Posts Tagged ‘Tehditler’

Bamteli: MEFKÛRE MUHÂCİRLERİ VE YİĞİTÇE DURUŞ

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Gönül diliyle insanlara teveccüh eder ve gönüllere otağ kurarsanız, çevrenizde bir hayli gönüllü oluşur; kendini bu işe adamış, bir daha da geriye dönmemeye azm u cezm u kast eylemiş dünya kadar babayiğit insan oluşur çevrenizde. Bu, gönül diline cevaptır. Çünkü öyle bir dilin arkasında “inâyet-i İlâhiye” ve “teveccühât-ı Sübhâniye” vardır. O, yanıltmaz; gönlün tesir gücünü artırır. Âdetâ bir koro tesiri icrâ eder, öyle bir gönül. Oradan ne gelirse, bî-kem u keyf, onu bilemeyiz; fakat oradan gelen teyîd, o gönlün üzerinde tesirli olur; onu da güçlü ve tesirli hale getirmek için yeter, artar.

   Hakk’a adanmış ruhlar, kendilerine “terörist” diyenler için bir aynadır; asıl terörist hep sulh, ıslah ve huzur temsilcisi olmuş insanlara iftira ve eziyet eden ahlaksızlardır.

Bu disiplini her zaman koruyabildik mi, sahip çıkabildik mi, bilemeyeceğim. Fakat ne ölçüde sahip çıkıldıysa şayet, ona Cenâb-ı Hakk’ın teveccühü, on katıyla olmuştur. Ezcümle; bir avuç insan, o mevzuda ciddî bir tecrübe görmeden, rehabiliteye tâbi tutulmadan, psikolojik bir eğitime tâbi tutulmadan, dünyanın dört bir yanına yayıldılar. Böyle bir şeyi istiskal eden, bir suçmuş gibi, bir günahmış gibi, bir kabahatmiş gibi anlatan şom ağızlar var. Eksik olmadı bunlar; bugün de olacak, yarın da olacak, öbür gün de olacak. Fakat denebilir ki; olan şey, yirminci asrın en büyük hadisesidir. Dünyanın dört bir yanında, bilmem kaç -belki iki yüze yakın- ülkesinde gönül diliyle insanların gönüllerine otağ kurma mevzuu, milletimize ait bir hususiyet olarak bu yirminci asırda tahakkuk etmiştir. Hem de başkalarının iki yüz senede yapmaya çalıştıkları ve belki ancak bir kısmını yaptıkları şeyi, Allah’ın izni, inâyeti, riâyeti ile yirmi küsur senede yapmışlardır. Başkalarının yaptığı zamanla mukayese ettiğimizde, onun onda biri kadar bir şey. Ve bu, hazmedilememiş, çekilememiştir; türlü türlü karalamalara başvurulmuştur.

En son karalamanın adı da “terör örgütü” ki, o “terör örgütü” dedikleri insanların en küçüğü Kıtmîr, bi-gayri haddin, min gayr-i haddin her zaman karşınıza çıkan Kıtmîr, size yemin ederim, bilerek bir karıncaya ayak basmadım, hayatım boyunca. Evet, size daha evvel arz etmiştim: Daha rüşde ermediğim dönemlerdeydi, zannediyorum 7-8 yaşlarındaydım. Bir akrep deliğine su döktüğümden dolayı hala ızdırap duyuyorum. Düşünün, aradan yetmiş sene geçmiş; arkadaşlarıma soruyorum: “Onu, Allah bana sorar mı?!. Ya o hayvan orada o sudan boğulduysa?!.” Beni teselli ediyorlar; diyorlar ki, “O, orada bir delik açınca, yukarıya doğru da bir şey yapar, kendini her zaman korumaya alır; o ölmemiştir!” filan. Ama ben, buna bir türlü inanmıyor ve hesap endişesi duyuyorum.

Evet, “terör” ile andıkları, “terörist” dedikleri insanlar, bunlar. “İnsan, insanın aynasıdır!” “İnsan” diyeceğim, çünkü “mü’min” demeye dilim varmadı. Zannediyorum, kendi karakterlerini okuyorlar sizde; kendi ruh hoyratlıklarını okuyorlar sizde; kendi vicdan huşunetlerini (kabalıklarını) okuyorlar sizde. Onun için çağın hâdisesi olan böyle bir açılımı engellemeye çalışıyorlar. Milletimiz adına onlara vüdd vaz edilmesine karşılık, insanlığın bu harekete sinelerini açmasına mukabil, bu pozitif şeylere mukabil, senelerden beri değişik negatif yollara başvurarak ona mani olmaya gayret ediyorlar. Yalana, tezvire, iftiraya başvurarak.. devlet hazinesini boşaltarak.. peylenebilecek insanları peylemek suretiyle… Bir yönüyle Mevlânâ ruhuyla her yanda mum tutuşturma işini/ameliyesini üzerine almış, deruhte etmiş insanların aydınlatma ameliyesini durdurmak için, akla-hayale gelmedik kırk haramîlik yapıyorlar.

Her halde meseleleri değerlendirirken, “Acaba bunlar mı terörist, yoksa bir kısım devletlerin başında terör estirenler mi? Bir dönemde Almanya’nın başında, bir dönemde Irak’ın başında, bir dönemde Libya’nın başında, bir dönemde bilmem nerenin başında bulunan, sürekli “terörizm” estiren insanlar mı, onlar mı terörist?!.” soruları da sorulmalı. Bu mevzuda kararı tarih verecek. Tarihin sayfalarına nasıl düşeceklerini gelecekte görecekler!..

Ne diyorum, bakın: “Teröristin, Allah, belasını versin! Ama terörist olmayan, dünyada sulh-i umûmînin temsilcisi ve salâhın timsali olan insanlara ‘terörist’ diyenlerin, evet onlara ‘terörist!’ diyen ahlaksızların, densizlerin de Allah belasını versin!” Evet, bedduaya dilimiz varmazdı, “Âmin!” de demezdik; fakat mesele, o ölçüde şenâat içinde cereyan ediyor ki, en selim vicdanlar bile bunun karşısında, bu ölçüde olsun başkaldırma lüzumunu duyuyorlar. Bari bu kadar!.. Yumruk sallamadık, yüz ekşitmedik… Neye karşı? Hitlerin SS’lerinin muamelesine karşı yüz ekşitmedik. Hiç olmazsa vicdan rahatsızlığını bununla ifade etme, karbondioksit atıyor gibi bununla rahatlama…

   Mefkûre muhâciri babayiğitler, bir kısım tehlikeleri göze alarak hizmet mahallerinde kalmaya devam edeceklerdir; şayet su-i akıbet endişesi kavî ise, bir başka müsait zemin bulup yine hizmet edeceklerdir.

Belki bunları da zift medyası değerlendirecek; bilerek konuşuyorum; zift medyası değerlendirecek. Varsın değerlendirsin!.. Dünyanın dört bir yanına giden babayiğitler, babayiğitliklerine terettüp eden/düşen şeyi yapacaklar. Haramîler, bazılarını kaçırıyorlar; kaçırdıkları bazı kimselerden haber yok. Bunu kırk haramîlerin başındaki adam yapmamıştır. Ve belli bir dönemde, Haçlılar döneminde İngiltere başsız kalınca, oradaki Robin Hood’lar da yapmamıştır. Öyle bir şenâat, öyle bir denaet!.. Adamın evine gidiyor, derdest ediyor, arabaya koyup götürüyorlar. Nereye götürdükleri belli değil. Sonra saldıklarını meflûç olarak götürüp bir dağın başına koyuyorlar. Müslümanlık ile bunu te’lif etmek, mümkün değil. Kimseye “kâfir” demek, haddimize değil; fakat bu davranış, bu tavır, bu muamele, kâfir muamelesidir ve bunu görmezlikten gelen bir kısım teologlar, onlar da bu mesâvîye iştirak ediyorlar demektir. Burada onu paylaştıkları gibi, öbür tarafta da neyi paylaşacaklarını, Allah (celle celâluhu), tepelerine balyoz gibi vuracaktır; diyenin/edenin de, deyip etme karşısında sükût edip hatta onları tasvip edenin de, “Gerekli şeyler yapılıyor!” diye onların kuvve-i maneviyelerini takviye eden, onları teşci’ eden ve sevk eden insanların da.

Hâlbuki o babayiğitler, bu güne kadar -yirmi senedir- bulundukları yerlerde denendiler; nabızları tutuldu, kalbleri yoklandı, elli defa; “insan” oldukları tespit edildi, elli defa. Elli defa testten geçirildiler ve onlar, oralarda bağırlara basıldılar. Fakat şimdi bir kısım peylenebilecek kimseleri kullanarak onlara kötülük yapıyorlar. Amerika’ya bile etek ile para döktüler, medya mevzuu oldu. Buradakiler haysiyetli davrandılar; öyle birisini uzaklaştırdılar. Fakat her yerde öyle haysiyetli davranma olmuyor; olmayabiliyor. Zira dünyada satılmayan insan sayısı, çok azdır; fiyatlar, farklıdır. Biri, on milyona satılmıyorsa, yirmi milyon verirler, otuz milyon verirler. Bazen milyar verdikleri de olur, dedikleri olsun diye.. yirmi-otuz seneden beri yapılan şeyler yıkılsın diye.. mâbed yıkıp onun yerine “dırârî mescid”ler yapıyor gibi, o hamleleri devam etsin diye. Yapacaklar bunu…

Fakat o babayiğitler, böyle bir kaçırılma meselesi söz konusu ise şayet ve bu mutlak ise, bunu göze alarak oldukları yerde kalmaya devam edeceklerdir. Ama başka yerlerde kendileri için hizmet etme imkân ve zemini müsait ise ve böyle bir sû-i akıbetten de endişe duyuyorlarsa, oradaki hizmetten ayrılır, başka bir yerde Cenâb-ı Hakk’ın inayetiyle o hizmeti yine devam ettirirler. Çünkü babayiğitliği şiar edinmişler onlar.. çünkü beklentisizler onlar.. çünkü adanmışlık ruhuyla hareket ediyorlar onlar. Zannediyorum yüzde doksan dokuz virgül dokuzunun yeryüzünde dikili bir taşı yoktur.. “saray” değil, sahiplerinin Allah belasını versin.. “filo” değil, onun arkasından koşanların Allah, belasını versin!.. Zaten verecek, emin olun!.. “Allah, gayûrdur”, Peygamber ifadesiyle “eğyar”dır, “gayretlilerin en gayretlisidir!” يَا غَارَةَ اللهِ، حُثِّي السَّيْرَ مُسْرِعَةً عَلَى أَعْدَائِنَا، فِي حَلِّ عُقْدَتِنَا، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ، يَا غَارَةَ اللهِ “Ey Rabbimin gayreti, ey gayretullah, düşmanlarımıza karşı çabuk yetiş imdadımıza!.. Ey Rabbimin gayreti, yetiş ki çözülsün ukdeler bir bir!.. Ey gayretullah, ey Rabbimin gayreti, Sana havale ediyoruz!”

Allah; bu sese, bu soluğa karşı yapacağını yapacaktır, tereddüdünüz olmasın! Onlar, yelken açtıkları o isyan deryasında öyle şeylere çarpacak, öyle dağılacak, öyle rezil ü rüsva olacaklar ki, tarih, onları yâd ederken, Hitler gibi yâd edecek, Saddam gibi yâd edecek, Kazzâfî gibi yâd edecek; isterse çevrelerindeki bir kısım -bağışlayın- yalakalar onları “mehdî” gibi göstersin, “emîrü’l-mü’minîn” gibi göstersin. Tarih, yanılmaz; bu gün olmazsa yarın doğru şeyler, bir bir, pırıl pırıl, böyle altın kelimeler ile o sayfalara dökülecek ve herkes bakacak oraya. Sadece bugün değil, o gün bile “Lanet olsun öylelerine!.. Lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturanlara, lanet olsun!” diyecekler.

   Hizmet gönüllüleri, yerlerinde kalmaya kararlı olmalılar ama tedbir ve temkinde de kusur etmemeliler; zira zâlimin işini kolaylaştırmak, Allah nezdinde büyük bir vebaldir.

Evet, geriye dönelim: Yerinde kalmaya kararlı, her şeye rağmen yerinde kalmaya kararlı insanların, tedbir ü temkinde kusur etmemeleri lazım. Antrparantez burada bir şey söyleyeyim: İster içte, isterse dışta bulunan zalimlerin işlerini kolaylaştırmamak esas olmalıdır. Zâlimlerin en güçlüsü, İslam dünyasında içte. Irak’ta en büyük zalimler, içte idi; Libya’da da en büyük zalimler, içte idi; şimdi de dünyanın değişik yerlerinde zalimler içte. “Zalim” demek de tam ifade etmez; “ezlam”, müzâaf veya mük’ab zalimler içte. İçte veya dışta, zalime yardım etmek, zulme iştirak sayılır. Hatta yardım etmek değil, onun işini kolaylaştırmak da aynen zulmü paylaşma demektir.

Kıtmîr, 27 Mayıs’ta derdest edildi; fakat o zaman gençtim, askerlik yapmamıştım. Ne taviz verdim, ne de onların işini kolaylaştıracak tavır, davranış ve beyanda bulundum. Sizin en küçüğünüz.. içinizde bulunmak suretiyle kendisini de Allah’ın affedeceğine inanan, sizlerin en küçüğü.. “sizlerin Kıtmîri” de diyebilirim zira her türlü iddiadan uzak insanım. 12 Mart’ta da içeriye aldılar; hiçbir şeyi inkâr etmedim ama onların işlerini kolaylaştıracak ifadelerde de bulunmadım. Belki -bir yönüyle- kendimizi orada tam ifade etme imkânı oldu ki, bunu utanarak söylüyorum, oradaki mahkeme başkanı, “Tavır ve davranışlarıyla bize insanlık dersi verdi!” dedi. “Tavır ve davranışlarıyla…” Yalan söylemiyorum. Ama işlerini kolaylaştırmadım. “Salın bizleri; içeride tutmak için işlediğimiz bir cürüm, bir günah yok!..” Nedir bize isnad edilen şey: Kendi kendimize bazen Hazreti Bediüzzaman’ın -Pîr-i Mugân, Şem’-i tâbân, ziyâ-i himmet, Hazreti Üstad’ın- kitaplarını okumak. İddianameye giren şey: “Lem’alar’daki İsm-i Kuddûs mü, İsm-i Kuddûs’ün Lem’aları mı? Bunları okumuşsunuz. 163’ün birinci fıkrasına girer: İktisadî, siyasî, kültürel, devletin temel nizamlarını dinî esaslar üzerine oturtma maksadıyla cemiyet kurma.” Madde, aynı. Ama hiçbir arkadaş da orada zalimin işini kolaylaştırmadı; aynı mağduriyeti yaşayanlar taviz vermediler, durdukları gibi dimdik durdular.

Dimdik durma, yiğitçe durma, tam mü’minliğin gereğidir; o duruşu temâdî ettirmek, ondan daha derin bir davranıştır, peygamber yolunun gereğidir. Allah, onların arkasında yürümekten bizleri ayırmasın; o mazhariyetten bizleri mahrum etmesin!

Evet, zalimin işini kolaylaştırmamak lazımdır. O gün de yine ayakta, dimdik duranlar, durdular, Allah’ın izni ve inayetiyle. Bir gün geldi, bir “imparatorluk” -ad vermiyorum- dağıldı; bir fırsat doğdu. “Onlar, esasen bizim soyumuz; açılalım, oralarda okullar açalım. O kardeşlerimizle geçmişten gelen o kardeşlik şuurunu yeniden canlandıralım. Onlara kucak açalım. Onlar, yetmiş sene tarihî değerlerinden, geçmişlerinden uzaklaştırıldılar. Mabetlerine kilit vuruldu; Allah’ı öğrenme, bilme, Peygamber tanıma yollarına engeller kondu. Değişik problemler sarmalı içine alındılar.” mülahazasıyla hareket edildi. İlk defa bu insanların imdadına koşmak, insanî bir vazife idi; aynı zamanda bir kardeşlik vazifesi idi. Cenâb-ı Hak lütfetti, hakikaten tuttu, o maya tuttu. “Orada tutan maya, dünyanın değişik yerlerinde de tutar!” diye, açıldı onlar bütün yeryüzüne, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Hemen her on senede bir ülkede tecdit (!) yapmaya alışmış kimseler, bu defa ülkedeki din-diyanet adına gelişimi bahane ettiler; meseleyi biraz da ona bağlayarak “Bu defa da yeni bir tecdide ihtiyaç var!” falan dediler. “Bu hareketi bitirmek, bir ‘tecdit’ olacak!” falan dediler. Ama bu defaki, öbürlerinden daha tehlikeli idi; çünkü bunda kullanılan, âdîce/bayağıca birer argüman haline getirilen “dinî argümanlar” idi. Din kullanılıyordu; “din” deniyordu ama yalan idi. Yemin ederim, yalan idi. Kalblerinden gelmeyen, kalblerinin sesi olmayan, dilleriyle mırıldandıkları o şey, yalan idi.

Birinin, şimdiye kadar, çok değişik konularda, binlerce insanın bulunduğu yerlerde, söyledikleri yalanları ve iftiraları bir yere kadar arkadaşlar saydılar; zannediyorum beş yüze varınca, “Vallahi saymaya usandık!..” dediler. Biz saymaya usandık ama o söylemeye utanmadı!.. إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ buyuruyor Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm: “Hayâ hissini yitirmişsen, yani edepsizin teki olmuşsan, o zaman her haltı karıştırabilirsin!” Bu “Karıştır!” demek değildir; dil hususiyeti açısından belagat ilminde buna “tevbîh” denir. Kınamadır bu; bağışlayın, “Yuf sana o zaman!” demektir, إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Hayâ hissini yitirmişsen, edepten yoksun isen, istediğini yapabilirsin!” demek. “Edeptir kişinin dâim libası / Edepsiz kişi, üryana benzer.” “Edep ehli, ilimden hâlî olmaz / Edepsiz ilm okuyan, âlim olmaz.” “Edeb yâ Hû!”, tekkelerin giriş noktasına asılan bir söz idi. Edep yâ Hû!.. Edep yâ Hû!..

   Peygamberler güzergâhı olan bu yolda fedakârlığın en ağırına bile katlanmak bir vecibedir ve aktif sabır ehline Allah’ın öyle bir vaadi vardır ki, ona mukabil bütün dünya ve dünyevî musibetler çok hafif gelir.

Böyle bir oluşum karşısında, fedakârlığın en ağırına bile katlanmak, bir vecibedir bugün. Zalimin işini kolaylaştırmadan “mazlum” olabilirsiniz.. “mağdur” olabilirsiniz.. “mehcûr” olabilir, belli sınırlar içine alınabilirsiniz.. “mescûn” olabilir, hücrelere konabilirsiniz.. “mahrûm” olabilir, haklarınızdan mahrum kalabilirsiniz; bugüne kadar, on sene, yirmi sene, otuz sene çalışıp bir şeyi hak etmişsinizdir, bir yere gelmişsinizdir; bütün bunlardan mahrum olabilirsiniz.

Fakat Allah’ın öyle bir vaadi var ki, muvakkat dünya hayatı, ona nispeten bir saniye hükmündedir. Ve dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, oranın bir dakikasına mukabil değildir. Ve oranın da binlerce sene mesûdâne hayatı, bir dakika rü’yet-i Cemâline mukabil değildir. Sen, öyle bir şeye namzetsin!.. Gönlünü, öyle bir şeye kaptırmışsın; o işin delilisin sen!.. اَللَّهُمَّ اَلْإِخْلاَصَ، وَرِضَاكَ، وَخَالِصَ الْعِشْقِ وَاْلاِشْتِيَاقِ diyorsun; “Allah’ım, amelde ihlas ve Sen’in rızan ve aşk u iştiyâk!..” إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وَأَحِبَّائِكَ “Sana kavuşmaya iştiyak; Habibine ve Seni sevip sevgine mazhar olanlara kavuşmaya iştiyâk!..” Yetmedi ya Hû, أَبَدَ اْلآبِدِينَ، وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Zaman, bir gün top atabilir; gidip dibe vurabilir zaman. Fakat benimki, zamanları aşkın; bu deyişim, bu duyuşum, bu mırıldanışım benim, zaman üstü!” O meseleyi hedefleyerek… Sen, böyle bir şeye talipsin!.. Dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, o saraylar, o villalar, onun yanında ne yazar!..

“Yıkılupdur bu cihan sanmaki bizde düzele

Devlet-i çerh-i deni verdi kamu müptezele

Şimdi ebvab-ı saadetle gezen hep hezele

İşimiz kaldı hemân merhamet-i Lem Yezel’e.”

Üçüncü Sultan Mustafa’nın (rahmetullahi aleyh) kendi dönemindeki dejenerasyon karşısında söylediği bir söz. Zannediyorum o, kendi dönemine öyle bir dejenerasyon nazarıyla bakmış; her halde şimdi olsa, bugüne kıyasla kendi dönemi için “Yahu Devr-i Saadet!” falan diyecektir ama öyle değil; çünkü adamın gözü Râşid Halifeler döneminde; Ebu Bekir dönemi, Ömer dönemi, Osman dönemi ve Ali döneminde (elfu elfi merrâtin radıyallahu anhüm).

Birisi de değiştirerek, “Saray etrafında geziyor bir kısım hezele / Gayr-ı işimiz kalmıştır Merhamet-i Lem Yezel’e!..” diyor. İş, Cenâb-ı Hakk’a kalmışsa, bir dakikada düzeltir onu. Şimdiye kadar nice Amnofisler geldi-geçti; insanlara ne gadirler, ne zulümler yaşattılar!.. Aynen.. Şi’b-i Ebî Talip’te, Müslümanların üç sene aç-susuz boykota maruz kaldıkları gibi. Ama hiçbir Müslüman, o sıkıntı karşısında geriye dönmedi. Değil Müslüman, Beni Hâşim’den henüz Müslüman olmayanlar bile… “Niye Beni Hâşim’densiniz?!.” Hani ByLock var ya!.. Efendim, “Dinlenmiş; sen de onu kullanmışsın!” filan… “Öyle ise sen de onlardansın!” filan. “Beni Haşim’den olduğuna göre, Beni Haşim’den olan Hazreti Muhammed’e sahip çıkarsın sen, belli. En iyisi mi, ihtimale binaen, seni derdest etmede yarar var!” Öyle bir şey!.. Bakın, mantık aynen, hiç farkı yok. Hakikaten müthiş bir tevârüs bu. Takdir (!) edilecek, Nobel ödülüne arz edilecek bir deha âdeta. Bir deha!.. Tâ o gün olan şeyleri nasıl böyle bütün çizgileriyle, ana hatlarıyla alıp uyguluyorlar, insanın aklı durur; bu ne müthiş deha!..

Mekke’den ayrılan insanlar, Mekke’nin fethi ile geriye döndüklerinde, ne bağ kalmış, ne bahçe kalmış, ne ev kalmış, ne de evin harabesi kalmıştı! Hepsi bunların, tagallübe, tahakküme, tasalluta, taarruza maruz kalmış ve elden çıkmıştı. İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) maskat-ı re’si (doğum yeri) olan mübarek hâne bile, dünyaya teşrif buyurdukları hâne bile, birisi tarafından kullanılmıştı. Adını vermiyorum onun, çünkü sonradan Müslüman oldu, sahabîlerin arasına katıldı; adını vermiyorum, yakını idi O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem). Ne Beni Teym’den olan Hazreti Ebu Bekir’in, ne Beni Ümeyye’den olan Hazreti Osman’ın, ne Beni Adiyy’den olan Hazreti Ömer’in bir avuç kadar, bir adımlık yeri kalmamıştı. Tagallüp, tahakküm, tasallut, Ebu Cehillerin, Utbelerin, Şeybelerin, İbn-i Ebî Mu’aytların işiydi. Müslümanlar, Mekke’den ayrılınca, “Bunların hepsi bize kaldı; bunları vatandaşlıktan çıkardık, azlettik!” filan demişlerdi. Bir daha onların geriye dönemeyeceklerini zannediyorlardı ve öyle yaptılar. Fakat Ashâb-ı Kirâm, öyle bir istiğna ruhuyla hareket ettiler ki!.. Oraya Allah’ın izniyle ellerini-kollarını sallayarak girdikten sonra dediler ki, “Biz, Yesrib’i medeniyet merkezi ‘Medine’ yapmıştık; tekrar geriye dönüyoruz. Orası pây-i taht-ı İslam.” Ona canlar kurban!..

   “Başınızın çaresine bakın!” dendiğinde “Biz başımızın çaresine baktık; başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” demek de yiğitçe bir tercihtir.

Evet, geriye dönelim: Tazyikin fazla olduğu yerlerde, haramîliğin çok ileriye götürüldüğü, insanların kaçırıldığı, gasp edildiği yerlerde hâlâ dişini sıkıp katlanabilecek arkadaşlar – gaybubetleriyle mi, oradaki Birleşmiş Milletler güvenlik kurullarına müracaat etmekle mi, yoksa alarm gibi bir şey ile kendilerini duyurmaları suretiyle, öyle bir gasp meselesi söz konusu olduğu zaman, hemen oradaki emniyet güçlerinin yetişip o işe fırsat vermemeleriyle mi- kalmaya kararlı olanlar, kalırlar; yiğitçe kalırlar!.. Bugüne kadar yiğitçe, babayiğitçe götürdükleri hizmeti, devam ettirirler, Allah’ın izni ve inayetiyle.

Şayet o ülkedekiler, “Galiba sizi koruyamayacağız!.. Çünkü haramîler, ülkede kol geziyor; ne zaman uçağa bindirip kaçıracakları belli değil. Onun için isterseniz siz, başınızın çaresine bakın!” diyorlarsa… Onlar da “Biz başımızın çaresine baktık, başımızı bu yolda, bu eşiğe koymuştuk, kaldırmaya niyetimiz yok!” diyorlarsa, bu kendilerine mahsus bir tercihtir. Yok, “Madem öyle istiyorsunuz!.. Siz şimdiye kadar bize bağrınızı açtınız, şimdi de bir teklifte bulunuyorsunuz; saygınıza saygı ile mukabelede bulunuyoruz. Sizi zor durumda bırakmamak için, değişik devletler karşısında ‘Himayelerinde bulunan insanları kaçırdılar da onlar da seslerini çıkarmadılar!’ dedirtmemek için ayrılır, gideriz. Ama biz, Hizmet’e adanmış insanlarız; Allah’ın izni ve inayetiyle, gittiğimiz her yerde, orada yumurta bulursak, üzerine kuluçka gibi yatarız; tohum bulursak, toprağa saçarız; fideler bulursak, toprağa gömeriz. Ağaç olmasını bekleriz, intizar ederiz; başağa yürümesini bekleriz; civciv çıkmasını bekleriz, Allah’ın izni ve inayetiyle!..”

Sakarya şiirinden mülhem:

“Yol, bu; yöntem, bu; gerisi angarya / Yerlerde süründüğün yeter, ayağa kalk Sakarya!..”

Bamteli: Tehditler Karşısında İman ve Teslimiyet Kahramanları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu konuları vurguladı:

*Herkes için söz konusu olmasa bile, çoğumuz itibarıyla dünya düşüncemiz bedene, cismânî arzulara ve nefsânî isteklere bağlı. Bir numarayı onlar teşkil ediyor! Maalesef, her defasında bu mevzudaki hamlelerimizle, ruhun kolunu kanadını kırıyoruz.. kalbe ihanet ediyoruz.. latîfe-i rabbâniyenin yüzüne tükürüyoruz.. ve bizi Allah ile irtibata geçirecek sistemi darmadağın ediyoruz. Çoğumuz itibarıyla!..

Nefsanî Arzu ve Kaprislerden Sıyrılamayan, Maiyyete Eremez!..

*Kendi arzu, istek ve kaprislerinden sıyrılamayan, Allah ile münâsebete geçemez, maiyyete eremez! Cennete girebilir; “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Rasûlullah” diyen, yürekten inanan herkes cennete girebilir. Fakat Allah’la irtibatı kavî olmayanın, O’nun nezdinde kıymet-i harbiyesi yoktur. Allah nezdinde kıymet-i harbiye, kendi üzerine bir çarpı çekmeye ve kendini Sonsuz karşısında bir “sıfır” telakki etmeye bağlıdır. İnsan kendisini her zaman o konumda görmüyorsa, o bir müddeidir, Allah’a karşı iddiada bulunmaktadır hafizanallah.

*Bu açıdan, kendimize gelmemiz ve cesedin dar alanından sıyrılarak ruhun enginliklerinde üveyk gibi kanat açmamız lazım. Böyle olunca Allah’a ulaşır ve başımıza gelen musibetlerden sıyrılmış oluruz. Yoksa musibet, zulüm ve haksızlığın biri gider öbürü gelir, biri gider öbürü gelir.

Kendi Egosunun Hakkından Gelmeyenler İçin Haccac’lar Tükenmez!..

*İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri henüz çocuk yaşlarındayken, devrinin zâlimi Haccac’ın yaptıklarını işitir ve yaş itibarıyla daha çok küçük olmasına rağmen gayret-i diniyesinin sevkiyle zâlimin hakkından gelmeye karar verir. Bıçağını bilerken babası Sâbit hazretleri görür ve sorar: “Oğlum, ne yapmak istiyorsun?” O cevap verir: “Bununla Haccac’ı bıçaklayacağım!..” Bu söz, onun gayret-i diniyesine ve zulme başkaldırmasına bakan önemli bir hususu ortaya koyuyor; onu takdirle yad ederiz. Fakat üslup açısından problemi o çözmez. İşte üslup adına ona denmesi lazım geleni babası Sâbit hazretleri söylüyor: “Oğlum o ne ifade eder; sen bir tane Haccac’ı bertaraf edeceksin, arkadan bir başka Haccac çıkacak; ona bir şey yapacaksın, arkadan bir başka Haccac çıkacak!..” Şunu da ben ilave edeyim: En iyisi mi, nefsimizdeki Haccâc’ın bağrına hançer saplamamız lazım; kendi benliğimizin, egomuzun hakkından gelmemiz lazım. Egoizmamızın, egosantrizmamızın, narsizmimizin bağrına bir hançer saplayarak, onun hakkından gelmemiz lazım. O zaman Allah Haccacların hakkından gelecek ve dünyayı Haccaclardan temizleyecektir.

*Çağımızdaki tiranlar, zalimler, gaddarlar lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturmuşlardır. Ramsesleri, Amnofisleri, Nemrudları, İbn-u Şemsleri düşünebilirsiniz… Dünyada bugün irtikâp edilen mesâvîye bakıp o mesâviyi doğru gördüğünüz zaman, onların Haccâc vahşetlerine, Yezid vahşetlerine hakikaten rahmet okuttuğunu göreceksiniz. O vahşetleri katiyen mâzur görmüyorum; onları da tel’in ediyorum. Fakat bir de bu çağda işlenen vahşetlere bakacak olursanız, o vahşete kurban gidenlerin hadd ü hesabı yok! Perişan olan insanların hadd ü hesabı yok. Yalan söyleyenlerin hadd ü hesabı yok. İftirada bulunanların hadd ü hesabı yok. Din adına zulüm yapanların hadd ü hesabı yok. O yüzden lanet ile anılan cebâbireye rahmet okutturuyor günümüzün tiranları.

Soru:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

âyeti gibi ilâhî beyanlarla, insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi, Ashâb-ı Kirâm’ın imanlarının arttığı ifade ediliyor. Kur’an ve Râsûl-ü Ekrem Efendimiz onları nasıl hazırlamıştı ki, Ashâb, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak görmüş ve böyle dimdik bir duruş sergilemişlerdi?

*Hendek Vakası münasebetiyle indiği rivayet edilen bu ayet-i kerimenin meâli şöyledir: “Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

Kısa Sürede Yıldızlaşan Ashab-ı Kirâm

*Allah Rasûlü’ne arkadaş olma bahtiyarlığına eren, O’nunla aynı duyguyu paylaşan ve aynı ortak paydada bir araya gelen insanlar sanki o devir için özel seçilmiş kimselerdir. Allah Teâlâ, İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanları kurtarmak üzere bir insan-ı kâmil olarak gönderirken, O’na kucak açacak, destek olacak ve yüce mefkûreyi O’nunla beraber realize edecek o donanımlı toplumu da hazırlamıştır. Gerçi onlar cahiliye bataklığında neşet etmişlerdir fakat Hazreti Pîr’in de ifade ettiği gibi, bir hamlede, bir nefhada evc-i kemâl-i insaniyete çıkmışlardır.

*Rehber-i Ekmel (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, onların ellerinden tuttuğundan, onları boyasıyla boyadığından, kendi rengine benzettiğinden ve her birine kendi desenini işlediğinden dolayı, Ashâb-ı Kirâm çok kısa sürede insanlık semasına yükselmişlerdir. Hele bazıları bir-iki sene içinde, birden bire öyle zirveye ulaşmışlar ki, zannedersiniz kırk sene seyr u sülûk-i rûhânî yapmışlar. Hazreti Hâlid’leri, Hazreti Amr ibn As’ları, Hazreti İkrime’leri bu kategoride mütalaa edebilirsiniz.

*Halid ibn Velid, koca bir kumandan. Belli bir dönemde Perslerin başına balyoz gibi binmiş; sonra yine bir balyoz misillü Romalıların tepesine inmiş. Nihayet, çadır ya da kulübe gibi bir yerde vefat ederken “Ey Yermük, ey Mute, ey Halid’in günleri geçin gözümün önünden birer birer!..” demiş; bir fırtına gibi arkasından koşup durduğu ölümü yatakta karşılıyor olmaktan dolayı büyük bir inkisarla kıvranmış. Hıçkıra hıçkıra ağlayışını gören Hazreti Said ibn Zeyd’in “Neden ağlıyorsun?” demesi üzerine Hazreti Halid, “Vücudumda bir para kadar yara almadık yer kalmadı. Senelerce i’la-yı kelimetullah yollarında ölüm kovaladım. Fakat işe bakın ki, şimdi burada, yatakta ölüyorum.” cevabını vermiş ve rahat döşeğinde ölmeyi kendi adına bir mahcubiyet sebebi saymış. O, ruhunun ufkuna yürüdükten sonra (aşere-i mübeşşereden olan) yanındaki sahabînin dudaklarından -tarihin kulağına küpe olacak mahiyette- şu sözler dökülmüş: “Herkesin övgüsüne mazhar bir babayiğit, kâmil bir insan olarak yaşadı, İslam’ın yitiği olarak da öbür âleme gitti.. gitti ve geride sadece atını, kalkanını ve kılıcını bıraktı.” Evi yoktu, villası yoktu; iki devleti yerle bir etmişti ama dünyada mamelek adına hiçbir şeye sahip değildi. “Bana bir kılıcım, bir mızrağım, bir atım, bir de kalkanım yeter!” demişti ki bu, sahabe ruhunu aksettirmesi açısından çok önemlidir.

“Sözümde Durabildim mi ya Rasûlallah?!.”

*Hazreti İkrime, Ebu Cehil’in oğludur. Müslüman olduğunda “Yâ Rasûlallah! Sana ve İslâm’a düşmanlık uğruna ne kadar mal sarfettiysem, bundan böyle İslâm için bunun iki mislini harcayacağıma söz veriyorum…” demişti. Yermük’te sözünde durmuştu.. ancak orada verdikleri arasında, canı da vardı. Yermük Muharebesi’ne hanımı ve çocuğuyla beraber katılır. O bu muharebede yaralanır ve alıp bir çadıra getirirler. Hanımı başucunda ağlarken İkrime, “Ağlama!” der, “Ben zaferi görmedikçe ölmeyeceğim.” Bu da ona ait bir keramettir. Biraz sonra çadıra amcası Hâris b. Hişâm girer: “Müjde, der, Allah bize zafer verdi!” İşte o zaman İkrime, “Beni ayağa kaldırın. Çünkü içeriye Allah Rasûlü girdi.” der ve Allah Rasûlü’nün ruhaniyetine hitaben şunları söyler: “Yâ Rasûlallah! Sana verdiğim sözümde durdum mu? Ahdimi yerine getirdim mi?”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in her zamanki mülayemet, hilm ve civanmertliğini Hudeybiye Sulhü ve Mekke Fethi esnasında da ortaya koyması neticesinde öyle insanlar Müslüman olmuşlardı ki, onlar katiyen harplerde dize getirilebilecek kimseler değillerdi. Mesela, Hazreti Hamza’nın şehit edilmesine sebebiyet veren Hind bile çok kısa zamanda büyük mesafe katetmiş ve mücahede meydanlarında hizmet eden bir kahramana dönüşmüştü. Yine, siyerde nakledildiğine göre, onun eşi Ebu Süfyan hazretleri, isabet eden bir okla gözü eline düşünce, “Şu kadar sene Sahibini, Peygamberini tanımadın, ne işe yararsın ki sen!” diyebilmişti.

*Sahabede dine adanmışlık ve ahiret hedefli yaşama ruh hali vardı. Kur’an nurları ve Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in insibağı onları en kötü şartlara dahi hazır hale getirmişti. Defalarca imtihandan geçeceklerine, zaman zaman düşmanla yaka paça olacaklarına, maldan ve candan fedakârlık gerektiren hadiselerle karşı karşıya kalacaklarına ve bütün tehlikelere/tehditlere mukabil dimdik durarak sonraki nesillere de hüsn-ü misal teşkil etmekle vazifeli bulunduklarına gönülden inanmışlardı. Evet, Allah’ın ve Rasûlünün verdiği haberler iliklerine ve nöronlarına öyle işlemişti ki, onlara kendi varlıklarına inanmanın ötesinde inanıyorlardı.

Hendek’te Verilen Müjdeler

*Nitekim, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve mü’minler karşısında teker teker tutunamayacaklarını anlayan kavim ve kabileler, Hicret’in 5. senesinde bir araya gelip tek vücut olmaya ve bu defa bütün güçlerini bir merkezde toplayıp Medine’ye öyle hücum etmeye karar vermişlerdi. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz, durumdan haberdar olunca, ashabını toplamış, harp tekniği hakkında onlarla istişare etmiş, değişik teklifler arasında Hazreti Selman-ı Farisî’nin fikri Peygamber Efendimiz’in düşüncesine muvafık gelince düşmanın taarruz etmesinin muhtemel olduğu yerlere hendekler kazılmasına ve böylece müdafaa harbi yapılmasına karar verilmişti.

*Rehber-i Ekmel Efendimiz, yanındaki 3000 insanla beraber hendek kazmaya başlamıştı. Kişi başına bir arşın hendek kazılacaktı. Onları, onar onar gruplara ayırmış ve böylece yine meseleye bir yarış havası vermişti. Derinlik, atıyla oraya düşen bir insanın, bir daha çıkamayacağı şekilde ayarlanacaktı. Genişlik ise, en mahir süvarinin dahi geçemeyeceği ölçüde planlanmıştı. Böylece şehre girişi mümkün kılan çok uzun bir alan hendeklerle çevrilecekti.

*Bir aralık büyükçe bir kaya çıkmıştı karşılarına; Ashab-ı Kiram’dan güçlü kuvvetli insanlar bile o kayayı parçalayamamışlardı. Onlar, en küçük dertlerini dahi Allah Rasûlü’ne söylerlerdi; bu büyük kayayı da O’na haber verdiler. İnsanlığın İftihar Tablosu, manivelası elinde geldi ve onunla taşı parçalamaya başladı. O, manivelasını indirdikçe taştan kıvılcımlar fışkırıyor.. ve sanki aynı esnada Allah Rasûlü’nde de vahiy ve ilham kıvılcımları çakıyordu. Her vuruşta bir müjde veriyordu: “Bana şu anda Bizans’ın anahtarları verildi. İran’ın anahtarlarının bana verildiğini müşâhede ediyorum… Bana Yemen’in anahtarları verildi; şu anda bulunduğum yerden San’â’nın kapılarını görüyorum.”

İşte iman.. işte cesaret.. ve işte teslimiyet!..

*Hazreti Sâdık u Masdûk Efendimiz, asla parçalanmaz gibi görülen büyük devletlerin fethini müjdelediği o esnada karşısındaki 24.000 kişilik tam donanımlı düşman ordusuna karşı sadece 3.000 Müslümanla müdafaa harbine hazırlanıyordu. Fakat dünyevi ölçüler açısından insanı dehşete düşürmesi beklenen o anki şartlar Peygamber Efendimiz’i tesiri altına alamadığı gibi, mü’minlerin de ancak imanlarını artırıyordu. İşte soruda zikredilen ayet-i kerime onlardaki bu iman, cesaret, metanet ve teslimiyeti destanlaştırmaktadır:

وَلَمَّا رَاَ الْمُؤْمِنُونَ الْاَحْزَابَ قَالُوا هٰـذَا مَا وَعَدَنَا اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَصَدَقَ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَمَا زَادَهُمْ إِلَّا إِيمَانًا وَتَسْليمًا

“Mü’minler saldıran o birleşik kuvvetleri karşılarında görünce, ‘İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği (zafer)! Allah da, Rasûlü de elbette doğru söylemişlerdir.’ dediler. Mü’minlerin, düşman birliklerini görmeleri onların sadece iman ve teslimiyetlerini artırdı.” (Ahzâb, 33/22)

*Sahabe efendilerimizin insanların telaşa kapılıp paniklemesi beklenen şartlarda dahi paniklemedikleri, aksine imanlarının ve teslimiyetlerinin ziyadeleştiği gibi, inşaallah değişik belalar ve gâileler karşısında günümüzün adanmış ruhları da aynı kıvamı gösterir, asla paniklemez; vazife ve sorumluluklarını bihakkın yerine getirirler. Dört bir yandan bela ve musibet gelse, onlar aynı sahabe gibi, “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” der ve yürürler.

Günümüzün İman ve Teslimiyet Kahramanları

*İnsanlık her zaman bu türlü gailelerle karşı karşıya kalmıştır. Bazen ikballer idbâra dönmüş, bazen de o gerisin geriye gitmeleri pırıl pırıl ikballer/istikballer takip etmiştir. Hâdiseler bir doğru çizgi üzerinde cereyan etmez; her şey dairevî döner durur. Bugün birilerine bayram, diğerlerine hezimet ise, yarın da onlara öbürlerine hezimet olacaktır. Kur’ân-ı Kerim, bu “tarihî tekerrürler devr-i dâimi”ni şöyle ifade etmektedir: “O günler… onları Biz insanlar arasında çevirir dururuz.” (Âl-i İmrân, 3/140) Öyleyse, önemli olan “Gelse Celâlinden cefa / Yahut Cemâlinden vefa / İkisi de cana safa.. / Lütfun da hoş, kahrın da hoş…” deyip ilahi takdiri rıza ile karşılamak, ciddi bir metafizik gerilimle iradenin hakkını vermek, kavlî ve fiilî duada ısrar etmek ve aktif sabrın gereğini sergilemektir.

*İnşaallah günümüzün insan-ı kâmil olma yolunda azimli kahramanları da olup biten fitneler ve kuvve-i maneviyelerini kırmaya yönelik algı operasyonları karşısında hiç sarsılmadan ve enerjilerini sağa sola dağıtmadan doğru bildikleri yolda yürümeye devam edeceklerdir.

*Doğru bilerek girmişsek bu yola, onda döneklik yapmak, nezd-i uluhiyette hıyanet sayılır. Doğru olmadığını bildiğimiz halde girmişsek, bir günah işliyoruz demektir, dönüp tevbe etmemiz lazım. Fakat bu iş, dünyevî herhangi bir çıkar, bir menfaat gözetilmeden, ciddi bir adanmışlık ruhuyla yapılıyorsa, doğru demektir.. insanların gönlünde muhabbet duygusunu tetiklemeye matuf yapılıyorsa, doğru demektir.. evrensel insanî değerler etrafında bir dantela örülüyorsa, doğru demektir… bu doğrudan dönmek ise döneklik demektir. Onun için,

رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi kaydırma… Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz Sen çok bahşeden, hibede bulunmada eşi benzeri olmayansın.” (Âl-i İmran, 3/8) deyip o yolda -Allah’ın izniyle- sâbit kadem olarak yürümek lazım.

Rehber-i Ekmel Hep En Öndeydi ve Hali Sözünün Deliliydi!..

*Ashâb-ı Kirâm, en çetin hadiseleri bile yolun kaderi olarak görmüş ve böyle dimdik bir duruş sergilemişlerdi; çünkü İnsanlığın İftihar Tablosu herkesten önce o kıvamı sergilemiş ve ashabına örnek olmuştu. O, her zaman korkusuzdu ve en önde bulunuyordu. Mekke’de, Bedir’de, Uhud’da… hep en öndeydi. O önde bulunmasaydı, başkaları da gerekli olan iktihamı göstermezlerdi.

*Rehber nasılsa ve tehlikeleri nasıl göğüslüyorsa, arkadan gidenler de öyle olur. Osmanlı Sultanları’nın büyük çoğunluğunun cihad meydanlarında askerin önünde yer almaları onlarda çok büyük bir metafizik gerilimin ve kuvve-i maneviyenin husulüne vesile olmuştur. Bu ders, İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan alınmıştır. Çünkü, o her işte Ashabının yanında ve önünde yer almıştır. Mesela, Hendek kazılırken Rasûl-ü Ekrem Efendimiz de -yaşına rağmen- ashabıyla beraber çalışıyor; hatta onların kuvve-i mâneviyelerini takviye için

اَللّٰهُمَّ لاَ عَيْشَ إِلاَّ عَيْشُ اْلآخِرَةِ  *  فَاغْفِرْ لِلْأَنْصَارِ وَالْمُهَاجِرَةِ

“Allahım, ahiret hayatından başka hayat yok. Sen ensar ve muhacirîne mağfiret eyle.” duasını tekrar tekrar seslendiriyor ve sahabe O’nun bu sözleriyle coşuyor:

اَللّٰهُمَّ لَوْلاَ أَنْتَ مَا اهْتَدَيْنَا  *  وَلاَ تَصَدَّقْـنَا وَلاَ صَلَّيْنَا

فَأَنْزِلَنْ سَكِينَةً عَلَيْنَا  *  وَثَبِّتِ اْلأَقْدَامَ إِنْ لاَقَيْنَا

“Allahım, Sen nasip etmeseydin biz hidayete eremezdik, namaz kılamaz, zekât veremezdik. Sen üzerimize sekîneni indir ve düşmanla karşılaşırsak bizim ayaklarımızı kaydırma.” diyerek mukabele ediyorlardı.

*Huneyn’in başında da, aynen Uhud’un ortasında olduğu gibi zâhiren bir hezimet yaşanmıştı. Ancak Allah Rasûlü, bu en zor durumda dahi fıtrî cesareti ve müthiş fetanetiyle hâdiselerin akışını değiştirmiş ve Cenâb-ı Hakk’ın lütfuyla mutlak bir mağlubiyeti, parlak bir zafere çevirmesini bilmişti. Peygamberimiz, tam İslâm ordusundaki bir anlık panik esnasında ileriye atıldı. Öyle ki, Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Allah Rasûlü’nün atının gemini zor zaptediyor ve O’nun düşman safları arasına girmesine mâni olmaya çalışıyordu. O ise en gür sesiyle:

أَنَا اَلنَّبيُّ لاَ كَذِبْ أَنَا ابْنُ عَبْدِ الْمُطَّلِبْ

“Ben nebiyim, bunda yalan yok. Ve ben Abdülmuttalib’in torunuyum…” diyordu. Bunun üzerine Efendimiz’in emrine binaen Hazreti Abbas (radıyallâhu anh), Huneyn’de sesini, yükseltebildiği kadar yükseltip o gür sesiyle “Ey Semure ağacının altında biat etmiş sahabiler! Neredesiniz?!” diyerek nida etti. Daha sonra Hazreti Peygamber’in sesini ve çağrısını duyan bütün Müslümanlar, Allah Rasûlü’nün etrafında toplandılar.. mağlubiyet aşıldı ve zafere ulaşıldı.

Müfterî Ne Derse Desin, Aranızda Bana da Yer Vermenizi Vesile-i Necat ve Şeref Bilirim!..

*Efendimiz’e ait o yüksek ruh, o kıvam, o fevkalade hal sahabe-i kiramda ve onların yolunda giden Osmanlı Sultanları gibi seleflerimizde de kendisini gösteriyordu ki Hazreti Pir buna “insibağ” diyor. O’nun boyasıyla boyanmış ve fırçasıyla şekillenmiş o müminlerdi ki, düşman birliklerini gördükleri zaman telaşlanıp panikleme yerine “İşte bu, Allah ve Rasûlünün bize vâd ettiği…” diyerek iman ve teslimiyet bakımından ziyadeleşiyorlardı.

*Diyeceksiniz ki, “Sen öyle misin bu mevzuda?!.” Estağfirullah.. Fakat kendimi sizin içinizde bulunma bahtiyarlığıyla serfiraz görüyorum. Allah’a binlerce hamd u senâ olsun ki kendilerini mefkure âbidelerini ikame etmeye adamış, beklentisiz insanlar içinde bana da bir yer vermiş. Öbür tarafta, Cenâb-ı Hak “Bunu nasıl bilirsiniz?” buyurduğunda “Ya Rabb, bu da bizim içimizde görünüyordu!” derlerse, onların gölgesi altında belki bana da cennetin kapıları açılır.

*İnanın bana, kendime hep böyle baktım. Bağışlayın, diyenler dediklerini desinler… “Kendisine falan diyecek, filan diyecek…” Bunlar, densizlerin sözleri!.. Öyle yalanlar, öyle iftiralar.. öyle utanmazca, hayasızca atmalar oluyor ki!.. Yakın çevre her zaman bilir; bazı şeyleri ifade etme adına da ben lüzum hissediyorum: Kendi imzam, “kıtmîr”dir. Kendime her zaman öyle baktım. Din-i Mübin-i İslam’ın emirlerine elimden geldiğince muhalefet etmemeye, sizden geri kalmamaya çalıştım ama kendime de böyle baktım. El-âlemin “Şunu iddia eder, bunu iddia eder!.” türünden lafları, arkası boş bir kısım isnat ve iftiralardır. Hazreti Ali efendimizin “İnsanlar içinde insanlardan bir insan ol!” düsturu her zaman rehberimiz oldu. “Allah karşısında istikamet eri ol, keramet eri değil. Fevkaladeliklerin delisi olma, Allah nezdinde istikamet eri olmaya bak.” Hepimizin duygu ve düşüncesi budur; Allah bu duygu ve düşüncede sabitkadem eylesin.