Posts Tagged ‘ubudiyet’

Kırık Testi: VESÂYETTEN KURTULMA VE GERÇEK HÜRRİYET

Herkul | | KIRIK TESTI

   Soru: “Kulluktan daha yüksek bir paye ve mansıp yoktur. Eğer varsa o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir.” sözünü nasıl anlamalıyız? Herkesin hürriyetten bahsettiği günümüzde mü’minlerin hürriyet anlayışı nasıl olmalıdır?

   Cevap: Allah’a hakikî kul olan bir kimse, kendisini rezil edecek, sefil hâle düşürecek, bazen bir dilenci gibi kapı kapı dolaştıracak ve hatta pes bayağı şeylere baş vurduracak bütün kulluklardan kurtulur. Kulluk şuurunun farkında olan bir insan mahlûkata kulluktan sıyrılacağı gibi heva ve heveslerinin de esiri olmaz.

   Hürriyetin Mânileri

Allah’a hakiki kul olamayan insanlar ise türlü türlü kulluklara müptela olurlar. Onlar bazen arzu ve şehvetlerinin kölesi olur ve bohemce bir hayat yaşarlar. Bazen hırslarına yenik düşer ve helâl haram olduğuna bakmadan servet yığma adına değişik spekülasyonlara girerler. Bazen de makam ve mansıba esir düşer ve bulundukları konumu istismar ederek milletin malına mülküne göz dikerler.

Hayatını derin bir kulluk şuuruyla yaşamayan insanlar bazen de hasedin kölesi hâline gelir ve hayır yolunda koşturan, insanların gönlünü fethetmeye çalışan insanları bile çekemezler. Çekemedikleri için de onların işlerine ket vurmak ve onları yürüdükleri yoldan alıkoymak için yanar tutuşurlar. Fakat onlar bu hâlleriyle en büyük zararı da kendilerine verirler. Dünyada haset ettikleri insanların başarıları karşısında kendi kendilerini yiyip bitirdikleri gibi uhrevî amellerini de mahvederler. Zira Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi hasedin de sevapları yiyip bitireceğini ifade buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, edeb 44; İbn Mâce, zühd 22)

Allah’a sağlam kul olamayanların maruz kalacakları diğer bir kulluk da şöhretperestliktir. Şöhretperestler parmakla gösterilme, alkışlanma ve takdir edilme adına her yolu denerler. Bu zavallılar küçücük bir başarı ortaya koysalar, ufak bir fedakârlıkta bulunsalar hemen birilerinin, “Ülke seninle gurur duyuyor!” demesini beklerler. Alkış olmadan konuşmaz, takdir edilmeden bir şey vermezler. Alkışlar karşısında da zevkten zevke girer ve kendilerinden geçerler. İşte bencil ruhlu bu tür insanlar da şöhretin kulu kölesi olmuşlardır.

Bunların dışında rahat ve rehavetin, korkunun, para ve servetin, çıkar ve menfaatlerin kulu-kölesi olan insanlar da vardır. Allah’a yapılan kulluğun tadına eremeyen ve kıymetini bilemeyen bu tür bahtsızlar ömür boyu kendi isteklerinin, hırslarının, arzularının, tutkularının ve tiryakiliklerinin arkasında koşar dururlar. Bu yolda ne dövmedik bir kapı ne de aşındırmadık bir eşik bırakırlar. Ne var ki bir türlü tatmin olamaz ve hakikî mutluluğu yakalayamazlar.

Aslında putperestliğin temelinde de Allah’a kulluk duygusunun zayıflaması vardır. Müşrikler Allah’a hakkıyla kul olamadıklarından ve kulluğun hazzına eremediklerinden ötürü, bu açlıklarını gidermek için farklı yollara tevessül etmişlerdir. Şeytanî bir kısım mülâhazaların da etkisiyle mesela yağmur yağması için yere bir şey dikmiş, başka bir isteklerinin gerçekleşmesi için mezardakilere müracaat etmiş, türbelere bağladıkları bezlerle veya oralarda yaktıkları mumlarla maksatlarına ulaşmak istemiş ve yavaş yavaş şirk gayyalarına yuvarlanıp gitmişlerdir.

Bazıları ise insan onuruna aykırı olduğu gerekçesiyle -haşa- Allah’a kullukta bulunmaya da karşı çıkmışlardır. Allah’a kul olan birisinin kulluğa alışacağını ve mahlûkata da kullukta bulunabileceğini iddia etmişlerdir. Yani onlar Allah’a kullukta bulunmayı da hürriyete zıt zannetmişlerdir. Hâlbuki insanın gerçek hürriyeti elde etmesinin yolu buradan geçer. İnsan Allah’a kul olduğu zaman başka kulluklardan âzâde olabilir. En başta şunu kabul etmek gerekir ki bir insan Din-i Mübin-i İslâm’ı hür iradesiyle seçer. İman esaslarına hür iradesiyle inanır. İbadet u taatini hür iradesiyle yapar. Kısaca Allah’a kulluğunu hür iradesiyle ortaya koyar.

Bu açıdan hürriyet ile ibadet/ubudiyet arasında çok sıkı bir münasebet vardır. Boynundaki şöhret tasmasını, tenperverlik tasmasını ve daha başka tasmaları çıkarıp atamayan bir insan hür olamayacağı gibi gerçek anlamda Allah’a kul da olamaz. Yani kâmil bir ubudiyet adına hürriyet elzem olduğu gibi, hakikî bir hürriyetin elde edilebilmesi de Allah’a hakkıyla kul olabilmeye bağlıdır. Eğer insan masivaullahla bağlarını koparmak, heva ve heveslerinin esiri olmamak, kula kulluk yapmamak, Allah korkusundan başka bütün korkuları kalbinden silip atmak istiyorsa, Allah’a iyi bir kul olmaya bakmalıdır.

Eğer Cenâb-ı Hak insana irade gibi çok önemli bir dinamik bahşetmişse, insanın onu nerede kullanacağını çok iyi bilmesi gerekir. O, istek ve dilekleriyle çok büyük şeylere talip olmalıdır. Basit bir kısım dünyevî haz ve zevklere talip olmak suretiyle onur ve şerefini zedelememelidir. Ömür sermayesini çok küçük şeyler arkasında koşturmakla zayi etmemelidir. Cismaniyet ve nefsaniyete ait duyguların esiri olmamalıdır. Allah’tan başka hiç kimseden korkmamalıdır. Asla falanın filanın karşısında temenna durmamalı, bel kırmamalı, boyun bükmemeli ve dilenci vaziyetini almamalıdır. O, sadece eğilmesi gerekli olan yerde yani Allah huzurunda eğilmelidir.

İşte iradenin hakkını verme bu olduğu gibi gerçek özgürlüğün yolu da buradan geçer. Allah’a kulluk sayesinde hırs ve haset gibi kötü duygulardan, dünyevî beklentilerden ve korkulardan sıyrılan insanlardır ki iç dünyaları itibarıyla itminana kavuşur ve rahata ererler. Onlar dünyadan,  geldikleri gibi çıkıp gitmeye hazır olduklarından hiçbir dünyevî güç karşısında ezilmezler.

   Mutlak bir hürriyet mümkün mü?

Bazıları özgürlüğü, hiçbir kayıt tanımayan, hiçbir şarta bağlı bulunmayan, hiçbir disiplinle sınırlandırılmayan mutlak bir serbestlik şeklinde anlıyorlar. Ne var ki böyle bir özgürlük bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde mümkün olmamıştır. Ne kapitalist sistemlerde ne liberal sistemlerde ne de komünist sistemlerde insanlar arzu ettikleri gibi sınırsızca yaşayabilmişlerdir. Bütün sistemler bir şekilde hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım kurallar koymuşlardır. Mesela komünist sistemler pek çok konuda mubah sınırlarını genişletip insanların heva u heveslerine hitap edebilecek bir anlayış ortaya koymalarına rağmen, sisteme bağlılık noktasında olabildiğine katı davranmış ve çok ciddi bir tiranlık sergilemişlerdir. Mülkiyet haklarını insanların elinden almış, teşebbüs hürriyetini öldürmüş ve toplumları, insan tabiatına ve akla aykırı birçok yasakla tanıştırmışlardır.

Aynı şekilde günümüzün bazı devletleri, pek çok konuda vatandaşlarına ciddi bir serbestiyet tanısalar da, devletin resmi ideolojisine aykırı fikirlere hiçbir zaman müsaade etmemektedirler. Düşünce ve vicdan özgürlüğü dedikleri yerde bile mutlaka bir kısım sınırlamalara gitmekte, kendi anlayışlarına aykırı bir kısım fikirler dile getirildiği zaman ağır bazı müeyyideleri devreye sokmaktadırlar. Ne kadar hürriyetten bahsetseler de kendi sistemleri adına çok küçük çapta bir muhalefete bile tahammül edememektedirler. Bütün bunları ifade etmemin maksadı, mutlak bir hürriyetin ancak hülyalarda ve rüyalarda olabileceğini anlatmaktır. Zira bugüne kadar dünyanın hiçbir yerinde insanlara sınırsız bir özgürlük verilmemiştir.

Esasında toplum hayatının selameti ve ahenk içerisinde yürümesi de hürriyeti kısıtlayıcı bir kısım disiplinlerin konulmasını gerektirir. Eğer hürriyet, bütün arzu ve heveslerin sınırsızca tatmin edilmesi olarak algılanır ve yaşanırsa bu, neseplerin bozulmasına, ailelerin dağılmasına ve toplumun da dejenere olmasına sebep olacaktır. Aynı şekilde kutsala saygısızlık yapma, dine sövüp sayma, milletin değerleriyle dalga geçme gibi fiil ve eylemleri hürriyet adı altında tecviz etmek mümkün değildir. Zira bu takdirde bütün ahlâkî değerler tarumar olup gidecektir. Keza ülke veya millet aleyhinde hareket etmenin de özgürlük denerek meşru kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü bu durumda millet ve ülke kavramları önemsizleşecek ve insanların bir arada yaşaması zorlaşacaktır.

İşte bütün bu sebeplerden ötürüdür ki hemen hemen bütün hukuk sistemleri din, can, nesil, mal ve aklın korunmasını teminat altına almak için kanunlar çıkarmışlar ve bunları tehdit eden suçlara da ağır müeyyideler uygulamışlardır. Yani bütün devletler çıkardıkları bir kısım kanun ve kurallarla hürriyetin sınırlarını belirleme ihtiyacı duymuşlardır. Esasında hürriyet tarif edilirken de, “Başkasının hürriyet sınırlarının başladığı yerde sizinki biter.” denilmiştir. Farklı bir tabirle her ne kadar bütün vatandaşlar bir kısım hak ve özgürlüklere sahip olsalar da bunlar başkalarının hak ve özgürlüklerinin başladığı sınıra kadardır. Hatta bir Müslüman açısından meseleye bakacak olursak, Allah’ın, Peygamber’in ve dinin de onun üzerinde bir kısım haklarının bulunduğunu ve bunların da kendisi adına bir sınır oluşturduğunu ifade edebiliriz.

Bu itibarla günümüzde bazılarının savunduğu sınırsız bir hürriyet telakkisinin ne İslâmî anlayış açısından ne de insanî mantık açısından savunulabilir bir yanı yoktur. Bazıları her istediğini yapma anlamına gelen böyle bir hürriyet anlayışının ancak hayvanlar âleminde geçerli olduğunu söylemişlerdir. Fakat belgesellerde de görüldüğü üzere hayvanlar bile hayatlarını böyle bir çizgide sürdürmemektedir. Onların bile bir kısım sınırları ve alanları vardır. Birisi diğerinin sınırını aştığı ve hukukuna tecavüz ettiği zaman birbirlerine müdahale ederler. Hatta alan ihlâli karşısında onların birbirleriyle kavgaya tutuştukları ve mağlup olanın, alanı diğerine bıraktığı görülür.

Aynı şekilde onların birçoğu kendi aralarında müthiş bir dayanışma ve yardımlaşma içerisinde hayatlarını sürdürmektedirler. Mesela Güney kutbunda yaşayan penguenlerin hayatlarına baktığımızda kurdukları sistem karşısında başımız dönüyor. Bunca okuyan, düşünen ve muhakeme geliştiren insanlar bile onların yaptığı şeyleri yapamazlar. Eğer insanlar kendi aralarında böyle bir sistem kurabilselerdi hepsi huzur içinde yaşarlardı. Dolayısıyla hayvanlar da iradeleriyle olmasa da sevk-i ilâhî ile hayatlarını kendi sınırları çerçevesinde ve belli kurallar dâhilinde sürdürüyorlar. Yani onların da mutlak bir hürriyetleri yoktur.

Allah, nizam içerisinde yaşayabilmeleri adına hayvanların beyinlerine bir kısım kurallar yerleştirmiştir. Onlar da sevk-i ilâhî ile bu kurallara uygun yaşıyorlar. Ama insan akıl ve irade sahibi bir varlıktır. Hatta bunlar onun lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, yani kendisinden ayrılması düşünülemeyen en temel özellikleridir. İnsan, ne üst üste yığılan bir ahşaptır ne de gündöndü sapı. Bu açıdan onun insanlarla bir arada nizam ve ahenk içerisinde yaşayabilmesi adına akıl ve iradesiyle bazı sınırlara riayet etmesi ve bir kısım sıkıntılara katlanması gerekir. Bu da iradenin hakkını verme adına çok önemlidir.

İnsan, iradesinin hakkını verdiği takdirde, değil sadece toplumsal hayata uyum sağlayabilmesi, melekleri bile geride bırakabilecek bir varlıktır. Nitekim iradesini yerinde kullanan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Miraç yolculuğunda Hz. Cibril’i (aleyhisselâm) geride bırakmıştır. Dolayısıyla Cennetlerin peylenmesi ve rü’yetullah’a mazhar olunması hep iradenin yerinde kullanılmasına bağlıdır. Farklı bir ifadeyle eğer insan, iradesi sayesinde Allah’ın çizdiği çerçevede kalır, onun belirlediği güzergâhta yol alır ve onun vaz’ ettiği disiplinlere riayet ederse Allah’ın rıza ve rıdvanına nail olabilir. Bunun için de hürriyetin bazı yanlarının feda edilmesi, iradeyle onun belli bir disiplin altına alınması gerekir.

Öte yandan hürriyet, Allah’ın insana bahşettiği büyük bir nimettir. Dolayısıyla bu nimetin kıymetinin bilinmesi ve onun muhafaza edilmesi insan için önemli bir sorumluluktur. Zira mü’mine düşen vazife, Allah’ın kendisine ihsan ettiği bütün nimetleri O’nun muradı ve isteği istikametinde kullanmaktır. Eğer O (celle celaluhû) bize, mü’mince kalabilmemiz, kendi hayat felsefemize ve düşünce dünyamıza göre yaşayabilmemiz adına bir kısım haklar vermiş ve ihsanlarda bulunmuşsa biz, onların hiçbirini feda edemeyiz. Zira biz, bu hakların bütününü koruyamaz, fert, aile ve millet olarak varlığımızı koruma altına alamazsak, Müslümanlığı tamamiyet içerisinde yaşayamayız. Zira Müslümanlığın mütekamil bir şekilde yaşanabilmesi, ancak İslamî esaslara göre dizayn edilmiş bir toplum içinde mümkündür.

Eğer bugün İslâm dünyası Allah’ın kendilerine ihsan ettiği böyle bir nimeti ihmal ve tembelliklerinden ötürü ellerinden kaçırmışlar, farklı şekillerde vesayet altına girmişler, yani hürriyetlerini muhafaza edememişlerse Allah katında mes’ul olacaklardır. Dahası onlar böyle bir vesayetin farkında değil, bundan kurtulma adına gayret göstermiyor ve ellerinden kaçırdıkları bir kısım imkânları yeniden istirdat etmeye çalışmıyorlarsa, hürriyetlerinin yanında kendi din ve diyanetlerine de ihanet ediyorlar demektir.

Bu açıdan Cenâb-ı Hakk’ın bize bahşettiği hürriyetin kıymetini bilme, ona sahip çıkma ve onu yerinde kullanma çok önemlidir. Zira başkalaşmamamız ve kendimiz olarak kalabilmemiz buna bağlıdır. Bu açıdan her bir Müslümanın, yaşadığı çağı bilmesi, ileriye matuf öngörülerinin, plan ve projelerinin olması ve kendi idraki ve imkânları ölçüsünde istikbal vaat edecek adımlar atabilmesi gerekir. Bunun ihmal edilmesi bir yönüyle inandığı değerlere ihanet anlamı taşır. Bu konuda gaflete düşmek de aynı şekilde günahtır.

Eğer bizden evvelki nesiller haklarını, hürriyetlerini, izzetlerini ve onurlarını koruma noktasında kendilerine düşen vazifeleri arızasız ve kusursuz olarak yapabilselerdi bugünün Müslümanları yaşamış oldukları vesayet ve derbederliği yaşamazlardı. Ben elimden geldiği nispette her zaman atalarıma karşı fevkalâde saygılı olmaya ve onları hayırla yâd etmeye çalışırım. Ne var ki Müslümanların günümüzde maruz kalmış olduğu üst üste vesayetlere bakınca bazen onlara karşı şu serzenişleri dile getirmekten de kendimi alamıyorum: “Neden içinde yaşadıkları dünyayı doğru okuyamadılar? Neden düşmanlarını fark edemediler? Neden dünyada muvazene unsuru olma konumunu kaybettiler? Neden hürriyetlerini başkalarına kaptırdılar? Neden boyunduruk altına girdiler? Neden başkalarının esiri ve zebunu hâline geldiler?…”

Aynı şekilde bugünün Müslümanları da içine düştükleri bu sıkıntıdan kurtulma adına yapmaları gerekli olan işleri yapmaz ve bu yolda bir kısım sıkıntılara katlanma faziletini göstermezlerse, gelecek nesiller de aynı sözleri onlara karşı söyleyeceklerdir. Mesela diyeceklerdir ki, “Yapmaları gerekli olan vazifeleri bilemedikleri, toplumu yeniden inşa edemedikleri, onlara yeniden dirilişe giden yolları gösteremedikleri ve sadece kendi şahıslarını ve rahatlarını düşündükleri için yuh olsun onlara!” Kim bilir belki de onlar bu konuda bizim kadar da ihtiyatlı konuşmayacak ve bu eleştirilerini lânet okumaya kadar götüreceklerdir.

Bu itibarlardır ki mü’minler, Allah’ın kendilerine ihsan ettiği bütün nimetleri ve imkânları yine O’nun rızası istikametinde gelecek adına çok rantabl olarak değerlendirmelidirler. Bu yolda ellerinden ne geliyorsa yapmalı, olağanüstü bir fedakârlık örneği sergilemeli ve hatta gerekirse bu yolda canlarını bile vermeye âmâde bulunmalıdırlar. Onlar beş asra varan tembelliğimize ve son iki asırdır da büsbütün durgunlaşmamıza bir son vermeli, bu dönemde fevt ettiğimiz sorumlulukları telafi etmeye çalışmalıdırlar.

   İlimde Hür Düşünce

Müslümanlar ilmî çalışmalarda da hicri beşinci asırdan sonra bir duraklama dönemine girmişlerdir. Bu yüzden günümüzde yapılması gereken çalışmalardan birisi de ilimlerin İslamî düşünce menşurundan geçirilerek yeniden ifade edilmesi, kendi düşünce blokajımız üzerinde yeniden şekillendirilerek bir kere daha tasnif ve tertibe tâbi tutulmasıdır. Evet, hicri beşinci asra kadar, yetişen devasa kametler sayesinde, doğrudan doğruya kendi araştırmalarımızla ilmî prensipler ortaya konulmuş olsa da sonraki asırlarda bu iş Batılıların eline geçmiştir. Onlar da ilimleri pozitivizm, materyalizm ve natüralizme dayanan farklı kalıplara dökmüşlerdir.

Bugün biz farklı ilim dallarına ait çalışmalarımızda onların terminolojisinin dışına çıkamıyor ve araştırmalarımızı onların kalıpları içinde sürdürüyoruz. Dolayısıyla da farklı düşünemiyoruz. Araştırmalarımız bizi arkasında olduğumuz hakikate götürmüyor. Bu sebeple Müslüman ilim adamlarının yeniden hür düşünceyi kendilerine ilke edinerek, ilim adına ortaya konulan bütün müktesebatı mebde’den başlayarak bir kere daha gözden geçirmeleri gerekmektedir. Onlar bunu yaparken statükoya bağlılıktan kurtulmalı ve her şeyi sorgulamalıdırlar. Çünkü sorgulamadan yeni bir şey tesis edilemez. Bunun için önümüzde hazır bulduğumuz bilgilerin az dahi olsa yanlış olabileceğine ihtimal vermeliyiz. Mesela tıp alanında ihtisaslaşan bir doktor, o güne kadar öğrendiği bütün bilgileri bir kere daha gözden geçirebilmeli ve bunların doğru olup olmadığını yeniden test etmelidir.

Elbette bu, kolay bir çalışma değildir. Çok ciddi bir ilim aşkı, araştırma aşkı ve hakikat aşkı gerektirir. Dahası bir ömrü bu yola vakfedebilmeyi, ciddi sıkıntıları göze alabilmeyi ve ciddi fedakârlıklarda bulunabilmeyi gerektirir. Eğer Batı’da bir sanayi inkılabı gerçekleşmiş, ilim ve teknikte ciddi mesafeler katedilmişse bu, ömrünü bu işe adamış insanlar sayesinde olmuştur. Kimisi ömrünü hayvanların hayatını incelemekle, kimisi tarihi kalıntıların sırrını keşfetmekle, kimisi de tabiat olaylarının dilini çözmekle geçirmiştir. Fakat onların bu çalışmaları nihayetinde gidip materyalizm ve natüralizme dayanmıştır. Mevcut bu durumun aşılması ve ilimlere dair ele alınan her bir hakikatin mutlaka varlık ve eşyanın arkasında bulunan Zat’a dayandırılması gerekir. Bir kazağın sökülüp yeni bir desenle yeniden örülmesi gibi her şey sökülüp yeniden inşa edilmelidir. Bunu yaparken bazen isabet eder bazen de yanılabiliriz. Bazı meseleleri mevcut hâlinden daha ileriye götürür bazı meselelerde de başkalarıyla birlikte yürürüz. Hatta onların yardımına başvururuz.

Fakat bunlar, sıradan insanların yapacağı işler değildir. Çok ciddi bir azim ve kararlılık gerektirir. Fakat böyle bir ceht ve gayret ortaya konulmadığı sürece Müslümanların düalizmden sıyrılmaları, din-bilim çatışmasını izale etmeleri mümkün değildir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim Allah’ın Kelam sıfatından gelen bir kitabı olduğu gibi, kâinat da O’nun kudret ve iradesinden gelen diğer bir kitabıdır. Bu iki kitap da aynı kaynaktan geldiğine göre bunlar arasında bir tearuzun bulunması mümkün değildir.

Evet, idarede vesayet ağırıma gittiği gibi ilimde vesayet de çok ağırıma gidiyor. Meseleleri sürekli falan şunu demiş, filan şunu demiş şeklinde ele almak ve bir türlü ortaya yeni ve orijinal fikirler koyamamak, ancak vesayete teslim olmuş sefil ruhların hırıltıları olsa gerek. Akif’in dediği gibi diyorum: “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım.” Esasında her mü’minin bu onuru taşıması lazım. O, şanlı mazisine bakmalı, ruh ve mana köklerine yönelmeli sonra da içinde bulunduğu perişaniyeti düşünüp kendi kendine “Ayıp değil mi bu!” demelidir. Arkasından da mutlaka bu ayıplardan sıyrılarak kendi dünyasını inşa etmeye yönelmelidir.

Vesayet altındaki düşünceler böyle bir dirilişi gerçekleştiremeyeceği için mutlaka hür düşüncelere ihtiyaç vardır. Esasında hürriyet de düşüncede başlar. Düşüncede başkalarının zebunu olan insanların hür olmasından bahsedilemez. Bu açıdan birkaç asırdır vesayet altında kalan, bu yüzden de aşk u heyecanını kaybetmiş, başkalarının güdümüne girmiş, her şeyi başkalarından dilenir hâle gelmiş zavallı ve meflûç durumdaki bu neslin ne yapıp edip dilencilikten kurtulması ve gerçek hürriyetini elde etmesi gereklidir.

Kırık Testi: İBÂDET, UBÛDİYET ve UBÛDET

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah’ın emirlerini yerine getirme, O’na kullukta bulunma ve kulluğunun şuurunda olma mânâlarına gelen ibadet ve ubûdiyet; bazılarına göre aynı mânâya hamledilmiş ise de, büyük çoğunluğun nokta-i nazarı, bu kelimelerin lafızları gibi mânâlarının da ayrı ayrı olduğu merkezindedir.

İbadet, “Cenâb-ı Hakk’ın emirlerini yerine getirip yaşama ve kulluk sorumluluklarını temsil etme mânâlarına gelmesine mukabil; ubûdiyet, kul olma ve kölelik şuuru içinde bulunma” şeklinde yorumlanmıştır. Zaten, ibadette bulunana “âbid”, ubûdiyette bulunana “abd” denmesi de açıkça bu farkı göstermektedir. “Fatiha Üzerine Mülâhazalar”ın ilgili bölümü,[i] daha farklı şeyler de ihtiva etmektedir.

Ayrıca, ibadet ve ubûdiyet arasında şöyle ince bir fark daha söz konusudur: Meşakkat ve külfetle eda edilip, havf ve recâ derinlikleri bulunan, niyet ve ihlâs yörüngeli bütün mâlî ve bedenî mükellefiyetler birer ibadet; ifasında bu türlü buudların söz konusu olmadığı iş ve vazifeler de birer ubûdiyettir. Zannediyorum İbnü’l-Fârıd da:

وَكُلُّ مَقَامٍ عَنْ سُلُوكٍ قَطَعْتُهُ      عُبُودِيَّةٌ حَقَّقْتُهَا بِعُبُودَتِي

“Seyr u sülûkte aştığım mertebelerde her ubûdiyeti, ibadet-i hâlisemle gerçekleştirdim.” sözleriyle bu farka işaret etmektedir.

Ayrıca sofîlerden bir kısmı, ibadeti avamın kulluk hizmeti, ubûdiyeti şuur ve basîret insanlarının ifa ettiği vazife, ubûdeti de saflar üstü safların sorumluluklarını yerine getirmeleri şeklinde tarif etmişlerdir ki; birincisi, mücahede insanının işi, ikincisi, aşılmaz zorlukları göğüsleyen civanmertlerin tavrı, üçüncüsü de, kalb ve ruhlarının enginlikleri ile Hakk’a müteveccih olanların hâli olarak yorumlanabilir.

Bir diğer tevcihle, yukarıda sözü edilen hususların hemen hepsini “ibadet-i zâtiye-i mutlaka” ve “ibadet-i sıfâtiye-i mukayyede”ye ircâ edenler de olmuştur. Bunlardan birincisi; sürekli Hâlık-mahlûk, abd-Mâbud, Görüp/Gözeten-görülüp/gözetilen münasebetlerinin şuurunda bulunma; duygu, düşünce, tavır ve davranışlar itibarıyla hep bu ruhu temsil etme ve hep bu mânâya kilitli kalma; ikincisi de, bu icmali tafsil etme, bu mânâyı canlandırma ve bu duyguları, bu düşünceleri irade ile renklendirme diye ifade edilebilir ki; bu da irade, azim, niyet ve hulûsa göre aşağıdaki bölümlere ayrılır:

  1. Sırf Cennet arzu ve iştiyakıyle ifa edilen ibadetler.
  2. Cehennem korkusu ve endişesiyle yerine getirilen sorumluluklar.
  3. Mehâbet, mehâfet ve muhabbet duygusuyla eda edilen vazifeler.
  4. Abd-Mâbud, Hâlık-mahlûk münasebetlerinin gereği olarak temsil edilen hizmetler.. bazıları, bunlardan birincilere “tâcirân”, ikincilere “bendegân”, üçüncülere “sâdıkân”, dördüncülere de “âşıkân” demişlerdir. Bir ölçüde bu tasnife ışık tutması bakımından, Râbiatü’l-Adeviyye’nin: “Yâ Rab, kurb-i cemaline yemin ederim ki, ben Sana ne Cehennem korkusu ne de Cennet arzu ve iştiyakıyle ibadet etmedim.. ben, Sen Sen olduğun için Sana ibadet ettim.”[ii] sözleri bu konuda ölçü gibidir.

Hangi şekliyle olursa olsun kulluk, insanın şerefinin rengi ve ona bahşedilmiş en büyük pâyedir. Esasındaki sürekliliği itibarıyla, onu aşan ve onun önüne geçen fakat sürekli olmayan en büyük ilâhî pâyelere bile bir mânâda fâikiyeti vardır; fâikiyeti vardır ki, Allah O Rehber-i Küll ve Muktedâ-i Ekmel’ini, sözlerin en ekmeli içinde anarken, önce عَبْدُهُ demiş, sonra رَسُولُهُ sözüyle bu mübarek cümleyi taçlandırmıştır. Keza, O “Şeref-i Nev‑i İnsan” ve O “Ferîd-i Kevn ü Zaman”ı miraç adı altında, gökleri şereflendirmeye davet ederken, davetiyenin başına: [iii] أَسْرٰى بِعَبْدِه iltifat-bahş kaydını koymuş ve O’nun ubûdiyetinin bu hususî faikiyetine işaret buyurmuştur. Hele, bu gök yolculuğunda, mekânın lâmekân olduğu, cânânın o mübarek cisme can olduğu ve “sübühât-ı vech” şualarının hoş-âmedî televvünüyle her yanı sardığı o muhteşem istikbalde, bin bir tebcil arasında kulluğun çekilip öne alınması, alınıp فَأَوْحٰۤى إِلٰى عَبْدِه مَۤا أَوْحٰى “Kuluna vahyetti ha vahyetti.”[iv] denmesi ne mânidardır!..

Hz. Mevlâna, söz sultanlığı, zamanı aşmışlığı ve baş döndüren derinlikleriyle değil, kulluğuyla övünür, kulluğuyla coşar ve şöyle haykırır:

مَنْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ بَنْدَه شُدَمْ  مَنْ بَنْدَه بَخِدْمَتِ تُوسَرْ اَفْكَنْدَه شُدَمْ

هَرْ بَنْدَه كِه اٰزَادْ شَوَدْ شَادْ شَـوَدْ مَنْ شَـادْ اَزْ اٰنَمْ كِه تُرَا بَنْدَه شُـدَمْ

“Kul oldum, kul oldum, kul oldum! Ben Sana hizmette iki büklüm oldum. Kullar âzâd olunca şâd olur; ben Sana kul olduğumdan dolayı şâd oldum.”

Bazıları ibadet ve ubûdiyete daha farklı mânâlar da yüklemişlerdir:

Kulluğunu tam tekmil yerine getirirken bile, kusurlarının şuurunda olup onlarla ürperme.

Başlangıçta kusursuz bir teşebbüs ve iradenin hakkını verme, neticenin değerlendirilmesinde de kendi havl ve kuvvetinden teberrî edip, Allah’ın ezelî ve ebedî rubûbiyetine karşı hayatın bütün sâniye ve sâliselerini kulluk şuuru ile bezeme.

Bütün vücudî şeyleri, O’nun varlığının ziyasının gölgesi bilip ona göre davranma ve onları gasp ve temellük edip övünmeme, üzerindeki Hakk’ın ihsanlarını görmezlikten gelerek de miskinleşmeme.

Ayrıca, her zaman vicdanda O’na intisap şerefinin duyulması ve başka pâyelerle şeref ahz ü i’tâsının da nisbetsizlik ve nesepsizlik sayılması… gibi hususlar bunlardan bazılarıdır.

Bu itibarla, diyebiliriz ki, kulluktan daha yüksek bir pâye ve bir mansıp yoktur. Eğer varsa, o da yine kulluğun bir buudu olan hürriyettir. Mübtedîler için duyulup hissedilen, müntehîler için yaşanıp zevk alınan, Allah’la münasebetlerin ve O’nunla irtibatlanıp mukayyet bulunmanın dışında her şeyden kalben tecerrüd etme mânâsına hürriyet. Zannediyorum insanın mücehhez bulunduğu değerler itibarıyla da gerçek hürriyet, işte bu hürriyettir.

Bu ince hususa dikkati çeken bir Hak dostu:

بَندْ بَكُسِل بَاشْ اٰزاد اُى پَسَر     چَندْ بَاشِي بَندِ سِيمُ وبَندِ زَر

“Ey oğul, zincirleri çöz ve âzâd ol! Altın ve gümüş ağı içinde daha ne kadar zaman kalacaksın!” der.

Ayrıca Cüneyd-i Bağdadî de: “Kul, Allah’tan başkalarının esaretinden sıyrılmadıkça gerçek kulluğa eremez.” tembihinde bulunur.

Bir başkası, bir adım daha atarak; duygu, düşünce, tavır ve davranışların müstetbeâtının bile ağyâra kapalı olmasını salıklar ve şöyle seslenir:

كُوس نَامُوس اَرْ زَنِي اَز چَرخِ اَنْجَمْ بَر گُزَر

چُون دَفِ رُسْواييست إِين پُر جَلال چَنْبرست

“Eğer namus davulunu çalmak istersen, yıldızlar çarkından geç; zira, bu zillerle mâlemâl çember, bir rüsvalık defidir.”

اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا إِلٰى مَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى

وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُرْتَضٰى وَأَصْحَابِه ذَوِي الْوَفَاءِ.


***

[i]    Bkz.: M.F. Gülen, Fatiha Üzerine Mülâhazalar s.175-195.

[ii]   ed-Dimyâtî, İânetü’t-tâlibîn 4/338. Yakın mânâda bir ifade için bkz.: Feridüddin Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ s.122.

[iii] “(Tüm kusur ve noksanlıklardan münezzeh ve müberradır o Zât ki) gece vakti kulunu (Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya) seyr ü sefer ettirdi.” (İsrâ sûresi, 17/1)

[iv]  Necm sûresi, 53/10.

Bamteli: PEYGAMBERLER YOLUNDA İBÂDET’TEN AŞK’A

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Çoklarının kayıp gittiği Süfyâniyet asrında kalblerimizi dinde sâbit kılması için Allah’a sığınmalı ve çok dua etmeliyiz!..

Allah (celle celâluhu), kimsenin ayağını kaydırmasın! (Amin!..) Kunût’ta her zaman okunduğu gibi, belki namazın secdesinde de onu tekrar edip durmak lazım: رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ “Ey bizim kerîm Rabbimiz, bize hidâyet verdikten sonra kalblerimizi kaydırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhâb Sensin Sen!” (Âl-i Imrân, 3/8) Allah’ım! Bizi hidayete erdirdikten sonra, kalblerimizi kaydırma! Başka hedef arkasında sürüklenme fırsatı verme veya bizi o duruma düşürme! إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ Sen, karşılıksız, meccânen lütfeden bir Rabb ü Rahîm’sin, bir Gafûr u Kerîm’sin, bir Hannân u Mennân’sın, bir Rahîm u Rahmân’sın!..

Çok iyi bildiğiniz gibi, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) vird-i zebân ettiği bir dua da şuydu: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دَيْنِكَ “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Benim kalbimi dininde sabitleyip perçinle!” O (sallallâhu aleyhi ve sellem), vazifeli; O, durduğu yerin, konumunun, Allah karşısında durumunun da farkında. Ve aynı zamanda hususî bir donanım ile gönderilmiş; herkesin elinden tutma istidâd, kabiliyet ve donanımıyla gönderilmiş. Ama bazen yüz defa “Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Sen, benim kalbimi dinin İslamiyet’te sâbit kıl!” buyuruyor.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) böyle diyor. Şimdi O dediğine göre!.. Bu, O’nun rehberliğinin muktezası olabilir; kendi ufku açısından da onu söylemiş olabilir. O, kalbinin ne türlü evrilip çevrilmesinden endişe duyuyorsa… Belki bir “ân-ı seyyâle”, hemen -böyle- gelip geçici bir saniye; “O ölçüde beni, Sen’den gâfil kılma!” manasında diyor olabilir. Yatarken, kalkarken, uyurken… Zaten öyle; “Gözlerim uyur, ama kalbim uyumaz!” buyuruyor. Demek orada bile o vird-i zebânı O’nun. Fakat hangi ufkun ifadesi olarak onu diyor?!. يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دَيْنِكَ O ne manada söylerse söylesin, bunun daha çok arkasında kemerbeste-i ubudiyet içinde saf bağlamış insanlara rehberlik olduğuna inanıyorum. Adeta “Hâ böyle deyin işte! ‘Ey kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Sen, kalbimizi İslamiyet’te sabit kıl!’ deyin.” buyuruyor.

Bazı sahabe efendilerimiz soruyorlar; Hazreti Âişe validemiz de aynı soruyu tevcih ediyor: “Yâ Rasûlallah, bu duayı ne kadar da çok tekrar ediyorsunuz?” Buyuruyorlar ki اَلْقَلْبُ بَيْنَ اِصْبَعَيْنِ مِنْ اَصَابِعِ الرَّحْمَنِ يُقَلِّبُ كَيْفَ يَشَاءُ “Kalb beyne isba’ayni min esâbi’ı’r-Rahmân’dır, onu istediği gibi evirir, çevirir.” Bunlar, müteşabih ifadeler: Evet, kalb, Cenâb-ı Hakk’ın parmakları arasındadır; onu durmadan evirir, çevirir, döndürür. Hafizanallah, hiç farkına varılmadık bir şey ile insanın kalbi öyle bir kayma yaşar ki!..

Günümüzde gördüğünüz gibi… Bu döneme “Sâhib-i zaman”, belli bir devirde “Süfyân dönemi” demiş. Süfyan, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından haber verilmiş. Ayrıca, “Kıyamet kopacağı âna kadar -Bu da kesretten kinaye midir?- otuz küsur tane Deccâl zuhur edecek.” buyurulmuş. Bunlar, söyledikleri “yalan”lara kendileri bile “doğru” olarak inanan insanlar, demek. Deccâl’e “mübalağalı yalancı” diyebilirsiniz; zira hadiste de “kezzâb” tabiri geçiyor ki, “mübalağalı ism-i fâil”dir. Mübalağalı yalancı; öyle yalancı ki, yalan söyler, yalanının farkında değildir. Yalan söyler, yalanı doğru söylüyor gibi zanneder, “Doğru söylüyorum!” zanneder; yalanı insanlığın yararına faydalı olacak diye söyler.

   İnsan, Rabbine en yakın olduğu secde hâlinde en çok değer verdiği hususları O’ndan talep etmelidir!..

Bu açıdan, kendimizi Rabbimize en yakın hissettiğimiz anlarda bu bu en önemli, hayatî konularda dua etmeli, O’na sığınmalıyız. Neyi çok hayatî biliyorsak, onları Rabbimize en yakın olduğumuz zaman dile getirmeliyiz. Buraya girdiğimde elektronik levhada o vardı; biraz da ondan mülhem söylüyorum: İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbine en yakın olduğu an secde hâlidir.” buyuruyor.  Kulun, Allah’a en yakın olduğu hal ve dem… “Baş-ayak aynı yerde / Öper alnı seccâde / İşte insanı yakına/yakınlığa taşıyan cadde.” Kestirmeden Allah’a ulaşmak istiyorsanız, başınızı yere koyduğunuz, ayaklarınızı koyduğunuz aynı yere başınızı koyduğunuz, başın-ayağın bir araya geldiği anda.. ve secdenin de “Ah, ben de sana ne hasretim; iyi ki başın beni okşadı!” deyip başınızı öptüğü anda…

Bir de bu sevinçten dolayı gözyaşı döküyorsanız, kalbinizin sesini orada dillendiriyorsanız, mızrap yemiş bir kalb ile orada inliyorsanız: اللَّهُمَّ لَكَ سَجَدْتُ، وَبِكَ آمَنْتُ، وَلَكَ أَسْلَمْتُ، سَجَدَ وَجْهِىَ لِلَّذِى خَلَقَهُ فَصَوَّرَهُ، فَشَقَّ سَمْعَهُ وَبَصَرَهُ، تَبَارَكَ اللَّهُ أَحْسَنُ الْخَالِقِينَ، خَشَعَ سَمْعِي وَبَصَرِي وَدَمِي وَلَحْمِي وَعَظْمِي وَعَصَبِي وَمَا اسْتَقَلَّتْ بِهِ قَدَمِي لِلَّهِ رَبِّ الْعَالِمِينَ “Allahım, Sana secde ettim, Sana inandım, Sana teslim oldum. Yüzüm, kendisini yaratan, şekil veren, kulağını ve gözünü yarıp çıkarana (Yaratan’a) secde etti. En güzel, yegâne yaratıcı Allah’ım, Sen ne yücesin. Kulağım, gözüm, kanım, etim, kemiğim, sinirim ve ayaklarımın taşıdığı her şey, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a boyun eğmiş, itaat etmiştir.”

Bakın: Bu ağzı yarattı, bu dudakları yarattı, bu dili yarattı, bu gözleri yarattı… Riyazî düşünce ile bunu ihtimal hesaplarına vurduğunuz zaman, bu meselenin büyüklüğünü anlarsınız. Sistematik olarak sadece gözler, trilyonda bir ihtimalle ya olur ya olmaz. Ya ağız, ya dil, ya burun, ya kulak?!. Sadece kulak, burun, boğaz açısından meseleyi ele aldığınız zaman, onu her şeyi bilen bir ilm-i muhît sahibi, bir meşîet-i tâmme sahibi, bir irade-i tâmme sahibi Zât-ı Ecell u A’lâ’ya (celle celâluhu) vermediğiniz takdirde, izah etmek mümkün değildir. Görüyor musunuz materyalistlerin nasıl bir çıkmaz içinde bocaladıklarını, naturalistlerin nasıl bir çıkmaz içinde bocaladıklarını ve meseleyi evolüsyon ile irtibatlandırmaya çalışan insanların nasıl bir çıkmaz içinde bulunduklarını?!. Mümkün değil bu!.. Evet, ona girmeyeceğim, ben o meseleye girmeyeceğim.

“Baş-ayak, aynı yerde, öper alnı seccâde.” Bu işte onun manası: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor. “Orada çok dua edin!” Sizin için en önemli şey nedir? Bir: Benim gibi sıradan kulluk seviyesine göre meseleyi ele alacak olursanız, dünyada yapacağınız şeylerin, işlerinizin mamur gitmesi, öbür tarafta da şöyle-böyle Cenâb-ı Hakk’ın alıp sizi Cennet’lerde bir otağın içine oturtması, aynı zamanda ayaklarınızın dibinden de ırmaklardan bir ırmağın akması… Bu, sıradan insanların, bendeniz gibi sıradan insanların isteyeceği bir şey.

Bunun üstünde bir şey vardır: Çok defa burayı bütün bütün siler veya çok defa siler, elinin tersiyle iter, “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” filan deyip siler elinin tersiyle; fakat yine gözünü diker ahiretteki o çaylara, o ırmaklara, o villalara ve bir de Kur’an-ı Kerim’de anlatılan hûrîlere. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadis-i şeriflerinde onlardan bahsedilirken, güzellikten ve şirinlikten kinaye olarak denilir ki: “Hûrilerden birisi, nikabını açıp dünyaya tecelli etse, aydınlanır doğu-batı arası her yer.” Bunlardan bahsedilince, insanda ciddî imrenme olur. Evet, bu ikinci derecedeki biri de bunlara imrenir ama “ubûdiyet”ini tam yerine getirir, “ibadet”in biraz üstünde, bir aşkınlık içinde, içten yapar.

Kur’an’ın ifadesiyle, قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاَتِهِمْ خَاشِعُونَ وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ “Mü’minler, muhakkak kurtuldu ve gerçek mazhariyete ulaştılar. Onlar, namazlarında (Allah’ın huzurunda bulunuyor olmanın şuuruyla) tam bir saygı, tevazu, içtenlik ve teslimiyet içindedirler. Onlar, her türlü boş, faydasız ve manâsız sözlerden ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.” (Mü’minûn, 23/1-3) O, biri birinin zıddı; biri, “namazı hüşû içinde kılarlar”; ikincisi, “faydasız sözlerden ve davranışlardan yüz çevirir.” Kalbleri tir tir titriyordur. O titreme, namaz halinde kendisini ortaya koyar. “Eğer kalbinde haşyet olsa, Allah’a karşı derin bir saygı olsa, o, bütün davranışlarından, tavırlarından da dökülür.” fehvasınca, okursunuz onu orada. Resmini çizeceğiniz zaman, haşyete göre bir şey çizersiniz onda. Âdeta Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri sağanak sağanak başından aşağıya yağıyor gibi görürsünüz onu. Bu da meselenin “ubûdiyet” yanıdır.

   “Leyla’nındır Mecnun, Şirin’in Ferhat / Ben dîvâne aşkın bînevasiyem.”

Bir de bunun ötesinde bunun “ubûdet” yanı var ki, zannediyorum, enbiyâ-ı ızâm, hep o istikamete kendilerini salmışlardı ve o akıntı ile hep “Ehadiyet”, “Samediyet”, “Vâhidiyet” ummanına doğru akıp gidiyorlardı. Gözlerinden her şeyi silip atmışlardı, sadece O’nu (celle celâluhu) düşünüyorlardı. Cennet bile, hûrî bile, gılman bile akıllarına gelmiyordu.

Evet, kimileri için de ahiret lezzetleri önemli olabilir; onlar da onu dilerler. Fakat bazıları da -işte- tamamen “ubûdet” dairesi içinde o meseleyi yaparken, birer âşık u sâdık gibi hep “Cennet, Cennet dedikleri / Üç-beş saray, üç-beş hûrî / İsteyene ver Sen anı / Bana Seni gerek Seni.” derler ki bu söz Yunus Emre’ye aittir. Daha niceleri, aynı istikamette neler demiş, neler demişlerdir. Ezcümle, Niyazî-i Mısrî gibi, “Sağ u solum gözler idim / Dost yüzünü görsem deyü / Ben taşrada arar idim / Ol cân içinde cân imiş.” demişler. “İşit Niyâzî’nin sözün / Bir nesne örtmez Hakk yüzün / Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” Şiddet-i zuhûrundan muhtefî, zıddı olmadığından, muhtefî; zira eşya-varlık, zıddıyla -esas- bilinir. “Eşya” (“şey”in çoğulu) dedim. Zât-ı Ulûhiyet’e de “şey” denebilir. نُسَمِّي اللهَ “شَيْئًا”، لاَ كَاْلأَشْيَاءِ denir Bed’ü’l-Emâlî’de; “Allah da bir ‘şey’dir ama sizin ‘şey’ dediğiniz şeyler türünden değildir.”

Evet, onlar da gönüllerini -isterseniz “kaptırma” deyin- O’na kaptırmışlardır. Bütün enbiyâ-ı ızâmı aynı kategoride mütalaa edebilirsiniz. Onların vârislerini, aynı kategoride mütalaa edebilirsiniz. Fakat bazılarında “aşk” ağır basar; onlar, tıpkı “lav”lar gibi hep fışkırır dururlar. Bazılarında da “sadâkat” hâkimdir, aynı zamanda o his, o heyecan, o ihsas ve o ihtisaslarını, o sürekli kaynayıp durmalarını, Hazreti Ebu Bekir gibi, içlerinde saklarlar, dışarıya vurmazlar. Eğer başınızı onların iç dünyalarına bir soksanız, âdetâ Cehennem alevleri gibi her şeyin kaynayıp durduğunu görürsünüz. O kadar “sadâkat” ile Allah’a karşı bağlıdırlar.

Tâife-i nisa içinde de öyleleri çoktur. “Sıddîk”in kerime-i mükerremesi ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) zevce-i mübeccelesi, onlardan birisidir. “Âişe-i Sıddîka” demişler; “âşık u sâdıka” diyebilirsiniz ona da veya “Âşıka-i Sâdıka”. “Âşıka” tabirini de hiç kullanmamışlar. Sanki kadınlardan hiç âşık olan olmamış gibi!.. Oysa Şirin Ferhat’a, Ferhat Şirin’e; Leyla Mecnun’a, Mecnun Leyla’ya; Vâmık Azra’ya, Azra Vâmık’a aynı şekilde âşıktı; birbirlerine karşı tutkun idi bunlar. Daha niceleri; çağın Vâmık’ları, Azra’ları, Leyla’ları, Mecnun’ları… Ama farklı şeylere, basit şeylere tutkunlukları var. İnsanın bir şeye tutkunluğu varsa, tutkun olması gerekli olan şeylerden de kopmuş olur. Onlar, zarurî ihtiyaçlardır; yeme, içme gibi zarurî ihtiyaçlardır. Onları engellemek, tabiata karşı savaş ilan etmek demektir. Onlar, yerine getirilmelidir fakat kalbin atışları, hep O’nun (celle celâluhu) için olmalıdır.

Kalb her zaman لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diye atmalı, sinede onun tonu duyulmalıdır. Bu ses tonuyla derdi Hazreti Alvar İmamı Muhammed Lütfi Efendi. Derken, kalbi, hep o ritme uyardı, öyle derdi. Kim bilir bizim görmediğimiz, bilmediğimiz daha nice âşık u sâdıklar, soluklarında bile hep O’nu ifade ederler. “Öyle soluk almalıyım ki ben, onu Picasso gibi birisi, tecrîd ruhu ile resmetse, ‘Allah’ lafzı çıkmalı oradan; öyle soluk almalıyım!..” derler. Sizin de meslek itibarıyla, hedefe aldığınız şey, budur. Dünya sultanlığı değil, bir yerdeki bir hükümranlık değil.

Bunlar, çok gerilerde, basit şeylerdir. Belki kulluklarını bile “ibadet” şeklinde, takliden yerine getirenlerin hedefidir. Onlar, yetiştikleri ortam -esasen- imana açık bir ortam olması itibarıyla inanmışlardır. Takliden yatıp kalkıyorlardır sadece. Alınlarını yere koyuyorlardır ama secdenin şuurunda değillerdir. Eğilip rükûa gidiyorlardır ama orada birilerini kandırma plan ve projeleri yapıyorlardır. Allah’a en yakın oldukları lahzada zihinlerinin o istikamete daha iyi çalışacağını düşünerek; “Şimdi burada, tam düşünülecek şey!” filan diye, belki onu düşünüyorlardır. El-pençe divan dururken orada, dünyaya ait hesaplar peşinde koşuyorlardır. Zavallılar… Böyle koşanlar, koşar koşar, doğru yolda takılır kalırlar.

Fakat gönlü Allah için çarpan insanlar, Allah’ın izniyle, Cenâb-ı Hakk’a doğru yükselir dururlar. Daha doğrusu, kendi uzaklıklarını aşma istikametinde mesafe kat’ ederler. O (celle celâluhu), bize, bizden yakındır. “Hak’tan ayân bir nesne yok / Gözsüzlere pinhân imiş.” O (celle celâluhu) da buyuruyor: وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ Biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf, 50/16) “Ben, insanlara şah damarlarından daha yakınım!” Evet, o uzaklık, bize ait. Cismanî arzular, garîze-i beşeriye, nefsânî hisler, şehevânî duygular, dünyaperestlikler, kinler, nefretler; bizi O’ndan (celle celâluhu) uzaklaştıran şeyler. O bizim yakınımızda, çok yakınımızda olduğu halde, biz, kendimizi uzaklığa atıyoruz. Yapacağımız şey de o uzaklığı aşarak -esasen- o Yakın’a (celle celâluhu) yakın olmak; kalblere, şah damarından daha yakın olan Zât’a yakın olmak, O’nu öylece duymak.

İşte, secde, bu yakınlığın en güzel şekilde ifade edildiği, “ubûdet”e ait, “ubûdiyet”e ait, “ibadet”e ait bir tavrın unvanıdır. Şimdi herkes secdede kendisi için ne önemli ise, onu ister. Arz ettim: “İbadet” seviyesindekiler, onu isterler; “ubûdiyet” seviyesindekiler, onu isterler; “ubûdet” seviyesindekiler de onu isterler. Tabir-i diğerle, meseleyi müşahhaslaştıracak olursak; “âbid”ler, onu isterler; “zâhid”ler, onu isterler; “âşık”lar da onu isterler. Bu son ikisini (zâhid ve âşıkları) mukayese yapanlar diyor ki: “Zâhidin gönlünde, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki Dildâr’ıdır.” O (zâhid), “Cennet!” diyor sadece; “Cennet!” deyip oturuyor, “Cennet!” deyip kalkıyor. Öbürüne (ârif-i billah âşıka) gelince, o “Ne edeyim Cennet’i, O’nun (celle celâluhu) Cemâlini müşahade etme ve Rıdvan’ına erme olmadıktan sonra!..” diyor.

   Biz dualarımızda her zaman, ister kelâm-ı lafzî isterse de kelâm-ı nefsî ile, her şeyden önce Hakk’ın rızasını ve onun en önemli vesilesi olan i’lâ-i kelimetullahı talep etmeliyiz.

Allah ile aramızdaki münasebetler açısından bizim için en değerli şey ne ise şayet, o değerli şeylere cevab-ı sevabın verildiği yerde, secdede, onu istemeliyiz Allah’tan… İsteğe mutlaka cevap verildiği yerde, onu istemeliyiz.

Sizin için de bugün en önemli mesele: “İ’lâ-yı Kelimetullah” adına, اَللَّهُمَّ وَفِّقْنَا لِمَا تُحِبُّ وَتَرْضَى “Allahım, sevdiğin ve hoşnut olduğun şeylerde bizi muvaffak eyle!” اَللَّهُمَّ أَعْلِ كَلِمَةَ اللهِ، وَكَلِمَةَ الْحَقِّ وَاْلإِسْلاَمِ فِي كُلِّ أَنْحَاءِ الْعَالَمِ، وَفِي كُلِّ نَوَاحِي الْحَيَاةِ “Allahım! Nâm-ı Celîl’ini, dünyanın değişik yerlerinde bayrak gibi dalgalandırmaya bizi muvaffak eyle!” Şimdi birileri, ondan rahatsızlık duyuyor; bu işi derpîş etmiş (göz önünde bulundurup gereğini yapmış) arkadaşlarımızın önünü kesmek istiyorlar. Allahım, Sen, o zavallılara, o gafillere, o câhillere de fırsat verme!..

Değişik adlar/namlar takarak, bir kısım şom ağızlar “Terör örgütü!” diyerek ve başka yerlerde para dökerek Hizmet gönüllülerini karalamaya ve bu işin önünü almaya çalışıyorlar. Fakat siz böyle bir meseleye dilbeste olmuş iseniz.. “Nâm-ı Celîl-i İlahî, minarelerden daha yüksek minarelerde bir bayrak, bir sancak gibi dalgalansın, başka bir şey istemiyoruz.” diyorsanız.. “Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) gittiğimiz her yerde bir bayrak gibi dalgalanmasını arzu ediyor, başka bir şey istemiyoruz.” diyorsanız.. “Bütün bu temel esaslara bağlı geleneklerimiz, göreneklerimiz, an’anelerimiz, örflerimiz var; bunları âleme tanıtmalıyız!” diyorsanız… Allah’a en yakın olduğunuz anlarda bir taraftan bu taleplerinizi seslendirmeli, diğer yandan da önünüzü kesmek isteyenlerin şerlerinden O’na sığınmalısınız.

Değişik İslam ülkelerinde temel kaynakları İslam olan, farklı örf, âdet ve gelenekler ortaya çıkmıştır. Sizin de esası dininize dayanan kendinize ait örf, adet ve gelenekleriniz vardır. Ve dünyanın -belki- çok yerinin bunlardan haberi yoktur. Şimdi adınız duyulunca, nâmınıza millet az muttali olunca, hakikaten merak ile sizi okumaya çalışıyorlar. Dün de burada misafir insanlar vardı, farklı bir yerden gelmişler. Adını sonradan duyduğumuz, buraya geldiğimiz zaman “Böyle bir ülke varmış!” diye öğrendiğimiz bir ülkeden insanlardı. Sabah, “Az dersi de temaşa edelim.” diye geldi, burada oturdular. Ama inanın sanki elli sene sizin ile beraber camiye gelmiş, yanınızda durmuş, başlarını sizinle beraber secdeye koymuş insanlar gibi. Sizin bütün değerlerinize karşı saygılı ve bu değerlerin zedelenmemesi adına yürekleri çarpıyor heyecanla. Yaptıklarını yapmışlar, elli defa üzerlerine -size ait müesseselerin yıkılması için- giden insanlara karşı, -Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle- kollarını makas gibi açmış ve “Burası, çıkmaz sokak!” demişler, “Bunlara ilişemezsiniz!” demişler. Bayanı öyle demiş, erkeği öyle demiş; öyle demişler. Şimdi bu kadar bilindikten sonra, duyulduktan sonra, -bence- başınızı yere koyduğumuz zaman, kelâm-ı nefsî ile veya kelâm-ı lafzî ile onu dilemelisiniz.

Kelam-ı nefsî ve kelam-ı lafzî tabirleri bir yönüyle Yahya İbn Ma’în hazretlerine aittir. Ahmed İbn Hanbel’in muasırı. İmam Buhari, Müslim gibi kimselerin, Ebu Davud gibi kimselerin, Ahmed İbn Hanbel gibi kimselerin de aynı zamanda Hadis’te üstadıdır, Yahya İbn Ma’în. O dönemde, Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altına inliyor; “Kur’an, mahlûktur, diyeceksin!” diye zulmediyorlar. Müslümanlar yapıyor bunu; “Kur’an, mahlûktur!” demesi için zorluyorlar. Yani, Kur’ân’ın yaratılmış bir şey, Allah’ın yarattığı bir şey olduğunu kabul etmesini istiyorlar. Oysa Kur’ân, kelâm-ı ezelîdir; o, mahlûk değildir esasen. Fakat Yahya İbn Ma’în, işin içinden sıyrılmak için, bir ictihadda bulunuyor. İctihadda hata da olabilir. “Kelam-ı lafzî” itibarıyla, yani bizim ağzımızdan çıkan şekli itibarıyla, kalemimizle sayfalara yazılması itibarıyla, kitap haline getirilmesi itibarıyla kelâm-ı lafzî olduğunu söylüyor. “Bu itibarla mahlûktur.” diyor; “Ama aslı itibarıyla, Allah’ın emri olarak, Cibrîl vasıtasıyla veya vasıtasız, Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) mir’ât-ı mücellâ olan kalbine aksetmesi itibarıyla, o, mahlûk değildir!”

Bu kadarına bile tahammülü olmayan Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altında, vücudunda yaralanmadık yer kalmamış ama onlara üzülmüyor ve “Off!” demiyor da çok yakın arkadaşının, Yahya İbn Ma’în’in böyle demesi karşısında çok üzülüyor. Onu taviz sayıyor, “Evyah!” diyor, “Evyah! Taviz verildi bu mevzuda!” Oysaki Yahya İbn Ma’în ictihad yapıyor o mevzuda. Ve zannediyorum biraz evvel, onun o mülahazasını size yarım yamalak arz etmeye çalışırken, siz de mahzursuz görüyor gibisinizdir o meseleyi. Fakat Ahmed İbn Hanbel, kendi temel değerlerine öyle saygılı ki, ondan bir santim bile taviz vermek istemiyor.

   Hizmetlerine mukabil hiçbir ücret/menfaat beklemeyen ve önce kendisi dosdoğru yolda hidayet üzere yürüyen insanlardır gerçek rehberler.

Hazreti Gazzali’nin, İhya-i Ulumiddîn adlı eserini okuyoruz. Onun bahisleri ele alırken “vera” meselesini ifadesi sadedinde meseleye bakabilirsiniz. Elinizi bir şeye uzatacağınız zaman, mesela, “Bu bardak benim mi acaba? Bu tabak benim mi?!. Bu çay benim miydi acaba? Bu suyun parasını da ben vermiş miydim?” kuşkularını yaşama. Veya birine bağışladığınız bir kitabı, onun odasına gittiğiniz zaman, yine ona sormadan almama; “O kitabı acaba elime alabilir miyim?!” deme. Sen vermiştin başta, fakat artık onun mülkü olmuş o. “Ona elimi sürebilir miyim?!.” Ona elini uzatırken tereddüt yaşama. Vera… Bu ölçüde bir hassasiyet ile meselelere yaklaşma meselesi. İşte o ubûdiyetten ubûdete sıçrama basamağıdır, miracıdır, asansörüdür. Birinin hakkını tam vermeyince, bir yukarısına sıçrayamazsınız.

Bu açıdan da -geriye dönüyorum- sizin yaptığınız şeyler, enbiyâ-ı ızam’ın yaptığı şeylerdir. Onun için yolunuza “peygamberler yolu” deniyor. Çünkü peygamberler, yaptıkları şeyler karşılığında dünyevî hiçbir şeye o işi bağlamamışlar, hiçbir beklentiye bağlamamışlar. Dünyevî değişik şeylere bağlantılı olarak kutsal şeyler yapanlar bile, başarılı olamamışlardır ve ortaya koydukları başarılı gibi görünen şeyler de devam etmemiştir. Onun için onlar -bir kısım farklılıklarla pek çok ayet-i kerimede vurgulandığı üzere- إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللهِ “Benim ücretimi verecek olan ancak Allah’tır.” beklentisizliğini seslendirmişlerdir.

Aynı şeyi Yâsîn Sûresi’nde, Habîb-i Neccâr diyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Yaptıkları tebliğ karşılığında sizden bir ücret istemeyen, hiç menfaat beklemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun.” (Yâsîn, 36/21) Kendileri hidayet yolunda, peygamberler yolunda yürüyorlar ve aynı zamanda karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar. Eğer bir gömlek ile bu işe girmişlerse, mezara gidileceği ân bile, “Yahu kefen parası da yok, bunu bu gömlek ile mi gömsek acaba?!.” dedirtecek kadar o mevzuda istiğnâ ruhu ile hareket ediyorlar.

“Allah için yaptığım hizmet karşılığında, bir cübbe ölçüsünde bir şey alacaksam, Allah canımı alsın, yerle bir olayım!” Bu mülahaza ile hareket etme!.. Dünyevî saltanat adına kutsalları kullanma değil de gerçekten Allah yolunda bile olsa, yaptığı hizmeti asla bir beklentiye bağlamama!.. Şayet “Onunla, başımı sokacağım bir binam olsun! Onunla, benim bir arabam, bir zırhlı arabam olsun; birkaç tane zırhlı arabam olsun!” diyorsan veya biraz daha Nemrutlaşarak “Bir sarayım olsun! Birkaç yerde, gittiğim her yerde başımı sokacağım bir villam olsun!” mülahazalarına kapılmışsan ve hizmetlerini onlara bağlamışsan, peygamberler yolundan çoktan çıkmışsın sen!.. Adım adım, “Acaba tam izine bastım mı?!” diye la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin!.. La’în şeytanı takip ediyorsun!.. Arasıra camiye gelsen bile, la’în şeytanı takip ettiğinin farkında değilsin. Kur’an, ölçü veriyor: اتَّبِعُوا مَنْ لاَ يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ “Kendileri, adım adım peygamberler yolunda yürüyor ve karşılığında da sizden bir şey istemiyorlar!..”

   Hâlis niyetle yola çıkmışsanız, hedeflediğiniz noktaya ulaşamasanız bile, Cenâb-ı Hak sizi ötede hedefi yakalamışsınız gibi mükâfatlandırır; zira ameldeki boşlukları hâlis niyet doldurur.

Bu niyeti koruduğunuz takdirde, hedeflediğiniz ufka ulaşırsınız. Tam ulaşmasanız da Allah tam ulaşmışların mükâfatıyla mükâfatlandırır. Çünkü “Mü’minin niyeti, amelinden hayırlıdır!” Buharî’nin ilk hadîsini hatırlayın. Hadîsin ilk râvisi de Efendimiz’den, kim? Hazreti Ömer. İştihar ettiği, kendisiyle meşhur olduğu râvî ise Yahya İbn Sa’îd el-Ensârî. إِنَّمَا اْلاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَإِنَّمَا لِكُلِّ امْرِئٍ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ فَهِجْرَتُهُ إِلَى اللهِ وَرَسُولِهِ وَ مَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ لِدُنْيَا يُصِيبُهَا أَوِ امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Rasûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Rasûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikâhlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.”

Niyet, Allah ise şayet, o gider, O’na ulaşır. Allah (celle celâluhu), arada bıraktığı boşluğu doldurur: “Kulum, sen kul idin; garize-i beşeriyen vardı, cismanî baskılar altında bunları yaptın. Esasen on metrelik bir mesafe kat’ edecektin, fakat beşte kaldın. Bu beşi de Ben, lütfum ile dolduruyorum. Seni o zirveye ulaştırıyorum!” der. Allah’ın rahmetinin muktezasıdır bu. O (celle celâluhu), mecbur değildir: وَمَا إِنْ فِعْلٌ أصلح ذو افْتِرَاضٍ * عَلَى الْهَادِي الْمُقَدَّسِ ذِي التَّعَالِي “Kulun menfaatine olan hiçbir fiil, azamet ve rifat sahibi, mukaddes ve hidayet edici olan Cenâb-ı Hak üzerine farz değildir.” Bu da yine Bed’ü’l-Emâlî’den. Ehl-i i’tizâl, bu mevzuda, “Allah, güzeli yaratma mecburiyetindedir!” der; estağfirullah!.. وَيَفْعَلُ اللهُ مَا يَشَاءُ “Allah, her ne dilerse onu yapar.” (İbrahîm, 14/27); إِنَّ اللهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ “Şüphesiz ki Allah, nasıl dilerse öyle hükmeder.” (Mâide, 5/1) Allah’a hiçbir şey farz değildir. Fakat rahmetinin vüs’atinin muktezası olarak, mü’minin amelindeki boşlukları onun niyetiyle doldurur.

İşte bir örneği; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı: Yatsı namazını kıldınız. Gece kalkma niyetiyle yattınız. Uykunuzdaki soluklarınız sizin, tesbih olur. Sanki sabaha kadar -Bu da Buharî’nin en son hadisidir.- كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.” beyanında nazara verilen tesbihleri tekrar etmiş gibi sayılır.

İki kelime vardır ki bunlar, lisanda gayet hafif… İşte gördüğünüz gibi, bu kadar, kolayca telaffuz ediliyor. كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Fakat, ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizana konduğu zaman ağır mı ağır. Hafizanallah, Allah orada öyle yapmasın ama tonlar ile günah geldi; göz günahı, kulak günahı, ağız günahı, kötülüğe adım atma günahı, kötülüğe el uzatma günahı, kötülüğü düşünme/planlama günahı… Günahlar geldi; getirip kefeye koydular. Fakat öbür taraftan da birden bire bilemediğiniz bir şey, bir pâzubend gibi, geldi; terazinin yukarıya kalkan kefesine kondu. Birden bire dolu gördüğünüz o günahlar kefesi yukarıya kalkıp diğeri aşağıya indi. Diyeceksiniz ki, “Allah’ım, bu da nedir?” سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ tesbihi. Çünkü bu iki kelime ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda da her şeye ağır basan bir şeydir.

Vakıa, Rasûl-i Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) hadîs-i şeriflerinde (Bitâka Hadîsi) mizanda ağır basan şey لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarı olarak anlatılıyor. Efendimiz, birisinin mahşerdeki halini ifade buyurma sadedinde böyle resmediyor. Günahlar, fevkalade ağır basıyor; sonra böyle bilinmedik bir şey, öbür kefeye konuyor. Bu defa, önce ağır basan diğer kefe yukarıya kalkıyor. Kul, “Ya Rabbi, bu nedir?!” diyor; Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki: “O, senin dediğin لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ ikrarıdır.” Heyecan, his ve imanın bir mızrap gibi indiği kalbin çıkardığı, yürekten ses-soluk olması şartıyla لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ İşte bu, odur; bu dünyada her şeyden daha ağırdır.

Siz, o niyet ile yattığınız zaman, sabaha kadar soluklarınız, tesbih yerine geçiyor; sanki سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ * سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ * سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Veya اَللَّهُ أَكْبَرُ كَبِيرًا، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ كَثِيرًا، وَسُبْحَانَ اللَّهِ بُكْرَةً وَأَصِيلًا -Bu da yine O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait.- Veya سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ -Bizim, rükûda söylediğimiz.- Veya سُبْحَانَ رَبِّيَ اْلأَعْلَى -Secdede söylediğimiz.- tesbihleri söylemişsiniz gibi. Bunların hepsi me’sûrât olması itibarıyla, bunların bütünü kastedilebilir. Ve siz, sabaha kadar bunlarla Cenâb-ı Hakk’ı tesbih etmişsiniz gibi yazılır.

Dolayısıyla -bakın- uyku ânı, bir boşluk ânıdır hayatınızda; karanlık bir çizgidir esasen. Fakat Allah (celle celâluhu) -adeta- diyor ki: “Ben, kulumun hayatında -böyle- karanlık bir çizgi istemiyorum. Madem Beni andı, yattı. Sonra Beni anmak üzere, kalkmaya niyet ederek yattı. Ben, o kara çizgiyi de siliyorum, oraya ak bir çizgi çiziyorum, ak bir çizgi çiziyorum!” إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Rahmetim, gazabımın önündedir.” وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Rahmetime gelince, o her şeyi çepeçevre kuşatmıştır.” (A’raf, 7/156) Kendinden beklenen odur. Onun için me’sûratta -münakaşası yapılabilir- كَمَا يَنْبَغِي لِجَلاَلِ وَجْهِكَ، وَعَظِيمِ سُلْطَانِكَ “Senin azametine yakışır şekilde rahmetinin vüs’atine yakışır şekilde yâ Rabbi; Sen, bizi o lütuflar ile serfiraz kıl!” denilmektedir.

   Son olarak Norveç’teki hadiseyi kara propaganda malzemesi yaptılar; hayret, bazı kimseler konumlarına bakmadan ve hiç utanmadan iftiralara ortak oluyorlar.

Bir de inşaallah peygamberler yolunda yaptığınız bu büyük işleri, Cenâb-ı Hakk’ın boşa çıkaracağını düşünmeyin; aklınızın köşesinden geçmesin! Bu mevzuda ölsek ölsek dirilsek.. her gün birkaç defa ölsek, kaç defa yine dirilsek.. -Kıtmîr o nimetten mahrum- sizi eşlerinizden mahrum etseler, eşlerinizi de sizden mahrum etseler.. çocuklarınızı anne-babadan mahrum etseler, anne-babayı çocuklarından mahrum etseler… Bence, yürüdüğünüz yolun hatırına bütün bunlara değer.

O bizim efendilerimiz (radıyallahu anhüm), Mekke’de her şeylerini bırakarak giderken böyle çekip gitmişlerdi; böylece Allah’a yürümüşlerdi. Peygamberler yolunda Allah’a yürümüşlerdi. Sevr sultanlığına doğru yürüyen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkasından, Allah’a yürüyüvermişlerdi. Ve Allah da onları boşa çıkarmamıştı. Bir gün gayet sühuletle dönüp gelmişlerdi, vatan-ı aslîlerine girmişlerdi; fakat madem “Yesrib”, medeniyet merkezi “Medine” olmuştu, oradaki o Ensâr kardeşlerinin yanına dönmek, onlar için bir vefa borcu idi. Döndüler Ensâr kardeşlerinin yanına, orada imrâr-ı hayat ettiler. Vazifelilerin dışında… Vazifeliler bırakıldı orada, İslamiyet’i öğretsinler, telkin etsinler diye.

Ve böylece cihan, Müslümanların ayaklarına yüz kapattı, Hazreti Ömer devrine gelip ulaştığında. Ne kadar zaman sonra? Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hicret buyurdu, on sene.. Hazreti Ebu Bekir’inkini üç sene sayarsanız, on üç sene.. Hazreti Ömer efendimizin on sene, on küsur sene. Yirmi üç sene, yirmi üç sene içinde… Bakın biz yirmi üç sene içinde, ülkenin bir köşesindeki sadece bir terör hadisesi ile başa çıkamadık. Tanklarımız var, uçaklarımız var, eğitim görmüş askerlerimiz var. Allah selamet versin, Allah asker eylesin inşaallah.

Şom ağız, gidiyor bir yerde diyor ki, “Norveç’te olan bu meseleyi de yine F… bilmem ne örgütü planlamış olabilir. Onlar planlamıştır!” Yahu adam, açıktan açığa kendi ülkesinde sana karşı burada diyor onu!.. A be utanmaz adam ya!.. En azından insan, konumu itibarıyla haya eder!.. Konum, bazen konum!.. Safların arkasında, camiye en geriden gelen bir insan, nâ-sezâ, nâ-becâ bir şey işlemişse, zaten arkadan gelen bir insan, beklenirdi bu. Ama imamın arkasında yerini almaya gelen bir insan, öyle nâ-sezâ, nâ-becâ, yakışıksız bir şey yaptığı zaman, o cemaat döner, “Yahu utan be! İmamın arkasında, saff-ı evvelde yerini alıyorsun; yakışır mı bu sana?!.” der.

   Hem dünyalarını hem de âhiretlerini karartmakta olan insanlar bir gün burada veya ötede kolu kanadı kırık bir vaziyette karşınıza çıkarlarsa -rica ederim- tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!..

Şimdi onlar -böyle- boşluğun ateşi içinde yanıp kavruladursunlar; siz, Allah’ın izni ve inayetiyle, daha baştan niyetinizle kazanmış oluyorsunuz. Evet, ondan sonra oraya gittiğiniz zaman da, إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ “Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler:) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin!..” (Fussilet, 30/41)

Kabirden itibaren… Meleklerin inişi.. “Tetenezzelü” deniyor; ceste ceste melekler inerler: “Ya Rabbi, biz de inip bunu karşılayalım, istikbal edelim!..” Hani insanların ricâl-i devleti istikbal ettikleri gibi… إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا “Rabbimiz, Allah’tır!” dediler ve muktezasını yerine getirdiler. Sonra ruhlarının ufkuna yürüdüler. تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ Melekler inerler, ağızlarındaki vird-i zebanlarıyla… Hani birileri için alkış tutup bir şeyler söylüyorlar; marşlar söylüyorlar, türküler söylüyorlar. أَلَّا تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا Korkmayın, tasalanmayım!.. وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ Size vaadedilen Cennet’lerle müjdeliyoruz sizi, müjdelenin. Muştular olsun size!.. O Cennet’e, Allah’ın müjdelediği, muştuladığı o Cennet’e gidiyorsunuz, öyle bir yoldasınız sizler!..

Böyle diyecekler. O zaman, geriye dönüp o çektiğiniz şeylere bakınca, göreceksiniz ki sinek kanadına bile tekabül etmiyor. Zaten hadis-i şerifte de ifade buyuruluyor: “Dünyanın sineğın kanadı kadar kıymeti olsaydı, Allah’ı inkâr eden bir insan, bir yudum su içemezdi.”

Size zulmedenler ise, hiç farkına varmadan, âhiretlerini dünyada çiğneye çiğneye yiyip bitiriyorlar.. gıybet edip bitiriyorlar.. yalan söyleyip bitiriyorlar.. iftira edip bitiriyorlar.. cami yıkıp bitiriyorlar.. okul yıkıp bitiriyorlar.. okul kapatıp bitiriyorlar.. insanlara işkence edip bitiriyorlar… Bitiriyorlar, bitmiş insanlar!.. Amma size bu kadar kötülük yapan insanlara, sizin son yapacağınız iyilik şudur; yapacağınız şeyleri yapacaksınız, sonra…

Katiyen bütün ruhumun derinliğiyle inanıyorum ki.. sizin samimiyet ve saffetinize güvenerek.. Allah yolunda, başınızı eğmeden, eğilmeden, dünya karşısında yüzünüzü yere sürmeden yürüdüğünüzden ve yüzünüzü sadece Allah karşısında yere sürdüğünüzden dolayı inanıyorum ki.. size bakarak inanıyorum ki.. bir gün o insanlar, ister dünyada ister ukbâda, hayal ettikleri şeylerin ellerinden uçup gittiğini görünce, siz kendi karakterinize göre davranacaksınız!.. Kolu kanadı kırık o insanlar, orada veya burada, orada veya burada, karşınıza çıktığı zaman, Kıtmîr’in ricası olsun: -O kadar reca hakkım var mı sizden, bilemiyorum ve o kadar rica nezd-i Ulûhiyet’te bir şey ifade eder mi, etmez mi, bilemiyorum.- Rica ederim, tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!..

Kötülük yaptılar diye, ne dünyada ne de ukbâda, onlar için kötülük planları içine girmeyiniz!.. Dünyada kalbinizi o türlü şeyler ile kirletmeyiniz! Madem enbiyâ-ı ızâm yolundasınız, onların (aleyhimüsselâm) ahlakı ile ahlaklanarak, öbür tarafta da böyle bir civanmertlik ve böyle bir cömertliği onlardan esirgemeyiniz! Karakterinizin gereği bu!.. Sizi bu mevzuda sâbit-kadem kılan Allah (celle celâluhu), sizi gerçek insaniyet mazhariyetiyle, ahsen-i takvîm mazhariyetiyle serfiraz kılmış demektir. Bence onun gereği, öyle hareket etmektir. Siz, burada da, orada da öyle hareket ediniz, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Bamteli: İMTİHAN VE KUR’ÂN’IN NABZI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Kuddûs isminin bir cilvesi de musibetler ve imtihanlardır; Allah, onlar vesilesiyle müminleri arındırır.

Şahsî hayatımız itibarıyla, bu sıkıntılar ve dertler, daha iyi günlere ermek/erişmek, belki “vuslat” mülahazasına girmek, “aşk u iştiyak” sevdasına tutulmak için tımar gibi bir şey. Çünkü bize ait mesâvî (kötü haller, fenalıklar), me’âsî (günahlar, isyanlar), hatîât (hatalar, yanlışlar) ve seyyiât (kötülükler, çirkinlikler), bizim ruh dünyamızda, manevî anatomimizde kalb ve vicdanı sarmış dikenler/çalılar gibi şeylerdir; Cehennemdeki zakkum gibi şeylerdir. Onlar, her zaman bize özlerindeki o zehri içirerek, bizi kalbî hayatımız, ruhî hayatımız itibarıyla felç etmek isterler. Musibetler ise, bir yönüyle ıztırar hali ve aynı zamanda ızdırap keyfiyetiyle O’na (celle celâluhu) teveccühü temin eder. Buna, o büyük zat “cebr-i lütfî” diyor, lütuf sayılan bir zorlama. Bir tokat vuruyor ama Cehennem’den yüzümüzü çeviriyor, Cennet’e döndürüyor.

Dolayısıyla bir terbiye ve tımar görüyor şahıslar. Ferdî hayatında gördüğü bu terbiye ve tımar ile iyi kötüden ayrılıyor; وَلِيُمَحِّصَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ “(O günleri insanlar arasında döndürüp durmamız,) Allah’ın (fert fert içlerindeki yanlış duygu, düşünce ve nifak tortularını arıtarak, toplum planında ise içlerindeki münafıkları ortaya çıkararak) mü’minleri tertemiz yapması ve kâfirleri derece derece imha etmesi içindir de.” (Âl-i Imrân, 3/141) beyanında ifade edildiği gibi. Allah, iyiyi-kötüden, kâfiri-mü’minden tefrik etmek için; altını, tortudan/posadan ayırıp özünü işe yarar hale getirmek için imtihanlara maruz bırakıyor. Nasıl ki, altın potalarda/ateşlerin üzerinde eritiliyor!.. Öyle buyuruyor zaten Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm, إِنَّ اللهَ لَيُجَرِّبُ أَحَدَكُمْ بِالْبَلاءِ كَمَا يُجَرِّبُ أَحَدُكُمْ ذَهَبَهُ بِالنَّارِ “Bir sarrafın altını potada eritip saflaştırması gibi, Allah da sizi belalarla imtihan edip bir kıvama getirir.” Allah; herhangi birinizi tecrübe eder, potalardan geçirir, presler ile sıkıştırır; tâ kendiniz olabilmeniz için lazım gelen her şeyi yapar. Kendiniz olabilmeniz için… İnsanın kendi olması, “ahsen-i takvîm”in hususiyetlerine göre bir keyfiyet kazanması demektir. Madem insanı -meleklerin de ötesinde- ahsen-i takvîme mazhar ederek bir “mir’ât-ı muallâ-ı mücellâ” yapmış Zâtına (celle celâluhu), insan da o mahiyete göre bir keyfiyet kazanmalıdır.

“Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâka, hicap et!” dendiği gibi, âyine-i idrak pâk edilirse sivâdan, o zaman kasrına nüzul eyler Sultan. O aynada, O (celle celâluhu) görünür sürekli. Bu açıdan da insanın bela, musibet ve farklı imtihanlarla ayıklanması, değişik şeylerden arınması ve tımar görmesi, onun Cenâb-ı Hakk’a yönelmesi ve bir yönüyle O’nu (celle celâluhu) müşahedeye koyulması adına çok önemlidir. Yine o Pîr’in ifadesiyle, insanın hayvaniyetten çıkması, cismâniyeti bırakması, kalb ve ruhun derece-i hayatını hecelemesi veya ona yönelmesi ya da ona yükselmesi adına çok önemli bir ameliye-i cebriyedir. Askeri savaşa hazırlamak için, nasıl talim ettirirler; “Yat! Kalk! Ayakta dur! Hazır ol vaziyete geç! Rahat! Silahını eline al! Hedefini belirle!..” derler. Bir şeye hazırlarlar, böylece. O (celle celâluhu) da insanı hazırlamak için âdetâ bir eğitimden -“tâlim u terbiye” idi eskiden, şimdi “eğitim-öğretim” diyorlar- geçirir.

   “Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.”

Ailevî hayatımız itibarıyla da aynı şeyler söz konusudur; içtimâî hayatımız/toplum hayatımız adına da aynı şeyler söz konusudur. Aile de bazı fertleri itibarıyla, kirlenebilir; evlat (kız-erkek), anne ve babaya ters düşebilir; onları, kendi hususiyetleriyle sindiremeyebilir. Veya onlar, bir yol bulur, Allah’a doğru yürürler de o güzergâh-ı İlahî’de anne-baba, onlara ayak uyduramadığından dolayı, onlara karşı rahatsızlık duyabilir. Çağımızda, bu, çok görüle gelen şeylerdendir. Bir dönemde belli duygu ve düşüncelerin tesirinde preslenen, daha doğrusu duygularını ve düşüncelerini yitiren ve ahsen-i takvîme kapalı hale gelen nesillerin çocukları, bir yerde bir ışık görünce, o ışığa doğru koşmaya başladılar. Işığa yaklaştıkça, hızlarını artırdılar. Bu, bir yönüyle, yoldan çıkmış, şirazeden çıkmış anne-babayı rahatsız eder bir hal aldı. Bundan dolayı engellemeye koyuldular. Bunun gibi, günümüzde yaşanan şeylerdir. Bazen, yukarıdan aşağıya bir engelleme olur; bazen de aşağıdan yukarıya doğru bir engelleme olabilir. Dolayısıyla o cebr-i lütfîler ile, “cebrî ameliyeler” ile Allah (celle celâluhu) doğru yola yönlendirmek suretiyle, âdetâ tımardan geçiriyor gibi -yani dikenleri, çalıları, zakkumları temizlemek suretiyle güllere yol açmak ve bülbüllerin şakımasına meydan oluşturmak gibi- bir zemin oluşturuyor demektir.

“Bir bağ ki görmezse terbiye, tımar / Çalı çırpı sarar, hâristan olur.” Ahsen-i takvîme mazhariyet disiplinlerini koruduğu zaman bostan iken, gülistan iken, baharistân iken, bir cennet bahçesi iken, şayet böyle terbiye-tımar görmezse, hiç farkına varmadan çalı-çırpının işgaline, dikenlerin işgaline uğrar. Bu defa o bostan, o baharistân, “dikenistan” demek dil açısından doğru değil, hâristan olur; yani diken tarlası haline gelir. Orada ne gül biter, ne bülbül öter; belki saksağanlar bile onu gördükleri zaman kaçarlar; herkesi kaçıran bir şey haline getir. Şu anda İslam dünyasındaki keyfiyet gibi bir şey olur.

Maalesef bugün, sergilenen ferdî, ailevî ve içtimâî tablo karşısında, başkaları Müslümanlığa bakınca, Müslümanlığı IŞİD’de okuyorlar, Boko-Haram’da okuyorlar, el-Kâide’de okuyorlar. Eli kanlı, gözü kanlı, düşünceleri kanlı, yürüdüğü yol kanlı, kanlı katiller… Kanlı katiller dünyası… Ve onlara silah yardımı yapanlar… Onlara arka çıkanlar, dolayısıyla aynı günahı paylaşan ve aynı diken tarlasına diken tohumu atan insanlar demektir. Onların gelişmelerine, yetişmelerine ve öyle muzır hale gelmelerine destek olanlar, aynı vebali ve aynı mesâvîyi paylaşıyorlar; dolasıyla da aynı günahın cezasını beraber çekecekler. Biri taylasanlı (sarıklı); öbürü de zangoç. İkisi de kendini Cehennem’de bulacak, birbirlerine hayretle bakacaklar. “Haydi, biz ‘Allah!’ demiyor, inkâr ediyorduk. İlhad, inkâr, küfür, Materyalizm veya Natüralizm diyorduk; kendimizi o çağlayana salıyor, bir daha da iman sahiline çıkmaya fırsat bulamıyorduk; size ne oldu?!. Başınızdaki taylasanlarla, parmaklarınızı kaldırıp Allah işaretinde bulunmanızla, size ne oldu ki bizimle beraber bu gayyaya yuvarlandınız?!.”

Evet, İslamiyet’i kötü gösterme, onu olumsuz yaşamak kadar büyük bir vebaldir. Onu, şakîlerin, eşkıyanın, kırk haramîlerin sistemi haline getirme.. hukuku ayaklarının altına alma.. adaleti ayaklarının altına alma.. sistemin cumhurî olmasını ayaklarının altına alma… Lafta Müslümanlık ile, “idarî Müslümanlık” demek suretiyle bir kısım saf-derûn kimseleri arkalarından sürüklemekle kendilerinin hak yolda yürüdüklerini zanneden, gaflette zirve yapmış insanlar!.. Bir; basirette, hakikaten marifette, aşk u iştiyakta zirve yapan insanlar vardır; İnsan-ı Kâmil’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gölgesinde insan-ı kâmillerdir onlar. Bir de bunlar var; şekavette zirve yapan insanlar.

İşte bunların tefriki gibi maksatlarla, Allah (celle celâluhu) böyle imtihanlardan geçirir. Bu açıdan, mebde itibarıyla bir bela/musibet belki bize iksirdir; fakat bir yönüyle de onun kadrini bilmeyenler için zehirdir; onu içirir. Onu bilenler için o, immün sistemini güçlendiren bir hal alır. Öyle güçlenir ki, artık veba, taun, verem, cüzzam mikropları bünyeye girdikleri andan itibaren, arkaya sinyaller göndermeye çalışırlar: “Amanın bu bünyeye girmeyin! Burada kimseye hayat hakkı tanınmıyor!” derler. Öyle pâk, arı, duru hale gelir; ilâhîlik tamamen; tamamen Ulûhiyet’e kilitlenir, tamamen Rubûbiyet’e kilitlenir. Öyle insanlar, halleri ve tavırları ile Tevhîd-i Ubûdiyet’i temsil ederler; duyguları, düşünceleri ve kalblerinin çarpmasıyla Tevhîd-i Ulûhiyet’i dillendirirler.

   Ciddî bir tetkike tâbi tutulduğunda görülecektir ki Kur’ân-ı Kerim, temelde, hep tevhîd yörüngesi üzerinde yürümektedir ve tevhîd adeta onun nabzını teşkil etmektedir.

Başından sonuna kadar Kur’ân-ı Kerim’in her tarafında tevhîd mazmununun bir nabız gibi attığı görülür. Tâ Kur’an-ı Kerim’in başından itibaren diyebilirsiniz: “Elif-Lam-Mim”. O remiz bile bir şey ifade ediyor, belki hem Tevhîd-i Ulûhiyet’i, hem de Tevhîd-i Rubûbiyet’i. Antrparantez ifade edeyim. Bu meseleyi sistematik olarak önce İbn-i Teymiyye söylemiş; sistematik hale getirip ifade etmiş. Sırf bu sistematik ifadenin ona ait olması itibarıyla bir doğruya karşı çıkmak, en büyük yanlıştır.

Evet, الم*ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Elif, lâm, mim. İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir müttakîlere!..” (Bakara, 2/1-2) O Kitap; O’nda katiyen şüphe yoktur!.. İşte size Tevhîd-i Ubûdiyet adına, kulluk yapma adına bir rehber, bir reçete. ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ Müttakîlere hidayettir!.. Aynı şeyi görebilirsiniz. Başta “Bismillah”ı işin içine alacak olursanız, “er-Rahman” ve “er-Rahîm”, Tevhîd-i Ulûhiyet’i ifade eden isimlerdir. Her şey kendi lisanıyla “Bismillah ve billah ve minallah, ve ilallah!” demektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız.” Birinci Söz’e böyle başlayan insan da o Tevhîd-i Ulûhiyet’e öyle işarette bulunuyor.

Kur’an-ı Kerim’in neresine bakarsanız bakınız, Allah’ın Ulûhiyet’ini birleme adına bir şeyler ifade ettiğini görürsünüz. Ve neresine bakarsanız bakınız, sizin münhasıran O’na (celle celâluhu) kulluk yapmanızı dillendiren bir Tevhîd-i Ubûdiyet ile karşı karşıya kalırsınız. Bu meseleyi açık-net ifade etmeleri itibarıyla ise, İhlâs Sûre-i celilesi, Cenâb-ı Hakk’ın lâzım-ı Zâtiyesi olan sıfât-ı kemal ile tavsifi ve Zâtına münâfî noksan sıfatlardan da tenzihi ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ulûhiyet’i takrir eder. Kâfirûn Sûresi ise, ibadet ve perestişin ancak ve ancak şerîk ve nazîri bulunmayan Allah’a mahsus olmasını ifade etmesi açısından Tevhîd-i Ubûdiyet’i takrir eylemektedir. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ * لاَ أَعْبُدُ مَا تَعْبُدُونَ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * وَلاَ أَنَا عَابِدٌ مَا عَبَدْتُمْ * وَلاَ أَنْتُمْ عَابِدُونَ مَا أَعْبُدُ * لَكُمْ دِينُكُمْ وَلِيَ دِينِ “De ki: Ey kâfirler! Ben, sizin taptıklarınıza ibadet etmem ve asla edecek de değilim. Siz de zaten Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. Evet, ben sizin taptıklarınıza ibadet eden değilim, edecek de değilim. Siz de Benim ibadet ettiğime ibadet edenler değilsiniz, edecek de değilsiniz. (Getireceği bütün sonuçlarla) sizin dininiz size ve (getireceği bütün sonuçlarla) benim dinim de bana.” (Kâfirûn, 109/1-6) Böyle bir Tevhîd-i Ubûdiyet’i nazara veriyor. İşte böyle saf, duru, tek kapı O’nun (celle celâluhu) kapısı. Şayet o kapının tokmağına dokunmazsanız, o kapıya yönelmezseniz, o eşiğe baş koymazsanız, binlerce eşiğe baş koyma mecburiyetinde kalırsınız; o kadar çok şirke girersiniz ki!.. Türlü türlü şirklerden sıyrılmanın yolu, Tevhîd-i Ubûdiyet’tir.

Allah’ı birlemek; “Sen! Sen!” demek. إِيَّاكَ نَعْبُدُ وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ “(Allah’ım!) Ancak Sana ibadet eder, ancak Sen’den yardım bekler ve dileniriz.” (Fatiha, 1/5) Bize öyle deme imkanını veren, lütfunda bulunan Allah’a binlerce hamd olsun!.. Bize diyor ki, “Bana ‘Sen!’ diyebilirsiniz; ‘Sen!’ diyebilirsiniz!” إِيَّاكَ “Ancak Sana…” نَعْبُدُ “Kulluk yaparız.” Ama ben yaptığım bu ferdî kulluğu öyle küçük görüyorum ki?!. Onun için hemen mütekellim me’al-gayr’a sığınıyorum; نَعْبُدُ diyorum: “Sana kulluk yaparız!” Yanımda, sağımda-solumda duran saflardaki insanları da düşünerek diyorum: Bak yâ Rab! Bunlar da bana bu mevzuda iştirak ediyorlar! Halkaları genişletiyorum; bütün küre-i arzda o esnada Ka’be-i Muazzama’ya yönelmiş ve diğer mü’minlerle bir yönüyle maddeten, bir yönüyle mânen omuz omuza vermiş kimseleri de katıyorum. Ayrıca, göklerin değişik tabakalarında aynı yöne yönelmiş Cebrail’i ile, Mikail’i ile, İsrafil’i ile, Hamele-i Arş’ı ile, Mukarrabîn’i ile, Mühimmîn’i ile el-pençe divan durmuş, Sana karşı Tevhîd-i Ubûdiyetlerini ifade edenler var. İşte benim bu âcizâne, mücrimâne, müsîâne, günahkarâne إِيَّاكَ dediğim şeyi, ben de onların içinde diyorum. Onlar diyorlar ya, o koronun içinde benim şu günahkâr sesime de teveccüh buyur!” deme manasında. Hazreti Pîr başka bir zaviyeden, aynen buna işaret ediyor.

Ama bu öyle zor bir mesele ki!.. Allah’a hakikaten Tevhîd’de bulunarak kulluk yapmak.. ibadette bulunmak.. ubûdiyette bulunmak.. bir kademe üstü, bir basamak üstü, ubûdette bulunmak; tamamen O’na (celle celâluhu) kulluk yaparken, kendinden bile sıyrılarak bütün kulluklardan sıyrılmak… Öyle bir kullukta bulunmak.. namaz kılarken “namazlaşmak”, namazın dışında her şeyi kafandan silip atmak.. oruç tutarken, orucun dışında her şeyi kafandan silip atmak.. zekat verirken, her şeyi kafandan silip atmak; “O (celle celâluhu) verdi; verdiğini, verilmesi gerekli olan kimselere veriyorum!” demek… Zaten, Cenab-ı Hak, وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ şeklindeki beyanlarıyla, “Benim rızık olarak verdiğim şeyden infak ediyorlar! Benim verdiğimi veriyorlar!” demek suretiyle, kendinizden bir şey vermediğinizi, rızkın O’ndan geldiğini ifade buyuruyor.

Her zaman yaptığın şeyde -bir yönüyle- o yaptığın şey ile bütünleşme; esasen, onu tabiatının bir derinliği haline getirme. İşte ona “ibadet”, ibadetin üstünde “ubûdiyet”, ubûdiyetin üstünde “ubûdet” demiş, erbâb-ı Tasavvuf; tabir-i diğerle “Kalb ve ruh erbâbı”, “ubûdet” demişler.

   “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…”

“Yalnızca Sana kulluk yapıyoruz.” Fakat bu öyle zor bir mesele ki!.. Biz kim, Sana kulluk yapmak kim?!. Gerçi Sen, müsaade ettin; hatta Kendine “Sen” bile dedirttin! “Siz, demeyin; Sen, deyin!” dercesine إِيَّاكَ gibi ifadeler talim eyledin. Adeta, “Kendinizi Bana, Benim yakın olduğum gibi yakın hissederek, Bana yakınımda hitap ediyor gibi, Beni kendi içinizde hissediyor gibi, إِيَّاكَ ‘Ancak Sana!..’ deyin!” buyurdun. Fakat bu çok zor; insanın bunu bütün benliğiyle, tepeden-tırnağa bütün hissiyatıyla, bütün şuuruyla dillendirmesi çok zor; bir yönüyle “ubûdiyet” adına babayiğitlik… Bunlara “ubûdiyet babayiğitleri” veya “ubûdet babayiğitleri” denir; babayiğitler bunlar. Allah karşısında durulması gerektiği ölçüde/ölçekte kemerbeste-i ubûdiyet içinde el-pençe divan duran insanlar. Onun için, ben bunu Senin istediğin ve dediğin gibi yapamıyorum.

İnsan bu mülahazalarla dolunca, sonraki ayeti de bir başka duyar: “Yine Bana ‘Sen’ diyerek şunu isteyin arkadan: وَإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ” Duyar ve “Bunu bihakkın yerine getirme mevzuunda da işte benim dâhil olduğum halkalardan tâ Cebrail’lerin bile içinde bulunduğu o halkalara kadar, hepsi ile beraber yardımı da yalnız, yalnız ve yalnız Sen’den istiyoruz!” demek suretiyle… Şimdi “Tevhîd-i Ubûdiyet” ifade ediyor mu etmiyor mu bu?!. Ve bir diğer taraftan da bakın aynı kelimeler içinde, aynı zamanda sadece “Sen!” var!..

“Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” (Gavsî) Ben, “Ben, ben!” diyorken, Sen, o perdede tecelli etmezsin; kalb aynasında tecelli etmezsin, ruh ve sır ufkunda tecelli etmezsin Sen. “Sen tecellî eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana…” Ben, beni yok kabul ettiğim zaman Sen tecelli buyurursun. Bütün benliğimle “Ben, yokum!” deyip üzerime bir çarpı işareti çizdim; çünkü sonsuz, Sensin. Nisbî bile olsa, başka sonsuzlar olamaz. Sonsuz, Sen olduğuna göre, bana düşen şey, sıfırdır zero, zero… Bu sıfır, Sen’den soluna bir rakam istiyor. Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın; istersen 1 koyarsın sola, istersen 2 koyarsın, istersen peşi peşine iki rakam koyarsın; birden bire meseleyi 110 yaparsın; üç rakam koyarsın, 1110 yaparsın. Çünkü Sen, Ganiyy-i ale’l-ıtlak, Muğniyy-i Mutlak’sın.

Kur’an-ı Kerim baştan sona kadar, “Elif, Lâm, Mîm”den tâ قُلْ يَا أَيُّهَا الْكَافِرُونَ ve قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ hakikatine kadar o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, o Tevhîd-i Ulûhiyet’i bize ders veriyor. Ama bu dersler, çok defa değişik şeylere bağlanarak ifade ediliyor. Bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyet’ine; bir yerde Mâlikü’l-Mülk olmasına, bir yerde “Din gününün sahibi” olarak sizi hesaba çekecek, teraziden geçirecek, tartacak, sevap ve günah itibarıyla muameleye tâbi tutacak olmasına bağlı değişik yönleriyle, farklı farklı şekilde ele alınıyor.

   Kalb, terakki yolunda alâka ve iltifat bekliyor; gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız?” diyor!..

Cenâb-ı Hak, hakiki “Tevhîd” ufkuna bizi i’lâ buyursun!.. Tevhîd-i Ulûhiyet ve Tevhîd-i Ubûdiyet’le taçlandırsın! Hep O’nu birleyelim ve o Bir’e kullukta sabit-kadem olalım!.. Başımız, O’nun kapısının eşiğinde olsun!.. Elimiz, kapısının tokmağında olsun!.. Namaz ile, oruç ile, zekat ile…

Öyle olmazsa, şöyle buyuruyor, Söz Sultanı Hazreti Sâhib-kırân, Sultan-ı Zî-şan, aleyhissalâtü vesselam: وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ والتعب “Nice ayakta duranlar, ‘Namaz kılıyorum!’ diye belki sabahlara kadar ayakta duranlar vardır ki, yanlarına yorgunlukları ve uykusuzlukları kâr kalmıştır!” رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ “Nice oruç tutanlar da vardır ki, yanlarına kâr kalan, sadece susuzlukları ve açlıklarıdır!”

Dolasıyla o işin ruhu, meseleyi O’nun (celle celâluhu) ile irtibatlandırmaktır. Evet, o işin ruhu, meseleyi O’nun ile irtibatlandırmaktır… O’nun ile irtibatlandırmadığınız zaman, yaptığınız ibadet ü taat, ölüdür. Ve bu ölülük, sizin cismaniyet âleminize, maddî anatominize de -bir yönüyle- akseder. إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ اللهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ قَامُوا كُسَالَى يُرَاءُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ اللهَ إِلاَّ قَلِيلاً “Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, müminlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisâ, 4/142) dendiği gibi, Allah muhafaza, namaza kalktığınız zaman, esneme.. abdest alırken, ayrı bir zahmet hissi duyma.. uykudan uyanırken, elli defa gerinme… Bu, sizin o manevî anatominizdeki arızaların, maddî anatominize de aksetmesindendir. Ve Kirâmen Kâtibîn hazretleri meseleyi yazarken böyle yazarlar: “Esnedi, gerindi, dalgınlığa düştü, kendini saldı!..”

Ama antrparantez arz edeyim: O (celle celâluhu) Erhamü’r-Râhimîn, Rabbu’l-âlemîn’dir. إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي “Şüphesiz rahmetim, gazabıma sebkat etmiş, onu geçmiştir.” hadîs-i kudsîsiyle veya Kur’an’da, وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” beyanıyla ifade edildiği üzere, Allah’ın rahmeti vâsi’dir, çok engindir. O (celle celâluhu), böylelerini de affedip “Haydi sen de geç yaramaz çocuk!” diyebilir. O’nun (celle celâluhu) rahmetine tahdit koymaya kalkmayalım. Falanın-filanın bu mevzudaki eksik, kusurlu, düşe-kalka kulluğunu, o kişinin yüzüne kirli paçavra gibi vurmayalım! O kadarcık, o kadarcıkla bile onu ye’se atmayalım! Yapacaksak şayet, öylelerinin içinde, meselenin birkaç adım ötesinde daha derinine açılma duygusunu uyaralım. Kalbi tembih edelim!.. Kalb, bizim gözümüzün içine bakarak, adeta “Benim kapımın ziline ne zaman dokunacaksınız? Ne zaman ‘Daha yukarılara bak! Sır, de; Hafî, de; Ahfâ, de; Hû, de, O’na müteveccih ol!’ diyeceksiniz?!.” demektedir. Gözümüzün içine bakmaktadır, bir yönüyle.

Bu açıdan da iyi yapanlar, yaptıkları şeyler ile fahirlenmemeli; bir taraftan da diğerlerinin düşe-kalka kullukta tavırlarını gördükleri zaman, yağlı paçavra gibi onların suratlarına çarpmamalıdırlar. حُسْنُ الظَّنِّ مِنْ حُسْنِ الْعِبَادَةِ Hadis-i şerif, “İnsanlar hakkında hüsn-ü zanda bulunmak, ibadetlerin en güzelidir!” Güzel bir ibadet ortaya koymak, sergilemek istiyorsanız, elden geldiğince çok küçük şeylerinden dolayı bile insanlar hakkında hüsnüzan etmeye bakın. Diğer taraftan, بِحَسْبِ امْرِئٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ “Bir insana, mü’min kardeşini hakir görmesi, günah olarak yeter!” ikazını unutmayın!.. Mü’min kardeşini hakir görmesi, insana günah olarak yeter!..

   “Ben kim, Kur’ân’ı doğru anlamak nerede ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken O’nun beyanındaki güzellik karşısında külahımı atasım geliyor!..”

Hazreti Üstad, eserlerinde Kur’an’ın önemli bir hususiyetine şöyle dikkat çekmektedir: “Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatın esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, beliğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, heyetlerin tamamen o kelâmın takip ettiği esas maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâgat mezhebinde lâzımdır. Birinci Misal: وَ لَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerime nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki: Bu kelâmdaki maksat ve esas, pek az bir azap ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.” “Bir İcaz Hecelemesi”nde Kıtmîr, başta Hazreti Pîr’in de misal olarak gösterdiği mezkûr ayet-i kerimeyi söyledikten sonra, o blokaja dayandırılarak bütün Kur’an ayetlerinin serdedilebileceğini belirtmiştim. بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ * الم * ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ ayetlerinden tâ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ beyanına kadar farklı örneklerle bunu göstermek mümkündür.

Kur’an-ı Kerim’de seçilen kelimeler, esasen -bir yönüyle- “iç musiki” açısından mazmunu seslendirme itibarıyla o kadar uyum içindedir ki, zevk-i selim sahipleri bunu anlarlar. Biraz edebiyattan anlayan, biraz nazımdan anlayan, biraz musikiden anlayan insanlar, bunu çok iyi anlarlar. Hatta burada şimdiye kadar denmemiş bir şeyi arz etmek istiyorum: Belki o kıraat-ı Aşere-i meşhûre de -bir yönüyle- bu değişik meselelerin hakikaten kendi özlerine uygun, mazmuna-mantuka uygun seslendirilmesi adına bir kısım argümanlardır. Çünkü çok farklı farklı anlayışta, dilde, aksanda insanlar vardı. Meseleleri çok farklı farklı ifade ediyorlardı. O farklı farklı ifadede aynı mazmunun o sese, o soluğa göre ifade edilmesi çok önemlidir. Ama bizim gibi, milletimiz gibi ümmî insanlar bunu gerektiği gibi kavrayamayabilirler. Bizim milletimiz diplomalı bile olsa, ümmî; çünkü esasen o dili temel incelikleri ile bilmiyor.

Bir de o dilin bilinmesi yetmez; Tâbiîn bile Sahabe gibi anlamıyordu o dili. Tebe-i Tâbiîn de Tâbiîn gibi anlamıyordu. Onun için Câbirî, çok haklı olarak diyor ki: “Bir dönemde Arap dilinin aslını araştırmak üzere şurada-burada çadır kurmuş kimseler, eski Araplara müracaat etme yerine, keşke Sahabe-i Kiram efendilerimize müracaat etselerdi!” Dilin -bir yönüyle- büyüleyici esprisini o zaman yakalamış olacaklardı. Allah, öyle bir dil ile, Sarfî, Nahvî, Me’ânî, Beyânî, Mantıkî, öyle bir dil ile murad-ı Sübhânîsini ifade ediyor ki, benim gibi bir çobandan meseleyi çok yüksekçe idrak eden/anlayan insana kadar herkes ona bakınca, “Yahu bana hitap ediyor gibi!..” diyor. Filozof, “Bana hitap ediyor gibi!” diyor; ben de bakınca öyle diyorum. Hakikaten ben kim, onu doğru anlamak kim ama yemin ederim bazen namazın içinde okurken külahımı atasım geliyor; “Allah’ım! Bu ne büyüleyici ifadedir! Bu nasıl elimi kolumu bağladı benim. Denemez bir şey diyorsun burada; bunu ancak Sen dersin!” Kaldı ki ben kim, ona ait o incelikleri bütünüyle anlamak kim?!. Fakat öyle bir şey ki, bencileyin çobanlar bile ona baktıkları zaman, onun kendine has ulviyetini, kendi ufukları açısından, kendi gez-göz-arpacıkları açısından, sanki kendilerine inmiş gibi anlayabiliyorlar. Ama yukarılarda, yukarıların yukarısında, yukarıların yukarısında ve artık yukarısı olmayan bir noktada, Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm da “Bana inmiş!” diyor, Ebu Bekir “Bana inmiş gibi!” diyor, Hazreti Ömer “Bana inmiş gibi!” diyor, sallallâhu aleyhi ve sellem ve radıyallahu anhüma.

Evet, baştan aşağıya Kur’an Tevhîd’i anlatıyor. İster o Tevhîd-i Ulûhiyet’i, ister o Tevhîd-i Rubûbiyet’i ve isterse de o Tevhîd-i Ubûdiyet’i, “dâll bi’l-ibâre” ile, “dâll bi’l-işâre” ile, “dâll bi’l-iktiza” ile ve mazmunda münasebet geldikçe, “Burada bu mesele şöyle ifade edilmeli! Müstetbe’âtü’t-terâkibe uygunluk içinde şöyle denmeli!” dercesine nazara veriyor. Bunlar ıstılahî şeyler… Sözün bir akış şekli vardır; o akış şekline göre, “Burada Tevhîd-i Ubûdiyet şöyle ifade edilir; Tevhîd-i Ulûhiyet de şöyle ifade edilir!” şeklinde sürekli o iki temel unsur ortaya konuyor. Çünkü çok önemli bir mesele…

   Neticede böyle bir nimete nail olmak varsa, ki var, bütün çekilenlere değmez mi?!.

Zira Cenâb-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “İns ve cinni, Bana kulluk yapsınlar diye yarattım!” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor. Ubûdiyet, bakın!.. İbn Abbas hazretleri, bu ayete mana verirken, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ yani لِيَعْرِفُونِ diyor; anladığı manaya göre “Beni bilsinler diye!” Bildiğiniz zaman, azametine uygun, O’na, مَا عَرَفْنَاكَ حَقَّ مَعْرِفَتِكَ يَا مَعْرُوفُ “Ey bütün mahlûkat tarafından bilinen Rabbimiz, Seni bilinmesi gereken ölçüde bilip tanıyamadık!” der misiniz, demez misiniz?!. مَا عَبَدْنَاكَ حَقَّ عِبَادَتِكَ يَا مَعْبُودُ “Ey ibadete layık yegâne Ma’bud, Sana hakkıyla ibadet edemedik!..” der misiniz, demez misiniz?!. مَا حَمِدْنَاكَ حَقَّ حَمْدِكَ يَا مَحْمُودُ “Ey her dilde meşkûr olan, bütün hamd ü senalara yegane layık bulunan Rabbimiz, Sana gereğince şükredemedik, hamd ü senada bulunamadık!..” der misiniz, demez misiniz?!.

Cenâb-ı Hak, وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ ayetinden sonra مَا أُرِيدُ مِنْهُمْ مِنْ رِزْقٍ وَمَا أُرِيدُ أَنْ يُطْعِمُونِ “Ben onlardan nafaka istemiyorum; Beni yedirip beslemelerini de istemiyorum.” (Zâriyât, 51/56) buyuruyor: “Ne zannediyorlar; Ben, onlardan bir şey mi istiyorum, rızık mı istiyorum! Bana bir şey versin, yedirsinler mi istiyorum!.. Bana kulluk yapsınlar. Ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattım; kulluğu yerine getirdikleri zaman, mahiyetlerine göre bir davranış sergilemiş ve yaratılış gayesine uygun yaşamış olacaklar. Fânî dünyaya bedel, ebed için yaratılmış ve Ebedî Zat’tan başka biri ile tatmin olmayan kullarıma, bir de ebediyet yurdu hazırladım. Bir de ebedî Zât’ın cemalini görme istidat ve kabiliyeti verdim. Dünyada onlar, kendi içlerinde o iştiyakı uyardıklarında, Ben, onları yalancı çıkarmayacağım. Onlar, o iştiyak ile hayatlarını geçirmişler ise şayet, ‘Evet kulum! Sen hep iştiyak ile oturdun-kalktın; ‘Göreyim, göreyim, göreyim!’ dedin. İşte şimdi gör!..’ diyeceğim.”

Bütün kâinata serpiştirilmiş, farklı farklı yerlerde, farklı farklı tecelli dalga boylarıyla tecelli eden o güzelliklerin bütününü, bir yönüyle mehtabı seyrediyor gibi, seyretmede insanlar bayılırlar. Çok tekerrür eden Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle ifade edelim: يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ “Bî kem u keyf, mü’minler, O’nu (celle celâluhu) görürler.” فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ “O’nu görünce de Cennet’in bütün nimetlerini unuturlar.” Huriler arkadan bağıradursunlar.. ırmaklar çağlayadursunlar.. bülbüller ötedursunlar.. meyveler şakır şakır aşağıya döküledursun veya -Kur’ân’ın ifadesiyle- burunlarının dibine yaklaşadursunlar… Unuturlar bunları, kendilerinden geçer ve bayılırlar.

Allah, sizi-bizi o ufka ulaştırsın!.. Çekilen şeylerin çekilmelerine mukabil, katlanma gücünü Allah ihsan eder de katlanırsak, Allah’ın izni ve inayetiyle, yürüdüğümüz yolu doğru bilerek sabit-kadem olursak, kaybedilen şeyler, bunlar!.. Diyelim ki, -mesela- Kıtmîr’in hiçbir zaman dünyada bir dikili taşı olmadı. Yani, bir tane kara sarayım, bir tane ak sarayım, bir tane mavi sarayım, bir tane pembe sarayım olsaydı!.. Fakat bunlar ebediyette Cenâb-ı Hakk’ın teveccühleri ve teveccühlerinin değişik şekilde temessülleri karşısında ne yazardı ki?!. Ee size soruyorum, bir şey yazar mı?!. Âhh ak saraya, kara saraya, pembe saraya, turuncu saraya kafasını kaptırmış, başı dönmüş, bakışı bulanmış, zavallılar!.. Zavallılar!.. Allah, gözlerini açsın, kalblerini irfan ufkuna tevcih buyursun; ebediyet âlemine layık olma yollarını göstersin ve onları da “şehrâh-ı Muhammedî”ye hidayet eylesin!.. Vesselam.

Bamteli: YOLDA DÖKÜLENLER VE İNSANÎ DAVRANIŞLAR MANZUMESİ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

  Bakalım, kimler bir muhalif rüzgârla harman gibi savrulacaklar ve kimler hem kendilerini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa vâsıl olacaklar?!.

اَللَّهُمَّ نَوِّرْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ قَدِّسْ سَرَائِرَنَا، اَللَّهُمَّ طَهِّرْنَا مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَالْجِسْمَانِيَّةِ وَالْحَيَوَانِيَّةِ وَالنَّفْسَانِيَّةِ، وَقَدِّسْ سَرَائِرَنَا، وَنَوِّرْ سَرَائِرَنَا، فِي كُلِّ شَأْنِنَا وَفِي كُلِّ أَمْرِنَا * وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَآلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ

(Allah’ım iç dünyalarımızı nurlandır; manevî melekelerimizi ve latifelerimizi arındır. Bizi beşerî, cismanî, hayvanî ve nefsanî kirlerden/pisliklerden temizle. Her halimizde ve her işimizde manevî latifelerimizi tertemiz kıl ve iç dünyamızı nurlu eyle ki, ilahî tecellilerine her zaman açık ve hazır olalım. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, ailesine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu diliyoruz Rabbenâ!..)

İnsanın iç dünyası karanlık olunca, duyguları ve düşünceleri de hep o kirin tesirinde kalır. Kalb, yenik düşer; ruh, âvâre kalır. Ve insan, kendini bir yerde bir şeyin içinde zanneder ama aldanmış olur.

İç aydınlığı çok önemlidir. İnsanın iç dünyası envâr-ı İlahî ile, Hazreti Nûru’l-Envâr (celle celâluhu) ile, Münevvirü’n-Nûr (celle celâluhu) ile nurlanmayınca, o iç karanlığı, insanın bütün ufkunu karartır. Yollar, meşalelerle dolu olsa, projektörlerle dolu olsa, o yine gider sağa toslar, sola toslar; “dünya” der, ona takılır; “cismaniyet” der, ona takılır; “bohemlik” der, ona takılır; “şehevât-ı nefsâniye” der, ona takılır; “mal” der, ona takılır; “mülk” der, ona takılır…

Enbiyâ-ı izâmın nurlu atmosferine girdikten sonra bile böyle bir karanlığın kurbanı olmuş zulmetzedeler sayılamayacak kadar çoktur. O irtidat hadiseleri akıntısına kapılan nice kimseler vardı ki, bunlar, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile diz dize gelmişlerdi; O’nun arkasında namaz kılmışlardı, oruç tutmuşlardı; münafık değillerdi. Fakat bir yerde başları döndü, bakışları bulandı, düz yolda patikaya saptılar ve takılıp yolda kaldılar. Bunlara “yolda dökülenler” deniyor. Seyyidinâ Hazreti Musa ile Zât-ı Ulûhiyet arasında cereyan eden bir muhavere içindeki insanlar gibi: “Yâ Musa! Onlar, Bana ulaşmış, Beni bilmiş insanlar değil; onlar, yolda olanlar ve yolda dökülenler!

(Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselam) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!” Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap verir: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gâyeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”)

Çok tekerrür etti, siz de iyi biliyorsunuz; tekrarını da -bir yönüyle- zâid sayabilirsiniz. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) çok tekrar buyurduğu bir dua: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ، ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَEy kalbleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi dinde, diyanette, dini hayatta sâbit kıl!” “Ekrabu’l-mukarrabîn” olan Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendi adına belli bir ufkun ifadesi olarak, o mevzudaki o durumu itibariyle, bir talebini böyle seslendiriyor. Fakat O’nun bu mübarek duasını rehberliğinin gereği, imam olmasının gereği, size/bize tâlim düşüncesinin gereği olarak anlamak, bize öğretmek için söylemiş olduğunu düşünmek Kıtmîr’e daha uygun geliyor: “Ben de böyle diyorsam şayet, bakın başınızın çaresine!..” demek gibi.

Evet, kendimizle yüzleştiğimiz zaman, eksiğimizi, gediğimizi, kırığımızı, döküğümüzü görürüz. Ancak o zaman görürüz neremiz karanlık, neremiz aydınlık, nerede doğru yolda yürüyoruz, nerede yürüdüğümüzü zannettiğimiz halde zikzaklar çiziyoruz. Kendimizle yüzleşmeyince bunları bilemeyiz. Üzerinde durulup belki kaleme kâğıda dökülmesi gerekli olan engin bir mevzu ama o da yine aydınlık bir dimağ ister. Öyle aydınlık bir konunun kendi muktezâsı gereği aydınca ortaya dökülmesi için, duygunun ve düşüncenin de aydın olması iktiza eder.

  Tebessümle yaşamalı, tebessümle ölmeli; fakat yangın yerine dönmüş İslam dünyası karşısında hâlâ gülebiliyorsanız, bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var!..

“Bir gül gibi, gördüğün herkese gül!

Renk ve kokunla ruhlara süzül,

Hep bir sevgi sembolü gibi görül,

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!”

Son mısra yarım kafiyeye kurban gitmiş; “-ül” ile “-öl” birbirinden farklıdır, şiirin şiiriyetine dikkat edenler, ona da dikkat ederler.

Tebessümle yaşa, tebessümle öl!..” Keyiflenme, neş’elenme, dırçık atma değil. (Dırçık atma tabiri, Doğu Anadolu’ya mahsus; baharda buzağıların dışarıya çıktıkları zaman yaptıkları tavırları ifade için kullanılır.) O manada değil; esas olan, insanları memnun etme, tebessümlerinle gönüllere akma.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) içinde magmalar kaynayıp duruyordu.. insanları, ulaştığı ufka ulaştırma magmaları.. herkesi gördüğü cennete ulaştırma magmaları.. bütün engelleri aşarak لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ hakikati ufkuna/zirvesine ulaştırma magmaları.. “Niye görmüyorlar?! Neden duymuyorlar?!. Neden dinlemiyorlar?!. Neden gittikleri o eğri-büğrü yoldan vazgeçmiyorlar?!. Neden bir kere de sırat-ı müstakîm demiyorlar?!.” diye. Kur’an’ın değişik yerlerinde O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ta’dil ve takdir adına kullanılan çok farklı ifadeler vardır ama bu arada iki yerde “Neredeyse kendini öldüreceksin!” denilmektedir: فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “Öyle görünüyor ki (ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân’a) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6); لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3) Evet, “Sana/inene inanmıyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin!” deniyor. Öyle heyecanlıydı; içinde magmalar vardı, köpürüp duruyordu.

Diğer taraftan, sâdıkların hâlidir bu. Kur’an-ı Kerim, وَالَّذِي جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهِ أُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “Doğruyu getiren ve onu tasdik edene gelince, onlardır Allah’a karşı gelmekten ve her türlü fenalıktan korunan ve Allah’ın koruması altına girenler.” (Zümer, 39/33) der. “Biri, O (aleyhissalâtü vesselam); biri de arkadan O’nu tasdik eden.” diyorlar bu ayetin yorumunda. “Sâdık”ın hali, tıpkı o arzın derinliklerindeki magmalar gibi köpürüp durma ama onu dışarıya vurmama halidir. Âşık ise, değişik yerlerden boşluklar bulunca, dışarıya püskürmeler şeklinde kendini ifade eder. Onun için “sâdık” ondan daha derindir. Kaldı ki O (sallallâhu aleyhi ve sellem) “esdaku’s-sâdıkîn”dir. Dolayısıyla sürekli böyle yanardağların dibindeki şeyler gibi içi köpürüp durduğu halde, O, insanlarla karşılaştığı zaman, yine herkesi tebessümle karşılıyordu. Tebessüm insanı idi. Bir tebessüm…

Siyer kitapları, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in, hayatında sadece üç defa güldüğünden bahsediyorlar; gülme dediğimiz şekilde. İçinde öyle yanardağlar köpürüp duran bir insan, gülemez herhalde!.. Günümüzde âlem-i İslam’ın genel manzarasına bakan insana, “gülme”nin haram olması gibi!.. Haram.. haram!.. Sürekli lav püsküren bir İslam dünyasına bakın! Kendi ülkenizi gez-göz-arpacık yapın; İslam dünyasını da bu gez-göz-arpacık ile temaşa etmeye durun. Bu İslam dünyasına böyle baktığınız zaman hâlâ gülüyorsanız, bence bir psikiyatriste müracaat etmenizde yarar var.

Bazı ahmakların kalkıp “Ülkemizde hak, adalet, hürriyet, her zaman olduğundan fazla, en mükemmel şekilde yaşanıyor!” demesine bakmayın! Birinin de bunu diyenin elinden tutup onu da bir psikiyatriste götürmesi iyi olur, kanaat-i âcizânemce. Ortalık cayır cayır yanarken.. binlercesi âh u zâr ederken.. hatta milyonlara bâliğ olan insan inlerken.. mahrumiyetleri mahrumiyetler takip ederken.. hak-adalet üzerinde raks edilirken.. milliyet ruhu ayaklar altında pâyimal iken… Hâlâ her şeyi -bağışlayın- halk ifadesiyle “süt liman” görme, aklî maluliyetten kaynaklanan bir cinnet zırvasıdır. Her şeyi mükemmel görme, her şeyi her zaman olduğundan daha mükemmel kabul etme, şu anda İslam dünyasına bakıp bunları mırıldanma, bir akıl maluliyetine delalet eder; “paranoya” da değil, düpedüz üç buutlu bir “cinnet” ifadesidir.

Dahası, ondan daha acınacak bir hal varsa o da, böyle mecnunların arkasından koşan yığın yığın, işin ne olduğunu bilmeyen mecnunların varlığıdır. Zaten tımarhanedekiler, birbirlerinin hallerini çok yadırgamazlar; çok rahat birbirleriyle anlaşırlar, ederler. Ama içlerine kendilerine bakan psikiyatrist hekim bile girdiğinde, onun tavırlarındaki istikamet, düzgünlük ve farklılıktan dolayı, birbirlerinin yüzlerine bakar, kahkaha atarlar; “Şu adama bak, ne tuhaf!” falan derler. Onların nazarında tuhaf olan, aklı olandır. Ama o akılsızlar, kendilerini tuhaf görmezler. İşte, bugün “âlem-i İslam” dediğimiz şeklî Müslümanlığın hâkim olduğu dünyada, manzara bundan ibarettir.

Fakat ye’se düşmeyin!.. “Gam-ı tasayı bırak, iraden canlı ise / Ümit kaynağı ol -olabilirsen- herkese!..” Kulaklarını kapa o türlü çatlak sese.. ve elinden geliyorsa, kulaklarını aç, Peygamber’den gelen diriltici nefese!..

  Dilde Hafif, Terazide Ağır, Rahman Nezdinde Sevimli İki Cümle

“Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.” Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurur: أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ وَهُوَ سَاجِدٌ، فَأَكْثِرُوا الدُّعَاءَ “Kulun Rabbisine en yakın olduğu an secde hâlidir; (secde ettiğinizde) duayı çoğaltın.” Kulluk şuuruyla başınızı yere koyduğunuz zaman, Allah’a kurbet hâsıl olur. İşte o ânı iyi değerlendirmek, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen ve Peygamber Efendimiz’den nakledilen niyazlarla Cenâb-ı Hakk’a yönelmek, ayet ve hadislerde geçmeyen duaları ise kelam-ı nefsî türünden mülahazalara emanet edip kalbin diliyle seslendirmek lazımdır.

Hadis-i şerifleri nakleden ve râvî diye anılan zatlar hakkında, hadis rivayetine ehil olup olmadıklarını belirlemeye yönelik gerekli her türlü bilgiyi derleme, koruma ve değerlendirme ilmine “ricâl” de denir. Ricâl okurken görürsünüz: Bazı kimselerin ibadet alanındaki sergüzeştleriyle alakalı durumları ifade edilirken, “Öyle ayakta duruyordu ki, onu görenler ‘Galiba rükûu unuttu!’ diyorlardı.” cümlesine yer verilir. Anlıyorsunuz manasını. Rükûa gidince de “Galiba bu adam, kavmeyi (doğrulup dimdik durmayı) unuttu!” falan diyorlar. Kim bilir, orada belki elli defa kelimelerin en güzelini tekrar ediyor.

Buhari’nin son hadisidir, sahih, meşhur hadis: كَلِمَتَانِ خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ، ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ، حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ “İki söz vardır ki, onlar dilde hafîf, mîzanda pek ağır, Rahmân nezdinde de çok sevimlidir. Bunlar: ‘Sübhânallahi ve bihamdihî, sübhânallahi’l-azîm’ cümleleridir.”

Bu cümleler, “tevhîd-i hâss” ve “tesbîh-i hâss”ı ifade etmelerinin yanı başında, aynı zamanda “isneyniyet”e de delalet etmeleri itibariyle, Hazreti Pîr-i Mugân, o ufku ihraz edenler için onların söylenmesinin bir şey ifade edeceğine dikkati çekiyor. Efendim, “tam tevhid” içinde -esas- “isneyniyet”i de, حَقَائِقُ الْأَشْيَاءِ ثَابِتَةٌ “Eşyanın hakikati sabittir.” gerçeğini de unutmama mevzuu. Çünkü bir tarafta tam takdîs var. Bir yönüyle, her şeyi silme; her şeyi, O’ndan gelen, peşi peşine gelen karelerin birbirini takip etmesinden ibaret görme.. Hazreti Muhyiddin’in “vücûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. İmam-ı Rabbanî hazretlerinin “şühûd” mülahazasını, buna bağlayabilirsiniz. Fakat bir tarafta da اَلْحَمْدُ لِلَّهِ demek gibi; kendini görme, nimeti görme, Mün’im-i Hakiki’yi (celle celâluhu) görme ve اَلْحَمْدُ لِلَّهِ، اَلْمِنَّةُ لِلَّهِ، اَلشُّكْرُ لِلَّهِ ile gürleme gibi, “isneyniyet”i ifade etme mevzuu var. Derince bir konu; herhalde mizandaki ağırlığı da bundan. كَلِمَتَانِ İki kelime vardır ki, خَفِيفَتَانِ عَلَى اللِّسَانِ Dile ağır gelmez, söylemesi pek kolaydır. ثَقِيلَتَانِ فِي الْمِيزَانِ Mizanda ise teraziyi kıracak kadar ağırdırlar. حَبِيبَتَانِ إِلَى الرَّحْمَنِ Allah nezdinde de en sevimli iki kelimedir: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ

Me’sûrat’ta (Efendimiz’den rivayet edilen dualar arasında), onun rükûda dendiğine dair bir şey görmedim. Fakat orada سُبْحَانَ رَبِّيَ الْعَظِيمِ dendiğine göre, öyle mübarek bir kelimenin denmesinde de bir mahzur görmüyorum. Neden? İnsanın, kendini nefyetme adına ilk adımı atıp bir asâ gibi büküldüğü anda evvelâ o tesbihi tekrar etmesi ve sonra ayağa kalkıp رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ ile “isneyniyet”e bakan yanı söylemesi arasında سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ öyle uygun düşüyor ki!.. İşte, selef-i sâlihînden çokları belki elli defa diyorlar bunu: سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ Diyor ve belki gerçekten de ayağa kalkmayı unutuyorlar.

  “Baş-ayak aynı yerde, öper alnı seccâde / İşte insanı kurbete taşıyan cadde.”

Namazda sehiv (unutma) mertebelerinden de bahsedilebilir: 1-Kutsal nisyan/sehiv: Namazın içinde, namaza dalmanın ve adeta namazlaşmanın bazı rükünleri unutturmasına “kutsal nisyan” denir. Ha, kitaplarda böyle bir şey yok fakat Nebi’nin nisyanına “me’âlîye inhimakına bağlı olması” itibariyle, biz öyle diyoruz. 2-Mübarek nisyan/sehiv: Hazreti Ömer’in nisyanı gibi. O da oluyor. “Yâ Emire’l-mü’minîn, namazı şöyle kılacaktık ama böyle kıldırdınız!” diyorlar. “Falan yere asker sevk ediyordum.” diyor. Namazda i’lâ-i kelimetullah adına nisyan. 3-Nisyan-ı (/sehv-i) süfehâ: Bizim gibi ümmîlere (ama sizi katmayayım, nemelazım, belki sizler âlisiniz, Allah bilir; benim gibi ümmilere) gelince, bizim nisyanımız, “nisyân-ı süfehâ”dır. Dünyaya ait, mâsivâya ait şeyler kalbimizi alıp götürdüğünden dolayı, kararttığından dolayı, namazda, namaz dışı şeylere dalarız. Onun için namazda, namaz içi şeylere dalmak suretiyle insan bir şeyi unutuyorsa, o nisyana “kutsal nisyan” diyoruz. Başını secdeye koyduğu zaman, etraftakiler endişe ediyorlar, kaldırmıyor başını bir türlü.

Antrparantez arz edeyim: Biri, camide imam ise, umum cemaate namaz kıldırıyorsa, orada Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا، وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyici olup sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz.” beyanına uygunluk içinde hareket etmesi lazım. Ama kendi kendinize namaz kılarken, her rüknü özene bezene, uzun uzun yapabilirsiniz.

Öyle kılıyorlardı, namazlaşıyorlardı. Secdeye gittikleri zaman, etraftakiler “Acaba öldü mü?!” diyorlardı. İhtimal, yarım saat secdede duruyorlardı. Zannediyorum, böyle bir insan, o türlü cevher adalarına, mercan adalarına dalınca, diğer şeyleri de unutuyor orada. Bir yönüyle o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe, o deyişten o deyişe; bir musikişinasın “ney”i ile veya başka enstrümanı ile makamdan makama, makamdan makama, makamdan makama geçmesi ve kendisine bir zevk zemzemesi yaşatması gibi, o da kutsal bir zevk zemzemesi yaşıyor orada. Secdeye başını koyuyor, bir daha kaldırmak istemiyor başını. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Secde, Allah’a en yakın olduğun hal ise, niye o yakın hali bırakıyorsun ki?!. Amma yapacağın başka şeyler var; bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık, bir kere daha o yakınlık… “Hel min mezid!” (Daha Yok mu?) yolcusuna düşen şey, sürekli o yakınlığa ait argümanları kullanmaktır. أَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّهِ فَهُوَ سَاجِدٌ Başını bir daha koyuyor. Öyle bir “kıyam”laşma, öyle bir “rükû”laşma, öyle bir “kavme”leşme, öyle bir “secde”leşme, öyle bir “celse”leşme, öyle bir “tahiyyât”. O da Miraç’ta İnsanlığın İftihar Tablosu’nun, Cenâb-ı Hakk’a tazimât u tekrimâtını arz etmesi, Zat-ı Zü’l-celâlin de ona mukabelede bulunması, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ demesi.. O’nun da, aldığı o selam ile orada bile ümmetini yâd etmesi. Bu mülahazalarla çok derin bir muhâvere ufkuna ulaşma namazda oluyor. Onun için “namazı iyi bil ki, o mü’minin miracıdır.” “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini (din gemisini) namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz piridir / Namazsız-niyazsız İslam olur mu?!” Ama namaz, “namaz” olması lazım ki, namaz kılan da “Müslüman” olsun.

  “Allah’ım, beni bana unuttur ve kendimden bahsetmeyi bana kerih göster!”

Evet… O ki, Yaradan O’dur; O’na can kurban. Kalkıp öpesim geliyor da o mübarek ismi fakat âdet çıkarmış oluruz, bu defa herkes kalkar öper onu. Putperestlikler böyle doğmuştur. Ama o iştiyak, içinizde olmalı. Gerçekten o nâm-ı celil-i İlahî, ne zaman o levhada çıksa, böyle içimden “Yahu, kalkıp da bir öpsem onu!” geçiyor. İsim… İsim, müsemmânın ne aynıdır ne de gayrıdır. Bizimkinin gayrı olduğu bellidir; çünkü bizimkini anamız-babamız, konu-komşu koymuşlardır. Bazıları da hoca bildikleri adamlara sorarak, “Annesinin adı Fatma, bir kızı olacak, bunun adını ne koyalım?!” demişlerdir. Mesela, sen de diyorsun ki: Betül. Ne kadar isabetli, Allah bilir. Fakat O, Allah (celle celâluhu); O kendi diyor: Allah, er-Rahman, er-Rahim, Mâliki yevmi’d-din, Hayy, Kayyûm, Ehad, Samed; can kurban yâ Ehad, yâ Samed!..

Allah’ım, beni bana unuttur. Ve kendimden bahsetmeyi, bana, kerih göster!” Vird-i zebân olsun. “Allah’ım, beni bana unuttur!” O ben miyim, ya ben O mu?!. “Öyle bilmezdim ben kendimi / O ben miyim ya ben O mu? / Âşıkların budur demi / Yandıkça yandım bir su ver!” (Gedâî)

Ben O’ndan gelen tecellilerden başka bir şey değilsem, ayıptır yahu, benim kendimi takdis edercesine, “ben” demem. Ama -bir yönüyle- vücudunun gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin, gölgesinin gölgesi.. ve sanatının eseri. O’ndan ötürü, Hak’tan ötürü. Yunus Emre demiş, değil mi? “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü.” Her yaratık sevilir, Yaratan’dan ötürü. Sinek sevilir, karınca sevilir, bir yeşil yaprak sevilir, bir ağaç sevilir. Sizin gibi düşünmeyen bir insan sevilir. Sevmenin mertebeleri vardır. Seninle aynı safta duran, aynı Allah karşısında eğilen asâ gibi, yerlere kapanan, kalkıp kemerbeste-i ubudiyet içinde el-pençe divan duran, seninle aynı duyguyu, aynı düşünceyi paylaşan insanlara karşı alakan, O’ndan ötürü; onların O’nunla olan irtibatlarından ötürü.

Bütün bunlar -bir yönüyle- Sana müteveccihler. Senin hatırına, hepsini gönlümde derin bir alaka, derin bir sevgi ile alkışlıyorum! Ama bu, diğerlerini hakir görmemi gerektirmez; çünkü onlar da Senin fırçandan çıkmış, Senin vücudunun gölgelerinin gölgelerinin gölgeleri… Dolayısıyla Senin hatırına o sanatlara karşı da, o âbidelere karşı da saygılı olmaya çalışıyorum!” İşte bizim insanlığa bakış ufkumuz, zaviyemiz, gezimiz-gözümüz-arpacığımız bu. Siyasînin gezi-gözü-arpacığına gelince; “Benim partimde isen, Firdevs’e girersin. Yoksa, Peygamber’in partisinde bile olsan, giremezsin; onun için sen, lânetlenmeye kesb-i istihkak ediyorsun!” Bu da siyasînin felsefesi…

  İnsanın mahiyeti adeta ibadete ve ubudiyete göre programlanmıştır.

Allah (celle celâluhu) insanı yaratırken, aslında onu insandan istediği şeyleri yerine getirebilecek şekilde bir anatomi ile, bir fizyolojik yapı ile örgülemiştir. Alexis Carrel’in “İnsan Bu Meçhul” kitabına baktığınız zaman da görürsünüz; o uzuvlar, o uzuvların fonksiyonları, mahiyet-i insaniye, öyle bir kurumla kurulmuş, öyle örgülenmiş bir danteladır ki!.. Bir yönüyle, insan ancak o ibadetle kendine göre bir şey yapmış olur; Allah karşısında, O’nun emirlerine göre tavır belirlemesiyle, mahiyetine saygılı davranmış olur. Çünkü özünde öyle olması gerekli olan şeyleri o haliyle dışa vuracak; Allah (celle celâluhu) ibadet etsin diye yaratmıştır onu. وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât Sûresi, 51/56)

Melâike-i kiram’da cebr-i lutfî olarak vardır ubudiyet. Onlar, sizin yeme, içme, yatma ve beşerî başka mukteziyatı yerine getirme mevzuunda duyacağınız arzu ve ihtiyaca benzer şekilde Cenâb-ı Hakk’a karşı arz-ı ubudiyete ihtiyaç duyuyorlar. Hani o “müheymîn” var, onlar bir an gözlerini Allah’tan ayırmıyorlar. Bazı ehlullahın hayat sergüzeştlerinde, kendilerini anlatırken gördüm; “Bir an kendimi huzur-u risaletpenahîde görmesem, kalbim durur, ölürüm!” diyor adam. O ehlullahtan böyle diyen insanlar var. (İçinizde vardır herhalde böyle diyen. Başınızı sallamayın da.) “Bir ân, huzur-u risaletpenâhînin dışında kendimi görsem, ölürüm!” Demek ki sürekli bir “maiyyet-i nebeviyye” yaşıyor onlar.

Bunu bilmeyen bir kısım teologların mülahazasına bakmayın. Onlar, kitaplara takılmış, fişlemiş, işlemiş; bir de fişleyip işledikleriyle başkalarını dişlemiş insanlar. Ben, kalbî ve ruhî hayata yükselmiş, cismâniyetten çıkmış, bedenin ağırlıklarını sırtından atmış, hayvaniyeti bırakmış, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat eden insanlardan bahsediyorum. İmam-ı Rabbânî gibi, Hazreti Muhyiddin gibi, İsmail Hakkı Bursevî gibi, Şâh-ı Geylânî gibi, çok bayıldığım insanlardan bir tanesi Mustafa Bekrî es-Sıddîkî (Uşşâkîlerin Pîri ve o büyük insanlar arasında milimi milimine Ebu Hanife’yi takip edenlerden de biri) gibi… Evet, bunların ufkunu idrak edememiş, nazarînin mahpusu, surînin mahpusu, yetiştiği kültür ortamının mahpusu; o çerçevenin dışına çıkamayan zavallılar da var. Yemin etmiş gibi, kendi çevrelerinde, yetiştikleri muhitin kendilerine telkin ettiği şeyleri kırmızı çizgi kabul ederek, “Bizimki buraya kadar, daha ileriye bir adım atamayız!” zannedenler de var.

Hayvaniyetten çıkmak, cismaniyeti bırakmak, kalb ve ruhun derece-i hayatında seyahat etmek “Hel min mezîd” babayiğitlerinin işi. Evet, onlar, öylesine maiyyet-i İlahiyeye âşina ve âşık. Bî kemm u keyf. Mahiyeti hakkında bir şey söylemeye me’zun değiliz, söyleyemeyiz; söylediğimiz her şey -bir yönüyle- yorum olur, tefsir olur, te’vil olur, hâşiye olur, şerh olur.

Şerh dedim, Hazreti Mevlânâ’nın sözü (tabloda) çıktı: سِینَه خَواهَمْ شَرْحَه شَرْحَه أَزْ فِرَاق / تَا بَگُویَم شَرْحِ دَرْدِ إِشْتِیَاقSîne hâhem şerhâ şerhâ ez firâk / Tâ bi-kûyem şerh-i derd-i iştiyak” diyor: “Parça parça olmuş sine isterim ki, Allah’a karşı iştiyak derdimi ona açayım!..” Kalbi parça parça olmamış insan, benim diyeceğim şeyleri anlamaz ki!.. Nâdan nasıl anlayacak?!. Esas Allah için parça parça olmuş bir kalb olması lazım ki, ben de içimi ona dökeyim. Anlamıyor adam; senin dilini anlamıyor, kalbinin dilini anlamıyor, anlamıyor!..

İnsan, özü itibariyle, Kudret eli tarafından, İlahî meşiet tarafından, İlahî irade tarafından, ilmî programa göre şekillendirilirken, bir dantela gibi ona bir suret kazandırılırken, -esasen- Allah’a ibadet edecek mahiyette yaratılmıştır. Namazıyla öyledir, orucuyla öyledir, hacdaki tavafıyla öyledir, sürekli vird-i zebanıyla, O’nu yâd etmesiyle öyledir, kalbin her atışında لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ demesiyle öyledir; öyledir, öyledir… Mahiyeti öyle olduğundan dolayı, o mahiyeti doğru okuyan melâike-i kiram اسْجُدُوا لآدَمَ  (Hz. Âdem’e secde edin!..) dendiği zaman, hiç yadırgamadılar. Mahiyetine baktılar: Mahiyeti ibadete göre öyle örgülenmiş ki, mahiyetine bakınca adeta “Yahu bu sanki -böyle- sadece Cenâb-ı Hakk’a ibadet etmek, peygamberin mesajına göre hareket etmek üzere yaratılmış. Nazarı hep öbür âlemlerde; dünyaya göz ucuyla bakan, orayı sadece bir mezraa olarak gören, âhiretin koridoru olarak gören, esmâ-i İlahiyenin mecâlisi olarak gören, sıfât-ı Sübhaniyenin mezâhiri olarak gören ama ona göz ucuyla bakan, ‘Sana bu kadar!’ diyen bir varlık…” dediler. Melâike-i kiram, tabloyu doğru okuduklarından dolayı, hiçbir tereddüt yaşamadan, secde emri karşısında hemen başlarını yere koydular, “Yahu bu ne güzel mihrap!..” dediler, Âdem… Tabiat-ı Âdem böyle; mahiyeti/anatomisi tamamen ibadete göre programlanmış bir varlık. İnsan kendine baksa, kendini doğru okusa, yapması gerekli olan şey de budur.

  Hadis-i şeriflerde, namazda yapılmaması gerekenler değişik hayvan teşbihleriyle anlatılmıştır; zira, namaz, insanî tavırlar manzumesidir.

Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in değişik vesilelerle işaret buyurduğu gibi; namaz, bir yönüyle insanî tavırları ortaya koyma ameliyesidir. İnsan kendini dinlediği, iç dünyasını doğru okuduğu, iç âleminin anatomisini doğru okuduğu zaman.. yani fizyolojisinin anatomisini değil de daha ziyade metafizyolojisinin (bu tabir yok ama olsun, terminolojiye koyun bunu da) metafizyolojisinin anatomisini okuduğu zaman bunu görecektir. O çok önemlidir ve esasen küfür -bir yönüyle- o zift kaynağından (insanın kendisini doğru okuyamamasından) kaynaklanmaktadır, taklit o zift kaynağından kaynaklanmaktadır. Onun için Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendileri nasıl kılmışlarsa, namazı öyle tarif buyuruyor.

Mesela ayakta dururken nelere dikkat etmek lazım geldiğini anlatıyor. Hatta dikkatinizi dağıtacak şekilde, çok şekilli, resimli urbalar filan giyme mevzuuna da değiniyor. O bile kafayı dağıttığından, konsantrasyona mani. Çünkü madem benim mahiyetimde O’na teveccühü iktiza edecek bir dinamizm var, esasen beni O’na yönlendiriyor; öyleyse başka şeyler araya girdiği zaman konsantrasyon bozuluyor. Dolayısıyla -efendim- “Falan şeye, filan şeye bakmak suretiyle, halının nakışlarına dalmak suretiyle, duvarlardaki renklere/şekillere dalmak suretiyle, resimler/şekiller/hatlar arasında münasebetler kurmak suretiyle dağınıklığa düşmemek lazım!” deniyor. Dağınıklığa düşmeme… O da ayrı bir konu; belki o mevzuda ona dense dense “hevâîler gibi” denebilir. Hevâî olmama, konsantrasyona bağlı. Hevâîlik; nizamsız, intizamsız, âhenksiz yaşama.. yolsuz, yöntemsiz yaşama.. yolsuzluk yapma, yolsuzluk… Hevâî bunların hepsi; çalan, çırpan, eden, eyleyen, hepsi yolsuz adamlar bunlar. Yolları olmadığından dolayı, yolsuzların varacağı yer de bellidir.

Peygamber Efendimiz, başka konulara da temas buyuruyor. Ezcümle, insanın “metafizik anatomisi” çerçevesinde (onun dışa vuruşunu ifade ederken) buyuruyor ki: “Rükûa gittiğiniz zaman, imamdan evvel başınızı kaldırmayın!” Başınızı tekbir ile kaldırın; “Allahu Ekber!” deyince, O’na cevap veriyor gibi başınızı kaldırın. “Yoksa hımar şekline dönersiniz!” diyor. Demek ki, mânevî bir mesh meselesi oluyor. Evet.. “Câhil ile etme ülfet, aklının miktarı yok / Sırtı çullu, kendi merkep, boynunun yuları yok!” Hafizanallah… Zira insanın orada yapması gerekli olan şey, “Allahu Ekber!” denmesini beklemektir, “Büyük yalnız Allah’tır!” Demek ki “Allahu Ekber!” komutunu bekleyerek O’nun büyüklüğüne kulak vermek ve O’nun büyüklüğünü ikrar ederek başı kaldırmak, esas. Ve -bir yönüyle- beli doğrulmaya müsait yaratmasına da hamd u senâda bulunuyor gibi,

رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ، حَمْدًا طَيِّبًا كَثِيرًا مُبَارَكًا فِيه، وَلَكَ الْحَمْدُ مِلْءَ السَّمَاوَاتِ وَمِلْءَ الْأَرْضِ، وَمِلْءَ مَا شِئْتَ مِنْ شَيْءٍ بَعْدُ، أَهْلَ الْمَجْدِ وَالثَّنَاءِ، أَحَقُّ مَا قَالَ الْعَبْدُ، فَكُلُّنَا لَكَ عَبْدٌ، لاَ مَانِعَ لِمَا أَعْطَيْتَ، وَلاَ مُعْطِيَ لِمَا مَنَعْتَ، وَلاَ رَادَّ لِمَا قَضَيْتَ، وَلاَ مُبَدِّلَ لِمَا حَكَمْتَ، وَلاَ يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ

(Ey Rabbimiz, hamd Sana mahsustur; çokça, tertemiz, mübarek hamdler Sana aittir. Allah’ım, gökler dolusu, yer dolusu, aralarındaki her şey dolusu ve daha başka dilediğin şeyler dolusunca hamd Sana mahsustur. Ey mecd ü senâya lâyık olan! Kulların -ki hepimiz Sana kuluz- söyleyeceği en lâyık söz şudur: Allah’ım, Senin ihsan ettiğine mâni olacak yoktur. Senin mani olduğunu da lütfedecek yoktur. Senin olmasını murat buyurduğun bir şeye karşı gelip onu reddedebilecek ve verdiğin hükmü değiştirebilecek kimse yoktur. Sana karşı hiçbir şan ve şeref sahibine, şan ve şerefinin bir faydası dokunmaz.)

Yine antrparantez, câmide imam namaz kıldırırken böyle derse, cemaati kaçırır, devr-i risâletpenâhide olduğu gibi. Ama kendi kendine yaparken, onu namaz gibi kılmalı. O me’suratta olan her şeyi demeye çalışmalı. O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) o mübarek lâl u gûher döken dudaklarından dökülmüş her kelimeyi, ben niye demeyeyim ki?!. O inciler O’nun dudaklarından dökülmüşse, benim dudağımdan niye dökülmesin ki?!.

Evet, رَبَّنَا لَكَ الْحَمْدُ diyerek, “Yahu belim de doğrulmaya müsaitmiş benim!” mülahazasından sonra secdeye giderken, evvelâ dizlerinizi yere koyacaksınız, akabinde ellerinizi koyacaksınız. O meselede de buyuruyor ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Deve gibi çökmeyiniz!” Çünkü namaz, insan ibadetidir, insanın tavırlarının dışa vurmasıdır. Develer çökerken, evvela ne yapıyorlar? Ön ayaklarını koyuyorlar; sonra arka ayaklarını koyuyorlar. Bakın, İnsanlığın İftihar Tablosu, aynı zamanda, zoolojik âlemi de çok iyi okuyor; her hayvanın tabiatını çok iyi biliyor. Biri yular ile gidiyor, öbürü yatarken nasıl yatıyor; hepsini bir tek nazarla, objektif mübârek zihni, öyle alıyor ki her şeyi; o benzetmelerde/teşbihlerde fevkalade bir güzellik vardır. “Deve gibi çökmeyin!” Neden? Çünkü namaz, bir yönüyle, Allah’a karşı, insan tavırlarının dışa vurmasıdır. Şayet, bir tavır, insanî tavrın dışa vurması ise, hayvanca icrâ edilmemelidir. Evvelâ dizler konacak yere, sonra eller konacak…

Bir antrparantez daha arz edeyim: Diz problemi, diskleri olabilir bir insanın, bel problemi olabilir, yaşlılık problemleri olabilir. Fakat “Dizleri ile çökebilen insanlar, evvelâ dizlerini, sonra ellerini yere koyacaklar.” diyor. Orada da öbür türlü tavrı, bir hayvanî davranışa benzetiyor, “Aman, sakının ondan!” diyor; çünkü namaz, insanî tavır ve davranışların dışa vuruşu demektir!..

Yine bu cümleden olarak, secdede ellerin/kolların şekliyle alakalı bir hususa dikkat çekiyor. Sahih-i Müslim’de namaz ve secde bahislerinde de mükerrer hadislerle ifade edildiği gibi, sahabî diyor ki, “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek ellerini yere koyduğu zaman, mübarek koltuklarının altındaki beyazlar görünecek şekildeydi.” Birincisi: Eller ya tamamen yüzün kenarına konuyor (veya ellerle ve yüz üçgen yapılıyor) kollar böyle açılıyor. İkincisi, kollar yere bitişik konmuyor. Orada da buyuruyor ki: “Secdede kollarınızı köpek gibi yere sermeyin!” Neden? Çünkü namaz, insanî tavırların dışa vuruşu; dolayısıyla insanca yapmalı insan onu; “Köpek gibi kollarını yere koymamalı; onları böyle kaldırmalı!” diyor.

Allah, namazın kılınmasını, Nebi vasıtasıyla, insanî tavırların dışa vurulmasını ifade etme adına, böyle emretmişse, biz, emre itaati, her şeyin üstünde görür, ona uyarız. O mevzuda aşkımız, şevkimiz, ibadet cinnetlerimiz, onu değiştirmeyi gerektirmez. O mevzuda, nasıl emredilmişse, emre itaatteki inceliği kavrayarak, اَلْأَمْرُ فَوْقَ الْأَدَبِEmir, edebin de üstündedir.” mülahazasıyla emre itaati, edebin de üstünde tutarız. Namazı, Allah’ın emrettiği gibi, Sâhib-i şeriatın (sallallâhu aleyhi ve sellem) emredip tarif buyurduğu gibi kılar ve böylece insanî tavırlarımızı dışa vurmuş oluruz.

Cenâb-ı Hak, namazlaşarak namaz kılmaya muvaffak eylesin!.. (Âmin) Bizi şeklîlikten, sûrîlikten halas eylesin!.. (Âmin) Taklidin zavallı kulları olmaktan halas eylesin!.. (Âmin) Tahkik erleri, tahkik yolunun babayiğitleri haline getirsin!.. (Âmin) Vesselam.

Kırık Testi: Kulluktaki Zaafiyet ve Kabaran Enaniyet

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Enaniyet ve benliğin kuvvet bulmasının en önemli sebeplerinden biri olarak ubûdiyet zaafiyetine vurguda bulunuluyor. Ubûdiyet zaafiyetiyle enaniyetin kuvvet bulması arasında nasıl bir ilişki vardır?

Cevap: Arapça “a-b-d” kökünden türeyen ubûdiyet, insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı sorumluluklarını yerine getirip kulluk şuuru içinde olması demektir. İbadet de aynı kökten gelir; ancak bu iki kelime arasında bazı mânâ farklılıkları vardır. Kısaca ifade edecek olursak ibadet; imana ait nazarî bilgilerin belli bir disiplin ve sistem içinde amelîye dönüşmesinin ad ve unvanıdır. Ubûdiyet ise insanın, hayatını kulluk şuuru içinde yaşaması demektir. Başka bir ifadeyle ibadet; emredildiği şekliyle kulluk sorumluluklarının yerine getirilmesi; ubûdiyet ise kullukta derinleşe derinleşe hayatın ihsan mülahazası içinde, hep O’nun tarafından görülüyor olma şuuruyla yaşanması mânâsına gelir.

İbadetlerini vicdanında derinlemesine duyarak yerine getiren, temrin yapa yapa kullukta derinleşen, ubûdiyet mülahazasına kilitli bir kul başka kulluklardan sıyrılmış olur. Zaten başkalarına kulluktan sıyrılmanın tek yolu, Allah’a hakikî mânâda kul olmaktan geçer. O’na kul olmayanlar ise mahlûkatın sayısınca değişik güç ve kuvvet sahiplerine, totem, ikon ve putlara kul, köle olur.

Esasında kendisine karşı ibadet edilmeye layık olan tek varlık Allah’tır (celle celâluhû). Tasavvuftaki ifadesiyle O, Mâbud-u Mutlak ve Maksûd-u bi’l-İstihkak’tır. Yani ibadet edip hayatımızın her anında O’na karşı kulluk şuuruyla hareket etmemiz O’nun hakkı, bizim de vazife ve sorumluluğumuzdur. Farklı bir ifadeyle Allah, Allah olduğu için maksuttur; Allah, Allah olduğu için mahbuptur ve Allah, Allah olduğu için mâbuttur. Dolayısıyla hiçbir şekilde hakkı olmadığı ve layık bulunmadığı hâlde değişik inhiraf ve sapıklıklar neticesinde kendisine tapılan totem, mit, ikon, put gibi şeyler apaçık küfür ve dalalettir. Mâbud-u Hakikî ise tektir, o da Allah’tır (celle celâluhû).

İşte böyle bir ubûdiyet mülahazasına kilitli kul, Allah’tan başka hiç kimse karşısında bel kırmayı, boyun bükmeyi, baş eğmeyi düşünmediği gibi, kendisini de hiçbir zaman diğer insanlardan üstün ve farklı görmez, kul olmaktan öte kendine bir yer ve konum belirlemez. O, her zaman kendisinin Mâbud-u Mutlak karşısında boynu tasmalı, kulağı küpeli ve ayağı prangalı bir köle olduğunun idrakindedir. Böyle birisi nefsini, enaniyetini ve benliğini kulluk potası içinde erittiğinden, mazhar olduğu bütün güzellikleri ve elde ettiği bütün başarıları da hep O’na bağlar. Belki nefsinin aldatmasıyla bazen boyunu aşkın muvaffakiyetler karşısında bir baş dönmesi, bir bakış bulanması yaşayabilir; ama o, hemen her zaman ruhunda mündemiç bulunan ubûdiyet duygusuyla, içinde kabarabilecek bu tür menfi duyguları baskı altına alır.

Ters Orantı

Görüldüğü gibi kulluktaki derinleşme ile enaniyet ve benliğin kuvvetlenmesi arasında makûsen mütenasip (ters orantılı) bir durum vardır. Yani bir insan, Allah’a karşı kullukta ne kadar derinleşirse, nefis, enaniyet ve bencilliğine karşı o kadar temkinli davranıp içindeki menfi duyguları o ölçüde kontrol altına alabilir. Allah’a ubûdiyetten uzak duran kişi ise, kulluktan uzaklaşmanın derecesine göre bencilleşir, egoist ve hatta egosantrist olur. Çünkü o, kendini kendine hatırlatacak kulluk vazifesinden uzak bulunduğundan zamanla kim olduğunu unutur da elde ettiği bütün başarıları kendine mâl eder. Hatta başkalarının yaptığı güzel işlerin bile bir yönüyle kendisiyle irtibatlandırılmasını arzu eder. Dolayısıyla başarı, alkış ve takdirler bir girdap gibi sürekli onu kendi içine doğru çeker.

Hâlbuki Hak karşısında el pençe divan duran, hayatının her karesini böyle bir şuurla geçiren insan kim olduğunu hiçbir zaman unutmaz. O her zaman, boynu tasmalı, ayağı prangalı, âciz, zayıf, fâni bir varlık olduğu şuuruyla hareket eder; böyle bir acz u fakr duygusu onda ibadet ve ubûdiyet için sürekli “Daha yok mu?” arzusunu tetikler. Ne kadar ibadet yaparsa yapsın, isterse her gün bin rekât namaz kılsın, yine de onun ağzından, sürekli “Allah’ım! Sana hakkıyla ibadet yapamadım! Ey her şeyden daha açık daha seçik bilinen Zât! Seni hakkıyla bilemedim. Bilseydim zaten erir giderdim. Ey şükür hakkı olan Allah’ım! Sana hakkıyla şükredemedim.” cümleleri dökülür. Zira böyle bir kul bilir ki, yapmış olduğu ibadetler, mazhar olduğu nimetlerin yanında bir hiç hükmündedir.

Sınırsız Nimetler Sonsuz Şükür İster

Hakikaten bir insanın, cansız görülen varlıklar seviyesinde kalmayıp hayata mazhar olması, bitki ve hayvan değil de şuurlu bir varlık mazhariyetine ermesi, bunun da ötesinde Allah’ı bilip tanıması, iman gibi sırlı bir anahtarla ebediyetin kapılarını açma fırsatını elde etmesi, Cennet’e liyakat yolunu takip etmesi öyle büyük nimetlerdir ki, bunların dünyada bir bedeli yoktur. Bu sonsuz nimetleri ihsan eden ise, Cenâb-ı Hak’tır.

Eğer bir insan bütün bu nimetlerin farkında olur, O’na teveccüh eder, kullukta derinleşir, “hel min mezid/dahası yok mu” kahramanı kesilir, sürekli mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyakını artırmaya çalışırsa, Allah da lütuf ve keremiyle onu enaniyet ve bencillik girdabından kurtarır. Alvar İmamı’nın ifadeleriyle;

“Sen Mevlâ’yı seven de / Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de / Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında / Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen / Allah ecrin vermez mi?”

Aslında Allah (celle celâluhû), bin bir hâdise ile her an bize kendini ifade buyuruyor. Buna mukabil biz de, bu hâdiseleri sistemli ve disiplinli bir tefekkürle, dikkat ve teyakkuzla takip etmeye çalışır, ayrı ayrı kareleri yan yana getirerek bütününün birden ifade ettiği mânâyı anlamaya çabalar ve farklı farklı yollar araştırarak hep O’na yürüme gayreti içinde olursak, O da bizi yarı yolda bırakmayacaktır. Zira O, bugüne kadar kendisine yürüyen hiç kimseyi yolda bırakmamıştır.

Enaniyet Çağında Ubûdiyet İksiri

Tarih boyu gündüzler geceleri, geceler gündüzleri takip edip durmuştur. Kimi zaman toprak semaya inat; sema, “gözlerin kuruması murat” demiş, zemin bir baştan bir başa çöle dönmüştür. Ama kimi zaman da semadan sağanak sağanak rahmet yağmış, yer yediveren, yedi yüz veren başaklara beşiklik etmiştir. Evet, kimi zaman aydınlık karanlığa galebe çalmış, karanlık ise iyice büzüşmüştür. Ruhanilerin ve meleklerin atmosferi, şeytanların atmosferini hâkimiyet altına almış, farklı bir ifadeyle melekûtî durum, mülkî durum üzerinde hâkimiyet tesis etmiştir. Devr-i risalet-penahiyi bu aydınlık dönemlere birinci derecede örnek gösterebilirsiniz. O dönemde, âdeta şeytanların gezecekleri, oturup kalkacakları, yiyip içecekleri, yatacakları vs. müsait bir zemin ve atmosfer kalmamıştır. Daha sonraki dönemlerde de buna benzer parlak dönemler olmuştur.

Günümüzde de vücudunun bütün zerreleriyle Allah’a kul olduğunu duyan, hisseden, ihsaslarını aşkın ihtisaslarıyla sürekli O’nunla beraber olduğu şuuruyla yaşayan insanların sayısı az değildir. Zaten öyle olmasaydı, bu arz, yörüngesinde durmazdı. Zira Allah (celle celâluhû) kendisine halis kulluk yapan insanların adesesiyle yeryüzüne bakar; bizim gibi mücrim, günahkâr, düşe kalka yürüyen insanları da mânen görkemli olan o insanların hürmetine bağışlar; onların yüzü suyu hürmetine kâinata bir ömür daha biçer ve onlar hatırına onu yerle bir etmez.

Her ne kadar günümüz enaniyet çağı olsa da, inşallah ibadet ve ubûdiyet adına güzel bir dönem başlamıştır. Zaten karanlığın son noktası, aydınlığın başlamasına işaret eder. Şafaktan evvel ufukta bir kararma olur. Fakat bu, son kararmadır. Tabir caizse, gecenin kendisine has hususiyetlerinin son kez püskürmesi demektir. Evet, son hıncıyla karanlıklar bir kere daha bütün ufku sararlar; fakat bir de bakarsınız, arkadan bir fecr-i kâzip zuhur eder. O, her ne kadar yalancı bir fecir olsa da, aynı zamanda fecr-i sâdıkın en doğru şahididir. Zira o, şimdiye kadar hiç yanıltmamış, ne zaman fecr-i kâzip doğmuşsa kısa bir zaman sonra ardından fecr-i sâdık zuhur etmiştir.

Hâsılı, enaniyet çağında bile olsa insan, Cenâb-ı Hakk’a karşı ibadet ve ubûdiyette ne kadar derinleşirse, enaniyet o ölçüde ondan elini eteğini çekecek ve bencilliğin alanı yavaş yavaş daralacaktır. Nasıl ki, ışık dairesi genişledikçe zulmet dairesi daralıyor; aynen öyle de, ubûdiyetle enaniyet arasında böyle bir zıtlık vardır. Birisi, diğerinin rağmına gelişir. Bir insan ubûdiyette ne kadar derinleşirse, o ölçüde enaniyette sığlaşır. Zamanla o insan her şeyi kudret-i ilâhiyeye bağlar, ortaya koyduğu başarıların kıymetini ise, O’nun rıza ve teveccühünün bulunup bulunmamasına göre değerlendirir ve neticede enaniyet ve benlik itibarıyla tamamen erir, kendini görmez olur, hep O’nu söyler, gezdiği her yerde O’nu haykırır.

348. Nağme: Allah’a Kullukta Derinleşme ve Temsil

Herkul | | HERKUL NAGME

Değerli dostlar,

Değişik vesilelerle, günümüzde problemlerin üstesinden gelebilmek için kullukta daha bir derin olmak gerektiğini dile getiren muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye

“Kullukta derin olmaktan maksat nedir; tavsiye edilen derinleşme neleri gerektirir?”

sualini tevcih ettik.

Dört gün öncesine ait olan bu sohbette aldığımız cevabı 12:48 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…