmurlara inkılap ediyor.

Burada yine antrparantez bir şey diyeyim: Bir “Yeni Ümit” vardı, bir “Yağmur” vardı, bir “Sızıntı” vardı. Ve bunların hepsi, mütevâziâne isimlerle yâd ediliyordu. “Sızıntı”, hafif hafif suların o kaynaktan, o gözelerden sızması gibi bir şey idi. Bir gün geldi, kendi keyfiyeti, kendi çizgisi açısından, dünyada birinci, ikinci, üçüncü sırada yerini aldı. Bir milyon tirajlara ulaştı. Kimseyi inciten bir şeyi yoktu. Hatta askerî idarenin olduğu bir dönemde, mekteplerde tavsiye bile edildi. Birisinin gammazlaması ile o tavsiye kaldırıldı ama bir dönem mekteplerde bile tavsiye edildi. Bugün de alıp okuduğunuz zaman onu, ne yâra, ne de zülfüyâra dokunan tek kelime yoktur. Tamamen onda milli mefkûre dantelamız işlenmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu temin edebilecek şeyler, Ruh-i Seyyidi’l-Enâm’ı memnun edebilecek şeyler, mezarlarında yatan ecdâdımızı memnun edecek şeyler, dâsitânî şeyler vardı; manzumesiyle, nesriyle, onları memnun edecek şeyler vardı.

Bir dönemde korkuttular, kısmen o tirajı düşürmeye muvaffak oldular. Fakat baktılar ki hâlâ alanlar var, ee gâsıp, mutasallıt, mütehakkim, mütegallip, mütemellik kimseler, geldi, tepesine bindiler. Alın teri ile kazanılmış, yirmi-otuz sene binlerce insanın içinde sa’yi bulunan bir şeyin, hak ve hakikatin nâşir-i efkârı olan bir şeyin tepesine kondular; “Bu, bizimdir!” dediler. Öbür tarafta görürsünüz, ey zâlim oğlu zâlimler!.. “Bizim!” dediler; görürsünüz öbür tarafta, ey zâlim oğlu zâlimler!.. Öyle ki, şimdi bir yerde benzeri, alternatifi bir şeyler neşredilince, bir şeyler çıkınca televizyonda veya işte İnternet’te veya telefonlarda, dijitalde bir şey çıkınca, diyorlar ki, “Biz, buraya el koymuştuk! Tasallutta bulunmuştuk! -Öyle diyeyim ben- tagallüpte bulunmuştuk, tahakkümde bulunmuştuk, temellükte bulunmuştuk, gasp etmiştik! Artık o daire, o câmia içinde bulunan insanların yazıları da -sonradan bile olsa- bize aittir!” Nasıl bir mantık ise bu?!.. Nasıl bir mantık?!. Yirminci asırda… Hukuku görüyor musunuz? “Hukuk” değil, buna, rahmetli Bekir Berk, “guguk” derdi.

“Gönül her zaman arar-durur bir yâr-ı sâdık / Bazen de ‘sâdık’ dedikleri, çıkar münafık.” Hele bir de atıp tutuyorlarsa, iyilik-güzellik adına, hiç farkına varmadan, takılır münafıkların arkasından gidersiniz. Ve nitekim şimdileri köşelerinde yazıyorlar; yani “Bir döneme kadar, belli bir devreye kadar, iltizam oldu!” diyorlar. Demek ki, biz öyle bir günah işledik; “fâsık”ı sezemedik, “zâlim”i sezemedik, “münafık”ı sezemedik. Onları müstakim insan zannettik. Cenâb-ı Hak, adeta “Ne diye basiretinizi kullanmadınız? Ne diye “hüsn-i zan” derken, “adem-i itimâd” mülahazasını canlı tutmadınız? Neden ne olduğunu bilmediğiniz insanlara sırtınızı döndünüz, arkadan hançerlendiniz?!.” dedi. Sebep, bu!.. Sebep, “Yalanlara kandınız!” Yalan, bir lafz-ı kâfirdir. “İftiralara kandınız.” İftira, bir kâfir tavrıdır; isnad, bir kâfir tavrıdır; karalama, bir kâfir tavrıdır; camiye gelen yapsa bile, bir kâfir tavrıdır. Bütün bu sebepleri sıralayabilirsiniz. Fakat bütün bunların arasında çok önemli sâiklerden bir tanesi de, “mefkûresizlik”.

   Çağın insanı, mefkûresizliğin kurbanı olmuştur; acaba biz yüksek bir gaye-i hayale gönülden bağlı kalabildik mi?!.

Mefkûre tabirini, Ziya Gökalp, Fransızca “ideal”in karşılığında kullandı, dilimize soktu. O güne kadar biz, “ideal”i duyduğumuz andan itibaren, “ideal” diyorduk. Fakat Hazreti Pîr-i mugân, şem’-i tâbân -ondan da mana çıkarıyorlar, diğerini de söyleyeyim- Hazreti Bediüzzaman, “gâye-i hayâl” diyor. Ve o meseleye, bir yönüyle, bir hüküm yüklerken, diyor ki: “Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyan veya tenâsî edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler.” Bir insan, yüksek bir gayeye dilbeste olmamışsa, gönlünü ona vermemişse, onun için oturup kalkmıyorsa, hep onu soluklamıyorsa, hep onun rüyalarını görmüyorsa, hiç farkına varmadan, kendisini nefsânîlik akıntısına kaptırıverir. Bir egoist olur, farkına varmadan, bir egosantrist olur, bir narsist olur, daha bilmem Allah’ın belası neler neler olur.

Bu açıdan, ben, kardeşlerin, bu davaya gönül vermiş insanların, bu kategorilerin herhangi birisine girdiğini iddia etmek suretiyle, onlara karşı saygısızca bir ifadede bulunmak istemem. Fakat herkes, kendine bakarken düşünmeli: Hakikaten çok ciddî bir gaye-i hayalimiz oldu mu? Bir mefkûremiz oldu mu, hakikaten? Hep “Ne olur, Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Güneşin doğup battığı her yere götürelim!” dedik mi?!. Atalarımızdan tevarüs ettiğimiz ve aynı zamanda din süzgecinden geçen, Kitap ve Sünnet referansıyla bu güne kadar gelen.. “Kitap” ve “Sünnet” referansıyla, “İcmâ” referansıyla, “Kıyas” referansıyla, “Tercih” referansıyla bu güne kadar gelen ve bize mal olan.. “gelenek”lerimizi, “tâlî edille-i Şer’iyye”yi, topyekûn dünya çapında ihyâ etme adına ölesiye bir gayretimiz oldu mu? Ölesiye bir gayret!.. Siz, bir tohum gibi, bir mefkûre uğruna, bir başağa yürüme adına, -tıpkı bir ağaç olma adına bir fidenin, bir filizin toprakta uzun zaman kalmaya katlanması gibi- bir ağaç olma, bir selvi olma, bir çınar olma gaye-i hayalini her zaman yaşadınız mı?

Derinlemesine bu mesele yaşanmadıysa, zannediyorum, işte enâniyet, bir yönüyle, bizim için öyle bir küsûfa sebebiyet vermiştir. Ve Cenâb-ı Hak, onun tokadını vurmak suretiyle, kulağımızı çekmek suretiyle, ensemize hafif bir şamar indirmek suretiyle -bu o kadar- “Aklınızı başınıza alın; siz, başka bir davanın yolcularısınız! Oturun-kalkın, hep onu düşünün! Ve kendi kendinize deyin ki: Allahım! Bize öyle bir akıl, öyle bir mantık ver, kafamızdaki nöronların bütününü o mefkûre için çalıştıralım!” Hepsini çalıştırıyor muyuz beynimizdeki nöronların? Zannetmiyorum ben. Nörologlar diyorlar ki, “Onların yarısı bile çalışmıyor!” Çalıştıranlar, çalıştırmış onu, çağın insanına kadar, çalıştıranlar, çalıştırmış. Çalıştırın onları!.. En onulmaz gibi görünen problemleri de çözün, insanlığa sürpriz armağanlar sunun. O size ait geçmişten tevârüs ettiğiniz güzellikleri, hâl ve temsil resimleriyle, meşherlerde öyle bir sergileyin ki, insanların başı dönsün, bakışı bulansın; koşan koşana sizin sergilerinize… Ama bu, bütün o nöronları o istikamette çalıştırmaya bağlı. İnsanın belli, sınırlı bir kapasitesi vardır. Şuna-buna dağıldığınız zaman, asıl “gaye-i hayal”e verebileceğiniz güç ve enerji kalmaz. Güç ve enerjinizi, bir yönüyle o güç/enerji sistemini bütünüyle çalıştırarak en önemli, hayatî noktaya teksif etmek, konsantre olmak suretiyle, bence onu elde etmeye bakın. Ha, biz, o mevzuda, size demem de, benim gibi adamlar gerekeni yapabildik mi?

   Gelin, kendimizi hesaba çekelim, Allah’tan bağışlanma dileyelim ve mazlumların necâtı için hep beraber ızdırapla inleyelim!..

Bir arkadaşımız, bana diyor ki: “Ben öyle hep meseleyi üzerinize aldığınızdan dolayı çok üzülüyorum. Bu mevzuun tek günahkârı siz değilsiniz!” Ama ben, mevzuun önemli bir günahkârı olarak kendimi görüyorum: “Neden beynimin nöronlarını bütünüyle çalıştırmadım? Neden münafığa “münafık!” diyemedim, o teşhisi koyamadım? Neden zâlimi başta keşfedemedim? Edemedim!.. Hüsn-i zannına binaen bütün arkadaşlarımızın mesailerine âdeta bir kerte vurdurdum!..” Ben, kendi kendimi sorguluyorum. Çok samimi söylüyorum. Başımı, Rabbime en yakın olunan secde halinde, yere koyduğum zaman, رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا، وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ وَلاَ تُعَذِّبْناَ بِذُنُوبِناَ “Ya Rabbenâ! Eğer unuttuk veya kasıtsız olarak yanlış yaptıysak bundan dolayı bizi sorumlu tutma! Bizi günahlarımız sebebiyle azaba uğratma!” diyorum. “Ben ettim ya Rabbî!..” Çok defa içimden, kelam-ı nefsi ile… Hanefi mezhebine göre, meşhur-mütevâtir olmayan şeyler, namazda söylenmez. Ama çok defa, bir yönüyle, kelam-ı nefsiyle dilim onu kıpırdanıyor: “Ben ettim yâ Rabbi, Sen etme!” diyorum. Efendim.. “Benim günahlarımdan, hatalarımdan dolayı o tamamen masum, inanmış, kendini bu işe adamış insanlara çektirme! Kadın, erkek, çoluk, çocuk, zindanlarda, sürgünlerde, ihtifâlarda, yurt içinde gaybubetlerde.. aç, susuz, sefil.. gavurun revâ görmediği şekilde, olmayacak şeylere revâ görülmüş olarak.. o mazlumlar, o mağdurlar, o mehcûrlar, o muhtefîler, o fârrlar (firar edenler)… Eğer benim yüzümden ise, Rabbim… Benim günahlarım dağlar cesametindedir. Senin rahmetinden ümidimi kesmiyorum. “Ger günahım Kûh-i Kâf olsa ne gam, yâ Celîl / Rahmetin bahrine nisbeten “ennehû şey’ün kalîl.” Yine de Senin rahmetinden ümidimi kesmiyorum; fakat vebalimin büyüklüğü karşısında da eziliyorum, eziliyorum, eziliyorum, eziliyorum…

Bence size düşen şey de esasen, vicdanınızda o ızdırabı duymak.. o ızdırabı duyarak Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmek.. Süfyân İbn Uyeyne’nin ifadesiyle, “Bazen, muzdarip bir gönlün inlemesiyle, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!” Evet, bazen muzdarip bir gönlün inlemesiyle, Allah, bütün bir ümmeti bağışlar!..

Gelin, Allah için hep beraber inleyelim!.. Zâlimlerin def ü ref’i için… Zulüm adına ellerini size uzatanların, ellerini doğruya, müspete, pozitif şeylere döndürmeleri için… Şayet döndürmemede inat ediyorlarsa, onları kırmaları adına, kırıp yüzlerine vurmaları adına… Cenâb-ı Hakk’a tazarru ve niyazda bulunalım!.. Niyazda bulunalım!.. Binlerce mazlum, binlerce mağdur, binlerce mehcûr, binlerce müttehem…  “Terör örgütü ittihamı” ile, “firak-ı dâlle ittihamı” ile, “paralel ittihamı” ile, “irtidat etmişler ittihamı” ile müttehem… Ve dolayısıyla da ezilen binlerce insan, binlerce, binlerce insan… Sağa-sola sığınan, başını sokacak yuva bulamayan binlerce insan…

Cenâb-ı Hak, bu ızdırabı bir an evvel savsın!.. Buna mefkûresizliğimiz, gaye-i hayalimizin olmaması, idealsizce bir an yaşamamız sebebiyet vermişse şayet, o yırtığı yamamak da bize düşer.. o arızayı gidermek, bize düşer.. o tahribatı tamir etmek, bize düşer.

Ama unutmayın, اَلظَّالِمُ سَيْفُ اللهِ يَنْتَقِمُ بِهِ اللهُ، ثُمَّ يُنْتَقَمُ مِنْهُ Zâlim, Allah’ın bir kılıcıdır. Allah, onunla intikam alır, te’dib eder, kulak çeker, şefkat tokadı vurur. Fakat sonra döner, zâlimden de intikam alır.

Bamteli: HİZMET’İN ALTI ESASI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Muhammed Bahâuddîn Nakşibendi hazretlerinin yolunda dört şeyi terk etmek lazımdır; bu esas, şu Farisî beyitle ifade edilmiştir: “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk / Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

   “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.

Bir: Terk-i dünya; dünyayı terk etmek. Fuzûlî’nin ifadesiyle, “Hikmet-i dünya ve mâfîhâyı bilen ârif değil / Ârif odur, bilmeye dünya ve mâfîhâ nedir.” Onun nazarında dünya ve mâfîhâ (içindekiler, hezâfiri, şatafatı, ihtişamı, göz kamaştırıcı yanları) o kadar değersiz ki, rahatlıkla “Boş ver!” diyebiliyor. Birincisi, dünyayı böyle terk etmektir.

Hazreti Pîr’in verdiği ölçü ile noktalayacak olursak: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır.” Umurunda değil. Bütün dünya kendisinin olsa, katiyen küstahlığa, şımarıklığa, zihnî/fikrî/ruhî zehirlenmeye düşmez; ha var, ha yok. Bütün dünya elinden gitse, Eyyûbvârî, yiğitçe, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى، ثُمَّ أَخَذَ der; “Hamdolsun âlemlerin Rabbi O Allah’a ki, bir zaman verdi, vermekle imtihan etti; bir de almakla imtihan etti; iki imtihan. Verdiğinde O’nu hamd u senâ ile taçlandırdım; inşaallah, nezd-i ulûhiyette hora geçmiştir. Aldığı zamanı da sabırla, dişimi sıkmakla taçlandırdım; inşaallah o da hora geçmiştir!” Eyyûbvârî ki, O’na Hazreti Pîr “sabır kahramanı” diyor.

Evet, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazım. İnsan, kalbini, ruhunu, hissini, ihsaslarını ve ihtisaslarını dünyaya bağlarsa, -hafizanallah- o uğurda yapmayacağı canavarlık, şirretlik, fezâat ve şenâat yoktur; asar, keser, öldürür. “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân / Döker kan, yakar can, onun derdi şöhret ü şan.” Evet, “Eder münkirâne ta’ne-i şimşir-i hûn efşân.” Kan döken mızrağını, saplar herkesin bağrına; kendi hesabına yakar bütün milletin canını. Döker kan, yakar can; onun derdi, hevâsı, hevesi, şöhret ü şân. Başka bir şey düşünmüyor; önüne halılar serilsin, geçtiği güzergâhta yolun sağı ve solu kendini alkışlayan humekâ ile kuşatılsın; efendim, “Allah seni başımızdan eksik etmesin!” seslerini marş gibi dinlesin ve öyle yürüsün… Öyle ister, derdi odur.

Dünyayı kalben terk edenler, bu türlü takdirleri, tebcilleri, tazimleri, sövme gibi kabul ederler. Hazreti Mesih’e ait bir söz, aynıyla değil de manasını söylüyorum: “Amelde ihlaslı olmak, övülmeyi sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır.” Takdir ve alkışı, sövülme gibi kabul etmeye bağlıdır. Kendine karşı olan beğenileri ve takdirleri, kendi ruh dünyasında rahatsızlık sebebi saymaktır. İşte çağın önemli, mümtaz simasının sözü: “Ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum!”

Evet, böyle bir terk-i dünya. Fakat çok zor olduğundan dolayı, bu enâniyet asrında, bencillik ve egoizm çağında, böylesine kalben, hissen, fikren, ruhen dünyaya sırtını dönmek çok zor olduğundan ve “Olsa da olur, olmasa da olur! Bir dikili taşım olmuş, ne ifade eder, olmamış ne ifade eder?!.” mülahazası, her babayiğidin kârı olmadığından dolayı, Hazreti Pîr onu değiştiriyor, mâlum.

   Bir gönülde iki sevda olmaz!..

İki: Terk-i ukbâ; yaptığı ibadet u tâati cennet, havuzlar, kevserler, akan ırmaklar gibi uhrevî mükâfata bağlı yapmayı da gönülden terk etmek. Terk edilecek şeyleri terk etmezseniz şayet, elde etmek istediğiniz şeyleri elde edemezsiniz; tutmak istediğiniz şeyleri tutamaz ve tutunmak istediğiniz şeylere tutunamazsınız. Terk-i dünya ve terk-i ukbâ… Nedir esas hedef?!. اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق İhlas, Allah rızası, hâlis aşk u iştiyak.

Menkıbe… İbrahim Ethem hazretleri, tacını-tahtını terk etmiş. Efendim, tâçdâr, çullu sultan, çullara bürünmüş. Mücâvir olmuş; Kâbe’yi tavaf etmekle, esasen, orada doygunluk peşinde koşuyor, itminan peşinde koşuyor. O sene nasılsa, evlâdı da hacca gelmiş. Aradan kaç sene geçmişse, hâlâ unutmamış çehresini. Evlâdını görünce, evlâdı ona koşuyor, sarılıyor. (Menkıbe… Olmuş da olabilir, olmamış da olabilir. Fakat ifade ettiği mana önemlidir. Menkıbelerin aslı değil, faslına bakmak lazım.) Çocuğunu bağrına basınca, az kalb kayması yaşıyor, “Evladım!” diye. O anda, kendi duyabileceği şekilde, kendisinin irtibatlı olduğu frekansla hemen bir sinyal alıyor: “Ey İbrahim! Bir kalbde iki sultan olmaz!..” Hemen, “Allahım! Sen’in muhabbetinin yanında kalbime oturanı al!..” diyor. Oğlu, metâfta, dizlerinin dibine yığılıyor. Böyle bir terk-i ukbâ…

Terk-i dünya, terk-i ukbâ ve üçüncüsü; “terk-i hestî”: Terk-i hestî”, kendini terk etmek, kendi ile çok meşgul olmamak. Dünya adına belalar ve musibetler sağanak sağanak başından aşağıya yağdığı zaman, sadece çevresine bakacak, “Acaba bir başkasının başına da bir dolu düştü mü?!.” diye bakınacak ve işte o zaman “Oofff!” diyecek kadar… Öyle bir terk-i hestî, kendini terk etmek. Kendi evini yangın almış, cayır cayır yanıyor; bir insan olarak orada bir ihtizaz sergileyebilir. “Ben usanmam gözümün nuru cefadan, amma / Ne kadar olsa, cefadan usanır, candır bu!..” (Keçecizade İzzet Molla) Evinin yandığını gören, eşyasının yandığını gören bir insanın, hafif bir sarsıntı geçirmesi, gayet normaldir. Amma, öyle değil!.. O yangını, “Yangın/ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” mülahazasıyla karşılamak fazilettir; bunun, mesleğinizde de bir esas olması lazımdır. “Ateş, düştüğü yeri yakar!” düşüncesi, bencilce bir mülahazadır. “Ateş, nereye düşerse düşsün, beni yakar!” Falanın evine, filanın devletine, falanın saltanatına… Hepsi benim bağrıma düşmüş gibi beni yakar. Öylesine kendinden sıyrılma!.. Öylesine “başka”laşma, umumileşme!.. Öylesine umumun canı olma, umumun sinir sistemi olma!.. Kime dokunulursa, âdeta kendi sinir sistemine dokunulmuş gibi, içine kan damlayacak şekilde, bir “terk-i hestî”.

Üç tane büyük terk; dünya, ukbâ ve kendini terk. Sonra da “terk-i terk”: “Terki terk”, bütün bu terkleri de terk etme, unutma onları. Ona gelip diyorlar ki; “Yahu dünya senin umurunda değil!” “Farkında değilim, onu umurumda zannediyorum.” “Yahu, sen hiç, اَللَّهُمَّ أَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ falan demiyorsun; hep diyorsun ki, اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاق وَمَعِيَّتَكَ، وَمَعِيَّةَ رَسُولِكَ “Allahım, her amelimde ihlaslı olmayı, rızana ermeyi, Sana halis aşk u iştiyakla teveccühte bulunmayı ve maiyetini, Rasûl-i Ekrem’inle beraberliği istiyorum!..” Fakat öyle bir terk-i terk ki, o, “Allah Allah, öyle mi, siz öyle mi görüyorsunuz?!.” falan, diyecek kadar, kendinde değil; o kadar. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi’nin yolu…

Kimlere kalmış bu yol, yolu yürüme… Hazreti Pîr’in nasıl ızdırap içinde olduğunu anlayabilirsiniz: “Ben nasıl bir yol bıraktım arkada? Kimlere kaldı o mübarek yol, güzergâh, şehrâh; şimdi kimlerin ümidine metruk?!.”

Evet, “terk-i terk”; öyle bir terk edecek ki, ona dünyayı, ukbâyı, aynı zamanda cennet arzusunu terk ettiğini hatırlattıkları zaman, hatırlamayacak onları. Öyle bir şey.

   Seyr u Sülûkte Bir Başka Çizgi ya da Çağa Uygun En Emin ve En Kestirme Yol

Fakat “dünya”nın bir numaralı değer durumuna geçtiği.. insanların, enaniyetleri tarafından kündeye getirildiği, el-enseye getirildiği.. egoizmanın hâkim olduğu “enâniyet asrı”nda bu “terk”lere muvaffak olmak çok zor. Allah dostları, “benlik ve enâniyet asrı” demişler. Böyle bir asırda, Muhammed Bahâuddin Nakşibendi hazretlerinin ortaya koyduğu o dört esas çerçevesinde -ki, ben icmalini arz ettim; tafsili, bir kitap muhtevasında- yaşamak çok zor olduğundan, Bediüzzaman hazretleri bugünün insanın zaaflarını bilerek.. dünyayı ukbâya tercih etme zaafını.. şahsına çok önem verme zaafını.. enâniyet zaafını (…) nazar-ı itibara alarak diyor ki: “Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-i mutlak, şevk-i mutlak ey aziz!” Tetimmesi, hâşiyesi de “tefekkür” ve “şefkat”. “Benim yolumda da dört şeye sarılmak lazımdır.” Orada “terk”, burada “sarılmak. “Lâzım-âmed” diyor, “lazımdır” o.

1) Acz-i Mutlak: Kendini acz-i mutlak içinde görmek; sa’yine, cehdine, gayretine güvenmemek. Onun Kader Risalesi’nde (Yirmi altıncı Söz’de) iradeye tanıdığı tarif çerçevesinde, aczini müdrik insan, meyelânına, meyelândaki tasarrufuna terettüp eden ne kadar başarı ve muvaffakiyet varsa, onlar karşısında “Allah, Allah! Benim gibi âciz, sinik, bir termit… Nasıl bu kubbeler yapılıyor böyle? Demek ki onları yapan, O (celle celâluhu)!” falan diyor. Eviriyor, çeviriyor, “ene”nin boynunu kırıyor; “elif”iyle uğraşıyor, “nun”uyla uğraşıyor, ondan bir “Hüve” çıkarıyor, “Hû” diyor.

Evet, acz-i mutlak; “benim gibi bir âciz-i mutlak”, “Bizim gibi birer âciz-i mutlak”, “cemaat gibi âciz-i mutlak”. Allah (celle celâluhu) eğer yüz yetmiş, yüz seksen ülkede okul açma, “edille-i şer’iyye-i asliye”ye dair değerleri, “edille-i şer’iyye-i fer’iyye”ye dair değerleri bayraklaştırıp “Beğenirseniz, hani bunlardan alacağınız şeyler olabilir!” mülahazasıyla dünyanın dört bir yanına açılma imkânı vermişse, bu O’ndandır. Eskilerin ifadesiyle, “şedd-i rihâl” eden, ağlayan annesini-babasını arkada bırakan, eşini ağlayarak arkada bırakan, çocuklarını ağlayarak arkada bırakan ve bu yüksek mülahaza, bu gâye-i hayal ile dünyanın dört bir yanına açılan insanlara Cenâb-ı Hak büyük işler yaptırmış. O açılmaları Allah, devam ettirsin! Falanın filanın o mevzuda “hır hır”ına, “dır dır”ına bakmadan, “i’lâ-i kelimetullah” ve “i’lâ-i hakâik” yolunda yürümeye Cenâb-ı Hak muvaffak kılsın ve onda sâbit-kadem eylesin!..

Evet, Cenâb-ı Hak, “acz-i mutlak” içinde olan insanlara, böylesine kubbeler yapma, böylesine duygu ve düşünce dünyalarını, gâye-i hayallerini, mefkûrelerini bütün dünyaya duyurma imkânı verdi. Onlar, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), gayb-bîn gözüyle görüp bildirmesine ve aynı zamanda bir gâye-i hayal olarak, bir mefkûre olarak, bir hedef olarak onlara göstermesine karşılık, “Evet yâ Rasûlallah! Senin dediğin gibi, nâm-ı celîlin, güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır!” mülahazasına bağlı kaldılar. Başka bir dertleri yok. O “fukara-i âcizûn”u bulundukları yerlerde araştırsanız, hiçbiri orada bir tane ev yapmamıştır; üç bin dolar ile de gitmemiştir. Siz, ey gâfil u nâdanlar! Gönderdiğiniz insanlara üç bin, dört bin, beş bin dolar vermeyince gönderemiyorsunuz. Fakat onlar, karın tokluğuna gitmişler oraya ve orada karın doyurmuşlar, başkalarının karınlarını doyurmuşlar.

Acze terettüp eden bu kadar eltâf-ı İlahiye… Onu görme ama kendinden değil, O’ndan (celle celâluhu) bilme; acz-i mutlak. Zannediyorum, yapılabilecek bir şey. Terk-i dünyanın yerine koyun bunu; dünya ve mâfîhâyı bütün terk etme yerine. Aczinizi ortaya koyarak, “meyelân”, “meyelândaki tasarruf” veya “tesâviyü’t-tarafeynden ibaret olan bir hususta sadece kader dengi değerlendirme” deyip birini tercih ediyorsunuz. Ve tercihinize -bakıyorsunuz ki- dünyalar terettüp ediyor. Bir damla alıyorsunuz, bir yere çalıyorsunuz, bir de bakıyorsunuz ki, umman olmuş. Evet, böyle bir “acz”. Güzel değil mi böyle bir acz?!.

Der tarîk-ı acz-mendî lâzım âmed çâr çiz: Acz-i mutlak…” diyor. Neden? Çünkü “sonsuz” ve “sıfır” mülahazasına bakınca, eğer birisi acz-i mutlak içinde kendini görüyorsa, bir de Kadîr-i Mutlak’ın, Kâdir-i Mutlak’ın (celle celâluhu) varlığını görmüş/anlamış olur. “Kâdir-i Mutlak” (celle celâluhu) karşısında artık başka bir “kâdir” olmaz; orada bir “âciz-i mutlak” olur ki onun gücü, kuvveti, kudreti nisbîdir, izâfîdir; sadece hakkın muradı istikametinde meyelân ve meyelândaki tasarrufta bulunma gibi bir kader denk değerlendirmesinden ibarettir.

Âciz-i mutlak… İnsan kendini böyle görmeyince -hafizanallah- kazanma yolunda kaybeder. Şehrâhta yürürken, farkına varmadan birden bire kendini patikada bulur. Allah’ın yolunda yürüyorken, takılır yolda kalır. Dolayısıyla haddini bilmeli, kendine “Ben bir âciz-i mutlakım!” demeli, çünkü Kâdir-i Mutlak (celle celâluhu) bir tanedir.

   “Bir serçe bir kartalı / Salladı vurdu yere / Yalan değil gerçektir / Ben de gördüm tozunu!”

2) Fakr-ı Mutlak: Kendini mutlak fakir saymak. Değişik vesilelerle Kıtmîr ifade ediyor; onun dediğini, beyanını, üslubunu beğenmiyorsanız, siz, bu mülahazayı daha şık bir beyan ile ifade edebilirsiniz. Hakikaten Allah (celle celâluhu) “Ben’den olan şeyleri, Bana ait olan şeyleri şöyle kendi hayalinizde bir tarafa bırakın da ‘Ben, benim!’ diye kendi adınıza bir tekmil verin Bana!” dese, nasıl bir tekmil verirsiniz?!. İşin altına hemen bir “hiç” imzası atar mısınız, atmaz mısınız?!. “Fakr-ı mutlak”. Var eden, O (celle celâluhu). Canlı eden, O. İnsan eden, O. Hele mazhariyetiniz olarak, Müslüman eden, O. Müslüman muhitte yaratan, O. Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâma ümmet eden, O. O’nun yolunda hizmete muvaffak kılan, O. Sizi o yola irşad eden, O… Bunların hepsi, O’na aittir. O’na ait olan şeyleri bir kenara koyduğunuz zaman, siz, kendi adınıza tekmil verecekseniz, “sıfır” diyeceksiniz; “Ben, bir sıfırım!” Fakr-ı Mutlak; varlığın, izâfî bir varlık, nisbî bir varlık.

3) Şükr-i Mutlak: Ben, âcizim; elimden hiçbir şey gelmiyor. Öyle bir fakir, öyle bir dilenciyim ki, Allah’tan başka hangi kapının tokmağına dokunsam, yüzüme çarpılıyor. Böyle bir âciz ve fakirim; fakat görüldüğü gibi, O (celle celâluhu) beni, böyle sere serpe yerde de bırakmıyor. Şimdi mesele, böyle olunca, bu defa size/bize sadece şükretmek düşüyor. Hani, Yunus Emre’nin -Niyazî Mısrî tarafından da izah edilen ve “lügaz” denilen- bilmece gibi sözleriyle nazara verdiği husus vardır:

Çıktım erik dalına,

Anda yedim üzümü,

Bostan ıssı kakıyıp,

Der ne yersin kuzumu.

 

Kafdağı’ndan bir taşı

Şöyle attılar bana

Öylelik yola düştü

Böyle kaldı yazılı.

 

Bir küt ile güreştim,

Elsiz ayağım aldı,

Onu da basamadım

Göyendirdi yüzümü..

 

Bir serçe bir kartalı,

Salladı vurdu yere,

Yalan değil, gerçektir,

Ben de gördüm tozunu..

Küt (Bazı yerlerde kullanılır: Kötürüm) ile güreşiyorsun, elsiz ayağını alıyor; basamıyorsun, utandırıyor seni. Serçe, kartalı yere çalıyor; bir yudumluk bir şey ona göre; “Yalan değil, gerçektir, ben de gördüm tozunu.” Acz ü fakrı böyle görmek lazım.

Acz ü fakr, böyle olduğu halde, sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağan nâmütenâhî niam-i İlahiye, eltâf-ı Sübhâniye karşısında, size oturup kalkıp hep şükretmek düşmez mi?!. وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size arttırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, benim azabım pek şiddetlidir.” (İbrahim, 14/7) Şükrederseniz, Ben de nimetini artırırım. Nankörlüğe girerseniz.. görmezlikten gelirseniz.. sağanak sağanak başınızdan aşağıya yağdırdığımı, kör kütük olduğunuz halde, kötürüm olduğunuz halde, âdeta Herkül’ler gibi size belli misyonlar eda ettirdiğimi görmezlikten gelirseniz, bu defa Benim azabım şedittir. وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ “Ama nankörlük ederseniz haberiniz olsun ki azabım pek şiddetlidir!” diyor. Dolayısıyla, şükür…

Hazreti Zeynülâbidîn’in ifadesiyle, Sana nasıl şükürde başa çıkarım ki?!. اَلشُّكْرُ لِلَّهِ veya اَلْحَمْدُ لِلَّهِ dediğim zaman, onu da nimetin karşısında dedirten Sen’sin; o da bir hamd ister. Ona da bir اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demem lazım. İkinci kez bana dedirttiğinden dolayı, bana bir lütufta daha bulundun; yine اَلْحَمْدُ لِلَّهِ Öyleyse oturup kalkıp hep اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ demem lazım. Şükür…

  Arkadaşlar, arkadaşlar / Şevk mezhebi yoldur bize / İmana doymuş yoldaşlar / Dikenler hep güldür bize!..”

4) Şevk-i Mutlak: Hazreti Pîr’in yolu. Ne kadar açık?!. Ne kadar net?!. Ne kadar kulun acz ve zaafına yakışır, numarası-drobu uyar bir şey?!. Ne kadar O’nun azametine muvafık bir gerçek, bir hakikat?!. “Allah, Allah! Ben bu kadar âciz, bu kadar fakir olduğum halde, böyle çağlayanlar gibi her şey; niam-ı İlahiye akıyor karşımda. Artık niye ye’se düşeceğim?!. Niye bu mevzuda inkisâr yaşayacağım ki?!. Şevk içinde hep götüreceğim bunu, götürmeye çalışacağım!.. -İşte biraz evvel ifade edildiği gibi- “meyelân”, “meyelândaki tasarruf”, “kader denk” deyip yürüyeceğim, Allah’ın izni ve inâyetiyle. Madem damlayı derya yapıyor, zerreyi Güneş yapıyor O; o zaman, şevksizlik bende Allah’a karşı saygısızlık olur. Hep şevk içinde olmalıyım!..

Şu anda bile… Balyozlar başımıza inip-kalksa, zindan kapıları ardına kadar, kale kapıları gibi açılsa, insanın en önemli hukukunu ifade eden usûl-i hamse ayaklar altına alınsa da… Bazı usûliddin ve usûl-i fıkıh uleması, usûl-i hamseye bir de “hürriyet”i ilave ediyorlar. Hazreti Pîr de hürriyet üzerinde ısrarla duruyor: “Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.” diyor. Öyleyse “usûl-i hamse” değil, bir de hürriyet, “usûl-i sitte”.

Evet, haklar elinizden alınacak.. insanî haklardan mahrum edileceksiniz.. hatta çok yerde Allah’a karşı yapmanız gerekli olan vazife-i ubudiyette zorlanacaksınız.. belki abdest alma imkanı bulamayacaksınız.. zikr u fikirde bulunduğunuz zaman, rahatsızlıklarını izhar edecek, engellemeye çalışacaklar…

12 Mart’ta (1971) biz hapishanedeyken, arka koğuşta, böyle şu kadarcık bir yeri namaz kılmak için ayırmıştık. Mahkûmların bir kısmını da bizden ayırmış, o koğuşa koymuşlardı. Dizlerimizi ahşap olan o yere vurunca, şikâyet ettiler hemen. Orada, hapishanede, -“tutuk evi” diyorlar- tutuk evinde subaylara şikâyet ettiler; “Dizlerini hızlı yere vuruyorlar, bir de cehrî namazlarda âşikâre okuyorlar; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ اَلرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ diyor, açıktan okuyorlar; biz, diğer koğuşta rahatsız oluyoruz!”

Bu türlü şeylere maruz kalsanız, her şeyiniz elinizden alınsa, yine de mutlak bir şevk içinde bulunmalısınız. Madem acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka öyle bir teveccüh var; bize düşen şey de şevk-i mutlak içinde o güzergâhta, O’na doğru gitmek ve katiyen ye’se düşmemektir. “Yeis, mani’-i her kemaldir.” (Tarihçe-i Hayat, s.59)

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan ruhunu, vicdânını bağlar.”

“Ey dipdiri meyyit, ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana, eller de senin, baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok… Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun bana; sen böyle değildin.

Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?” (Ruhun şâd olsun, Âkif!..)

Katiyen ye’se düşmemeli, inkisâr yaşamamalı; acz u fakra o kadar eltâf-ı Sübhâniyede bulunan Allah’ın o eltâf-ı Sübhâniyesi karşısında, hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı!.. Oraya girenlerin o etrafa tebessüm yağdırmalarına benzer şekilde… Tebessüm yağdırarak gidiyorlar zindana!.. Arkadan ellerine kelepçe vurmuşlar, sanki kaçacaklar gibi!.. Sırf hakaret olsun diye!.. Bir yönüyle onları aşağılamak için; bir yönüyle de onları tahrik etmeye matuf, “bir şey yapsınlar” diye!.. Fakat çok şükür, melek ruhu taşıyan o insanlar, “mülk”ten ve “milk”ten daha ziyade “melekût”a müteveccih olan o insanlar, gülerek mukabelede bulunuyorlar.

Çok iyi tanıdığım bir yaşlının -belki benden bir iki yaş daha büyük; düşünün, seksen yaşına ayak basmış birisinin- ellerine kelepçe vurmuşlar, Antalya’da. Bir de böyle fotoğrafını çekiyorlar. “Çek, çek!..” diyor onlara ve sonra bir şey ilave ediyor. Âdeta gittiği yere, çok ciddî bir memnuniyet hissiyle gidiyor gibi… Allah, sizi ebediyen pâyidar eylesin!.. İhtimal ki sizler, Amnofis döneminde olsaydınız, aynı şeyleri yapacaktınız. Seyyidinâ Hazreti Mûsâ’ya, “Sen gelmeden evvel de geldikten sonra da hep biz ezâ çekiyoruz!” demeyecektiniz. Onlar (Firavun’un işkencelerine maruz bulunan bazı İsrailoğulları, şikâyet dolu sızlanmayla) “Biz, sen gelmeden önce de işkenceye maruzduk, şimdi sen geldikten sonra da maruzuz.” (A’raf, 7/129) demişlerdi. Siz onların dedikleri gibi demeyecektiniz; “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, peygamberlerin yolunda, peygamberlerin başına gelenler, başımıza geliyor.” diyecektiniz.

Evet, antrparantez bir şey arz edeyim: Dünya çapında, aklı başında ulemâ-i benâmdan büyük bazı kimseler -isim vermeyeceğim- meseleye bu zaviyeden yaklaştılar. Ezher’deki büyüklerden.. Fas’taki büyüklerden.. Afrika’daki başka büyüklerden bazıları dediler ki: “Hizmet, böyle devasa adımlarla inkişaf ederken, ‘Yahu bir istidraç olmasın bu mesele?!. Çünkü bunun onda biri kadar bir hizmet yapanlar, on katı cezaya maruz kaldılar, on katı balyozlandılar, on katı insanca yaşama hak ve hürriyetinden mahrum edildiler. Bunlara bir şey olmadığına göre, başlarına bir şey gelmediğine göre, acaba işin içinde bir bit yeniği mi var?!.’ diye düşünüyorduk. Vaktaki başınıza zâlimlerin eliyle bu türlü musibetler gelmeye başladı, o zaman doğru yolda yürüdüğünüzü anladık!..”

Nitekim أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” buyuruyor Hazreti Ruh-u seyyidi’l-enâm. Başına hiçbir şey gelmeden zirveyi tutan haksızlar, nâdanlar, esasen onlar, hallerinden utansınlar. Siz, bu türlü şeylere maruz kaldığınızdan dolayı, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ، سِوَى أَحْوَالِ أَهْلِ الْكُفْرِ وَالضَّلاَلِHamd olsun Allah’a; ehl-i dalalet ve ehl-i küfrün ahvâli dışında, O’nun verdiği her şeye hamd olsun!..” mülahazasıyla, “Gelse celâlinden cefa / Yahut cemâlinden vefa / İkisi de câna sefa / Lütfu da hoş, kahrı da hoş.” deyip yürüyün O’nun yolunda!.. Şevkinizde bir inkisâr yaşamayın!.. Şevk kırılmasına maruz kalmayın acz-i mutlaka, fakr-ı mutlaka terettüp eden şeyler karşısında.

İşte, Cenâb-ı Hak, böyle bir şevk vermişse, şahlanmış bir küheylan gibi mahmuzlanmadan bile sen son sürat, kalbin durasıya koşuyorsan şayet, onu veren de O (celle celâluhu). O zaman da sen, hep şükredip duracaksın: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Sana gelip ulaşan nimetlerden dolayı, mukabelede bulunmanın adı: اَلشُّكْرُ لِلَّهِ Nimet, sana gelsin gelmesin, ulaşsın-ulaşmasın, sana o nimetlerin gelebileceği bir makamdan gelen şeyler karşısında; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ diyorsun. Bu iki şeyi, birbirinden tefrik etmek lazım; “Fedâil ve fevâdil” deniyor. Evet, bu da şükr-i mutlaka dâhil. Cenâb-ı Hak, şükr-i mutlakta bizi sâbit-kadem eylesin!..

5) Tefekkür: Amma, baştan buraya kadar ifade edilen bu hakikatleri anlamak için, bir şeye ihtiyaç vardır: “Tefekkür”, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Nüanslarıyla, hepsinin farklı tarifi var. İllet-malûl arasında, kozalite mülahazasıyla, münasebet kurarak meseleleri ele alıp tahlil ve analiz etme, öyle terkiplere ve tahlillere gitme. O tefekkürü kullananlar, ancak onlar, aczdeki o enginliği, fakrdaki o enginliği, şevkteki o enginliği, şükürdeki o enginliği duyabilirler. Onun için haşiye olarak da düşüyor; “tefekkür” diyor, “tedebbür”, “tezekkür”, “teemmül”. Mebdeden müntehaya mahrûtî nazarla -yalın Türkçe ile “bütüncül bir bakışla”- meseleye baktığınız zaman bahsi geçen hakikatleri anlayabileceksiniz. Sebep ile o sebebe terettüp edebilecek ve “Şu da olur, şu da olur, şu da olur, şu da olur!” denebilecek on tane ihtimali, hatta bir sebebin tevlîd edeceği bütün ihtimalleri mahrutî bir nazar (bütüncül bir bakış) ile görmek suretiyle, esasen o dört tane esasın nasıl elmas, zebercet, zümrüt olduğunu ve mâverâdan gelip لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلَّا بِاللهِ kenzi ile irtibatlı bulunduğunu o zaman anlayacaksınız. لاَ حَوْلَ وَلاَ قُوَّةَ إِلاَّ بِاللهِ، كَنْزٌ مِنْ كُنُوزِ الْجَنَّةِ “Allah’ın havl ve kuvvetinden başka bir dayanak olmadığına inanıp bunu ikrar etmek Cennet hazinelerinden bir hazinedir.” buyuruyor İnsanlığın İftihar Tablosu, sallallâhu aleyhi ve sellem.

6) Şefkat: Ve insanların hoyratlaştığı, kin ve nefretle oturup kalktığı bir dönemde, peygamber üslubunu esas olarak ele alan bir şefkat. Zira Firavun gibi, kendisine ters bakan insanları bile berdâr eden, doğan erkek çocukları, ihtimal dahilinde “Başıma dert olur!” diye öldüren,.. Hani nasıl birileri bazı yerlerde, “İhtimal dahilinde; bunlar benim gibi milimi milimine düşünmediğine göre, bir seçim olursa şayet, başkasına oy verirler!.. Halk içinde kalırlarsa, bunlar başkalarına fikir verirler!.. Bunları rahat bırakırsanız, elleriyle ayaklarıyla boş durmaz, yine okul açarlar, yine ev açarlar, yine şunu yaparlar, yine bunu yaparlar!..” düşüncesiyle hareket ediyorlar. Paranoya yaşandığından dolayı, dünyanın değişik yerlerinde… Bütün Tiranizm sistemlerinde, öyle çok uzak ihtimallere hükümler bina edilmek suretiyle elli türlü, müzâaf der müzâaf zulümler, i’tisaflar irtikâp edilir/ediliyor, hafizanallah.

Evet, Firavun Amnofis öyle birisi. Böyle, bu türlü mezâlimi irtikâp ediyor. Şimdi böyle birisine Allah (celle celâluhu), vazifeli elçisini gönderiyor. Ulû’l-azim peygamber, Hazreti Musa gibi bir insan… Beş tane sayılmış, onların içinde; yüz yirmi dört bin peygamber içinde, üç yüz on üç veya altı yüz yirmi altı mürsel arasında, seçtiği beş tane insan var, önemli: Nuh, neciyyullah; İbrahim, halîlullah; Musa, kelîmullah; İsa, ruhullah; Muhammed, rasûlullah, habîbullah, halîlullah. Sallallâhu aleyhi ve aleyhim ecmaîn.

Cenâb-ı Hak, Hazreti Musa’yı Firavun’a gönderirken, üslup olarak diyor ki, اذْهَبَا إِلَى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغَى فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى “Firavun’a gidin, çünkü o gerçekten çok azgınlaştı. Ama ona tatlı, yumuşak bir şekilde hitap edin. Olur ki öğüt dinler ve aklını başına alır veya hiç olmazsa kalbinde bir hareketlenme olur da biraz kendine gelir.” (Tâhâ, 20/43-44) Ey Musa ve Harun! Firavun’a gidin, kavl-i leyyin ile konuşun! Yüreklerinizde kin ve nefreti aksettiren bir şey olmasın! Kalblerinizde öyle bir şey olursa, farkına varmadan o, beyanınıza akseder, bakışınıza akseder. Paranoyaklar, sizin göz irislerinizde bile, onlar için ne düşündüğünüzü okurlar, firasetleri çok yüksektir onların! Yüz işmizâzlarınızda, onlar hakkındaki mütalaalarınızı okurlar. Onun için kalben yumuşaklık, tavren yumuşaklık, beyânen yumuşaklık: فَقُولاَ لَهُ قَوْلاً لَيِّنًا Niye? Tereccî… Bakın, “leyte” değil, “tereccî” edatı “lealle” ile ifade ediliyor; bu, “ümit edilir, olabilir” manasına geliyor. لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَى İhtimal ki o da tezekkür eder, bir şeyler hatırlar ve sonra haşyet atmosferi içine girer, Allah’a karşı saygı duyar.

Hâl-i leyyin, kavl-i leyyin, kalb-i leyyin, lisân-ı leyyin, beyân-ı leyyin, tavr-ı leyyin… Birini yumuşatmak istiyorsanız şayet, yumuşatmanın yolu, bundan geçer. O da bir yönüyle “şefkatin dışa vuruşu demektir. Şefkat ile hareket edeceksiniz.

Bir insanın imandan nasibi, şefkati ile mebsûten mütenâsiptir (doğru orantılıdır)!.. İnsan, karıncaya şefkat ediyorsa, arıya şefkat ediyorsa, haydi haydi insana şefkat edecektir. İnsana şefkat etmiyorsa, yuvaya şefkat etmiyorsa, kadına şefkat etmiyorsa, (ihtimallere binaen), herkesin başında bir Amnofis gibi bela olup yağıyorsa şayet, o insanın imandan nasibi de o kadardır.

Cenâb-ı Hak, اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ hakikatine bağlı, sâbit-kadem eylesin! Bizi, istikametten ayırmasın! Sizi, yolunuzdan döndürmesin! Şehrâh-ı Muhammedî’de (sallallâhu aleyhi ve sellem) sâbit-kadem eylesin!..

رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ * يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قُلُوبَنَا عَلَى دِينِكَ * يَا مُصَرِّفَ الْقُلُوبِ، صَرِّفْ قُلُوبَنَا إِلَى طَاعَتِكَ

(“Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalblerimizi İslamiyet’te sabit kıl!.. Ey kalbleri halden hale koyan Rabbim, kalblerimizi ibadet ü tâatine yönlendir!..)

وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا وَسَنَدِنَا وَشَفِيعِ ذُنُوبِنَا وَمَوْلاَنَا مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ تَعَالَى عَلَيْهِ وَعَلَى إِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى آلِهِمْ وَأَوْلاَدِهِمْ وَأَوْزَاجِهِمْ وَأَصْحَابِهِمْ أَجْمَعِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ، وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ * آمِينَ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

Cuma Hutbesi: Kendi Değerlerine Bîgâne Nesiller

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Bugün hem biz hem de bizimle aynı kaderi paylaşan milletler, tarihin en bunalımlı dönemlerinden biriyle yüz yüzeyiz. Öyle ki tabakat-ı beşer çapındaki sarsıntıların biri atlatılamadan ufukta bir ikincisi beliriyor. Her yerde kırılmaları kırılmalar takip ediyor, her taraf ruhun çığlıklarıyla inliyor. Kitleler şaşkın ve yığınlar her gün farklı buhranların sürprizleriyle tir tir titriyor. Eğer Allah’ın sonsuz rahmetine ve O’nun vaad ettiği “eyyâmullah”ın tahakkuk edeceğine itimadımız tam olmasaydı, ihtimal, ardı arkası kesilmeyen bu üst üste sarsıntılarla biz de devrilip gidecektik; devrilip gidecektik ve gözleri her zaman üzerimizde olan gelecek nesillerin ümitlerini de beraber alıp götürecektik.. bazılarını alıp götürdüğümüz de söylenebilir.

İnsanda, ümidin ve Allah’a karşı beklenti içinde olmanın tek kaynağı imandır ve O’nunla her zaman münasebet içinde bulunmaktır.. dahası bu münasebeti zamanla insanî tabiatının bir derinliği hâline getirmektir. Maalesef, bazılarımız itibarıyla biz, bir karanlık fasılda imana karşı hep lâkayt kaldık, Hak’la münasebetteki gücü ve büyüyü tam sezemedik; cismanî ve maddî ufkumuzun tesirine takıldık, kulak dolması nazarî mülâhazalardan sıyrılıp amelînin enginliklerine bir türlü açılamadık. Hatta bazen, kendi fikrî ve amelî dünyalarımızın yamaçlarında bulunmayı, dolaşmayı ar ve ayıp sayarak, bazen de bir kısım fantezilere girerek, ruh ve mânâ köklerimizle alâkalı nice değerleri eski birer eşya gibi kaldırıp bir kenara attık.. ve milletçe inkişaf etme kabiliyetlerimizi, cihanları fethe yetecek heyecanlarımızı yabancılaşma yönünde kullandık; kullandık ve yıllar yılı kendi dünyamıza karşı hep bîgâne kaldık; inançlarımızın Allahçasına, dünya-ukbâ ve öteler ötesini onunla tanıdığımız “Şeref-i Nev-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman”a karşı bîgâne kaldık; hatta bazılarımız itibarıyla O’na hasmâne bir tavır aldık. Arş u ferşi birbirine bağlayan, ins ü cinnin kurtuluş fermanı, kâinat kitabının en doğru yorumu, “Levh-i Mahfuz”un, “Beyt-i Mâmur”un sesi-soluğu ve teşriî esasların biricik kaynağı Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın sesinin kesilmesine de bîgâne kaldık.

Dahası, bu mübarek kaynaktan fışkıran, lâakal onun münbit ve bereketli atmosferinde boy atıp gelişen örflerimize, âdetlerimize, geleneklerimize hatta millî karakterimize ve millî tabiatımıza yabancılaştık, kendimizi yenileme azm ü heyecanını yitirdik ve heyecan yorgunu yığınlar hâline geldik. Bilmiyor çoğumuz imanın, İslâm’ın Kur’âncasını, Allah’la münasebetin Peygambercesini, dinin olmazsa olmaz ruhunu, temel dinamiklerini ve Nebi mesajlarıyla seslendirilen özünü, mahiyetini. Yok böylesine boş vermiş kimselerde en küçük bir öğrenme arzusu, kendini test etme azmi ve bir kısım önemsiz hobilere karşı duyulan alâka kadar öz değerlerini bilme merakı…

Bütün bunlara karşılık biraz bilmişlerimiz ise “Bazen sükût da bir töredir.” deyip sessizlik murâkabesine dalmakta ve her şey kendini bilmezlerin elinde âdeta içinden çıkılmaz bir hâl almakta. Tahkike kapalı ruhlarda sürekli tezebzüb rüzgârları esiyor; yığınlarda, kendilerini fetret boşluklarına salmış gibi bir hâl var; arzı görmüyor, semayı dinlemiyor ve boş yâvelerle ömür tüketiyorlar. Bir milletin üstünlük ve istikbal vaad ediciliğini onun geçmişten tevârüs ettiği dinî ve millî değerler belirler. Bu değerlere saygı duymayan ve sahip çıkmayan toplumların akıbeti hüsrandır; hüsrandır ve bu mâkûs kaderi değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez. Kendi değerlerine sahip çıkma ve mânâ kökleriyle irtibatını devam ettirme sayesindedir ki, toplum ve onu teşkil eden fertler kendilerini daha derinden duymaya başlar. İlim adamları, mütefekkirler ve sanatkâr ruhlar, alanları çerçevesinde kendi inanç, kendi düşünce ve kendi duygularını kitap kitap, nakış nakış işlemeye koyulur ve her sahada ruhlarının âbidelerini ikame ederek saf yığınlara kendilerini okuma ve mütalaa etme ortamı hazırlarlar. Nokta-i istinat olurlar onlara ve korurlar onların düşünce iffet ve ismetlerini, korudukları gibi kendi namuslarını.

Evet, eğer eli kalem tutanlar, kitap, broşür ve makaleleriyle; ressamlar bu alana ait kurallar çerçevesinde ebruları, tezhipleri, hatları ve resimleriyle; mimarlar inanç ve düşüncelerimizi aksettiren plan ve projeleriyle; şairler ve nâsirler beyan güçleriyle; mûsıkîşinaslar sinelerinden boşalıp ruhlarına akan besteleriyle kendi inanç, kendi his ve kendi düşüncelerinin âbidelerini ikame etmezlerse yığınlar kendilerine ters, geçmişlerine ters, ruh ve mânâ köklerine ters cereyanlara itilmiş olurlar. Doğrusu işte böyle bir ortamda yetişen bîgâne nesillerin akıbetini düşününce ürpermemek elden gelmiyor.

Aslında, günümüzün insanının yapıp ortaya koyduğu/koyacağı her müspet şey onun yarınki nesillere en büyük armağanı olacaktır. Atalarından gelecek böyle bir armağandan mahrum kalan fakir ve nokta-i istinatsız nesiller, pek çok orta malı mülâhazaların ve değişik serseri düşüncelerin tesirinde kalacak ve bugün olmasa da yarın mutlaka kendilerine edeceklerdir. Dünden bugüne gerektiği ölçüde bir hassasiyetle üzerinde durulmadığı içindir ki, pek çok dinî ve millî değerlerimiz unutulup gitti; şöyle-böyle kalanlar da matlaştı, renk attı ve zaten heyecan yorgunluğu yaşayan nesillerde artık heyecan uyarmaz oldu.

Bugün koskocaman bu tâli’siz coğrafyada inançlar ve onların hayata hayat olması kat’iyen kendine has derinlikleriyle duyulup zevk edilmiyor. İslâm’ın her şeyin üstesinden gelecek o büyülü gücü, bilinmesi gerektiği ölçüde bilinmiyor ve onun ruhlara vaad ettiği şeyler kendi enginlikleriyle görülmüyor. Oysaki bir zamanlar bu dünyada cedlerimizin gerçekleştirdikleri o uhrevî derinlikli medeniyet kendine has rengi, şekli, deseni ve ruhuyla çok iyi biliniyor, bilindiği ölçüde yaşanıyor ve müntesiplerine semavîleşme yollarını gösteriyordu. Ya şimdilerde öyle mi.? Bilebiliyor muyuz bize ait değerlerin kıymetini.. kendi düşünce atlasımızın renk ve çizgilerini? Heyhât, meş’um bir dönemde bin senelik muhteşem bir geçmişin bütün vâridâtını bir kısım partal eşya gibi kaldırıp bir kenara attık ve mâşerî vicdanda yeri doldurulamayacak boşluklar meydana getirdik.

İmanı, İslâm’ı derinlemesine duyamamış saf yığınların sorumsuzca hareketleri bir ölçüde kabul edilebilse de, şöyle-böyle okuyan, yazıp çizen, belli şeyleri olsun duyup hissetme konumunda bulunanları mâzur görmek mümkün değildir. Acaba bunlar biraz daha hassas olamazlar mıydı? Dinin özündeki güzellikleri, bugünümüz ve yarınımız adına onun vaad ettiklerini, diyanetin bağrında filizlenip gelişen ruhî tekâmülü çevrelerine anlatamazlar mıydı? Diyelim ki, bazıları bu değerleri duyup zevk edecek seviyeye henüz gelememişlerdi; kendilerini bu işin bir numaralı mümessili gibi görenler ve diyanet adına hep bir fâikiyet mülâhazasıyla oturup kalkanlar, gönül diliyle, beyan maharetleriyle ve varsa sanat kabiliyetleriyle bu altın mülâhazaları herkese duyurmalı değiller miydi?

Ben bize ait o güzellikleri, kalbinin dili, semavî orijini ve özündeki nefasetiyle –bir iki müstesnanın dışında– seslendiren kimseye şahit olmadım. “Ruhî ve kalbî hayat” deyip sık sık onunla gürleyen, hatta ondan ötürü muhalif gibi gördüklerine karşı kinle, nefretle köpürenlerin ses ve soluklarında da vicdanı rahatlatacak bir nağmeye rastlamadım. Dahası, münhasıran diyanetin temsil edilmesi için hazırlanmış zeminlerde bu işin temsilcileri konumundaki zevat arasında dahi, “Yüce mefkûremi i’lâ ve ilân için yaşayacaksam dünyada kalmama değer, yoksa benim diğer canlılardan farkım ne..?” diyecek kadar sinesi samimiyetle çarpan ve yaşatma yörüngeli yaşayan pek fazla adanmış ruhla da karşılaşmadım.

Dini, kendi çarpık anlayışlarına göre yorumlayan ve diyaneti semavîliğine aykırı kılık ve kıyafetlere sokanlardan bir şey beklemediğimiz muhakkak, “Bu din benim dinim; bu kültür benim kültürüm; bu tarih benim tarihim!” diyenlerin olsun, bütün değerlerin renk atması ve matlaşması karşısında heyecanla köpürmeleri gerekmez miydi!?

***

Not: Bugün mescidimizde Cuma Hutbesi olarak okunan bu makale muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Sızıntı Dergisi Ekim 2005 sayısı için kaleme aldığı başyazıdır.

521. NAĞME: TOPLUMSAL HİPNOZ

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi dünkü hasbihalinde özetle şu hususları dile getirdi:

* “Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen / Hüsrâna düşersin; çıkamazsın ebediyyen!” (M. Akif)

* Hâlihazırda yaşananlar muvacehesinde yeis sürekli kapınızın ziline, tokmağına dokunur, ayağıyla kapınıza vurur; “Sen kimsin?” deseniz, “Ben yeisim!..” der; kapının dışında yine ümitsizlik mırıldanır. Bu açıdan da böyle dönemlerde Allah’a dayanıp sa’ye sarılmak, hikmete râm olmak, yani yapılması lazım olan şeyleri o iş için gerekli mantık, muhakeme ve stratejiye göre yapmak; tabir-i diğerle şartların ve konjonktürün elverdiği şeyleri yerine getirmeye çalışmak çok önemlidir. Önemlidir zira yakın veya uzak gelecekte “keşke” dememek buna bağlıdır.

* “Keşke öyle bir tevakkufu yaşamasaydık!.. Keşke meseleyi rölantiye almasaydık!.. Keşke en ağır şartlar altında bile ne kadar yürünebiliyorsa dişimizi sıkıp o şekilde yürüyebilseydik!.. Cihanlar ifrit kesilip üzerimize geldiği zaman bile yapmamız gerekli olan şeyleri yapmaktan geri durmasaydık!..” Yakın veya uzak gelecekte bunları dememenin bir lazımı da sürekli gayret içinde ve âlihimmet olmaktır.

* İnsan yüce bir gaye-i hayale bağlanmalı ve o istikamette himmetini hep âli tutmalıdır. Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-i kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemli bir vesiledir. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder: “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.”

* Durağanlığa girdiğiniz ve “Az dinleneyim!” dediğiniz zaman, ahval ve şartlar sizi yeisin içine çeker. Şeytan ve nefis size “Vallahi, bu yol kat edilecek gibi görünmüyor; bu ifritten düşmanlarla başa çıkılacak gibi görünmüyor!” dedirtir. O meseleleri planlayanlar da bunu isterler ki onların ardında da zaten şeytan vardır. Her dönemde İslam’ı yaşamak isteyenleri engellemek için değişik plan ve stratejiler ortaya koyanlar hep insî cinnî şeytanlardır. Şeytan bazen bir iki insanı baştan çıkarır; diğerleri de sürü halinde onun arkasından sürüklenip giderler.

* Bazen de şeytan öyle bir hipnoz yapar ki koskocaman kitleleri, hem de bazen okumuş kitleleri uyutur. Bazen “din” diyen, ara sıra camiye giden, Ramazan’da oruç tutan ve Müslüman görünen insanlar bile şeytanın hipnozuyla öyle uyutulurlar ki, gözleri bağlı, kurdun arkasına takılan koyunlar gibi, onun yiyeceği vadiye öyle sürüklenirler ki, hiç farkına varmazlar. Öyle ki, insanlar arasında şeytanın temsilcisi konumundaki kişi/ler ne derse, onlar da onu tekrar ederler.

* Bu türlü bir hipnoz, uyuşturucuya veya kumara mübtela olmak gibi bir marazdır. O maraza tutulanlar, dini dengesi ve kıstası olmayan, onu sadece nam ve nişan olarak zikreden, hatta o kutsalı kendi ikbal ve istikbali adına birilerine karşı kullanan, bu uğurda zulüm, irtikâp, hırsızlık, tagallüp, tahakküm ve temellüke giren kimseler olup çıkarlar. Milletin alın teriyle kazandığı malların üstüne konmaya kadar her türlü kötülüğü işleyen öyle kimseler -uyuşturucu bağımlılığına benzer- bir hipnoza maruz kalmış gibidirler. Bugün de toplumda korkunç bir illüzyon, kitlesel bir hipnoz müşahede edilmektedir.

* Bir gün biri, belki içinden gelmeyerek, pozitif bir şey fısıldamıştır. Diğerleri de hemen onu gerçek zannederek Pennsylvania’ya selam gönderirler, “Oradaki kutlulara da selam olsun!” derler; “Bu Türkçe Olimpiyatları bizim kırk elli senelik hayatımızda yaptığımız hizmetlere tekabül eden dev bir hizmettir!” diye eklerler; “Can u gönülden selam ve ihtiramlarımızı arz ediyoruz!.” ifadesiyle sözlerini bitirirler. Bir dönemde birisi yalandan onu söylediğinden dolayı arkasından sürüklenenler de gerçek zannederek öyle söylerler. Daha sonra o tam aksi şeyler mırıldansa, bunlar da hemen ağız değiştirip bu defa o öncekilere zıt sözleri tekrar ederler. Çünkü bunlar hipnoz yapılmışlardır, ayakta uyuyanlardır, “sâir fi’l-menâm – uyurgezeler”dir.

518. Nağme: İman, Ümit ve Sabır

Herkul | | HERKUL NAGME

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi şu hususları dile getirdi:

* Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hele insan, inanacağı şeyi iyi seçebilmiş ve ona gönül vermişse, artık onun ruh dünyasında, ümitsizlik, karamsarlık ve bedbinlikten asla söz edilemez.

* Allah’ın sonsuz kudretine inanan insanların ümitsizliğe düşmeleri düşünülemez. Zira bizi mülkünde istihdam eden O’dur. Mülk O’nundur ve O, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İsterse gecede gündüz; kışta da bahar yaratır. Dilerse gündüzü geceye, yazı da kışa çevirir.

* Ayet-i kerimenin ifadesiyle, وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin. Şurası bir gerçek ki, O’na inanmayan kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.” (Yûsuf Sûresi, 12/87)

* Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olan rûhunu, vicdânını bağlar.”

* Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir.” demiş; inşirah verici beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

* Denebilir ki iman zayıfladıkça yeis güçlenir. Aksine, insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur.

* Mü’minlerin birbirlerine sabır tavsiye etmeleri gerektiği gibi ümit takviyesinde bulunmaları da lazımdır.

* Şayet yürüdüğünüz yol Peygamberlerin ve Hak dostlarının yürüdüğü doğru yol ise, Allah katiyen sizi yolda bırakmaz, size yolsuzluğun acısını tattırmaz.

* Yol O’nun yolu ise, o yolda çekilenler bile nimettir. Hiç öyle olmasaydı, Peygamberlere ve onların arkasında yürüyenlere o kadar ağır şeyler çektirilir miydi?!.

* Ashâb-ı Kiram efendilerimiz işkence ve eziyetlerin her türlüsünü çekmişlerdi. Yerinde boykotlara maruz kalmışlar, yerinde tehcirlere, tehditlere, tenkillere, ibâdelere uğramışlardı. Yurtlarını yuvalarını terk etme mecburiyetinde bırakılmışlar, farklı beldelere hicret etmek zorunda kalmışlardı.

* Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok… Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.

* Ondan sonra da gönülden inananlara kan kusturan o Ebu Cehiller, o Utbeler, o Şeybeler hiçbir dönemde eksik olmamıştır; belki sadece isimler değişmiştir ama hemen her zaman bir kısım zalimler zulümlerine devam etmişlerdir.

* Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.

* Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (Öyleyse, sabrediniz.. sabrediniz!..)

Bamteli: Hâl ve Ümit

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

Sadece Allah rızasını maksat yapanlar fırtınalar karşısında sabit-kadem olabilirler/olabildiler!..

*En büyük isteğimiz O (celle celaluhu) olmalı!.. İnancımızda, ibâdet ü tâatımızda, bir şey söylememizde, bir şey yazıp çizmemizde, bir yere gitmemizde hep ihlas!.. Hazreti Pîr diyor ki: “İhlaslı bir zerre amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.”

*Evet, Allah’ın rızası en önemli, en yüksek, en zor ulaşılan bir hedeftir. Ona talip olma, ona kilitlenme, onun berisinde her şeyi bayağı görme!.. Sonra halis aşk ve iştiyak onun zirvesi; bu, büyüklerin, ekrabu’l-mukarrabînin talep ettiği ufuk; Hazreti Mevlana gibi, ruhunun ufkuna yürümeyi şeb-i arûs sayma.

*Her işimizi ihlas, rıza ve aşk u iştiyaka bağlamamız lazım. O zaman öyle bir şeyi peylemiş veya öyle bir şeyin arkasına düşmüş oluruz ki, dünyanın bütün zevkleri, lezzetleri bir araya gelse, onun yanında yine deryada damla kalır.

*Zannediyorum bu dönemde yerinde sabit-kadem olan insanlar, Cenâb-ı Hakk’ın murad-ı Sübhânîsinden, ihlastan ve rıza-yı ilahîden başka bir şey düşünmüyorlardır. Düşünmesinler Allah’ın izniyle.. ve bu düşünmemede sabit-kadem olsunlar.

Hal Dili ve Peygamber Efendimiz

*İnsanlığın bugün beklediği bir şey var ki maalesef o bir iki asırdır bizim yitirdiğimiz şeydir: Hâl ve temsil! Hâl ile halledilmeyecek problem yoktur. Rasûl-ü Ekrem ve Sahâbe-i Kirâm efendilerimizin belki en müessir yanları, onların hâl ve temsilleriydi. Onları derinden derine tetkik eden insanlar, “Vallahi çehresinde, tavır ve davranışlarında yalan yok!” diyorlardı.

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz söylediği her hakikati öncelikle kendi hayatına tatbik ediyordu. Mesela, zühd, tevazu ve mahviyet tavsiye buyuruyorsa, her güzel ahlakta olduğu gibi, önce kendisi o hususta zirveyi tutuyordu.

*Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalatü vesselam) hasır üzerinde istirahat buyurması ve hasırın da vücudunda iz bırakması sebebiyle Hazreti Ömer’in gözleri dolu dolu, “Yâ Rasûlallah! Sasaniler şöyle, Romalılar böyle…” diyerek O’nun da dünya nimetlerinden biraz istifade etmesi gerektiğini ima etmesi üzerine Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilir: “İstemez misin, yâ Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun!”

*Ayrıca Efendimiz şunu söyler:

مَا لِي وَمَا لِلدُّنْيَا مَا أَنَا فِي الدُّنْيَا إِلَّا كَرَاكِبٍ اسْتَظَلَّ تَحْتَ شَجَرَةٍ ثُمَّ رَاحَ وَتَرَكَهَا

“Benim dünya ile ne alâkam olabilir ki! Benim dünyadaki hâlim, bir ağacın altında gölgelenip azıcık dinlendikten sonra yoluna devam eden bir yolcunun hâline benzer.”

Günümüzün çoğu Müslümanları yüce dinimiz İslamiyet’e hüsuf küsuf yaşatıyorlar!..

*Peygamber Efendimiz ve selef-i salihîn tarafından ortaya konan hal ve temsil bugünün müminlerince de gerçekleştirilirse, Allah’ın izni ve inayetiyle, adeta bir yerde ütopik bir dünya oluşmuş gibi başkaları ona koşup gelecektir. Yoksa İslam’ın mübarek çehresine zift saçan şer odakları varken ve Müslümanlık çoklarınca kötü temsil ediliyorken kimsenin ona karşı imrenme duyması mümkün değildir.

*Müslümanlığın aynası ve bir yönüyle temsilde onun figüranı olan bizler, onu mükemmeliyet içerisinde, gerektiği gibi temsil edemediğimizden ve hâl ile ortaya koyamadığımızdan dolayı, onun o dırahşan çehresini, pırıl pırıl güneşlerden aydın imrendiren çehresini karartmış oluyoruz. İslamiyet’e hüsûf ve küsûf (ay ve güneş tutulması gibi tutulma) yaşatıyoruz. İslamiyet ile insanlar arasında biz bulunduğumuzdan dolayı, bize bakıyor, bizimle İslamiyet’i değerlendiriyorlar.

*Hakk’ı anlatmak ve i’lâ-yı kelimetullah mülahazası içinde yaşamak gibi bir mefkûre ve gâye-i hayal, insanın kendi benliğinden uzaklaşması ve bencilliğinden kurtulması için de çok önemlidir. Çünkü insan, bir gâyeyi bütün varlığıyla sahiplenirse, artık hareket, tavır ve davranışlarını o gâye istikametinde değerlendirmeye çalışır. Üstad Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder “Gâye-i hayâl olmazsa veyahut nisyan veya tenâsi edilse, ezhan enelere dönüp etrafında gezerler.” Demek ki, benlikten tecerrüt etmenin, her şeyi bencilliğe bağlamaktan kurtulmanın yolu, O’na bağlanmak ve her şeyi O’nunla alakalı bir hususa bağlamaktır.

“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?”

*Şayet siz, “Allah’ın izniyle Nam-ı Celil-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) güneşin doğup battığı her yere ulaştıracağız. Bir stratejiye, bir plana, bir projeye mukabil on tane alternatif yol oluşturacağız. Oturup kalktığımız her yerde “bismillah” der gibi sohbet-i Canan deyip meseleleri O’nunla başlatıp O’nunla noktalayacağız.” mülahazasına bağlı olur ve o istikamette gayret gösterirseniz, Allah da (celle celaluhu) yolunuza su serpecektir.

*Alvarlı Muhammed Lutfî Efendi hazretleri ne hoş söyler:

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi? / Rızasına iven de /Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen / Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan / Eyyub gibi ağlasan / Ciğergâhı dağlasan / Ahvalini sormaz mı?

Derde dermandır bu dert / Dertliyi sever Samed / Derde dermandır Ehad / Fazlı seni bulmaz mı?”

*Hele bir “Allah” de yürekten, bak nasıl cevap veriyor!.. Sen “Ya Rab!” deyince, “lebbeyk” diyor. Oysaki aşağıdan yukarıya doğru tazim ifadesi olarak, biz gönüllerimizin heyecanını bu kelimeyle O’na karşı ifade ediyoruz. Allah kuluna tenezzül tecelli dalga boyunda “lebbeyk” diyor. “Kulcağızım bir isteğin mi var?” Böyle bir Rab sizin o güzel isteklerinizi intizar buyuruyorsa şayet, hep O’na karşı dilekte bulunmak lazım. Zaten, bir hadis-i şerifte ifade edildiği üzere; bir kimse, Allah’tan bir şey istemezse, isteklerini Allah’a sunmazsa, gazab-ı ilahîye maruz kalır. Kur’an-ı Kerim’de de -Hazreti Üstad’ın mealiyle- “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var.” buyurulmaktadır; yani, ne yazarsınız ki duanız olmazsa?!.

İnsanın ümidi inancı nispetindedir

*Ümit her şeyden evvel bir inanç işidir. İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir. Hazreti Üstad, ümitsizliği çok büyük bir engel olarak anlatmış; “Yeis, mani-i her-kemaldir” demiş; “Ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabatı içerisinde en yüksek ve gür seda İslam’ın sedası olacaktır.” şeklindeki beyanlarıyla hep ümidin sesi soluğu olmuştur.

*Ümit, Allah’a güvenin ifadesi olduğu gibi, iradenin hakkını vermek de demektir. Allah bir irade vermişse, niye ye’se düşelim ki?!. M. Akif ifadesiyle:

“Ye’s öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.

Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar.”

*Denebilir ki insan imanda ne kadar derinleşirse ümidi de o ölçüde pekişmiş olur. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, Ashâb-ı Kirâm’ın, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak gördükleri, diğer insanların telaşa kapılıp panikleyecekleri şartlarda dahi onların ümitle şahlandıkları ve hep dimdik bir duruş sergiledikleri anlatılmaktadır. Mesela, Hendek Vakası münasebetiyle indiği rivayet edilen bir ayet-i kerime şöyledir:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz!..

*Ümit denilince genellikle,

وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

“Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyiniz. Çünkü kâfirler güruhu dışında hiç kimse Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez. ” (Yusuf, 12/87) ayet-i kerimesi akla gelmektedir.

*Aslında daha pek çok ayet-i kerime ümit zaviyesinden ele alınabilir: Mesela; Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِينَ جَاهَدُوا فِينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَإِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِنِينَ

“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah, hep iyilik peşinde koşan ehl-i ihsanla beraberdir.” (Ankebut, 29/69) Mücahede, kalblerin Allah’la münasebeti için aradaki engelleri bertaraf etmek demektir. Bu, iktiza ettiğinde müdafaa harpleri gibi bir savaşla da olabilir. Fakat esas olan, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “büyük cihad” dediği cihaddır; nefisle mücahede, Allah’a yönelme işi.

Ashab-ı Kirâm’ın İman ve Ümidi

*Allah Rasûlü’nün hayat-ı seniyyeleri ümit tablolarıyla doludur. Mesela, Hendek Müdafaası. Mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hazreti Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

*Rehber-i Ekmel Efendimiz, ashabıyla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu. İman ve ümit idi bu. Böyle bir atmosfer içerisinde, İnsanlığın İftihar Tablosu, dünyanın iki süper gücünün tarumar olacağı bişaretini veriyordu, Allah’ın bildirmesiyle. O yüksek imanıyla, o bütün insanlığa dağıtılsa herkesin Firdevs’e girmesine yetecek kadar mükemmel imanıyla bişaret veriyor ve sahabe-i kiram efendilerimiz de o iman ve ümitle şahlanıyorlardı.

Sen mi yoksa ümidin mi yüreksiz!..

*Ümitle uzun yollar aşılır; ümitle kandan irinden deryalar geçilir ve ancak ümitle dirliğe ve düzene erilir. Ümit dünyasında mağlup olanlar, pratikte de yenilmiş sayılırlar. Kim bilir, belki de hasımlarınız sizi ye’se atıp ellerinizi kollarınızı bağlamak için uğraşıyorlardır. İnşaallah, siz Kur’an’ın ve evrensel insanî değerlerin elmas düsturlarına sarılarak, insanların gönüllerini fethetme mevzuunda sarsılmayan bir ümitle, hep ileriye doğru yürüyeceksiniz. Allah’ın izni ve inayetiyle, içteki hasetçileri aşacaksınız; dıştaki muhtemel tehlikelere ve badirelere de takılmadan yol alacaksınız.

*Merhum M. Akif’in ifadeleriyle noktalayalım:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Kırık Testi: Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Çözülmez gibi görülen devasa problemlerin çözümü adına başvurulması gereken dinamikler nelerdir?

Cevap: Kalbleri ölmüş, hissiyatı sönmüş ve Allah’la münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların, büyük problemlerin altından kalkması düşünülemez. Bu sebeple maruz kalınan problemlerin çözümünde en başta mefkûre aşk ve heyecanının olması gerekir. Evet, insan dinme bilmez bir aşk u iştiyakla hedefine kilitlenmeli, baskı ve zulümler karşısında yılgınlık göstermeden sürekli mücadele azmi içinde olmalı ve elli defa bozguna uğrasa, yine de hiçbir şey olmamış gibi doğrulup yoluna devam etme kararlılığı sergilemelidir ki, aşılmaz gibi görülen tepeleri aşsın; mağlubiyet yaşasa bile, hezimetten dahi zaferler çıkarmasını bilsin.

Sadakatle Aşkın Birleşik Noktası

Bu konuda Seyyidina Hazreti Âdem (aleyhisselâm) bizim için ne güzel bir misaldir. Allah (celle celâluhu) onun genlerine mukarrabine göre bir hata yüklemiş, o da nezd-i ulûhiyet ile kendi arasındaki münasebet açısından safiyyullah ufkunda hata sayılabilecek bir “zelle”de bulunmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/121) Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendisine bir şey hatırlatıldığında o, bunu unutmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/115) Fakat önemli olan hata ettikten veya unuttuktan sonra ümitsizliğe kapılmadan hemen O’na yönelip, “Bana bir daha bu hatayı yaptırma Allah’ım!” diyebilmektir. Hazreti Âdem, işte bunu yapmıştı. Sıhhatli hadis kitaplarında yer almasa bile, yine de itimat edilebilecek kaynaklarda, onun, işlediği hatadan dolayı kırk sene başını semaya kaldırmadan hicap içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardığı rivayet edilir. (Bkz.: es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 1/141-142) Hata eden bir insanın asâ gibi iki büklüm olması; “Ben O’nu bildiğim, her şeyimle O’ndan olduğum hâlde O’na karşı böyle bir hatayı nasıl yaparım! Neden her şeyimi O’na emanet etmedim!” deyip hatasını kabul etmesi ve daha sonra gözünün ağyara kaymasından dolayı Mahbub-u Hakikî’nin kapısında bağışlanma dileyip kendini affettirmeye çalışması çok önemlidir.

İnsanın gönlünde aşk ateşi tutuşmuş, benliğini de aşk bürümüşse, yaşanan çok değişik imtihan ve meşakkatlere rağmen o, maşukunun kapısından ayrılmayı asla düşünmeyecektir. Aşk, insanın Allah’la irtibatının unvanıdır; kalbinin sürekli O’nunla ittisalidir; vuslat arzusuyla burnunun kemiklerinin sızlamasıdır. Hele sadakatle taçlandırılan bir aşkta, insan, vuslat arzusuyla içten içe yanıp kavrulsa da her şeye rağmen emre itaatteki inceliği kavrayarak bir adım geriye atıp, “Sen, gel demediğin için ben şimdi gelmeyi talep etmiyorum. Senin yolunda Sana karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmek istiyorum.” der ki, böyle bir ufuk aynı zamanda sadakatle aşkın birleşik noktasıdır.

Hezimetten Zafer Çıkarmanın Yolu

Aşkın yanında, onun farklı bir buudunu veya açılımını ifade eden cesaret de aşılmaz gibi görülen problemleri aşma adına önemli bir faktördür. Uhud’da baş döndüren bir cesaret örneği sergileyen Mus’ab İbn Umeyr Hazretleri, bir kolunun kesilmesi karşısında “Bir kolum daha var ya o bana yeter!” demiş, ona da bir darbe vurulduğunda, “Hâlâ boynum yerinde duruyor ya, şimdi de bir kalkan olarak onu kullanırım.” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/121) diyerek ölümün ekşi yüzünü bile güldürmüştür. İşte cesaret timsali böyle bir zatın çözemeyeceği hiçbir problem yoktur. Evet, elbette ki ölümün yüzü ekşidir. Fakat siz ona gülerseniz o da size güler. Öyle ki Allah (celle celâluhû) alacağı emaneti aradaki vasıtalara bile vermeden doğrudan kendisi alır. Nitekim Şah-ı Geylânî ve Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî gibi büyük zatlar, “Allah’ım canımı kendi elinle al!” dileğinde bulunmuşlardır. (el-Kulûbu’d-dâria s.308)

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli vasıflarından birisi de şecaat ve cesaretiydi. Meselâ Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), stratejide hiçbir hata yapmamasına rağmen Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa savaşı yapmak istemesi, okçular tepesine okçuları yerleştirmesi, uyguladığı taktikle düşmanı yanıltması, belki onları birbirine düşürmesi gibi stratejiler tastamam yerindeydi. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in, إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا  “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Ancak bu arada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/54-55) İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabı, cesaret isteyen bu önemli hamleyle yaşanan hezimeti yeniden zafere çevirmişti.

Huneyn’de yaşananlar da bundan farklı değildir. Ok atmada çok başarılı olan Sakîf ve Hevâzin kabileleri, Müslümanları bir vadi girişinde ok yağmuruna tutmuş bunun sonucunda da Müslüman saflarında bir kısım kırılmalar olmuştu. Fakat böyle bir anda İnsanlığın İftihar Tablosu, atını düşman saflarına doğru mahmuzlamış ve O’nun أَنَا النَّبِيُّ لَا كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ “Ben Allah’ın Resûlü’yüm, bunda şüphe yok. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum!” sesi duyulmuştu. Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), o anda O’nun bineğinin zimamını zor tuttuğunu ifade etmiştir. (Buhârî, cihâd 52; Müslim, cihâd 78-80) Daha sonra Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas, Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etmiş. Allah Resûlü’nün sesini ve çağrısını duyan bütün ashap da Allah Resûlü’nün etrafında toplanarak, düşman üzerine yürümüşlerdi. Netice itibarıyla mağlubiyet aşılmış ve zafere ulaşılmıştı. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/326 vd.)

Bu açıdan bir mü’minin yaşanan sıkıntılar karşısında asla yılgınlık göstermemesi, şecaat ve cesaretle problemlerin üzerine gitmesi çok önemlidir. Mü’min öyle bir metafizik gerilim içinde olmalıdır ki, “Murad-ı sübhanî tecelli ederse, Allah’ın izni ve inayetiyle, ben arzın yörüngesini bile değiştirebilirim.” diyebilmelidir. Evet, Allah’ın havl ve kuvvetini arkasına aldıktan sonra yüreği cesaretle dopdolu bir mü’minin üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur.

Aşk ve Cesaret, Ortak Aklın Teminatı Altına Alınmalı

Aşk u iştiyak, şecaat ve cesaret gibi duygular devasa problemlerin hallinde çok önemli olsa da, bu ulvi duyguların daha baştan çok ciddî bir mantıkla stratejik bir zemine oturtulması, yerli yerinde kullanılması ve sağlam bir projeye bağlanması gerekir. Siz, yüreğinizden kopup gelen sımsıcak ve samimî nefesinizle, karşınıza çıkan buzdan dağları bile eritebilecek bir gerilime sahip olabilirsiniz. Fakat problemlerin çözülmesinde sadece bu da yeterli değildir. Bunun yanında karşı tarafı iyi tanımanız, onun sahip olduğu güç ve imkânları hesaba katmanız ve ona göre projeler üretmeniz de gerekir. Aksi takdirde, bütün zihnî, kalbî ve fikrî emeğiniz heba olur gider.

Hele bir de sizin etrafınızda mütedahil daireler şeklinde düşmanlıkla gümleyip duran insanlar varsa, siz, koskocaman hasım bir cephe ile karşı karşıya bulunuyorsunuz demektir. Her bir düşmanlık cephesinin kendilerine göre çok ciddî hesapları ve size karşı mahvedici projeleri varsa, bunların bazısı bazısıyla anlaşıyor, bu projelerin bir kısmı diğeriyle örtüşüyorsa, sizin çok daha temkinli olmanız ve teyakkuzla hareket etmeniz gerekecektir. Çünkü kendi aralarında bir saff-ı vahid teşkil eden iç içe geçmiş düşmanlık daireleri, siz farkına varmadan hiç beklenmedik şekilde balyoz gibi tepenize inebilir.

Bu açıdan aşk, heyecan, metafizik gerilim, şecaat ve cesaret, mutlaka muhakeme-i umumiye ile teminat altına alınmalıdır. Siz bunu bir binanın statiği gibi düşünebilirsiniz. Şayet siz inşa edeceğiniz bir binayı sağlam bir blokaj üzerine oturtmazsanız, çok küçük bir fay kırılması karşısında her şeyiniz altüst olur ve siz de yaptığınız şeylerin altında kalır ezilirsiniz. İşte bütün bu emeklerin zayi olmaması için, heyecan ve dinamizminizi mantık, muhakeme ve en önemlisi ortak akla müracaat ile teminat altına almalısınız. İki, üç veya dört tane mantık ve muhakemeleriyle dünyanın coğrafyasını değiştirecek dâhinin bulunmasındansa, meseleleri beş on kişi ile istişare eden insanların bulunması onun çok daha üstündedir.

Bir kere Cenâb-ı Hak, insanlara olan teveccühünü istişareye bağlamışsa, bunu değiştirmeye sizin gücünüz yetmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden insanın pişmanlık yaşamayacağını ifade buyurmuştur. (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) Kaldı ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, belki de istişare etmediği hiçbir vak’a yoktur. Öyle ki gökteki meleklerden bile daha nezîh ve daha afif olan Hazreti Âişe Validemiz’e bir kısım şom ağızlar tarafından iftira atıldığında, hayatında paniğin rüyasını bile görmeyen İnsanlığın İftihar Tablosu bu meseleyi bile ashabından bazı kimselerle istişare etmiştir. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşiyle alâkalı mahrem bir meseleyi bile, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve daha başkalarıyla görüşmüştü. Onların tamamı da iffet ve ismet abidesi Validemiz hakkında Allah Resûlü’nün temiz ve nezih mülâhazalarını takviye edici güzel beyanlarda bulunmuşlardı.

Aslında vahiyle müeyyed olan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük küçük hiçbir meseleyi başkaları ile istişare etmesine ihtiyacı yoktu. Eğer bunun aksini düşünürseniz, O’na karşı saygısızlık yapmış ve vahiy esprisini kavramadığınızı göstermiş olursunuz. Allah (celle celâluhu), hayatı boyunca hiçbir zaman O’na boşluk yaşatmamıştı. Hâşâ ve kellâ, fiyasko diyebileceğimiz bir duruma hiçbir zaman O’nu maruz bırakmamış, sürekli O’nun yanında olmuştu. لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe sûresi, 9/40) âyetinden de anlaşılacağı üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli bir teminat atmosferi içinde hayatını sürdürdü -O hayata canlarımız kurban olsun-. Buna rağmen O, en küçük meselelerini bile, hep istişare ederek çözmüş ve ümmetine de nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda rehberlik yapmıştır. Bu açıdan diyoruz ki, özellikle umumu alâkadar eden meseleleri ortak akla müracaat ederek çözüme bağlamak, dâhi olmanın kat kat üstündedir.

Bazen de siz üzerinize düşen her şeyi yaparsınız. Bir tek problem karşısında bile A’dan Z’ye alternatif planlar geliştirirsiniz. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Z’nin ötesinde hiç hesaba katmadığınız problemler karşınıza çıkabilir ve kısmen kırılmalar yaşanabilir. İşte böyle bir durumda da asla ye’se düşülmemelidir. Şu an itibarıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyada, maalesef hazımsızlık ve çekememezlikten kaynaklanan, her an kırılmaya müheyya bulunan faylar bulunmaktadır. Bu açıdan bazı durumlarda siz hesabınızı ne kadar sağlam yaparsanız yapın, yine de bir kısım beklenmedik olumsuzluklarla karşılaşabilirsiniz. İşte bu durumlarda asla ye’se düşmemeli, “Bundan öte yapılacak bir şey yok. Biz bittik artık.” gibi iradeyi felç eden menfi mülâhazalara girilmemelidir. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle ye’s, mâni-i her kemâldir. (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı))

Mehmet Akif de;

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,

Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…

En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!”

ifadeleriyle bu hakikate dikkatleri çektiği şiirinin başında ümitsizliğe düşene şöyle hitap ediyor:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Hâsılı, başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı kimseler sizin en masumane hizmetlerinize engel olmak isteyebilir ve tekerleğe çomak sokabilirler. Fakat elli türlü komplo kurulsa da, Allah’ın izni ve inayetiyle, katiyen ümitsizlik yaşamamalı, sarsılmamalı ve hep elif gibi dimdik durmalıdır. Uhud’u, Huneyn’i yeniden zafere çevirmenin yolları aranmalı ve fevç fevç dehâletlere vesile olabilecek inanç Kâbe’sine, inanç Mekke’sine doğru yürümeye devam edilmelidir. Maruz kalınan komplolar karşısında yılmamalı; çıkan engeller, tıkanan yollar karşısında “Vira bismillâh!” deyip meselenin farklı alternatifleri aranmalıdır. Hak yolunda bulunuyor olsa ve samimiyetle talep etse de, insanın her istediği, her arzuladığı kendisine hemen verilmeyebilir. Yaşanan sıkıntıların hikmetini bilemeyiz. Fakat kim bilir belki de çekilen bu sıkıntılar neticesinde, Cenâb-ı Hak, bu necip Anadolu milletine daha önce lütfettiği güzelliklerin kat katını lütfedecektir. Gün doğmadan gecenin bereketli döl yatağında neler doğar, aktif sabır içinde bekleyip görelim!

Kırık Testi: Kine Doymayan Nifak Şebekesi Karşısında Mü’mince Duruş

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Çevremizde olup biten münasebetsiz ve olumsuz bir kısım hâdiseler karşısında, inanan gönüller nasıl bir duruş sergilemelidir?

Cevap: Öncelikle bilinmesi gerekir ki, menfi bir kısım hâdiselerin cereyan etmesi ilk olmadığı gibi son da olmayacaktır. Bu hakikati canlı tablolar hâlinde önümüze seren Kur’ân-ı Kerim, bir taraftan değişik renk ve desendeki enbiya kıssalarını zikrederken diğer taraftan her biri başlı başına hayret verici hâdise olan muhtelif vakalardan bahsetmiştir. Bunlarla bir yandan Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli ederken, diğer yandan tarihî tekerrürler devr-i daimine dikkat çekmiştir. Bütün bu tarihî hâdiseleri süzdüğümüzde karşımıza şu tablo çıkmaktadır: Cenâb-ı Hak, bozulan ve şirazeden çıkan toplumu her seferinde göndermiş olduğu peygamberlerle yeniden ıslah etmiştir.

Hatemü’l-Enbiya Hazreti Muhammed Mustafa’dan (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra toplumda yeni bir tecdid ruhunun hâsıl edilmesi ve yaşanan tahriplerin tamir edilmesi ise mücedditler eliyle gerçekleşmiştir.

Zulmün Zevali Aklına Gelmezdi Amma…

Hususiyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde beşerin maruz kaldığı olumsuzluklara tarihin hiçbir döneminde hiçbir toplum maruz kalmamıştır. Mehmet Akif,

“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,

Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.

Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zeminin,

Salgındı bugün Şark’ı yıkan tefrika derdi.”

ifadeleriyle o dönemin fecaat ve fezaatını resmettikten sonra,

“Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi,

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi,

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi.”

mısralarıyla sosyal hayatta cereyan eden bu “sünnetullah”a işaret etmiştir.

Evet, bugün ve bugünden sonra da, “aczin” aklına dirilmek, zulmün de aklına ezilmek gelmeyebilir. Fakat bu, Allah’ın izni ve inayetiyle, tarihte elli defa gerçekleşmiştir. Olanlar ise, olacakların en büyük referansıdır. Bizim geçmişe bakmamızın, mâziyle irtibat kurmamızın faydalarından birisi de işte bu hakikati anlayabilmektir. Bugüne kadar tahrip-tamir vetiresinin sürekli birbirini takip etmesi, gece-gündüz münavebesinin hiç kesilmeden devam edip durması, Allah’ın izni ve inayetiyle, bundan sonra da tahripleri tamirlerin, geceleri de gündüzlerin izleyeceğinin en büyük referansıdır.

Hayat Boyu Tazyik Gördüm Fakat Ümidimi Hiç Kaybetmedim

Biraz daha açacak olursak, beşer, elli defa yoldan çıkabilir, elli defa şirazeyi koruyamayabilir, elli defa bağı kopmuş tespih taneleri gibi sağa sola saçılabilir. Başkalaşmaları başkalaşmalar takip edebilir. Toplumda ciddî bir deformasyon yaşanabilir. Fakat hiçbir zaman unutulmamalı ki, yeni bir nur ve yeni bir irfanla insanları derleyip toparlama ve kıvamına koyma Allah’ın elindedir.

Şahsen, imanı güçlü bir insan olduğumu iddia edemem. Bununla birlikte yirmi yaşımdan bu yana hayatım hep baskı ve tazyik altında geçmesine rağmen hiç ümidimi kaybetmedim. Daha askere gitmeden cami penceresinden alınıp karakola götürüldüm, hakarete uğradım, tehdit edildim. Fakat bütün bunların menfi mânâda bana hiçbir tesiri olmadı. Bir ân bile yürüdüğüm yoldan geriye dönmeyi düşünmedim. Alınıp götürülme, bir yere atılma gibi tehdit ve tazyikleri hiç mi hiç önemsemedim. İki tane insan bulduğumda hemen cami içinde oturup onlarla ders okumaya koyuldum. Yaşadığım sıkıntılar askerlikten sonra da devam edip gitti. Fakat ben, hiçbir zaman ye’se düşmedim. Hayatım boyunca hep,

“Doğacaktır sana va´dettiği günler Hakk’ın;

Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”

mülâhazalarına bağlı kaldım. Zira Cenâb-ı Hak,

وَلَا تَيْأَسُوا مِنْ رَوْحِ اللهِ إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

(Yusuf sûresi, 12/87) kavl-i kerimiyle Allah’ın rahmetinden ümidin kesilmemesi gerektiğini ve kâfirlerden başka hiç bir kimsenin O’nun rahmetinden ümidini kesmeyeceğini ifade buyurmuştur.

Aslında ben bu sözlerimle, zannediyorum adanmışların hissiyatına tercüman oluyorum. Çünkü onların her birisi maruz kaldıkları sıkıntılar karşısında, Nesimî’nin ifadesiyle,

“Bir cefâkeş âşıkem ey Yâr Sen’den dönmezem

Hançer ile yüreğimi yar Sen’den dönmezem

Ger Zekeriyya tek beni baştan ayağa yarsalar

Başıma koy erre Neccâr Sen’den dönmezem

Ger beni yandırsalar, toprağımı savursalar

Külüm oddan çağırsalar Settâr Sen’den dönmezem.”

diyeceklerdir. Çünkü onlara göre önemli olan O’nun rızasıdır ve o rızanın vesilesi hizmet kervanının yürümesidir. Kervan yoluna devam ettikten sonra bizim bir kısım ciğersûz hâdiselere maruz kalmamızın ne önemi olabilir ki! Hem zaten yapılan hizmetlerin hiçbiri bizimle kaim değildir. İronik bir dille ifade edecek olursak, “arzın altındaki öküz” değiliz ki, öldüğümüz zaman yer yıkılsın!

Korkusuzluk ve Kararlılık, Kötü Niyetlilerin Oyununu Bozar

O hâlde ümit kırıcı, şevk söndürücü ve iç bulandırıcı ne tür hâdiselere maruz kalınırsa kalınsın, ne paniklemeli ne de mâni-i her kemâl olan ye’se düşülmelidir. Bilâkis, dikleşmeden ve diş göstermeden her zaman dimdik durmaya çalışmalıdır. İnanan gönüllerin bu korkusuzluk ve kararlılığı, kötü niyetli bir kısım cephelerin de sesini kesecektir. Zira ölüm tehditlerini gülerek karşılamak, öldürürüz dediklerinde, “Kurban olayım, ben de biri eliyle şehadet şerbetini içip bir ân evvel Rabbime kavuşmayı bekliyordum.” demek, karşı tarafı şaşırtır, onları çaresizliğe mahkûm kılar. Evet, mü’minlerin kararlı duruşları ve sarsılmamaları onların Allah’a itimat ve güveninin önemli bir ifadesi olduğu gibi karşı tarafın oyunlarını alt üst edip onları paniğe sevk edecek bir dinamiktir.  

Sabır ve Zafer

Öte yandan sabır, necata ermenin biricik sırlı ve sihirli anahtarıdır. Cennet saadetine ulaşmak, Cemalullah’ı müşahedeye kavuşmak, rıdvana ermek ve ebediyetle serfiraz olmak sabırla elde edildiği gibi, bunların aşağısında yer alan dünyevî sıkıntılardan kurtulmanın ve dünyevî zaferler elde etmenin en önemli vesilelerinden biri de sabırdır. İbadet ü taati aksatmama, günahlara karşı koyma, musibetlere katlanma, zulümler karşısında eğilmeme, zamana merhun hususlarda acele etmeme, dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında yol-yön değiştirmeme ve Cemalullah aşk u iştiyakını hizmet mülâhazalarıyla tadil etme gibi hususların tamamı sabır kategorisi içinde mütalaa edilebilir.

Sabrın türleri diyebileceğimiz bu hususların hiçbirisi ihmal edilmezse şayet, bu sırlı anahtarla nice kapılar açılabilir. Fakat sabırla hareket edilmeyip acele edildiği zaman ise tökezleme mukadderdir. Zira

“Tîz reftâr olanın pâyine damen dolaşır,

Erişir menzil-i maksuda aheste giden.”

Acele edenin eteği ayağına dolaşır; fakat temkinli hareket eden insan maksadına erişir. Bu açıdan mü’minlerin hesaplı yürümeleri gerekir. Hesaplı yürüme veya sabırlı hareket, âtıl durmakla karıştırılmamalıdır. Bilâkis insan, sürekli aktif olmalı, hedefine yürümeli fakat yürürken de, tedebbür, tezekkür, teemmül ve temkinle yol almalıdır. İşin önü ve sonunu düşünmeli, hazımsızlık ve çekememezlikleri hesaba katmalı, karşı tarafın kin ve nefretini asla göz ardı etmemelidir.

Kurbağa Ötmesi Temiz Suya Zarar Vermez

Bu arada zâlim ve mütecaviz bir kısım kimselerin aleyhinizde yürüttükleri bir kısım komplolara, iftira ve tezvirlere de takılmamak gerekir. Bir Türk atasözünde geçtiği üzere, “Âb-ı pâke ne zarar, vakvaka-i kurbağadan!” Yani kurbağa ötmesinin temiz suya hiçbir zararı olmaz. Önemli olan suyun, pak ve temiz olmasıdır. Siz doğru bir yolda, iyi bir güzergâhta yürüdükten sonra, fitne ve fesada kilitlenmiş bir kısım kirli ağızların aleyhinizde söyleyeceği lafların hiçbir önemi yoktur. Burada Hazreti Üstad’ın, Kur’ân-ı Kerim’e dil uzatanlar hakkında naklettiği şu mısraı hatırlatmakta fayda mülahaza ediyoruz: “Her üren (havlayan) kelbin ağzına bir taş atacak olsan dünyada taş kalmaz.” (Beiüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz s.127)

Bu açıdan da,  havlayan, havlayıp dursun. Fakat salya atanlara takılıp kalmamalı asla. Bu arada şunu ifade edeyim ki, genel tavrımız itibarıyla bu tür ifadeler bizim karakter ve üslûbumuz olmasa da unutulmamalı ki, Kur’ân-ı Kerim’de bile bazı hakikatleri anlatma adına, merkep ve köpekten misaller verilmiştir. (Bkz.: Enfâl sûresi, 8/76; Lokman sûresi, 31/19) Kur’ân-ı Kerim’in mukaddeslerden mukaddes nezih üslûbu göz önünde bulundurulduğunda, demek ki hakikate saygının gereği, o mesele, o şekilde ifade edilmelidir.

Evet, kendinizi milletinizin kendi ruhuyla, kendi aklıyla ve kendi kalbiyle bütünleşmesi, vesayetten sıyrılması, devletler muvazenesindeki o muhteşem yerini alması için programlamışsanız eğer sağdan soldan gelen çirkin ve nahoş söz ve tavırlara aldırmamalısınız.  Şayet siz yürüdüğünüz yolun doğruluğundan, bu yolda Hakk’ın rızasını tahsilden başka bir hedef peşinde olmadığınızdan eminseniz, aleyhinizde yürütülen faaliyetleri kâle almamalı, bunlar üzerinde durmamalı,  bunlara takılmamalısınız.

Yanlış Yolda Gidenler Korksun Âkıbetlerinden

Asıl endişeye kapılması, paniklemesi, ne yapacağını şaşırması ve paranoyalar yaşaması gereken birileri varsa onlar da yanlış yolda yürüyenlerdir. Nitekim bu şekilde hareket eden insanlar tahribatı temsil ettikleri, tahrip de tamire göre çok kolay olduğu hâlde yine de zikzaklar çizmekten kurtulamıyor, bir arpa boyu yol alamıyorlar. Sindirme, tepeye binme, değerleri yıkma, sizin değerler sisteminize hücum etme gibi her türlü menfi ve yıkıcı yöntemi kullanmalarına rağmen bu tür insanların bugüne kadar bir çuvaldız boyu yol aldıkları söylenemez.

Evet, bu onulmaz dertler, onarılmaz harabeler, insanın içinde ümitsizlik hâsıl etmemeli, onu panikletmemelidir. Fakat bu demek değildir ki, yaşanan tahribata karşı gözlerimizi kapatalım. Bilâkis bu müthiş tahribatın görülmesi çok önemlidir. Zira tahribatı görme, insana sorumluğunu ve yapması gerekli olan vazifeleri hatırlatacaktır. Böylece sorumluluk şuuruna sahip mefkûre insanı, bu tablo karşısında Allah’ın, sadık kullarından ne isteyeceğini düşünecek, “Acaba bir peygamber olsaydı, böyle bir tablo karşısında nasıl hareket ederdi?” diyecek, yapılması gerekenlere odaklanacaktır. 

Fakat tablo tam olarak görülemez de yaşananlar bütün derinliğiyle hissedilemezse, ne yapılması gerektiği de tam olarak bilinemez. Ve bunun sonucunda Allah korusun yaşanan bunca felâkete rağmen bazıları kendini rahata salabilir; toplumun yaşadığı alt üst oluşlara, harabelere, yıkılmış hanlara hamamlara, kimsesiz çöllere aldırmadan kendi işleriyle meşgul olmayı yeterli görebilir. Bu da bir yönüyle bencilliktir, vurdumduymazlıktır, hissizliktir. Bu açıdan tevekkül ve ümitle dopdolu olup çirkin söz ve çirkin tavırlara aldırmamayı, “Ateş nereye düşerse düşsün beni de yakar.” anlayışıyla ızdırapla inleyip, yapılması gerekenleri yapmayı birbirine zıt görmemelidir. O hâlde bir taraftan mevcut tablo genel çizgileriyle çok iyi görülüp analiz edilirken diğer yandan da sarsılmaz bir iman, ümit ve azimle hâlihazırdaki tahribatın, geçmişten tevarüs ettiğimiz statiğe göre yeniden restore edilmesi adına ölesiye bir gayret sergilenmelidir. 

 

Ümit, Sohbet ve Hizmet

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Ümit Kaynağı Olma Babayiğitliği

*Gamı-tasayı bırak, iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Hususiyle ümitlerin darbelendiği bir dönemde, en önemli babayiğitlik, başkalarına ümit kaynağı olmaktır.

*Laf çakacaklar, karalayacaklar, zift atacaklar. Hiç böyle olmadık bir dönem bulunmamış ki! Bu itibarla da takılmamalısınız denip edilenlere! Kâse kâse ümit sunmalısınız çevrenize!.. Yanınıza gelen, semtinize uğrayan ümit yudumlasın sizin menhelü’l-azbi’l-mevrudunuzdan (tatlı su membaınızdan), Cennet kevserleri gibi şerbet, süt, bal tadında ümit ırmağınızdan. Bu kevserlerden ümit yudumlamak için yanınıza gelmiş olanlar giderken katiyen elleri boş dönmemeli. Tavırlarınıza, davranışlarınıza, bakış ufkunuza, dünya görüşünüze ve hadiseleri yorumlayışınıza baktığı zaman ümitsizliği unutmalı! Ye’s urbası giydirilmiş, ruh haleti itibarıyla da numarası drobu gayet uygun düşmüş kimseler yanınıza uğrar uğramaz o ümitsizlik urbalarını sırtlarından çıkarıp atmalı ve hemen ümitle şahlanmalı!..

Bütün Başarılar O’ndan

*Şayet her şeyi kendimizden biliyorsak, şirke giriyoruz demektir. “Biz yaptık, biz becerdik, bizim tedbirimiz, bizim projemiz, bizim realize etmemiz…” diyorsak neuzubillah -sizi tenzih edeyim- şirke girmiş oluruz! Her şeyi yapan, “sizi de, sizin tavır, davranış ve aksiyonunuzu da yaratan Allah’tır (celle celaluhu)” Eğer her şeyi O’ndan biliyorsak, biz niye ye’se düşelim ki? Neden ümitsizlik yaşayalım ki?!.

*Şimdiye kadar ne denmez kimselere neler demişler; neler söylemişler, nasıl karalamalara gitmişler!.. Düne kadar akıllı dedikleri, arkasından gittikleri, dünya ve ukbaya ait her meseleyi sorup ona göre planladıkları insanlara ve onların mesajına karşı, ya küfür tavrından, ya haset tavrından, ya kıskançlık tavrından, ya rekabet tavrından veya “Ben neden yapamıyorum da bunlar yapıyor? Neden o mesaj verme işi bana gelmedi? Esas ben ondan daha layıktım!..” gibi mülahazalardan bir hazımsızlık ve bir çekememezlik öteden beri hep olagelmiştir.

Şeytanın Güdümünde

*Şeytan her gün biraz daha profesyonelleşiyor. Bugüne kadarki tecrübelerini biraz daha derinleştirerek akla hayale gelmedik taktikler sergiliyor. “Çok akıllıyım” diye yola çıkan insanları, yolun yarısında şirazeden çıkarıyor.

*Şeytan boş durmaz! Dolayısıyla sizin çağınızda da boş durmayacaktır! Siz nasıl çok geniş dairede teknolojik imkânları kullanıyor, her yere ulaşmaya çalışıyorsunuz televizyonlarla, radyolarla, internetle, açtığınız okullarla… Unutmayın, Şeytan ve avenesi (mine’l-cinni ve’l-insi!..) de boş durmayacaktır! Sizin üzerinize, girdiğiniz alanlara girecek, karıştıracak! Belki size yerinde bir kısım ümitsizlikler pompalayacak, ümidinizi kıracak. Yeis pompalayacak size, karşı tarafı da tahrik edecek. Onlar “Biz düşünüyoruz” zannedecekler. Dolayısıyla böyle mabed yıkarken, mabed ölçüsünde ilim yuvalarını yıkarken, onları kapamaya çıkarken, o iş için yollara dökülürken, zannedecekler ki zavallılar, “Bunları biz düşünüyor, biz planlıyoruz.” Oysaki onları şeytanın dürtüleriyle yapıyorlar. Tamamen zimamı şeytana vermişler, onun güdümünde hareket ediyorlar.

*Tezkiye-i nefis, tezkiye-i nefis etmemekle başlar. Debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi kendinizi en olumlu işlerinizde bile yerden yere vurmadığınız takdirde, kendinize ihanet ediyorsunuz ve yaptığınız pozitif şeyleri yıkıyorsunuz demektir.

Şükür, Nimetin Artmasına Vesiledir

*Bize verilen nimetleri kendimizden bilmemiz nankörlük ve hatta şirk olur. Meselenin ikinci yanı da biz hiçbir şeyken Cenâb-ı Hakk her şeyi lütfettiğine göre, verdiği şeyler vereceği şeylerin en inandırıcı referansıdır. Siz bu nimetleri şükürle karşılarsanız, Allah onu katlar. Ona da şükrederseniz, muzaaf eltafta bulunur.

*Allah her yerde bir vüdd, bir sevgi vaz’ etti. Bu, muhabbetin ötesinde bir şey; yani gönüllerde tabiî bir alaka ve tabiî bir kabul demektir. Öyleyse bu bizden olamaz. Biz o kadar câzibe-i kudsiyeye sahip değiliz. Fakat Allah (celle celaluhu) öyle bir fırsat verdi. Demek ki Allah dileyince oluyor. Öyleyse, mesele Allah’ın dilemesinden kaynaklanıyorsa, yolumuza sarsılmadan devam edelim; Allah biri bin edebilir.

“Sahibiniz Allah ise, elli tane tiran elli yerde üzerinizden tren yürütse, yine hizmetiniz devam eder ve birleriniz bin olur!..”

*İlk dönemde cihanın dört bir yanına koşan mefkûre muhaciri bir avuç insan belli ölçüde kendisini ifade etmiş. Aradan geçmiş 20-30-40 sene. Bu zaman zarfında yerli halklar nabız tutmuşlar, bakmışlar ki kalbler hep aynı atıyor, hiç aritmi yok. Ve inanmışlar, inanıyorlar: Bununla bir yönüyle dünya kardeşliğine gidilebilir. Bununla Allah’ın izni ve inayetiyle boğuşmalara son verilebilir. Terör hareketleri belli ölçüde kontrol altına alınabilir Allah’ın izni inayetiyle. Bu size müyesser olur mu olmaz mı? Bu, O’nun bileceği bir şey; biz bilemeyiz! Bize sadece o yolda yürümek ve biri bin etme arkasında koşmak düşer. Himmet âlî tutulmalı, dûn himmet olmamalı insan. İnsanın gözü hep yukarılarda olmalı mesâî itibarıyla. Nefsine bakan yanı itibarıyla da, İnsanlığın İftihar Tablosu gibi, “Allah’ım! Beni kendi gözümde minnacık kıl!” demeli.

*Allah (celle celaluhu) bu işi te’yîd buyuruyorsa, -Türkçemizde “arkanızdaysa” sözüyle ifade edilir bu!- sizin sırtınız yere gelmez. Elli tane tiran, elli yerde tren yürütse üzerinize; trenler raylar yerine sizin üzerinizden geçse ve sizler paramparça olsanız, parçalarınız yeniden dirilecek, birleriniz bin olacak ve hizmet devam edecektir Allah’ın inâyetiyle.

*Bir de vifak ve ittifak, tevfîk-i ilâhînin en büyük vesilesidir. Cennete girmek ve cennetin göbeğine otağını kurmak bile vifak ve ittifaka bağlı ise şayet; dünyayı cennetlere çevirmek haydi haydi ona vabestedir.

Sohbet-i Cânân, İnsanı Hakk’ın Boyasıyla Boyar

Soru: Sofiyece hakikate ulaştıran iki önemli yolun hizmet ve sohbet olduğu vurgulandıktan sonra “sahabe, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfirazdı” tespiti yapılıyor. Ashab-ı Kiram’ın hizmet ve sohbet hususiyetlerini lütfeder misiniz?

*Sofiyece, hakikate ulaştıran iki önemli yol vardır; bunlardan biri sohbet, diğeri de hizmettir. Hizmet, himmete mazhariyetin bir vesilesi ve yolu; sohbet de, zâhir ve bâtın duygularla hakikati duyma, hissetme, yaşama hâlidir ki, öteden beri hep ehemmiyetli bir “insibağ” sebebi addedilegelmiştir. Ne var ki, her insibağ, sohbetin merkez noktasını tutan zatın mertebesiyle mebsûten mütenasip (doğru orantılı) olduğundan, tezahür ve tesirlerinde de bir kısım farklılıklar söz konusudur. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, câmiiyyeti itibarıyla Hak sohbeti sayesinde mazhar olduğu insibağ, en kâmil mânâdadır ve “Sen, Allah’ın boyasıyla boyan ve O’nun verdiği rengi tam al; (zaten) o ilâhî boyadan boyası daha güzel olan kimdir ki?” (Bakara Sûresi, 2/138) hakikatinin aşkın bir remzidir.

*Hizmet, ihlâs ve samimiyet içinde Hak rızasını aramak ve Hakk’ın hoşnut olduğu kimselerin terbiye ve vesayetinde bulunmaktır. Bir kere başta, Zât-ı Ulûhiyetin kendilerine teklif ettiği şeyleri arızasız kusursuz yerine getirmek kutsal bir hizmet oluyor. Sohbet de sofilerde çok önemli faktördür. Bir yerde sohbet aslî olarak insibağ vesilesidir; bir yerde de zıllî olarak bir insibağ vesilesidir. İnsanlığın İftihar Tablosu zirvede bir insibağa mazhardı. Âleme kendi boyasını çalma, âlemi bir yönüyle şöyle böyle kendine benzetme donanımıyla donanmıştı, öyle gönderilmişti. O’nun yolunda gidenlerde de zılliyet planında bir insibağ kabiliyeti vardır.

*Sohbet, beraber olma, arkadaş olma, aynı zemini ve aynı ortamı paylaşma demektir. Bir de o sohbetin, sohbete konu teşkil edecek şeylerle taçlandırılması vardır. “Keşke sevdiğimi sevse kamu halk u cihan / Sözümüz cümle hemân kıssa-i cânân olsa..!” Keşke herkes Allah’ı sevse.. keşke Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) herkes sevse!.. Her oturup kalktığımız yerde hemen musahabemiz sohbet-i Cânân etrafında olsa.. hep evirsek çevirsek konuyu Zât-ı Ulûhiyete getirsek… Sohbetin bu şekli var ki, bu onu taç üstüne sorguç yapma gibi bir şey oluyor. Mesela, Alvarlı Efe hazretleri, dört güzeller türküsünü duyunca “Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali’yi hatırlayıp iki göz iki çeşme ağlarmış.

“Malımızdan/canımızdan istediğini al ya Rasûlallah!..”

*Sahabenin, hizmette zirveleri tuttuğu gibi sohbette de en yüksek şahikaların üveyki olma payesiyle serfiraz olduğunu bilelim. Sahabe efendilerimiz, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun gösterdiği hedef ne ise onu realize etmek için ölesiye bir kıvam sergilemişlerdi Allah’ın izni ve inayetiyle. Kimsenin onları o seviyede yakalaması mümkün değil. Cihanın rengini değiştiriyorlar. Sahabe-i Kiram gibi hak ve hakikate hizmet eden bir başka zümre göstermek mümkün değildir.

*Evet, Ashab-ı Kiram, Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) işaret buyurduğu işlere koşmada ve hizmette de eşsizdi. Öyle ki, bir cihada hazırlık esnasında, Rasul-ü Ekrem Efendimiz’in “Bana bir işaret ve yol gösterin. Ne yapayım?” demesi üzerine Ensar’ın ileri gelenlerinden Sa’d İbni Muaz ileri atılarak şunları söylemişti: “Bana öyle geliyor ki bizi kastettin ya Rasûlallah. Biz, İsrailoğulları’nın peygamberlerine dediği gibi ‘Sen ve Rabbin gidin savaşın; biz burada oturuyoruz’ (Mâide, 5/24) demeyeceğiz. Biz, sizinle beraber düşmanla yaka paça olup, göğüs göğüse kavga edeceğiz. Ey Allah’ın Rasûlü! Sen, Allah’ın dediğine bak ve yolunda yürü, biz Sana tâbiyiz. İstediğinle sıla-i rahim yapıp bütünleş. İstediğinle istediğin gibi alakanı kes. İstediğinle sulh ol, istediğine karşı düşmanlık ilan et. Malımızdan istediğini al ve istediğin yere infak eyle. Biz hep Seninle beraber olacağız.” İşte bu hissiyat sahabenin genel çizgisini yansıtmaktaydı.

*Hazreti Üstad’ın şu sözleri de Ashâb-ı Kiram’ın sohbet ve hizmette derinliğini ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun insibağıyla kazandıkları mertebeyi işaretlemektedir: “Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıp ve inatçı muhtelif akvâmı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyânelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek, bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi.”

Haset ve Zulüm Karşısında İman, Ümit ve İtminan Solukları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’nin bu sohbetinden bazı paragraflar:

Daima Ümit Soluklamalı, Hep Ümit Kaynağı Olmalı!:.

*Gamı-tasayı bırak iraden canlı ise! Ümit kaynağı ol, olabilirsen herkese. Öyle otur, öyle kalk, öyle düşün, öyle konuş, öyle davran ki, sana bakan insanlar ümitle şahlansınlar. Ümitleri kırıcı; geleceği karanlık gösterici düşüncelerden uzaklaş! En karanlık anlarda bile ümit solukla!

*Başkalarının da başvuracağı, kuyunuza kova salacağı bir “menhelu’l-azbi’l-mevrûd” (tatlı su kaynağı) olun! Herkes size kova salsın! Zaten kova salınmayınca kuyu kurur! Mutlaka bir şeyler vermesi lazım ki, ona bir şeyler verilsin. Hep vermenin yolunda olmak lazım. Verirseniz, verme lazım-ı gayr-ı müfârıkı, sıfat-ı sâbitesi olan Zât, O da size verir! Sürekli verene verilir. Elden tutanın elinden tutar. Başkalarını aydınlatanın yolunu aydınlatır. Siz bir mumla yola çıkarsınız, O hiç farkına varılmadık şekilde sizin önünüzde projektörler yakar; sizinle beraber başkalarının yolu da aydınlanır.

*Sırât-ı müstakîmde yürümek öbür tarafta sırâtı geçmenin referansı olur. Burada, sapmadan, devrilmeden, düşmeden, yola takılmadan o sırât-ı müstakîmde yaşıyorsanız, öbür tarafta da öyle küheylan gibi şahlanır geçersiniz. Hayır! Melekler gibi kanatlanır geçersiniz! Ve ateşteki zebâniler seslenir: “Çabuk geçin! Ateşimizi söndürüyorsunuz.” Burada ateş söndürmüşseniz, orada ateş söndürmeye namzetsiniz demektir. Uğradığınız her yeri güllük gülistanlık haline çevirirsiniz.

Birlik ve Beraberlikteki Güç

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “İnsanların arasına karışan, onların eza ve cefalarına katlanan mü’min, halktan uzak duran ve onların eziyetlerinden emin olmaya çalışan mü’minden daha faziletli, mükafatça daha üstündür.” Bir de doğrudan doğruya toplumun içinde kenetlenerek; onlarla beraber bir mefkûreyi, bir gaye-i hayali realize etmeye çalışmak vardır ki, bu çok büyüktür. İştirak-ı a’mâl-i uhreviye cihetiyle, sizinle beraber o mevzuda soluklanan, sizinle beraber koşan bir milyon insan varsa, siz o bir milyon insanın sevabına da mazhar olursunuz. 10 milyonla beraber hemdem, hemhâl iseniz; bir bünyân-ı mersûs gibi, kubbedeki taşlar gibi veya pırlantalar gibi başbaşa vermiş, orada ayakta duruyorsanız, 10 milyonun sevabı sizin defterinize de akar, 10 milyonun makbuliyetine göre Allah size bakar, 10 milyonun makbuliyetine göre mele-i âlânın sakinleri sizinle münasebete geçmek isterler; siz artık bir fert değilsiniz, 10 milyonsunuz!

*Bir ve beraber olma çok önemlidir. “Vifak ve ittifak tevfîk-i İlâhiyenin en büyük vesilesidir!” yine o Sultan’a ait bir söz. Birlik ve beraberlik içindeyseniz, Cenâb-ı Hakk’ın sizi muvaffak kılmasına bir dilekçe vermişsiniz demektir. O da Kendi kapısına giden dilekçelerin hiçbirisini boş çevirmez. Ellerinizi açmışsanız, soluklarınız da birleşmiş, bir koro halinde semalara doğru yükseliyorsa, ona cevap farklı olur! Böyle bir isteğin geriye dönüşü de çok farklı olur! Öyle bir isteğe çok farklı cevap verirler.

Kötülükte Yardımlaşanlar ve Vebal İskeletleri

*Meselenin müsbet/pozitif yanında bu böyle olduğu gibi, şirretlik, anarşi, tiranlık yanında, bir yönüyle narsisizm yanında da öyledir. İnsan, ferden ferdâ bu negatif şeyleri yaşıyorsa, o kadar zararlıdır. Bir tek insandır o; bir tek insanı zehirleyecek kadar negatif potansiyele sahiptir. Bir tek insanı şirazeden çıkaracak kadardır. Bu da o negatif cephede halvetîliktir, tek başına olmaktır.

*Fakat bir de konumu, makamı, müessiriyeti ve çevresi olan biri, kitle psikolojisiyle kendisini takip eden insanları arkasına almış, o da binlere, milyonlara, milyarlara ulaşmışsa şayet, hafizanallah, bir sürü insanı kör kütük arkasından sürüklemiş olur; onun da vebali o kadar olur. İnsanları körleştirme, kütük haline getirme, herhangi bir mefkûresiz arkasından koşturma, yalanına da doğru gibi baktırma! Böyle bir vebali irtikap ettiğinden dolayı onların içindeki o fertler, adeta o vebali temsil ediyor gibi olurlar. Onlar da bir vebal şahsı, âbidesi veya vebal iskeleti haline gelirler.. vebal iskeleti, günah iskeleti, hacâlet iskeleti, rezalet iskeleti haline gelirler. Ne mırıldanılıyorsa onu mırıldanırlar. Ortaya ne atılıyorsa, onun arkasından sürüklenir giderler. Kendilerini geriye dönülmez bir ırmağa salmışlardır ki, hafizanallah, birkaç adım ötede helâket, felaket kendilerini bekliyordur. Bu da o meselenin negatif yanıdır.

*Meselenin pozitif yanında bulunmamız gerekir. Kendimizi onların o -bağışlayın- densizce tavırları, densizce beyanları, densizce mütalaaları içine salmamak, onlarla meşgul olmamak, dağılmaya meydan vermemek lazım. Derlenip toparlanıp esas kendi dünyamızı ihyâ etmeye, kendi ruh âbidemizi ikâme etmeye bakmalıyız Allah’ın izni ve inâyetiyle.

Yürüdüğünüz Yolda Şüpheniz Yoksa…

*Büyük ölçüde öyle de olmuştur Allah’ın izniyle. Siz burada nasıl kendinizi diğer arkadaşlarınızla beraber hissediyorsunuz, dışarıda esen o bâd-ı hazanın hiç tesirinde kalmamış gibi bir tavır içindesiniz, inanın bana, dünyanın değişik yerlerindeki o adanmışların, okul, üniversite, kültür lokalleri, okuma salonları, imam hatipler açmak üzere, irşad adına dünyanın değişik yerlerine giden arkadaşların hiçbirinde en küçük bir sarsıntı müşahede edilmedi. Belki sizin ülkenizde, o mübarek ülkede fırtınalar şiddetli esebilir. O fırtınaların tesiriyle -alfa, beta, gama tesiriyle- sarsıntı yaşayanlar olabilir. Bazen arzu ettiğiniz tabloyu göremeyebilirsiniz. Beklediğiniz potansiyeli bulamayabilirsiniz. Evinizde, yurdunuzda, üniversiteye hazırlık kursunuzda, üniversitenizde, değişik tehditler karşısında, baskılar karşısında -herkesin immun sistemi o kadar baskıya mukavemet edecek durumda değildir- sarsıntılara şahit olabilirsiniz. Fakat dünyanın hiç umurunda değil o mesele, herkes bildiği gibi yapıyor.

*Girdiğimiz ve yürüdüğümüz yolun doğruluğuna inanıyorsak, bize, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiç sarsılmadan o yolda yürümek düşer. Allah’ın nâm-ı celîl-i İlâhîsini ilan etme mevzuunda şüpheniz var mı? Bunun olumlu bir şey olduğu mevzuunda şüpheniz var mı? Hazreti Rasûl-ü Zîşân’ın, Rûh-u Revân-ı Muhammedî’nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasının çok önemli bir hadise olduğunda şüpheniz var mı? Herkes, Allah’ın size olan mesajı, şu mübarek Kur’ân-ı Kerîm’i tanısın, duysun, öğrensin; bunun isabetli bir iş olduğunda şüpheniz var mı? Tarihten tevârüs ettiğiniz, ruh ve mana köklerinden size akıp gelen o usarenin insanlık için yararlı bir şey olduğunda şüpheniz var mı? Şayet bu hususlarda şüpheniz yoksa, Allah sizinle beraberdir! Bunlara inanıyorsanız, gevşekliğe düşmeyin, tasalanmayın, Allah sizinle beraberdir! Ve Allah (celle celaluhu) taşıdığınız o şehbâli düşürmeyecektir izn-i sübhânîsiyle, kudret-i kâhiresiyle ve irâde-i bâhiresiyle!

İnanıyor ve Ahiret Yörüngeli Yaşıyorsanız, Tasalanmayın; Allah Sizinle Beraberdir!..

*Bir can yakmasına maruz kaldıysanız, başkaları da kaldı! Bugün size saldıranlar, sizin aleyhinizde olan insanlar, inanın bana, yemin bile edebilirim, sizden daha fazla ızdırap çekiyorlardır. Çünkü sizin, dünyayı kaybetseniz bile ahiretiniz var! Allahınız var! Peygamberiniz var! Yalanınız yok, iftiranız yok, isnadınız yok, intikam duygunuz yok, kininiz yok, nefretiniz yok, fezâzetiniz yok, gayzınız yok, toplumun içine iftirak ve ihtilaf atmanız yok! Dolayısıyla öbür tarafta böyle reftâre yürüyor gibi cennet bahçelerinde yürüyeceksiniz, dünyayı bütün bütün kaybetseniz bile. Ama inanın, yürüdüğünüz yolda halisane yürüyorsanız, Allah dünyada bile sizi yalnız bırakmayacaktır.

*Hicret esnasında Allah Rasûlü’nün yolu Sevr’e uğramıştı. Kendisini takibe koyulan Mekke müşrikleri bir aralık gölgeleri içeriye düşecek ve tehditleri Sevr’in duvarlarına çarpıp yankılanacak kadar yaklaşmışlardı. Arada bir metrelik mesafe ya vardı ya da yoktu ve Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) telaş içindeydi. Çünkü o esnada Allah Rasûlü’nün, kendisine emanet olduğunu düşünüyor ve O’nun adına endişe ediyordu. Hâlbuki Allah Rasûlü’nün dudaklarındaki tebessümde en küçük bir değişiklik yoktu. O itminan ve emniyet insanı, dostunu teselli ederek, “Tasalanma! Allah bizimle beraberdir.” diyor ve ekliyordu: “İki kişi hakkındaki zannın nedir ki, onların üçüncüsü Allah’tır.” Siz artırarak söyleyebilirsiniz: Üç iseniz, dördüncüsü -unutmayın- sizi gözeten Allah’tır, dört iseniz, beşincisi Allah’tır… İnsanlığın İftihar Tablosu, orada kendi yakîn, tevekkül, teslim ve tefvizini ifade etmenin yanı başında, aynı zamanda rehberliği açısından bize düşünmemiz, dememiz, etmemiz gerekli olan hususlar mevzuunda da bir ders veriyor: Böyle deyin:

لاَ تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا

“Tasalanmayın! Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 9/40)

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنْتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i Imrân, 3/139)

إِنْ يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِثْلُهُ

Eğer bir yara aldıysanız, o kavme de benzeri bir yara değmiştir. (Âl-i Imrân, 3/140)

*Şayet size bir yönüyle bir yaralama, ajite eden bir şey geldi, dokunduysa, sizden evvel onu size reva görenlere daha acısı gidip musallat oldu. Uykuları kaçıyordur, yastıkları da, yorganları da, döşekleri de yılan, çıyan yuvası haline gelmiştir. Başlarını koydukları zaman uyuyamazlar, “Acaba ne yapsak, daha ne uydursak, ne desek de teselli olsak!” diyorlardır. Bu da sizin daha avantajlı olduğunuzu gösteriyor. Çünkü öyle bir kulvarda yürüyorsunuz ki, o kulvarda yürüyenlere hiçbir zaman kaybetme yok; düştüğünüz yerde bile kendinizi ayakta, dimdik görüyorsunuz Allah’ın izni ve inayetiyle.. bu yol peygamberler yolu, nâm-ı celil-i ilahiyi duyurma yolu, millet ruhunu ikame etme yolu, ruh ve mana köklerimizden akıp gelen usareleri değerlendirme yolu.

Kast Sisteminin “Sen kimsin?” Nakaratlı Zavallıları Hasetle Kıvranıp Duruyorlar!..

*Negatif yanıyla meseleyi karşılaştırdığınızda nerede durduğunuzu daha net göreceksiniz. Elhamdulillah, Allah bizi böyle bir yolda istihdam buyuruyor elimizde olmayarak. Allah’ın sevkidir, insiyakıdır. Biz kendimizi daima belli yerlerde bulmuşuzdur, bulduğumuz yerde de dört yanımıza bakmış, “Burada da şu avantajlı şey var, burada da şu avantajlı şey var.. Allah Allah! Bunlar hazırlanmış birisi tarafından.” Kader Risalesi’nde ifade edildiği gibi, “Şu daha güzel” falan demek kadar bir meyelan… Şimdiye kadar yapılan şeyler bunlardan ibaret. Ve şimdiye kadar bu şekilde, bu çizgide yapılan şeyler, inanın en büyük devletlerin bile yapamadığı şey haline gelmiştir.

*Meselenin başkalarını rahatsız eden yanlarından bir tanesi de budur: “Allah Allah! Bu ne idüğü belirsiz (!) insanlar, yani çoluk çocuk bunlar… Bazılarımızın kariyeri var, bazılarımızın siyasi tecrübeleri var, bazılarımızın arkasında da şuursuzca sürüklenen kitleler var; biz dünyanın değişik yerlerinde otuz tane okul açamadık, bunlar dünyanın yüz altmış küsur ülkesinde bin üç yüz okul açmışlar!” derler. Ne kadar lokal var, onların sayısını bilmiyorum. Ne kadar okuma salonu var, onları da bilmiyorum. Aynı zamanda bu heyetin ne kadar ticari yatırımlar mevzuunda rehberlikleri var, onları da bilmiyorum. Ne kadar geldilere sebebiyet vermişlerdir, ne kadar gittilere sebebiyet vermişlerdir, onları da bilmiyorum.

*Bu, Cenâb-ı Hakk’ın sizi sevk etmesiyle, iç insiyaklarla, bir yönüyle vicdanın güdümünde yaptığınız şeylerdir. Bunu Allah’tan bilmek lazım. Allah’tan bilirseniz, bu bir şükür olur, Allah da size olan bu nimetini artırır. “İyilik yaptığından dolayı insanlara teşekkür etmeyen, -teşekkür ahlakı yok demektir- Allah’a da teşekkür etmez.” “Az şeye şükretmeyen, çok şeye de şükretmez.” Teşekkürü bir huy, bir ahlak, bir tabiat derinliği haline getirmek lazım. Ondan dolayı da Allah’a binlerce hamd u sena olsun, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden a’lâ” “Herkes yahşi ben yaman, herkes buğday ben saman” şeklinde söylendiği gibi dûnhimmet olmamıza rağmen, çok farklı insiyaklarla hiç farkına varılmadık şekilde çok değişik hizmetlerin başında kendimizi bulduk, Allah da bunları lütfetti. Böyle bir mülahaza şükürdür Allah’a karşı. “Biz yaptık, biz ettik, biz evirdik, biz çevirdik” mülahazası Cenâb-ı Hakk’ın o mevzudaki tasarrufunu görmezlikten geldiğinden dolayı, ona da nankörlük (nimeti görmeme) denir. Siz nimeti görmüyorsanız, Allah da nimeti, görmeyenlerin elinden alır, görenlerin eline verir. Bu açıdan sürekli metafizik bir gerilimle, şükürle gerilmeli, Allah’a hamd u senâda bulunmalı.

*Sizi ümmi, değersiz, kast sistemine göre onuncu basamakta görüyorlar, size tepeden bakıyorlar. Nitekim birisi “Lan sen kimsin, sen kimsin, sen kimsin!..” diyordu. Şimdi size böyle bakan insanlar, esas, kendi karakterlerini ortaya koyuyorlar, yani ne ise onu ifade ediyor, zavallı. Size böyle bakan insanlar, sizin elinizle Allah’ın ortaya koyduğu şeyleri sizden gördüklerinden dolayı, küfrün de ötesinde korkunç tahrip yapan hasede sapıyorlar, kıskançlığa sapıyorlar, hafizanallah.

Mazluma En Çok Benzeyen Zalimler

*Haset, çekememezlik… “Niye bunlar da biz değiliz.. neden bunlar da ben değilim.. neden dünyanın yüz altmış ülkesinde bana şöyle bakılmıyor, böyle bakılmıyor, hep bunların yaptıkları işlerden bahsediliyor?” Haset bazen öyle şeylere sebebiyet verir ki küfür ona sebep olmamıştır. Küfrün ötesinde insanlara nankörlükler işlettirir, hafizanallah.

*Şimdi bu kadar şeye Allah’ın izni ve inayetiyle muvaffakiyetiniz karşısında çekememezlikler olabilecektir. Bunlar da Hasan Basri hazretlerinin buyurduğu gibi “Ben haset edenden daha ziyade mazluma benzeyen bir zalim görmedim.” Kendine ediyor, kendi uykularını kaçırıyor. Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde,

إيَّاكُمْ وَالْحَسَدَ فَإِنَّ الْحَسَدَ يَأْكُلُ الْحَسَنَاتِ كَمَا تَأْكُلُ النَّارُ الْحَطَبَ

“Haset etmekten sakının! Zira ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.” buyurur. Evet, haset insanın amelini, hatta emellerini, beklentilerini cayır cayır yakar, yok eder; tıpkı ateşin odunu yaktığı gibi. Dolayısıyla da haset o odun gibi insanları cayır cayır yakar. İnsan odun olmuşsa, yakılmaya namzet demektir, hafizanallah.

*Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki, sizi o derekeye düşürmedi, başkalarına böyle bakmadınız hiçbir zaman, bir kast sistemi mülahazasına girmediniz. “Onlar halayık, kapıkulu, tasmalı insanlar; bizler de onları yetmeye ve gütmeye müvekkel melekler gibiyiz!” Kendinize hiçbir zaman öyle bakmadınız. Böyle bir bakış batırır insanı, hafizanallah.

*Hazreti Pîr, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim’ diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir adamla da te’yid ve takviye eder.’ hadisi sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racul-ü fâcir bilmelisin. Hizmetini ve ubudiyetini, geçen nimetlerin şükrü, vazife-i fıtrat, farize-i hilkat ve netice-i san’at bil, ucub ve riyadan kurtul.” diyor. Hangi mülahazadan dolayı “Dine hizmet ettim diye fahirlenme!” diyor. Dine elhak hizmet etmiş. Çağımızda onun kadar hizmet felsefesini bilen, tutarlı hizmet yapan ikinci bir insan çıkmamıştır. Çok büyük zatlar vardır; veliler vardır, kutuplar vardır; fakat Allah kime dilerse ona hizmet ettirir. Çok büyük insanlar var, etraflarına insanları toplayıp onları irşad eden, o insanların kalblerini Allah’a yönlendiren.. o insanların hepsinin ayağının altına başımı koyarım, o ayrı bir mesele fakat o zata Allah (celle celalühu) o iç içe karanlıklar, zulmetler olan çağda öyle bir hizmet yaptırmıştır ki… Belki günümüzün nesilleri bunu tam anlayamadılar, tanımadılar ama gelecek nesiller ona karşı yabancı kalmayacaklardır, onu tanıyacak ve arkasından gideceklerdir.

*Cenâb-ı Hak inayet-i tâmmesini üzerimizden eksik etmesin.. sizleri bizleri iki cihanda aziz etsin.. taksiratımızı af buyursun.. size haksız yere saldıran, haset eden, çekememezliğe giren insanları da hidayetiyle, ıslahıyla serfiraz kılsın; cennet mahrumu haline, değerler mahrumu haline, değerler yetimi haline getirmesin.

371. Nağme: Ümit, Endişe ve Hayret

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli arkadaşlar,

Bugün tefsir dersinde Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sûresi’ne başladık. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, yine lisan-ı haliyle “lügat arkadaşlığı” vurgusu yaptı; manasını çok iyi bildiği kelimeleri bile sözlükten kontrol ederek bir sözcüğe yüklenen farklı manaları anlamanın insana mülahaza derinliği kazandıracağına işaret etti. O esnada çektiğimiz iki fotoğrafı paylaşacağız.

Ayrıca, kıymetli Hocamız geçen gün ikindi namazından sonra “Ağzımın tadı yok ki!.. Dünyanın tadı olmayınca nasıl ağzımızda tat olur ki?!.. Sadece ye’se düşmemeye çalışıyoruz, küfür olduğu için. Çok fazla hassasiyet/duyarlılık da var. Dışta olup biten her şeyi bir fırtına gibi içimde yaşıyorum.. her şeyi ama. Myanmar’dan Suriye’ye kadar.” sözleriyle hasbihale başladı.

İnsanı ye’se itebilecek sebeplerin çokluğuyla beraber ümit kaynağı olabilecek pek çok vesilenin de bulunduğunu ifade edip misaller verdi.

Dünyanın en ücra köşelerine sırf Allah rızası için hicret eden ve Afrika’nın bazı yerlerinde olduğu gibi her türlü mahrumiyete katlanmanın yanı sıra şimdilerde teröristlerin tehditlerine karşı da tahammül gösteren ama vazifelerini yapmaktan asla geri durmayan adanmış ruhlardan bahseden Hocamız, onlar aleyhinde sergilenen hazımsızlık, haset ve hatta husumeti anlayamadığını, hele bu kötülüklerin bazı müslümanlar tarafından ortaya konması karşısında adeta iki büklüm olup kıvrandığını dile getirdi.

Muhterem Hocaefendi’nin ümit, endişe ve hayretlerini seslendirdiği dar dairede yapılmış olan bu hasbihali de 18 dakikalık ses kaydı olarak arz ediyoruz.

Hürmetle…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manalarını anlatırken…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manalarını anlatırken

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manaları için lügate bakarken…

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi Tefsir dersinde bir kelimenin farklı manaları için lügate bakarken

334. Nağme: Cicada, Secde, Türkçe Olimpiyatları ve Ümit

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili dostlar,

“Cicada Korosunun Zikrini Dinliyoruz!..” başlıklı “326. Nağme”de on yedi sene yer altında bekledikten sonra nihayet toprağın üstüne çıkıp ağaçların en yüksek dalları başta olmak üzere her yana yayılan ve koro halinde şakıyıp çevreyi adeta velveleye veren “Cicada” (“Sikeyda” şeklinde okunuyor) isimli Ağustosböceğigiller’den bir hayvancıktan bahsetmiştik.

Şu dönemde Pennsylvania’nın her yanı Cicada’ların zikriyle ve bazen de insanın içine ürperti salan iniltileriyle uğulduyor. Evet, her tarafta zikir halkaları oluşturulmuş gibi; dağ tepe her mekanı zikir sadaları çınlatıyor. Hele bazen Cicada’lar cezbeye gelmiş zâkirler gibi öyle çığlık atıyorlar ki ürpermemek ve ilahi sanata aynalık yapan bu kuşçukların neler haykırdıklarını merak etmemek mümkün değil.

Ders yaptığımız salonun pencereleri kapalı bile olsa Cicada’lar yanı başımızdaymışçasına ses veriyor ve sürekli dikkatleri kendilerine çekiyorlar. Bugünkü derste muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi bir kere daha onlardan bahis açtı ve ibret alınacak birkaç özelliklerine değindi.

Ders esnasında her arkadaşımız takip ettiği ve mesul olduğu kitabın ismini ve müellifini söyleyerek sözlerine başlıyor. Arkadaşlarımızdan biri İmam Suyûtî hazretlerinin “ed-Durru’l-Mensûr” adlı eserinden bazı nükteleri sunacağı sırada muhterem Hocamız kitap isimlerine dikkat çekti; Kur’an karşısında insanın kendi düşüncelerini nereye koyması gerektiğine dair latif ölçüler seslendirdi.

Daha sonra, bir aralık Türkçe Olimpiyatları’ndan söz açıldı. Muhterem Hocaefendi tenkit edilebilecek bir iki hususla ilgili genel bir esası dile getirdi.

Ders boyunca zaman zaman yitirdiğimiz değerler hakkında konuşulunca söz dönüp dolaşıp namaza ve secdeye geldi. Kıymetli Hocamız rüku ve secdede tekrar ettiğimiz tesbihlerle alakalı hoş bir nükteyi ifade edip kamil manada bir kulluk arayışında olmakla beraber insanların ümidini kırmamak ve hiç kimseyi ye’se sürüklememek gerektiğini vurguladı.

Bugünkü Tefsir ve Fıkıh derslerinden seçtiğimiz 10:25 dakikalık bir bölümü ses kaydı olarak arz ediyoruz.

Hürmetle..