Posts Tagged ‘ubudiyet’

Bamteli: İMTİHAN VE KUR’ÂN’IN NABZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kuddûs isminin bir cilvesi de musibetler ve imtihanlardır; Allah, onlar vesilesiyle müminleri arındırır.

Şahsî hayatımız itibarıyla, bu sıkıntılar ve dertler, daha iyi günlere ermek/erişmek, belki “vuslat” mülahazasına girmek, “aşk u iştiyak” sevdasına tutulmak için tımar gibi bir şey. Çünkü bize ait mesâvî (kötü haller, fenalıklar), me’âsî (günahlar, isyanlar), hatîât (hatalar, yanlışlar) ve seyyiât (kötülükler, çirkinlikler), bizim ruh dünyamızda, manevî anatomimizde kalb ve vicdanı sarmış dikenler/çalılar gibi şeylerdir; Cehennemdeki zakkum gibi şeylerdir. Onlar, her zaman bize özlerindeki o zehri içirerek, bizi kalbî hayatımız, ruhî hayatımız itibarıyla felç etmek isterler. Musibetler ise, bir yönüyle ıztırar hali ve aynı zamanda ızdırap keyfiyetiyle O’na (celle celâluhu) teveccühü temin eder. Buna, o büyük zat “cebr-i lütfî” diyor, lütuf sayılan bir zorlama. Bir tokat vuruyor ama Cehennem’den yüzümüzü çeviriyor, Cennet’e döndürüyor.

Dolayısıyla bir terbiye ve tımar görüyor şahıslar. Ferdî hayatında gördüğü bu terbiye ve tımar ile iyi kötüden ayrılıyor; وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) beyanında ifade edildiği gibi. Allah, iyiyi-kötüden, kâfiri-mü’minden tefrik etmek için; altını, tortudan/posadan ayırıp özünü işe yarar hale getirmek için imtihanlara maruz bırakıyor. Nasıl ki, altın potalarda/ateşlerin üzerinde eritiliyor!.. Öyle buyuruyor zaten Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ “Bir sarrafın altını potada eritip saflaştırması gibi, Allah da sizi belalarla imtihan edip bir kıvama getirir.” Allah; herhangi birinizi tecrübe eder, potalardan geçirir, presler ile sıkıştırır; tâ kendiniz olabilmeniz için lazım gelen her şeyi yapar. Kendiniz olabilmeniz için… İnsanın kendi olması, “ahsen-i takvîm”in hususiyetlerine göre bir keyfiyet kazanması demektir. Madem insanı -meleklerin de ötesinde- ahsen-i takvîme mazhar ederek bir “mir’ât-ı muallâ-ı mücellâ” yapmış Zâtına (celle celâluhu), insan da o mahiyete göre bir keyfiyet kazanmalıdır.

“Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicap et!” dendiği gibi, âyine-i idrak pâk edilirse sivâdan, o zaman kasrına nüzul eyler Sultan. O aynada, O (celle celâluhu) görünür sürekli. Bu açıdan da insanın bela, musibet ve farklı imtihanlarla ayıklanması, değişik şeylerden arınması ve tımar görmesi, onun Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi ve bir yönüyle O’nu (celle celâluhu) müşahedeye koyulması adına çok önemlidir. Yine o Pîr’in ifadesiyle, insanın hayvaniyetten çıkması, cismâniyeti bırakması, kalb ve ruhun derece-i hayatını hecelemesi veya ona yönelmesi ya da ona yükselmesi adına çok önemli bir ameliye-i cebriyedir. Askeri savaşa hazırlamak için, nasıl talim ettirirler; “Yat! Kalk! Ayakta dur! Hazır ol vaziyete geç! Rahat! Silahını eline al! Hedefini belirle!..” derler. Bir şeye hazırlarlar, böylece. O (celle celâluhu) da insanı hazırlamak için âdetâ bir eğitimden -“tâlim u terbiye” idi eskiden, şimdi “eğitim-öğretim” diyorlar- geçirir.

   “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.”

Ailevî hayatımız itibarıyla da aynı şeyler söz konusudur; içtimâî hayatımız/toplum hayatımız adına da aynı şeyler söz konusudur. Aile de bazı fertleri itibarıyla, kirlenebilir; evlat (kız-erkek), anne ve babaya ters düşebilir; onları, kendi hususiyetleriyle sindiremeyebilir. Veya onlar, bir yol bulur, Allah’a doğru yürürler de o güzergâh-ı İlahî’de anne-baba, onlara ayak uyduramadığından dolayı, onlara karşı rahatsızlık duyabilir. Çağımızda, bu, çok görüle gelen şeylerdendir. Bir dönemde belli duygu ve düşüncelerin tesirinde preslenen, daha doğrusu duygularını ve düşüncelerini yitiren ve ahsen-i takvîme kapalı hale gelen nesillerin çocukları, bir yerde bir ışık görünce, o ışığa doğru koşmaya başladılar. Işığa yaklaştıkça, hızlarını artırdılar. Bu, bir yönüyle, yoldan çıkmış, şirazeden çıkmış anne-babayı rahatsız eder bir hal aldı. Bundan dolayı engellemeye koyuldular. Bunun gibi, günümüzde yaşanan şeylerdir. Bazen, yukarıdan aşağıya bir engelleme olur; bazen de aşağıdan yukarıya doğru bir engelleme olabilir. Dolayısıyla o cebr-i lütfîler ile, “cebrî ameliyeler” ile Allah (celle celâluhu) doğru yola yönlendirmek suretiyle, âdetâ tımardan geçiriyor gibi -yani dikenleri, çalıları, zakkumları temizlemek suretiyle güllere yol açmak ve bülbüllerin şakımasına meydan oluşturmak gibi- bir zemin oluşturuyor demektir.

“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Ahsen-i takvîme mazhariyet disiplinlerini koruduğu zaman bostan iken, gülistan iken, baharistân iken, bir cennet bahçesi iken, şayet böyle terbiye-tımar görmezse, hiç farkına varmadan çalı-çırpının işgaline, dikenlerin işgaline uğrar. Bu defa o bostan, o baharistân, “dikenistan” demek dil açısından doğru değil, hâristan olur; yani diken tarlası haline gelir. Orada ne gül biter, ne bülbül öter; belki saksağanlar bile onu gördükleri zaman kaçarlar; herkesi kaçıran bir şey haline getir. Şu anda İslam dünyasındaki keyfiyet gibi bir şey olur.

Maalesef bugün, sergilenen ferdî, ailevî ve içtimâî tablo karşısında, başkaları Müslümanlığa bakınca, Müslümanlığı IŞİD’de okuyorlar, Boko-Haram’da okuyorlar, el-Kâide’de okuyorlar. Eli kanlı, gözü kanlı, düşünceleri kanlı, yürüdüğü yol kanlı, kanlı katiller… Kanlı katiller dünyası… Ve onlara silah yardımı yapanlar… Onlara arka çıkanlar, dolayısıyla aynı günahı paylaşan ve aynı diken tarlasına diken tohumu atan insanlar demektir. Onların gelişmelerine, yetişmelerine ve öyle muzır hale gelmelerine destek olanlar, aynı vebali ve aynı mesâvîyi paylaşıyorlar; dolasıyla da aynı günahın cezasını beraber çekecekler. Biri taylasanlı (sarıklı); öbürü de zangoç. İkisi de kendini Cehennem’de bulacak, birbirlerine hayretle bakacaklar. “Haydi, biz ‘Allah!’ demiyor, inkâr ediyorduk. İlhad, inkâr, küfür, Materyalizm veya Natüralizm diyorduk; kendimizi o çağlayana salıyor, bir daha da iman sahiline çıkmaya fırsat bulamıyorduk; size ne oldu?!. Başınızdaki taylasanlarla, parmaklarınızı kaldırıp Allah işaretinde bulunmanızla, size ne oldu ki bizimle beraber bu gayyaya yuvarlandınız?!.”

Evet, İslamiyet’i kötü gösterme, onu olumsuz yaşamak kadar büyük bir vebaldir. Onu, şakîlerin, eşkıyanın, kırk haramîlerin sistemi haline getirme.. hukuku ayaklarının altına alma.. adaleti ayaklarının altına alma.. sistemin cumhurî olmasını ayaklarının altına alma… Lafta Müslümanlık ile, “idarî Müslümanlık” demek suretiyle bir kısım saf-derûn kimseleri arkalarından sürüklemekle kendilerinin hak yolda yürüdüklerini zanneden, gaflette zirve yapmış insanlar!.. Bir; basirette, hakikaten marifette, aşk u iştiyakta zirve yapan insanlar vardır; İnsan-ı Kâmil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde insan-ı kâmillerdir onlar. Bir de bunlar var; şekavette zirve yapan insanlar.

İşte bunların tefriki gibi maksatlarla, Allah (celle celâluhu) böyle imtihanlardan geçirir. Bu açıdan, mebde itibarıyla bir bela/musibet belki bize iksirdir; fakat bir yönüyle de onun kadrini bilmeyenler için zehirdir; onu içirir. Onu bilenler için o, immün sistemini güçlendiren bir hal alır. Öyle güçlenir ki, artık veba, taun, verem, cüzzam mikropları bünyeye girdikleri andan itibaren, arkaya sinyaller göndermeye çalışırlar: “Amanın bu bünyeye girmeyin! Burada kimseye hayat hakkı tanınmıyor!” derler. Öyle pâk, arı, duru hale gelir; ilâhîlik tamamen; tamamen Ulûhiyet’e kilitlenir, tamamen Rubûbiyet’e kilitlenir. Öyle insanlar, halleri ve tavırları ile Tevhîd-i Ubûdiyet’i temsil ederler; duyguları, düşünceleri ve kalblerinin çarpmasıyla Tevhîd-i Ulûhiyet’i dillendirirler.

   Ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhîd yörüngesi üzerinde yürümektedir ve tevhîd adeta onun nabzını teşkil etmektedir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhîd mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Tâ Kur’an-ı Kerim’in başından itibaren diyebilirsiniz: “Elif-Lam-Mim”. O remiz bile bir şey ifade ediyor, belki hem Tevhîd-i Ulûhiyet’i, hem de Tevhîd-i Rubûbiyet’i. Antrparantez ifade edeyim. Bu meseleyi sistematik olarak önce İbn-i Teymiyye söylemiş; sistematik hale getirip ifade etmiş. Sırf bu sistematik ifadenin ona ait olması itibarıyla bir doğruya karşı çıkmak, en büyük yanlıştır.

Evet, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) O Kitap; O’nda katiyen şüphe yoktur!.. İşte size Tevhîd-i Ubûdiyet adına, kulluk yapma adına bir rehber, bir reçete. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Müttakîlere hidayettir!.. Aynı şeyi görebilirsiniz. Başta “Bismillah”ı işin içine alacak olursanız, “er-Rahman” ve “er-Rahîm”, Tevhîd-i Ulûhiyet’i ifade eden isimlerdir. Her şey kendi lisanıyla “Bismillah ve billah ve minallah, ve ilallah!” demektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Birinci Söz’e böyle başlayan insan da o Tevhîd-i Ulûhiyet’e öyle işarette bulunuyor.

Kur’an-ı Kerim’in neresine bakarsanız bakınız, Allah’ın Ulûhiyet’ini birleme adına bir şeyler ifade ettiğini görürsünüz. Ve neresine bakarsanız bakınız, sizin münhasıran O’na (celle celâluhu) kulluk yapmanızı dillendiren bir Tevhîd-i Ubûdiyet ile karşı karşıya kalırsınız. Bu meseleyi açık-net ifade etmeleri itibarıyla ise, İhlâs Sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ulûhiyet’i takrir eder. Kâfirûn Sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ubûdiyet’i takrir eylemektedir. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “De ki: Ey kâfirler! Ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem ve asla edecek de değilim. Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. Evet, ben sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim, edecek de değilim. Siz de Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. (Getireceği bütün sonuçlarla) sizin dininiz size ve (getireceği bütün sonuçlarla) benim dinim de bana.” (Kâfirûn, 109/1-6) Böyle bir Tevhîd-i Ubûdiyet’i nazara veriyor. İşte böyle saf, duru, tek kapı O’nun (celle celâluhu) kapısı. Şayet o kapının tokmağına dokunmazsanız, o kapıya yönelmezseniz, o eşiğe baş koymazsanız, binlerce eşiğe baş koyma mecburiyetinde kalırsınız; o kadar çok şirke girersiniz ki!.. Türlü türlü şirklerden sıyrılmanın yolu, Tevhîd-i Ubûdiyet’tir.

Allah’ı birlemek; “Sen! Sen!” demek. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) Bize öyle deme imkanını veren, lütfunda bulunan Allah’a binlerce hamd olsun!.. Bize diyor ki, “Bana ‘Sen!’ diyebilirsiniz; ‘Sen!’ diyebilirsiniz!” إِيَّاكَ “Ancak Sana…” نَعْبُدُ “Kulluk yaparız.” Ama ben yaptığım bu ferdî kulluğu öyle küçük görüyorum ki?!. Onun için hemen mütekellim me’al-gayr’a sığınıyorum; نَعْبُدُ diyorum: “Sana kulluk yaparız!” Yanımda, sağımda-solumda duran saflardaki insanları da düşünerek diyorum: Bak yâ Rab! Bunlar da bana bu mevzuda iştirak ediyorlar! Halkaları genişletiyorum; bütün küre-i arzda o esnada Ka’be-i Muazzama’ya yönelmiş ve diğer mü’minlerle bir yönüyle maddeten, bir yönüyle mânen omuz omuza vermiş kimseleri de katıyorum. Ayrıca, göklerin değişik tabakalarında aynı yöne yönelmiş Cebrail’i ile, Mikail’i ile, İsrafil’i ile, Hamele-i Arş’ı ile, Mukarrabîn’i ile, Mühimmîn’i ile el-pençe divan durmuş, Sana karşı Tevhîd-i Ubûdiyetlerini ifade edenler var. İşte benim bu âcizâne, mücrimâne, müsîâne, günahkarâne إِيَّاكَ dediğim şeyi, ben de onların içinde diyorum. Onlar diyorlar ya, o koronun içinde benim şu günahkâr sesime de teveccüh buyur!” deme manasında. Hazreti Pîr başka bir zaviyeden, aynen buna işaret ediyor.

Ama bu öyle zor bir mesele ki!.. Allah’a hakikaten Tevhîd’de bulunarak kulluk yapmak.. ibadette bulunmak.. ubûdiyette bulunmak.. bir kademe üstü, bir basamak üstü, ubûdette bulunmak; tamamen O’na (celle celâluhu) kulluk yaparken, kendinden bile sıyrılarak bütün kulluklardan sıyrılmak… Öyle bir kullukta bulunmak.. namaz kılarken “namazlaşmak”, namazın dışında her şeyi kafandan silip atmak.. oruç tutarken, orucun dışında her şeyi kafandan silip atmak.. zekat verirken, her şeyi kafandan silip atmak; “O (celle celâluhu) verdi; verdiğini, verilmesi gerekli olan kimselere veriyorum!” demek… Zaten, Cenab-ı Hak, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ şeklindeki beyanlarıyla, “Benim rızık olarak verdiğim şeyden infak ediyorlar! Benim verdiğimi veriyorlar!” demek suretiyle, kendinizden bir şey vermediğinizi, rızkın O’ndan geldiğini ifade buyuruyor.

Her zaman yaptığın şeyde -bir yönüyle- o yaptığın şey ile bütünleşme; esasen, onu tabiatının bir derinliği haline getirme. İşte ona “ibadet”, ibadetin üstünde “ubûdiyet”, ubûdiyetin üstünde “ubûdet” demiş, erbâb-ı Tasavvuf; tabir-i diğerle “Kalb ve ruh erbâbı”, “ubûdet” demişler.

   “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”

“Yalnızca Sana kulluk yapıyoruz.” Fakat bu öyle zor bir mesele ki!.. Biz kim, Sana kulluk yapmak kim?!. Gerçi Sen, müsaade ettin; hatta Kendine “Sen” bile dedirttin! “Siz, demeyin; Sen, deyin!” dercesine إِيَّاكَ gibi ifadeler talim eyledin. Adeta, “Kendinizi Bana, Benim yakın olduğum gibi yakın hissederek, Bana yakınımda hitap ediyor gibi, Beni kendi içinizde hissediyor gibi, إِيَّاكَ ‘Ancak Sana!..’ deyin!” buyurdun. Fakat bu çok zor; insanın bunu bütün benliğiyle, tepeden-tırnağa bütün hissiyatıyla, bütün şuuruyla dillendirmesi çok zor; bir yönüyle “ubûdiyet” adına babayiğitlik… Bunlara “ubûdiyet babayiğitleri” veya “ubûdet babayiğitleri” denir; babayiğitler bunlar. Allah karşısında durulması gerektiği ölçüde/ölçekte kemerbeste-i ubûdiyet içinde el-pençe divan duran insanlar. Onun için, ben bunu Senin istediğin ve dediğin gibi yapamıyorum.

İnsan bu mülahazalarla dolunca, sonraki ayeti de bir başka duyar: “Yine Bana ‘Sen’ diyerek şunu isteyin arkadan: وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Duyar ve “Bunu bihakkın yerine getirme mevzuunda da işte benim dâhil olduğum halkalardan tâ Cebrail’lerin bile içinde bulunduğu o halkalara kadar, hepsi ile beraber yardımı da yalnız, yalnız ve yalnız Sen’den istiyoruz!” demek suretiyle… Şimdi “Tevhîd-i Ubûdiyet” ifade ediyor mu etmiyor mu bu?!. Ve bir diğer taraftan da bakın aynı kelimeler içinde, aynı zamanda sadece “Sen!” var!..

“Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” (Gavsî) Ben, “Ben, ben!” diyorken, Sen, o perdede tecelli etmezsin; kalb aynasında tecelli etmezsin, ruh ve sır ufkunda tecelli etmezsin Sen. “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Ben, beni yok kabul ettiğim zaman Sen tecelli buyurursun. Bütün benliğimle “Ben, yokum!” deyip üzerime bir çarpı işareti çizdim; çünkü sonsuz, Sensin. Nisbî bile olsa, başka sonsuzlar olamaz. Sonsuz, Sen olduğuna göre, bana düşen şey, sıfırdır zero, zero… Bu sıfır, Sen’den soluna bir rakam istiyor. Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın; istersen 1 koyarsın sola, istersen 2 koyarsın, istersen peşi peşine iki rakam koyarsın; birden bire meseleyi 110 yaparsın; üç rakam koyarsın, 1110 yaparsın. Çünkü Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın.

Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar, “Elif, Lâm, Mîm”den tâ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ve قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ hakikatine kadar o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, o Tevhîd-i Ulûhiyet’i bize ders veriyor. Ama bu dersler, çok defa değişik şeylere bağlanarak ifade ediliyor. Bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyet’ine; bir yerde Mâlikü’l-Mülk olmasına, bir yerde “Din gününün sahibi” olarak sizi hesaba çekecek, teraziden geçirecek, tartacak, sevap ve günah itibarıyla muameleye tâbi tutacak olmasına bağlı değişik yönleriyle, farklı farklı şekilde ele alınıyor.

   Kalb, terakki yolunda alâka ve iltifat bekliyor; gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız?” diyor!..

Cenâb-ı Hak, hakiki “Tevhîd” ufkuna bizi i’lâ buyursun!.. Tevhîd-i Ulûhiyet ve Tevhîd-i Ubûdiyet’le taçlandırsın! Hep O’nu birleyelim ve o Bir’e kullukta sabit-kadem olalım!.. Başımız, O’nun kapısının eşiğinde olsun!.. Elimiz, kapısının tokmağında olsun!.. Namaz ile, oruç ile, zekat ile…

Öyle olmazsa, şöyle buyuruyor, Söz Sultanı Hazreti Sâhib-kırân, Sultan-ı Zî-şan, aleyhissalâtü vesselam: وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ والتعب “Nice ayakta duranlar, ‘Namaz kılıyorum!’ diye belki sabahlara kadar ayakta duranlar vardır ki, yanlarına yorgunlukları ve uykusuzlukları kâr kalmıştır!” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ “Nice oruç tutanlar da vardır ki, yanlarına kâr kalan, sadece susuzlukları ve açlıklarıdır!”

Dolasıyla o işin ruhu, meseleyi O’nun (celle celâluhu) ile irtibatlandırmaktır. Evet, o işin ruhu, meseleyi O’nun ile irtibatlandırmaktır… O’nun ile irtibatlandırmadığınız zaman, yaptığınız ibadet ü taat, ölüdür. Ve bu ölülük, sizin cismaniyet âleminize, maddî anatominize de -bir yönüyle- akseder. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللهَ إِلاَّ قَلِيلاً “Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisâ, 4/142) dendiği gibi, Allah muhafaza, namaza kalktığınız zaman, esneme.. abdest alırken, ayrı bir zahmet hissi duyma.. uykudan uyanırken, elli defa gerinme… Bu, sizin o manevî anatominizdeki arızaların, maddî anatominize de aksetmesindendir. Ve Kirâmen Kâtibîn hazretleri meseleyi yazarken böyle yazarlar: “Esnedi, gerindi, dalgınlığa düştü, kendini saldı!..”

Ama antrparantez arz edeyim: O (celle celâluhu) Erhamü’r-Râhimîn, Rabbu’l-âlemîn’dir. إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” hadîs-i kudsîsiyle veya Kur’an’da, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” beyanıyla ifade edildiği üzere, Allah’ın rahmeti vâsi’dir, çok engindir. O (celle celâluhu), böylelerini de affedip “Haydi sen de geç yaramaz çocuk!” diyebilir. O’nun (celle celâluhu) rahmetine tahdit koymaya kalkmayalım. Falanın-filanın bu mevzudaki eksik, kusurlu, düşe-kalka kulluğunu, o kişinin yüzüne kirli paçavra gibi vurmayalım! O kadarcık, o kadarcıkla bile onu ye’se atmayalım! Yapacaksak şayet, öylelerinin içinde, meselenin birkaç adım ötesinde daha derinine açılma duygusunu uyaralım. Kalbi tembih edelim!.. Kalb, bizim gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız? Ne zaman ‘Daha yukarılara bak! Sır, de; Hafî, de; Ahfâ, de; Hû, de, O’na müteveccih ol!’ diyeceksiniz?!.” demektedir. Gözümüzün içine bakmaktadır, bir yönüyle.

Bu açıdan da iyi yapanlar, yaptıkları şeyler ile fahirlenmemeli; bir taraftan da diğerlerinin düşe-kalka kullukta tavırlarını gördükleri zaman, yağlı paçavra gibi onların suratlarına çarpmamalıdırlar. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ Hadis-i şerif, “İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, ibadetlerin en güzelidir!” Güzel bir ibadet ortaya koymak, sergilemek istiyorsanız, elden geldiğince çok küçük şeylerinden dolayı bile insanlar hakkında hüsnüzan etmeye bakın. Diğer taraftan, بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir insana, mü’min kardeşini hakir görmesi, günah olarak yeter!” ikazını unutmayın!.. Mü’min kardeşini hakir görmesi, insana günah olarak yeter!..

   “Ben kim, Kur’ân’ı doğru anlamak nerede ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken O’nun beyanındaki güzellik karşısında külahımı atasım geliyor!..”

Hazreti Üstad, eserlerinde Kur’an’ın önemli bir hususiyetine şöyle dikkat çekmektedir: “Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır. Birinci Misal: وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksat ve esas, pek az bir azap ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.” “Bir İcaz Hecelemesi”nde Kıtmîr, başta Hazreti Pîr’in de misal olarak gösterdiği mezkûr ayet-i kerimeyi söyledikten sonra, o blokaja dayandırılarak bütün Kur’an ayetlerinin serdedilebileceğini belirtmiştim. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ayetlerinden tâ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ beyanına kadar farklı örneklerle bunu göstermek mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’de seçilen kelimeler, esasen -bir yönüyle- “iç musiki” açısından mazmunu seslendirme itibarıyla o kadar uyum içindedir ki, zevk-i selim sahipleri bunu anlarlar. Biraz edebiyattan anlayan, biraz nazımdan anlayan, biraz musikiden anlayan insanlar, bunu çok iyi anlarlar. Hatta burada şimdiye kadar denmemiş bir şeyi arz etmek istiyorum: Belki o kıraat-ı Aşere-i meşhûre de -bir yönüyle- bu değişik meselelerin hakikaten kendi özlerine uygun, mazmuna-mantuka uygun seslendirilmesi adına bir kısım argümanlardır. Çünkü çok farklı farklı anlayışta, dilde, aksanda insanlar vardı. Meseleleri çok farklı farklı ifade ediyorlardı. O farklı farklı ifadede aynı mazmunun o sese, o soluğa göre ifade edilmesi çok önemlidir. Ama bizim gibi, milletimiz gibi ümmî insanlar bunu gerektiği gibi kavrayamayabilirler. Bizim milletimiz diplomalı bile olsa, ümmî; çünkü esasen o dili temel incelikleri ile bilmiyor.

Bir de o dilin bilinmesi yetmez; Tâbiîn bile Sahabe gibi anlamıyordu o dili. Tebe-i Tâbiîn de Tâbiîn gibi anlamıyordu. Onun için Câbirî, çok haklı olarak diyor ki: “Bir dönemde Arap dilinin aslını araştırmak üzere şurada-burada çadır kurmuş kimseler, eski Araplara müracaat etme yerine, keşke Sahabe-i Kiram efendilerimize müracaat etselerdi!” Dilin -bir yönüyle- büyüleyici esprisini o zaman yakalamış olacaklardı. Allah, öyle bir dil ile, Sarfî, Nahvî, Me’ânî, Beyânî, Mantıkî, öyle bir dil ile murad-ı Sübhânîsini ifade ediyor ki, benim gibi bir çobandan meseleyi çok yüksekçe idrak eden/anlayan insana kadar herkes ona bakınca, “Yahu bana hitap ediyor gibi!..” diyor. Filozof, “Bana hitap ediyor gibi!” diyor; ben de bakınca öyle diyorum. Hakikaten ben kim, onu doğru anlamak kim ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken külahımı atasım geliyor; “Allah’ım! Bu ne büyüleyici ifadedir! Bu nasıl elimi kolumu bağladı benim. Denemez bir şey diyorsun burada; bunu ancak Sen dersin!” Kaldı ki ben kim, ona ait o incelikleri bütünüyle anlamak kim?!. Fakat öyle bir şey ki, bencileyin çobanlar bile ona baktıkları zaman, onun kendine has ulviyetini, kendi ufukları açısından, kendi gez-göz-arpacıkları açısından, sanki kendilerine inmiş gibi anlayabiliyorlar. Ama yukarılarda, yukarıların yukarısında, yukarıların yukarısında ve artık yukarısı olmayan bir noktada, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da “Bana inmiş!” diyor, Ebu Bekir “Bana inmiş gibi!” diyor, Hazreti Ömer “Bana inmiş gibi!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem ve radıyallahu anhüma.

Evet, baştan aşağıya Kur’an Tevhîd’i anlatıyor. İster o Tevhîd-i Ulûhiyet’i, ister o Tevhîd-i Rubûbiyet’i ve isterse de o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, “dâll bi’l-ibâre” ile, “dâll bi’l-işâre” ile, “dâll bi’l-iktiza” ile ve mazmunda münasebet geldikçe, “Burada bu mesele şöyle ifade edilmeli! Müstetbe’âtü’t-terâkibe uygunluk içinde şöyle denmeli!” dercesine nazara veriyor. Bunlar ıstılahî şeyler… Sözün bir akış şekli vardır; o akış şekline göre, “Burada Tevhîd-i Ubûdiyet şöyle ifade edilir; Tevhîd-i Ulûhiyet de şöyle ifade edilir!” şeklinde sürekli o iki temel unsur ortaya konuyor. Çünkü çok önemli bir mesele…

   Neticede böyle bir nimete nail olmak varsa, ki var, bütün çekilenlere değmez mi?!.

Zira Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Ubûdiyet, bakın!.. İbn Abbas hazretleri, bu ayete mana verirken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ yani لِيَعْرِفُونِ diyor; anladığı manaya göre “Beni bilsinler diye!” Bildiğiniz zaman, azametine uygun, O’na, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!” der misiniz, demez misiniz?!. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” der misiniz, demez misiniz?!. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey her dilde meşkûr olan, bütün hamd ü senalara yegane layık bulunan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik, hamd ü senada bulunamadık!..” der misiniz, demez misiniz?!.

Cenâb-ı Hak, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ayetinden sonra مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ “Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor: “Ne zannediyorlar; Ben, onlardan bir şey mi istiyorum, rızık mı istiyorum! Bana bir şey versin, yedirsinler mi istiyorum!.. Bana kulluk yapsınlar. Ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattım; kulluğu yerine getirdikleri zaman, mahiyetlerine göre bir davranış sergilemiş ve yaratılış gayesine uygun yaşamış olacaklar. Fânî dünyaya bedel, ebed için yaratılmış ve Ebedî Zat’tan başka biri ile tatmin olmayan kullarıma, bir de ebediyet yurdu hazırladım. Bir de ebedî Zât’ın cemalini görme istidat ve kabiliyeti verdim. Dünyada onlar, kendi içlerinde o iştiyakı uyardıklarında, Ben, onları yalancı çıkarmayacağım. Onlar, o iştiyak ile hayatlarını geçirmişler ise şayet, ‘Evet kulum! Sen hep iştiyak ile oturdun-kalktın; ‘Göreyim, göreyim, göreyim!’ dedin. İşte şimdi gör!..’ diyeceğim.”

Bütün kâinata serpiştirilmiş, farklı farklı yerlerde, farklı farklı tecelli dalga boylarıyla tecelli eden o güzelliklerin bütününü, bir yönüyle mehtabı seyrediyor gibi, seyretmede insanlar bayılırlar. Çok tekerrür eden Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle ifade edelim: يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ “Bî kem u keyf, mü’minler, O’nu (celle celâluhu) görürler.” فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu görünce de Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar.” Huriler arkadan bağıradursunlar.. ırmaklar çağlayadursunlar.. bülbüller ötedursunlar.. meyveler şakır şakır aşağıya döküledursun veya -Kur’ân’ın ifadesiyle- burunlarının dibine yaklaşadursunlar… Unuturlar bunları, kendilerinden geçer ve bayılırlar.

Allah, sizi-bizi o ufka ulaştırsın!.. Çekilen şeylerin çekilmelerine mukabil, katlanma gücünü Allah ihsan eder de katlanırsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürüdüğümüz yolu doğru bilerek sabit-kadem olursak, kaybedilen şeyler, bunlar!.. Diyelim ki, -mesela- Kıtmîr’in hiçbir zaman dünyada bir dikili taşı olmadı. Yani, bir tane kara sarayım, bir tane ak sarayım, bir tane mavi sarayım, bir tane pembe sarayım olsaydı!.. Fakat bunlar ebediyette Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri ve teveccühlerinin değişik şekilde temessülleri karşısında ne yazardı ki?!. Ee size soruyorum, bir şey yazar mı?!. Âhh ak saraya, kara saraya, pembe saraya, turuncu saraya kafasını kaptırmış, başı dönmüş, bakışı bulanmış, zavallılar!.. Zavallılar!.. Allah, gözlerini açsın, kalblerini irfan ufkuna tevcih buyursun; ebediyet âlemine layık olma yollarını göstersin ve onları da “şehrâh-ı Muhammedî”ye hidayet eylesin!.. Vesselam.

Bamteli: YOLDA DÖKÜLENLER VE İNSANÎ DAVRANIŞLAR MANZUMESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Bakalım, kimler bir muhalif rüzgârla harman gibi savrulacaklar ve kimler hem kendilerini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa vâsıl olacaklar?!.

اَللَّهُمَّ نَوِّرْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ قَدِّسْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ طَهِّرْنَا مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَالْجِسْمَانِيَّةِ وَالْحَيَوَانِيَّةِ وَالنَّفْسَانِيَّةِ، وَقَدِّسْ سَرَائِرَنَا، وَنَوِّرْ سَرَائِرَنَا، فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا * وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

(Allah’ım iç dünyalarımızı nurlandır; manevî melekelerimizi ve latifelerimizi arındır. Bizi beşerî, cismanî, hayvanî ve nefsanî kirlerden/pisliklerden temizle. Her halimizde ve her işimizde manevî latifelerimizi tertemiz kıl ve iç dünyamızı nurlu eyle ki, ilahî tecellilerine her zaman açık ve hazır olalım. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, ailesine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu diliyoruz Rabbenâ!..)

İnsanın iç dünyası karanlık olunca, duyguları ve düşünceleri de hep o kirin tesirinde kalır. Kalb, yenik düşer; ruh, âvâre kalır. Ve insan, kendini bir yerde bir şeyin içinde zanneder ama aldanmış olur.

İç aydınlığı çok önemlidir. İnsanın iç dünyası envâr-ı İlahî ile, Hazreti Nûru’l-Envâr (celle celâluhu) ile, Münevvirü’n-Nûr (celle celâluhu) ile nurlanmayınca, o iç karanlığı, insanın bütün ufkunu karartır. Yollar, meşalelerle dolu olsa, projektörlerle dolu olsa, o yine gider sağa toslar, sola toslar; “dünya” der, ona takılır; “cismaniyet” der, ona takılır; “bohemlik” der, ona takılır; “şehevât-ı nefsâniye” der, ona takılır; “mal” der, ona takılır; “mülk” der, ona takılır…

Enbiyâ-ı izâmın nurlu atmosferine girdikten sonra bile böyle bir karanlığın kurbanı olmuş zulmetzedeler sayılamayacak kadar çoktur. O irtidat hadiseleri akıntısına kapılan nice kimseler vardı ki, bunlar, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile diz dize gelmişlerdi; O’nun arkasında namaz kılmışlardı, oruç tutmuşlardı; münafık değillerdi. Fakat bir yerde başları döndü, bakışları bulandı, düz yolda patikaya saptılar ve takılıp yolda kaldılar. Bunlara “yolda dökülenler” deniyor. Seyyidinâ Hazreti Musa ile Zât-ı Ulûhiyet arasında cereyan eden bir muhavere içindeki insanlar gibi: “Yâ Musa! Onlar, Bana ulaşmış, Beni bilmiş insanlar değil; onlar, yolda olanlar ve yolda dökülenler!

(Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap verir: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gâyeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”)

Çok tekerrür etti, siz de iyi biliyorsunuz; tekrarını da -bir yönüyle- zâid sayabilirsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok tekrar buyurduğu bir dua: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinde, diyanette, dini hayatta sâbit kıl!” “Ekrabu’l-mukarrabîn” olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi adına belli bir ufkun ifadesi olarak, o mevzudaki o durumu itibariyle, bir talebini böyle seslendiriyor. Fakat O’nun bu mübarek duasını rehberliğinin gereği, imam olmasının gereği, size/bize tâlim düşüncesinin gereği olarak anlamak, bize öğretmek için söylemiş olduğunu düşünmek Kıtmîr’e daha uygun geliyor: “Ben de böyle diyorsam şayet, bakın başınızın çaresine!..” demek gibi.

Evet, kendimizle yüzleştiğimiz zaman, eksiğimizi, gediğimizi, kırığımızı, döküğümüzü görürüz. Ancak o zaman görürüz neremiz karanlık, neremiz aydınlık, nerede doğru yolda yürüyoruz, nerede yürüdüğümüzü zannettiğimiz halde zikzaklar çiziyoruz. Kendimizle yüzleşmeyince bunları bilemeyiz. Üzerinde durulup belki kaleme kâğıda dökülmesi gerekli olan engin bir mevzu ama o da yine aydınlık bir dimağ ister. Öyle aydınlık bir konunun kendi muktezâsı gereği aydınca ortaya dökülmesi için, duygunun ve düşüncenin de aydın olması iktiza eder.

  Tebessümle yaşamalı, tebessümle ölmeli; fakat yangın yerine dönmüş İslam dünyası karşısında hâlâ gülebiliyorsanız, bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var!..

“Bir gül gibi, gördüğün herkese gül!

Renk ve kokunla ruhlara süzül,

Hep bir sevgi sembolü gibi görül,

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!”

Son mısra yarım kafiyeye kurban gitmiş; “-ül” ile “-öl” birbirinden farklıdır, şiirin şiiriyetine dikkat edenler, ona da dikkat ederler.

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..” Keyiflenme, neş’elenme, dırçık atma değil. (Dırçık atma tabiri, Doğu Anadolu’ya mahsus; baharda buzağıların dışarıya çıktıkları zaman yaptıkları tavırları ifade için kullanılır.) O manada değil; esas olan, insanları memnun etme, tebessümlerinle gönüllere akma.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde magmalar kaynayıp duruyordu.. insanları, ulaştığı ufka ulaştırma magmaları.. herkesi gördüğü cennete ulaştırma magmaları.. bütün engelleri aşarak لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati ufkuna/zirvesine ulaştırma magmaları.. “Niye görmüyorlar?! Neden duymuyorlar?!. Neden dinlemiyorlar?!. Neden gittikleri o eğri-büğrü yoldan vazgeçmiyorlar?!. Neden bir kere de sırat-ı müstakîm demiyorlar?!.” diye. Kur’an’ın değişik yerlerinde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ta’dil ve takdir adına kullanılan çok farklı ifadeler vardır ama bu arada iki yerde “Neredeyse kendini öldüreceksin!” denilmektedir: فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “Öyle görünüyor ki (ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân’a) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6); لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) Evet, “Sana/inene inanmıyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!” deniyor. Öyle heyecanlıydı; içinde magmalar vardı, köpürüp duruyordu.

Diğer taraftan, sâdıkların hâlidir bu. Kur’an-ı Kerim, وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, onlardır Allah’a karşı gelmekten ve her türlü fenalıktan korunan ve Allah’ın koruması altına girenler.” (Zümer, 39/33) der. “Biri, O (aleyhissalâtü vesselam); biri de arkadan O’nu tasdik eden.” diyorlar bu ayetin yorumunda. “Sâdık”ın hali, tıpkı o arzın derinliklerindeki magmalar gibi köpürüp durma ama onu dışarıya vurmama halidir. Âşık ise, değişik yerlerden boşluklar bulunca, dışarıya püskürmeler şeklinde kendini ifade eder. Onun için “sâdık” ondan daha derindir. Kaldı ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “esdaku’s-sâdıkîn”dir. Dolayısıyla sürekli böyle yanardağların dibindeki şeyler gibi içi köpürüp durduğu halde, O, insanlarla karşılaştığı zaman, yine herkesi tebessümle karşılıyordu. Tebessüm insanı idi. Bir tebessüm…

Siyer kitapları, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, hayatında sadece üç defa güldüğünden bahsediyorlar; gülme dediğimiz şekilde. İçinde öyle yanardağlar köpürüp duran bir insan, gülemez herhalde!.. Günümüzde âlem-i İslam’ın genel manzarasına bakan insana, “gülme”nin haram olması gibi!.. Haram.. haram!.. Sürekli lav püsküren bir İslam dünyasına bakın! Kendi ülkenizi gez-göz-arpacık yapın; İslam dünyasını da bu gez-göz-arpacık ile temaşa etmeye durun. Bu İslam dünyasına böyle baktığınız zaman hâlâ gülüyorsanız, bence bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var.

Bazı ahmakların kalkıp “Ülkemizde hak, adalet, hürriyet, her zaman olduğundan fazla, en mükemmel şekilde yaşanıyor!” demesine bakmayın! Birinin de bunu diyenin elinden tutup onu da bir psikiyatriste götürmesi iyi olur, kanaat-i âcizânemce. Ortalık cayır cayır yanarken.. binlercesi âh u zâr ederken.. hatta milyonlara bâliğ olan insan inlerken.. mahrumiyetleri mahrumiyetler takip ederken.. hak-adalet üzerinde raks edilirken.. milliyet ruhu ayaklar altında pâyimal iken… Hâlâ her şeyi -bağışlayın- halk ifadesiyle “süt liman” görme, aklî maluliyetten kaynaklanan bir cinnet zırvasıdır. Her şeyi mükemmel görme, her şeyi her zaman olduğundan daha mükemmel kabul etme, şu anda İslam dünyasına bakıp bunları mırıldanma, bir akıl maluliyetine delalet eder; “paranoya” da değil, düpedüz üç buutlu bir “cinnet” ifadesidir.

Dahası, ondan daha acınacak bir hal varsa o da, böyle mecnunların arkasından koşan yığın yığın, işin ne olduğunu bilmeyen mecnunların varlığıdır. Zaten tımarhanedekiler, birbirlerinin hallerini çok yadırgamazlar; çok rahat birbirleriyle anlaşırlar, ederler. Ama içlerine kendilerine bakan psikiyatrist hekim bile girdiğinde, onun tavırlarındaki istikamet, düzgünlük ve farklılıktan dolayı, birbirlerinin yüzlerine bakar, kahkaha atarlar; “Şu adama bak, ne tuhaf!” falan derler. Onların nazarında tuhaf olan, aklı olandır. Ama o akılsızlar, kendilerini tuhaf görmezler. İşte, bugün “âlem-i İslam” dediğimiz şeklî Müslümanlığın hâkim olduğu dünyada, manzara bundan ibarettir.

Fakat ye’se düşmeyin!.. “Gam-ı tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol -olabilirsen- herkese!..” Kulaklarını kapa o türlü çatlak sese.. ve elinden geliyorsa, kulaklarını aç, Peygamber’den gelen diriltici nefese!..

  Dilde Hafif, Terazide Ağır, Rahman Nezdinde Sevimli İki Cümle

“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.” Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Kulluk şuuruyla başınızı yere koyduğunuz zaman, Allah’a kurbet hâsıl olur. İşte o ânı iyi değerlendirmek, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ve Peygamber Efendimiz’den nakledilen niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ayet ve hadislerde geçmeyen duaları ise kelam-ı nefsî türünden mülahazalara emanet edip kalbin diliyle seslendirmek lazımdır.

Hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmine “ricâl” de denir. Ricâl okurken görürsünüz: Bazı kimselerin ibadet alanındaki sergüzeştleriyle alakalı durumları ifade edilirken, “Öyle ayakta duruyordu ki, onu görenler ‘Galiba rükûu unuttu!’ diyorlardı.” cümlesine yer verilir. Anlıyorsunuz manasını. Rükûa gidince de “Galiba bu adam, kavmeyi (doğrulup dimdik durmayı) unuttu!” falan diyorlar. Kim bilir, orada belki elli defa kelimelerin en güzelini tekrar ediyor.

Buhari’nin son hadisidir, sahih, meşhur hadis: كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.”

Bu cümleler, “tevhîd-i hâss” ve “tesbîh-i hâss”ı ifade etmelerinin yanı başında, aynı zamanda “isneyniyet”e de delalet etmeleri itibariyle, Hazreti Pîr-i Mugân, o ufku ihraz edenler için onların söylenmesinin bir şey ifade edeceğine dikkati çekiyor. Efendim, “tam tevhid” içinde -esas- “isneyniyet”i de, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın hakikati sabittir.” gerçeğini de unutmama mevzuu. Çünkü bir tarafta tam takdîs var. Bir yönüyle, her şeyi silme; her şeyi, O’ndan gelen, peşi peşine gelen karelerin birbirini takip etmesinden ibaret görme.. Hazreti Muhyiddin’in “vücûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin “şühûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. Fakat bir tarafta da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek gibi; kendini görme, nimeti görme, Mün’im-i Hakiki’yi (celle celâluhu) görme ve اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ ile gürleme gibi, “isneyniyet”i ifade etme mevzuu var. Derince bir konu; herhalde mizandaki ağırlığı da bundan. كَلِمَتَانِ İki kelime vardır ki, خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Dile ağır gelmez, söylemesi pek kolaydır. ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda ise teraziyi kıracak kadar ağırdırlar. حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ Allah nezdinde de en sevimli iki kelimedir: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ

Me’sûrat’ta (Efendimiz’den rivayet edilen dualar arasında), onun rükûda dendiğine dair bir şey görmedim. Fakat orada سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ dendiğine göre, öyle mübarek bir kelimenin denmesinde de bir mahzur görmüyorum. Neden? İnsanın, kendini nefyetme adına ilk adımı atıp bir asâ gibi büküldüğü anda evvelâ o tesbihi tekrar etmesi ve sonra ayağa kalkıp رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ ile “isneyniyet”e bakan yanı söylemesi arasında سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ öyle uygun düşüyor ki!.. İşte, selef-i sâlihînden çokları belki elli defa diyorlar bunu: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Diyor ve belki gerçekten de ayağa kalkmayı unutuyorlar.

  “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.”

Namazda sehiv (unutma) mertebelerinden de bahsedilebilir: 1-Kutsal nisyan/sehiv: Namazın içinde, namaza dalmanın ve adeta namazlaşmanın bazı rükünleri unutturmasına “kutsal nisyan” denir. Ha, kitaplarda böyle bir şey yok fakat Nebi’nin nisyanına “me’âlîye inhimakına bağlı olması” itibariyle, biz öyle diyoruz. 2-Mübarek nisyan/sehiv: Hazreti Ömer’in nisyanı gibi. O da oluyor. “Yâ Emire’l-mü’minîn, namazı şöyle kılacaktık ama böyle kıldırdınız!” diyorlar. “Falan yere asker sevk ediyordum.” diyor. Namazda i’lâ-i kelimetullah adına nisyan. 3-Nisyan-ı (/sehv-i) süfehâ: Bizim gibi ümmîlere (ama sizi katmayayım, nemelazım, belki sizler âlisiniz, Allah bilir; benim gibi ümmilere) gelince, bizim nisyanımız, “nisyân-ı süfehâ”dır. Dünyaya ait, mâsivâya ait şeyler kalbimizi alıp götürdüğünden dolayı, kararttığından dolayı, namazda, namaz dışı şeylere dalarız. Onun için namazda, namaz içi şeylere dalmak suretiyle insan bir şeyi unutuyorsa, o nisyana “kutsal nisyan” diyoruz. Başını secdeye koyduğu zaman, etraftakiler endişe ediyorlar, kaldırmıyor başını bir türlü.

Antrparantez arz edeyim: Biri, camide imam ise, umum cemaate namaz kıldırıyorsa, orada Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” beyanına uygunluk içinde hareket etmesi lazım. Ama kendi kendinize namaz kılarken, her rüknü özene bezene, uzun uzun yapabilirsiniz.

Öyle kılıyorlardı, namazlaşıyorlardı. Secdeye gittikleri zaman, etraftakiler “Acaba öldü mü?!” diyorlardı. İhtimal, yarım saat secdede duruyorlardı. Zannediyorum, böyle bir insan, o türlü cevher adalarına, mercan adalarına dalınca, diğer şeyleri de unutuyor orada. Bir yönüyle o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe; bir musikişinasın “ney”i ile veya başka enstrümanı ile makamdan makama, makamdan makama, makamdan makama geçmesi ve kendisine bir zevk zemzemesi yaşatması gibi, o da kutsal bir zevk zemzemesi yaşıyor orada. Secdeye başını koyuyor, bir daha kaldırmak istemiyor başını. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Secde, Allah’a en yakın olduğun hal ise, niye o yakın hali bırakıyorsun ki?!. Amma yapacağın başka şeyler var; bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık… “Hel min mezid!” (Daha Yok mu?) yolcusuna düşen şey, sürekli o yakınlığa ait argümanları kullanmaktır. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Başını bir daha koyuyor. Öyle bir “kıyam”laşma, öyle bir “rükû”laşma, öyle bir “kavme”leşme, öyle bir “secde”leşme, öyle bir “celse”leşme, öyle bir “tahiyyât”. O da Miraç’ta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Cenâb-ı Hakk’a tazimât u tekrimâtını arz etmesi, Zat-ı Zü’l-celâlin de ona mukabelede bulunması, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ demesi.. O’nun da, aldığı o selam ile orada bile ümmetini yâd etmesi. Bu mülahazalarla çok derin bir muhâvere ufkuna ulaşma namazda oluyor. Onun için “namazı iyi bil ki, o mü’minin miracıdır.” “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini (din gemisini) namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz piridir / Namazsız-niyazsız İslam olur mu?!” Ama namaz, “namaz” olması lazım ki, namaz kılan da “Müslüman” olsun.

  “Allah’ım, beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi bana kerih göster!”

Evet… O ki, Yaradan O’dur; O’na can kurban. Kalkıp öpesim geliyor da o mübarek ismi fakat âdet çıkarmış oluruz, bu defa herkes kalkar öper onu. Putperestlikler böyle doğmuştur. Ama o iştiyak, içinizde olmalı. Gerçekten o nâm-ı celil-i İlahî, ne zaman o levhada çıksa, böyle içimden “Yahu, kalkıp da bir öpsem onu!” geçiyor. İsim… İsim, müsemmânın ne aynıdır ne de gayrıdır. Bizimkinin gayrı olduğu bellidir; çünkü bizimkini anamız-babamız, konu-komşu koymuşlardır. Bazıları da hoca bildikleri adamlara sorarak, “Annesinin adı Fatma, bir kızı olacak, bunun adını ne koyalım?!” demişlerdir. Mesela, sen de diyorsun ki: Betül. Ne kadar isabetli, Allah bilir. Fakat O, Allah (celle celâluhu); O kendi diyor: Allah, er-Rahman, er-Rahim, Mâliki yevmi’d-din, Hayy, Kayyûm, Ehad, Samed; can kurban yâ Ehad, yâ Samed!..

Allah’ım, beni bana unuttur. Ve kendimden bahsetmeyi, bana, kerih göster!” Vird-i zebân olsun. “Allah’ım, beni bana unuttur!” O ben miyim, ya ben O mu?!. “Öyle bilmezdim ben kendimi / O ben miyim ya ben O mu? / Âşıkların budur demi / Yandıkça yandım bir su ver!” (Gedâî)

Ben O’ndan gelen tecellilerden başka bir şey değilsem, ayıptır yahu, benim kendimi takdis edercesine, “ben” demem. Ama -bir yönüyle- vücudunun gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin gölgesi.. ve sanatının eseri. O’ndan ötürü, Hak’tan ötürü. Yunus Emre demiş, değil mi? “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.” Her yaratık sevilir, Yaratan’dan ötürü. Sinek sevilir, karınca sevilir, bir yeşil yaprak sevilir, bir ağaç sevilir. Sizin gibi düşünmeyen bir insan sevilir. Sevmenin mertebeleri vardır. Seninle aynı safta duran, aynı Allah karşısında eğilen asâ gibi, yerlere kapanan, kalkıp kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe divan duran, seninle aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan insanlara karşı alakan, O’ndan ötürü; onların O’nunla olan irtibatlarından ötürü.

Bütün bunlar -bir yönüyle- Sana müteveccihler. Senin hatırına, hepsini gönlümde derin bir alaka, derin bir sevgi ile alkışlıyorum! Ama bu, diğerlerini hakir görmemi gerektirmez; çünkü onlar da Senin fırçandan çıkmış, Senin vücudunun gölgelerinin gölgelerinin gölgeleri… Dolayısıyla Senin hatırına o sanatlara karşı da, o âbidelere karşı da saygılı olmaya çalışıyorum!” İşte bizim insanlığa bakış ufkumuz, zaviyemiz, gezimiz-gözümüz-arpacığımız bu. Siyasînin gezi-gözü-arpacığına gelince; “Benim partimde isen, Firdevs’e girersin. Yoksa, Peygamber’in partisinde bile olsan, giremezsin; onun için sen, lânetlenmeye kesb-i istihkak ediyorsun!” Bu da siyasînin felsefesi…

  İnsanın mahiyeti adeta ibadete ve ubudiyete göre programlanmıştır.

Allah (celle celâluhu) insanı yaratırken, aslında onu insandan istediği şeyleri yerine getirebilecek şekilde bir anatomi ile, bir fizyolojik yapı ile örgülemiştir. Alexis Carrel’in “İnsan Bu Meçhul” kitabına baktığınız zaman da görürsünüz; o uzuvlar, o uzuvların fonksiyonları, mahiyet-i insaniye, öyle bir kurumla kurulmuş, öyle örgülenmiş bir danteladır ki!.. Bir yönüyle, insan ancak o ibadetle kendine göre bir şey yapmış olur; Allah karşısında, O’nun emirlerine göre tavır belirlemesiyle, mahiyetine saygılı davranmış olur. Çünkü özünde öyle olması gerekli olan şeyleri o haliyle dışa vuracak; Allah (celle celâluhu) ibadet etsin diye yaratmıştır onu. وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 51/56)

Melâike-i kiram’da cebr-i lutfî olarak vardır ubudiyet. Onlar, sizin yeme, içme, yatma ve beşerî başka mukteziyatı yerine getirme mevzuunda duyacağınız arzu ve ihtiyaca benzer şekilde Cenâb-ı Hakk’a karşı arz-ı ubudiyete ihtiyaç duyuyorlar. Hani o “müheymîn” var, onlar bir an gözlerini Allah’tan ayırmıyorlar. Bazı ehlullahın hayat sergüzeştlerinde, kendilerini anlatırken gördüm; “Bir an kendimi huzur-u risaletpenahîde görmesem, kalbim durur, ölürüm!” diyor adam. O ehlullahtan böyle diyen insanlar var. (İçinizde vardır herhalde böyle diyen. Başınızı sallamayın da.) “Bir ân, huzur-u risaletpenâhînin dışında kendimi görsem, ölürüm!” Demek ki sürekli bir “maiyyet-i nebeviyye” yaşıyor onlar.

Bunu bilmeyen bir kısım teologların mülahazasına bakmayın. Onlar, kitaplara takılmış, fişlemiş, işlemiş; bir de fişleyip işledikleriyle başkalarını dişlemiş insanlar. Ben, kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, cismâniyetten çıkmış, bedenin ağırlıklarını sırtından atmış, hayvaniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat eden insanlardan bahsediyorum. İmam-ı Rabbânî gibi, Hazreti Muhyiddin gibi, İsmail Hakkı Bursevî gibi, Şâh-ı Geylânî gibi, çok bayıldığım insanlardan bir tanesi Mustafa Bekrî es-Sıddîkî (Uşşâkîlerin Pîri ve o büyük insanlar arasında milimi milimine Ebu Hanife’yi takip edenlerden de biri) gibi… Evet, bunların ufkunu idrak edememiş, nazarînin mahpusu, surînin mahpusu, yetiştiği kültür ortamının mahpusu; o çerçevenin dışına çıkamayan zavallılar da var. Yemin etmiş gibi, kendi çevrelerinde, yetiştikleri muhitin kendilerine telkin ettiği şeyleri kırmızı çizgi kabul ederek, “Bizimki buraya kadar, daha ileriye bir adım atamayız!” zannedenler de var.

Hayvaniyetten çıkmak, cismaniyeti bırakmak, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etmek “Hel min mezîd” babayiğitlerinin işi. Evet, onlar, öylesine maiyyet-i İlahiyeye âşina ve âşık. Bî kemm u keyf. Mahiyeti hakkında bir şey söylemeye me’zun değiliz, söyleyemeyiz; söylediğimiz her şey -bir yönüyle- yorum olur, tefsir olur, te’vil olur, hâşiye olur, şerh olur.

Şerh dedim, Hazreti Mevlânâ’nın sözü (tabloda) çıktı: سِینَه خَواهَمْ شَرْحَه شَرْحَه أَزْ فِرَاق / تَا بَگُویَم شَرْحِ دَرْدِ إِشْتِیَاقSîne hâhem şerhâ şerhâ ez firâk / Tâ bi-kûyem şerh-i derd-i iştiyak” diyor: “Parça parça olmuş sine isterim ki, Allah’a karşı iştiyak derdimi ona açayım!..” Kalbi parça parça olmamış insan, benim diyeceğim şeyleri anlamaz ki!.. Nâdan nasıl anlayacak?!. Esas Allah için parça parça olmuş bir kalb olması lazım ki, ben de içimi ona dökeyim. Anlamıyor adam; senin dilini anlamıyor, kalbinin dilini anlamıyor, anlamıyor!..

İnsan, özü itibariyle, Kudret eli tarafından, İlahî meşiet tarafından, İlahî irade tarafından, ilmî programa göre şekillendirilirken, bir dantela gibi ona bir suret kazandırılırken, -esasen- Allah’a ibadet edecek mahiyette yaratılmıştır. Namazıyla öyledir, orucuyla öyledir, hacdaki tavafıyla öyledir, sürekli vird-i zebanıyla, O’nu yâd etmesiyle öyledir, kalbin her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demesiyle öyledir; öyledir, öyledir… Mahiyeti öyle olduğundan dolayı, o mahiyeti doğru okuyan melâike-i kiram اسْجُدُوا لآدَمَ  (Hz. Âdem’e secde edin!..) dendiği zaman, hiç yadırgamadılar. Mahiyetine baktılar: Mahiyeti ibadete göre öyle örgülenmiş ki, mahiyetine bakınca adeta “Yahu bu sanki -böyle- sadece Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek, peygamberin mesajına göre hareket etmek üzere yaratılmış. Nazarı hep öbür âlemlerde; dünyaya göz ucuyla bakan, orayı sadece bir mezraa olarak gören, âhiretin koridoru olarak gören, esmâ-i İlahiyenin mecâlisi olarak gören, sıfât-ı Sübhaniyenin mezâhiri olarak gören ama ona göz ucuyla bakan, ‘Sana bu kadar!’ diyen bir varlık…” dediler. Melâike-i kiram, tabloyu doğru okuduklarından dolayı, hiçbir tereddüt yaşamadan, secde emri karşısında hemen başlarını yere koydular, “Yahu bu ne güzel mihrap!..” dediler, Âdem… Tabiat-ı Âdem böyle; mahiyeti/anatomisi tamamen ibadete göre programlanmış bir varlık. İnsan kendine baksa, kendini doğru okusa, yapması gerekli olan şey de budur.

  Hadis-i şeriflerde, namazda yapılmaması gerekenler değişik hayvan teşbihleriyle anlatılmıştır; zira, namaz, insanî tavırlar manzumesidir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle işaret buyurduğu gibi; namaz, bir yönüyle insanî tavırları ortaya koyma ameliyesidir. İnsan kendini dinlediği, iç dünyasını doğru okuduğu, iç âleminin anatomisini doğru okuduğu zaman.. yani fizyolojisinin anatomisini değil de daha ziyade metafizyolojisinin (bu tabir yok ama olsun, terminolojiye koyun bunu da) metafizyolojisinin anatomisini okuduğu zaman bunu görecektir. O çok önemlidir ve esasen küfür -bir yönüyle- o zift kaynağından (insanın kendisini doğru okuyamamasından) kaynaklanmaktadır, taklit o zift kaynağından kaynaklanmaktadır. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendileri nasıl kılmışlarsa, namazı öyle tarif buyuruyor.

Mesela ayakta dururken nelere dikkat etmek lazım geldiğini anlatıyor. Hatta dikkatinizi dağıtacak şekilde, çok şekilli, resimli urbalar filan giyme mevzuuna da değiniyor. O bile kafayı dağıttığından, konsantrasyona mani. Çünkü madem benim mahiyetimde O’na teveccühü iktiza edecek bir dinamizm var, esasen beni O’na yönlendiriyor; öyleyse başka şeyler araya girdiği zaman konsantrasyon bozuluyor. Dolayısıyla -efendim- “Falan şeye, filan şeye bakmak suretiyle, halının nakışlarına dalmak suretiyle, duvarlardaki renklere/şekillere dalmak suretiyle, resimler/şekiller/hatlar arasında münasebetler kurmak suretiyle dağınıklığa düşmemek lazım!” deniyor. Dağınıklığa düşmeme… O da ayrı bir konu; belki o mevzuda ona dense dense “hevâîler gibi” denebilir. Hevâî olmama, konsantrasyona bağlı. Hevâîlik; nizamsız, intizamsız, âhenksiz yaşama.. yolsuz, yöntemsiz yaşama.. yolsuzluk yapma, yolsuzluk… Hevâî bunların hepsi; çalan, çırpan, eden, eyleyen, hepsi yolsuz adamlar bunlar. Yolları olmadığından dolayı, yolsuzların varacağı yer de bellidir.

Peygamber Efendimiz, başka konulara da temas buyuruyor. Ezcümle, insanın “metafizik anatomisi” çerçevesinde (onun dışa vuruşunu ifade ederken) buyuruyor ki: “Rükûa gittiğiniz zaman, imamdan evvel başınızı kaldırmayın!” Başınızı tekbir ile kaldırın; “Allahu Ekber!” deyince, O’na cevap veriyor gibi başınızı kaldırın. “Yoksa hımar şekline dönersiniz!” diyor. Demek ki, mânevî bir mesh meselesi oluyor. Evet.. “Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!” Hafizanallah… Zira insanın orada yapması gerekli olan şey, “Allahu Ekber!” denmesini beklemektir, “Büyük yalnız Allah’tır!” Demek ki “Allahu Ekber!” komutunu bekleyerek O’nun büyüklüğüne kulak vermek ve O’nun büyüklüğünü ikrar ederek başı kaldırmak, esas. Ve -bir yönüyle- beli doğrulmaya müsait yaratmasına da hamd u senâda bulunuyor gibi,

رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ، حَمْدًا طَيِّبًا كَثِيرًا مُبَارَكًا فِيه، وَلَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَاوَاتِ وَمِلْءَ الْأَرْضِ، وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَيْءٍ بَعْدُ، أَهْلَ الْمَجْدِ وَالثَّنَاءِ، أَحَقُّ مَا قَالَ الْعَبْدُ، فَكُلُّنَا لَكَ عَبْدٌ، لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ، وَلاَ مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

(Ey Rabbimiz, hamd Sana mahsustur; çokça, tertemiz, mübarek hamdler Sana aittir. Allah’ım, gökler dolusu, yer dolusu, aralarındaki her şey dolusu ve daha başka dilediğin şeyler dolusunca hamd Sana mahsustur. Ey mecd ü senâya lâyık olan! Kulların -ki hepimiz Sana kuluz- söyleyeceği en lâyık söz şudur: Allah’ım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur. Senin mani olduğunu da lütfedecek yoktur. Senin olmasını murat buyurduğun bir şeye karşı gelip onu reddedebilecek ve verdiğin hükmü değiştirebilecek kimse yoktur. Sana karşı hiçbir şan ve şeref sahibine, şan ve şerefinin bir faydası dokunmaz.)

Yine antrparantez, câmide imam namaz kıldırırken böyle derse, cemaati kaçırır, devr-i risâletpenâhide olduğu gibi. Ama kendi kendine yaparken, onu namaz gibi kılmalı. O me’suratta olan her şeyi demeye çalışmalı. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek lâl u gûher döken dudaklarından dökülmüş her kelimeyi, ben niye demeyeyim ki?!. O inciler O’nun dudaklarından dökülmüşse, benim dudağımdan niye dökülmesin ki?!.

Evet, رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ diyerek, “Yahu belim de doğrulmaya müsaitmiş benim!” mülahazasından sonra secdeye giderken, evvelâ dizlerinizi yere koyacaksınız, akabinde ellerinizi koyacaksınız. O meselede de buyuruyor ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Deve gibi çökmeyiniz!” Çünkü namaz, insan ibadetidir, insanın tavırlarının dışa vurmasıdır. Develer çökerken, evvela ne yapıyorlar? Ön ayaklarını koyuyorlar; sonra arka ayaklarını koyuyorlar. Bakın, İnsanlığın İftihar Tablosu, aynı zamanda, zoolojik âlemi de çok iyi okuyor; her hayvanın tabiatını çok iyi biliyor. Biri yular ile gidiyor, öbürü yatarken nasıl yatıyor; hepsini bir tek nazarla, objektif mübârek zihni, öyle alıyor ki her şeyi; o benzetmelerde/teşbihlerde fevkalade bir güzellik vardır. “Deve gibi çökmeyin!” Neden? Çünkü namaz, bir yönüyle, Allah’a karşı, insan tavırlarının dışa vurmasıdır. Şayet, bir tavır, insanî tavrın dışa vurması ise, hayvanca icrâ edilmemelidir. Evvelâ dizler konacak yere, sonra eller konacak…

Bir antrparantez daha arz edeyim: Diz problemi, diskleri olabilir bir insanın, bel problemi olabilir, yaşlılık problemleri olabilir. Fakat “Dizleri ile çökebilen insanlar, evvelâ dizlerini, sonra ellerini yere koyacaklar.” diyor. Orada da öbür türlü tavrı, bir hayvanî davranışa benzetiyor, “Aman, sakının ondan!” diyor; çünkü namaz, insanî tavır ve davranışların dışa vuruşu demektir!..

Yine bu cümleden olarak, secdede ellerin/kolların şekliyle alakalı bir hususa dikkat çekiyor. Sahih-i Müslim’de namaz ve secde bahislerinde de mükerrer hadislerle ifade edildiği gibi, sahabî diyor ki, “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ellerini yere koyduğu zaman, mübarek koltuklarının altındaki beyazlar görünecek şekildeydi.” Birincisi: Eller ya tamamen yüzün kenarına konuyor (veya ellerle ve yüz üçgen yapılıyor) kollar böyle açılıyor. İkincisi, kollar yere bitişik konmuyor. Orada da buyuruyor ki: “Secdede kollarınızı köpek gibi yere sermeyin!” Neden? Çünkü namaz, insanî tavırların dışa vuruşu; dolayısıyla insanca yapmalı insan onu; “Köpek gibi kollarını yere koymamalı; onları böyle kaldırmalı!” diyor.

Allah, namazın kılınmasını, Nebi vasıtasıyla, insanî tavırların dışa vurulmasını ifade etme adına, böyle emretmişse, biz, emre itaati, her şeyin üstünde görür, ona uyarız. O mevzuda aşkımız, şevkimiz, ibadet cinnetlerimiz, onu değiştirmeyi gerektirmez. O mevzuda, nasıl emredilmişse, emre itaatteki inceliği kavrayarak, اَلْأَمْرُ فَوْقَ الْأَدَبِEmir, edebin de üstündedir.” mülahazasıyla emre itaati, edebin de üstünde tutarız. Namazı, Allah’ın emrettiği gibi, Sâhib-i şeriatın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emredip tarif buyurduğu gibi kılar ve böylece insanî tavırlarımızı dışa vurmuş oluruz.

Cenâb-ı Hak, namazlaşarak namaz kılmaya muvaffak eylesin!.. (Âmin) Bizi şeklîlikten, sûrîlikten halas eylesin!.. (Âmin) Taklidin zavallı kulları olmaktan halas eylesin!.. (Âmin) Tahkik erleri, tahkik yolunun babayiğitleri haline getirsin!.. (Âmin) Vesselam.

Kırık Testi: Kulluktaki Zaafiyet ve Kabaran Enaniyet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Enaniyet ve benliğin kuvvet bulmasının en önemli sebeplerinden biri olarak ubûdiyet zaafiyetine vurguda bulunuluyor. Ubûdiyet zaafiyetiyle enaniyetin kuvvet bulması arasında nasıl bir ilişki vardır?

Cevap: Arapça “a-b-d” kökünden türeyen ubûdiyet, insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı sorumluluklarını yerine getirip kulluk şuuru içinde olması demektir. İbadet de aynı kökten gelir; ancak bu iki kelime arasında bazı mânâ farklılıkları vardır. Kısaca ifade edecek olursak ibadet; imana ait nazarî bilgilerin belli bir disiplin ve sistem içinde amelîye dönüşmesinin ad ve unvanıdır. Ubûdiyet ise insanın, hayatını kulluk şuuru içinde yaşaması demektir. Başka bir ifadeyle ibadet; emredildiği şekliyle kulluk sorumluluklarının yerine getirilmesi; ubûdiyet ise kullukta derinleşe derinleşe hayatın ihsan mülahazası içinde, hep O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşanması mânâsına gelir.

İbadetlerini vicdanında derinlemesine duyarak yerine getiren, temrin yapa yapa kullukta derinleşen, ubûdiyet mülahazasına kilitli bir kul başka kulluklardan sıyrılmış olur. Zaten başkalarına kulluktan sıyrılmanın tek yolu, Allah’a hakikî mânâda kul olmaktan geçer. O’na kul olmayanlar ise mahlûkatın sayısınca değişik güç ve kuvvet sahiplerine, totem, ikon ve putlara kul, köle olur.

Esasında kendisine karşı ibadet edilmeye layık olan tek varlık Allah’tır (celle celâluhû). Tasavvuftaki ifadesiyle O, Mâbud-u Mutlak ve Maksûd-u bi’l-İstihkak’tır. Yani ibadet edip hayatımızın her anında O’na karşı kulluk şuuruyla hareket etmemiz O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Farklı bir ifadeyle Allah, Allah olduğu için maksuttur; Allah, Allah olduğu için mahbuptur ve Allah, Allah olduğu için mâbuttur. Dolayısıyla hiçbir şekilde hakkı olmadığı ve layık bulunmadığı hâlde değişik inhiraf ve sapıklıklar neticesinde kendisine tapılan totem, mit, ikon, put gibi şeyler apaçık küfür ve dalalettir. Mâbud-u Hakikî ise tektir, o da Allah’tır (celle celâluhû).

İşte böyle bir ubûdiyet mülahazasına kilitli kul, Allah’tan başka hiç kimse karşısında bel kırmayı, boyun bükmeyi, baş eğmeyi düşünmediği gibi, kendisini de hiçbir zaman diğer insanlardan üstün ve farklı görmez, kul olmaktan öte kendine bir yer ve konum belirlemez. O, her zaman kendisinin Mâbud-u Mutlak karşısında boynu tasmalı, kulağı küpeli ve ayağı prangalı bir köle olduğunun idrakindedir. Böyle birisi nefsini, enaniyetini ve benliğini kulluk potası içinde erittiğinden, mazhar olduğu bütün güzellikleri ve elde ettiği bütün başarıları da hep O’na bağlar. Belki nefsinin aldatmasıyla bazen boyunu aşkın muvaffakiyetler karşısında bir baş dönmesi, bir bakış bulanması yaşayabilir; ama o, hemen her zaman ruhunda mündemiç bulunan ubûdiyet duygusuyla, içinde kabarabilecek bu tür menfi duyguları baskı altına alır.

Ters Orantı

Görüldüğü gibi kulluktaki derinleşme ile enaniyet ve benliğin kuvvetlenmesi arasında makûsen mütenasip (ters orantılı) bir durum vardır. Yani bir insan, Allah’a karşı kullukta ne kadar derinleşirse, nefis, enaniyet ve bencilliğine karşı o kadar temkinli davranıp içindeki menfi duyguları o ölçüde kontrol altına alabilir. Allah’a ubûdiyetten uzak duran kişi ise, kulluktan uzaklaşmanın derecesine göre bencilleşir, egoist ve hatta egosantrist olur. Çünkü o, kendini kendine hatırlatacak kulluk vazifesinden uzak bulunduğundan zamanla kim olduğunu unutur da elde ettiği bütün başarıları kendine mâl eder. Hatta başkalarının yaptığı güzel işlerin bile bir yönüyle kendisiyle irtibatlandırılmasını arzu eder. Dolayısıyla başarı, alkış ve takdirler bir girdap gibi sürekli onu kendi içine doğru çeker.

Hâlbuki Hak karşısında el pençe divan duran, hayatının her karesini böyle bir şuurla geçiren insan kim olduğunu hiçbir zaman unutmaz. O her zaman, boynu tasmalı, ayağı prangalı, âciz, zayıf, fâni bir varlık olduğu şuuruyla hareket eder; böyle bir acz u fakr duygusu onda ibadet ve ubûdiyet için sürekli “Daha yok mu?” arzusunu tetikler. Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, isterse her gün bin rekât namaz kılsın, yine de onun ağzından, sürekli “Allah’ım! Sana hakkıyla ibadet yapamadım! Ey her şeyden daha açık daha seçik bilinen Zât! Seni hakkıyla bilemedim. Bilseydim zaten erir giderdim. Ey şükür hakkı olan Allah’ım! Sana hakkıyla şükredemedim.” cümleleri dökülür. Zira böyle bir kul bilir ki, yapmış olduğu ibadetler, mazhar olduğu nimetlerin yanında bir hiç hükmündedir.

Sınırsız Nimetler Sonsuz Şükür İster

Hakikaten bir insanın, cansız görülen varlıklar seviyesinde kalmayıp hayata mazhar olması, bitki ve hayvan değil de şuurlu bir varlık mazhariyetine ermesi, bunun da ötesinde Allah’ı bilip tanıması, iman gibi sırlı bir anahtarla ebediyetin kapılarını açma fırsatını elde etmesi, Cennet’e liyakat yolunu takip etmesi öyle büyük nimetlerdir ki, bunların dünyada bir bedeli yoktur. Bu sonsuz nimetleri ihsan eden ise, Cenâb-ı Hak’tır.

Eğer bir insan bütün bu nimetlerin farkında olur, O’na teveccüh eder, kullukta derinleşir, “hel min mezid/dahası yok mu” kahramanı kesilir, sürekli mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyakını artırmaya çalışırsa, Allah da lütuf ve keremiyle onu enaniyet ve bencillik girdabından kurtarır. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle;

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?”

Aslında Allah (celle celâluhû), bin bir hâdise ile her an bize kendini ifade buyuruyor. Buna mukabil biz de, bu hâdiseleri sistemli ve disiplinli bir tefekkürle, dikkat ve teyakkuzla takip etmeye çalışır, ayrı ayrı kareleri yan yana getirerek bütününün birden ifade ettiği mânâyı anlamaya çabalar ve farklı farklı yollar araştırarak hep O’na yürüme gayreti içinde olursak, O da bizi yarı yolda bırakmayacaktır. Zira O, bugüne kadar kendisine yürüyen hiç kimseyi yolda bırakmamıştır.

Enaniyet Çağında Ubûdiyet İksiri

Tarih boyu gündüzler geceleri, geceler gündüzleri takip edip durmuştur. Kimi zaman toprak semaya inat; sema, “gözlerin kuruması murat” demiş, zemin bir baştan bir başa çöle dönmüştür. Ama kimi zaman da semadan sağanak sağanak rahmet yağmış, yer yediveren, yedi yüz veren başaklara beşiklik etmiştir. Evet, kimi zaman aydınlık karanlığa galebe çalmış, karanlık ise iyice büzüşmüştür. Ruhanilerin ve meleklerin atmosferi, şeytanların atmosferini hâkimiyet altına almış, farklı bir ifadeyle melekûtî durum, mülkî durum üzerinde hâkimiyet tesis etmiştir. Devr-i risalet-penahiyi bu aydınlık dönemlere birinci derecede örnek gösterebilirsiniz. O dönemde, âdeta şeytanların gezecekleri, oturup kalkacakları, yiyip içecekleri, yatacakları vs. müsait bir zemin ve atmosfer kalmamıştır. Daha sonraki dönemlerde de buna benzer parlak dönemler olmuştur.

Günümüzde de vücudunun bütün zerreleriyle Allah’a kul olduğunu duyan, hisseden, ihsaslarını aşkın ihtisaslarıyla sürekli O’nunla beraber olduğu şuuruyla yaşayan insanların sayısı az değildir. Zaten öyle olmasaydı, bu arz, yörüngesinde durmazdı. Zira Allah (celle celâluhû) kendisine halis kulluk yapan insanların adesesiyle yeryüzüne bakar; bizim gibi mücrim, günahkâr, düşe kalka yürüyen insanları da mânen görkemli olan o insanların hürmetine bağışlar; onların yüzü suyu hürmetine kâinata bir ömür daha biçer ve onlar hatırına onu yerle bir etmez.

Her ne kadar günümüz enaniyet çağı olsa da, inşallah ibadet ve ubûdiyet adına güzel bir dönem başlamıştır. Zaten karanlığın son noktası, aydınlığın başlamasına işaret eder. Şafaktan evvel ufukta bir kararma olur. Fakat bu, son kararmadır. Tabir caizse, gecenin kendisine has hususiyetlerinin son kez püskürmesi demektir. Evet, son hıncıyla karanlıklar bir kere daha bütün ufku sararlar; fakat bir de bakarsınız, arkadan bir fecr-i kâzip zuhur eder. O, her ne kadar yalancı bir fecir olsa da, aynı zamanda fecr-i sâdıkın en doğru şahididir. Zira o, şimdiye kadar hiç yanıltmamış, ne zaman fecr-i kâzip doğmuşsa kısa bir zaman sonra ardından fecr-i sâdık zuhur etmiştir.

Hâsılı, enaniyet çağında bile olsa insan, Cenâb-ı Hakk’a karşı ibadet ve ubûdiyette ne kadar derinleşirse, enaniyet o ölçüde ondan elini eteğini çekecek ve bencilliğin alanı yavaş yavaş daralacaktır. Nasıl ki, ışık dairesi genişledikçe zulmet dairesi daralıyor; aynen öyle de, ubûdiyetle enaniyet arasında böyle bir zıtlık vardır. Birisi, diğerinin rağmına gelişir. Bir insan ubûdiyette ne kadar derinleşirse, o ölçüde enaniyette sığlaşır. Zamanla o insan her şeyi kudret-i ilâhiyeye bağlar, ortaya koyduğu başarıların kıymetini ise, O’nun rıza ve teveccühünün bulunup bulunmamasına göre değerlendirir ve neticede enaniyet ve benlik itibarıyla tamamen erir, kendini görmez olur, hep O’nu söyler, gezdiği her yerde O’nu haykırır.

348. Nağme: Allah’a Kullukta Derinleşme ve Temsil

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Değişik vesilelerle, günümüzde problemlerin üstesinden gelebilmek için kullukta daha bir derin olmak gerektiğini dile getiren muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye

“Kullukta derin olmaktan maksat nedir; tavsiye edilen derinleşme neleri gerektirir?”

sualini tevcih ettik.

Dört gün öncesine ait olan bu sohbette aldığımız cevabı 12:48 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…