Posts Tagged ‘Selam’

Kırık Testi: BİZİM DÜNYAMIZA HAS ALTIN SESLER VE SÖZLER

Herkul | | KIRIK TESTI

Bizim dünyamıza has bir kısım büyülü ses ve soluklar vardır ki, onlara başka coğrafyalarda rastlamak mümkün değildir. İnançlarımızın, düşüncelerimizin ve Hak karşısındaki konumumuzun dillendirilmesi de diyebileceğimiz bu sesler ve sözler ferdî, ailevî, içtimaî hayatımızla o denli iç içedir ki, biz, mabetten sokağa, sokaktan yatak odalarımıza kadar hemen her yerde sürekli onları mırıldanır ve onlarla nefes alır veririz. Bilhassa –nuraniyeti kendinden– bazı gün ve gecelerde çevremiz bu ses ve soluklarla öyle ledünnî bir hâl alır, her şey öyle fevkalâdeleşir ve hayat öyle füsunlu bir renge bürünür ki, gözlere her yandan değişik dalga boyunda ışıklar akmaya başlar, kulaklar bu hususî sesleri Cennet ırmaklarının çağıltıları gibi bir zevk zemzemesi içinde dinlemeye durur ve bu tılsımlı hâl, büyülü hava ruhlarımızı öylesine açar ve derinleştirir, öylesine inceltir ve uhrevîleştirir ki, geçmesini istemeyiz içinde bulunduğumuz o sihirli saat, dakika ve saniyelerin. Geçmesini istemek bir yana, çok defa temâşâsıyla kendimizden geçtiğimiz ve müşâhedesiyle büyülendiğimiz o füsunlu söz, beyan ve görüntülerle, yaşadığımız şevk ü tarâb arasında bir münasebet, tenâsüb-ü illiyet prensibine göre bir uygunluk bulunmamasına rağmen, bizi ve düşüncelerimizi aşan fâik ve gizli bir güçle, yüksek debili bir sevinç ve neş’e çağlayanı içine sürüklendiğimizi hisseder gibi olur, iç içe hayret ve hayranlıklar yaşarız.

Bazen, hayatın gerçek renk, şîve ve tadının duyulup zevk edildiği ve bir mânâda her günün eşref saati sayılan öyle büyülü anlar vardır ki, o esnada görüp müşâhede ettiğimiz her şey, gelip kulaklarımıza çarpan her mübarek kelime ve Hakk’a kurbet yolunda attığımız her adım bize fevkalâde büyüleyici gelir; gördüğümüz sıradan nesneler ve her zaman duyup dinlediğimiz tabiî sesler-soluklar, kendi çerçevelerinin çok çok üstünde birer mâhiyet alır ve harikulâdeden şeylermiş gibi duyulup hissedilmeye başlar. Her tarafta âdeta sihirli bir havanın hissedildiği ve dört bir yanda ötelerden esintilerin duyulduğu bu gibi durumlarda, bizler ilâhî teveccühün her şeyi yumuşatan rikkatini, en katı gönülleri bile büyüleyen havasını derinden derine duyar ve kendimizi başkalaşmış hatta tamamen rûhanîleşmiş hissederiz. Kendini ve çevresini doğru okuyanların öyle hissettiklerinde şüphe yok, biz bu konuyu biraz da kendi ihsaslarımız açısından değerlendiriyoruz.

Bütün bunlara, sebepli sebepsiz içimize sızan, sızıp uyuyan duygularımızı uyaran ve bize neş’enin, sevincin en duyulmazlarını duyuran eşref saatlerin şiirleri, besteleri de diyebiliriz; ruhlarımızın kendi atmosferlerinden emip değerlendirdikleri mazmunların, mefhumların şiir ve besteleri… Bu duyuş ve sezişler, bizim mübarek coğrafyamızda daha farklı bir büyü ve tesire sahiptir. İşte bu farklılıkları itibarıyla, dünyanın hiçbir yerinde duyulması mümkün olmayan bu sesler ve sözler, ne zaman yükselip ufkumuzu sarsa, ne zaman gelip kulaklarımıza çarpsa ve çarpıp gönüllerimize aksa, anında kendimizi bir heyecan tufanı içinde hisseder ve hemen kendimizi onların o büyülü atmosferine salıveririz.

Evet biz, günde birkaç kez, minarelerden yükselen ezan sesleriyle ve mabet içinde yankılanan onların devamlarıyla bu heyecanı paylaşır, evlerimizde, yatak odalarımızda kim bilir kaç defa bu seslerle ürperir ve ra’şeler yaşar, kaç defa Allah’ın huzuruna çağrılıyor olma iltifatıyla çocuklar gibi seviniriz; sevinir ve ses katarız vicdanlarımıza hitap eden bu ilâhî nağmelere: Allah’ın yüceliğini haykıran her ses, söz ve görüntü karşısında “Allah büyüktür.” der, O’nun ululuğunu ilân eder; O Rahmeti Sonsuz’un sağanak sağanak başımızdan aşağıya boşalan nimetleri sayılıp seslendirildiğinde “Hamd ü minnet O’na” sözleriyle mukabelede bulunur; O’nun eşi ve menendi olmadığını hatırlatan her beyan, her îmâ ve her işaret karşısında da “Seni tesbîh ve takdîs ederiz” mülâhazalarıyla gürleriz.. her vesileyle hep O’nu düşünür, O’nu yâd eder, O’nunla olan münasebetlerimizi gözden geçirir, fikren ve hayâlen her gün kim bilir kaç kez canlara can O’nun maiyyeti hülyalarına dalarız.

Mabet içinde, mabet dışında her zaman vird-i zebânımız olan “kelimât-ı tayyibe” de diyeceğimiz bir kısım nurlu sözler, bizim hayatımızla o kadar bütünleşmiştir ki, farkına varalım varmayalım, her gün onları yüz defa tekrar eder dururuz tekrar ettiği gibi göklerde meleklerin, hâl ve keyfiyet diliyle canlı-cansız bütün nesnelerin.. hele bazılarımız itibarıyla, ne zaman bu sesler çevremizde yankılanmaya dursa, gönüllerimizde köpüren takdir, tasvip ve heyecan hislerimizi, sanki sadece kendi nâmımıza değil de, umum yer-gök sakinleri ve canlı-cansız bütün bir varlık adına meb’ûsmuşuz gibi, beynimizin bütün fakülteleri ve kalbimizin farklı derinlikleriyle duymaya çalışırız. Hatta bazen duyma ve hissetmemiz öyle derince olur ve heyecanlarımızın debisi öylesine yükselir ki, o esnada ruhlarımızda beliren aşkın mülâhazaları ve gönüllerimizden taşan yüksek hisleri bir kısım iç çekmelere, hıçkırıklara emanet eder ve gözyaşlarının engin ifadelerine bırakırız.

İnanan gönüllerin böylesine her şeyi derince duyuş, seziş ve seslendirişi sırlı bir anahtar gibi onların gönül kapılarını açmanın yanında, değişik bir büyü ile başkalarının sinelerine de korlar saçar. Evet, onları önyargısız dinleyenler, bilinmedik bir sırla vicdanlarının harekete geçtiğini duyar, farklı şekilde duygularının haritasını bir kere daha temâşâ etmiş olur ve tâli’lerine tebessümler yağdırırlar.

Bazen alan ve veren arasında öyle canlı bir his ve heyecan teâtîsi yaşanır ve öyle büyülü bir havaya girilir ki, herkes birbirinin tesirinde kalır ve birinin ağzından çıkan nûrefşan bir söz veya dışa vuran bir gönül heyecanı hemen aynı iman ve aynı mârifeti paylaşanları harekete geçirir ve herkese aynı şeyleri söylettirir; söylettirir ve onları aynı duygularla şahlandırır. Sanki bu insanlar o âna kadar söylemek isteyip de bir türlü söyleyemedikleri, düşünüp de her nasılsa ifade edemedikleri, hissedip de bir türlü dillendiremedikleri hususları başkaları tarafından hazırlanmış ve kendilerine armağan edilmiş gibi bulur ve zevkle onlara iştirak ederler. Öyle ki, bu büyülü sözler duyulunca hemen herkesin gönlünde bir inşirah belirir, bütün dillerin bağı çözülür, topyekün ruhlar tek bir ruh haline gelir ve umum aşklar, alâkalar bir muhabbet ve iştiyak çağlayanına dönüşür; böylece herkes kendi içinden doğan sesleri, sözleri duyup dile getirdiği aynı anda yüzlercenin, binlercenin his, duygu ve düşüncesine de iştirak ederek meseleyi ferdîlikten çıkarır, bilumum yerlerin ve göklerin solukları haline getirir.

Bu sesler ve sözler Hakk’ı tâzim, takdîs edâlı ise, onları duyan hemen herkes bir temkin sinyali almış gibi toparlanır; lütuf ve ihsan televvünlü olduğu takdirde minnet ve şükran hisleriyle gürler; şayet ümit ve iştiyakları hatırlatıyorsa neş’e ile şahlanır; muhasebe îmâlı türden şeyler ise bu defa da tahassür ve melâl hecelemeye durur. Aslında bu sesler ve sözler   muhteva itibarıyla ne ifade ederlerse etsinler, hemen hepsi de inançlarımızı seslendirdikleri ve Allah karşısında duruşumuzu dile getirdikleri için, tesirleri belli bir zaman ve mekâna münhasır da değildir; aksine bunlar benliğimize mâlolmuş mutlak hakîkati ifade adına bir kısım nefesler olmaları açısından mekânın her yerinde, zamanın her parçasında ve hayatın her faslında en küçük tedâilerle hemen ortaya çıkar, bütün heyecanlarımızı tetikler, uyuyan duygularımızı uyarır, gönüllerimizi kızıştırır, ruhlarımızı tutuşturur ve hassasiyetini yitirmemiş umum vicdanlarda tasavvurları aşkın feyezanlar meydana getirirler; getirir ve bizi sırlar yumağı öyle bir noktaya çeker ve öyle bir seviyeye yükseltirler ki, kalbî ve rûhî hayatın kollarında âdeta bir aşkınlığa ulaşır ve damla iken derya, zerre iken güneş, hiç ender hiç olduğumuz hâlde her şey olma pâyesiyle şereflendiriliriz.

Hiçbir zaman hakikî mü’minlerin dilinden düşmeyen, bizim de sık sık başvurduğumuz bu nurlu sözler ve gönüllerimize inşirah veren soluklar, hayatımızın her faslına girmiş öyle büyülü nefeslerdir ki, onları, içinde bulunduğumuz bu âlemin en renkli sesi-sözü olarak can kulağıyla dinler ve değerlendirir, tahakkukunu beklediğimiz bir tatlı rüyanın da sihirli anahtarları kabul ederiz.

Takdislerimizi ifade sadedinde “sübhânallah” der, O’nun adına söylenmesi gerekli olan bir şey söylemenin yanında, öbür âlem itibarıyla böyle bir kutsamaya terettüp edecek olan sürpriz nimetleri düşünürüz.. herhangi bir lütuf sağanağı karşısında gürleyip “elhamdülillâh”la   nefes aldığımızda hem Hakk’a şükranlarımızı ifade etmiş hem de dahasına talebimizi seslendirmiş olur ve öbür âlemin göz görmemiş, kulak işitmemiş, insan tasavvurlarını aşkın sürpriz hediye ve behiyelerinin tahayyüllerine dalarız.. azamet ve kibriyâ atmosferinden değişik görüntüler karşısında “Allahu Ekber”lerle gürler, müteâl bir ululuğun müşahitleri olduğumuzu haykırır ve değişik dalga boyundaki mehâbet hisleriyle ürpeririz; hemen her gün bu ses ve bu sözlerin gölgesinde dünya-ukbâ mülâhazalarımızı bir kez daha gözden geçirir, Allah’la münasebetlerimizi kontrol eder ve kendimize çeki düzen veririz.

Namazlara “Allah büyüktür” sözleriyle girer, diğer “kelime-i tayyibe”lerle mülâhazalarımızı daha da açar, O’na güvenip dayandığımızı tekrar tekrar ilân eder ve O’ndan, güvenilir kimselerden olmamızı diler ve dileniriz. “Allahım, esenlik kaynağı Sensin, selâmet de Sendendir.” sözleriyle hem O’ndan beklentilerimizi seslendirir, hem de O’nun karşısındaki gerçek konumumuza vurguda bulunuruz. Her şeyin O’nun tasarrufunda olduğunu bıkıp usanmadan sürekli tekrarlar.. sabah-akşam gürül gürül ve gayet net ifadelerle tevhid telâkkilerimizi dile getirir; Hak rızasının hedefimiz olduğunu, cemâlini görme arzumuzla, bilmem her gün kaç kere yeniler ve Kendisine mülâkî olma isteğimizi seslendiririz.. eder-eyler ve döner-dolaşır O’nun rahmetine, şefkatine ve inayetine sığınırız. Farkına varalım-varmayalım, her gün defaatle “Allah hepimizi affetsin”, “Allah günahlarımızı bağışlasın”, “Cenâb-ı Hak bizi ihlâsa muvaffak kılsın”, “Allah sabır versin”, “Rabbim kalblerimizi nurlandırsın” der, bu sözlerle oturur-kalkar ve O’nunla münasebetlerimiz açısından farklılığımızı ortaya koyarız.

İnanç ve temel düşüncelerimizden kaynaklanan mülâ­haza, söz ve soluklanmalarımız bunlara da münhasır değildir; bu tür ifade, beyan ve nefes almalar, deyimlerimizden manzum, mensur atasözlerimize, şiirimizden mûsıkîmize hayatımızın hissî, fikrî, ruhî, bediî hemen her alanında kendini hissettirir -örnekleriyle göstermek isterdim- ve bize oturmuş zengin bir kültürden neler ve neler ifade ederler..!

Bu zenginlik, bütün bir millet fertlerince, asırlardan beri üzerinde durulan, yaşanan, şuuraltı müktesebât hâline gelen, herkesçe benimsenmiş bir inanç ve anlayıştan kaynaklanmaktadır. Hemen herkes, aynı şeylere inandığı, aynı düşünceleri paylaştığı için de, ortaya atılan mülâhazaların, söylenen sözlerin garâbet arz etmesi ve havada kalması kat’iyen söz konusu değildir. Anlar herkes birbirini. Fevkalâde bir tabiîlik içinde cereyan eder bütün muhâvere ve müzâkereler. Ve düşünceler, sözler aynı letâfet çerçevesinde mukabelelerle sürer gider…

Bamteli: RAHMÂN’IN KULLARI

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 Maruz kaldığınız bütün densizliklere rağmen, Allah’a tevekkül edip mü’min karakterinin gereğini sergileyin!..

*Zamanın ürpertici, başımıza balyozlar gibi inici hadiselerini gördüğümüzde, Hazreti İbrahimvârî, رَبَّنَا عَلَيْكَ تَوَكَّلْنَا وَإِلَيْكَ أَنَبْنَا وَإِلَيْكَ الْمَصِيرُ diyoruz. “Ey Yüce Rabbimiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız.” Sen bizimle berabersen, bütün âlem karşımızda olsa ne ifade eder!..

*Başkalarının başka şekildeki tavır ve davranışları, mü’minin tavrını değiştirmeye bâdî olmamalıdır. Mü’min, nasıl inanıyorsa, nasıl düşünüyorsa, nasıl hareket ediyorsa, elli türlü hadiseyle ve gâileyle karşı karşıya kalsa da yine onu değiştirmemelidir. O, üslubunu bir karakteri koruma hassasiyeti içinde korumalıdır.

*Başkaları, şirazeden çıkmış, eczâsı dağılmış bir kitap gibi veya bağı kopmuş, taneleri sağa sola saçılmış bir tesbih gibi olabilirler; ne dediklerini ve nasıl hareket etmeleri gerektiğini bilmez şekilde densizlikler içinde bulunabilirler. Fakat siz, bin tane densizlikle karşı karşıya kaldığınız zaman bile onun onda biri ölçüsünde dahi densizliğe düşmemelisiniz. Aleyhinizde bin tane yalan atmış, bin tane iftirada bulunmuş ve bin türlü yolla efkârı size karşı ifsat etmeye çalışmış olsalar da, onlar ne yaparlarsa yapsınlar, siz bu şeytânî yolları denemeye kalkmamalı ve hep mü’mince davranmalısınız.

 Rahman’ın has kulları, yeryüzünde tevazu, hilm ve mülayemet örneğidirler; cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.

*Furkan Sûresi’nde vakar, ciddiyet, mahviyet ve tevazu içinde, yani oturuşları, kalkışları, bakışları, yürüyüşleri, kısaca bütün davranışlarıyla mü’minliğe yakışır bir tavır ortaya koyan Rahman’ın kulları şöyle anlatılır:

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلاَمًا

“Rahmân’ın has kulları, yeryüzünde alçakgönüllü olmanın örneğidirler ve ağırbaşlı, yüzleri yerde hareket ederler. Cahiller kendilerine sataşınca da ‘selâm’ der geçerler.” (Furkan, 25/63)

*Hal, tavır ve davranışlarına bakıldığında, Rahman’ın has kullarının dikkatleri çekecek kadar yumuşak, kibar ve nazik oldukları görülür. Dışa akseden bu tavırlar, onların tabiî hâlleridir. Çünkü onlar, iç dünyalarının balans ayarını zaten bu anlayışa göre kurup, bu anlayışa göre ayarlamışlardır.

*Evet, iç ve dış dünyaları itibarıyla tam bir bütünlük arz eden o ibad-ı Rahman, Allah’ı gereğince bilmeyen veya bildikleriyle amel etmeyen bir kısım cahillerle karşılaşıp muhatap olduklarında da emniyet, güven ve esenlik insanı olduklarını, kendilerinden onlara bir zarar dokunmayacağını ifade eder ve muhatapları tahrik edebilecek her türlü tavır ve davranıştan uzak dururlar.

*Kulluk sırrına ermiş bu nadide kullar, hizmet ve ibadetlerine güvenmez, kesinlikle onlara bel bağlamazlar. Ancak Allah’ın lütf u ihsanı sayesinde cehennem azabından kurtulabileceklerine inanırlar. Bunun için de her fırsatta O’na el açar, O’ndan inayet diler ve O’na yalvarırlar. Bu cümleden olarak,

وَالَّذِينَ يَبِيتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ إِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا

“Rahman’ın has kulları geceyi Rabbilerine secde ve kıyam ile, ibadetle geçirirler. ‘Ey Ulu Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzaklaştır. Zira onun azabı tahammülü zor, ömür tüketen bir derttir. Ne kötü bir varış yeri, ne fena bir yerleşim yeridir orası!’ derler.” (Furkan, 25/64-65) İşte, bu her zaman Allah’a müteveccih ve ahiret yörüngeli yaşantı da onlara bambaşka bir mülayemet, hilm u silm ruhu kazandırır.

 Amerika’nın göbeğinde düzenlediğiniz Uluslararası Dil ve Kültür Festivali’ne olan büyük ilgi de aleyhinizdeki cinnet hareketlerinin maşeri vicdan tarafından reddedildiğini gösterdi.

*Kötülükleri dahi iyilikle savmaya çalışmak bir mü’min ahlakıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus farklı şekillerde nazara verilmektedir. Ezcümle, şöyle buyurulmaktadır:

وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ اِدْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet, 41/34)

*Size bakan insanlar gerçek Müslümanlığı görmeliler. “Karınca basmaz efendiler.. sineğe dokunmaz efendiler.. arının ölümü karşısında hıçkıra hıçkıra ağlayan insanlar.. bir yılanı öldürene karşı küs ilan eden insanlar; ekosistem karşısında bile bu kadar hassas davranan insanlar… Bunların insanlığa fenalık yapması, onlar için fena projeler oluşturması, onları realize peşinde koşturması kat’iyen mümkün değildir.” Bu hakikati anlamalılar. Arkadaşlarınız bunu belli ölçüde gösterdiler, sergilediler, ifade ettiler. İnşaallah bundan sonra da benlik girdaplarına takılmadan bu meseleyi ihlasla samimiyetle temsil ederler.

*Onlar sövmüşler, siz sövmeyin; onlar küfretmişler, etmeyin; “paralel” demişler, demeyin; “sülük” demişler, demeyin!.. Bunların hiçbirisine maşerî vicdan dünyada inanmamıştır. Aklı başında olan insanlar, akıllarını peynirle yememişlerse, bunlara gülüp geçmişlerdir. Çünkü insanlık sizi süzdü, defaatle eleklerden geçirdi, sizi tam tanıdı.

*Ben gitmedim, arkadaşların dar bir çerçevede ifade ettikleriyle haberdar oldum: Her şeye rağmen Amerika’nın göbeğindeki festivalde bile, insanlık bu meseleye karşı tavrını ortaya koydu. Neye rağmen? Paralar dökerek, buradaki bütün yabancı misyon şeflerini harekete geçirerek, “Aman buna mani olun, yaptırmayın!” demelerine rağmen!.. Maşerî vicdan bu türlü cinnet hareketlerini elinin tersiyle itti. “Hayır, bunlar insanlık adına çok önemli şeyler; biz bunların çehresinde insanlığı okuyoruz, bütün insanlığı kucaklamayı okuyoruz, kötülükleri iyilikle savma ahlak-ı âliye-yi İslamiye’sini okuyoruz.” dediler.

 Dövene elsiz, sövene dilsiz, Hizmet ehli gönülsüz gerek!..

*Bugün kinle köpüren, gayzla yalan atan, şiddet, hiddet ve nefretle iftirada bulunan insanlara karşı şayet siz aynı tavırla mukabelede bulunmazsanız, zamanla öyle yumuşayacaklar ki, bir gün bakacaksınız, onlar da candan, sımsıcak dostlar haline gelmişler. Birilerinin, yaptıkları canavarlık içinde öyle yuvarlanıp gitmelerini mi istersiniz, yoksa canavarlık yapsalar bile, bir gün insanlıklarını hatırlayarak, ahsen-i takvime mazhariyetlerini hatırlayarak, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’ın arkasında bulunduklarını hatırlayarak dönüp yanınıza gelmelerini mi istersiniz? Vicdan en doğru söyleyendir, vicdan yalan söylemez. Dolayısıyla, zannediyorum vicdanlarınıza müracaat ettiğiniz zaman siz de diyeceksiniz ki: Her şeye rağmen, mülayemeti bir çağrı olarak kullanmak ve onların birer sadîk-i hamîm halinde yanımıza gelmelerini sağlamak bizim de ilk tercihimizdir.

*Evet, haysiyetle oynadıkları ve insana dokundurdukları zaman aynıyla mukabele etmemek engin bir vicdan gerektirir. Nâilî-i Kadîm’in dediği gibi “Yıkanlar hâtır-ı nâşâdımı yâ Rab şâd olsun / Benimçün nâmurâd olsun diyenler bermurâd olsun!” diyebilmek; “Allah’ım, şad olmayan şu gönlümü yıkanlar şad olsunlar; benim için ‘Murada ermesin!’ diyenler muratlarına ersinler!..” dileğinde bulunmak zorlardan zordur. Fakat size düşen, o yüksek karakterinizin icabı olarak, sövseler de yakışıksız söz etmemek, döverlerse de el kaldırmamak, kırsalar da kırılmamaktır. Yunus’un ifadesini az değiştireyim: Dövene elsiz, sövene dilsiz, Hizmet ehli gönülsüz gerek!..

 Siz kazanacaksınız ve Allah, katiyen zulmü de onların yanlarına bırakmayacak; keşke gayyaya yuvarlanmadan önce vazgeçip tevbe etseler!..

*Önemli değil!.. Bütün dünyayı bize kaybettirseler bile, ahiretimize dokunamayacaklarına göre, Allah’ın izni ve inayetiyle, yine biz kazanmış oluruz; Hanzala b. Âmir gibi kazanmış, Abdullah b. Cahş gibi kazanmış, Hazreti Hamza gibi kazanmış, Mus’ab b. Umeyr gibi kazanmış… Bir yönüyle, ahiret hayatı hesabına, belki fâni dünya hayatını, üç-beş kuruşluk dünyevî cismaniyeti atmışız fakat bununla ebediyeti peylemişiz. İstemez misiniz, fâni, üç-beş kuruşluk, bakırcılar çarşısında olan şeyi verin, sonra altın ve gümüş çarşı ve pazarında olan şeyleri onunla peyleyin?!. Allah’ın adet-i sübhaniyesi böyle; çok küçük bir şey veriyorsun, çok büyük şey ihsan ediyor.

*Bu açıdan da her şeyinizi elinizden alsalar, her şeyinize kıyımcılar tayin etseler, zulüm yapmış olacaklar, harâmîlik yapmış olacaklar!.. Ve Allah bunu onların yanına bırakmayacak, hiç tereddüdünüz olmasın. O’na inancım, Hazreti Ruh u Seyyidi’l-Enâm’a itimadım ve Kur’an’ın hakâikına güvenimle söylüyorum: Daha şimdiden, eştikleri kuyulara kendilerinin şekil değiştirmiş olarak yuvarlandıklarını görüyor gibi oluyorum. O hakikatlere binaen görüyorum. Fakat dua ediyorum: O kuyunun dibine yuvarlanmadan Allah akıllarını başlarına getirsin. Tam gayyaya, esfel-i safilîne yuvarlanmasınlar; Allah hakikate gözlerini açsın, onlar da hakikati görsünler.

430. Nağme: Efendimiz’e Salât ve Selam

Herkul | | HERKUL NAGME

    Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu sohbetinde özellikle şu hususlar üzerinde duruyor:

*Her fırsatta, Peygamber Efendimiz’e (aleyhissalatu vesselam) salât u selam getirmemiz O’na karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla O’nu her anışımız, hem O’nun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.

*Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve O’nun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz. Dolayısıyla, salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. O’na müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Rasul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

*Bilindiği gibi, “salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât” gelir. Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

إِنَّ اللهَ وَمَلَۤائِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Salât, Allah’tan rahmet, meleklerden istiğfar, müminlerden de dua demektir. “Allah salât ediyor” deyince, merhamet anlarız. “Melekler salât ediyor” deyince, istiğfar anlarız. Biz salât edince de, bizim yaptığımız dua olur. Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimiz’e salât ve selamlar getirerek hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed – Allahım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

*Cenâb-ı Hakk’a nasıl teveccüh edilmesi gerektiğini ve O’ndan neyin ne şekilde istenileceğini en iyi bilen zat Allah Rasûlü’dür. Bu itibarla da, Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ifadeleriyle dua etmek daha güzeldir. Fakat, insan hangi dil ve hangi kelimelerle maksadını daha güzel seslendirebiliyorsa, o ifade tarzıyla taleplerini Mevlâ-yı Müteâl’e arz etmesinde hiçbir mahzur yoktur. Selef-i sâlihîn efendilerimiz, aslı Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere dayanan dualar yazmış ve münacaatlar derlemişlerdir.

*Salât ü selâmın temeli dinde mevcut olduğuna ve mezkur âyet-i kerimede “mutlaka şu şekilde salat ve selam edilecek!” denilmediğine göre bu konuda farklı ifadeler de kullanılabilir. Meselâ Salât-ı Tefriciye’yi okuyarak da Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) salât u selâm getirebilirsiniz. Aynı şekilde İbn Beşiş’in salât u selâmını ya da Delâilü’n-nur veya Delâilü’l-hayrat’ta geçen salât ü selâmları okuyabilirsiniz.

*Diğer taraftan, bizim salâtımız, Üstadın ifadesiyle, “Ya Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan reisimize merhamet et ki, bize sirayet etsin.” manasına bir duadır. Bununla beraber salât u selamın ayrı bir hususiyeti daha vardır. Salât u selam makbul bir duadır; yapılan diğer duaların başında ve sonunda salât u selam okununca, iki makbul dua arasında istenilen şeyler de makbul olur. Onun için hem duanın başında, hem de sonunda salât u selam okumak lazımdır. Dahası bir kısım talepleri salat ü selam ambalajıyla Cenâb-ı Hakk’a sunmak da bir yoldur. Nitekim, “Salât-ı Tefrîciye”nin böyle bir yanı da vardır.

*İmam Kurtubî Hazretleri sayesinde meşhur olan, 4444 adet tek başına ya da paylaşılarak okunan Salât-ı Tefrîciye şöyledir:

اَللَّهُمَّ صَلِّ صَلاَةً كَامِلَةً وَسَلِّمْ سَلاَمًا تَامًّا عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الَّذِي تَنْحَلُّ بِهِ الْعُقَدُ وَتَنْفَرِجُ بِهِ الْكُرَبُ وَتُقْضَى بِهِ الْحَوَائِجُ وَتُنَالُ بِهِ الرَّغَائِبُ وَحُسْنُ الْخَوَاتِمِ وَيُسْتَسْقَى الْغَمَامُ بِوَجْهِهِ الْكَرِيمِ وَعَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ فِي كُلِّ لَمْحَةٍ وَنَفَسٍ بِعَدَدِ كُلِّ مَعْلُومٍ لَكَ.

“Allahım! Efendimiz Muhammed’e kusursuz bir salât ve rahmet, mükemmel bir selâm ve selâmet vermeni diliyoruz. O Peygamber (ve O’na öyle bir salât ü selam) ki, O’nun hürmetine düğümler çözülür, sıkıntılar ve belalar O’nun hürmetine açılıp dağılır, hacet ve ihtiyaçlar O’nun hürmetine yerine getirilir. Maksatlara O’nun hürmetine ulaşılır, güzel sonuçlar O’nun hürmetine elde edilir. O’nun şerefli yüzü hürmetine yağmur yüklü bulutlarla rahmet istenilir, Allah’ım, O’na, ehl-i beytine ve ashabına her göz kırpacak ve nefes alıp verecek kadarlık zaman diliminde (her an) Sana malum olan varlıklar sayısınca salât ü selam olsun.

Allah Rasûlü’ne Salât ü Selam

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

مَنْ صَلَّى عَلَيَّ صَلَاةً وَاحِدَةً

صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ عَشْرَ صَلَوَاتٍ

وَحُطَّتْ عَنْهُ عَشْرُ خَطِيئَاتٍ

وَرُفِعَتْ لَهُ عَشْرُ دَرَجَاتٍ

* * *

Allah Rasûlü’ne on yıl hizmet eden Hz. Enes(radıyallahü anh),

Allah’ın Habibi Efendimiz (aleyhissalatü vesselam)’ın

şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir:

“Kim bana bir kere salât ü selam getirirse Allah ona on misliyle karşılık verir, onun on hatasını bağışlar ve derecesini de on kat yükseltir.”

(Nesâî, Sünen; Hâkim, Müstedrek)

 

Allah Rasûlü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) Salât ü Selam

Peygamberlerin sonuncusu ve en büyüğü Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam)’ın viladeti yeryüzünün yeniden doğumu ve insanlığın da en büyük bayramıdır. O (sallallahü aleyhi vesellem), daha dünyaya teşrif etmeden önce kendisine salât ü selamlar getirilmiş kutlu nebi ve dillerdeki müjdedir.

Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de Ahzab sure-i celilesinde şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ اللهَ وَمَلاَئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِيِّ

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْلِيمًا

“Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (selam ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salavat getirin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab Suresi, 33/56)

Dinimizde Allah Teala’nın, Efendimiz Hz. Muhammed (aleyhi efdalüsslavâti ve etemmütteslimât)’a salatı; Allah’ın rahmet ve bereketinin Efendimiz’in üzerine olması, Efendimiz’in şan ve şerefini yüceltmesi anlamını taşımaktadır. Melekler ve mü’minlerin salat ü selamı ise Allah Rasûlü’nün (aleyhisslatü vesselam) kadr-u kıymetini anma, zaten yüce olan Allah katındaki derecesinin daha da yücelmesi manasına bir dua ve Allah Rasûlü’ne bağlılığımızın bir sembolüdür. Bu yüzden meclislerimizde mutlaka O’nun adını anmalı ve her sohbetimizde O’na ait bir kısım şeyleri mütalaa etmeliyiz. Bu vesileyle büyüklerimiz şu beyti sık sık zikretmişlerdir.

“Muhammed’den muhabbet oldu hasıl,

Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl.”

Ahirette herkesin zor duruma düştüğü hengâmede “ümmetî ümmetî” diyerek fedakârlıkların en büyüğünü yapan Efendimiz (aleyhissalatü vesselam), kendisine salat ü selam getirenleri ahirette tanıyacağını bildirerek bizlere büyük bir müjde vermiştir. “Adım yanında anıldığında bana salat ü selam getirmeyenin burnu yere sürütülsün.” hadisi de O’na salat ü selamın ehemmiyetini bir başka açıdan anlatmaktadır.

Âlimlerimiz iki salat ü selam arasındaki duaların makbuliyetini bildirip dualarımıza başlarken ve dualarımızı bitirirken mutlaka salât ü selam getirmenin önemine değinmişlerdir. Dualarımızın ortasında salât ü selam getirmek de çok faziletli ve makbul bir ameliyedir. Konuyla ilgili bir hadis şöyledir: “Biriniz duâ edeceği zaman önce Allah’a hamd-ü senâ etsin, sonra bana salât ü selâm getirsin. Daha sonra da dilediği şekilde duâ etsin.” (Ebû Dâvud, Sünen; Nesâî, Sünen)

Dualarımızda salât ü selamın önemine işaret eden şu hadis-i şerif çok önemlidir ve müminlere çok ibretli bir mesaj vermektedir.

Übeyy b. Ka’b (r.a) bir gün Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam)’a gelerek; “Ya Rasûllallah! Ben sana çok salâvat-ı şerife getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir?” diye sorar. O da; “Dilediğin kadar” buyurur. “Duâlarımın dörtte birini salavât-ı şerifeye ayırsam olur mu?” diye sorar. “Dilediğin kadarını ayır. Ama daha fazla ayırırsan senin için daha iyi olur.” buyurur. “Öyleyse duâmın yarısını salavât-ı şeriye ayırayım!” der. “Dilediğin kadar yap. Ama daha fazla ayırman senin için daha hayırlı olur.” buyurur. Hazreti Übeyy yine; “Şu halde üçte ikisi yeter mi?” diye sorar. “İstediğin kadar. Ama artırırsan senin için daha hayırlı olur.” buyururlar. “Öyleyse duâya ayırdığım zamanın hepsinde salavât-ı şerife getirsem nasıl olur?” deyince; “O takdirde Allah bütün sıkıntılarını giderir ve günahlarını bağışlar.” buyururlar. (Tirmizî, Kıyâmet 23) Bu hadis-i şerif hakikaten çok mühimdir ve müminlere çok ibretli bir mesaj verir; o da, ‘salavât-ı şerife okumak sıkıntıları giderir, günahları bağışlatır’ gerçeğidir.

Bahsimizi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerinin şu güzel beytiyle bitirelim:

Ayinedir bu âlem, her şey hak ile kâim,

Mir’ât-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

 وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

 

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

عَنْ عَبْدِ اللهِ بنِ سَلاَمٍ رَضِيَ اللهُ عَنْهُ

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

يَا أيُّهَا النَّاسُ أَفْشُوا السَّلاَمَ وَأطعِموُا الطَّعَامَ

وَصِلُوا اْلأَرْحَامَ وَصَلُّوا بِاللَّيْلِ وَالنَّاسُ نِيَامٌ

تَدْخُلوُا الجَنَّةَ بِسَلاَمٍ

* * *

Sahabe-i kiramdan Hz. Abdullah bin Selam (radıyallahü anh), İki Cihan Sultanı Resul-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şöyle buyurduğunu naklediyor:

“Ey İnsanlar!

Selamı aranızda yaygınlaştırın..

Sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin..

Sıla-ı rahimde de kusur etmeyin..

Bir de insanlar uykuda iken

gecelerin karanlığını namazla delin..

Böylece selametle Cennet’e girin!.”

(İbn-i Mâce, Sünen, Et’ime, 1; Dârimî, Sünen, Salât, 156)

Selam, İkram, Sıla ve Gece İbadeti

İslam’de selamlaşmanın manası kısaca; “Allah’ın selamı, rahmet ve bereketi senin üzerine olsun. Benden sana zarar gelmez. Ben, senin mü’min kardeşinim.” gibi manalar ihtiva etmektedir. Böylece mü’minlerin selamı, barış ve kardeşliğin de bir sembolüdür.

Allah Rasulü (aleyhissalatü vesselam) Efendimiz ve O’nun güzide ashabının en bariz vasıflarından biri de selamlaşma ve hal-hatır sorarak birbirlerinin gönlünü hoş tutmalarıydı. Öyle ki iki sahabe yolda yürürken aralarına büyükçe bir taş yahut ağaç girip de kısa bir an dahi birbirlerini görmeseler, ardından yeniden selamlaştıkları rivayet edilmiştir. Onlar böylesine güven ve selamet topluluğu teşkil ederek Allah Rasulü’nün izinde Asr-ı saadet insanları olmuşlardı.

Bu konudaki diğer bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَا تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلَا تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا أَوَلَا أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ أَفْشُوا السَّلَامَ بَيْنَكُمْ

“Nefsim yed-i kudretinde olan zâta yemin ederim ki, imân etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olmazsınız! Yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yaygınlaştırın!” (Müslim, İmân, 93; Ebû Dâvud, Edeb, 142; Tirmizî, İsti’zân, 1) Bu konudaki diğer bir rivayete göre ise yolda karşılaşıp da birbirlerine selam verip el sıkışan, tebessümle hal-hatır soran iki mü’minin oradan ayrılmadan günahları dökülmektedir.

İslam’ın getirdiği güzel ahlakın diğer bir parçası da Efendimiz ((sallallahü aleyhi ve sellem) gibi, evimiz ve soframızın herkese açık olması, Allah’ın bize bahşettiklerini yine O’nun rızasını arayarak O’nun kullarıyla paylaşmaktır. Bu manada olmak üzere Allah Rasulü (aleyhi ekmelüttehâyâ);

مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ جَارَهُ

وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللهِ وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَه

“Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa komşusuna izzet ü ikramda bulunsun! Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa misafirine ikramda kusur etmesin!” (Müslim, İman, 74) buyurmaktadır.

Sıla-i rahim ise; yakın daireden başlayarak en uzağa kadar akraba ve dostları ziyaret, onlarla her zaman irtibat halinde olup onlar hakkında hayırhâh olma, hep onların hayır ve iyiliği için koşturmaktır. Allah Rasulü’nün bildirdiğine göre; sıla-i rahim ve sadaka belâ ve musibetleri defedip ömrün uzamasına vesile olurlar.

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يَبْسُطَ اللّهَ تَعَالَى لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَأَنْ يَنْسَأ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahimde bulunsun.” (Sahih-i Buharî, Sünen-i Tirmizî)

Sıla-i rahim hakkındaki diğer bir rivayet ise çok manidardır:

الرَّحِمُ مُعَلَّقَةٌ بِالْعَرْشِ تَقُولُ مَنْ وَصَلَنِي وَصَلَهُ اللَّهُ وَمَنْ قَطَعَنِي قَطَعَهُ اللَّهُ

Rahim, Arş-ı A’lâ’ya asılı olarak şöyle der: Kim beni vaslederse (sıla-i rahimde bulunursa), Allah da onu vasletsin (ömrünü mamur kılsın). Kim de beni koparırsa (sıla-i rahimi ihmal ederse) Allah da onu koparsın.” (Buhari, Edeb, 13; Müslim, Birr, 17)

Yukarıda geçen ana hadisimizdeki son madde ise insanlar uykuda iken Allah rızası ve sevgisine ulaşmak için gece ibadetinde bulunmanın önemini bildirmektedir. Gece ibadeti ise kısaca; sabah namazından bir müddet önce kalkarak teheccüd namazını eda etmek ve sonra da kendisi ve bütün Ümmet-i Muhammed için istiğfar ve dua etmek, Kur’ân okuyup manasını tefekkür etmektir.

Gece ibadetine devam edenlerin ahirette hesaplarının kolay olacağı, hatta sorgusuz-sualsiz cennete gireceklerine dair rivayetler bulunmaktadır. Geceyi ihyâ eden kulları müjdeleyen bir ayet-i kerime ise şöyledir:

تَتَجَافَى جُنُوبُهُمْ عَنِ الْمَضَاجِعِ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ خَوْفًا وَطَمَعًا وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

فَلاَ تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ

“Geceleyin ya­tak­la­rın­dan kal­kar, ce­za­lan­dır­ma­sın­dan en­di­şe içinde, rah­me­tin­den de ümitli ola­rak Rab’bile­ri­ne dua edip yal­va­rır­lar ve ken­di­le­ri­ne na­sib et­ti­ği­miz mal­lar­dan Al­lah yo­lun­da har­car­lar. İş­te on­la­rın dün­ya­da yap­tık­la­rı mak­bul iş­le­re mü­kâ­fat ola­rak göz­le­ri­ni ay­dın ede­cek, gö­nül­le­ri­ni fe­rah­la­ta­cak han­gi sürp­riz­le­rin, han­gi ni­met­le­rin sak­lan­dı­ğı­nı (Allah’tan başka) hiç kim­se bi­le­mez.” (Secde Suresi, 32/16-17)

اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ وَبَارِكْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ

وَعَلٰى اٰلِه وَأَصْحَابِهِ أَجْمَعِينْ

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ