Posts Tagged ‘terk’

BAMTELİ: İNSANLARIN TAKDİRİ VE İHLÂSIN MUHAFAZASI

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Olduğumuza da hamd ü senâ olsun!.. Ya dünyevîliklere dalıp biz de kirli birer akıntı gibi bataklıklara doğru aksaydık?!. Etrafı çölleştirmeye doğru aksaydık, ne olurdu halimiz?!. İyi ki imana açık bir ortamda dünyaya geldik. Taklidî bile olsa bize imanı yudumlattılar, yudumladık; onun ile beslendik, varlığımızı bugüne kadar devam ettirdik. Bundan sonra bize düşen, yeni kanatlar ilave ederek, “seyr ilallah”, “seyr ma’allah”, “seyr anillah” ufkunda ona seyahatler yaptırtmak… Biri diğerine benzemeyen, biri diğerinin üstünde olan sürekli seyirler yaptırtmak…

   Cenâb-ı Hakk’ın cemâlini görenler Cennet nimetlerini dahi unuturlar, zira Cennet’in binlerce sene mesûdâne hayatı O’nun cemâlini bir dakika görmeye mukâbil değildir; işte siz ona talipsiniz.

Bunun bir yolu, o mevzuda ölesiye bir cehd ve gayret ortaya koymaktır. Ölesiye bir cehd ve gayret… Tavırlar ile, davranışlar ile o mevzuda sürekli bir cehd ve gayret sergilemek.. dil ile, dudak ile, kalbin heyecanını ifade ederek, o mevzuda bir gayret sarf etmek.. yani, dili-dudağı -esas- kalbin heyecanlarına tercüman yapmak.. hatta biraz aşağıya düştüğü zaman, kalbin itirazı karşısında “Allah, bunu bana sorar: Ne diye tam kalbinin dilini seslendirmedin?” filan diye kendini sorgulamak… Öyle dil-dudak olmalı ki, bir yönüyle, kalb, onun yanında kuyruğunu kısmalı, susmalı, pusmalı, sesini çıkarmamalı; “Beni geçti bunlar!” demeli. Örneği, insanın melekleri geçmesinde aranabilir.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), Miraç’ta Hazreti Cebrâil’i geçti. Oysaki o, nurdan yaratılmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu ise, bir damla sudan yaratılmıştı; tabiatında beşerîlik vardı ama onları öyle aşmış, öyle geçmiş ve öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, Cibrîl, arkadan O’na bakarak, O’nun yürüyüşüne bakarak, o reftâre yürüyüşe hayranlık içinde, “Yürü! Top Senin, çevkan Senindir bu gece!” demişti. Bu ifade de Süleyman Çelebi’ye ait: “Yürü! Top Senin, çevkan Senindir bu gece!” O gece, O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizzat Cenâb-ı Hakk’ı, o engin vicdan aynası ile müşahede etti; Kadı Iyaz -Allâme-i Mağrib- ısrarla bunun üzerinde duruyor.

Sizi, Cenâb-ı Hak, iman ile bu dünyadan göçmeye muvaffak eylesin!.. Öbür tarafta O’nu (celle celâluhu) göreceğiniz vaadi var. Ama herkes kendi mir’ât-ı ruhuna göre bir müşahedeye mazhar olacak; ne ölçüde mazhar olursa olsun, kendinden geçecek, bayılacak.. Cennet’i unutacak, evinin yolunu, o Cennet’in köşklerini unutacak… Onlar, öyle dünyadaki kara saraylara, pembe saraylara, turuncu saraylara benzemez; başınızı döndürür orada; onlar enbiyâ-ı ızâmın bile başını döndürecek şekildedir. Fakat O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşahede ettiğiniz zaman, sarayın yolunu unutacaksınız. Hûrilerin çığlıklarını unutacaksınız. Öbür tarafa sizden evvel göç etmiş, وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ (ebedîliğe ermiş çocuklar) tabir edilen Cennet çocuklarını unutacaksınız. Hazreti Pîr’in ifadesiyle, Allah Teâlâ, sizi çocuk sevgisinden mahrum etmemek için, o çocukları orada yine sizin kucağınıza verecek ama O’nu görünce onların oradaki o feryatlarını/çığlıklarını da unutacaksınız, bayılacaksınız.

Yine, Bed’ü’l-Emâlî’nin sözüyle meseleyi ifade edelim:

يَرَاهُ الْمُؤْمِنُونَ بِغَيْرِ كَيْفٍ

وَإِدْرَاكٍ وَضَرْبٍ مِنْ مِثَالٍ

فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأَوْهُ

فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ الْاِعْتِزَالِ

“Mü’minler, O’nu keyfiyetsiz ve kemmiyetsiz olarak görürler. Buna bir misal de getirilemez. O’nu gördükleri zaman da bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” (el-Ûşî, Bed’ü’l-emâlî s.50-54) O’nu (celle celâluhu) görünce onları unutacaksınız, Cennet’in bütün nimetlerini, şatafatını, ihtişamını, hezâfirini… Dünya ne oluyor ki?!. Belki o esnada size sorsalar: “Dünya diye bir şey?!.” “Yahu öyle bir şey var mıydı?” diyeceksiniz. Hani, Kur’an-ı Kerim’de de diyor: كَمْ لَبِثْتُمْ فِي الْأَرْضِ عَدَدَ سِنِينَ “Yeryüzünde yıl hesabıyla ne kadar kaldınız?” (Mü’minûn, 23/112) Ne kadar yaşadınız? قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا أَوْ بَعْضَ يَوْمٍ فَاسْأَلِ الْعَادِّينَ “Bir gün veya günün sadece bir kısmında kaldık! Ama tam da kestiremiyoruz; bunu zamanın hesabını bilebilen ve aklında tutabilenlere sorsanız, diye cevap verirler.” (Mü’minûn, 23/113) “Belki bir gün, belki bir günden de az! Ama yine de her şeye rağmen, Sen bir bilene sorsan bunu, bir bilene sorsan!” diyorlar; yani, o yarım günden bile şüphe ediyorlar.

Ee bir de Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edince ve bir de Cenâb-ı Hak’tan dalga dalga değişik tecelli dalga boyunda “Ben, sizden razıyım!” sözünü işitince… O’nun cemâl-i bâ-kemâlini müşahede edeceksiniz; bir de “Ben, sizden razıyım!..” İliklerinize kadar öyle mest-sermest olacak, öylesine kendinizden geçeceksiniz ki, “Yahu bir dünya var mıydı, yok muydu?!” unutacaksınız onu. Sorsalar, kendi doğup büyüdüğünüz evi, resmedemeyeceksiniz. Öyle… İşte ona talipsiniz, onun arkasından koşuyorsunuz, Allah’ın izniyle. Ama onu da maksûdun bizzat yapmıyorsunuz; çünkü esas “Maksûdun Bizzât”a göre o da yine deryada damladır, güneşte bir zerre hükmündedir. Esası, O (celle celâluhu), Hüve… Hüve ile ifade edilen o ıtlakın ifade ettiği Şey, o ihata edilmez Şey… Cenâb-ı Hak, lütfuyla serfirâz kılsın! Bizi, kendi boşluklarımızın mahkumu etmesin!..

   Zikir ve niyazı ülfet ve ünsiyete emanet etmemek için -tevazu ve mahviyet içinde- sürekli yeni yeni teveccüh mülahazaları ile O’na yönelmek lazım.

Şunu diyordum, müsaadenizle: Bir taraftan tavır ve davranışlarımız ile hep o ulvî şeylerin peşinde olmak… Bir taraftan da dilimiz ile onu “vird-i zebân etmek”, “dile dolamak”. Bu, “zebân” kelimesi Farsça “dil” demek. Biz “dil” diyoruz, dil de “kalb” demektir. “Vird” tekrar demek, o da Arapça; onlar da almışlar onu, “tekrar etme” demek. “Dile dolamak” Türkçemizde vardır. Dile dolamak; aynı şeyi durmadan ve her yerde sürekli tekrarlamak.

Oturup kalkıp hep O’nu (celle celâluhu) dile dolamak lazım. Şimdi nasıl diyeyim?!. Bazen insanın aklına geliyor. يَا اَللهُ (جَلَّ جَلاَلُهُ)، يَا هُوَ (جَلَّ جَلاَلُهُ)، يَا رَبُّ (جَلَّ جَلاَلُهُ) diyor ama daha çok demeyi arzuluyor. “Yahu daha nasıl/ne diyeyim ben? En iyisi Esmâ-i Hüsnâ’yı sayayım!” بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ، يَا اَللهُ، يَا فَرْدُ، يَا حَيُّ، يَا قَيُّومُ، يَا حَكَمُ، يَا عَدْلُ، يَا قُدُّوسُ “Yahu daha ne desem ki?!” filan… Meseleyi ülfete ve ünsiyete fedâ etmemek için, tâbir-i diğerle meseleyi ülfet ve ünsiyete emanet etmemek için, sürekli yeni yeni mülahazalarla, teveccüh mülahazaları ile O’na yönelme.. her yönelişi âdetâ yepyeni, mebdeden bir yöneliş şeklinde, O’na doğru yapma… Bunlar ile yetinmeme esasen.

Bir şeyler duyarsın, bir şeyler hissedersin; kalbinde bir kısım inkişaflara şahit olursun, âlemin duymadığı, görmediği, etmediği şeylere muttali olmaya başlarsın. Fakat böyle hep üveyikler gibi kanat açıp yukarılara doğru uçtukça, yağmur damlaları gibi, tekrar tevazu, mahviyet ve hacalet içinde toprağın bağrına dönersin. خَاكْ شَوْ خَاكْ بِرُويَدْ بَا تُو گُلْ * كِه بَجُزْ خَاكْنِيسْت كَسْ مَظْهَرِ گُلْ “Toprak ol toprak ki, gül bitsin; zira topraktan başkası güle mazhar olamaz.” Toprak ol toprak ki, gül bitiresin!.. Senin büyüklüğünün alameti, kendini mahviyet ve tevazu içinde sıfırlamandır. Bir şey isen, duygu ve düşüncelerinde hep kendini sıfırlıyorsun demektir. Kendini sıfırlama mülahazası hâkim değilse sana, sen -Sana demiyorum; yani, ey insan-ı meçhul, sen- bir “hiç”sin, hiçsin…

Evet, yüksekliği ile makûsen mütenasip (ters orantılı) kendini mahviyet, tevazu ve hacalet içinde, “acz u fakr, şevk u şükür” içinde duymak… Hani onun daha ötesinde seyr-i sülûkta “nefsini terk edip bütün bütün unutmak.” Bir dönemde “iman” olduğundan, “İslam” olduğundan, insanlar “îkân mevzuunda, iz’an mevzuunda daha derinliklere çağrılma istikametinde öyle demişler. Hazreti Pîr, bu çağda bir şeyi imar etme, onun projesini yapma, statiğini yapma vazifesi ile sorumlu olduğundan dolayı, o, kendi çağının insanlarına göre en lüzumlu, en elzem olan şeyi ifade ediyor. Öbürü (Emir Buharî) diyor ki: “Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk: Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” “Bizim yolumuzda (Nakşibendî yolunda) dört şeyi terk etmek bir esastır: Dünyayı terk etmek, ukbâyı terk etmek, nefsi terk etmek, terk ettiğini de terk etmek, unutmak. ”

Terk-i Dünya: Herhalde Hazret’in ölçülerine vurduğumuz zaman, dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lâzımdır. “Dün geldi, bugün ayrıldı gitti; var mıydı, yok muydu, bana ne yahu!” diyecek kadar… Arkasından bakmamak.. gözyaşı dökmemek.. “Aman kaybederim!” endişesine kapılmamak… O endişeye kapılanlar, kazanma kuşağında kaybediyorlar. Farkında değiller, kaybediyorlar; her gün bir kere daha çok farklı bir kayıp kuyusuna yüzüstü abanıyorlar veya tepetaklak gidiyorlar. Dünyayı terk…

Terk-i Ukbâ; ukbâyı da terk. Çünkü ukbânın ötesinde Cemâlullah var, Rü’yetullah var, Rızaullah var; Enbiya-ı ızâm ile beraber aynı sofrayı paylaşma var, evliya-ı ızâm ile aynı sofrayı paylaşma var… Bütün bunların varlığı sana -bir yönüyle- ukbâyı da unutturacak. Seni alıp Cennet’te bir yere “Otağın burası!” deyip oturtacaklar; oturacaksın oraya ama görmeyecek gözün onu. Ukbâyı da öyle terk edeceksin. Terk-i dünya, terk-i ukbâ…

   Vird-i zebânımız: “Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm!..”

Terk-i Hestî: Kendini terk edeceksin; sen, kendini de sıfırlayacaksın. Bir çarpı çekeceksin kendi üzerine; O’na ulaşmanın yolu, bu. “Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken / Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” (Gavsî) Hep ben perdede görünüyorsam, sahnede görünüyorsam, ey Allah’ım, Sen tecelli eylemezsin. Zira Senin tecellin, benim yokluğuma vabestedir. Ben silinmeliyim ki, o zaman, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ hakikati tecelli etsin.

Ne yaparsam yapayım… “Bedir yaptım, Uhud’da hezimeti zafere çevirdim, Yermuk’ta bilmem ne yaptım!..” Bunları unutacak kadar… “Böyle bir şey yaptım mı, yapmadım mı?!.” Unutacaksın Hazreti Halid gibi. Zannediyorum ona sorsaydınız, Perslerin tepesine balyoz gibi, Romalıların tepesine balyoz gibi… “Sen ne yaptın?” “Vallahi ben bir şey yaptığımın farkında değilim. Sadece yaptığım bir şey var ki, onun ezikliği altında hâlâ eziliyorum: Okçular tepesinde, vazife ve sorumluluğunu unutan insanların oradan ayrılmalarını ganimet bilerek, Peygamber ordusuna arkadan hücum ettim! Aklımda kalan bu!..”

Altmış sene evvel işlediğim bir hata; aklıma yeniden gelince, zina etmiş gibi… أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ، أَلْفُ أَلْفِ أَسْتَغْفِرُ اللهَ “Günahlarımdan tevbe ve nedamet edip Allah’tan binlerce, milyonlarca defa bağışlamasını diliyorum!” Zannediyorum Hazreti Hâlid’in, Ebu Süfyân’ın unutamadığı bir şey var ise, o da cahiliye döneminde, yani cahiliyenin yaşandığı dönemde -Ben o cahiliyeyi onlara da nispet etmekten hayâ ediyorum.- cahiliyenin hükümferma olduğu dönemde edip eyledikleriydi ki, ona da “zelle” diyeceğim. O zelleler, akıllarına geldiği zaman, Hazreti Âdem-vâri, رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Zulmettik nefsimize yâ Rab! Eğer Sen yarlığamaz, merhamet buyurmazsan, biz, kaybedenlerden, tepetaklak hüsrana gömülenlerden oluruz!” (A’râf, 23/7) رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا إِنْ نَسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا “Unuttuk veya hata ettikse, bundan dolayı bizi muaheze etme!” (Bakara, 2/286) diyorlardı.

Hayatını İlahî varidât çerçevesinde götürenler, kendilerini böyle sıfırlarlar. Sen, sende yok olunca esasen öyle şeffaf bir ayna haline gelirsin ki… Onun için Hak dostu, “Âyine-i idrakini pâk eyle sivâdan / Sultan mı gelir hâne-i nâ-pâke, hicâb et!” diyor. “Dil beyt-i Hudâ’dır, anı pâk eyle sivâdan / Kasrına nüzûl eyleye Rahmân, gecelerde.” diyor. Evet, kalb, öyle bir mir’ât-ı mücellâ haline gelince, o kalbinin vüs’ati, istiap haddi ölçüsünde O’nu duyarsın, O’nu hissedersin.

Fakat bütün bu duymalar ve hissetmelerin taçlandırılması, taçların da sorguçlandırılması, kendini sıfırlamaya bağlıdır. Allah, ne kadar senin üzerine iltifat-ı Sübhâniyesi ile sağanak sağanak şeyler yağdırıyorsa, o ölçüde kendini sıfırlayacaksın. “Bana biraz daha toprak olmak, toprağın altında bir şey olmak, toprağın derinliğinde bir şey olmak, bir şey olmak, bir şey olmak…” El-ayak hareketlerin ile, dil-dudak hareketlerin ile cihanlar fethediliyor, Hazreti Fatih’in İstanbul’u fethi gibi. Fakat bütün bunlar aklına geldiği zaman, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan!..” sözü ile meseleyi taçlandıracaksın; onlara katiyen sahip çıkmayacaksın, katiyen.. “Var bir güzellik ortada; tebessüm ediyor benim çehreme; sanki benim davranışlarımdan dökülmüş gibi ama tenâsüb-ü illiyet (kozalite) mülahazasına göre, tenâsüb-ü illiyet prensibine göre, belli ki bunlar, benim eserim olamaz, belli ki Sahibinin eseri!” diyeceksin.

Meseleye böyle bakmayanlar, farkına varmadan “Din, İslam!” dedikleri zaman bile, şirk bataklığında bata-çıka yürüyorlar demektir; şirk bataklığında bata-çıka yürüyorlar demektir. Fakat, bunlar batarken bile “Bir ay sonra her şey düzelecek.. bir hafta sonra her şey düzelecek.. iki ay sonra her şey düzelecek.. üç ay sonra her şey düzelecek!..” derler. Bunlara dense dense -Terbiyem müsait olsa şöyle derim… Ama burada terbiyenin müsaadesizliğini bozacağım; bunlara dense dense- “dırıltı” denir.

Evet, ne “dırıltı” değildir? Böyle ilham sağanağı altında, varidât sağanağı altında bulunduğun zaman bile, her şeyi ayân-beyân gördüğün zaman bile, كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ “Hepsi Allah’tan!..” Bir el, bir ayak işareti ile, bir temsil, bir hâl işareti ile, cihan senin önünde dize geliyorsa şayet, yine orada, çok rahatlıkla كُلٌّ مِنْ عِنْدِ اللهِ demesini bileceksin: “Her şey, Allah’tan!..” “Her şey Sen’den, Sen ganîsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm! // Hem evvelsin hem âhirsin / Rabb’im Sana döndüm yüzüm!..” İşte vird-i zebân, bu. Balyozlar senin başına inip-kalksa, mızraklar sinene saplansa, her gün bir yara ile -muktezâ-ı tabiat- inlesen, yine de gözün hep O’nda (celle celâluhu) olmalı, hep O’nda olmalı, hep O’nda olmalı…

Yaptığınız güzel işler vardır, Cenâb-ı Hak, onları devam ettirmeye muvaffak kılsın! Güzel bir şey vardır. Fakat o güzelden daha güzel bir şey varsa, o da, o güzelin sürekli güzellikler sâlih dairesi içinde devam ve temâdîsidir. Güzellik, bir yerde gidip çirkinliğe aborda oluyorsa, o güzele “güzel” denmez. Güzel odur ki güzel doğurur, o da güzel doğurur, o da güzel doğurur; bir “güzel doğurma sâlih dairesi, doğurgan döngüsü” ortaya konur.

   “Rıza-ı İlahî kâfidir; eğer o yâr ise, her şey yârdır; eğer o yâr değilse, bütün dünya alkışlasa beş para etmez.”

Hazreti Bediüzzaman, insanların takdiri ve ihlâsın muhafazası konusunda çok önemli bir hususa dikkat çekiyor: “İnsanların takdiri/istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde “illet” ise, o ameli iptal eder. Eğer “müreccih” ise, o ameldeki ihlâsı kırar. Eğer müşevvik ise saffetini izâle eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet olarak, istemeyerek Cenâb-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, وَاجْعَلْ لِى لِسَانَ صِدْقٍ فِى اْلآخِرِينَ buna işarettir.”

“İnsanların takdiri/istihsânı, eğer böyle işte, böyle amel-i uhrevîde illet ise, o ameli iptal eder.” İnsanların takdir ve istihsânı… “Takdir” bildiğiniz gibi, Türkçemizde de kullanılıyor; “istihsân” da “güzel görmek” demek. Uhrevî amellerde… Allah için yapıyorsak, öteler için yapıyorsak.. yani, bugünün insanı olmaktan sıyrılarak, yarınları olan insanlar gibi davranıyorsak.. upuzun yarını olan, ebedî yarını olan insanlar gibi davranıyorsak.. eğer yaptığımız güzellikleri, namazı, haccı, orucu, irşadı, bir yönüyle dünyaya nâm-ı celîl-i İlahî’yi, nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyurmayı gaye-i hayal yapmışsak… Bütün bunlarda eğer insanların takdirini “illet” yapıyorsak, o amellerimiz boşa gider. (İllet; sözlükte “hastalık, zafiyet, sebep ve gerekçe” gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise, hükmü gösteren veya gerekli kılan yahut hükmün kendisine bağlandığı durum, vasıf, mânâ, gerekçe demektir.)

İnsanlar takdir etsinler… “Maşallahı var; dünyanın yüz yetmiş küsur ülkesinde okul açtılar!” desinler… Bu aklının köşesinden geçiyorsa… Bu gelince, nöronların kapısını çaldığında, hemen o kapıyı sürmelemeli, hemen; bir daha da o türlü duyguların açamayacağı hâle getirmeli. Fakat işte, eğer illet ise.. insan onun için yapıyorsa.. takdir edilsin istiyorsa.. “Bak, bunca insana duyurdum ben bu meseleyi!” filan diyorsa…

İyilikleri unutmak lazımdır esasen. Unutulacak bir şey var ise, o da kişinin kendi yaptığı/vesile olduğu iyilikleri unutmasıdır. Aklına geldiği zaman da “Allah Allah!.. Bencileyin bir insana Cenâb-ı Hak, nasıl oldu da bu lütufta bulundu?!” demek suretiyle -Bu da bir nevi tahdîs-i nimettir.- O’ndan bilmelidir. Yine onu kabul etme fakat O’ndan bilme… O’ndan bilince o hem “illet” sayılmaz, hem de insan o sâyede açık-kapalı şirke girmemiş olur. Öbür türlü, farkına varmadan insanların takdiri, insanların alkışı, insanların büyük görmesi, insanların parmak ile işaret etmesi, “Sen yaptın!” demesi, geldiğinde ayağa kalkılması; bütün bunlar, bir yönüyle yapılan güzelliklere illet sayılıyorsa, o ameli iptal eder. Bir şey yapmamış gibi olur.

Evet, ne gibi? رُبَّ صَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ صِيَامِهِ إِلاَّ الْجُوعُ وَالْعَطَشُ Hadis: “Nice oruç tutanlar vardır ki, tuttukları oruçtan yanlarına kâr olarak sadece açlıkları ve susuzlukları kalmıştır.” وَرُبَّ قَائِمٍ لَيْسَ لَهُ مِنْ قِيَامِهِ إِلَّا السَّهَرُ وَالْعَطَبُ (Bazı rivayetlerde son kelime النَّصَبُ ve التَّعَبُ şeklinde geçmektedir.) “Nice sabahlara kadar ayakta duran insanlar vardır ki, sadece yorgunlukları ve uykusuzlukları yanlarına kâr kalmıştır.” Öyle değil… Dolayısıyla ameli iptal eder o. O ameli iptal etmemek için, o güzelliğin yeni bir güzellik doğurması için, yaptığınız o şeylerde halkın takdirini, alkışını, müşârun bi’l-benân (parmakla gösterilir) olmayı hedef yapmamak lazım, illet yapmamak lazım; ameli iptal eder o.

   İhlâs; ferdin, ibadet ü tâatinde, Cenâb-ı Hakk’ın emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanması, vazife ve sorumluluklarını O emrettiği için yerine getirmesi ve sadece O’nun hoşnutluğunu hedeflemesi demektir.

“İnsanların takdiri/istihsânı, eğer amel-i uhrevîde “müreccih” ise, o ameldeki ihlâsı kırar.” Eğer müreccih (o ameli yapıp yapmama hususunda tercih ettirici sebep) ise… Bu, ondan (“illet” yapılmasından) beri bir şey oluyor; biraz daha “Tevhîd”e yaklaşılıyor, Tevhîd’e doğru bir adım atılmış oluyor. O işi yapıyorsunuz ama o takdiri, o alkışı, o mevzuda “illet” yapmamışsınız. Fakat “O da iyi bir şey; insanlar kabul ediyorlar bunu!” diyorsunuz. Bazen de şeytan şöyle dedirtir: “Bu insanlar kabul edince, onlar da sizin çizginizde yerlerini alırlar, size arka çıkarlar; onlar da size destek olurlar.” Bu da şeytanın sağdan gelme ayak oyunlarındandır. “Tercih ettirici bir faktör” ise, yani, başka şeyler yapacakken, onu tercih ettiriyor size… O da o ameldeki ihlâsı kırar. Çünkü ihlâs demek -esasen- bir şey emredildiği için yapmak ve yaparken sadece O’nun rızasını gözetmektir. “Bir zerre ihlâslı amel, batmanlar ile hâlis olmayana müreccahtır.” beyanı da bu sözleri söyleyen, Hazreti Pîr-i Mugân’a ait.

Evet, siz ihlâslı amel ettiğiniz takdirde, Allah (celle celâluhu) hiç bilemediğiniz şekilde binlerce insanın sinesini açar. Ama ihlâslı amel ettiğiniz takdirde… Peygamberlere açılan kapılar da öyle açılmıştır. Dolayısıyla, insanların takdirini tercih ettirici bir sebep yapmak da o ameldeki ihlâsı kırar. İhlâs kırılınca, mesele yine Cenâb-ı Hak’tan koparılmış olur, hafizanallah. Tercihte bile… Amel var fakat ihlâs yok. Zannediyorum kabirden başlamak üzere bütün Berzah hayatında, Mahşer’de ve Mizan’da meselenin hesabı görülür; sorarlar: “Sen bunu yaptın ama çok ihlâslı değildin bu mevzuda!..”

Oysaki Kur’an-ı Kerim, çend yerde, ihlası nazara veriyor. Mesela, işte o Kısâr’dan (kısa sûrelerden) “Lemyekunillezîne” diye bilinen Beyyine Sûresi de onların başında geliyor. Orada şöyle buyuruluyor: وَمَا أُمِرُوا إِلاَّ لِيَعْبُدُوا اللهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاءَ وَيُقِيمُوا الصَّلاَةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ “Oysa onlara da ancak, Din’i bütün yanlarıyla içten kabul ederek ve sadece O’nun rızasını hedef alarak, küfür ve şirkten uzak, dupduru bir tevhîd inancı içinde Allah’a ibadet etmeleri, namazı bütün şartlarına riayet ederek vaktinde ve aksatmadan kılmaları ve zekâtı tastamam vermeleri emredilmişti. Budur kusursuz, sağlam ve dosdoğru Din.” (Beyyine, 98/5) Din, diyanet, Allah’a aittir. “İbadet”, “Ubûdiyet” ve “Ubûdet” Allah’a yapılır. Başkalarının o mevzuda takdir ve alkışının kıymet-i harbiyesi yoktur; onun tercih ettirici bir faktör olması ise, o ameldeki ihlası kırar.

“Eğer müşevvik ise, saffetini izâle eder.” İnsanların takdiri/istihsânı teşvik edici bir faktör olarak, yaptığınız iyiliklere ve güzelliklere tesir ediyorsa.. o, bunlarda bir müşevvik ise… İnsan arzu eder; “Başkaları teşvik etsin de yapayım!” İnsanın zaaflarından birisidir, bu; fakat insanın en zayıf olan zaaflarından birisidir. Yani, artık bütün bütün iptal değil.. aynı zamanda ihlâsın zedelenmesi, yara alması, berkenâr edilmesi de değil.. fakat müşevvik olduğundan, bu, o meselenin saffetini, duruluğunu esasen götürür; bulanıklık olmaya başlar onun içinde, bazen kapkaranlık çizgiler olur orada. Cenâb-ı Hakkın beğendiği, takdir buyurduğu, öyle olmasını istediği amel, desen bozukluğuna düşer. Oysaki o meseleyi ortaya koyarken, vaz’ ederken, “Bu meselenin şu desende ortaya konması lazım!” buyurmuştur. Öyle bir şey ki, ne “iptal etme” mevzuu, ne “ihlası zedeleme” mevzuu, ne de meselenin “saffetini izâle etme” mevzuu söz konusu olmamalıdır.

Evet, her şeyden evvel o, Allah için yapılmalı; iptal edilmemeli. Aynı zamanda elin-âlemin takdiri falan da beklenmemeli. Fakat aynı zamanda “Başkaları teşvik etsin de biz de bu güzel şeyi yapalım!” falan da denilmemeli. Çünkü teşvike meyletmek, bir yönüyle gözün teşvikte olması veya kulağın teşvikte olması, bu da meselenin saffetini izâle eder, hafizanallah.

   Kul ile Mabud münasebetlerinde sır tutucu olmak ve hep O’nun uhrevî teveccühlerine bağlı yaşamak da ihlâsın ayrı bir buududur.

Burada antrparantez bir şey arz edeyim: Sabahlara kadar bin rekât namaz kılarsın ve bu mevzuda kimseye sır vermek istemezsin. Karanlık, gece… Hatta “Yahu şu seccâde bile bilmese!.. Benim şu gözyaşlarımla ıslandı; bir an evvel kurusa da bilmese!.. Benim iç döküşlerimi bilmese! Döşeğim bilmese benim kendinden ayrıldığımı! Yorganım farkına varmasa! Varsa hayat arkadaşım, yanından ayrılıp gittiğimi bilmese!..” dersin. Meseleyi öyle sâfiyâne yapıyorsun, öyle dupduru olarak yapıyorsun. Allah’ın izni-inayetiyle, bir yerlere ulaşıyorsun, belki bir şeyler hissediyorsun. O türlü şeyleri hissetmenin tâlibi bile olmamalısın!:.

Çünkü talep ettiğin şey o kadar büyük ki!.. Bir insan neyi talep ediyorsa, aynı zamanda kendi kıymetini ifade eder. Talep edilen şeyin kıymeti, insanın kıymetini aksettirir. Kimisi bakırcılar çarşısında bakıra tâlip olur. Kimisi sarraflar çarşısında altına-gümüşe tâlip olur. Kimisi mercan adalarına dalar, ona tâlip olur. Bence sen, öyle bir şeye tâlipsin ki!.. “Allah!” diyorsun: “Allah için işleyiniz, Allah için başlayınız, Allah için görüşünüz, Allah için konuşunuz; lillâh, livechillâh, lieclillâh rızası dairesinde hareket ediniz. O zaman ömrünüzün dakikaları, saniyeleri, saliseleri, âşireleri, seneler hükmüne geçer.” Hazreti Pîr birini (dakikaları) diyordu, ben diğerlerini ilave ettim; ömrünüzün âşireleri, seneler hükmüne geçer.

Burada bile yine Cenâb-ı Hakk’ın rızasından başka değişik şekilde bir beklenti olmamalı. Hani, “Firâsetim inkişaf etsin benim!” dememeli!.. Ettirirse ettirir… “Böyle her şeyi doğru okuyayım, bu yaptığım şeyler ile!” Bakın içinize bunlar gelebilir. Değişik makamlar, pâyeler, hatta nezd-i Ulûhiyetteki pâyeler… “Her gece rüyamda -bir yönüyle- kendi mir’ât-ı ruhumda O’nu temâşa edeyim!” Bunlar kendi kendine geliyorsa şayet, bence öpüp başa koymak lazım; tahdîs-i nimettir bu. “Allah Allah! Nasıl oldu da bencileyin fakire, böyle sultanlara armağan edilen şeyler armağan edildi, lütfedildi!” falan… Onu da o çerçevede ele almak lazım; evet, onu da karartmamak lazım.

Hatta bazı kimseler biliyorum ki veya duydum ki… Mesela herkes Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) görmeyi ister; ben de O’nu bir dakika görmeye, belki dünyaları fedâ ederim. Fakat öyle kimseler vardır ki, hafizanallah, “O’nu gördüm!” mülahazası, yaptığı şeylerde aklına geliyorsa, ona da razı olmaz. “Yâ Rabbi! Ben, O’nun için ölüp ölüp dirileyim, kalbim O’nun ateşi ile yansın. Leyla Hanım gibi diyeyim: ‘Yanarsam, nâr-ı aşkınla yanayım yâ Rasûlallah! / Ezelden kapında bağrı yanık bir gedâyım yâ Rasûlallah!’ Fakat, bana vereceğini öbür tarafta ver!..” der. “Yâ Rasûlallah!..” redifli nice naatlar söylenmiştir. “Yâ Rasûlallah! Yâ Rasûlallah!..” Meşgul olmuşsanız, görmüşsünüzdür bunları. Gönlünüz öyle olmasını arzu eder. Fakat “Ya ben onu suiistimal edersem; ‘Bana bir hususiyet olarak geldi!’ mülahazasına kapılırsam?!. Allah’ım! Onu da bana verme! Bana vereceğin şeyi öbür tarafta ver. Öbür tarafta ben, başımı O’nun ayaklarının altına koyayım!” O kadar…

   “Cenâb-ı Hak, insanların takdir ve istihsânını sırf makbuliyet alameti olarak, istenmeden ihsan etse, bunu o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-i tesiri namına kabul etmek güzeldir.”

Ama kendi kendine geldi… Bu defa da ciddî bir nefis muhasebesi ile, iç sorgulama ile, hemen Latife-i Rabbâniye’ne yönelerek, “Bencileyin bir insana bunların lütfedilmesi çok olacak şey değildi ama Cenâb-ı Hak -herhalde utûfet-i şâhâne, eltâf-ı şâhânenin olduğu dönemde tufeylîlerin de mahrum edilmediği gibi- bencileyin bir tufeylîyi de mahrum etmedi!” mülahazasıyla meseleye bakma… Havada uçsa, suda batmadan gitse, insanların çehresinde kalblerinden geçenleri okusa, iki tane kelime ile bir insanı hemen hakikatin göbeğine otağ kurmaya çağırabilse… Bütün bunlarda yine kendine bir şey çıkararak meseleye bakmamak lazımdır. Şu kadar var ki, kendi kendine gelmiş şeyler olarak onları inkâr etmemeli; çünkü O’ndan gelmiş şeylerdir, iltifattır.

Böyle olunca, “İnsanlardaki hüsn-i tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ ‘Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!’ (Şuarâ, 26/84) beyanı da buna işarettir.” Hazreti İbrahim diyor bunu: “Beni, arkadan gelen insanlar nezdinde yâd-ı cemîl kıl!” Örnek olarak söylüyor o peygamber. Kalbi ne kadar duru, ne kadar temiz!.. Beklenti ifadesi değil de hayır ile yâd edilme arzusu. O arzu, kabul buyurulmuş da Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) salât u selamlarda anarken, O’nu da anıyoruz. اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، كَمَا صَلَّيْتَ عَلَى سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا إِبْرَاهِيمَ فِي الْعَالَمِينَ رَبَّنَا إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ Bizde yok bazı ilaveler; bazı kelimeleri diğer mezhepler ilave ediyorlar. Herhalde Âhâdî şeyler olduğundan dolayı Hanefîlerde yok; Hanefîlerin Garîb, Âhâdî şeyleri namazda söyleyip söylememe konusuna karşı biraz hassasiyetleri var. Evet, Hazreti İbrahim, وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ diye dua etmiş; arkadan gelen nesiller tarafından da yâd-ı cemîl olarak yâd edilmiş.

Bir de bir örnek; Allah’a öyle bir teslimiyeti var ki!.. İşte her zaman O’ndan ders almalı!.. Mancınığa konup ateşe atılırken, daha ateşin içine düşmeden, Cebrâil yetişiyor orada: “Cenâb-ı Hakk’ın selamı var, senin için bir şey yapalım mı?” diyor. “O, haberdar ise, benim kimseden beklediğim bir şey yok!” cevabını veriyor.

İşte bu örneğe binaen esasen, hayat böyle götürülmeli. حَسْبِيَ اللهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ “Allah bana yeter. O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) حَسْبُنَا اللهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” (Âl-i Imrân, 3/173) نِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ “O ne güzel Mevlâ, ne güzel Yardımcı’dır!” (Enfâl, 8/40) غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Affını dileriz ya Rabbenâ, dönüşümüz Sanadır.” (Bakara, 2/285) رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” (Mümtehine, 60/4) denmeli. Bu mevzuda şeref-nüzûl olmuş ne kadar beyan varsa, o mülahazaya bağlamak lazım. Esasen, Hazreti İbrahim bize de bu dersi veriyor.

Dolayısıyla, zannediyorum, وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ duasının baktığı mülahazalardan bir tanesi de, budur. Bu açıdan, o meseleyi de böyle makul bir mahmîle hamletmek lazımdır. وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ * وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!.. Ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85)

اَللَّهُمَّ أَعِنَّا عَلَى ذِكْرِكَ وَشُكْرِكَ، وَحُسْنِ عِبَادَتِكَ * اَللَّهُمَّ إِنَّا نَسْأَلُكَ الْهُدَى وَالتُّقَى وَالْعَفَافَ وَالْغِنَى * اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا، خَلِّصْنَا، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ؛ وَعَافِنَا وَاعْفُ عَنَّا وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِعَفْوِكَ يَا مُجِيرُ، بِفَضْلِكَ يَا غَفَّارُ * وَأَسْأَلُكَ بِحَقِّ هَذِهِ اْلأَسْمَاءِ الْكَرِيمَةِ الشَّرِيفَةِ، وَالصِّفَاتِ الْجَلِيلَةِ اللَّطِيفَةِ، أَنْ تُصَلِّيَ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، وَاحْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَالشَّيْطَانِ، وَمِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَاْلإِنْسَانِ، وَمِنْ شَرِّ الْبِدْعَةِ وَالضَّلاَلَةِ وَاْلإِلْحَادِ وَالطُّغْيَانِ؛ وَأَجِرْنَا، نَجِّنَا، خَلِّصْنَا مِنَ كَيْدِ وَمِنْ مَكْرِ وَمِنْ خِيَانَةِ وَمِنْ فِتْنَةِ وَمِنْ فَسَادِ وَمِنْ حِقْدِ وَمِنْ حَسَدِ أَعْدَائِنَا الْعَسْكَرِيِّينَ وَالشُّرْطِيِّينَ وَاْلاِسْتِخْبَارِيِّينَ وَالْعَدْلِيِّينَ وَالْمُلْكِيِّينَ، وَاجْعَلْهُمْ خَائِبِينَ خَاسِرِينَ فَاشِلِينَ مَخْذُولِينَ مَرْدُودِينَ مَطْرُودِينَ مَقْهُورِينَ مَنْفُورِينَ مُنْقَرِضِينَ مُنْهَزِمِينَ؛ بِحَقِّ ذَاتِكَ، بِحَقِّ عَظَمَتِكَ، بِحَقِّ كِبْرِيَائِكَ، بِحَقِّ أُلُوهِيَّتِكَ، بِحَقِّ رُبُوبِيَّتِكَ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ صِفَاتِكَ السُّبْحَانِيَّةِ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ أَسْمَائِكَ الْحُسْنَى، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ اسْمِكَ الْعَظِيمِ اْلأَعْظَمِ، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى، بِحُرْمَةِ وَشَفَاعَةِ الْمُصْطَفَيْن اْلأَخْيَارِ، يَا رَحِيمُ يَا رَحْمَانُ، يَا ذَا اْلجَلاَلِ وَاْلإِكْرَامِ، وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

“Allah’ım, hep zikrinle yaşayıp gafletten uzak kalarak Seni sürekli yâd etme, nimetlerin karşısında Sana karşı şükür hisleriyle dopdolu olma ve hakkıyla kullukta bulunup ibadetleri en güzel şekilde yerine getirme hususlarında bize yardım et. Allah’ım, Sen’den hidayet, takva, iffet ve (gönül) zenginliği dileriz. Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, halas eyle, koru. Bize af ve afiyet lütfeyle. Ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle. Affınla imdat ve himaye buyur ey Mucîr Allah’ım, fazlınla bağışla ey Gaffâr Rabbim. Bu şerefli ve mübarek isimlerin hürmetine, latîf ve celîl sıfatların hatırına Sen’den Efendimiz Hazreti Muhammed’e ve O’nun mübarek aile fertlerine salât ve selam etmeni diliyoruz. Bu makbul olduğuna inandığımız duaya şu talebimizi de ekliyoruz: Bizi nefis ve şeytanın şerrinden, cin ve insin şerrinden, bidat, dalalet, ilhad ve tuğyana düşmekten muhafaza buyur. Asker, polis, istihbaratçı, hukukçu ve idareci devlet memuru gibi hayatın her biriminden olup bize karşı düşmanca davranan kimselerin komplolarından, tuzaklarından, hıyanetlerinden, fitnelerinden, kinlerinden ve hasetlerinden bizi koru, uzak tut, muhafaza buyur. Düşmanlığa kilitlenmiş o şerirleri hayal kırıklığıyla kederli, eli boş kalıp hüsrana düşmüş, fiyasko yaşamış, perişan, hücumları akim kalıp püskürtülmüş, kovulup uzaklaştırılmış, kahra uğrayıp yara bere içinde kalmış, bozguna uğramış, yıkılıp batmış ve hezimet yaşayıp sönüp gitmiş hale koy!.. Ya Rahmân, ya Rahîm, ya Zelcelâli ve’l-ikrâm! Zat’ın, azametin, ululuğun, Ulûhiyetin, Rubûbiyetin hakkı için.. Sıfât-ı Sübhâniye’nin hatırı ve şefaati için.. Esmâ-i Hüsnâ’n hürmeti ve şefaati için.. İsm-i A’zam’ın hürmeti ve şefaati için.. Hazreti Muhammed Mustafa’nın hürmeti ve şefaati için.. seçkinlerden seçkin ve en hayırlı kulların enbiya/evliya hürmeti ve şefaati için duamızı kabul buyur. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, ailesine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu diliyoruz Rabbenâ!..”

Kırık Testi: KENDİYLE YÜZLEŞMEDE PEYGAMBER UFKU (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

Hazreti Safiyyullah’ın sergüzeştisi de zaman ve varoluş hususiyetleri mahfuz, iç murakabe ve Hak’la münasebette birbirini çağrıştırır mahiyettedir: Hakk’a müteveccih yaşama, en küçük kaymaları sukût etme olarak değerlendirme, hiç dinmeyen âh u vâh, basar ve basiretin sürekli O’na açılan kapı aralığında bulunması ve dilde hep Hû…

İnsanlık ruhunun rahm-ı mâderi صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِ – “Pişmiş çamur ve balçık”tan kainat kitabının cami bir fihristi olarak yaratılan, melâike-i kiramın kıblenüması olarak tebcil edilen, bu zîşuur kanun-i emrî ile madde birleşiminden var edilen Âdem Nebi, Hazreti Safiyyullah, bütün insanlık âleminin mükerrem ve muazzez babası.. nübüvvet silsilesinin neşv ü nemaya açık mümtaz çekirdeği.. semeredâr olmaya açık bir fidesi ve “ahsen-i takvîm”e mazhar tam bir mir’ât-ı mücellâ-i ilâhîydi. Farklı bir buuddaki bu ayine-i câmia, iç ve dış donanımıyla Hazreti İlm-i muhît, Kudret-i kâhire ve İrade-i bâhire’ye mücellâ bir ayine olmanın yanında kenz-i mahfinin de bir anahtarı konumundaydı. O’nun maddî ve manevî anatomisinin doğru okunup doğru tahlillere tabi tutulmasıyla açılacaktı erbâb-ı basirete ef’âl, âsâr, esmâ, sıfât, şuûn ve Zât-ı Baht kapıları. O’nu böyle okuyup böyle değerlendiren hüşyâr vicdanlar Hakk’a doğru uzayıp giden şehrâhta hiçbir yorgunluk hissetmeden hep yürüyeceklerdi, marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî diyerek o Mevcûd-u bîmisâl maiyyetine. Bu arada kalb menfezleri şeytânî sinyallere açık bir kısım tali’sizler de takılıp yollarda kalacaklardı ve öyle de oldu.

Bütün benî Âdem, mahiyetlerinde birer çekirdek olarak var edilen melekî ve şeytânî nüvelerle -irâde şart-ı âdî- bazen melekleri imrendirecek şekilde âlâ-i illiyyîn istikametinde kanat çırpacak, bazen de esfel-i sâfilînde ârâm edeceklerdi. Bu, büyüklerde bir sürçme ve zelle mahiyetinde; kalb kapıları kısmen de olsa şeytana açık ve onun güdümündekilerde ise ciddi sukûtlar şeklinde meydana gelecekti ve geldi. Büyük-küçük bu inhiraflar şimdiye kadar hep olagelmiştir; bundan sonra da bir kısım kalbzedelerde olmaya devam edecektir.

Âkif ifadesiyle, “Onun mahiyeti meleklerden de ulvîydi; avâlim onda pinhandı, cihanlar onda matvîydi” ama küçük bir sürçme diyeceğimiz zelle onun için de mukadderdi ki saffetini bulandırmayacak ölçüde ona çelmesi de söz konusu oldu. Ondaki bu muvakkat tekleme içtihadî olduğu için onun sevabı ikiden bire inmişti. Aslında o memnu meyveye el uzatmanın sebebi, iftar vakti sayılan bir i’lâmı tam belirleyememeydi; ama bundan dolayı Rabbi ona, bir mukarrabe edilecek şekliyle itap edecekti. Bir diğer yandan ise, fark edemediği iç ihtisaslarıyla, o çok mübarek meyveler verme zeminine itilmişti. Evet, Alvar İmamı’nın ifadesiyle: “Hakiki şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed Hazreti!” Fakat bunları Safiyyullah’a anlatmak çok kolay değildi. Bu itibarla da o ömür boyu bu zelleyi gözünde büyüttü de büyüttü ve Rabbine muhalefet etmiş olma hissiyle sürekli inleyip durdu.

Evet, bu mukarrab sima, yıllar ve yıllar boyu öyle bir mehâfet ve mehabet ruh haletiyle sızlanıp durdu ki, ona asla yürek dayanmazdı. O, senelerce başı önünde yaşadı; hiss-i hicapla, başını semaya kaldırmadı ve kalbinin sesi olarak sürekli “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik; şayet bizi yarlıgayıp afv u keremine mazhar kılmazsan haybet ve hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (Araf, 7/23) dedi inledi. Bu ne engin nefisle yüzleşme ve Hak’la münasebet hassasiyeti! Bu ne derin bir temkin ve teyakkuz ruh haleti!..

Onun bu yürek sızlamalarını dindiren, bir kısım zayıf kaynakların naklettiği şöyle bir husus da söz konusudur: O, günlerden bir gün ellerini kaldırıp “Allahım beni Habîb-i Edîb’in Hazreti Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselam) bağışla!” diye niyaz etmişti. Buna karşılık mele-i a’lâdan gelen inşirah bahş nida: “Sen O’nu nereden biliyorsun?” Hazreti Safiyyullah’ın cevabı şöyle olmuştu:

Ben Cennet’ten uzaklaştırıldığımda dönüp içinden geçtiğim kapıya baktım; üzerinde ‘Lâilâhe illallah Muhammedun rasûlullah’ olduğunu gördüm; iki ismin yan yana olmasından O’nun, Sizin nezdinizdeki yerine hükmettim ve O’nun şefaatini vesile yaparak beni/bizi bağışlamanızı diledim.” Süleyman Çelebi, “Kâb-ı kavseyn” muhaveresinde bu hususu şöyle seslendirir: Zatıma mir’ât edindim zâtını / Bile yazdım adım ile adını.” Zaten bağışlanma konumundaydı; bu son sızlanışla da onu elde etmiş oluyordu.

Ebu’l-beşer küçük bir zelle karşısında kendiyle böyle yüzleşmiş ve hep رَبَّنَا ظَلَمْنَا  deyip inlemişti. Bilmem ki bu tavır, bu temkin, bu teyakkuz bize bir şey ifade ediyor mu?!. Etmiyorsa, cismaniyetimizin altında kalıp ezilmiş birer vicdanzede olduğumuz aşikâr demektir…

Peygamberler silsile-i zebercedinin mümtaz simalarından biri de Nûh Neciyyullah (aleyhisselam) idi. Bu yüce kamet seneler ve seneler boyu soluk soluğa koştu ve kavmini hep O’na çağırdı ve O’na iman etmelerini istedi. Bu uğurda hakaretlere uğradı, tehditler aldı ama o yılmadan, sürekli “Allah” dedi durdu. Buna karşılık küfür yobazları da boş durmuyorlardı; hem onu hem de çevresindeki bir avuç insanı alay mevzuu ediyor, ondan koparmaya çalışıyorlardı. Ne var ki bütün bu olumsuzluklar onu asla yıldıramıyor ve sindiremiyordu; aksine o daha bir metafizik gerilimle peygamberlik sorumluluğunu farklı versiyonlarla daha bir kararlılık içinde anlatmaya devam ediyor ve rapor veriyor gibi umumi durumu da Cenâb-ı Hakk’a arz ediyordu. Kur’an’ın değişik sûrelerinde bu hususlar üzerinde durulduğu gibi, Nûh sûre-i celilesi de icmâlen bu kutsal sergüzeştiyi gayet net olarak ortaya koymaktadır.

O her zaman sızlanan bir sesti.. sorumluluğunu yerine getirme hususunda bir beklentisizlik ve adanmıştık fedakarlığı içindeydi. O bu hissini de Kur’an ifadesiyle şöyle dillendirirdi: وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ – “Ben bu hizmetimden ötürü sizden hiçbir ücret istemiyorum, benim ücretim Rabbü’l-âlemîn’e aittir.” (Şuara, 26/109) Böyle der, bir samimiyet ve istiğna tavrı sergilerdi ki, bu husus peygamberler yolunda olanların da olmazsa olmaz temel kuralıdır.

Evet, Hazreti Neciyyullah, o yüksek donanımını, engin ferasetini ve her nebinin hâssa-i gayr-ı müfârıkı olan fetânetini insanları Hakk’a çağrıda bir argüman olarak kullandı ve Allah teveccühünün dışında da hiçbir beklentiye girmedi; girmedi ve akla hayale gelmedik hakaretleri göğüsledi; yakışıksız tavırlar karşısında asla sarsılmadı. Aklı, dili, dudağı çevresine bir şeyler anlatmakla meşgul olduğu aynı anda kalbi de sürekli mehâfet ve mehabet hissiyle tir tir idi. Dert yanmaların, hal arz etmelerin bir türlü kâr etmediğini görünce de onları Allah’a havale etti, “Bulacaklarını O’ndan bulsunlar!” dedi ve Hakk’ın emriyle sefine inşa etmeye koyuldu. Ardı-arkası kesilmeyen alaylar, hafife almalar bu dönemde de hep devam edip durdu.

Nihayet, gelmesi mukadder felaket gelip çattı.. her taraf gökten gelen ve yerden fışkıran sulara gark oldu.. boğulan boğulana, onun oğlu da bu boğulanlar arasındaydı. Bu durumda o, bir baba yüreğiyle “Ya Rab! O da benim ehlimdendi ve vaadin vardı!” (Hûd, 11/45) diyerek arz-ı halde bulundu; ama Cenâb-ı Hak “Ey Nûh, o senin âlinden değildi, çünkü o dürüstlük içinde bulunan biri olmamıştı; öyleyse hakkında kesin bilgin olmayan bir şeyi Benden isteme; bilmeyenlerden olmayasın diye sana nasihat ediyorum.” (Hûd, 11/46) buyurdu. Hazreti Neciyyullah kendine yakışır şekilde bir mukarrab tavrıyla “Ya Rab! Hakkında kesin bilgim olmayan bir şeyi Senden istemekten Sana sığınırım; eğer beni affedip merhamette bulunmazsan kaybeden ehl-i hüsrandan olurum.” (Hûd, 11/47) dedi ve bir kere daha engin bir iç murakabesiyle Cenâb-ı Hakk’a niyaz ve teveccühte bulundu.

Hak kapısının sadık bendeleri ve emre itaatte teslimiyeti içtenleştirmiş âbide şahsiyetler hep böyle davranmış, içtihat hatası duygu, düşünce ve ifadelerinde tefviz soluklamış ve kendi ufukları açısından uygun düşmediğine inandıkları hareket ve davranışlardan ötürü de iki büklüm yaşamışlardır. Keşke, o yüksek mülahaza ve kendiyle yüzleşmenin onda biri de bizde bulunsaydı!..

Zannediyorum Cenâb-ı Hak basiretimizi açsa, bize kendimizle yüzleşme duygusunu lütfetse, deyip ettiklerimizin ne kadar gerisinde olduğumuzu görecek ve iki büklüm olacağız. Ama heyhat! Kapalı kalbimizin kapıları o şuur ve idrake; kapalı da kendimizi gördüğümüz kadar görülecekleri görmüyoruz. Gel gör ki, bu arada kendimizi bir şeyler biliyor sanıyoruz. Hele öyle sananlar var ki, bilmiyorlar bilinecekleri ve biliyormuşçasına çalım çakıyor, âleme yukarıdan bakıyor, batıyor ve batırıyorlar şuursuz kitleleri. Allah, cehl-i mük’ab darlığında bocalayan bu insan bozmalarına hayvaniyetten çıkma, cismaniyetin güdümünden sıyrılma ve kalbî-ruhî hayata yönelme basireti lütfeylesin. Amin!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2018-Mart sayısında neşredilen başyazıdır.

Kırık Testi: KENDİ KENDİMİZLE YÜZLEŞME VEYA MUHASEBE (2)

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsanın kendiyle yüzleşmesi ve hayatını hep حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا çizgisinde sürdürmesi nefis ve hevâya karşı kararlı duruşa ve mutlak sonsuzluğun O’na ait olduğu iz’anıyla kendini sıfırlamasına bağlıdır. Aslında Sonsuz’a karşı âciz, fakir, muhtaç ve her şeyi O’ndan birer emanet olan insana düşen de budur. Aksine, “ben” deyip oturup-kalkana hakkı-hakikati görüp duyma menfezleri bütün bütün kapanır; dört bir yan zindana döner ve kapkaranlık bir hal alır. Ne hoş dillendirir bu hususu bir kalb ve ruh insanı:

“Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,

Şart-ı izhar-ı vücudundur adîm olmak bana.” (Gavsî)

Evet, istiğrak ve heymân halinde bile olsa, “ben” diyene bütün verâların kapıları kapanır; yukarıdan aşağıya şefkat tokatları inip kalkmaya başlar.. ve Sonsuz karşısında kendini sıfırlamaya gitmeyen böyle tali’sizler cebrî sıfırlanmaya tabi tutulurlar. Evet, “Nefy-i nefy ispattır.”, “Yok yok olsa var olur.” disiplinleri açısından, acz ü fakr sistemine göre hareket edilmediği takdirde, farkına varmadan insan bir yokluk çağlayanına kapılır gider de bir daha geriye dönemez.

Hakk’a kulluk mülahazasıyla, insanın konumu da işte bundan ibarettir. O, vicdanında hiçliğini duyup hissettiği ölçüde marifet, muhabbet ve zevk-i ruhânî ufkuna açılmış olur ve Hakk’ın mücellâ bir aynası haline gelir. Aksine, enâniyetle köpürüp, gurur ve kibirle gümleyedurunca da iç içe küsûflar yaşar ve şeytanın mel’abesi haline gelir. Böylesi kahredici bir duruma düşmemek için daha baştan geçilecek şeylerden geçilmeli ve seçilecek şeyler de Hak disiplinlerine göre isabetli seçilmelidir ki insan uzak yakın yarınlar itibarıyla âh u vâha düşmesin. İbrahim Hakkı hazretleri bu hususu şöyle noktalar:

“Az ye, az uyu, az iç!..

Ten mezbelesinden vazgeç!..

Dil gülşenine göç!..

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.”

Emir Buharî ise:

“Der tarîk-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk:

Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.”

der; nefse bakan yönüyle dünyayı da, ukbâyı da, kendini de ve terk mülahazasını da kafadan silip atarak O’na teveccühü salıklar.

Onun bu oldukça çetin güzergâh disiplinlerine mukabil, yaşadığı çağa göre asrın sözcüsü, acz ü fakr, şevk u şükür, tefekkür ve şefkat düsturlarını nazara verir; “Der tarîk-i acz-mendî, lâzım âmed çâr çîz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak, ey aziz!” diyerek konuyu teshîl edici bir kısım esaslarla dillendirir.

Kadd-i yâre kimisi ar’ar demiş, kimi elif,

Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif.”

(Muhibbî)

fehvasınca, kendimizi doğru okumaya, kendimizle yüzleşmeye ve Hak karşısında konumumuzu belirlemeye mâtuf söylenmiş her söz, lâl ü güher bir beyandır. Bu beyanlarladır ki, kalb, hayatını ihsan mülahazalarına bağlı sürdürür ve nurlanır.. insan, Hak karşısında konumuyla mütenasip durumunu korumuş olur.. bu yolda sık sık kendini analizlere tabi tutar.. kirli ve nurlu yanlarıyla kendini doğru okur.. isten-pastan arınma ameliyeleriyle oturur-kalkar.. üzerine yoğunlaştığı bu tür hamle ve aksiyonlarla başkalarının isini-pasını görmez, görse de onlarla meşgul olmaz. Yerinde Niyazî-i Mısrî gibi:

Bir ticaret yapmadım, nakd-i ömrüm oldu heba,

Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan bîhaber.

Ağlayıp, nâlân edip, düştüm yola tenhâ, garip,

Dîde giryan, sîne püryan, akıl hayran, bîhaber.”

der, inler. Yerinde Leyla Hanım içtenliğiyle,

Hevâ-i nefsime uydum pek çok günah ettim,

Huzura hangi yüzle varayım ya Resûlallah!..”

sözleriyle kendini yerden yere vurur ve sızlar. Yerinde Alvar İmamı M. Lütfi Efendi derinliğiyle,

Ne ilmim var ne a’mâlim

Ne hayr u tâate kaldı mecâlim,

Garîk-i isyanım, çoktur vebâlim,

Aceb rûz-i cezâda nola hâlim.

inkisarıyla içini döker ve sızlanır. Ve bu konuda “…حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ” mülahazasıyla iç döküp sızlamış daha niceleri…

Biz şimdilik tevbeden inâbeye, inâbeden evbeye koşup duran bu âbide şahsiyetlerle konuyu noktalayarak, حَسَنَاتُ الْأَبْرَارِ سَيِّئَاتُ الْمُقَرَّبِينَ hâliyle hâllenmiş erbâb-ı kemâlin hâlini temaşaya yönelmek istiyoruz. Tevfik Allah’tan!..

***

Not: Bu makale, Çağlayan’ın 2017-Aralık sayısında neşredilen başyazıdır.