Posts Tagged ‘Süleyman Efendi Hazretleri’

Bamteli: BEDÎÜZZAMAN, “PÎR-İ MUĞÂN” VE DİĞER MEŞREPLERİN BÜYÜKLERİ

Herkul | | BAMTELI

  SORU: Affınızı istirham ederek, “Maslahat var!” dendiği için soracağız: Risale-i Nur’ları taban oluşturmak ve insan kazanmak maksadıyla bir araç olarak kullandığınız, bunun için de senelerdir Hazreti Üstad’ın adını bile tasrih etmeyip onu “Pîr-i Muğân, Şem’-i Tâbân, fikir yapıcı” gibi sıfatlarla andığınız şeklinde iddialar ileri sürülüyor. Bu konudaki düşüncelerinizi lütfeder misiniz?

  CEVAP: Evvela, “üstad” dediğim de az değildir sizin içinizde; “üstad” dediğim binlercedir, binlerceyi geçmiştir, zamanla. Fakat umumî bir cemaatte, başka mizaçta-meşrepte olan insanların bulunduğu bir yerde, onların da hissiyatları gözetilmiştir; pek çok büyük insanın yaşadığı, hepsine saygı duyulduğu ve benim de hepsine karşı saygı duyduğum hakikati yansıtılmıştır. Esad Efendi’den Sâmi Efendi’ye kadar saygı duydum; birini görmedim, diğerini görüp elini öptüm ve aynı zamanda ondan mektuplar aldım. Görmediklerime tâzimât u tekrimâtımı ulaştırdım. Fakat insan psikolojisi olarak meşrepleri, mizaçları, mezâkları nazar-ı itibara aldım; onların yanında mutlaka “Üstad Bedîüzzaman Hazretleri” demekle, “Acaba o büyük zâta karşı onların içinde bir antipatiye sebebiyet verir miyim?” mülahazasını taşıdım. Evet, böyle bir meselede samimi bir mülahaza araştırmaları lazım, buna bakmaları iktiza eder.

  “İmana dair küçük bir meselenin inkişafı, benim nazarımda yüzlerce ruhanî zevke ve keramete müreccahtır.”

Nitekim hiç öyle demediğim halde, altı sene kürsüsüne çıkıp vaaz ettiğim camide problem yapılmıştı. Orada aynı zamanda bir idare kurulu da vardı, çalışan memurlar da vardı, ayrı meşrepten insanlar vardı. Hazreti Bedîüzzaman’ın adını zikretmiyor, dolaylı yollardan, mesela “Çok büyük bir Zât, mühim bir Zât diyor ki: Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır.” demek suretiyle anlatacaklarımı anlatıyordum. Böyle bir alıntı ile, kapalı, adını söylemeden kendisinden bahsettiğimde bile idarehanede aynen mesele şöyle müzakere edildi: “Falan efendi hazretlerinden, filan efendi hazretlerinden hiç bahis yok; sadece sözü evirip çevirip getirip falana bağlama gibi bir mülahaza peşinde bu adam! Böyle bir darlığın mahkumu!..” Bunlar bizzat yaşadığım şeyler.

Şimdi siz bunları yaşamış iseniz şayet, gönülden bağlı bulunduğunuz ve kendinden çok istifade ettiğiniz, bir yönüyle, belki çağımızda hakikaten bugüne kadar söylenmedik şeyleri söylemiş, aynı zamanda üzerine gidilmedik problemlerin üzerine gitmiş, halkın şaşakaldığı meseleleri Allah’ın izni ve inayetiyle vuzûha kavuşturmuş bir Zat’a karşı antipati uyarmamaya azamî gayret gösterirsiniz. Ki, zaten şu söz de ona aittir: “İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: Bir küçük mes’ele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvâk ve kerametlere müreccahtır.” Keramet, bir insana ekstradan Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ettiği bir ikrâm-ı İlahîdir. Fakat bir insanın iman kazanması, onun cennete girmesine vesiledir. Bu olmayınca, bu temel, bu blokaj olmayınca esasen ne o keramet olur, ne o keşif olur, ne o müşâhedeler olur. Böyle bir şeyden bahsettiğiniz zaman, eğer rahatsız oluyorlarsa şayet, hem o zâta karşı antipati uyarmama hem de onları bir yönüyle tahrik etmeme adına, o şekilde maslahat görülmüş. Meseleye bu zaviyeden bakacaksınız. Bu, bir.

  “Pîr-i Muğân”, tasavvufta mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi demektir.

Bir ikincisi; sevenler, sevdiklerini ifade ederken, tasavvufta “Pîr-i Muğân” tabirini o kadar çok kullanmışlardır ki!.. (Pîr-i Muğân ifadesi, tasavvufta, mürşid-i kâmil, rehber, aşkı dağıtan ve pay eden kişi gibi manalara gelir.) Siz de, bir taraftan saygı duyduğunuzdan dolayı, bir taraftan da birilerini tahrike sebebiyet vermeme, kıskandırmama, “Sadece bir şahıstan bahsediyor!” dedirtmeme düşüncesiyle bunu kullanmışsınız.

Aynı zamanda yazdığım yazıda da hepsinden bahsettim. (Bakınız: “Düşünce ve Aksiyon İnsanı”, Yeni Ümit Dergisi, Ekim 1994) Hepsini, kendi idrak ufkum itibariyle anlatmaya çalıştım; kıymet-i harbiyeleri itibariyle anlattım diyemem, o da iddia olur; küstahlar nasıl düşünürlerse düşünsünler. Hepsinden bahsettiğim yerde, Bediüzzaman hazretlerinden de bahsettim. Cami kürsüsünde de isminden birkaç defa bahsettiğim zaman önce “Süleyman Efendi Hazretleri” dedim, “Mehmed Zâhid Kotku Efendi Hazretleri” dedim, “Sâmi Efendi Hazretleri” dedim, ondan sonra da “Bediüzzaman Hazretleri” dedim; iki-üç defa bahsettimse, öyle bahsettim. Bu mülahazalarım da esasen birilerini tahrik etmeme, sevilmesi ve kabul edilmesi gerekli olan bir zata karşı antipatiye sebebiyet vermeme, aynı zamanda inhisarcı fikirle hareket edildiği hissi uyarmama ve meşrebi, mizacı, mezâkı, esas önemli, hayatî şeylere tercih ediyor gibi davranmama gayretine bağlıydı.

Evet, “Pîr-i Muğân” tabirini, tâzimkar ve takdirkâr bir ifade olarak kullanmışlardır. Çoğu kullanmış, ben isterseniz bir tanesinden, Pîr-i Küfrevî Hazretleri’nden hilafet almış bir zat olan hemşerim Erzurumlu Ketencizâde’nin Divan’ında şeyhi için söylediği sözlerden misal vereyim. Pîr-i Küfrevî Hazretleri, Hüseyin Kındığî Efendi ve oğlu Muhammed Lutfî Efendi (Alvar İmamı) Hazretleri’nin de şeyhidir. Küfrevîler’in o dönemdeki Pîr-i Muğânları; yirminci asra doğru gelinirken, doğuda Küfrevîler’in en önemli zâtı. O zatlardan onun bir sürü kerametini dinledim. O Ketencizâde Hazretleri de Küfrevî Hazretleri’nin halifelerinden bir tanesi. Adına Erzurum’da küçük bir câmi de vardır. Bakın, o zattan bahsederken nasıl diyor: “Azîzim, Rehberim, Pîrim…” Şiiriyet açısından da fevkalade; bestelenmeye müsait bir haldedir bu sözler. Bu kadar hecelik bir şeyi bestelemek aslında çok zordur; öyle yedilik şiirler gibi değildir fakat bunlar bestelenmeye de müsait:

“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım,

Ziyâ-yı himmetindir her iki âlemde devrânım.

Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvânım,

Aman ey kutb-ı ekrem, gavs-ı azâm, şâh-ı devrânım,

Nazardan dûr kılma bendegânı, pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım.

Şimdi “pîr-i muğân, şem’-i tâbân” derken, bir yerde Ketencizâde’nin Pîr-i Küfrevî Hazretleri için söylediği sözü kullanıyorsanız!.. Hem de sizin kendi takdirinize bağlı değil; şimdiye kadar gelmiş bir sürü selefinizin o mevzuda takdirlerine binâen, onların takdirlerini referans alarak, onun için “Pîr-i muğânım, şem’-i tâbânım, ziyâ-ı himmetim!” diyorsanız!.. Bunu böyle demeyi “ketmediyor gibi görme ve gösterme” meselesi, sadece iftiradan ibaret kalır. Şimdiye kadar iftiraları bini geçti, bin beş yüz kadar var. Bu da o müfterilerin iftiralarından, “tahrif”lerinden, “tebdil”lerinden, “tağyir”lerinden, “ta’yir” ve “ta’yib”lerinden başka bir şey değildir. Kendini bilmezlerin nâ-sezâ, nâ-becâ sözleri!.. Bazıları bizim Osmanlıca’da kullandığımız kelimeler oldu. İhtimal derler ki, “Anlamayalım diye bu kelimeleri de kullandı!” O da yine onların içtihatlarına müfevvez; onu da nasıl tevil ederler; buyursun, tevil etsinler.

  “Sami Efendi Hazretleri’nin de elini öptüm; ondan Osman Topbaş Hazretleri’ne yazdırdığı iki mektup aldım.”

Evet, o türlü zatları, o büyükleri, o Pîr-i Küfrevî’yi de, o Alvar İmamı’nı da hep saygıyla andım. Ben on yedi yaşına kadar Alvar İmamı’nın dizinin dibinde -benim liyakatime göre değil, onun teveccühüne göre- “Benim talebem!” iltifatıyla neş’et ettim. Daha sonra orada bulunduğum zaman, türbesini ziyareti ve türbesinin toprağını gözüme sürme diye çekmeyi şeref bildim. Ama ona karşı saygı duyarken, başkalarına da saygıda hiç kusur etmedim. Çok rahatlıkla başkalarının ellerini de öptüm. Sivas’a gittim; İhramcızâde İsmail Efendi’nin elini öptüm, hiç tereddüt etmeden. Başka bir yere gittim; Edirne’de Mehmet Efendi Hazretleri geldiğinde, onun elini de öptüm. Yaşar Tunagür hocamız -makamı cennet olsun ikisinin de- oradayken Osman Çataklı Bey -doçent idi daha- oraya getirmişti. İsim veriyorum, betahsis. Selimiye Camii’nin önünde, seve seve, içimden gele gele elini öptüm. Sami Efendi Hazretleri’nin elini öptüm. O da Fakir’e, Medine-i Münevvere’de mücâvir iken, iki tane mektup yazdı. Mektupların altına da Osman Topbaş Hazretleri’nin imzasını attırdı, ona yazdırdı. O mektuplar, hâlâ benim koleksiyonumda, mahfuz, duruyor. Ben öyle baktım; aklı başında olanlar, hazımsızlık hastalığına düşmeyenler de böyle bakmışlardı.

Amma… فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلاَةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِKendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler.” (Meryem, 19/59) ayet-i kerimesinden hareketle diyeyim; ondan sonra bazıları yetişti ki, namazı bile doğru kılmaz oldular. Şehevât-ı nefsaniyelerine tâbi oldular; dünyayı esas kabul ettiler, servet ü sâmâna kafalarını kaptırdılar. فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّاİşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem, 19/59) diyor Kur’an-ı Kerim. Cenâb-ı Hak, tepetaklak öyle bir gayyaya yuvarlanmaktan onlarla beraber başkalarını da muhafaza buyursun!.. Doğru bir yolda yola çıkmışlardır, yürümüşlerdir. Sonra refüj değiştirmiş, şerit değiştirmiş, patikaya sapmışlarsa, “Cenâb-ı Hak, yeniden sırat-ı müstakimi hidayet buyursun!” derim. Kimse hakkında garazım, kinim, nefretim yok!.. Pîr-i Muğân’a bakışım da bu.

Daha başka zaman da şunu demişimdir: Her sabah biz de o kitapları okuyoruz; okumadığımız ân yok; çoğu ezberimizde onların. Bir insan, alakasız olduğu bir şeye karşı, zihniyle, fikriyle, bütün hissiyatıyla bu kadar alaka duymaz. Yalan söylüyor ve iftirada bulunuyorlar. Esasen, o zatın düsturlarını günümüzde ne manada kabul ederlerse etsinler, bir tecdid hareketinde bulunmuş. Sevsinler ve sevgileri burunlarında birer sızı halinde kendisini hissettirsin! Türkçemizdeki ifadesiyle “burunlarının kemikleri sızlasın” âdeta. “Asliyet planında” Hazreti Rasûl-i Zîşân, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali ve sahabe-i kiram; “zılliyet planında, izafet planında” da bu büyük insanları anarken. O Alvar İmanı’nı anarken de, o Hüseyin Kındığî Efendi Hazretleri’ni anarken de, o İsmail Efendi’yi anarken de, o Zahid Kotku Hazretleri’ni anarken de, o Ali Haydar Efendi’yi anarken de burunlarının kemikleri sızlasın! Hiçbir ayrılık gözetmedik, hepsini hayırla, şerefle yâd ettik. Etmedilerse, başkaları etmediler. Sizin, onlar hakkında dediğiniz güzel şeyler kadar, bir tane -ben- o mevzuda, “Üstad Hazretleri” diye duymadım. Acaba bu meseleleri serrişte edenler, bu meselelere neden bir kere eğilip bakmıyorlar? Efendim, meselelerin bazılarını böyle görüp bazılarını görmeyen nankörlere -kendi dilime, ifade tarzıma, üslubuma yakıştıramıyorum; Ziya Paşa’ya havale ediyorum- “Yuf olsun!..” Böyle müfterilere, o müfterilerin içtimaına, onların kolektif şuurlarına, bir araya gelmelerine, meclislerine “Yuf olsun!..”

  SORU: Hocam, tazarru ve niyazlarınızda farklı cereyanları da sayarak, “Falan cemaat, meşâyih ve hulefası” diye tek tek anarak herkese dua ettiğinizi biliyoruz?

  CEVAP: Estağfirullah… Bazı şeyleri söylemek doğru değil; ancak mecbur kalınca da bazı şeyleri söylüyorsunuz. Duamda aklıma gelen herkesi sayıyorum; Akşemseddin Hazretleri’nden Zenbilli Hazretleri’ne kadar. Şeyh-i Tâğî’den… Hem önce sadece adlarını diyordum, nedense zühulüm benim. “Şeyh-i Tâğî Hazretleri” diyordum, “Pîr-i Küfrevî” diyordum, “Alvar İmamı” diyordum, “Oğlu Mehmet Efendi, Vehbi Efendi” diyordum, “Seyfeddin Efendi” diyordum. Ve torunları, benim hocam Sâdî Efendi, makamı cennet olsun; ne kimseye ders vermişti ne de hilafet almıştı ama kâmil bir insandı; onu bile onların arasında sayıyorum. Sivaslı İhramcı İsmail Efendi’yi saymadığım yok. Darendeli Hulusî Efendi’yi saymadığım yok. Ketencizâde’yi saymadığım yok. Aklıma kim gelirse, onları… Hazreti Üftâde’yi, Aziz Mahmud Hazretleri’ni saymadığım yok. Mustafa Bekrî Sıddikî’yi… Hususiyle başta Abdulkadir Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî Hazretleri… Bütün o bilinen, hususiyle tasarrufu geçerli dört tane zattan bahsediliyor; hani bir beşincisi olarak da Marufu’l-Kerhî Hazretleri’ni ilave ediyorlar; onları.. Necmeddin-i Kübrâ Hazretleri’ni, Mevlanâ Celaleddin Hazretleri’ni, Sultanu’l-ulemâ Sadreddin Konevî Hazretleri’ni sayıyorum. Ve son zamanlarda ilave ettiğim şey: “Yâ Rabbi, el-Kulûbu’d-Dâria’da isimleri geçen, Mecmuatü’l-Ahzab’ta isimleri geçen başka veliler vardır; bir şeyde daha kusur etmişim yâ Rabbi. Benim kusuruma bakma, bağışla beni. Onların hem meşâyih hem de hulefâlarını dâhil ediyorum Allah’ım!

  “Salât ü selamlarımda peygamberler ve meleklerden sonra hemen her meşrebin rehberini ve tâbiîlerini de zikrediyorum.”

Nerede diyorum bunu biliyor musunuz? اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ، وَعَلَى جَمِيعِ اْلأَنْبِيَاءِ وَالْمُرْسَلِينَ، وَعَلَى الْمَلاَئِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ Aynı zamanda o melâike-i mukarrebîn içinde; وَعَلَى جَبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَإِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ خُصُوصًا؛ وَحَمَلَةِ الْعَرْشِ والمقرَّبِينَ وَالْكُرُوبِيِّينَ وَالْمُهِمِّينَ  Kur’an’da anlatılan وَالصَّافَّاتِ صَفًّا*فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا*فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا “Yemin ederim o saf saf dizilen, sevk u idare edip meneden, zikri (Allah’ın Kitabını) okuyan meleklere!” Saffât, 37/1-3) وَالْمُرْسَلاَتِ عُرْفًا*فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًا*وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًا*فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاİyilik için birbirinin peşinden gönderilenler, esip savuranlar, tohumlarını yaydıkça yayanlar.. ve hakla batılı, doğru ile eğriyi ayırt eden melekler hakkı için!” (Mürselat, 77/1-4) وَالذَّارِيَاتِ ذَرْوًا*فَالْحَامِلاَتِ وِقْرًا*فَالْجَارِيَاتِ يُسْرًا*فَالْمُقَسِّمَاتِ أَمْرًا “O tozutup savuran, yağmur yüklenen, kolayca akıp giden, emirleri (rızıkları, yağmurları vb. şeyleri) taksim eden meleklere kasem olsun ki!..” (Zâriyat, 51/1-4) Mesela, melekler bunlar… طه*كهيعص*حم*عسق ile müvekkel melekler… Fatiha’ya, Kur’an-ı Kerim’e müvekkel melekler… Bunları zikredip “Bütün evliya, asfiyâ, ebrâr, mukarrebîn…” dedikten sonra, belki kırk-elli tane meşâyih ve hulefâsını sayıyorum. اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

Bakın, içimin samimiyetimi ifade ediyorum orada. عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ dedikten sonra, onları niyet ederek وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ diyorum. وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ Bunların hepsine bu salât ü selamlar. بِعَدَدِ عِلْمِكَ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِكَ “İlmin ve malumâtın adedince”. el-Kulûbu’d-Dâria’da bunu kullanan çok az. بعدد ذرَّاتِ الْكَائِنَاتِ وَمُرَكَّبَاتِهَا “Kainattaki zerreler ve bileşikler sayısınca”  بِعَدَدِ قَطَرَاتِ اْلأَمْطَارِ “Yağmur damlaları sayısınca” بِعَدَدِ رِمَالِ الصَّحَارَى وَالْقِفَار “Çöllerin ve çorak arazilerin kumları sayısınca” gibi tabirler var. Ama Hasan Basri Çantay Hazretleri, إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56) ayetinin açıklamasında, derkenar olarak diyor ki: “Salat-ı selamların en faziletlisi, بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ ‘Allah’ın ilmi ve Allah’ın malumatı adedince’ denerek söylenendir.” Ben de اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ deyip isimlerini saydıktan sonra, عَلَيْهِمْ أَجْمَعِينَ بِعَدَدِ عِلْمِ اللهِ وَبِعَدَدِ مَعْلُومَاتِ اللهِ diyorum. Bu sayının hadd ü hesabı var mı, size soruyorum? Fakat ben ona da bir şey ekliyorum: مَا دَامَ مُلْكُ اللهِ تَعَالَى، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ “Allah Teâlâ’nın mülkü devam ettiği sürece, ebedlere kadar, sonsuza kadar.. ebedlere kadar, sonsuza kadar.” Bunu dedikten sonra da, yine “Acaba bu zatlara karşı, onların ümmet-i Muhammed’e kazandırdıkları şeylere mukâbil, ben borcumu edâ etmiş miyim?” diyorum. Onların bir Kıt-mî-ri o-la-rak. Kendini bir şey gören Kıtmirler, başka.

  Zahiren Minnâcık Armağan…

Evet, kendini onların kıtmîri sayan bir Kıtmîr olarak, bu çerçevede, sınırsız çerçevede, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile beraber, onları hayırla yâd etme… Salât u selam ile.. Nedir “es-salât” demek? Allah’tan, rahmet; meleklerden, istiğfâr; mü’minlerden, dua. Nedir “selâm”? Dünya ve ukbâda esenlik; emn u emân içinde bulunmak; oraya girdikleri zaman da إِلاَّ قِيلاً سَلاَمًا سَلاَمًا(Cennette) işitecekleri söz, hep “Selâm! selâm!” sesleridir!” (Vâkıa, 56/26) “Selam! Selâm!” diyecekler birbirlerine karşı;Esenlik, esenlik!..” Ezâ yok, keder yok, cefâ yok, gam yok, gussa yok, menfi hiçbir şey yok.

Bütün bu sözlerle hepsini hayırla yâd ediyorsunuz ve diğerlerinin yanında Hazreti Pîr-i Muğân’ı da zikrediyorsunuz. Bazen “Bediüzzaman” diyorsunuz, bazen “Bediüzzaman Nursî” diyorsunuz, bazen de “Pîr-i Muğân” diyorsunuz. Öbürlerine de bazen “tasarrufu geçenler” diyorsunuz, bazen de “ebdâl” diyorsunuz, “evtâd” diyorsunuz, “aktâb” diyorsunuz, “gavs” diyorsunuz. (Her dönemde “gavs” bir tane olur, “kutup” birkaç tane olur; tasavvufî ıstılah terminolojisi içinde.)

Evet, böyle olunca, zannediyorum, bu mevzuda benim deyip ettiğim şeylerde, birilerini aşağılayıcı, birilerini göklere çıkarıcı bir şey yok. Siyyânen, herkesi -aynı zamanda- zılliyet planında, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vesâyeti altında görerek… O’na -min gayri haddin- o minnacık armağanınız. Yine de ona “minnacık armağan!” diyorum ama Allah büyütür onu. “İhlaslı bir zerre amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır!” Ama onları da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gönderdiğiniz o armağana ortak ediyorsunuz. Hepsini müşterek düşünüyorsunuz ve hiç birini tefrik etmiyorsunuz. Hatta ta’mîmde bulunarak, مِنْ أَوَّلِ الزَّمَانِ إِلَى آخِرِ الزَّمَانِGelmiş-geçmiş ne kadar evliyâ, asfiyâ, ebrâr, mukarrabîn ve bunların meşâyih ve hulefâsı varsa… Elverir ki irtidad etmiş olmasınlar, nifaka düşmüş olmasınlar!” diyor, öyle bir ta’mîmde bulunuyorsunuz ki, istisnâsı yok o meselenin. Ne muttasıl istisnası, ne de munkatı’ istisnası yok bu meselenin. أَجْمَعِينَ، جَمْعًا، كُلِّهِمْ

  Dersini ve İlhamını Kur’an-ı Kerim’den Alan İnsanın Hayranlık Uyaran Sözleri

Nasılsa, bilmiyorum, Edirne Keşan’a bir askeri ziyarete gidiyordum. O Antepli Nâzım Gökçek olabilir. Hazreti Pîr-i Muğân’ı -bir daha rahatsız olurlar her halde “Pîr-i Muğân” tabirinden- Pîr-i Muğân’ı çok iyi tanıyanlardan ve Risaleler’i okuduğu zaman, nefasetine doyamayacağınız şekilde okuyanlardan. Türkiye’de Risaleler’i okuduğu zaman, insanın gönlünü hoplatan, gözlerini yaşartan, yüzüne baktıran iki-üç tane insan varsa, birisi o idi. Öyle yaşamıştı, tamamen hayatını o işe vakfetmişti. Ağabeylerden birisine atılan bir iftirayı duyunca, birisi tarafından bilmeyerek “Falan ağabey hakkında böyle dediler!” denince, dayanamamış o meseleye, o ânda kalb sektesi geçirerek vefat etmişti; Nazım Gökçek. Benim de çok sevdiğim, İzmir’de de Fakir’i ziyarete gelen. Ben de ihtimal onu Keşan’da -askerdi- ziyarete gidiyordum. O gün neyse ki Cevat Eke isimli doktorun da -merhum olmuştur o da- orada bir işi vardı; otobüste tam yanıma oturmuştu.

Ben herhalde Nurlar’dan “Çekirdekler” gibi yerlerden, belki “Lemâât”tan bazı bölümler okuyordum. Hani, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Bana başka peygamberlere verilmeyen beş hususiyet verildi.” buyururken “Bana ‘cevâmiü’l-kelim’ verildi!” der; yani “kelime bakımından çok az fakat ifade ettiği manalar bakımından mücellet isteyen ifadeler”ine işaret eder. Ki onların çoğunu da Tirmizî rivayet eder. Hazreti Pîr de kendi düşüncelerini ister “Çekirdekler”de, isterse o “Lemâât”ta özlü sözlerle dile getirmiş. (Sözler’in sonundaki Lemâât’ta; arkadaşımız onları şerh etti, biliyorsunuz, anlaşılır hale getirdi, Allah ebeden râzı olsun; ondan da, ondan da, ondan da, ondan da. Her hayır yapanı, hayırla yâd ederiz.)

Şimdi unutmuşum; ya o, ya o; çıkardım ama betahsis, okuyorum. Bir cümle okudum; “Şunu sesli okusana!..” dedi. Ben şimdi ne olduğunu bilemiyorum. Mesela belki de “Ey şiddet-i zuhurundan muhtefî olan Allah!..” cümlesiydi. Recâizâde Ekrem de öyle diyor: “Sen ol Zâhir’sin ki, ne olduğun bilinmez / Ol Bâtın’sın ki, hiç kimseden gizlenmez!” Böyle bir şey. “Ey şiddet-i zuhurundan gizli…” Böyle bir şey okudum. Birden bire irkildi, hemen teyakkuza geçti ve “O ne böyle?!.” dedi. “Söz!” dedim. Dayatıyor gibi, böyle empoze ediyor gibi olmasın istedim.

Hani telkin, bazı kimseleri rahatsız eder. Bir de benim babamın yaşında. Bir de seni bir camide imam görüyor, küçük görüyor. Bir de kendisi uzman bir doktor, belki bir-iki alanda. Bir de üstelik medyunsunuz; bakmış sizin şekerinizi bulmuş, “Hastaneye yatmanız lazım sizin!” falan demiş… Bu faktörler karşısında, böyle dayatma ifade edebilecek meselelerin îmâsından bile kaçınırım. “Bir söz!” dedim.

Devam etsene!” dedi. Orada buldum, bir tanesini daha okudum, “Allah Allah!.. Yahu, ayet gibi şeyler bunlar!..” dedi. Hiç unutmam. Halden anlayan insan, laftan anlayan insan. Allah, körlere de gördürsün! Evet… Ee, neden olmasın? Çünkü Üstad Hazretleri bir harita gibi hep Kur’an’a bakmış; mahrutî bakışıyla, bütüncül bakışıyla, süzüp alacağı şeyleri hep Kur’an’dan süzüp almış. Onu aksettiriyor; bütün duygu ve düşünceleri hep onun etrafında bir peyk gibi dönüyor. Âdetâ dünya olmuş, kamer olmuş, etrafında dönmesi gerekli olan şey etrafında dönüyor; ışık alıyor, aldığı ışığı da ışığa muhtaç olanlara -aynı zamanda- ifâza ediyor. Böyle bakın meseleye.

Kimin bu!” dedi; “Üstad Bediüzzaman’ın!” dedim. Hiç sevmiyormuş, antipati duyuyormuş. Birden bire böyle fren yemiş gibi zangırdadı. Fakat sözlerin güzelliği karşısında hiç itiraz etmedi. “Bırak şu adamı!” falan demedi bana; demedi, çok insaflı imiş. Allah, insafı da peynir ile beraber yemiş insanlara, o insafın onda birini lütfeylesin!

  “Ey Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.”

Her şey O’nun elinde!.. رَبِّ يَسِّرْ وَلاَ تُعَسِّرْ، رَبِّ تَمِّمْ بِالْخَيْرِ (Rabbim, kolaylaştır, zorlaştırma; hayırlısıyla tamamına erdir.) رَبَّنَا أَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْ لَنَا إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌEy Kerim Rabbimiz! Nûrumuzu daha da artır, tamamına erdir, kusurlarımızı affet, çünkü Sen her şeye kadîrsin.” (Tahrim, 66/8) Bazıları öbür tarafta böyle diyecekler; biz burada da böyle diyor ve şunu da ekliyoruz:

رَبِّ تَمِّمْ خِدْمَتَنَا وَحَرَكَاتِنَا وَمُؤَسَّسَاتِنَا، وَكُلَّ شَيْءٍ أَعْطَيْتَنَا * رَبِّ تَمِّمْ، إِنَّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ، وَبِاْلإِجَابَةِ جَدِيرٌ، وَكُلُّ عَسِيرٍ عَلَيْكَ يَسِيرٌ، يَا مُيَسِّرُ، تَمِّمْ بِالْخَيْرِ * وَصَلَّى اللهُ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلَّمَ

Rabbim, Hizmet’imizi, hareketimizi, müesseselerimizi ve bize lütfen verdiğin her nimeti tamamla. Tamamla Rabbim; zira Sen her şeye kadîrsin; dualara cevap vermek de Sana yakışır, Senin şanındandır. Her zorluk Sana kolaydır, ey güçlükleri kolaylaştıran, aşılmazları aştıran Rabbim; hepsini hayırla tamamına erdir. Efendimiz Hazreti Muhammed’e, O’nun nezihlerden nezih aile fertlerine ve ashâbına salât ü selam ederek bunu Senden diliyoruz, Rabbimiz!..

Bamteli: Mukaddes Çile ve İnfak Kahramanları

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

Allah’a kul olmak ne güzel!.. Sadece O’nun karşısında eğilmek ne hoş!..

*Allah ile münasebetimize bakınca, bu karınca halimizle diyoruz ki: “Ne kadar bahtiyar insanlarız! Bu küçük halimizle O’nunla bir çeşit münasebet içindeyiz. Bunun lezzetine, halavetine, zevkine doyulmaz!” Kim bilir o meseleyi zirvede duyanlar daha neler duyuyordur neler! Çobanlar meseleyi böyle duyuyorsa, kim bilir sürü sahibi meseleyi nasıl duyuyordur! Tabii İnsanlığın İftihar Tablosu bu mevzuda her sözden vârestedir. O, duyuşu, hissedişi, ihsası ve ihtisaslarıyla adeta semâvîdir. O, belki bazı hususları melâike-i kirâmın bile duyamayacağı seviyede duyuyordu. Evet, O müstesna!..

*Bir de zılliyet planında Hakk’ın mükerrem ibâdı var. Onlar da bize göre müstesna insanlar. Ne var ki, hemen her seviyede insan, O’nun ile münasebeti açısından çok şey duyar, çok şey hisseder; böyle âvâre, sergerdân kimselerin durumunu nazar-ı itibara alınca, kendi bahtiyarlığına tebessümler yağdırır. “Oh be!.. Müslümanlık ne güzelmiş! İnsanlığın İftihar Tablosu’nun arkasında Allah deyip kemerbeste-i ubudiyet içinde ayakta durmak ne latifmiş! İki büklüm olup tevazuun birinci faslını eda etmek, Allah karşısında eğilmek ne zevkli bir şeymiş! Yüzünü yerlere sürmek ne derin haz kaynağıymış!..” der. Cenâb-ı Hak o zevki derinlemesine duymaya muvaffak eylesin!

“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?”

*İnsanın, küçük çapta, zıllıyet/gölge planında, çok küçük nispetler perspektifinde bile olsa, böyle bir mazhariyet ve zevk hemhemesi, demdemesi -iradelerinize ait yönüyle hemheme, öbür taraftan, O’nun vâridâtına mazhariyeti itibarıyla demdeme- içinde bulunması çok önemlidir. Bu açıdan da bu arada başımıza ne gelirse gelsin, onun yanında hafif kalır.

*Madem O’nu bulduk, bir yönüyle artık bulacağımız bir şey yok ve kurtulduk!.. “Seni buldum ve kurtuldum!” diyebilirsiniz.“O’nu bulan neyi kaybetmiş ve O’nu kaybeden neyi bulmuştur ki?” demiyor mu Ataullah İskenderânî?!. Evet, O’nu bulan ne kaybetmiştir?!. O’nu kaybeden, yani kendi düşünce dünyasında kendini uzaklara atan, kendini O’nun yokluğuna, daha doğrusu O’nsuzluğa, “ene”sini “Hüve”sizliğe salan kimse ne bulmuştur ki?!.

*Binaenaleyh, böyle cevheri bulmuş bir insan huzur, mutluluk, şâd ve hürrem olma gibi şeylere hiç gönül kaptırmaz. Bunlar, bakırcılar çarşısında bile elde edilebilecek şeylerdir; cevherlerin alış-verişinin yapıldığı, sarrafların bulunduğu yerde olan şeyler değildir. Bu itibarla da bazı şeylere katlanmalı!.. Ve katlananlar bu mülahaza ile katlanmışlardır. O katlanma işi de tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde hiç eksik olmamıştır.

Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım!

*Bütün tehlike dolapları herkesten önce İnsanlığın İftihar Tablosu’nun mübarek başında dönüp durmuştur. Kur’an-ı Kerim, Müslümanlar hakkında kurulan komploları âdetâ Efendimiz’e tahsis etmiş ve şöyle demiştir:

وَإِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ أَوْ يَقْتُلُوكَ أَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُاللّهُ وَاللّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ

“Bir vakit de o kâfirler senin elini kolunu bağlayıp zindana mı atsınlar veya öldürsünler mi, yahut seni ülke dışına mı sürsünler diye birtakım tuzaklar planlıyorlardı. Onlar tuzak kuradursunlar, Allah da tuzaklarını başlarına doluyordu. Zaten Allah’tır tuzakları boşa çıkarıp onları kuranların başlarına dolayan.” (Enfal, 8/30) Görüldüğü üzere, elini kolunu bağlayıp zindana atma, öldürme ya da belde dışına sürme gibi mekrin değişik dalga boyundaki zuhurları olan bütün komplolarda gayr-i sarih mef’ul Efendimiz’dir; bütün planlar O’nun üzerine yapılmıştır.

*İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz hicret esnasında Sevr sultanlığından ayrılıp yola revân olacağı an, yaşlı gözlerle son bir kere daha doğup büyüdüğü topraklara bakmış ve “Ey Mekke! Seni o kadar çok seviyorum ki, eğer beni çıkarmasalardı -vallahi- senden ayrılmazdım.” buyurmuşlardı.

*Şayet en mübarek insanlar hırpalanmışlarsa, preslerden geçmişlerse, dibeklerde adeta dövülmüşlerse ve siz bundan âzâde, vâreste tutuluyorsanız, bence kendi durumunuzdan şüphe duymanız lazım.

“Allahım, medrese-i Yusufiye misafirlerini salıver ve onları en çabuk zamanda sevdiklerine kavuştur!..”

*Bazılarınız çeker, bazılarınız da onların çektiğini paylaşır, onların ızdıraplarını ruhunda duyar; yapılması gerekli olan şeyler mevzuunda bir küheylan gibi şahlanır, bir üveyk gibi kanatlanır Allah’ın izni inâyetiyle; işte o zaman paylaşıyor demektir.

*Evet, birileri içeride medrese-i Yusufiye yaşarlar; berikiler de dışarıda oturur kalkar onlara dua ederler: “Onları en çabuk zamanda, çok rahatlıkla salıver Allahım! Salıver ve onlarla beraber bir sürü aileyi, kırk bin tane aileyi, elli bin tane aileyi, yüz bin tane aileyi; belki on milyon aileyi sevindir Allahım!” Bu on milyon ailenin sevinmesi, mele-i âlânın sakinlerinin de sevinmesi demektir. Bu arada bir şirzime-i kalîl “Niye böyle oldu?” diye üzülecekler. İnşaallah, iman ediyorlarsa Allah’a, o üzülme de onların günahlarına kefaret olur. Biz onu da düşünürüz: Allah onların da günahlarına kefaret olabilecek şeylere onları hidayet eylesin. Genel ahlakımız bu!..

*Bazı densizler bir mülâaneyi, bir mübâheleyi, bir muhâveleyi beddua kabul edip böyle bir meseleden dolayı, incir çekirdeği nevinden meseleleri dava mevzuu yaparak, “Acaba bununla bunlara bir örgüt diyebilir miyiz?” düşüncesine daldılar. Bu yaptıkları mesâvîden dolayı bize düşen şey “Allahım bunlara da hidayet eyle!” demektir. Bir de sabredemediğimiz takdirde “Allah Allah, cinnetin bu seviyesi de varmış!.” demektir. Ama ben bu mülahazaya girmenizi de istemem.

Mukaddes Çile Nöbeti Sizlerdeyse…

*Dünden bugüne sizin çizginizde hareket eden insanlar hep çekmişlerdir. Yüce mefkûrelerini, gaye-i hayallerini, dünyanın dört bir yanında bir bayrak gibi dalgalandırmaya odaklanmış insanlar hep musibetlere maruz kalmışlardır. Başka mülahazaları olmayan, dünya adına bir kazanım peşinde koşmayan, ölürken “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dü cihanım kalmadı.” (Ahmedî) diyerek Allah’a yürümeyi planlayan, farklılığını fark etmeyen; el-âlem hizmetini alkışlarken “Allah Allah bunlar neyi alkışlıyor?” diyen, kendini tamamen bu işe adamış, başkalarının başka şeyleri sıfırlamalarına mukabil o kendini sıfırlamış; el-âlem göklere çıkarsa bile kendisini yeryüzünde debelenen bir “dâbbe” ve Cenâb-ı Hakk’ın küçük, hakîr, zavallı, kıtmir bir varlığı olarak gören insanlar… Cenâb-ı Hak kendimizi öyle görmeye muvaffak eylesin; bu Allah’ın büyük bir hidayetidir. Başka türlü görme, Allah’ın, insanın firavunlaşmasına fırsat vermesi demektir.

*Evet, insanın, kendini diğer insanlardan büyük görmesi ve “ben şuyum, buyum” demesi bir mekr-i ilahidir; Allah’ın o insanın firavunlaşmasına müsaade etmesi demektir. Verdiği imkânların onda istidraç şeklinde tesir göstermesi demektir. İstidraç, nimet şeklinde gelen, insanı Allah’tan uzaklaştıran nıkmettir.

*Madem Hak yolun en kıymetli yolcuları enbiya, mukarrebin, asfiya ve evliya hep musibetlere maruz kalmış ve çileler çekmişler, bizim de başımıza gelenleri tabii kabul etmemiz, öfkelenmememiz ve hale rıza göstermemiz lazım.

“Biz Uhud’u Severiz Uhud da Bizi Sever”

Soru: Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz “Ashabıma sebbetmeyiniz. Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse, ashabımdan birinin verdiği yarım müdd sadakaya ulaşamaz.” buyuruyor. Asr-ı Saadet’te infakı bu kadar değerli kılan hususlar nelerdir? Sonraki dönemlerde de dinî gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi?

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifte ashabı için öyle buyuruyor. Cevahir kadrini cevher-fürûşân olmayan bilmez. Onlar O’nun kâmetini biliyorlardı; O da ashabının kadr u kıymetini ve kıvamını biliyordu. Allah’ın izniyle, insanlığın idbârını ikbâle çevirebilecek bir kadro olduğunu çok iyi biliyordu; Allah’ın bildirmesiyle biliyordu; o yüksek firasetiyle, fetanetiyle ve okumasıyla biliyordu. Yüzlerinden ve kalbî heyecanlarından onları okuyordu. Bu açıdan da mezkûr ifade -haşa- onlara bir iltifatta bulunma adına değildi, bir realiteyi ifade ediyordu. Çünkü O’nun lal ü güher beyanları içinde katiyen riyanın, süm’anın, şunu bunu hoşnut etmenin zerresi yoktu. Ne konuşuyorsa, milimi milimine doğruydu; söylediği sözler neye dairse şayet, onun numarasına ve drobuna fevkalade uygun ve vakıa mutabıktı.

*“Sizden birisi Uhud Dağı kadar altın infak etse…” O gün Medine-i Münevvere’de en yüksek gibi görünen dağın Uhud Dağı olmasının yanı başında bir de Uhud Dağı’nın kıymeti var. Bu kıymet değişik vesilelerle vurgulanıyor. Uhud Harbi’nde o mübarek dağın eteklerinde Müslümanlar kutsal, muvakkat bir hezimet yaşıyorlar. Uhud’da böyle bir hadise yaşandığından dolayı ihtimal bazılarının kafalarına “Bu dağ uğursuz galiba!” şeklinde bir düşünce gelebilirdi. Bundan dolayı Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir yerde şöyle buyuruyor: “Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz o da bizi sever.” Bu açıdan da Uhud, Ağrı ve Everest gibi büyük değilse de kıymet-i maneviyesi itibariyle çok büyük. Rasûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) Efendimiz’in vurgulamak istediği hususlardan biri budur: Uhud Allah Rasûlü’nü seven ve Allah Rasûlü’nün sevdiği bir dağdır.

*Başlangıçta Ashab-ı kiram efendilerimiz de vermeyi, infak etmeyi çok bilmiyorlardı. Hâşâ onlara bilmiyorlardı demek, bilmeme sözünü onlara nispet etmek saygısızlık olur fakat onlar bildikleri her şeyi dinle öğrendiler, o Muallim-i azamla, o Mürşid-i azamla öğrendiler.

İlk Himmet ve Ashab-ı Kiram’ın Cömertliği

*Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabının gönüllerindeki verme kapılarını aralamada kim bilir ne zorluklar çekmişti. Meselâ, bir gün Arab’ın aslı olan Mudar kabilesinin Müslümanları gelmişlerdi. Giyecek başka bir şey bulamadıklarından dolayı üzerlerinde yün elbiseler olduğu için daha onlar içeri girer girmez mescidi ter ve yün kokusu sarmıştı. Yorgun, aç ve susuz olan bu fakir insanları görünce Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in gözleri dolmuştu. Onları öyle ızdırap içinde gördüğü için neredeyse ağlayacaktı. Hemen infakla alâkalı ayetleri okumuş; ashabına, insanlara yardım etmenin faziletlerini anlatmıştı. (Benzer hadise Tebük Seferi’ne çıkılırken de ordunun teçhiz edilmesi esnasında yaşanmıştı.) Fakat Sahabe Efendilerimiz henüz başkalarına yardım etmeye alışmamışlardı; dolayısıyla, hiç kimse bir coşkunluk ve bir heyecan ortaya koymamıştı. Allah Rasûlü’nün yüzünde hüzün emareleri belirecekti ki, O’nun halinden çok iyi anlayan ve işin nezaketini kavrayan bir sahabi yerinden fırlayıp evine gitmiş, parmaklarının arasından dökülecek kadar ellerini doldurmuş ve getirdiklerini Rasûlullah’ın huzuruna dökmüştü. Onu görünce diğerleri de ne yapılması lazım geldiğini anlamış ve herkes infak için koşmuştu. Nitekim Peygamber Efendimiz’in önünde bir oğlak büyüklüğünde yardım malzemesi birikmişti. İşte o zaman, yüzündeki hüzün bulutları birer birer sıyrılan Şefkat Peygamberi ashabına tebessüm etmiş ve şöyle buyurmuştu: “Bir işe delâlet edip o hususta yol gösteren onu yapmış gibidir.” Evet, Ashab efendilerimiz o gün verme kapısını açmış ve zamanla da sahip oldukları her şeyi vermeye âmâde hale gelmişlerdi. Onlardan kimisi malının tamamını, bazısı servetinin üçte ikisini, bir başkası bir anda yedi yüz deveyi ve bir diğeri de en çok sevdiği bahçeyi Allah yolunda tasadduk edecek kadar cömertleşmişlerdi.

*Öyle bir katılığın yaşandığı dönemde, işin başlangıcında henüz rehabilite görmemiş bu insanların birdenbire balmumu gibi yumuşamaları ve ihsanda bulunmaları çok önemlidir. Sonra o iş bir nevi sünnet olmuş, bir güzergâh oluşmuş; arkadan gelenler de zekat, sadaka, ikram, ihsan ve himmet adı altında din ve iman hizmetine destek vermişlerdir.

*Meselenin bir de manevi yanı vardır. Neden onların bir müdd sadakası başkalarının dağına tekabül ediyor? Sahabe idraki, sahabe imanı, sahabe anlayışı, sahabe ihlası, sahabe rıza düşkünlüğü, sahabe iştiyakı başkalarıyla mukayese edilmeyecek bir seviyededir. Onu verirken öyle bir mülahazaya bağlanıyorlardı ki, “Allah’ın izni ve inayetiyle bu öbür tarafta dağlar cesametinde olacak!” diyor ve buna yürekten inanıyorlardı. Bir de katiyen bunu bir minnet vesilesi yapmıyorlardı. İşin daha mebdeinde bu mülahazayla vermeleri öyle bir enginlik ve derinlikti ki Hazreti Pir-i Muğan’ın “Bir zerre ihlaslı amel batmanlarla halis olmayana müreccahtır.” dediği hakikat zuhur ediyordu. Halisane verme dolayısıyla bir ölçek infak Uhud Dağı kadar kabul ediliyordu.

Bugün de gayret, himmet ve infakla şahlanan nice babayiğitler var!..

*Günümüze gelinirken yeniden bir fetret dönemi oldu. Bir dönemde öyleydi, insanlar adeta dilencilik yaparak o Kur’an kurslarını açmak için koşuyorlardı. Allah ebeden razı olsun, Süleyman Efendi Hazretleri ve talebeleri, Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri ve taraftarları, Çarşamba Cemaati ve taraftarları… Hepsinden Allah razı olsun. Çok zor elde ediyorlardı ve o zoru Allah’ın izniyle işler hale getiriyorlardı.

*Sonra Allah Teâla günümüzde Hizmet ve Hareket şeklinde ifade edilen, öyle algılanan, öyle kabul edilen ve artık bir dünya meselesi haline gelen Camia’yı da istihdam buyurdu. Batılı bütün devletlerin iki-üç yüz senede gerçekleştiremedikleri işleri, ekonomik durumu orta ölçekte olan Türkiye, Allah’ın izniyle realize etmesini bildi; Kürdüyle, Türküyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Abazasıyla Anadolu insanı bunu başardı.

*Sizin o koskoca devletiniz, milleti idare eden insanlar, sizin mefkûre dünyanız, gaye-i hayaliniz, ruh ve mana kökleriniz adına kazandırdığınız şeylerin yüzde birini kazandırmamışlardır. Boş iddialara bakmayın. Kuruntularının arkasından koşuyorlar. Allah bunları yapmaya sizi muvaffak kılmıştır ve bundan sonra da çok daha büyük şeyler yapmaya inşaallah muvaffak kılacaktır. Onun için sinek ısırması nev’inden maruz kaldığınız şeyleri nazar-ı itibara almayarak, Allah’ın izni ve inayetiyle, dökülün, saçılın!.. Bir dönemde arkadaşların yaptıkları ve hâlâ yapıyor oldukları gibi himmetle şahlanın!.. Şimdiki bin üç yüzü, iki bin altı yüz yapmaya bakın!.. Durmadığını gösterin bu işin!..

*Sonraki dönemlerde de dini gayret, himmet ve infakın ziyadesiyle değer kazandığı zaman dilimlerinden bahsedilebilir mi? Günümüz de işte öyle bir zaman dilimidir. Fakat o kapı da aralandı, insanlar alıştılar ona. Bu noktada bir ölçü olması adına bugünkü gibi hatırladığım bir hatıramı nakletmek istiyorum: İzmir Bozyaka’da insanların yardımına başvurulmuştu. Orada meselenin ehemmiyetiyle ilgili bir konuşma yaptıktan sonra emaneten yatıp kalktığım odama doğru yönelmiştim. Utanıyordum da.. kendime istemiyordum.. alan başkası, yazan başkası, hesap eden başkası.. ama yine de utanıyordum. Ben odaya girerken birisi merdivenlerden hızlı hızlı yukarıya doğru çıkarak yanıma geldi. Astsubaylıktan emekli olmuş o zatı tanıyordum. Elinde şangır şangır anahtarlar, “Orada herkes himmet etti, benim verecek bir şeyim yoktu, evimin anahtarlarını getirdim!” dedi. Emeklilik parasıyla satın almış olduğu evinin anahtarlarını elime attı. Bu göz yaşartıcı tablo karşısında ben ona dinde böyle bir mükellefiyet olmadığını söyleyip anahtarları iade ettim. Daha sonra da “Git, çoluk çocuğunla evinde otur. Rabbim sana verdikçe, sen de infakta bulunursun.” dedim. Ben bugün de bu coşkun duygu ve heyecanın yaşandığı ve bundan sonra da yaşanacağı kanaatini taşıyorum.

432. Nağme: Sabret.. ve Yalancıları Bana Bırak!..

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

Dünkü sohbette muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi’ye şu iki soruyu tevcih ettik:

Soru: 1)

Nübüvvetin bidâyetinde,

وَاصْبِرْ عَلَى مَا يَقُولُونَ وَاهْجُرْهُمْ هَجْرًا جَمِيلاً

buyuruluyor. Söylenenlere sabırla beraber “hecr-i cemil”  ne demektir?

Peygamber Efendimiz’in ve Ashâb-ı Kirâm’ın hayat-ı seniyyelerinde bu ilahî emrin yansımaları nasıl olmuştur?

Soru: 2)

Müteakip ayette

وَذَرْنِي وَالْمُكَذِّبِينَ أُولِي النَّعْمَةِ وَمَهِّلْهُمْ قَلِيلاً

buyuruluyor. Ayetten anlaşılması gerekenleri lütfeder misiniz?

“Kalîlen” sözüyle tavsif edilen imhâlin müddeti -şart-ı âdî planında- hangi hususlara göre belirlenir?

Cenâb-ı Allah, bu iki ayet-i kerimede -meâlen- şöyle buyurmaktadır:

“Söyleyip durduklarına karşı sabret ve onlardan güzel bir tavırla uzak dur! (Kendilerine bahşettiğimiz servet, devlet ve imkan gibi) nimetler içinde yüzen yalancıları Bana bırak ve kendilerine biraz süre tanı.”  (Müzzemmil, 73/10-11)

Muhterem Hocaefendi, bu ilahî beyanların meali üzerinde durmakla birlikte,

*Müşriklerin isnat ve iftiraları karşısında Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ve Sahabe’nin tavrı

*“Hecr-i cemîl” ifadesinin manası ve günümüzde nasıl uygulanması lazım geldiği

*“Paralel” yaftası ve dünden bugüne alternatif yollar

*Yeniden Milli Mücadele Hareketi’nden Milli Görüş’e, merhum Süleyman Efendi Hazretleri’nin talebelerinden muhterem Mahmud Efendi Hazretleri’nin cemaatine, Aziz Mahmud Hüdâi Hazretleri’nin takipçilerinden Muhammed Raşid Efendi Hazretleri’nin ve İskenderpaşa Cemaati’nin müntesiplerine kadar siyasi ve gayr-i siyasi meşreplere bakış,

*Ayet-i kerimede kafirler, münafıklar ya da müşrikler değil de “mükezzibîn” denmesinin hikmetleri,

*Ayet-i kerimede “ni’met” değil de “na’met” ifadesinin kullanılmasındaki nükteler ve na’met kelimesinin manaları…

gibi daha pek çok hususu açıklıyor.

Herbir cümlesi çok önemli olduğundan özetleme yerine muhtevasını işaretlemeyle yetindiğimiz bu hasbihali 32:21 dakikalık ses ve görüntü dosyaları halinde arz ediyoruz.

Hürmetle…

398. Nağme: Her Zaman Sulh Yolunda

Herkul | | HERKUL NAGME

BAMTELİ – ÖZEL

*Hususiyle günümüzde nifak ve şikâkın çok köpürüp durmasına karşılık, tadil edici ve tansiyonu aşağıya çekici ilaç türünden bir kısım pozitif tavır ve davranışlarda bulunmak yeğlenir. Kopma ve parçalanmayı hızlandırmamak için bazıları sineye çekmeli ve karakterleri itibarıyla oldukları yerde durmalılar.

*Bir dönemde, Hâricî, Harûrî, Zübeyrî ve benzeri isimler altında bir sürü insan, nüansların kavgasını vererek ortaya çıkmıştı. Onların içlerinde namaz kıla kıla alınları nasır tutmuş kimseler de vardı; fakat ihtilaf ve iftirâka öyle kilitlenmişlerdi ki, nüansların kavgalarını verirken aradaki bütün köprüleri yıkarlardı. Sabahlara kadar namaz kılarlar, kim bilir belki de üç dört günde bir Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi ama vifak ve ittifaka gelince ilk mektebin altının altının altının altının altında bile yerleri yoktu. Dün öyle insanlar yaşadığı gibi bugün de aynı türden kimseler mevcut ve yarın da görülecektir bunlar. Bunları deşifre etmek ve bâtılı tasvir ederek sâfî zihinlerin idlâline gitmek doğru değil; ancak, bir realiteye dikkati çekip olabilecek bazı şeyler karşısında mü’minleri teyakkuz ve temkine çağırmakta da fayda var.

*Adanmış ruhların faaliyetleri ve müesseseleri anılırken “Hizmet”, “Hareket”, “Cemaat” ve “Câmia” gibi farklı isimlendirmelerde bulunuldu. Aslında bu işin içinde her tür, her anlayış, her renk ve her desenden insan var; adeta çok nakışlı ve çok işlemeli gergef gibi bir şey. Bunlar, camide bir araya gelip beraberce saf tutan insanlara benzetilebilir; belki çoğu birbirini dahi tanımıyor ama bir makuliyette, bir mantıkiyette bir araya gelmişler.

*20 sene evvel, Kıtmir, konjonktürel olarak, dünyanın belli bir yere kayışı/gidişi karşısında bir toplantıda “Demokrasi, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir.” demişti. Bugün belli şeylerle sizi karalayan insanlar, o kara ruhlu, kara kalemli, kara mürekkeple başkalarını karalamaya duran aynı insanlar, “Baksana adam demokrasi dedi!” dediler. Aradan beş on sene geçti, “demokrasi” dendi, elli defa dendi. Onu da aşarak, “laiklik” bile dendi. Onu hazmedemeyen, sindiremeyen insanlar tarafından tepki bile alındı başka bir dünyada.

*Şimdilerde de Kur’anî bir makuliyet etrafında bir araya gelmiş fedakâr insanlar hakkında “örgüt” sözleri ediliyor. Müslümanların bunu yapacaklarını zannetmiyorum. “İhtimal ki, birileri birilerinin adını kullanmak suretiyle bunu yayıyorlar!” diyerek bir kere daha meseleyi hüsn-ü zannıma bağlıyorum.

*“Örgüt” diyenlerin sözlerine müsaadenizle “haince” diyeceğim. Esasen resmî örgütler var. 30-40 senedir Kürt’üyle, Türk’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Zaza’sıyla (bir bütün oluşturan) Anadolu insanının başına bela olmuş, dış mihraklı bir kısım fitne ve fesat ocakları.. “örgüt” onlar.

*Hazreti Bediüzzaman ta Meşrutiyet yıllarında, bundan yüz küsur sene evvel Medresetü’z-Zehra adıyla Van’da bir üniversite kurulmasını teklif ederken orada Arapça’nın farz, Türkçe’nin vacip ve Kürtçe’nin caiz gibi kabul edilerek hepsinin beraberce okutulması gerektiğini söylemişti. Biz düne kadar bunu telaffuz edemedik. Yine sizin gibi bu kervana gönül vermiş arkadaşlar, televizyonları, radyoları, lisan kursları ve üniversiteleriyle bu meseleye “evet” dediler. Bir cephe buna karşı “Barış sürecine katkıda bulunulmadı!” diyor. Hayır, vallahi bulunuldu billahi bulunuldu, tallahi bulunuldu. Hem de herkesten evvel bulunuldu. Bir kesim “bulunulmadı” demek suretiyle esasen “bir süreci baltalıyor” gibi göstermek istediler. Bir kesim de onu istemediklerinden dolayı ve hususiyle “Dershaneler de kapatılsın, biz de kendimize göre orada yurtlar, evler, pansiyonlar açalım; bölünmeyi hızlandıralım!” mülahazasıyla öyle söylediler; “Dershaneler kapatılınca meydana gelecek o boşluğu biz dolduralım!” düşünceleri şimdi tiz perdeden konuşuluyor. Yapılan işler isabetli miymiş, değil miymiş? Bugün insaf etmeyen bir kısım kimseler buna “evet” demeyecekler; ama gelecekteki nesiller ve tarih, yapılan yanlışlıkları lanetle yad edecek, “Bir boşluk meydana getirdiniz, yazıklar olsun size!..” diyecektir.

*Kendi kardeşlerimden daha yakın saydığım Kürt kardeşlerimin bu mevzudaki boşluklarını doldurma, üniversitelerde/liselerde okumalarını sağlama ve şekavetle problemlerin çözülmeyeceğini anlatma adına bir gayret sergiliyorsam, buna sızma denmez. Bir insanın kendi ülkesinde vatandaşları için gerekenleri yapması hakkı ve vazifesidir.

*Evet, kara ruhlu insanlar olumlu şeyleri karalamaya çalışıyorlar. Şimdilerde de “örgüt” diyorlar. Tabiri caizse, muhtelif ecnastan bir topluluk olan ve işin makuliyetinde bir araya gelen insanlardan oluşan bir camia.. “Okul açmak, kültür lokali açmak, okuma salonları açıp fakir insanlara bedava ders vermek hayırlı bir hizmettir!” düşüncesiyle sizi hiç tanımadığı halde gelip “Bir tane de ben yapayım.” deyip o işe iltihak eden insanların da bulunduğu bir camia.. böyle bir camiayı örgütle telif etmek mümkün değildir. Ayrıca, “örgüt” kelimesi terminoloji açısından çok farklı bir manaya da geliyor. Belli ki bir kasta iktiran ettirerek, arkasında bir kasıtla söylüyorlar bu kelimeyi.

*Diğer taraftan bu camiaya örgüt derseniz, -hâşâ ben o terbiyesizlikte bulunamam- şimdiye kadar dinimize, diyanetimize kalbî ve ruhî hayatımız adına çok hizmet etmiş Küfrevî tarikatının temsilcisi Alvar İmamı’nın düşünce dünyası etrafında kümelenmiş insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalır, onlara da “örgüt” deme terbiyesizliğini sergilemiş olursunuz. Üftade Hazretleri’ne dayanan, Aziz Mahmud Hüdaî Hazretleri gibi milletimizin kalbî ve ruhî hayatına çok önemli hizmetler vermiş bir insanın çizgisinde hizmet etmeye çalışan, bir düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara da -binlerce ruhumuz onlara kurban olsun- “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Bir duygu-düşünce etrafında bir araya gelmiş insanlara karalayıcı mahiyette böyle bir nam taktığınız zaman, kendilerine göre bir anlayış, bir dünya görüşü, bir felsefe etrafında Muhammed Raşid Efendi hazretleri gibi büyük bir zata bağlanmış olan pırıl pırıl insanlardan oluşan Menzil Cemaati’ne de “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Türkiye’de yalancı bir şafağın atmadığı bir dönemde yüzlerce Kur’an kursu açan Süleyman Efendi Hazretleri’ne saygılarından dolayı, onun etrafında kümelenen, Kur’an kursları açan, yurt dışında da açılımlar yapan insanlara da “örgüt” deme mecburiyetinde kalırsınız. Dahası, Milli Görüş’e de bir “örgüt” deme zorunda kalırsınız.

*Bir lokma yemeği yutmadan evvel çiğnemek ne ise, konuşmadan evvel düşünmek de odur. Keşke muhataplarım mü’min olmasaydı, daha rahat olurdum ben. Bir mü’min öyle lambur lumbur konuşmamalı. Ağzından çıkan şey, mü’mince olmalı, yere düştüğü zaman da tertemiz vicdanlar tarafından kabul kapıları ona açılmalı; “Yahu ne iyi ettin de bizim eksiğimizi, gediğimizi, yanlışımızı söyledin!” dedirtmeli.

*Yapılan şey bir makuliyete, mantıkiyete bağlanıyor ve geleceğimiz adına önem arz ediyorsa, Türkiye’nin itibarı ve ikbal yıldızımızın parlaması adına bir şey ifade ediyorsa, bence o mevzuda da kararlı ve dik durmak lazım. Kimsenin kendi devletiyle ve başındaki iktidarıyla savaşma gibi bir niyeti yoktur; bunu öyle göstermek isteyenler -zannediyorum- ortada söz getirip götüren fitneciler, fesatçılar mekirciler, keydciler ve hud’acılardır. Cenâb-ı Hak ıslah eylesin.

*Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Hudeybiye’de çok ciddi bir problemle karşı karşıya kaldığı zaman dehalar üstü o yüksek fetanetiyle kendi aleyhinde gibi görünen bir tavır ve davranış ortaya koydu; kan dökmeden ve kimseyi incitmeden orayı aştı ve bir yönüyle gelecek nesiller adına, onların gönüllerine taht kurmaya ve işin inkişaf edip gelişmesine vesile oldu. İşte, Efendimiz’in hepimize örnek olması gereken o firaset ve fetanetine dikkat çekmek için Hudeybiye teşbihini değişik hususlara delaleti açısından değişik versiyonlar çerçevesinde arz etmeye çalıştım.

*(Çözüm Süreci’yle ilgili sohbette üzerinde durulduğu üzere) “Eğer bir kadın kocasının kötü muamelesinden ve kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, bazı fedakârlıklarda bulunarak sulh olmak için gayret göstermelerinde mahzur yoktur. Sulh hayırdır (elbette daha hayırlıdır.)” mealindeki (Nisâ, 4/128) ayet-i kerime meseleyi en küçük daire olan aileden başlatarak sulhun hayırlı olduğunu söylemiştir.Çünkü bir toplum yapısında bir aile, molekül mahiyetindedir. Bu molekül ne kadar sağlamsa, toplum da o ölçüde sağlam olur. O açıdan evvela Kur’an-ı Kerim’in bu irşadını hatırlatarak “Sulh hayırdır, nefisler cimrilik üzerine adeta kilitlenmiştir. Buna bağlı olarak insanlar birbiriyle huzursuzluğa düşebilirler. Hakemler tayin edin, hâkimlere müracaat edin, sulhu temin edin, uzlaşmayı sağlayın” dedikten sonra, Hudeybiye Sulhu’nu anlatıyorsunuz.

*Bir başka Hudeybiye teşbihi 2004-MGK’nın kararıyla alakalıydı: MGK-2004 kararıyla ilgili Hudeybiye teşbihi yaparken, o arkadaşların askerlerle ve o günkü idarede bulunan kimselerle beraber o meseleye imza atmalarını, şartlar ve konjonktürün gereği olarak, tıpkı Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gaileyi ucuz atlatma adına geriye adım atması gibi ele aldım. Hem de şu cümleyle dedim: “Bazen geriye bir adım atmak, ileriye on adım atma değerindedir.” Mesele siyakı ve sibakıyla ele alındığı zaman görülecektir ki, esasen orada imza atan arkadaşları korumaya ve mazur görmeye matuf bir ifade tarzıydı o.

*Evet, o sohbette “Kolum kanadım kırıldı!” da dedim; zira o imzadan sonra birileri, bazı işgüzarlar, o meseleyi uygulayıp durmuşlar, fişler falan olmuş, devam etmiş. Keşke orada Allah’ın izniyle makul atlatıldıktan sonra bu mesele devam etmeseydi; duyduğumda “Kolum kanadım kırıldı!” dedim, bunu da başka türlü anladılar. Bu Hudeybiye örneğinde, MGK’da “imza atanlar”ı, “müşrik” olarak anlamak mümkün müdür? Peygamber kim orada? Oysa ki, orada onlara Peygamber yolunda hareket ediyor gibi bir bakma vardı. Takdir edileceği yerde, yine bir kısım, kara ruhlu, kara düşünceli, kara kalbli, karanlık yaşayan insanlar -keşke öyle olmasaydı- ortada fitne dellalları, bu meseleyi bu şekilde işâa etmek (yaymak) suretiyle toplumun değişik kesimlerini birbiriyle vuruşturma, karşı karşıya getirme gibi bir gayretkeşlik içindeler.

*Ebu’l-Feth El-Büstî hazretleri ne güzel söylüyor:

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَ اسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانٌ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın.”

*Şeytandan istiâze adına okunabilecek dualar arasında sayılan

رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ

“Ya Rabbî! Şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından da Sana sığınırım!”

(Mü’minûn, 23/97-98) niyazını sürekli tekrarlamak lazım.