Posts Tagged ‘Uhud’

Bamteli: İDEAL DÜNYANIN HAK ÜÇGENİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Hayallerimizde sükûnet, huzur ve emniyetin remzi bir dünya var!..

İmam Şâfiî hazretleri diyor ki: “Kendini hak ile meşgul etmezsen, bâtıl seni işgal eder!”

Çok yüksek bir “gâye-i hayal”e bağlanmalı!.. Bu talebe arkadaşlar, “gâye-i hayal” nedir, bilmeyebilirler. “İdeal”i biliyorlarsa, yarım-yamalak onun karşılığı demek. Ziya Gökalp’ın “ideal” karşılığında kullandığı “mefkûre” tabirini biliyorlarsa, “gâye-i hayal”i de bilirler. Çünkü onlara karşılık “gâye-i hayal”i de Hazreti Bediüzzaman kullanmıştı.

“Hayal”in dairesi çok geniştir. O mevzuda siz de çok geniş şeylere dilbeste olacak, hep hayallerinizle onları canlandıracaksınız. Çok güzel, Cennet gibi bir dünya.. ütopyalarda eşine rastlayamayacağınız çok güzel bir dünya..  insanların birbiriyle sarmaş-dolaş olduğu bir dünya.. harp ü darptan söz edilmeyen bir dünya.. insanların birbirlerini yok etme, öldürme ve ademe mahkum etmeleri gibi intikam alma durumu olmayan bir dünya.. veya belli ölçüde bütün bunların lokalize edildiği bir dünya… Hepimizin gâye-i hayali bu. Bu da o mevzuda çok sağlam, köklü, tabiatlara mal olmuş ve vicdanın bir derinliği haline gelmiş “kültür”e, “vicdan bilgisi”ne, meselenin içtenleştirilmesine bağlıdır/vâbestedir.

Hepimizin arzu ettiği o, ama tabiat deformasyonuna uğramış, bir yönüyle, ruhî bir dejenerasyon yaşayan insanların da kendilerine göre bir “dünya” tasavvurları vardır. Onlar, o tasavvura uymayan her şeye karşı ilân-ı harp ederler, savaş ilan ederler. Dertleri “Bana benze!” derdidir. Onlara benzerseniz, belli ölçüde size yaşama hak ve imkânı verirler. Benzeyemezseniz, gözlerini kırpmadan sizi ifnâ ederler. İfnâ, yok etme demek, fenaya mahkûm etme demek. Sırasıyla belli kelimelerle ifade ederken, çok tekrardan dolayı sizler de ezberlemişsinizdir: “Ta’yîr”, “ta’yîb”, “tahkîr”, “tezyîf”, “tenkîl”, “ibâde”… Bunların hepsi, nüanslarıyla, “yok etme”nin, “bitirme”nin, “karalama”nın, “itibarsızlaştırma”nın türleridir.

Bir de “ümerâ” (emirler, idareciler) bunu yapıyorsa, yaparken de bunu “hakka-adalete uygun” görüyorsa, bu, onların şerîr (çoğulu, eşrâr) olduklarına delâlet eder. Sizin de şerîrlerin şerrine maruz kaldığınıza delâlet eder. Öyle bir dünyada huzur yoktur, emniyet yoktur. Öyle bir dünyada korku, telaş, endişe kol gezer. İnsanlar, güvenle evlerinin içinde, salonun ötesinde, ötenin de daha ötesinde, mahrem dairesinde, yatak odasında yatarken bile, güven duymazlar. “Ya bir roket gelirse buraya!.. Ya bir bomba atılırsa!.. Ya aşağıya bir gazlı bomba atılması gibi bir şey olursa!..” falan… İnsanlar, endişe ile oturur-kalkarlar. Sabahtan akşama kadar ayrı bir korku, akşamdan sabaha kadar da ayrı bir korku, ayrı bir telaş… Bu korku-telaş, tesirini icrâ ede ede, insanların hepsini “paranoyak” hale getirir. Hiç olmayacak şeylerden bile endişe duyarlar. Bir serçe, pencerelerine çarpar, “Bir bomba mıydı?!.” der titrerler hemen. Titremekle kalmaz, evdekilerine de titreme mesajı verirler: “Galiba bu bir bomba idi!” derler. Hanım, titrer; anne, titrer; baba, titrer; çocuklar, titrer. Bunlar, korku üreten korku borazanı gibidirler, böyle bir dünyada. Şirârın, eşrârın hükmettiği, hâkim olduğu, idare ettiği bir dünyada… O dünyayı resmetmeyi, Picasso’ya verseniz, tecrîd mülahazasıyla meseleyi böyle resmeder ve aynen böyle bir dünya çıkar.

Sizin aradığınız dünyaya gelince; çerçevesiyle zihninizde tam oluşturdunuz mu, oluşturmadınız mı, ben, sizin idrak ve düşünce ufkunuza güvenerek diyorum ki: Hayallerinizde siz, öyle bir dünyayı resmediyorsunuzdur ki!.. Resmettiğiniz o dünyayı, dünya çapında Cenâb-ı Hak, realize etmeye muvaffak kılsın!.. El ele, kol kola, sarmaş-dolaş olunan bir dünya.. insanların huzur içinde olduğu bir dünya.. iyi olduğu dönemde -Osmanlı’da olduğu gibi- zekât taşlarının, sadaka taşlarının dışarıya konduğu bir dünya… Çalma-çırpma bahis-mevzuu olmadığı için, insanlar, verecekleri şeyler bilinmesin diye, “Ben verdim, bana karşı mahcup olmasınlar, açık-kapalı bir minnet altında kalmasınlar!” diye, meçhul bir yere, bir kayanın üzerine, bir taşın üzerine, zekâtlarını/sadakalarını bırakıyorlar; ihtiyacı olan da, oradan ihtiyacı kadar alıyor. Ütopyalarda gördünüz mü böyle bir şeyi?!. Onun için, o devletin mükemmel olduğu dönemde, Campanella “Güneş Devleti”ni yazdığında, “Devlet-i Aliyye’yi baştan bilseydim, bu ütopyayı yazmazdım ben! Benim yazdığım şeyler, bir yerde yaşanıyormuş!..” demişti. Bizim yitirdiğimiz şeyler!..

   Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz; zira her şeyin kaymağı kendi cinsinden olur, tabanında ne varsa tavanına da o vurur.

 İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) buyuruyor: Olumsuz tabloyu oluşturan, eşrâra, mülûke değinmeden önce, ideal bir dünyadan bahsederken, şöyle buyuruyor:

إِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ خِيَارَكُمْ، وَأَغْنِيَاؤُكُمْ سُمَحَاءَكُمْ (أَسْخِيَاؤَكُمْ)، وَأُمُورُكُمْ شُورَى بَيْنَكُمْ فَظَهْرُ الأَرْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ بَطْنِهَا

“Şayet sizin idarecileriniz en hayırlılarınız, zenginleriniz en cömertleriniz ve işleriniz de kendi aranızdaki istişarenin (ortak aklın) neticesi ise, o zaman sizin için yerin üstü altından hayırlıdır.”

Evet, başınızdaki insanlar; valileriniz, vekilleriniz, nâzırlarınız (bakanlarınız), serkârlarınız, başbakanlarınız, reis-i cumhurlarınız; bunlar, sizin en hayırlılarınız ise şayet… Hayırlı insanlar ise… “Hayırlı insan” demek, şer yapmayan insan demektir. Her tavır ve davranışından hayır akan insan demektir. Hayır bulutu gibi sürekli, sağanak sağanak tebaalarının başlarına rahmet yağdıran insanlar demektir. Yağmura da “rahmet” deniyor ya!..

İdarecileriniz إِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ خِيَارَكُمْ “Sizin hayırlılarınız olursa…” Burada antrparantez: كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” buyuruyor Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz. Zemin, blokaj, nasıl ise, onun üzerine kurulacak bina da ona göre olur!.. Taban belirler o “ümerâ”yı. Onun için كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” buyuruyor Söz Sultanı (sallallâhu aleyhi ve sellem). Evet, bir kere daha diyelim: كَلاَمُ سَيِّدِ الْبَشَرِ، سَيِّدُ كَلاَمِ الْبَشَرِ “İnsanlığın Efendisi’nin sözleri, sözlerin efendisidir.”

İdarecileriniz sizin en hayırlılarınız olurlarsa… إِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ خِيَارَكُمْ Sizin için ölüp ölüp dirilen.. yaşatma duygusuyla oturup-kalkan.. sizin yaşamanızı, mesut olmanızı sağlayan.. enbiyâ-ı ızâm gibi, Ebû Bekr u Ömer u Osman u Ali gibi, kendileri için yaşamayı üç adım, dört adım, beş adım geride bırakan.. başkalarının yaşaması adına o kadar önde koşturan… Öyle hayırlı olurlarsa… “Hüküm”, diğer iki maddenin sonunda geliyor.

   “Cömert mümin Allah’a, Cennet’e ve insanlara yakın, Cehennem’e ise uzaktır.”

İkinci olarak; وَأَغْنِيَاؤُكُمْ أَسْخِيَاؤَكُمْ “Zenginleriniz de en cömertleriniz olurlarsa…” “Cevâd”, Cenâb-ı Hakk’ın Esmâ-i Hüsnâ’sından bir isim; o ismi temsil ederlerse.. îsâr ruhuyla hareket ederlerse.. o mevzuda da -bir yönüyle- yedirmeyi, yemeye tercih ederlerse.. görüp-gözetmeyi, görülüp-gözetilmeye tercih ederlerse.. bakıp-görmeyi, bakılıp-görülmeye tercih ederlerse… وَأَغْنِيَاؤُكُمْ أَسْخِيَاؤَكُمْ “Zenginleriniz de, sahîy olurlarsa!” Cömert, civanmert… Îsâr’a kadar yolu var; başkalarını kendi nefsine tercih etmeye kadar; yemede, içmede, yaşamada… وَأَغْنِيَاؤُكُمْ أَسْخِيَاؤَكُمْ “Zenginler de, olabildiğine cömerttirler.”

“Cevâd”, bildiğimiz Esmâ-i İlâhî içinde yok fakat başkalarının kullandığı “Cevvâd” (mübâlağa kipi); “çok cömert”, Allah (celle celâluhu). “İlahî ahlak ile ahlaklanın”; تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah’ım! Sen ne kadar cömertsin! Lütf-i İlahîn ile, rahmetinin vüs’ati ile, fazlının enginliği ile, istemeden insanlara veriyorsun: Sen, bana o ruhu ver, insanlar istemeden ben, her şeyimi onlar için saçayım, savurayım, geçtikleri yollara dökeyim. Kimin döktüğünü bilmeden, dererek, toplayarak gidecekleri yere gitsinler!” Böyle bir cömertlik, böyle bir civanmertlik, böyle bir îsâr ruhu…

Sahabede gördüğünüz gibi. Hani yemeğin çanağına kaşığını çalıyor, ağzına bir şey götürmüyor, misafir karnını doyursun diye. Sabah huzur-i Rasûl-i Kibriyâ’ya geldiğinde (sallallâhu aleyhi ve sellem), Efendimiz, onlara şu ayeti müjdeliyor: وَالَّذِينَ تَبَوَّءُوا الدَّارَ وَالإِيمَانَ مِنْ قَبْلِهِمْ يُحِبُّونَ مَنْ هَاجَرَ إِلَيْهِمْ وَلاَ يَجِدُونَ فِي صُدُورِهِمْ حَاجَةً مِمَّا أُوتُوا وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşr, 59/9)

Evet, وَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنْفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ Kendileri, fakr u zaruret içinde inleseler bile, kardeşlerini kendilerine tercih ediyorlar!.. “Ben, yemesem de olur; elverir ki kardeşim, karnını doyursun! Ben, giymesem de olur; elverir ki kardeşim, giysin, o üşümesin!” diyorlar. Bu mülahaza; işte “yaşatma duygusu” bu!.. “Yaşatmak için yaşama”, yüksek ideali bu!.. Böyle bir ideal, dünyada öyle bir birlik, öyle bir vahdet, öyle bir uyum, öyle bir uzlaşma meydana getirecektir ki, mevcut şeytan gibi insanlar sayısınca şeytanlar olsa, o âhengi bozamayacaklardır, Allah’ın izni ve inâyetiyle.

   İstişare, mü’min bir toplumun en bariz alâmeti ve İslâm’a gönül vermiş bir cemaatin en önemli hususiyeti olmalıdır.

Üçüncü olarak; وَأُمُورُكُمْ شُورَى بَيْنَكُمْ “İşleriniz, kendi aranızda meşveret sistemine, istişare sistemine bağlı yürüyorsa!..” Her meseleyi “kolektif şuur”a müracaat ederek çözmeye çalışıyorsanız.. problemlerinizde mutlaka “çok akıl”a müracaat ediyorsanız… Bu öyle bir sistemdir ki, vahiy ile müeyyed olan enbiyâ-ı izâm bile; Hazreti Nuh, Hazreti Hûd, Hazreti Sâlih, Hazreti İbrahim, Hazreti Musa, Hazreti İsa ve Efendiler Efendisi Hazreti Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahiy ile müeyyed oldukları halde, her şeyi kendilerinden öğrenen insanlarla meseleleri meşveret ediyorlar. Avamca izah ederken, şöyle diyebilirim: “Benim çıraklarım! Hele gelin şu meseleyi sizinle bir istişare edelim; nasıl buluyorsunuz bunu?!. Her şeyi benden öğrenenler, vahy-i semavî vasıtasıyla; hele gelin çıraklar, talebelerim benim!..” Size hiç öğretmenleriniz öyle dedi mi: “Çocuklar, şu meseleyi sizinle bir istişare edelim! Bizim yaptığınız -böyle- akıllıca bir şey mi; yoksa öğretmen olarak delice bir şey mi yapıyoruz? Bir de sizin fikrinizi alalım!” Evet, her meselesini meşverete havale ederek çözümü orada arayanlar…

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), verdiği kararlarda milimi milimine isabetli karar veriyordu. Hani “dehâ” için derler ki: “Dehâ için intihap yoktur!” Söz, bu. Dâhî bir insan, bir mevzuda karar verdiği zaman, şip-şak o, yerine oturmuş olur. “Şip-şak” da halk ifadesi, rahatsız olmadınız inşaallah. Enbiyâ-ı izâmın, insanlığı aşkın, insanı aşkın “fetânet”leri, dehâyı bilmem kaç adım geride bırakan bir dinamizmdir, bir güç kaynağıdır. Fakat düşünün; bu tabiat, bu fıtrat, bu firâset, bu kiyaset, meselelerini hallederken, “meşveret”e müracaat ediyor. Sadece küçük bir örnek; hadise itibariyle küçük değil fakat Siyer felsefesi açısından örneklerden bir tane örnek:

Allah Rasûlü, Uhud’a çıkacağı zaman, rüyada görüyor; olup bitecek şeyleri görüyor. Enbiyâ-ı izâmın rüyaları, aynıyla çıkar; “gayr-ı metlüv vahiy” gibidir; yani, Cebrail araya girmeden, Allah’ın (celle celâluhu) onlara göstermesiyle görürler. Resmeder Allah (celle celâluhu); o resim, onların nöronlarına mı, hipofiz bezine mi, talamus bezine mi, hafızasına mı akseder?! Şuuraltı müktesebatın dışa vurması değil; Freud’ca bir mülahaza o. Ve onlar kalkar, bir yönüyle, ona göre hareket ederler.

   “Allah Rasûlü, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine Uhud’a çıkardı.”

Allah Rasûlü, Uhud savaşı öncesinde, rüyasında bir kısım sığırların boğazlandığını gördüğünden bahsediyor ve Kendi mütalaasını -Kurban olayım!- ortaya koyuyor. “Bana kalırsa, tabya savaşı yapalım! Açığa çıkmayalım; açık alanda, düşmanlarımız üzerimize geliyor!” diyor. Biraz evvelki, o kelimelerin hepsini bir araya getirin; hepsinin ifade ettiği mana ile; “ta’yîr” ile, “ta’yîb” ile, “tahkîr” ile, “tezyîf” ile, “tenkîl” ile, “ibâde” ile… Bu mülahazalarla geliyorlar. Medine-i Münevvere’de taş taşın üzerinde bırakmamak üzere geliyorlar. “Biz, dışarıya çıkmayalım; tabya savaşı yapalım burada; bir müdafaa savaşı verelim!” diyor. Fakat meşverette, Bedir’de bulunmayan insanlar da var, şehitliğe teşne insanlar da var.

Mesela orada Mus’ab İbn Umeyr gibi, Abdullah İbn Cahş gibi insanları düşünün ki, bir sahabî, müşahedesini şöyle anlatıyor: Abdullah bin Cahş, bir taşın arkasında saklanmış, ellerini kaldırmış, öyle duruyor: “Allah’ım, benim karşıma çetin mi çetin, bir tane mülhid çıkar, savaşayım ben, hakkından geleyim. Benim Peygamberimin üzerine geliyor, benim Peygamberimin “Medine”leştirdiği Yesrib’in üzerine geliyor. Ben, onun hakkından geleyim. Öbürünün de hakkından geleyim. Sonra biri çıksın, benim bir kolumu kessin; biri çıksın, öbür kolumu kessin; biri çıksın, bacağımı koparsın; biri çıksın, kellemi alsın!.. Ben o kanlar içinde, şakır şakır akan kanlar içinde, Sen’in huzuruna geleyim. Sen bana de ki; ‘Abdullah, uzuvlarını ne yaptın?!.’ Ben de Sana diyeyim ki: Onları Rasûl-i zîşan’ın önünde fedâ ettim!” diye dua ediyor.

Şimdi bu insanlar, tabya savaşına razı olurlar mı?!. Kanaat izhar ediyorlar, “Bedir’deki kardeşlerimiz gibi açıktan açığa yâ Rasûlallah!” diyorlar. Allah Rasûlü, burada meşverete uyuyor. Gördüğü şey, O’na, farklı bir hedefi gösteriyor; farklı bir savaş stratejisi ona ilham ediyor. Fakat madem mesele meşveret edildi; meşverette umumun veya çoğunluğun re’yi o istikamette ortaya çıktı; O da ona göre hareket ediyor.

Mısırlı babayiğit bu konuyla alakalı şu ayet-i kerimenin tefsirinde önemli bir husus vurgular: فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i Imrân, 3/159)

Fazz u galîz olsaydın, katı kalbli, katı yürekli olsaydın, çevrendekiler dağılır giderlerdi. “Ey Habib-i Zîşân’ım, öyleyse Sen”, فَاعْفُ عَنْهُمْ “Onları affet, bağışla!..” Bir sünger çek! Öyle diyebilirsiniz; “affetme” odur, çizgileri silme demektir, yazıyı silme demektir. وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Bir de Sana karşı küçük bir saygısızlık/zelle oldu; bundan dolayı da “onlar için mağfiret dileğinde, yarlığanma dileğinde bulun!..” Hiçbir şey olmamış gibi, bir daha toplan onlarla, وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ “Ba’demâ yapılacak şeyleri meşveret et!..” İlahî ahlak. تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللهِ “Allah ahlakıyla ahlaklanın!..” O (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle idi, öyle yapacaktı. فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ “Bir kere de bir şeye azmettin mi, iradeni ortaya koydun mu, “Vira bismillah!” dedin mi, gözünü kırpmadan yürü o işin üzerine!..” diyor Allah (celle celâluhu). إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ “Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْهُمْ، اَللَّهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْهُمْ “Allah bizi de onlardan kılsın. Allah bizi de onlardan eylesin!..”

İşte, Mısırlı kahraman diyor ki; “Eğer O (sallallâhu aleyhi ve sellem) meşveret yaptıktan sonra bilseydi ki Uhud’a çıkacak kimselerin hepsi şehit olacak, meşveret genel disiplini hatırına yine çıkardı!” Anlıyor musunuz?!.. Nitekim Kur’an-ı Kerim, وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ “Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (Şûrâ, 42/38) buyurarak, Ashâb-ı Kirâm’ın meşverete verdiği değere de dikkat çekmektedir. “Onlar, kendi problemlerini, kendi aralarında meşveret meclisine havale ederek çözüyorlardı.” demektedir, âlî bir toplumdan bahsederken.

Öyle olunca; yani, ümerâ, hayırlı; ağniyâ, cömert ve işler de meşverete bağlı götürülünce; işte o zaman, فَظَهْرُ اْلأَرْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ بَطْنِهَا “Yer üzerinde yaşamak, sizin için ölmekten, toprağın altına gömülmekten daha hayırlıdır!” Öyle bir dünyada yaşanır; çünkü öyle bir dünya, ideal bir dünyadır. Ütopyacıların çizmeye çalıştıkları ama çizemedikleri bir dünyadır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından çerçevesi belirlenen bir dünyadır.

   Adeta yerin altının üstünden hayırlı olduğu günlerde yaşıyoruz; çünkü bir toplumu felç edebilecek üç ölümcül marazın da mevcudiyetine şahit oluyoruz.

Bu, pozitif yanı; negatif yanına gelince: وَإِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ شِرَارَكُمْ وَأَغْنِيَاؤُكُمْ بُخَلَاءَكُمْ، وَأُمُورُكُمْ إِلَى نِسَائِكُمْ فَبَطْنُ الأَرْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ ظَهْرِهَا “Fakat yöneticileriniz en şerlileriniz, zenginleriniz en cimrileriniz ve işleriniz de (meşveretten mahrum olarak) cins-i sânîye etrafında dönüyor ise, o takdirde de sizin için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Fiten, 78)

Evet, وَإِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ شِرَارَكُمْ “Emirleriniz sizin en şerlileriniz olursa…” Sürekli şerâre üreten… “Şerr” kelimesi, “hayr”ın zıddıdır. Fakat “şerâre” kelimesini de kullanırız; Frenkçe’den geçme bir kelime bu. Telsizde, sinyaller içinde, o sinyalleri karıştırma adına, birileri devreye girer; siz, “di-di-dâ-dıt, dâ-dâ-dıt, dıt-dıt-dıt, dâ-dâ-dıt” filan, bunları doğru almayasınız diye, araya girerler, sinyalleri bozarlar. Yeniden bir kalibrasyondan geçirme lüzumunu duyarsınız o zaman. Bu açıdan, “şirâr”, aynı zamanda “şerâreci insan”lar… “Falanlar, galiba bizi beğenmiyorlar, haklarından gelmek lazım!.. Filanların yaptıkları şeyi bozmak lazım: Cennet’e bunlar, bir helezon kurdular; insanları oraya çıkarıyorlar. Biz, senelerden beri göbek çatlattık, bu işin onda birini yapamadık; öyleyse bize düşen şey, bu helezonu yıkmak, Cennet’e gidenlerin önünü kesmek!.. Birileri toplumların değişik kültürleri arasında köprüler kurdular; sırtlarında taşlar taşıyarak, hamal gibi çalışarak, kendilerinden vazgeçerek, yaşatma duygusunu öne alarak!.. Biz bu köprülerden bir tanesini kuramadık! Bunlar, yüz yetmiş ülkede köprü kurdular; yüz yetmiş küsur ülke ile ülkemiz arasında köprüler kurdular. Bizim kurmadığımız/kuramadığımız köprüler, mel’un köprülerdir; bunlar, Cennet’e bile taşısa, insanlığı kardeşliğe bile götürse, sarmaş-dolaş olmaya bile götürse, bize düşen şey, bu köprüleri yıkmaktır!..” mülahazalarını taşıyan insanlar… Çünkü şeytan öyle emrediyor.

Şerâreciler… وَإِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ شِرَارَكُمْ Şerâreci, şerli, hayırlara ait bütün bünyânları yıkan, bütün ümranları yıkan, yapılmış bütün pozitif şeylerin dibine dinamit koyan; insanları karalayan, itibarsızlaştıran, bulundukları yerde -bir yönüyle- ademe mahkum etmeye çalışan şerâreciler… Kafa karıştıranlar, sinyalleri bozanlar…

İkinci olarak, وَأَغْنِيَاؤُكُمْ بُخَلَاءَكُمْ “Zenginleriniz de en cimrileriniz ise…” Cem-i mükesser hepsi bunların; “çok, çokluk böyle olunca” demek. “Ümerâ” da cem-i mükesser, “şirâr” da cem-i mükesser, وَأَغْنِيَاؤُكُمْ بُخَلَاءَكُمْ O da cem-i mükesser. “Zenginleriniz, imkân sahibi olanlar da gırgıt olduğu zaman…” “Gırgıt”; her yerde kullanırlar mı bu tabiri? Doğu’da cimri, sıkı manasına kullanılır. Canını verir elinde olan şeyleri vermek istemez. Değil yedirmek, içirmek, görüp gözetmek, bakmak, başkasını kendisine îsâr ruhuyla tercih etmek, acından öldüğünü görse bile, vermez. Mesela zindana koyar, elindeki parasını alır, hanımını evde aç bırakır. Veya hanımı içeriye alır, beyi bir yerde saklanır; o, orada acından, her gün birer yudum su almak suretiyle ihtiyacını gidermeye çalışır. Ve diğerleri de ciddî bir durgunluk, âdeta ölüme benzeyen bir durgunluk yaşarlar. “Gırgıt” insanlar, cimri insanlar, “nekes” insanlar…

Hâlbuki مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ Müslümanların dertleriyle, derecesine göre, insanların dertleriyle, dertlenmeyen; “Müslümanınkiyle dertlenmeyen, Müslüman değildir!” İnsanların dertlerini içinde duymayan da, insan değildir!.. Myanmar’da problem varsa, bilmem en uzak doğu hangi ülke ise, Tayvan mı, Tayland mı, orada bir problem varsa şayet, bence belli ölçüde onun ızdırabını ruhunda duyuyorsan, sen, insanlığını öldürmemişsin, bir kısım şeylerin altında kalarak ezilmemişsin!.. Evet, وَأَغْنِيَاؤُكُمْ بُخَلَاءَكُمْ Bahîl, cimri; zenginler de öyle cimri olurlarsa..

Üçüncüsü; وَأُمُورُكُمْ إِلَى نِسَائِكُمْ “Meseleler de hep gidip kadınlığa dayanıyorsa…” Ben farklı anlıyorum, bakın. Söylediğim bu tercümeyle ne anlıyorsanız, öyle anlayın. Onların (kadınların) önemli, hayatî bir yere gelip gelmemesi değil, fakat bohemlik ile her şeyin onlara bina edilmesi.. o yönüyle öne çıkarılmaları.. Hollywood’un öyle işlemesi, Yeşilçam’ın öyle işlemesi.. insanlarda sürekli o duygunun tabiatın bir derinliği haline getirilmesi.. insanların, o duygunun güdümüne girmesi…

İşte böyle olduğu zaman da فَبَطْنُ الْأَرْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ ظَهْرِهَا “Yerin dibi, sizin için, üstünde yaşamaktan daha hayırlıdır!” Yerin dibi… Şu üç tane negatif şey, şayet toplumda/toplumlarda hâkim ise, bence, yerin üstünde bulunmanın anlamı kalmamıştır artık. Belki de bu böyle devam ederse, Allah (celle celâluhu), “Bu küre-i arzın, Güneş’in etrafında dönmesinin anlamı kalmadı!” buyurur, İsrafil’e ferman eder: “Üfle Sûr’a!..” der. Ve her şey sonra, atom parçacıkları gibi saçılır, savrulur; kopar kıyamet. Başlar, başka bir alâmet, başka bir âlem.

   “Yemin olsun asr’a (zamana); insanlar hüsranda.. ancak şunlar müstesna!..”

Evet, insan, doğruluğa kilitlenmeli, hep doğru düşünmeli, doğru konuşmalı, doğru şeyler ifade etmeli, doğruluk adına bir küheylan gibi koşmalı, doğruluk adına üveyik gibi kanat açmalı, doğruluk semâlarına doğru uçmalı!.. Doğruluk, hak… Hak istikametinde… Ve bunların hepsini de hakka ircâ edebilirsiniz; ümerâ’nın hayırlı olması, hak; ağniyânın cömert olması, hak; umûrun meşverete bağlı olması, hak.. ve diğerlerine gelince, onların da hepsi “bâtıl”.

“Hak” müsellesi/üçgeni; bir vâhidin üç yüzü; esasen tek bir şeyin ayrı üç derinliği demektir. Diğeri de negatif/olumsuz şeylerin üç yanını ifade ediyor; yine bir vahidin üç yüzü demektir.

M. Akif diyor; “Hâlık’ın nâ-mütenâhi adı var, en başı Hakk.” Lafz-ı celâle’den sonra, Hakk. “Hâlık’ın nâ-mütenâhi adı var, en başı Hakk.” Bâtılın karşıtı.. şerrin karşıtı.. şerârenin karşıtı. “Ne büyük şey kul için, hakkı tutup kaldırmak!” Vazife ve misyonunuz ne?! “Hakkı tutup kaldırmak…” “Ne büyük şey kul için, hakkı tutup kaldırmak! / Hani Ashâb-ı Kirâm, ayrılalım derlerken / Mutlaka Sure-i ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden? / Çünkü meknûn o büyük surede esrâr-ı felâh…”

O kısacak sûrede, üç ayetlik sûrede, “felah”ın bütün temel disiplinleri, kurtuluşun, saadete/mutluluğa erişin temel disiplinleri meknî, meknuz. “Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh / Başta imân-ı hakiki geliyor…” وَالْعَصْرِ “Asr’a kasem olsun ki!..” إِنَّ الإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ “Tabiatı icabı, nefsi bulunması icabı, insan, hüsranda/kayıptadır.” إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا “Ancak iman edenler…” Fiil kipi olması itibariyle, her gün imanlarını yenileyenler; Sahabî anlayışıyla تَعَالَ نُؤْمِنْ سَاعَةً “Gel hele şöyle imanımızı bir gözden geçirelim!” diyenler… إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا En başta “iman”… “Zira meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felah / Başta iman-ı hakiki geliyor…” آمَنُوا “Sonra salâh.” وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ “Sonra ‘hak’, sonra ‘sebat’” Sabır… “İşte kuzum insanlık / Bu dördü birleşti mi, yoktur sana izmihlal artık!” Bu dördü birleşti mi yoktur sana izmihlal artık!..

Sahabî efendilerimiz birbirleriyle muhavere/müzakere ettikleri zaman, ayrılırken okurlarmış:

أَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ * بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * وَالْعَصْرِ * إِنَّ الإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ * إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ

“Hak” ve “sabır” tavsiyesini anlatırken de, “tefâ’ül” kipiyle anlatıyor: İki kişi, ikiden daha fazla insan, birbirlerine bu şeyi tavsiye etsinler!.. İnsanlar, birbirlerini bu mevzuda rehabilite etsinler; sabır adına, hak adına birbirlerini rehabilite etsinler!.. Çünkü tek başına bir insanın götürebileceği bir şey değil;  başkalarının bu mevzuda düşüncelerine müracaat etsinler ve başkaları da bu mevzuda kardeşlerine el atsın, destek olsunlar!..

Allah, bizi haktan, hakikatten, sabr u sebattan ayırmasın!.. Bunları bize nakleden İnsanlığın İftihar Tablosu’na da Allah’ın ilmi ve malumatı adedince salât ü selam olsun!..

   Allah sizi de öyle yıldızlar topluluğu yapsın; “nûrun ala nûr” olan bu yolda sabit-kadem eylesin!..

“Değildir hâle çıkmış cami içre kürsi-i vâzâ,

Gürûh-u encüme Nûr ayetin tefsir eder mehtap!”

Edebiyatla meşgul olanlar bilirler; Urfalı Nâbî’nin bu. Çok beğendiği bir nâsihin kürsüdeki durumunu anlatırken söylemiş. Ben onu alıp, bir yönüyle, o sözleri Efendimiz’e tevcih ediyorum, min gayri haddin. Kıtmîr’in tevcihine bakıp da, ona değer vermeyin siz, amma O’na çok yakışıyor: “Değildir hâle çıkmış…” “Hâl”, kamerin etrafındaki o parlak hâleye denir. “Değildir hâle çıkmış, cami içre, kürsi-i vaaza” Minber-i vaaza… “Gürûh-i encüm”e.. Yıldızlar topluluğuna… Allah sizi de öyle yıldızlar topluluğu yapsın, inşaallah!.. Yıldızlar topluluğu… أَصْحَابِي كَالنُّجُومِ، بِأَيِّهِمْ اِقْتَدَيْتُمْ اِهْتَدَيْتُمْ “Benim sahabîlerim yıldızlar gibidir; hangisine tutunursanız, hidayete erer, Bana ulaşırsınız!”

“Gürûh-i encüme Nur ayetin tefsir eden Mehtâp!..” O Mehtâp, “Kamer-i Münîr”, yıldızlar topluluğuna Nûr ayetini tefsir ediyor: اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ Münevvirü’s-semâvâti ve’l-Ard.. اللهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكَاةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَأَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لاَ شَرْقِيَّةٍ وَلاَ غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلَى نُورٍ يَهْدِي اللهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَضْرِبُ اللهُ الأَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ “Allah göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun misali, tıpkı içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. Lamba bir sırça (cam) içinde, o sırça da sanki parlayan incimsi bir yıldız! Bu lamba, ne yalnız doğuya, ne de yalnız batıya mensup olmayan kutlu, pek bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur. Bu öyle bereketli bir ağaç ki, nerdeyse ateş değmeden de yağ ışık verir. Işığı pırıl pırıldır. Allah dilediği kimseyi nûruna iletir, gerçeği anlamaları için insanlara böyle temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.” (Nûr, 24/35) نُورٌ عَلَى نُورٍ Allah, sizi “nûrun ala nûr” olan o yolda sabitkadem eylesin!..

يَا نُورَ النُّورِ، يَا مُنَوِّرَ النُّورِ، يَا مُصَوِّرَ النُّورِ، يَا مُقَدِّرَ النُّورِ؛ نَوِّرْ قُلُوبَنَا، نَوِّرْ عُيُونَنَا، نَوِّرْ أَبْصَارَنَا، نَوِّرْ عُقُولَنَا، نَوِّرْ كُلَّ شَيْءٍ لَنَا؛ يَا عَزِيزُ يَا جَبَّارُ، يَا جَلِيلُ يَا قَهَّارُ، يَا ذَا الْجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ، يَا حَنَّانُ، يَا مَنَّانُ، يَا اَللهُ يَا هُو، يَا اَللهُ اْلأَحَدُ الصَّمَدُ، يَا اَللهُ الْحَيُّ الْقَيُّومُ، يَا اَللهُ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ؛ اِسْتَجِبْ دَعَوَاتِنَا، وَلاَ تُخَيِّبْ رَجَاءَنَا، وَلاَ تَرُدَّنَا خَائِبِينَ؛ آمِينَ، أَلْفَ أَلْفَ آمِينَ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

(Ey nurların nuru.. ey nurları nurlandıran.. ey nurlara sûret ve şekil veren.. ey nurları takdir eden Rabbimiz!.. Kalblerimizi nurlandır.. gözlerimizi nurlandır.. basar ve basiretlerimizi nurlandır.. akıllarımızı nurlandır.. bizim her şeyimizi nurlandır!.. Ey Aziz, ey Cebbâr, ey Celîl, ey Kahhâr, ey Zülcelâli ve’l-ikrâm, ey Hannân, ey Mennân, ey Allah, ey Hû!.. Ey Ehad ü Samed Allah, ey Hayy ü Kayyûm Allah, ey Rahman ü Rahîm Allah!.. Dualarımızı kabul buyur!.. Beklenti ve ümitlerimizde bizi hüsrana uğratma!.. Sana açılan ellerimizi ve gönüllerimizi mahrum ve nasipsiz olarak geri çevirme!.. Âmin… Binlerce, milyon kere âmin!.. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun güzîde ailesine ve Ashâb-ı Kirâmına salat ü selam edip bunu vesile kılarak talebimizi seslendiriyoruz Rabbimiz!..)

Bamteli: Huzurun Üç Şartı ve Dip Dalga

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

Bir hadisin ifadesiyle, adeta yerin altının üstünden hayırlı olduğu günlerde yaşıyoruz.

*Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle, bu çağ, bir enaniyet çağı. İnsanlar her şeyi kendi benliklerine ve kendi mülahazalarına göre değerlendiriyorlar; Kitap, Sünnet ve Selef-i Sâlihîn’in sâlihâne yaşamaları umurlarında değil. Heyhat, toplum kendini temelden, dipten böylesine bir çürümüşlüğe terk etmiş. Toplumu sevk ve idare edenler veya o iddiada bulunanlar, işi dipten ele almadıklarından dolayı iş temelden çürümeye başlamış. Aslında, yukarıyı oluşturan ve şekillendiren de o diptir. Halk halk olsa, günümüzdeki müteğallibîn, mütehakkimîn, mutasallıtîn gelip haksız yere sizin işinize, servetinize, malınıza, mülkünüze el koyamazlar.

*Hazreti Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) tarafından rivayet edilen bir hadis-i şerifte Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ خِيَارَكُمْ، وَأَغْنِيَاؤُكُمْ سُمَحَاءَكُمْ، وَأُمُورُكُمْ شُورَى بَيْنَكُمْ فَظَهْرُ الأَرْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ بَطْنِهَا، وَإِذَا كَانَ أُمَرَاؤُكُمْ شِرَارَكُمْ وَأَغْنِيَاؤُكُمْ بُخَلَاءَكُمْ، وَأُمُورُكُمْ إِلَى نِسَائِكُمْ فَبَطْنُ الأَرْضِ خَيْرٌ لَكُمْ مِنْ ظَهْرِهَا»

Şayet sizin idarecileriniz en hayırlılarınız, zenginleriniz en cömertleriniz ve işleriniz de kendi aranızdaki istişarenin (ortak aklın) neticesi ise, o zaman sizin için yerin üstü altından hayırlıdır. Fakat yöneticileriniz en şerlileriniz, zenginleriniz en cimrileriniz ve işleriniz de (meşveretten mahrum olarak) cins-i sânîye bırakılmış ise, o takdirde de sizin için yerin altı üstünden daha hayırlıdır.” (Tirmizi, Fiten, 78)

*Hadisin mealinde “cins-i sânî” kaydını koyduk; zira işlerin istişare ile götürülmeyip de ona mukabil olarak taife-i nisaya havale edilmesi meselesi, üzerinde ayrıca durulması ve açıklanması gereken bir husustur.

*Bu hadis-i şerifin ilk bölümünde, yaşanabilir bir dünya resmeden Rehber-i Ekmel Efendimiz, hadisin ikinci kısmında da onun tersi olarak, dünyayı zindan edecek hususları gayet veciz bir şekilde dile getirmektedir.

Mü’min, kendisinin olduğu gibi, uhdesine aldığı eşinin ve çocuklarının helal rızıkla beslenmelerine de azamî derecede dikkat etmek mecburiyetindedir.

*İslamî geleneklerimiz ve aile yapımız açısından bir insan, kendisinin olduğu gibi, uhdesine aldığı kimselerin rızıklarının helal olmasına da azamî derecede dikkat etme mecburiyetindedir. Onun için kütüb-i fıkhiyede, helal yoldan ailenin maişetini temin edip edememe durumuna göre, ferdin izdivacının hükmü ele alınmıştır. Buna göre bazı Hanefi fukahasınca harama girecek bir insanın evlenmesinin farz olduğu; ciddi harama girme ihtimali bulunmayan fakat kendini kontrol edememe durumunda olan bir kimsenin ise izdivacının vacip olduğu ifade edilmiştir.

*Buna karşılık harama girme endişesi bulunmayan ve kendini de kontrol etmesi kavi görünen bir kimse için izdivacın sünnet olduğu dile getirilmiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا فَإِنِّي أُبَاهِي بِكُمُ الْأُمَمَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Evlenin, çoğalın, zira ben, kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” buyurmuştur.

*Fıkıh kitaplarında evliliğin hükmünün açıklandığı yerlerde ele alınan bir husus daha vardır: Eğer bir insan eşine, çoluk çocuğuna şüpheli veya haram lokma yedirecekse onun evlenmesinin mekruh olacağı hükmüne varılmış ve böyle birinin evlenmemesinin daha uygun olacağı ifade edilmiştir.

“Cömert mümin Allah’a, Cennet’e ve insanlara yakın, Cehennem’e ise uzaktır.”

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

اَلسَّخِيُّ قَرِيبٌ مِنَ اللّٰهِ قَرِيبٌ مِنَ الْجَنَّةِ قَرِيبٌ مِنَ النَّاسِ بَعِيدٌ مِنَ النَّارِ وَالْبَخِيلُ بَعِيدٌ مِنَ اللهِ بَعِيدٌ مِنَ الْجَنَّةِ بَعِيدٌ مِنَ النَّاسِ قَرِيبٌ مِنَ النَّارِ

“Cömert; Allah’a, Cennet’e ve insanlara yakın, Cehennem’e uzaktır. Cimri ise; Allah’a, Cennet’e ve insanlara uzak, Cehennem’e yakındır.”

*Zekât ve sadaka birbirinden kopmuş kitleleri bir araya getiren ve sağlam bir lehim gibi parçaları bütünleştiren birer köprüdür. Cömert zenginler sayesinde bu köprü işlek hale getirilmiş olur. Aksine, zekât verilmezse, işin yümün ve bereketi belki bütünüyle zâyi olur; toplumun değişik kesimleri arasında kopmalar meydana gelir. Servet sahipleri ile fakr u zaruret içinde bulunanlar birbirinden olabildiğine uzaklaşır. Hazreti Üstad’ın ifadesiyle, zekât müessesesinin işletilmemesinin neticesi olarak “…Aşağı tabakadan yukarı tabakaya ihtiram, itaat, muhabbet yerine ihtilâl sadaları, hased bağırtıları, kin ve nefret vaveylâları yükselir. Kezalik yüksek tabakadan aşağı tabakaya merhamet, ihsan, taltif yerine zulüm ateşleri, tahakkümler, şimşek gibi tahkirler yağar.” Avrupa’da sosyal ihtilaller tarihi bunun örnekleriyle doludur.

*Günümüzde cömertliğin nasıl olması lazım geldiğini Hizmet gönüllüleri ortaya koymuşlardır/koymaktadırlar. Bugün sadece muhtaç öğrencilere burs verdikleri veya hayır işlerine himmet ettikleri için birer şaki gibi kovalansalar da onlar engin bir cömertlik ruhuyla yaşamaya devam etmektedirler. Onların o fedakârlıkları çoklarına tesir etmiştir/etmektedir. Bu cümleden olarak, Prof. Thomas Michell’e en çok tesir eden hadise, Güneydoğu’da ateşin karşısında çalışan bir demirci ustasının onca ter dökmesinin ve gayretinin sebebi sorulunca “Falan ülkede baktığım bir okul var; çalışmak zorundayım!” demesi olmuştur.

Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların görüşlerini alıyor ve planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyordu.

*Allah Teâlâ, Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي اْلأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159)

*Bu âyet-i kerime Uhud Harbi esnasında yaşanan geçici bir sarsıntı sonrası en kritik bir anda şeref-nüzul olmuştur. Şöyle ki: Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu.

*Hatta Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. İşte ashabından özellikle gençlerin ısrarı neticesinde Uhud’a çıkan Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaralandığı, yüzünden mübarek kanlarının aktığı, yetmişe yakın sahabe-i kiramın da (radıyallâhu anhüm) şehit edildiği bir zamanda Cenâb-ı Hak yukarıda zikredilen âyet-i kerimeyi indirmişti.

“Onların kusurlarını affeyle, onlar için mağfiret dile ve işleri yine onlarla müşavere et.”

*İzafi bir sarsıntının her şeyi allak bullak ettiği, bir insan olması yönüyle kalb-i nebevînin inkisara uğrayabileceği, pek çok gönlün de rencide olduğu esnada Allah (celle celâluhu) çok yumuşak bir emirle meselenin yeniden meşveret edilmesini emretmişti: Habib-i Edibim! Sen zaten katı kalbli, hırçın ve haşin olamazsın, değilsin. Öyle olsaydın bu insanlar zaten Senin etrafında kümelenip savaş meydanına kadar gelmez, etrafında hiç toplanmaz ve dağılır giderlerdi. Ey Habib-i Edibim! Bir de onların içtihat hataları oldu. Dolayısıyla Sen affet onları!.. Ve onların affedilmeleri için Allah’tan mağfiret dile!..

*Kur’ân-ı Kerim’in, “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, okçular tepesindeki sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat, her şeye rağmen Cenâb-ı Hak istişareyi emretmişti: Meseleyi bir kere daha meşveret masasına yatır, müzakereye arz et ve yapılması gerekeni etrafındaki insanlarla bir kere daha görüş!..

*Müşfik Nebî, bir gece hangi işarete ve endişeye binaen, kim bilir nasıl sarsılmıştı ki, o âna kadar günler geceler boyunca tekrar edip durduğu, Hazreti İbrahim’in duası olan, “Ya Rabbî! Doğrusu onlar (putlar) insanların çoğunu saptırdılar. Artık bundan sonra kim bana tâbi olursa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, o da Senin merhametine kalmıştır, şüphesiz Sen Gafûrsun, Rahîmsin.” (İbrahim, 14/36) mealindeki ayet ile; Hazreti İsa’nın duası olan, “Ya Rabbî! Eğer onları cezalandırırsan, şüphe yok ki onlar Sen’in kullarındır. Onları affedersen, Aziz ü Hakîm (üstün kudret, tam hüküm ve hikmet sahibi) ancak Sen’sin!” (Mâide, 5/118) mealindeki ayeti yine sabaha kadar tekrar tekrar okumuş, ellerini kaldırıp “Allah’ım! Ümmetimi (mağfiret et), ümmetimi (mağfiret et!)” diye yalvarmış ve ağlamıştı. Bunun üzerine Allah Teâla, “Ey Cebrail! Muhammed’e git ve O’na de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve asla kederlendirmeyeceğiz.” buyurmuştu. İşte o gece, nice zamandır devam etmekte olan dert, ızdırap, dua ve gözyaşı gecelerinin finali gibiydi, bir manada “final gecesi”ydi.

Mesele dipten ele alınmalıdır; zira her şeyin kaymağı kendi cinsinden olur, tabanında ne varsa tavanına da o vurur.

*Dipten gelmeyen ve dibe bağlı olmayan hiçbir hareket istikbal vaad edici ve kalıcı değildir. İnsanları, dinamik güçle tepeden başlarına vurmak suretiyle hizaya getirme anlayışından sakınmak lazım. Meseleyi dipten, genç nesillerden, insanların şuuraltı müktesebatının beslendiği dönemlerden ele almak ve statik gücü hâkim kılmak lazım. Nitekim Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Nasıl iseniz, öyle idare edilirsiniz!” buyurmuştur. İşte o “Nasıl iseniz..” blokajına bakmak, zemin yoklaması yapmak ve temel dinamikleri sağlam kurmak lazımdır ki ancak bu şekilde bina edeceğiniz şeyler kalıcılık vaad eder.

*Osman Tarı’dan dinlemiştim: İlk meclis milletvekillerinden Tahir Efendi adında bir zat vardır. Bu zat, ulemadan, fuzelâdandır. Diğer milletvekilleri meydanlarda nutuk atarken, Tahir Efendi, bir köşede hep susmayı tercih eder. Bir gün taraftarları ısrarla, “Efendi, sen de bir şeyler söylesen; herkesin vekili konuşuyor, herkes kendi vekiliyle iftihar ediyor, sen de bir konuşsan da bizim de göğsümüz kabarsa!..” derler. Tahir Efendi, az fakat öz konuşan bir insandır. Topluluğa şöyle hitap eder: “Şunu biliniz ki, siz ‘müntehib’ (seçen)siniz. Ben de ‘müntehab’ım (seçilen). Gideceğimiz yer ise ‘müntehabün ileyh’ (kendisi için seçim yapılmış yer, Millet Meclisi)dir. Sizin yaptığınız işe de ‘intihab’ (seçim) denir. İntihab ise ‘nuhbe’ kelimesinden gelir. Nuhbe, kaymak demektir. Unutmayın ki, bir şeyin altında ne varsa kaymağı da o cinsten olur; tabanında ne varsa tavanına da o vurur. Yoğurdun üstünde yoğurt kaymağı, sütün üstünde süt kaymağı, şapın üstünde de şap kaymağı bulunur.” Ben bunu dinleyince dedim: Tahir Hoca, Senin kerametin bu; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Nasılsanız öyle idare edilirsiniz!” hadis-i şerifini böylesine veciz bir darb-ı meselle ifade, zannediyorum şimdiye kadar kimseye nasip olmamıştır.

Ötede boş ve manasız “keşke”lerle kıvranmamanın yolu burada istikamet üzere yaşamaktan geçer.

*Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلاً يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَاناً خَلِيلاً لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنْسَانِ خَذُولاً

“O gün zalim, parmaklarını ısırır der ki: Eyvah! Keşke o Peygamberle birlikte bir yol tutsaydım! Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır.” (Furkan, 25/27-29) İnsanın ötede boş ve manasız “keşke, keşke”lerle feryad ü figan etmemesi burada istikamet üzere yaşamasına bağlıdır.

*Falan filanın “güft u gû”suna takılmadan, “paralel” demesine bakmadan, “terör örgütü” iftirasına aldırmadan bize düşen vazifeyi kusursuz, arızasız yerine getirmeye çalışmamız lazım.

*Şayet günümüzün zalimlerinin ve yandaşlarının dediklerine kulak verirseniz, Hakk’a karşı vazife ve sorumluluklarınızı hakkıyla eda etmekten geri kalırsınız.

*Ben ilgili haberlere bakmadım ama Kıtmir’in giydiği şu cübbeyi bile bilmem kimin elbiselerinin rengine benziyormuş ve bir mesajmış diye yorumlamışlar. Bu türlü işaretlerle böyle içtihatta bulunma dehası!.. Ebu Hanife olsaydı bu dönemde, onların dizlerinin dibine oturur ve derdi ki: “Ben bu meselenin temel esprisini anlamadım, bana da öğretin bunu, ben de böyle içtihat yapayım!” Böyle ahmak-ı humeka bir kısım müçtehitler, olmayacak şeylerden olmayacak manalar çıkarıyorlar. Ağaç yaprağının dökülüp gübre olmasından bir mana, cübbeden bir mana, elini hareket ettirmenden bir mana… Millet aklını böylesine kaybetmişse, zannediyorum bunları tedavi edecek tımarhanelerle bunların hakkından gelemezsiniz.

Kırık Testi: İrşad Mesleği ve Mülâyemet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalbli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/159) beyanı zaviyesinden irşad mesleği ve mülâyemet arasındaki irtibatı değerlendirir misiniz?

Cevap: Söz konusu âyet, Uhud Muharebesi münasebetiyle nâzil olmuştur. Bildiğiniz gibi Uhud’da geçici bir mağlûbiyet yaşanmış fakat başlangıçta yaşanan nisbî ve kısmî hezimet daha sonra zaferle noktalanmış ve taçlanmıştır.

Öncelikle âyet-i kerimenin kısa bir meâl-i münifini verelim. İlk olarak Cenâb-ı Hak, فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللّهِ لِنْتَ لَهُمْ buyuruyor. فَبِمَا lafzındaki “bâ” harf-i cerinin “müsâhabet” (yakınlık, dostluk) ifade ettiği göz önünde bulundurulacak olursa şöyle denebilir: “Sen, Allah’ın rahmeti, inâyeti, riayeti ve kilâeti sayesinde onlara karşı yumuşak davrandın.” Burada ilk olarak Yüce Allah, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), hususî bir ilâhî inâyet ve riayet altında olduğunu bildirmiş, O’nun herhangi bir kusur yapmış olabileceği ihtimalini daha başta zihinlerde bertaraf etmiştir. 

Bu konuda Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) seçkin konum ve hususiyetini anlayabilmek için Cenâb-ı Hakk’ın, irşad hususunda Hazreti Musa (aleyhisselâm) ve Hazreti Harun’a (aleyhisselâm) hitabını hatırlamak faydalı olabilir. Bildiğiniz gibi Allah (celle celâluhu), irşad için Hazreti Musa ve Harun’u, Firavun’a gönderirken فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا “Ona yumuşak söz söyleyin.” (Tâhâ Sûresi, 20/44) beyanıyla onlara mülâyemeti emretmesine mukabil, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) için, لِنْتَ لَهُمْ buyurmak suretiyle O’nun daha baştan böyle bir yüce ahlâk üzere olduğunu hatırlatmıştır.

Allah (celle celâluhu), Nebiler Sultanı’nın (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Kur’ânî ahlâkını ortaya koyduktan sonra, وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لَانْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ “Eğer Sen, -hâşâ ve kellâ- haşin, hırçın ve katı kalbli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi.” buyurarak O’nun yüce ve yüksek vasfının vesile olduğu güzelliklere dikkatleri çekmiştir. Daha sonra فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ “Öyle ise onların kusurlarını affet; onlar için mağfiret dile. Yapacağın işleri onlara danış.” beyanıyla da affetme, onlar adına istiğfarda bulunma ve istişareden ayrılmama adına üst üste emirler indirmiştir.

Hezimeti Zafere Dönüştüren İksir

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Uhud’a çıkmadan önce ashabıyla istişare yapmış, meşveret disiplininin sübut bulması adına onların görüşleri istikametinde hareket etmişti. (Bkz.: Dârimî, rüya 3; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/351) Ama neticede muvakkat bir hezimetle karşı karşıya kalınmış, bu geçici hezimet sonucunda ciddî kayıplar yaşanmıştır. (Bkz.: Buhârî, meğâzî 26; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/30) İşte böyle bir tablo karşısında Allah Resûlü’nün içinde bir burukluk olabileceği ihtimaline karşılık Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in afv u safh ile hareket etmesini, onlar adına istiğfar talebinde bulunmasını, üçüncü olarak da ne yapılması gerektiğiyle ilgili onlarla bir kere daha meşveret yapmasını istemiştir.

Nitekim müşrikler, zaferyap bir havayla caka yapa yapa Mekke’ye doğru ilerlerken Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ashabını toplayarak onlara müşrikleri takip etme meselesini arz etmiş, onlar da Resûl-i Ekrem’in bu görüşüne ittiba etmişlerdir. Uhud’a katılan sahabe arasından bir tane bile geriye kalan olmamıştır. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/52, İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/49.) Bu tabloya bakınca meşveretin nasıl bereketli bir netice hâsıl ettiği anlaşılabilir. Zira ashab-ı kiram efendilerimiz, Allah Resûlü’nün Uhud öncesinde yapmış olduğu meşverette, küçük çapta bile olsa diretmelerinin başlarına nasıl bir felâket getirdiğini görmüşlerdi. Onlardan yürümeye mecali olmayanlar bile arkadaşlarının omuzları üstünde müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Neticede onlar -hezimet yaşamış bir birlik mahiyetindeyken-, Mekkelileri Hamrâu’l-Esed’e kadar kovalamış ve birden bire zaferyap olan bir birlik hâline gelmişlerdi.

Demek ki muhataplar nazarında bir cazibe merkezi hâline gelmek istiyorsak, tavr-ı leyyin, hâl-i leyyin ve kavl-i leyyinden (tavır, hâl ve söz yumuşaklığından) ayrılmamalıyız. Çünkü -âyet-i kerimede de işaret edildiği üzere- hoyratça tavırlar, haşince davranışlar, insanları etrafımızdan kaçıracaktır.

Katılığın, gılzetin birçok çeşidi bulunabilir. Bir hatibin nâseza, nâbeca sözler söylemesi, sesini akort etmeden insanlara hitap etmesi, endazesizce sesini yükseltmesi galiz olmanın bir ifadesi olduğu gibi; insanları yerden yere vuruyormuşçasına eleştiride bulunmak veya birisine sırtını dönüp gitmek de hep birer katılık misalidir. Bunların hepsi de insanları kaçırıcı ve dağıtıcı tavırlardır.

Bu konuda asıl olan ilâhî ahlâktır, enbiya-i izamın temsilidir. Şayet Cenâb-ı Hak, ilâhlık iddiasında bulunan Firavun’a karşı bile, Hazreti Musa ve Hazreti Harun’a yumuşak bir üslûp kullanmalarını emrediyorsa; Peygamber Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) yumuşak tavır ve yumuşak beyanından dolayı tebcil ve takdir ediyorsa, demek ki her dönemde geçerli olması gereken temel ilâhî disiplin budur. O hâlde mü’minler, her ne olursa olsun, çevrelerindeki insanlara karşı mülâyemetle muamelede bulunma mecburiyetindedirler.

Mülâyemetin Sınırı Hakkın Hatırı

Bununla birlikte hicap duymaksızın sürekli aynı hata ve kusurlarında ısrar eden, nasihatten anlamayan mütemerritlere karşı tavır almak da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir. Biraz daha açacak olursak, helâl-haram demeden her şeye ellerini uzatan, bohemce bir hayat yaşayan, bu hâlleriyle de başkalarına zarar veren insanlar öncelikle yumuşak bir üslûpla ikaz edilmelidir. Eğer bundan anlamıyorlarsa kendilerine karşı belli bir tavır alınmalıdır. Bilindiği üzere, وَعَلَى الثَّلَاثَةِ الَّذِينَ خُلِّفُوا حَتّٰى إِذَا ضَاقَتْ عَلَيْهِمُ الْأَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ وَضَاقَتْ عَلَيْهِمْ أَنْفُسُهُمْ وَظَنُّوا أَنْ لَا مَلْجَأَ مِنَ اللهِ إِلَّا إِلَيْهِ  “Ve (Allah o tevbeleri) geri bırakılan üç kişinin de tevbelerini kabul etti. Yeryüzü, genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah’tan yine Allah’a sığınmaktan başka çare olmadığını anlamışlardı.” (Tevbe Sûresi, 9/118) âyet-i kerimesi Tebûk Seferi’ne iştirak etmeyen üç kişi hakkında nâzil olmuştu. (Bkz.: Buhârî, tefsîru sûre (9) 17-18; Müslim, tevbe 53) Çünkü orada yaşanan bir imtihan vardı. Gerçi Tebük Seferi’nde Allah’ın rahmetinin bir eseri olarak bir savaş olmamıştı. Bir de savaş olsaydı onlar harpten firar etmek suretiyle büyük günah işlemiş olacaklardı. Bu yüzden Allah, elli gün sonra merhametinin tecellisiyle onları affettiğini ifade buyurmuştu. Fakat bu elli gün içerisinde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) onlarla görüşmemiş, sahabe-i kiramı da onlarla görüşmekten men etmişti. Zira onlar, Allah yolunda gerçekleştirilen bir sefere iştirak etmemişlerdi. O gün itibarıyla sefere münafıklar iştirak etmiyordu. Dolayısıyla da Tebûk Seferi’ne katılmayan mü’minler de muvakkaten bu kategoride mütalâa edilmişlerdi. Onlar, yörüngelerini kirlettikleri için kendilerine karşı tavır alınmıştı. Artık kimse onlara selâm vermemiş ve onlarla konuşmamıştı. İşte bu da hakkın hatırını âli tutmanın bir ifadesidir.

Yoksa temelde mü’minin ahlâkı, mülâyemet ve yumuşaklıktır. Söz, tavır ve davranışlarında yumuşaklığı temsil kimseler, insanları kendilerine celb ederler. Herhangi bir insanın bulunduğu çerçeve itibarıyla ne kadar iltifata liyakati varsa, o kadar iltifatı ondan esirgememek gerekir. Elbette genel durumu itibarıyla herkesle kurulacak münasebet farklı olacaktır. Fakat herkesin bulunduğu çizginin hususiyetine göre sizin iltifatınızdan nasibini alması gerekir. Himmeti milleti olan bir gönül eriyle de, sıradan bir mü’minle de, daha farklı çizgide hareket eden bir insanla da münasebet yolları bulunmalıdır.

Gönül Köprüleri Kurabilmenin Biricik Yolu

Evet, farklı farklı damarlar kullanmak suretiyle toplumdaki bütün insanlara ulaşılmalı, sineler herkese açık tutulmalıdır. Aslında diyaloğun temel esprisi de buna dayanmaktadır. İnsanlarla münasebete geçmenin yolu, onlara karşı yumuşak davranmaktan, hâl-i leyyin, tavr-ı leyyin ve kavl-i leyyinle muamelede bulunmaktan geçmektedir. Siz, bunu gerçekleştirmeden, düşüncelerinizi ekmeliyet ve etemmiyet içinde anlatamazsınız. İnsanların, anlattıklarınızdan tamamen veya kısmen nasiptar olmasını; size karşı sempati duymasını ya da en azından aleyhinizde olmamasını ve aleyhinizde hareket eden insanlara engel olmasını istiyorsanız, rıfk ve mülâyemetle hareket ederek onlarla aranızda köprüler oluşturmal ve sizi doğru tanımalarını sağlamalısınız.

Eğer ilâ-yı kelimetullah (Allah kelimesini yüceltmek), nâm-ı celil-i Muhammedî’yi herkese duyurmak, -birilerinin kirletmesine mukabil- İslâm’ın dırahşan çehresini ortaya çıkarmak, ruh ve mânâ köklerinizden süzülüp gelmiş olan usareyi başkalarının sinelerine boşaltmak istiyorsanız hiç kimseyi ayırt etmeden herkese bağrınızı açmalı, herkesi kucaklamalısınız. Duygu ve düşüncelerinizi insanların ruhuna boşaltma adına, gerektiğinde başınızı başkalarının ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koysanız yine de fazla bir şey yapmış sayılmazsınız. Çünkü burada Allah’ın hatırı, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hatırı ve din-i mübin-i İslâm’ı yaşayan, yaşatan ve dünyanın dört bir yanına taşıyan insanların hatırları söz konusudur.

Tekrar başa dönecek olursak, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı boyunca ortaya koyduğu söz, tavır ve davranışlarıyla mücessem bir rahmet olduğunu göstermiştir. وَمَۤا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ  “Biz Seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Sûresi, 21/107) âyet-i kerimesi de buna işaret etmektedir. O’nun hayatının pek çok karesinde bunun tezahürlerini görmek mümkündür. Meselâ O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke’ye girdiğinde, o güne kadar kendisine her türlü kötülüğü yapan hatta Mekke’ye girişte bile mukavemet etmek isteyen insanlara Hazreti Yusuf’un (aleyhisselâm) kardeşlerine dediği gibi لَا تَثْرِيبَ عَلَيْكُمُ الْيَوْمَ يَغْفِرُ اللهُ لَكُمْ وَهُوَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ  “Bugün sizi kınayıp serzenişte bulunacak değilim (değiliz). Allah ettiklerinizi bağışlasın; O merhametlilerin en merhametlisidir.” (Yusuf Sûresi, 12/92) demiş, bize mülâyemet, bağışlama, merhamet ve hoşgörünün zirve noktasını göstermiştir. (Bkz.: en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/382; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ 9/118)

Mücessem Rahmet

Nebiler Serveri Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sergilediği bu mülâyemet ve yumuşaklığın geriye dönüşü mükemmel olmuştur. Nasr Sûresi’nde de ifade edildiği üzere insanlar fevç fevç İslâmiyet’e dehalet etmişlerdir. Meseleye tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: İnsanların İslâmiyet’e girmesi adına dün müessir olan faktörler nelerse, bugün de yarın da aynı faktörler müessir olmaya devam edecektir. Hazreti Pîr’in ifade ettiği üzere, eğer biz, İslâm’ın yüce ahlâkını ve imanın yüksek hakikatlerini fiillerimizle izhar edebilsek, sair dinlerin tâbileri cemaatler hâlinde İslâmiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıtaları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edeceklerdir. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.80 (İlk Hayatı))

Evet, hakikat planında mücessem rahmet, Peygamber Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem). Zata ait hususiyetler açısından hiç kimsenin bu makamı ihraz etmeye gücü yetmez. Fakat gözler, sürekli bu ufukta olmalıdır. O’nun sahip olduğu bu sıfatlar zılliyet planında elde edilmeye çalışılmalıdır. Bizi şefkatli ve merhametli kılması adına Allah’a dua edilmelidir. Çünkü bu, aynı zamanda Allah’ın da bize merhamet etmesi adına önemli bir vesiledir. Zira bir hadis-i şerifinde Allah Resûlü, مَنْ لَا يَرْحَمُ النَّاسَ لَا يَرْحَمُهُ اللهُ “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez!” (Müslim, fezâil 66; Tirmizî, birr 16) buyururken, başka bir bir hadis-i şerifinde  اِرْحَمُوا مَنْ فِي الْأَرْضِ يَرْحَمْكُمْ مَنْ فِي السَّمَاءِ “Siz yerde olanlara merhametli olun ki sema ehli de size merhamet etsin!” (Tirmizî, birr 16; Ebû Dâvûd, edeb 58) buyurmaktadır.

Bu açıdan günümüzün adanmışları gözlerini mücessem rahmet olma ufkuna dikmeli ve hep bu yolda yürümelidirler. İstidatları onları nereye kadar götürürse götürsün, onlar böyle bir hedefin peşinde oldukları ölçüde, ötede, yürüdükleri yolun Ufuk İnsanı’yla (sallallâhu aleyhi ve sellem) birlikte olacak ve O’nun maiyyetine ereceklerdir.

Bamteli: “Hakkın Hatırı Âlîdir!..”

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özetle şunları söyledi:

“Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır!”

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Hikmetin başı Allah korkusu, Allah saygısıdır.” M. Akif bu hakikati nazmen dile getirir: “Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır / Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır / Yüreklerden çekilmiş farzedilsin havfı Yezdân’ın / Ne irfanın kalır te’sîri kat’iyyen, ne vicdanın.”

*İnsanı a’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta çıkaracak olan vesile onun her zaman Allah’la münasebet halinde bulunmasıdır; her zaman O’nun huzurunda bulunuyor olma mehabetiyle, mehafetiyle oturup kalkma derinliği sergilemesidir.

*Mehâfetullah, mehâbetullah, Allah saygısıdır ki insanı gerçekten zirveleştirir ve kâmil bir insan haline getirir. Hareketlerde denge istiyorsanız o sayede olur. O sayede insan yanlışından geriye döner. O sayede insan hakka saygılı olur. O sayede insan âdil olur; hak ve adaleti her şeyin üstünde tutar; “Hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilemez!” der.

Kolektif şuura ve istişare ruhuna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır

*Allah ile irtibatı olan insan da zaman zaman yanlış yapabilir. Fakat o bir yanlış yaptığı zaman hemen geriye adım atmasını bilir. Hatta o, şayet heyet-i İslamiye-i ictimaiyeye, heyet-i İslamiyeye ve insaniyeye zarar verme meselesi söz konusu değilse, kendi doğrularından geriye adım atmasını bilir. “Ben böyle doğru biliyordum bunu; Kitab’ı, Sünnet’i de böyle anlamıştım. Ama kalbine, düşüncelerine, ufkuna inandığım bir insan bana şöyle dedi. Bu benim kabulüme göre doğru değil gibi ama insaniyete ve İslamiyete çok ciddi bir zarar olmadığına göre, ben burada geri adım atmalıyım.” demesini bilir. Zira başkalarının fikrine, hususiyle kolektif şuura, istişare şuuruna saygılı olma, peygamberlerin ahlakıdır.

*Allah Teâlâ, Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي اْلأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159)

*Bu âyet-i kerime Uhud Savaşı esnasında yaşanan geçici bir sarsıntı sonrası en kritik bir anda şeref-nüzul olmuştur. Şöyle ki: Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâl ediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu.

*Hatta Allah Rasûlü’nün (aleyhissalâtü vesselam) ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. İşte ashabından özellikle gençlerin ısrarı neticesinde Uhud’a çıkan Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaralandığı, yüzünden mübarek kanlarının aktığı, yetmişe yakın sahabe-i kiramın da (radıyallâhu anhüm) şehit edildiği bir zamanda Cenâb-ı Hak yukarıda zikredilen âyet-i kerimeyi indirmişti.

“Onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri yine onlarla müşavere et.”

*İzafi bir sarsıntının her şeyi allak bullak ettiği, bir insan olması yönüyle kalb-i nebevînin inkisara uğrayabileceği, pek çok gönlün de rencide olduğu esnada Allah (celle celâluhu) çok yumuşak bir emirle meselenin yeniden meşveret edilmesini emretmişti: Habib-i Edibim! Sen zaten katı kalbli, hırçın ve haşin olamazsın, değilsin. Öyle olsaydın bu insanlar zaten Senin etrafında kümelenip savaş meydanına kadar gelmez, etrafında hiç toplanmaz ve dağılır giderlerdi. Ey Habib-i Edibim! Bir de onların içtihat hataları oldu. Dolayısıyla فَاعْفُ عَنْهُمْ Sen affet onları! وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ Ve onların affedilmeleri için Allah’tan mağfiret dile!

*Kur’ân-ı Kerim’in,  إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, okçular tepesindeki sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat, her şeye rağmen Cenâb-ı Hak istişareyi emretmişti: وَشَاوِرْهُمْ فِي الْأَمْرِ Meseleyi bir kere daha meşveret masasına yatır, müzakereye arz et ve yapılması gerekeni etrafındaki insanlarla bir kere daha görüş!..

*Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Bu esnada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilahi emir gereği ashabıyla yine meşverette bulunmuş, onların gönüllerinin itminanla dolmasına vesile olmuş ve Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu.

Mü’min kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğmeli ve doğru karşısında geri adım atabilmelidir!..

*Görüleceği üzere, İnsanlığın İftihar Tablosu meşverete riayet ederek kendi düşüncesinden -tabiri caizse- geriye adım atıyor. Bize ne olmuş ki bir kısım doğrularımızdan geriye adım atmayalım?!. Bu, başka insanlara saygı göstermenin, onların da doğru düşünebileceğini ve o düşüncelerin de bir işe yarayabileceğini kabul etmenin ifadesidir.

*Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.” Çünkü Kur’ân-ı Kerim, herhangi bir te’vil ve yoruma ihtiyaç bırakmayacak şekilde, açık ve net olarak, istişareyi Müslümanların zarurî vasfı olarak zikretmiş ve onun, hayatın bütün birimlerinde vazgeçilmez bir esas olarak uygulanmasını inanan gönüllere emretmiştir.

*Kur’an-ı Kerim,

وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ وَأَمْرُهُمْ شُورَى بَيْنَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

“Onlar (öyle kimselerdir) ki, Rabbilerinin çağrısına icabet eder ve namazı dosdoğru kılarlar; onların işleri kendi aralarında şûrâ iledir; kendilerine rızık olarak verdiğimizden de infakta bulunurlar.” (Şûrâ, 42/38) beyan-ı sübhanisiyle, meşvereti namaz ve infakla birlikte zikretmek suretiyle onun, mü’min bir toplum için en hayatî bir vasıf ve ibadet ölçüsünde bir muamele olduğunu hatırlatmıştır.

“Seni dinlemiyoruz ve sana itaat etmiyoruz!..”

*Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) bir gün üzerinde yeni bir elbiseyle hutbeye başlayıp “Dinleyin ve itaat edin!..” deyince, cemaatten biri “Ey Ömer, seni dinlemiyoruz ve sana itaat de etmiyoruz!” diye bağırmış ve sözüne şöyle devam etmişti: “Ganimetten herkese eşit kumaş düştüğü halde, ben o kumaşı evde evirdim çevirdim kendime bir elbise çıkartıp diktiremedim. Ama bakıyorum ki sen kendine o kumaştan bir elbise diktirebilmişsin. Milletin malından bana yarım, sana tam; bu nasıl oluyor?” Hazreti Ömer, minberde hiç tavrını bozmadan meseleyi açıklaması için oğlu Abdullah’a söz vermiş; o da, babasına kendi hissesini verdiğini ve bu iki pay birleştirilerek halifeye bir elbise diktirildiğini anlatmıştı. İtiraz eden adam bu açıklamayla tatmin olmuş, adeta coşmuş ve memnuniyetle “Şimdi konuş ey Ömer, artık seni dinler ve sana itaat ederiz!” demişti.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, وَإِنْ أَرَدْتُمُ اسْتِبْدَالَ زَوْجٍ مَكَانَ زَوْجٍ وَآتَيْتُمْ إِحْدَاهُنَّ قِنْطَارًا (Nisâ, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

Hazreti Ömer’in Tevazu ve Mahviyeti

*İkinci Halife devrinde bir ara Mekke ve Medine kuraklıkla kavruluyor ve günler geçmesine rağmen bir türlü yağmur yağmıyordu. Hazreti Ömer çok zaman, başını yere koyar, gizli-açık, sesli-sessiz münacaat ve tazarruda bulunurdu. Yanından ayırmadığı Eslem onun halini anlatırken diyor ki, “Hazreti Ömer’i çok defa secdede hıçkırıklarla kıvranırken ve tir-tir titrerken görüyordum; şöyle niyaz ediyordu: Öyle zannediyorum yağmursuzluk benim günahlarım sebebiyle! Allahım! Ümmet-i Muhammedi benim günahlarımdan dolayı mahvetme!..”

*Evet, kuraklık ve kıtlık uzayınca, halk Hazreti Ömer’e müracaat etti. Yağmur duasına çıkmasını istediler. Hazreti Ömer birden, bir şey hatırlamış gibi koştu. Gitti, Hazreti Abbas’ın evine vardı. Kapısını vurdu. “Gel benimle” dedi. O’nu bir tepeye çıkardı. Orada, Hazreti Abbas’ın ellerini tutup, yukarıya kaldırdı. Sonra dudaklarından şu sözler döküldü: “Allahım! Bu Senin Habibinin amcasının elidir. Bu el hürmetine bize yağmur ver.” Sahabi diyor ki, “O el, daha aşağıya inmeden yağmur yağmaya başladı. Biz yağmurla, selle birlikte evlerimize döndük.” İşte Hazreti Ömer’in bu tavrı, öncelikle mahviyet ve tevazuundan kaynaklanmaktaydı; sonra da Hazreti Abbas’a karşı hüsn-ü zannının, onu Hakk’ın muradı görmesinin neticesiydi.

Mütekebbir, herkesi tasmalı köle gördüğünden en küçük muhalefeti ihanet sayar!..

*Her türlü şerrin anahtarı kibir, her türlü hayrın anahtarı da tevazudur. Hazreti Pir-i Muğan’ın ifadesiyle, büyüklerde büyüklüğün emaresi tevazu ve mahviyettir; küçüklüğün emaresi de tekebbürdür, burnunu dikmektir, kendini kast sistemine göre en üst basamakta saymak ve başkalarını da halayık gibi, kapıkulu gibi, tasmalı köleler gibi görmektir. Dolayısıyla da mütekebbir, kendisine muhalif bir şey söylenince veya yanlış bir davranışı yüzüne vurulunca, onu ihanet saymak suretiyle intikamkârâne bir duygu ve bir düşünceye kapılır; ifrit gibi o insanların üzerine saldırır. Allah parçalayıcı bir diş verse onu bile kullanmak suretiyle, bir salya verse onu da yüzlere atmak suretiyle intikam almak ister; bu hisle çok ciddi bir gerilime geçip yürür. Bu da kibrin, büyüklenmenin, egoizmin, egosantrizmin, narsisizmin dışa vurmasıdır.

*Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara çok ağır gelmişti. Öyle ki, herkes öldüren bir gerginlik içine girmişti. Bu arada Allah Rasûlü, kendisiyle umreye gelenlere, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını emretmişti. Ancak sahabe, acaba verilen kararda bir değişiklik olur mu diye, meseleyi biraz ağırdan alıyordu. Allah Rasûlü, emrini bir kere daha tekrarladı. Ancak, sahabedeki o ümitli bekleyiş tavrı değişmedi. Aslında bu ağırdan alma, Allah Rasûlü’ne karşı asla bir muhalefet değildi; sadece başka bir alternatifin olup olmadığını öğrenmekti. Zira Kâbe’yi tavaf etmek üzere yola çıkmışlardı ve bu mülâhaza ile Hudeybiye Antlaşması’ndaki şartlarda bir değişiklik beklentisi içinde bulunuyorlardı. İki Cihan Serveri, sahabedeki bu durumu sezince hemen çadırına girdi ve zevcesi Ümmü Seleme validemizle istişarede bulundu. Bu ufku geniş annemiz, istişarenin hakkını vermek için fikrini beyan etti. Çünkü o da biliyordu ki, Allah Rasûlü onun diyeceklerine muhtaç değildi; ne ki, böyle bir istişare ile bize içtimaî bir ders veriyordu. Validemiz, Allah Rasûlü’ne şu mealde sözler söyledi: “Yâ Rasûlallah! Emrini bir daha tekrar etme. Belki muhalefet eder ve mahvolurlar. Fakat Sen, kendi kurbanlarını kes ve onlara bir şey demeden ihramdan çık. Onlar verdiğin emrin kesinliğini anlayınca, ister istemez Sana itaat edeceklerdir.” Allah Rasûlü de zaten böyle düşünüyordu. Hemen bıçağını eline aldı ve çadırından çıkarak kendine ait kurbanları kesmeye başladı. Onu böyle gören sahabe de kendi kurbanlarını kesmeye koyuldu. Çünkü artık verilen karardan dönüş olmadığını anlamışlardı.

*Ey meşveretsiz iş yapan Yezidler, Haccaclar, Tiranlar, Nemrutlar; bildiğine hareket eden ve müstebidâne hareket eden bahtsızlar; tagallüpte, tahakkümde, tasallutta bulunan, haknâşinas, hak bilmez talihsizler!.. Bu tablolar nuranî birer levha gibi sizin kör gözlerinize, sağır kulaklarınıza sokulsun!.. Belki kalblerinizde İslamî bir heyecan uyarır; yanlışlardan vazgeçer ve istikamete yönelirsiniz!..

Kırık Testi: Aşk, Cesaret ve Stratejik Akıl

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Çözülmez gibi görülen devasa problemlerin çözümü adına başvurulması gereken dinamikler nelerdir?

Cevap: Kalbleri ölmüş, hissiyatı sönmüş ve Allah’la münasebetlerini şekle emanet etmiş insanların, büyük problemlerin altından kalkması düşünülemez. Bu sebeple maruz kalınan problemlerin çözümünde en başta mefkûre aşk ve heyecanının olması gerekir. Evet, insan dinme bilmez bir aşk u iştiyakla hedefine kilitlenmeli, baskı ve zulümler karşısında yılgınlık göstermeden sürekli mücadele azmi içinde olmalı ve elli defa bozguna uğrasa, yine de hiçbir şey olmamış gibi doğrulup yoluna devam etme kararlılığı sergilemelidir ki, aşılmaz gibi görülen tepeleri aşsın; mağlubiyet yaşasa bile, hezimetten dahi zaferler çıkarmasını bilsin.

Sadakatle Aşkın Birleşik Noktası

Bu konuda Seyyidina Hazreti Âdem (aleyhisselâm) bizim için ne güzel bir misaldir. Allah (celle celâluhu) onun genlerine mukarrabine göre bir hata yüklemiş, o da nezd-i ulûhiyet ile kendi arasındaki münasebet açısından safiyyullah ufkunda hata sayılabilecek bir “zelle”de bulunmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/121) Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendisine bir şey hatırlatıldığında o, bunu unutmuştu. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/115) Fakat önemli olan hata ettikten veya unuttuktan sonra ümitsizliğe kapılmadan hemen O’na yönelip, “Bana bir daha bu hatayı yaptırma Allah’ım!” diyebilmektir. Hazreti Âdem, işte bunu yapmıştı. Sıhhatli hadis kitaplarında yer almasa bile, yine de itimat edilebilecek kaynaklarda, onun, işlediği hatadan dolayı kırk sene başını semaya kaldırmadan hicap içinde Cenâb-ı Hakk’a yalvarıp yakardığı rivayet edilir. (Bkz.: es-Suyûtî, ed-Dürru’l-mensûr 1/141-142) Hata eden bir insanın asâ gibi iki büklüm olması; “Ben O’nu bildiğim, her şeyimle O’ndan olduğum hâlde O’na karşı böyle bir hatayı nasıl yaparım! Neden her şeyimi O’na emanet etmedim!” deyip hatasını kabul etmesi ve daha sonra gözünün ağyara kaymasından dolayı Mahbub-u Hakikî’nin kapısında bağışlanma dileyip kendini affettirmeye çalışması çok önemlidir.

İnsanın gönlünde aşk ateşi tutuşmuş, benliğini de aşk bürümüşse, yaşanan çok değişik imtihan ve meşakkatlere rağmen o, maşukunun kapısından ayrılmayı asla düşünmeyecektir. Aşk, insanın Allah’la irtibatının unvanıdır; kalbinin sürekli O’nunla ittisalidir; vuslat arzusuyla burnunun kemiklerinin sızlamasıdır. Hele sadakatle taçlandırılan bir aşkta, insan, vuslat arzusuyla içten içe yanıp kavrulsa da her şeye rağmen emre itaatteki inceliği kavrayarak bir adım geriye atıp, “Sen, gel demediğin için ben şimdi gelmeyi talep etmiyorum. Senin yolunda Sana karşı olan sorumluluklarımı yerine getirmek istiyorum.” der ki, böyle bir ufuk aynı zamanda sadakatle aşkın birleşik noktasıdır.

Hezimetten Zafer Çıkarmanın Yolu

Aşkın yanında, onun farklı bir buudunu veya açılımını ifade eden cesaret de aşılmaz gibi görülen problemleri aşma adına önemli bir faktördür. Uhud’da baş döndüren bir cesaret örneği sergileyen Mus’ab İbn Umeyr Hazretleri, bir kolunun kesilmesi karşısında “Bir kolum daha var ya o bana yeter!” demiş, ona da bir darbe vurulduğunda, “Hâlâ boynum yerinde duruyor ya, şimdi de bir kalkan olarak onu kullanırım.” (Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/121) diyerek ölümün ekşi yüzünü bile güldürmüştür. İşte cesaret timsali böyle bir zatın çözemeyeceği hiçbir problem yoktur. Evet, elbette ki ölümün yüzü ekşidir. Fakat siz ona gülerseniz o da size güler. Öyle ki Allah (celle celâluhû) alacağı emaneti aradaki vasıtalara bile vermeden doğrudan kendisi alır. Nitekim Şah-ı Geylânî ve Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî gibi büyük zatlar, “Allah’ım canımı kendi elinle al!” dileğinde bulunmuşlardır. (el-Kulûbu’d-dâria s.308)

Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en önemli vasıflarından birisi de şecaat ve cesaretiydi. Meselâ Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), stratejide hiçbir hata yapmamasına rağmen Uhud’da muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) müdafaa savaşı yapmak istemesi, okçular tepesine okçuları yerleştirmesi, uyguladığı taktikle düşmanı yanıltması, belki onları birbirine düşürmesi gibi stratejiler tastamam yerindeydi. Fakat Kur’ân-ı Kerim’in, إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُوا  “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/155) ifadelerinden de anlaşılacağı üzere, Efendimiz’in çevresindeki o seçkin sahabî topluluğu yaptıkları içtihatta hata etmişlerdi. Âyet-i kerimede, yapılan hata için “iktisap” değil de, “kesp” tabirinin kullanılması da, hatanın bir içtihat hatası olduğunu göstermektedir. Evet, sahabe efendilerimiz, emre itaatteki inceliği kavrayamamışlardı ve neticede muvakkat bir hezimet yaşanmıştı. Fakat Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yaşanan bu muvakkat hezimeti zafere çevirmişti. Düşünün ki, Uhud’un hemen akabinde Ebû Süfyan, ordusunu toplamış ve Mekke’ye doğru yola koyulmuştu. Fakat bir ara müşrik ordusu içerisinde Müslümanları tamamen yok etmek için Medine’ye yeniden hücum fikri ortaya atılmıştı. Ancak bu arada Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Uhud’a katılan ashabıyla müşrik ordusunu takibe koyulmuştu. Arkadan yara-bere içinde Müslümanların geldiğini gören Ebû Süfyan ise, “Geriye dönüp de yeniden başımıza iş açmayalım. Elde ettiğimiz bu zafer gibi bir şeyle gidip Mekkelileri sevindirelim.” diyerek tekrar Müslümanların karşısına çıkmaya cesaret edememişti de Mekke’nin yolunu tutmuştu. (Bkz.: İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 4/54-55) İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabı, cesaret isteyen bu önemli hamleyle yaşanan hezimeti yeniden zafere çevirmişti.

Huneyn’de yaşananlar da bundan farklı değildir. Ok atmada çok başarılı olan Sakîf ve Hevâzin kabileleri, Müslümanları bir vadi girişinde ok yağmuruna tutmuş bunun sonucunda da Müslüman saflarında bir kısım kırılmalar olmuştu. Fakat böyle bir anda İnsanlığın İftihar Tablosu, atını düşman saflarına doğru mahmuzlamış ve O’nun أَنَا النَّبِيُّ لَا كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبِ “Ben Allah’ın Resûlü’yüm, bunda şüphe yok. Ben Abdülmuttalib’in torunuyum!” sesi duyulmuştu. Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), o anda O’nun bineğinin zimamını zor tuttuğunu ifade etmiştir. (Buhârî, cihâd 52; Müslim, cihâd 78-80) Daha sonra Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas, Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etmiş. Allah Resûlü’nün sesini ve çağrısını duyan bütün ashap da Allah Resûlü’nün etrafında toplanarak, düşman üzerine yürümüşlerdi. Netice itibarıyla mağlubiyet aşılmış ve zafere ulaşılmıştı. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye 4/326 vd.)

Bu açıdan bir mü’minin yaşanan sıkıntılar karşısında asla yılgınlık göstermemesi, şecaat ve cesaretle problemlerin üzerine gitmesi çok önemlidir. Mü’min öyle bir metafizik gerilim içinde olmalıdır ki, “Murad-ı sübhanî tecelli ederse, Allah’ın izni ve inayetiyle, ben arzın yörüngesini bile değiştirebilirim.” diyebilmelidir. Evet, Allah’ın havl ve kuvvetini arkasına aldıktan sonra yüreği cesaretle dopdolu bir mü’minin üstesinden gelemeyeceği hiçbir problem yoktur.

Aşk ve Cesaret, Ortak Aklın Teminatı Altına Alınmalı

Aşk u iştiyak, şecaat ve cesaret gibi duygular devasa problemlerin hallinde çok önemli olsa da, bu ulvi duyguların daha baştan çok ciddî bir mantıkla stratejik bir zemine oturtulması, yerli yerinde kullanılması ve sağlam bir projeye bağlanması gerekir. Siz, yüreğinizden kopup gelen sımsıcak ve samimî nefesinizle, karşınıza çıkan buzdan dağları bile eritebilecek bir gerilime sahip olabilirsiniz. Fakat problemlerin çözülmesinde sadece bu da yeterli değildir. Bunun yanında karşı tarafı iyi tanımanız, onun sahip olduğu güç ve imkânları hesaba katmanız ve ona göre projeler üretmeniz de gerekir. Aksi takdirde, bütün zihnî, kalbî ve fikrî emeğiniz heba olur gider.

Hele bir de sizin etrafınızda mütedahil daireler şeklinde düşmanlıkla gümleyip duran insanlar varsa, siz, koskocaman hasım bir cephe ile karşı karşıya bulunuyorsunuz demektir. Her bir düşmanlık cephesinin kendilerine göre çok ciddî hesapları ve size karşı mahvedici projeleri varsa, bunların bazısı bazısıyla anlaşıyor, bu projelerin bir kısmı diğeriyle örtüşüyorsa, sizin çok daha temkinli olmanız ve teyakkuzla hareket etmeniz gerekecektir. Çünkü kendi aralarında bir saff-ı vahid teşkil eden iç içe geçmiş düşmanlık daireleri, siz farkına varmadan hiç beklenmedik şekilde balyoz gibi tepenize inebilir.

Bu açıdan aşk, heyecan, metafizik gerilim, şecaat ve cesaret, mutlaka muhakeme-i umumiye ile teminat altına alınmalıdır. Siz bunu bir binanın statiği gibi düşünebilirsiniz. Şayet siz inşa edeceğiniz bir binayı sağlam bir blokaj üzerine oturtmazsanız, çok küçük bir fay kırılması karşısında her şeyiniz altüst olur ve siz de yaptığınız şeylerin altında kalır ezilirsiniz. İşte bütün bu emeklerin zayi olmaması için, heyecan ve dinamizminizi mantık, muhakeme ve en önemlisi ortak akla müracaat ile teminat altına almalısınız. İki, üç veya dört tane mantık ve muhakemeleriyle dünyanın coğrafyasını değiştirecek dâhinin bulunmasındansa, meseleleri beş on kişi ile istişare eden insanların bulunması onun çok daha üstündedir.

Bir kere Cenâb-ı Hak, insanlara olan teveccühünü istişareye bağlamışsa, bunu değiştirmeye sizin gücünüz yetmez. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), istişare eden insanın pişmanlık yaşamayacağını ifade buyurmuştur. (et-Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr 6/365) Kaldı ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, belki de istişare etmediği hiçbir vak’a yoktur. Öyle ki gökteki meleklerden bile daha nezîh ve daha afif olan Hazreti Âişe Validemiz’e bir kısım şom ağızlar tarafından iftira atıldığında, hayatında paniğin rüyasını bile görmeyen İnsanlığın İftihar Tablosu bu meseleyi bile ashabından bazı kimselerle istişare etmiştir. Evet, O (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşiyle alâkalı mahrem bir meseleyi bile, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve daha başkalarıyla görüşmüştü. Onların tamamı da iffet ve ismet abidesi Validemiz hakkında Allah Resûlü’nün temiz ve nezih mülâhazalarını takviye edici güzel beyanlarda bulunmuşlardı.

Aslında vahiyle müeyyed olan Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) büyük küçük hiçbir meseleyi başkaları ile istişare etmesine ihtiyacı yoktu. Eğer bunun aksini düşünürseniz, O’na karşı saygısızlık yapmış ve vahiy esprisini kavramadığınızı göstermiş olursunuz. Allah (celle celâluhu), hayatı boyunca hiçbir zaman O’na boşluk yaşatmamıştı. Hâşâ ve kellâ, fiyasko diyebileceğimiz bir duruma hiçbir zaman O’nu maruz bırakmamış, sürekli O’nun yanında olmuştu. لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللهَ مَعَنَا “Tasalanma, şüphesiz Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe sûresi, 9/40) âyetinden de anlaşılacağı üzere Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sürekli bir teminat atmosferi içinde hayatını sürdürdü -O hayata canlarımız kurban olsun-. Buna rağmen O, en küçük meselelerini bile, hep istişare ederek çözmüş ve ümmetine de nasıl hareket etmeleri gerektiği konusunda rehberlik yapmıştır. Bu açıdan diyoruz ki, özellikle umumu alâkadar eden meseleleri ortak akla müracaat ederek çözüme bağlamak, dâhi olmanın kat kat üstündedir.

Bazen de siz üzerinize düşen her şeyi yaparsınız. Bir tek problem karşısında bile A’dan Z’ye alternatif planlar geliştirirsiniz. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Z’nin ötesinde hiç hesaba katmadığınız problemler karşınıza çıkabilir ve kısmen kırılmalar yaşanabilir. İşte böyle bir durumda da asla ye’se düşülmemelidir. Şu an itibarıyla Müslümanların yaşadığı coğrafyada, maalesef hazımsızlık ve çekememezlikten kaynaklanan, her an kırılmaya müheyya bulunan faylar bulunmaktadır. Bu açıdan bazı durumlarda siz hesabınızı ne kadar sağlam yaparsanız yapın, yine de bir kısım beklenmedik olumsuzluklarla karşılaşabilirsiniz. İşte bu durumlarda asla ye’se düşmemeli, “Bundan öte yapılacak bir şey yok. Biz bittik artık.” gibi iradeyi felç eden menfi mülâhazalara girilmemelidir. Zira Hazreti Pîr’in ifadesiyle ye’s, mâni-i her kemâldir. (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı))

Mehmet Akif de;

“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!

Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;

Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar,

Lâ’netleme bir ukde-i hâtır ki: Çözülmez…

En korkulu cânî gibi ye’sin yüzü gülmez!”

ifadeleriyle bu hakikate dikkatleri çektiği şiirinin başında ümitsizliğe düşene şöyle hitap ediyor:

“Ey dipdiri meyyit! ‘İki el bir baş içindir.’

Davransana… Eller de senin, baş da senindir!

Kurtulmaya azmin, niye bilmem ki süreksiz?

Kendin mi senin, yoksa ümidin mi yüreksiz?”

Hâsılı, başı dönmüş, bakışı bulanmış bazı kimseler sizin en masumane hizmetlerinize engel olmak isteyebilir ve tekerleğe çomak sokabilirler. Fakat elli türlü komplo kurulsa da, Allah’ın izni ve inayetiyle, katiyen ümitsizlik yaşamamalı, sarsılmamalı ve hep elif gibi dimdik durmalıdır. Uhud’u, Huneyn’i yeniden zafere çevirmenin yolları aranmalı ve fevç fevç dehâletlere vesile olabilecek inanç Kâbe’sine, inanç Mekke’sine doğru yürümeye devam edilmelidir. Maruz kalınan komplolar karşısında yılmamalı; çıkan engeller, tıkanan yollar karşısında “Vira bismillâh!” deyip meselenin farklı alternatifleri aranmalıdır. Hak yolunda bulunuyor olsa ve samimiyetle talep etse de, insanın her istediği, her arzuladığı kendisine hemen verilmeyebilir. Yaşanan sıkıntıların hikmetini bilemeyiz. Fakat kim bilir belki de çekilen bu sıkıntılar neticesinde, Cenâb-ı Hak, bu necip Anadolu milletine daha önce lütfettiği güzelliklerin kat katını lütfedecektir. Gün doğmadan gecenin bereketli döl yatağında neler doğar, aktif sabır içinde bekleyip görelim!

Bamteli: Mukaddes Çile ve İnfak Kahramanları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Allah’a kul olmak ne güzel!.. Sadece O’nun karşısında eğilmek ne hoş!..

*Allah ile münasebetimize bakınca, bu karınca halimizle diyoruz ki: “Ne kadar bahtiyar insanlarız! Bu küçük halimizle O’nunla bir çeşit münasebet içindeyiz. Bunun lezzetine, halavetine, zevkine doyulmaz!” Kim bilir o meseleyi zirvede duyanlar daha neler duyuyordur neler! Çobanlar meseleyi böyle duyuyorsa, kim bilir sürü sahibi meseleyi nasıl duyuyordur! Tabii İnsanlığın İftihar Tablosu bu mevzuda her sözden vârestedir. O, duyuşu, hissedişi, ihsası ve ihtisaslarıyla adeta semâvîdir. O, belki bazı hususları melâike-i kirâmın bile duyamayacağı seviyede duyuyordu. Evet, O müstesna!..

*Bir de zılliyet planında Hakk’ın mükerrem ibâdı var. Onlar da bize göre müstesna insanlar. Ne var ki, hemen her seviyede insan, O’nun ile münasebeti açısından çok şey duyar, çok şey hisseder; böyle âvâre, sergerdân kimselerin durumunu nazar-ı itibara alınca, kendi bahtiyarlığına tebessümler yağdırır. “Oh be!.. Müslümanlık ne güzelmiş! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında Allah deyip kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta durmak ne latifmiş! İki büklüm olup tevazuun birinci faslını eda etmek, Allah karşısında eğilmek ne zevkli bir şeymiş! Yüzünü yerlere sürmek ne derin haz kaynağıymış!..” der. Cenâb-ı Hak o zevki derinlemesine duymaya muvaffak eylesin!

“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?”

*İnsanın, küçük çapta, zıllıyet/gölge planında, çok küçük nispetler perspektifinde bile olsa, böyle bir mazhariyet ve zevk hemhemesi, demdemesi -iradelerinize ait yönüyle hemheme, öbür taraftan, O’nun vâridâtına mazhariyeti itibarıyla demdeme- içinde bulunması çok önemlidir. Bu açıdan da bu arada başımıza ne gelirse gelsin, onun yanında hafif kalır.

*Madem O’nu bulduk, bir yönüyle artık bulacağımız bir şey yok ve kurtulduk!.. “Seni buldum ve kurtuldum!” diyebilirsiniz.“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” demiyor mu Ataullah İskenderânî?!. Evet, O’nu bulan ne kaybetmiştir?!. O’nu kaybeden, yani kendi düşünce dünyasında kendini uzaklara atan, kendini O’nun yokluğuna, daha doğrusu O’nsuzluğa, “ene”sini “Hüve”sizliğe salan kimse ne bulmuştur ki?!.

*Binaenaleyh, böyle cevheri bulmuş bir insan huzur, mutluluk, şâd ve hürrem olma gibi şeylere hiç gönül kaptırmaz. Bunlar, bakırcılar çarşısında bile elde edilebilecek şeylerdir; cevherlerin alış-verişinin yapıldığı, sarrafların bulunduğu yerde olan şeyler değildir. Bu itibarla da bazı şeylere katlanmalı!.. Ve katlananlar bu mülahaza ile katlanmışlardır. O katlanma işi de tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hiç eksik olmamıştır.

Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım!

*Bütün tehlike dolapları herkesten önce İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek başında dönüp durmuştur. Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar hakkında kurulan komploları âdetâ Efendimiz’e tahsis etmiş ve şöyle demiştir:

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُاللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) Görüldüğü üzere, elini kolunu bağlayıp zindana atma, öldürme ya da belde dışına sürme gibi mekrin değişik dalga boyundaki zuhurları olan bütün komplolarda gayr-i sarih mef’ul Efendimiz’dir; bütün planlar O’nun üzerine yapılmıştır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz hicret esnasında Sevr sultanlığından ayrılıp yola revân olacağı an, yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardı.

*Şayet en mübarek insanlar hırpalanmışlarsa, preslerden geçmişlerse, dibeklerde adeta dövülmüşlerse ve siz bundan âzâde, vâreste tutuluyorsanız, bence kendi durumunuzdan şüphe duymanız lazım.

“Allahım, medrese-i Yusufiye misafirlerini salıver ve onları en çabuk zamanda sevdiklerine kavuştur!..”

*Bazılarınız çeker, bazılarınız da onların çektiğini paylaşır, onların ızdıraplarını ruhunda duyar; yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda bir küheylan gibi şahlanır, bir üveyk gibi kanatlanır Allah’ın izni inâyetiyle; işte o zaman paylaşıyor demektir.

*Evet, birileri içeride medrese-i Yusufiye yaşarlar; berikiler de dışarıda oturur kalkar onlara dua ederler: “Onları en çabuk zamanda, çok rahatlıkla salıver Allahım! Salıver ve onlarla beraber bir sürü aileyi, kırk bin tane aileyi, elli bin tane aileyi, yüz bin tane aileyi; belki on milyon aileyi sevindir Allahım!” Bu on milyon ailenin sevinmesi, mele-i âlânın sakinlerinin de sevinmesi demektir. Bu arada bir şirzime-i kalîl “Niye böyle oldu?” diye üzülecekler. İnşaallah, iman ediyorlarsa Allah’a, o üzülme de onların günahlarına kefaret olur. Biz onu da düşünürüz: Allah onların da günahlarına kefaret olabilecek şeylere onları hidayet eylesin. Genel ahlakımız bu!..

*Bazı densizler bir mülâaneyi, bir mübâheleyi, bir muhâveleyi beddua kabul edip böyle bir meseleden dolayı, incir çekirdeği nevinden meseleleri dava mevzuu yaparak, “Acaba bununla bunlara bir örgüt diyebilir miyiz?” düşüncesine daldılar. Bu yaptıkları mesâvîden dolayı bize düşen şey “Allahım bunlara da hidayet eyle!” demektir. Bir de sabredemediğimiz takdirde “Allah Allah, cinnetin bu seviyesi de varmış!.” demektir. Ama ben bu mülahazaya girmenizi de istemem.

Mukaddes Çile Nöbeti Sizlerdeyse…

*Dünden bugüne sizin çizginizde hareket eden insanlar hep çekmişlerdir. Yüce mefkûrelerini, gaye-i hayallerini, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalandırmaya odaklanmış insanlar hep musibetlere maruz kalmışlardır. Başka mülahazaları olmayan, dünya adına bir kazanım peşinde koşmayan, ölürken “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı.” (Ahmedî) diyerek Allah’a yürümeyi planlayan, farklılığını fark etmeyen; el-âlem hizmetini alkışlarken “Allah Allah bunlar neyi alkışlıyor?” diyen, kendini tamamen bu işe adamış, başkalarının başka şeyleri sıfırlamalarına mukabil o kendini sıfırlamış; el-âlem göklere çıkarsa bile kendisini yeryüzünde debelenen bir “dâbbe” ve Cenâb-ı Hakk’ın küçük, hakîr, zavallı, kıtmir bir varlığı olarak gören insanlar… Cenâb-ı Hak kendimizi öyle görmeye muvaffak eylesin; bu Allah’ın büyük bir hidayetidir. Başka türlü görme, Allah’ın, insanın firavunlaşmasına fırsat vermesi demektir.

*Evet, insanın, kendini diğer insanlardan büyük görmesi ve “ben şuyum, buyum” demesi bir mekr-i ilahidir; Allah’ın o insanın firavunlaşmasına müsaade etmesi demektir. Verdiği imkânların onda istidraç şeklinde tesir göstermesi demektir. İstidraç, nimet şeklinde gelen, insanı Allah’tan uzaklaştıran nıkmettir.

*Madem Hak yolun en kıymetli yolcuları enbiya, mukarrebin, asfiya ve evliya hep musibetlere maruz kalmış ve çileler çekmişler, bizim de başımıza gelenleri tabii kabul etmemiz, öfkelenmememiz ve hale rıza göstermemiz lazım.

“Biz Uhud’u Severiz Uhud da Bizi Sever”

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ashabıma sebbetmeyiniz. Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse, ashabımdan birinin verdiği yarım müdd sadakaya ulaşamaz.” buyuruyor. Asr-ı Saadet’te infakı bu kadar değerli kılan hususlar nelerdir? Sonraki dönemlerde de dinî gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi?

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifte ashabı için öyle buyuruyor. Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez. Onlar O’nun kâmetini biliyorlardı; O da ashabının kadr u kıymetini ve kıvamını biliyordu. Allah’ın izniyle, insanlığın idbârını ikbâle çevirebilecek bir kadro olduğunu çok iyi biliyordu; Allah’ın bildirmesiyle biliyordu; o yüksek firasetiyle, fetanetiyle ve okumasıyla biliyordu. Yüzlerinden ve kalbî heyecanlarından onları okuyordu. Bu açıdan da mezkûr ifade -haşa- onlara bir iltifatta bulunma adına değildi, bir realiteyi ifade ediyordu. Çünkü O’nun lal ü güher beyanları içinde katiyen riyanın, süm’anın, şunu bunu hoşnut etmenin zerresi yoktu. Ne konuşuyorsa, milimi milimine doğruydu; söylediği sözler neye dairse şayet, onun numarasına ve drobuna fevkalade uygun ve vakıa mutabıktı.

*“Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse…” O gün Medine-i Münevvere’de en yüksek gibi görünen dağın Uhud Dağı olmasının yanı başında bir de Uhud Dağı’nın kıymeti var. Bu kıymet değişik vesilelerle vurgulanıyor. Uhud Harbi’nde o mübarek dağın eteklerinde Müslümanlar kutsal, muvakkat bir hezimet yaşıyorlar. Uhud’da böyle bir hadise yaşandığından dolayı ihtimal bazılarının kafalarına “Bu dağ uğursuz galiba!” şeklinde bir düşünce gelebilirdi. Bundan dolayı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yerde şöyle buyuruyor: “Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz o da bizi sever.” Bu açıdan da Uhud, Ağrı ve Everest gibi büyük değilse de kıymet-i maneviyesi itibariyle çok büyük. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in vurgulamak istediği hususlardan biri budur: Uhud Allah Rasûlü’nü seven ve Allah Rasûlü’nün sevdiği bir dağdır.

*Başlangıçta Ashab-ı kiram efendilerimiz de vermeyi, infak etmeyi çok bilmiyorlardı. Hâşâ onlara bilmiyorlardı demek, bilmeme sözünü onlara nispet etmek saygısızlık olur fakat onlar bildikleri her şeyi dinle öğrendiler, o Muallim-i azamla, o Mürşid-i azamla öğrendiler.

İlk Himmet ve Ashab-ı Kiram’ın Cömertliği

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabının gönüllerindeki verme kapılarını aralamada kim bilir ne zorluklar çekmişti. Meselâ, bir gün Arab’ın aslı olan Mudar kabilesinin Müslümanları gelmişlerdi. Giyecek başka bir şey bulamadıklarından dolayı üzerlerinde yün elbiseler olduğu için daha onlar içeri girer girmez mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanları görünce Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri dolmuştu. Onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Hemen infakla alâkalı ayetleri okumuş; ashabına, insanlara yardım etmenin faziletlerini anlatmıştı. (Benzer hadise Tebük Seferi’ne çıkılırken de ordunun teçhiz edilmesi esnasında yaşanmıştı.) Fakat Sahabe Efendilerimiz henüz başkalarına yardım etmeye alışmamışlardı; dolayısıyla, hiç kimse bir coşkunluk ve bir heyecan ortaya koymamıştı. Allah Rasûlü’nün yüzünde hüzün emareleri belirecekti ki, O’nun halinden çok iyi anlayan ve işin nezaketini kavrayan bir sahabi yerinden fırlayıp evine gitmiş, parmaklarının arasından dökülecek kadar ellerini doldurmuş ve getirdiklerini Rasûlullah’ın huzuruna dökmüştü. Onu görünce diğerleri de ne yapılması lazım geldiğini anlamış ve herkes infak için koşmuştu. Nitekim Peygamber Efendimiz’in önünde bir oğlak büyüklüğünde yardım malzemesi birikmişti. İşte o zaman, yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.” Evet, Ashab efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi. Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.

*Öyle bir katılığın yaşandığı dönemde, işin başlangıcında henüz rehabilite görmemiş bu insanların birdenbire balmumu gibi yumuşamaları ve ihsanda bulunmaları çok önemlidir. Sonra o iş bir nevi sünnet olmuş, bir güzergâh oluşmuş; arkadan gelenler de zekat, sadaka, ikram, ihsan ve himmet adı altında din ve iman hizmetine destek vermişlerdir.

*Meselenin bir de manevi yanı vardır. Neden onların bir müdd sadakası başkalarının dağına tekabül ediyor? Sahabe idraki, sahabe imanı, sahabe anlayışı, sahabe ihlası, sahabe rıza düşkünlüğü, sahabe iştiyakı başkalarıyla mukayese edilmeyecek bir seviyededir. Onu verirken öyle bir mülahazaya bağlanıyorlardı ki, “Allah’ın izni ve inayetiyle bu öbür tarafta dağlar cesametinde olacak!” diyor ve buna yürekten inanıyorlardı. Bir de katiyen bunu bir minnet vesilesi yapmıyorlardı. İşin daha mebdeinde bu mülahazayla vermeleri öyle bir enginlik ve derinlikti ki Hazreti Pir-i Muğan’ın “Bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana müreccahtır.” dediği hakikat zuhur ediyordu. Halisane verme dolayısıyla bir ölçek infak Uhud Dağı kadar kabul ediliyordu.

Bugün de gayret, himmet ve infakla şahlanan nice babayiğitler var!..

*Günümüze gelinirken yeniden bir fetret dönemi oldu. Bir dönemde öyleydi, insanlar adeta dilencilik yaparak o Kur’an kurslarını açmak için koşuyorlardı. Allah ebeden razı olsun, Süleyman Efendi Hazretleri ve talebeleri, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ve taraftarları, Çarşamba Cemaati ve taraftarları… Hepsinden Allah razı olsun. Çok zor elde ediyorlardı ve o zoru Allah’ın izniyle işler hale getiriyorlardı.

*Sonra Allah Teâla günümüzde Hizmet ve Hareket şeklinde ifade edilen, öyle algılanan, öyle kabul edilen ve artık bir dünya meselesi haline gelen Camia’yı da istihdam buyurdu. Batılı bütün devletlerin iki-üç yüz senede gerçekleştiremedikleri işleri, ekonomik durumu orta ölçekte olan Türkiye, Allah’ın izniyle realize etmesini bildi; Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abazasıyla Anadolu insanı bunu başardı.

*Sizin o koskoca devletiniz, milleti idare eden insanlar, sizin mefkûre dünyanız, gaye-i hayaliniz, ruh ve mana kökleriniz adına kazandırdığınız şeylerin yüzde birini kazandırmamışlardır. Boş iddialara bakmayın. Kuruntularının arkasından koşuyorlar. Allah bunları yapmaya sizi muvaffak kılmıştır ve bundan sonra da çok daha büyük şeyler yapmaya inşaallah muvaffak kılacaktır. Onun için sinek ısırması nev’inden maruz kaldığınız şeyleri nazar-ı itibara almayarak, Allah’ın izni ve inayetiyle, dökülün, saçılın!.. Bir dönemde arkadaşların yaptıkları ve hâlâ yapıyor oldukları gibi himmetle şahlanın!.. Şimdiki bin üç yüzü, iki bin altı yüz yapmaya bakın!.. Durmadığını gösterin bu işin!..

*Sonraki dönemlerde de dini gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi? Günümüz de işte öyle bir zaman dilimidir. Fakat o kapı da aralandı, insanlar alıştılar ona. Bu noktada bir ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum: İzmir Bozyaka’da insanların yardımına başvurulmuştu. Orada meselenin ehemmiyetiyle ilgili bir konuşma yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım odama doğru yönelmiştim. Utanıyordum da.. kendime istemiyordum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Ben odaya girerken birisi merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak yanıma geldi. Astsubaylıktan emekli olmuş o zatı tanıyordum. Elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını getirdim!” dedi. Emeklilik parasıyla satın almış olduğu evinin anahtarlarını elime attı. Bu göz yaşartıcı tablo karşısında ben ona dinde böyle bir mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim. Daha sonra da “Git, çoluk çocuğunla evinde otur. Rabbim sana verdikçe, sen de infakta bulunursun.” dedim. Ben bugün de bu coşkun duygu ve heyecanın yaşandığı ve bundan sonra da yaşanacağı kanaatini taşıyorum.

395. Nağme: Hak Karşısında Mü’mince Tavır

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, 1 Aralık 2013 Pazar günü yaptığı sohbetinde enâniyet, şehvet, haset, hırs ve inat gibi duyguların yaratılış hikmetlerini anlattı.

Hocaefendi, sohbetinde şu hususları açıkladı:

*Cenâb-ı Hak, insanı yaratırken, yerinde “ben” deyip varlığını ortaya koyabilecek bir fıtratta yaratmış ve onun benliğini, bir taraftan irade, şuur, his, gönül; diğer yandan da şehvet, kin, nefret ve benzeri duygularla donatmıştır.

*İnsan mahiyetindeki benlik, şehvet, öfke, inat ve hırs gibi boşlukların yüzleri terbiye ile bâkî gerçeklere ve uhrevîliğe döndürülürse, bunların hepsi insanın önemli birer derinliği haline de gelebilir. Bu duyguları kontrol altına alma kahramanlığını ortaya koyanlar, nefislerine köle olma ve şeytanın oyununa gelme zilletinden kurtulurlar. Zaten din, bizdeki iyiliğe açık nüveleri besleyip geliştirmek ve kötülük temayülleri taşıyan fena çekirdekleri de kurutup bodurlaştırmak için nazil olmuştur.. mahiyetimizde mündemiç bulunan şer meyillerinin önünü kesmek suretiyle kötü hasletlerin boy atıp karaktere dönüşmesine fırsat vermemek ve iyi yanlarımızı inkişaf ettirip bizi hakiki insanlığa ulaştırarak Cennet’e ehil hale getirmek için vaz’ edilmiştir.

*Enâniyet, değişik kullanım şekilleriyle “ben” mânâsına gelen “ene”den türetilmiş bir kelimedir. Ene’yi, nefis yerinde kullananlar da olmuştur ki, bu yönüyle o, insanın gerçek kimliği, hakikati, daha da önemlisi kendi mahiyeti dahil pek çok hakaiki ölçüp belirlemede mühim bir unsur (vâhid-i kıyâsî), sınırlılığıyla sınırsızlığa ışık tutan bir projektör, tenâhîsi içinde Nâmütenâhî’ye bakan doğru sözlü bir şahit ve açılmaz gibi görülen mânevî kapıları açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu anahtarı kullanmasını bilenlere Allah, varlık, eşya ve esrar-ı ulûhiyete ait öyle derin sırlarını açar ki, bu sayede “ene” –ben ve ego da diyebilirsiniz– insanın en nuranî derinliği hâline gelir ve “Kenz-i Mahfî”nin lisan-ı fasîhi olur. Onu bilmeyen ve mahiyetinden haberdar olmayanlara gelince, onlar için “ene” öyle bir gayya ve bir girdaptır ki, şimdiye kadar ne dev cüsseleri yutmuş, nice güçlüleri yere sermiş, ne hanlar devirmiş ve ne hanümanları yerle bir etmiştir. Yükselenler onun acz u fakr kanatlarıyla yükselmiş, çakılıp yerinde kalanlar da onun çalım, gurur ve iddialarının kurbanı olmuşlardır.

*İnsan mahiyetindeki duygulardan biri de şehvettir; o, insanın meşru yollarla tatmini ve neslin çoğalması için verilmiştir. Dolayısıyla onun, bir taraftan bu duyguya tamamen inhimâk etmek gibi bir ifrattan, diğer taraftan da bütün bütün tecerrüt gibi bir tefritten kaçınması ve orta yolu bulması gerekir ki, o da meşru çerçevedeki zevklerle yetinip, gayr-i meşru isteklere karşı tavır almakla olur.

*İnsandaki kötü duygulardan birisi de “inat”tır. Çok defa kuru bir inat adına insanlar birbirlerine düşmekte, aralarında ciddî kavgalar meydana gelmekte, hatta birbirlerini öldürmektedirler. Ne var ki, inadını iradesinin emrine alan bir insan, ne olursa olsun asla hak ve hakikatten ayrılmaz. Böyle bir kimsenin önünü tama, makam, mevki, şöhret, rahat ve rehavet gibi duygular kat’iyen kesemez ve o kişi, iradesinin hakkını tamı tamına vererek hak yoldan hiçbir zaman ayrılmaz. Böylece fena bir huy olan ve tamamen nefis mekanizması içinde yer alan inat duygusu, bu insanda hakta sebat ve hakikate teslim olma şeklinde kendisini hissettirir. Evet, artık şeytanî bir mekanizma olan inadın yönü müspete çevrilmiş ve bu sayede inat, insanın melekî yanında yer alarak onun melekiyetine hizmet eder hâle gelmiştir.

*Mus’ab bin Umeyr (radıyallahu anh) hazretleri, Uhud gününde Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önünde savaşırken, bir kolu koparılınca öbür kolunu, o da budanınca âdeta “Bir bu kaldı.” deyip, kin ve nefretle kalkan kılıçlara tereddüt etmeden boynunu uzatmıştı. İşte onun ortaya koyduğu inat çirkin bir sıfat değil hakta sebat idi.

*Allah Rasûlü, her meseleyi ashabıyla istişare ederek onların düşünce ve görüşlerini alıyor, planladığı her işi mâşerî vicdana mâlediyor ve onun hissiyat, duygu ve temayüllerini âdeta blokaj gibi kullanarak, karar verdiği işlere mukavemet açısından ayrı bir güç kazandırıyordu. Yani yapılması planlanan işlere, herkesin ruhen ve fikren iştirakini sağlayarak projelerini en sağlam statikler üzerinde gerçekleştiriyordu. Hatta ashabının görüşünü kendi fikrinin önüne alıp onlara göre hareket ettiği de az değildi. Mesela, Allah Rasûlü (aleyhissalatü vesselam), Uhud Savaşı öncesi ashabı ile meşveret etmişti; kendi görüşü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma istikametindeydi. Ancak, yapılan istişare sonucu, Medine’nin dışına çıkılarak taarruz harbi yapılmasına karar verilmişti. Bu karar gereği Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem) Uhud’a gitmişti. Bu noktada Seyyid Kutub’un şu enfes yorumu çok yerindedir: “Allah Rasûlü, Uhud’a çıkarken orada 70 kişinin şehit verilmesi değil, Medine’de taş taşın üstünde kalmayacağını bilseydi, meşveretin hakkını vermek için yine çıkacaktı.”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Hudeybiye’de o ağır şartlar karşısındaki anlaşmayı onur meselesi yapmadı. Bu, geriye adım atma demek de değildi. Problemi çözme adına karşı tarafın hissiyatını da hesaba katmaydı. O tablonun gelecek adına vaad ettiği şeyleri çok iyi görme ve tabloyu doğru okumaydı.. inat etmeme, enaniyeti hesabına iş yapmama, kırıp geçirmeme ve gelecek adına bir sürü problem oluşturmamaydı.

*Hazreti Ömer Efendimiz “el-vakkâf inde’l-hak” sözüyle anılmaktadır. Bu tabir, “her zaman doğrunun yanında yer alan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, kendisinin rağmına olsa da mutlaka hakka boyun eğen, Kitabullah’ın hükmüne gönülden rıza gösteren ve hakkın söz konusu olduğu yerde anında frenlemesini bilen insan” demektir. Hazreti Ömer, yumruğunu kaldırıp tam hasmının gözüne indireceği bir anda, hakkın hatırı için öfkesini yutarak kollarını hafifçe iki yanına salıverecek kadar duygularına hâkim bir insandır. O, Mescid-i Nebevî’nin genişletilmesi gibi hiçbir işi kendi düşüncesine göre yapmamış, hemen her meselesini mü’minlerle istişare etmiş; Kur’an’a, Sünnet’e ve İcma’ya uygun bir kararla karşılaşınca da hemen kendi düşüncesinden vazgeçebilmiştir. Şüphesiz onun bu hali, hâlis mü’minlerin ve takva ehlinin de halidir.

*Seyyidina Hazreti Ömer, evlilik akdi esnasında tesbit edilen mehir miktarı hakkında üst sınır belirlenmesi gerektiğini söylüyordu. (Bu, Ömer’ce bir zühul sayılabilir, bize göre bir zühul da değildir. Çünkü evlenmeyi kolaylaştırmak adına çok önemli bir husus olduğundan bunu hemen her aklı başında insan düşünmüştür.) O, bunu mehir miktarının evliliğe engel olmaması için yapıyordu. Bir hutbe esnasında mescidde irad edilen bu beyan karşısında, bugün adını sanını dahi bilmediğimiz bir kadın şöyle demişti: “Ya Ömer! Bu konuda Efendimiz’den duyduğun bir söz, senin bilip de bizim haberdâr olmadığımız bir ifade mi var? Çünkü, Cenâb-ı Allah, Kur’an’da, ‘Ve âteytüm ihdâhünne kıntâran…’ (Nisâ Sûresi, 4/20) buyuruyor. Demek ki, kantar kantar mehir verilebilir.” Hazreti Ömer, o kadının itirazını yerinde bulmuş; kendi kendine “Yaşlı bir kadın kadar dahi dinini bilmiyorsun!” diyerek sözünü geri almış ve hak karşısında hemen boyun eğmişti.

*Sizin gibi Kur’an’a, imana, milli mefkuremize ve gaye-i hayalimize hizmete kendini adamış insanlar, ileriye adım attıkları gibi yerinde yanlışlarından dönmeyi de bilmeli ve geriye adım atmada da diriğ etmemelidirler. O, ileriye doğru atılan adımların on katı adım sayılır. Efendimiz o idi, Raşit halifeler onlardı; bize demezler mi, “Siz kimin ümmetisiniz, kimi temsil ediyorsunuz, neyin arkasındasınız, Allah aşkına?!.”

337. Nağme: İstişare.. Mutlaka İstişare; Fakat, Kiminle?!.

Herkul | | HERKUL NAGME

Sevgili Dostlar,

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bir namaz sonrası “Çekinme âkıl isen itiraf-ı noksandan / Emin olan delidir aklının kemalinden!” (M. Naci) beytini ve Akla mağrur olma Eflâtun-ı vakt olsan dahi / Bir edib-i kâmil gördükde tıfl-ı mekteb ol!.” (Nef’î) ikazını hatırlatarak söze başladı. Yapılan pek çok hatanın temelinde insanın her şeyi bildiğini zannetmesi, kendi kendisine yeteceği mülahazası ve başkalarının fikirlerine müracaat etmeme inhirafı bulunduğunu vurguladı.

İstişarenin Peygamber yolunun çok önemli bir özelliği olduğunu belirten Hocamız, dâhilerin bile çok yanlışlıklar yapabileceklerini ama vasat akıllı da olsa başkalarının akıllarından istifade eden insanların yanlış yapmayacaklarını ya da çok az hataya düşeceklerini ifade etti: Sabah akşam göklerle münasebet içinde bulunan Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) istişareye hiç ihtiyacı olmadığı halde hemen her meseleyi ashabıyla meşveret ettiğine ve ümmetine meseleleri ortak akılla değerlendirerek hizmetleri umuma mal etme ahlakını öğrettiğine dikkat çekti.

Muhterem Hocaefendi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun hemen her meseleyi Ashab-ı Kiram ile görüşmesine ve onların akıllarının, kalblerinin itminan içinde olması için gayret göstermesine misal olarak Huneyn ganimetlerinin taksimi esnasındaki bir hadiseyi anlattı:

Huneyn’de elde edilen ganimetleri Allah Rasûlü, daha ziyade gönüllerini İslâm’a ısındırmak istediği insanlara dağıtmış ve bazı şahıslara hususiyet arz edecek şekilde paylar vermişti. Ancak bu taksim, Ensar’dan bilhassa bazı gençleri biraz rahatsız etmişti. Hatta bazıları; “Daha onların kanı kılıçlarımızdan damlıyor, halbuki en fazla payı da onlar alıyor!” demişlerdi. Bunu söyleyenler sadece birkaç genç de olsa, eğer bu fitne durdurulamazsa, önü alınamaz bir yangın haline gelebilir ve o yangın bazılarını ebedî ateşe sürükleyebilirdi. Çünkü Allah Rasûlü’ne karşı yapılacak bir itiraz, insanı dinden, imandan edebilir ve ebedî hasarete uğratabilir. Bunun üzerine, Efendimiz hemen Ensar’ın toplanmasını ve aralarına başka kimsenin de alınmamasını emretti. Onlara şöyle buyurdu: “Ben geldiğimde, siz dalâlet içinde değil miydiniz? Allah, benimle sizi hidayete erdirmedi mi? Siz fakr u zarûret içinde kıvranmıyor muydunuz? Allah, benim vesilemle sizi zenginleştirmedi mi? Siz, birbirinizle düşman değil miydiniz; Allah, benimle sizin kalblerinizi telif etmedi mi?” Bütün bu sorular karşısında Ensar topluca “Evet, minnet Allah’a ve Rasûlü’ne!..” demiş ve hele “Herkes evine, deveyle, koyunla dönerken, siz evlerinize Rasûlullah’la dönmek istemez misiniz?” hitabını duyunca hepsi gözyaşına boğulmuşlardı.

Kıymetli Hocamız, Âl-i İmran Suresi’nin 159. ayet-i kerimesi üzerinde durdu; bu ilahi beyanın manasını, emirlerini ve nazil olduğu sıradaki şartları açıkladı:

فَبِمَا رَحْمَةٍ مِنَ اللهِ لِنْتَ لَهُمْ وَلَوْ كُنْتَ فَظًّا غَلِيظَ الْقَلْبِ لاَنْفَضُّوا مِنْ حَوْلِكَ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ وَشَاوِرْهُمْ فِي الأَمْرِ فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ إِنَّ اللهَ يُحِبُّ الْمُتَوَكِّلِينَ

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın (ki Sen hiç öyle olmazsın) insanlar Senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et. Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et. Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Al-i İmran, 3/159)

Evet, Uhud Muharebesini müteakiben nazil olduğu nakledilen bu âyet, istişarenin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Düşman saldırısı karşısında Hazreti Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) savaş stratejisi konusunda ashabını toplayıp istişare etmişti. Şahsî fikrine göre, şehir dışına çıkmak yerine Medine’de kalarak savunma harbi yapılmalıydı. Şehrin dışına çıkıp meydan muharebesi yapma taraftarları fazla olunca onların fikrine uyup Uhud’a çıktı. Savaş neticesinde bunun iyi sonuç vermediği anlaşıldı. Buna rağmen mücahedenin hemen akabinde gelen bu âyet istişareyi emrediyor. Demek ki meşverette büyük bir hayır ve bereket vardır.

Hocaefendi, istişare yapmanın önemli olduğu kadar istişarenin kiminle/kimlerle yapılacağı meselesinin de büyük ehemmiyet taşıdığını dile getirdi; “Size yağ çekenlerle istişare etmeyeceksiniz. Bir yönüyle bir kısım çıkar bağlarıyla size bağlanmış insanlarla istişare etmeyeceksiniz. Onlar ‘Âlem seninle gurur duyuyor’ derler. Sizden bir kısım beklentileri bulunan insanlarla istişare ederseniz, ‘Eşin yok, menendin yok, kakül-ü gülberlerine acem mülkü fedadır!’ diyenlerle istişare ederseniz, yanıltırlar sizi. Çünkü onlar dar ufukludurlar. Sadece bu günü görürler; belki bir de çocuklarının hayatlarının sonuna kadarki zaman dilimini görürler. Böylesine dar düşünceli kimselerle engin ufuk isteyen meseleler çözülemez. Başka bir derdi olmayan, oturup kalkıp mefkurenizi ikame etme istikametinde sancı çeken ve bir çıkar bir menfaat beklemeyen insanlarla istişare edeceksiniz. Size de dokunsa başkalarına da dokunsa düşüncelerini objektif olarak, makul ve uygun bir üslupla ortaya koyacak insanlarla istişare edeceksiniz.” dedi.

Aziz Hocamız, sohbetin son bölümünde, güzel düşünce ve güzel niyetin çok önemli olduğuna ama mefkure insanları için bunların tek başına kafi gelemeyeceğine değinerek şöyle buyurdu: “Hüsn-ü niyet çok güzledir; fakat, o mantık, muhakeme ve meşveret sütunları üzerinde oluşturulmuşsa kıymet kazanır. Yoksa, hüsn-ü niyet zatında değerli bir şey olduğu halde, bu sütunlara dayandarılmadığı için yıkılır. Evet, hüsn-ü niyet mutlaka meşveret, sağlam mantık, sağlam muhakeme, realiteleri doğru görme ve kendini, çevreyi, karşıdakileri doğru okuma gibi sütunlar üzerine oturtulmalıdır ki, duvarlar merkezkaç ile kaçıvermesin ve o hüsn-ü niyet kubbesi de çökmesin.”

İstanbul’un Fethi’nden önce bir aralık Ayasofya’nın kubbesinin çökme tehlikesi geçirdiğini, Osmanlı’dan yardım istendiğini ve Mimar Hayrettin’in kubbeyi tamir ederken sütunları ve duvarları güçlendirme çalışması sırasında minare ayakları da hazırladığını ve sultanın huzuruna varıp “Hünkarım, minarelerin kaidelerini ben yaptım, İstanbul’u fethedip minarelerini koymak da size kaldı!.” dediğini nakleden Hocaefendi, sözlerini şu ifadelerden sonra noktaladı: “Anlıyor musunuz? Bugün yapacağınız şeyle yarım asır sonra ne olur, hesap etmeniz lazım. Günübirlikçilik, sizin problemlerinizi çözmeye yetmez. Evet, günübirlikçilikle milletimizin problemleri çözülemez; aklı yüz sene ötesine erecek insanlar çözer o problemleri.”

20 dakikalık bu güzel hasbihali ses dosyası olarak sunuyoruz.

Muhabbetle…