Posts Tagged ‘te’vil-i ehadis’

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (4)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Yusuf aleyhisselâm’ı babasının gölgesinde kısmen konu etmiştik. Hususi sergüzeştisi açısından o; Hakk’a tevekkül ve teslimiyeti, başına gelen şeyler karşısında sarsılmaması ve metaneti, nefsaniyetini harekete geçirecek durumlar karşısında dimdik duruşu ve ismeti, zindanı bir medrese-i ruhaniye hâline getiren Hak’la irtibattaki sadakatiyle bir insan-ı kâmil ve numune-i imtisal müstesna bir şahsiyetti. O, hayatının her safhasında ayrı bir dâhiyeye maruz kalmış; bunları -o mutmain hâliyle- birer avantaja çevirmesini bilmiş ve bir inayet-i İlâhiye mâkesi, mele-i a’lâ gözdesi olarak bütün olumsuzlukları birer hayır vesilesine dönüştürmüş âbide insandı.

Kuyu dibi onun için nur-u tevhîd içinde sırr-ı Ehadiyyet rasathanesi hâlini almış; bir köle gibi satılışı, -o köleye canlarımız kurban- vesileleri değerlendirerek zirvedekilerin hayat tarzlarını doğru okuma fırsatını sağlamış; zindana girişi, onun safvet ve derinliğinin görünüp bilinmesine vesile olmuş ve şer gibi görünen hususlar istikbaldeki misyonu adına ona birer basamak hâline gelmişti.

O, çocukluk ve gençlikte hep Hak gözetiminde yaşadı; daha sonraları ise, hısn-ı hasîn-i imana sığınarak yer-gök ehlinin gözdesi olma mevki-i muallâsına yükseldi. Birileri arzularına râm etmeye muvaffak olamayınca da zindana atılma tehdidi karşısında, “Ey Rabbim! Zindan, bu kadınların beni çağırdıkları husustan çok daha iyidir. Eğer Sen onların bu hile ve komplolarını benden uzaklaştırmazsan ednâ bir meyille de olsa onlara meyleder ve cahillerden olurum.” (Yusuf Sûresi, 12/33) sözleriyle inledi, “zindan” dedi, gönül rızasıyla oraya yürüdü. Gençti, güzeldi, garîze-i beşeriyesi tamdı ama iffet hissi etemm, ihsan şuuru ekmel, rü’yet ü rıdvan duygusu ve arzusu ona kendini unutturacak ölçüde derindi.

Gün geldi, melikin rüyasına âlemin “edğâs ü ahlâm” demelerine mukabil, onun “te’vîl-i ehâdîs” mülhemâtıyla yorumladığı rüya, amûdî olarak onu melikin nezdinde nezarete yükseltti. Kadınlar gelip cürümlerini ifade ettiler; o, bu tezkiyeler karşısında tavır değiştirmedi ve ciddi bir mahviyet ve tevazu sergileyerek, “Doğrusu ben nefsimi tebrie edip paka çıkarmak istemiyorum. Zira nefis, -Rabbin merhamet buyurup korumaya aldıkları müstesna- her zaman fenalığı âmirdir. Buna karşılık şüphesiz benim Rabbim Gafûr’dur, Rahîm’dir.” (Yusuf Sûresi, 12/53) diyerek nebilere has bir tavırla yürüdü kendine yakışan o âlicenaplıkla mutlu istikbale doğru.

Kardeşlerinin bu iffet, ismet ve fetânet abidesi karşısında sergiledikleri tavır da üzerinde durulması gereken ayrı bir konu. Burada belirtilmesi lazım gelen en önemli husus ise; bir rüya etrafında cereyan eden bu sergüzeştide baba, anne ve evlatların bir şeb-i arûs neşve ve inşirahıyla bu serencâmenin finalini yaşamaları olmuştu. Herkes bu derin sevincin mest ü mahmuru oladursun, Yusuf Nebi (aleyhisselâm) o esnada kâmil insanların her zaman yapageldikleri farklı bir mülahaza ile ebedî mihrabına yönelerek içindekileri şöyle seslendirdi: “Rabbim, Sen bana hakimiyet ve iktidar lütfettin; te’vîl-i ehâdîsi talim buyurdun; ey yerleri-gökleri baş döndüren bir ahenk içinde yaratan Rabbim!.. Dünya ve ukbâda yardımcım ve velim Sensin; Sana tam teslim olmuş bir Müslüman olarak canımı al ve beni sâlih kulların arasına ilhak buyur.” (Yusuf Sûresi, 12/101) Bu niyazla soluklandı ve dünyanın, dünyaperestlerin bir aldanmışlık içinde bulunduklarını vurguladı.

Zannediyorum, işin en can alıcı yanlarından birisi, onun bu mülahazalarıydı. Vazife ve misyonunu eda ettikten sonra ‘dünya ve mâfîhâ’yı elinin tersiyle iterek, Fuzulî ifadesiyle,

Canımı Canan isterse minnet canıma,

Can nedir ki kurban etmeyeni onu Cananıma.”

veya

Canımı Canan istemiş, vermemek olmaz ey dil!..

Ne niza eyleyelim, o ne şenindir ne benim.”

dercesine Canlar Canına yönelmek. İşte hep ebedî mihrabına müteveccih yaşamış bir kalb ve ruh insanı ve bir abide şahsiyetin imrendiren tavrı…

Şimdi birkaç cümle ile de, ömrünü Medyen ve Eyke arasında gel-gitle geçiren Şuayb Nebi’den ve onun, kavminin ilhad u inkârı ve nizam-mizan tanımazlığı karşısındaki dik duruşu ve iç enginliğinden bahsetmek istiyoruz. Tefsirlere göre Şuayb (aleyhisselâm), Hazreti Musa’yı himaye eden ve onu kızıyla evlendiren o sâlih insandır. Nübüvvet gözüyle keşfeder önemli bir misyon abidesini ve senelerce yanında tutar evladı gibi. Cenab-ı Hak bir nebiye bir nebi namzedini emanet eder, o da bu emanetullahı seve seve bağrına basar.

Umum nebiler gibi Şuayb (aleyhisselâm) da her şeyden evvel insanları Allah’a iman etmeye çağırıyor; bir de bu önemli misyonun yanında içtimai ve iktisadi spekülasyonlarla mücadele ediyor, vahyin nur ve ziyası altında Allah’ın murad-ı sübhânîsine göre toplumda içtimai adaleti tesis etmeye çalışıyordu. Hazreti Nuh dönemi âsileri, Hazreti Hud zamanı sergerdanları ve Hazreti Salih devri azgınları gibi onun kavmi de onu inkâr, temerrüt, alay ve istihza ile karşılıyordu. Dahası, o yüce nebiyi kendi batıl inançlarına girmeye zorluyorlardı. 0 ise bir nebi metanet ve celâdetiyle bunlara karşılık veriyor; diğer enbiya-i ızâm gibi, “Ben bu vazife karşılığında sizden bir ücret talep etmiyorum!..” deyip bir hak eri olarak dünyaya bakışını ortaya koyuyordu. Onlar inanmayıp hafife alsalar bile o, -âdet-i İlâhiyede- ki değişmez kanun zaviyesinden- Allah’ın kahr u tedmîrini hatırlatmayı da ihmal etmiyordu.

Şuayb aleyhisselâm’ın onları Hakk’a ve ebedî saadete çağırmasına karşılık mütemerrit yığınlar, değişik baskılarla -geçmişte ve günümüzde de olduğu gibi- onu o çarpık ve bâtıl inançlarına girmeye zorlayıp duruyorlardı. Buna karşılık nebinin cevabı belliydi: “Allah bizi sizlerin o bâtıl dininize sapmaktan kurtardıktan sonra -Allah göstermesin- dönüp sizin o din dediğiniz şeye girecek olursak, Allah’a iftirada bulunmuş oluruz. Bu itibarla da bizim, o dediğiniz şeye gelmemiz kesinlikle söz konusu değildir. Olmuş ve olacak şeyler mevzuunda Rabbimizin ilmi her şeyi muhittir. Biz yalnız Allah’a dayanır ve yürekten O’na inanırız. Ey Rabbimiz! Bizimle şu halkımız arasındaki hususlarda o âdil hükmünü ver ve bizi fütuhat-ı Sübhâniyenle lütuflandır. Bu hayırlı fütuhatı yapacak yalnız Sensin, Sen.” (Araf Sûresi, 7/89) diyor ve onları başlarına gelmesi mukadder belaya havale ediyordu.

Bir gün, bu niyazlar ve içten içe sızlanmalar gider gayretullaha dokunur ve -hep olageldiği gibi- tiranlar, tiran bozmaları da hak ettikleri belayı bulurlar. Onlar kahr u tedmîrle yerle bir edilir; Hak’la beraber olma mazhariyetini paylaşanlar da kurtuluş sevinciyle beraber kahrolup gidenlerin acısını derinden derine duyarak doğru bildikleri yollarında yürürler Hak maiyetine doğru.

Dünden bugüne âdet-i sübhâniye hiç değişmemiştir. Mazlum ve mağdur iniltilerinin yanında zalim ve tiran hırıltıları da devam edegelmiştir. Bir gün bu ah u efgân varıp gayretullah ufkuna dayanınca da müstebit ve mütehakkimler gidip kendi kazdıkları kuyuya düşmüş, hep Hak deyip duran temiz vicdanlarsa onlardan çektiklerini unutarak onlar için inleyip durmuşlardır.

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Mayıs sayısında neşredilen başyazıdır.

 

Kırık Testi: Metafizik Âlemin Üveykleri ve Beklenen Diriliş

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İnsanın maneviyata ve metafizik âlemlere açılabilmesi hangi hususlara bağlıdır?

Cevap: Bazı insanlar, maddiyatı her şey gördüklerinden dolayı manaya ve metafiziğe karşı kapalı bir hayat yaşarlar. Bu kişilerin maneviyata kapalı kalmasında fıtratlarının belli bir tesiri olsa da, asıl üzerinde durulması gereken husus onların bu konuda ciddi bir azm u ceht ortaya koymamaları, iradelerinin hakkını vermemeleridir. Esasında inanıyorum dese de, maddiyata gömülmüş, aklı gözüne inmiş insanlar, düşünceleri ve kanaatleri itibarıyla kendi elleriyle kendilerini ciddi bir darlığa mahkûm etmiş olurlar. Mesela onlar, değişik asırlarda yalan söylemeleri ihtimalinin olmadığı güvenilir insanlar tarafından nakledilen binlerce diyebileceğimiz keramet türü hadiselere inanmazlar. Hatta bazıları, rivayetlerin sağlamlığından dolayı kabul etmeye mecbur kalsalar da mucizeleri bile kabul etmek istemez, onları kendilerince değişik tevillerle maddi sebeplerle izah etmeye çalışırlar. Düşünce dünyalarını maddiyatla sınırlandırmış bu kişiler zamanla eşya ve hadiselerin metafizik yönünü anlama istidat ve kabiliyetlerini de köreltmiş olurlar. Bunun neticesinde eşya ve hadiselerin arka yüzünü göremez, şer gibi görünen hadiselerin ihtiva ettiği hikmetleri kavrayamaz ve te’vil-i ehadise vâkıf olamadıklarından dolayı da hadiselerin cereyanındaki değişik manaları anlayamazlar.

Hadiselerin Arka Yüzü ve Hikmetin Dili

Hâlbuki hadiseler, meydana geliş keyfiyetleri itibarıyla tıpkı birer âyât-u beyyinât (apaçık ayetler) gibi insanlar için farklı farklı manalar ihtiva eder. Fakat bunu görebilmek için insanın, evvela hadiselere latife-i rabbaniyesiyle bakması ve terkipçi bir kabiliyete sahip olması gerekir. Başka bir ifadeyle insan, şer’î emirleri olduğu gibi tekvinî emirleri de bir kitap gibi okumalı, bütüncül bir nazarla hadiseler arasındaki irtibatı yakalamaya gayret etmeli, sebep-sonuç münasebetlerini görmeye çalışmalıdır. Recaizade M. Ekrem’in ifadesiyle,

“Bir kitabullah-ı âzamdır serâser kâinat,

Hangi harfi yoklasan mânâsı hep Allah çıkar.”

Bazı hadiseler rastlantıya verilecek olsa ve bunların meydana gelme ihtimalinin yüzde bir olduğu söylense bile, bu tür hadiselerin alâkalı olduğu daha başka hadiseler de işin içine dâhil edildiğinde ihtimal hesapları binde bire, milyonda bire ve milyarda bire doğru düşmeye başlayacaktır. Şayet insan, hayatını süzerek yaşasa, zihnine gelen, gözüne takılan, ihsas ve ihtisaslarına çarpan hadiseleri bütüncül bir nazarla değerlendirmeye tabi tutsa bu hadiselerden ve bunlar arasındaki bağlantılardan çok derin manalar çıkarabilecektir. Aynı şekilde insan, kâinatta zerre kadar tesadüfe tesadüf edilmediğini her bir hadiseyle bir kez daha ayne’l-yakîn müşahede edecektir. Fakat bazı felsefecilerin yaptığı gibi hadiseleri münferit mütalaaya alacak olursa, o zaman da kâinattaki her bir harfin altında yatan Allah’a iman mefhum ve mazmununu göremeyecektir.

Bu açıdan maneviyata açılması için insanın, iradesinin hakkını vermesi, hadiseleri iyi süzmesi ve daha baştan hiçbir şeyin manasız olmadığına inanması gerekir. Öyle ki insan elinden düşen ve kırılan bir bardağın bile “te’vil-i ehadis” açısından mutlaka bir manasının olduğunu bilmeli ve o bardağın kırılmasının ifade ettiği mana ve mesajı anlamak için üzerinde düşünmelidir. Fakat yanlış anlaşılmasın bu bakış açısı, hadiseler karşısında tefe’ül ve teşe’ümlere girerek biriyle şımarma diğeriyle de ümitsizliğe kapılma demek değildir. Bilakis her bir hadisenin kendi diliyle anlatmak istediği bir mananın olduğunu kavrama demektir.

Metafizik Âlemlere Açılmanın Sırlı Anahtarı: Dua

Varlığın metafizik buudunu görebilmek için ikinci olarak insanın, ibadet ü taat yoluyla nazarî olan bilgilerini derinleştirmeye çalışması gerekir. Hiç şüphesiz en önemli ibadetlerin başında dua gelir. Çünkü o, Allah’a karşı halis bir ubudiyetin ad ve unvanıdır. Dua, sebepler üstü bir ibadet olduğu için, insanı sebepler üstü ufka ulaştırmada en önemli merdivendir.

Peki, insanın duada Allah’tan isteyeceği en önemli ve en büyük talebi ne olmalıdır?

Mesela biz, sabah akşam dualarımızda, اَلَّلهُمَّ اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ diyor ve Cehennem’den azat olma, Cennet’e kavuşma arzumuzu dile getiriyoruz. Cehennem’den uzak kalma ve Cennet’e girme hakikaten bir insan için çok önemli hadiselerdir. Fakat işin doğrusu insanın, bunlardan daha öte, istemesi gereken bir talebi olmadır: O da, Allah’ı doğru bilmeyi ve hiçbir zaman O’ndan gafil olmamayı taleptir.

Evet, insanın derin bir konsantrasyon ve şuurla dualarında elde etmek istediği en yüksek gaye bu olmalıdır. Öyle ki insan ellerini kaldırdığında her defasında öncelikle O’nun marifet ve rızasını istemeli ve bu isteğinde öyle ısrarcı olmalıdır ki, O’ndan gelen letaifin, ellerinin içinde karıncalanma meydana getirdiğini duymalı ve âdeta bir şeylerin yağdığını hissetmelidir. Tepeden tırnağa böyle bir gerilimi yakaladığında insan gönlünü yırtarcasına, şakaklarını zonklatırcasına, “Allah’ım, imanımı, marifetimi, muhabbetimi artır. İştiyakınla beni mest et. İçimi aşkınla doldur. Beni yolunun delisi eyle.” demelidir.

Siz hele geceleri bir kalkın ve samimi bir kalble bin defa Allah’tan bunları isteyin. Bakın o zaman Allah (celle celâluhû) nasıl fizik perdelerini yırtıyor, size yeni metafizik ufuklar açıyor ve siz de Allah’ın izni ve inayetiyle ruh ötesi âlemlere muttali oluyorsunuz. Unutmamak gerekir ki, kim bir şeyin arkasına düşer ve bu mevzuda ciddiyet gösterirse, arzuladığı şey kendisine lütfedilir. Ellerini arkasına bağlayıp müstağni bir tavırla “Veriyor musun, vermiyor musun!” diyen bir dilenciye kimse iltifat etmez ve bir şey vermez. Aynen öyle de insanın duasının kabul edilmesi; Allah’a tam bir teveccühle yönelmesine, başını O’nun eşiğine koymasına, ısrarla kapının tokmağına dokunmasına ve dualarına icabet edileceğine inanmasına bağlıdır.

Fakat dua, mü’min için bu kadar önemli olmasına rağmen üzülerek ifade etmek gerekir ki, günümüzde millet-i İslâmiyede en az alâka gören ibadet duadır. Maalesef o, çoktan şekil ve formatlara feda edilmiş durumdadır. Hatta camilerdeki dualar bile, ülfet ve gaflet ağında şekle kurban edilmiştir.

Bu ifadelerimizden, camileri ağzına kadar dolduran insanların yaptıkları ibadetlerin, ettikleri duaların kabul edilmediği mânâsı çıkarılmamalıdır. Hâşâ ve kellâ! Allah (celle celâluhû) en küçük ameli bile bir mü’minin lehinde değerlendirir ve zerre miktar dahi olsa onu mükâfatlandırır. Fakat unutmamak gerekir ki, bir insan değer verdiği şeyin kıymetiyle doğru orantılı olarak bir değer ifade eder. Siz dünyalık bir mala, bir köşke, bir villaya değer veriyorsanız, kendi değerinizi ona bağlamış olursunuz. Cennet’e değer veriyorsanız, Cennet kadar bir değeriniz olur. Fakat siz kulluğunuzu ve isteklerinizi, Allah’ın aşk u iştiyakına bağlamışsanız, O, namütenahi olduğu için, siz de namütenahi bir enginliğe ulaşırsınız.

Şayet siz, tesbih, tahmid ve tekbirlerinizle O’nu yüceltiyor, “Allah’ım kâinatın zerreleri adedince Sana hamd ü senalar olsun.” diyerek bunu içinizde duyabiliyor ve O’nu her anışınızda ürperiyorsanız, Allah nezdinde de yeriniz odur. Zira hadis-i şerifin ifadesiyle, nezdinizde Allah’ın yeri ne ise, Allah nezdindeki yeriniz de odur. Bu açıdan, sizin O’na ne kadar kıymet atfettiğiniz, O’nu ne kadar düşündüğünüz, O’nunla ne kadar oturup kalktığınız, O’nu ne kadar hecelediğiniz ve O’nunla ne kadar alâkadar olduğunuz çok önemlidir.

Metafiziğe Kapalı Değil, Kendini Metafiziğe Kapatan İnsan Vardır

Bir insan, bu ölçüde bir cehd ü gayret göstermeden de Allah ona ekstradan değişik mazhariyetlerde bulunabilir. Bu ayrı bir meseledir. Fakat objektif ve esas olan ölçü, insanın iradesinin hakkını vermesidir. Zira Cenâb-ı Hak; وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى  “İnsan için ancak sa’y u gayreti vardır.” (Necm sûresi, 53/39) buyurmuştur. Mefhum-u muhalifiyle ifade edecek olursak âyetin manası “insana çalışmasının, iradesinin hakkını vermesinin ve Allah yolunda koşmasının karşılığından başka bir şey yoktur” demektir.

Bu açıdan, “Ben, metafizik mülâhazalara açılamıyorum. Misal âlemini bilmiyorum. Hadiseleri bütüncül bir nazarla göremiyor, onlar arasında bir irtibat kuramıyor ve bir senteze ulaşamıyorum.” diyen bir insan öncelikle, bu konuda yapılması gerekli olan şeyleri yapıp yapmadığına bakmalıdır. Acaba böyle bir insan, farzları edadaki dikkatinin yanında peşi peşine hiç aksatmadan kırk gün teheccüd namazına kalkmış ve ardından alnını yere koyarak istenilmesi gereken hususları O’ndan istemiş midir? Bunu yapmayan bir insanın, maneviyata verdiği değer de o kadar demektir. Dolayısıyla bu şahsın maneviyat ufku da ona göre olacaktır. Öyleyse bazı kimselerin maneviyata kapalı oldukları doğru olsa bile, onları bu kapalılığa Allah mahkûm etmemiştir. Bilakis onlar kendi kendilerini maneviyata kapamışlardır. Daha doğrusu, metafizik âlemlere açılma adına yapılması gerekenleri yapmadıklarından, bu mevzuda iradelerinin hakkını vermediklerinden ötürü maneviyata kapalı kalmışlardır.

Soruda yer almasa da, son olarak, konuyla alakalı bir hususu ifade etmek istiyorum: Başlamış olan ve şu an itibarıyla bütün yeryüzüne ümit vaad eden bu diriliş bezminin devam etmesi ve oturtulacağı zemine oturtulması, maddi ve şer’î ilimlerle beraber maneviyata ve metafiziğe açık yetkin insanların eliyle gerçekleşecektir. Evet, fizik ve metafiziğin birleşik noktasında, bu âlemlerin gereklerini de yerine getirebilecek donanımda irade insanları yetiştirebildiğiniz takdirde, Allah dostu olan ve O’nu her şeye tercih eden o maneviyat kahramanlarının eliyle insanlık yeni bir bahara uyanacak, dünyanın çehresi bir kez daha gülecek ve yeryüzü bir baştan bir başa yeni bir dirilişe şahitlik edecektir.