Posts Tagged ‘şehevât’

Bamteli: NE HELVA NE DE SELVA!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   Rabbimiz, insî ve cinnî şeytanların kışkırtmalarından ve yakınımızda bulunup bizi kirli atmosferlerinin tesiri altına almalarından Sana sığınırız!..

Hadis kaynaklı değil fakat evrâd u ezkârda hep o şekilde dillendiriyorlar: اَللَّهُمَّ كُنْ لَنَا وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا فِي كُلِّ أَمْرِنَا وَفِي كُلِّ شَأْنِنَا “Her işimizde ve her şe’nimizde/halimizde bizimle beraber ol, aleyhimizde olma Allah’ım!”

İstihkak ve kesb, bize ait. Olumsuz şeyi doğrudan doğruya O’na (celle celâluhu) nispet etmek münasebetsizlik olur; O, hiçbir zaman kullarının aleyhinde olmaz. Ama hevâ ve hevesimize uyarak olumsuz şeylere -şayet- sülûk edersek, öyle bir muameleye “kesb-i istihkak” ederiz; O da bizi “müstahak” kılar.

İşte o mülahazayla, كُنْ لَنَا فِي كُلِّ شَأْنِنَا dersiniz. Buna, isterseniz “Bizim için ol!” manasını verirsiniz; isterseniz “lam” harfinin işaret ettiği anlamlar açısından “Bize mahsus ol!” (tahsisleme) manasını verirsiniz; isterseniz “temlik” anlamını düşünür, ona göre mana verirsiniz ve bunların hepsi dil açısından mülahazaya alınabilir. وَلاَ تَكُنْ عَلَيْنَا “Aleyhimizde olma!..”

Ayrıca, وَكُنْ عَلَى أَعْدَائِنَا فِي كُلِّ شَأْنِهِمْ وَفِي كُلِّ أَمْرِهِمْ dediğiniz zamanda da şeyâtîn-i ins ve cinni kastederek “Aleyhimizde olan kimselerin Sen de aleyhlerinde ol!” demiş ve “Tecellîlerin -lütfen- o istikamette olsun. Onlara, kötülüklerini sonuna kadar icrâ etme imkânı verme! Bu, başkalarına (mazlumlara) eziyet, zulüm ve haksızlıktır; onların (zâlimlerin) da uhrevî hayatlarını karartmadır!” manasını kastetmiş olursunuz. Evet, böyle derken iki şeyi birden istemiş olursunuz: Rabbimiz, hem mazlumun, mağdurun, mehcûrun, bu durumlara maruz kalan insanların hakkını koru; hem de diğerlerini, cezalarını âhirete bırakarak orada şeytanla beraber aynı yere tıkma!..

Şeytan, orada da diyalektik yapıyor: “Benimki sadece size bir vesvese idi ama siz kendi iç güdümleriniz ile yaptınız yapacağınız şeyleri.” Evet, şeytan, dünyada dürtüleriyle, hevâ-i nefsi kullanmakla, nefs-i emmâreyi kullanmakla insanları şirazeden çıkardığı gibi, orada da yaptığı diyalektik ile onları susturuyor. “Benimki sadece bir vesvese idi!” diyor. Meseleyi açacak olursak: “Enbiyâ-ı ızâm size, ne nurânî şeyler ile gelmişti; Allah, size ne nurânî şeyler göndermiş idi. Semadan gelen o şua tayfları karşısında siz gözünüzü açıp onları görmediniz de benim uzaktan sinyallerimin tesirinde kaldınız ve onlara uydunuz; bir yönüyle dünyaya taptınız, âhireti unuttunuz!” “Onlara uydunuz!.. Dünyaya taptınız!.. Âhireti unuttunuz!..” Bu sözlerin, bu cümlelerin her birerleri Kur’an-ı Kerim’de, farklı ifadeler ile hep zikredile gelmiştir, tasrifât-ı Kur’âniye içinde.

Cenâb-ı Hak, insî ve cinnî şeytanların şerrinden muhafaza buyursun!.. Kur’ân-ı Kerim, bize bu istikamette bir dua talim buyuruyor: رَبِّ أَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Rabbim, (bilhassa vazifemi yerine getirirken inkârcılarla olan münasebetlerimde ins ve cin) şeytanlarının kışkırtmalarından (ve birtakım duygularımı harekete geçirmelerinden) Sana sığınırım. Rabbim, yakınımda bulunup (beni tesir altına almalarından da) Sana sığınırım.” (Mü’minûn, 23/97-98) Ayet-i kerimede, الشَّيَاطِينِ (şeyâtîn) deniyor; bu, “şeyâtîn-i ins ve cin” demektir. Yalan söyleyenler, bir yönüyle şeytanın arkadaşlarıdır, onlar dâhil buna. İftira edenler, şeytan kategorisine dâhildirler. Şunlar da dâhil ona: Hayatını tenakuzlar içinde geçirenler.. dünyaya tapanlar.. hafizanallah, hizmet ediyor gibi göründükleri halde hep dünyayı hedefleyenler.. hep çıkar ve menfaat peşinde koşanlar.. hedeflerinde hep dünya, “Bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenler.” Bunlar, “şeyâtîn-i ins”tir.

Siz o duayla, رَبِّ أَعُوبُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ (مِنْ اْلإِنْسِ وَالْجِنِّ) وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Allah’ım! İnsî ve cinnî şeytanların dürtülerinden, onlardan gelecek kafa karıştırıcı sinyallerden bizi muhafaza buyur! Ve onların bizim huzurumuzu ihlâl etmelerine de meydan verme, bizim ile postnişin olmasınlar!” demiş oluyorsunuz. وَأَعُوذُ بِكَ رَبِّ أَنْ يَحْضُرُونِ “Ve bizim ile beraber, huzurumuzda bulunmasınlar; postu paylaşmasın ve postnişin olmasınlar!” Bu duayı öğretiyor Kur’an-ı Kerim.

   Nefis ve şeytanın pek çok iğvâ ve idlâlinin başında bohemlik hissi, kibir, haset, öfke, dünyaperestlik, şöhret zaafı, hırs, riya, ucub, fahir ve tûl-i emel gibi helak edici marazlar gelir.

Bunların hepsi, insan için söz konusu olan marazlardır, hafizanallah. Ve şeytan, bunların hepsini -öteden beri- değerlendirmiştir, kabiliyetlere/karakterlere göre değerlendirmiştir. Tâ Seyyidinâ Hazreti Âdem’den itibaren… Bir yönüyle, onunki “zelle”dir; Kur’ân-ı Kerim “zelle” diyor: فَأَزَلَّهُمَا الشَّيْطَانُ عَنْهَا فَأَخْرَجَهُمَا مِمَّا كَانَا فِيهِ “Bunun üzerine, şeytan, ayaklarını kaydırdı ve onları içinde bulundukları halden/yerden çıkardı.” (Bakara, 2/36) Fakir’in o mevzudaki mülahazası: Onlar, esasen, vakt-i iftarı belirleyememe içtihadından kaynaklanan bir zelle yaşadılar. İftar vaktini belirleyemeden ya birbirlerine el uzattılar veya Allah’tan emir gelmeden, birbirlerine karşı o alaka ve o dürtü ile onları bir araya getirecek öyle bir meyveye, “memnu meyve”ye el uzattılar. Kur’ân-ı Kerim, o mevzuda tasrihâtta bulunmuyor; mesele sadece tefsircilerin yorumuna kalıyor.

Ama gördüğünüz gibi, genlerde olan o şey, Hazreti Âdem’in evlatlarında, Kâbil ve Hâbil’de daha canlı, daha ürpertici, daha tiksindirici şekilde meydana geliyor. Öyle ki, Kâbil, arzu ettiği şey olmuyor diye kardeşini (Hâbil’i) öldürecek kadar… Henüz bir ölme-öldürme mevzuunun da söz konusu olmadığı bir dönemde… “Ölüye ne yapılır?” Onun bilinmediği bir dönemde… “Gömülür mü, bir mezar yapılır mı, yoksa saklanır mı?” Onun bilinmediği bir dönemde… Böyle bir sürü bilinmezlik içinde, orada bir cinayet işliyor.

Kur’ân-ı Kerim, açık ifade buyuruyor bunu, Mâide sûresinde, bildiğiniz gibi: وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ اْلآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ “(Ey Rasûlüm!) Onlara Âdem’in iki oğlunun yaşadığı önemli ve ders verici hadiseyi anlat: Birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine), ‘Öldüreceğim seni!’ dedi. Kardeşi ise şöyle mukabelede bulundu: ‘Allah, ancak kalbi O’na karşı saygıyla dopdolu olan ve O’na itaatsizlikten sakınanlardan kabul buyurur.’” (Mâide, 5/25) “Seni mutlaka öldürmem lazım, dediğim olmazsa, istediğimi elde edemezsem!” Orada garîze-i beşeriye.. bedenî bir arzu.. hevâ-i nefis.. مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ Nefsini, hevâ ve hevesini ilah ittihaz etme.. Cenâb-ı Hakk’ın emrini dinlememe o mevzuda, o cinayeti ona işletti.

Bütün bunlar -esasen- muktezâ-i beşeriyet olarak, insanın genlerinde var olan bir şeye dikkat çekiyor: “Bu, hep olacak!” Kimisi bohemlik uğruna cinayet işleyecek.. kimisi dünyada saltanat adına cinayetler işleyecek.. kimisi alkış ve takdir adına cinayetler işleyecek.. kimisi “Benim yerimi alırlar!” diye, belli paranoyalara bağlı, başkalarını yok etmek suretiyle saltanatını sağlama bağlama gibi şeytanî vehimlere, hevâ-i nefse ait vehimlere, şeytanî sinyallere kendisini kaptıracak… Ve şairimizin ifadesi ile “isyan deryasına yelken açacak ve bir daha da kenara çıkmaya fırsat bulamayacak.”

Muktezâ-i beşeriyet olarak, insanlığa baktığınız zaman, her birerlerinin bir çeşit zaafı vardır. Belki herkeste bir nev’i bulunabilir bunların: Mesela “makam sevgisi” bulunabilir, fakat çok aşırı değildir ama onda “bohemlik duygusu” daha aşırıdır. Mesela bir “korku hissi” herkeste bulunabilir; fakat birilerinde onu -Şark-ı Anadolu’da kullanılan tabir ile ifade edeyim.- “gırgap” eder, iki büklüm hale getirir, secdeye kapandırır, rükûa kapandırır, hafizanallah. Bazılarında -hafizanallah- bu mesele bir “makam sevdası” şeklinde olabilir. Dolayısıyla öyle bir konumu ihraz etmek için akla-hayale gelmedik cinayetler işleyebilirler; bunun için çok paranoyalara girebilirler, çok vehimlere girebilirler; “Aman benim makamımı, aman benim ihraz ettiğim yeri elimden alırlar!” diyebilirler.

Kimilerinde de Kur’an-ı Kerim’in ifade buyurduğu şu hususlardan biri sebebiyle herhangi bir maraz bulunabilir: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَاْلأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân, 3/14)

Âl-i Imrân sûre-i celîlesinde… زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), nefsin hoşuna gidecek şekilde süslenmiş cazip hale getirilmiştir.” Evvel o zikrediliyor. Demek çoklarında en galip gelen şey, o. Herkeste vardır fakat çoklarında galip gelen şeyin o olması itibarıyla, onu başa koyuyor. Bohemlik… Nice büyük kimseler, o mevzuda zaaflarına esir düştüklerinden dolayı, bütün istikballerini karartmışlardır. Yakın tarihimize baktığınız zaman da görürsünüz: Birileri komplolar yapmış, o insanların o zaaflarını değerlendirmişlerdir. Bir değil, belki bunun yüzlerce misali vardır. Öyleleri de vardır ki, bunlar dosyalar haline getirilmiş, rulolar halinde -zannediyorum- kozmik odalara konmuştur; fakat oraya konmadan evvel bir şey yapabilecek insanların önüne sürülmüştür: “Falan yerde, filan alüfte ile münasebetin vardı. Falan yerde falan hırsızlığın vardı. Filan yerde şunun vardı, falan yerde de şunun vardı… Şayet dediğimi yapmazsan, bunları teşhir etmek suretiyle senin canına okurum! Artık ne saray kalır senin için, ne araba kalır, ne alkış kalır, ne de takdir kalır!..”

   Zaaflarının esiri ve cismâniyetinin kulu olan kimseler, sadece kendilerine zarar vermekle kalmaz, toplumu da değişik günahlara ve içten içe çürüyüp bozulmaya sevk ederler.

Ve böylece insan, belli zaafların esiri ve zebunu olarak kendisini köle, kapıkulu, halayık haline getirmiş olur. İsterse havada uçsun, o bir yönüyle, bir dönemdeki zaaflarının başkaları tarafından tespit edilmesi suretiyle onların altında kaldığından, ezildiğinden, zaaflarının güdümüne girdiğinden, onların el-ensesi ile yere serildiğinden, kündesi ile yere serildiğinden dolayı ömür boyu bir köle gibi yaşar. Hep korkar: “Aman, ya oradaki şey meydana çıkarsa!..” Dolayısıyla onu bilen, muhtemel bilme dairesi içinde bulunan insanlar aleyhine planlar yapar/uygular: “Elimden geliyorsa, tespit ettiğim bu insanların hepsini yok etmem lazım! Hepsini silmem, hepsini itibarsızlaştırmam lazım ki, o sunî itibarımı, ca’lî itibarımı korumuş olayım! Yoksa alkışı da kaybederim, arabayı da kaybederim, villayı da kaybederim, filoyu da kaybederim, kaybederim, kaybederim!..”

Paranoya esasen… Bu korku ve bu vehimler ile -bakın- bir günah, kaç tane günaha kapı açıyor!.. Başlangıçta küçük bir şey onun için, şahsî bir günah… Oysaki Allah (celle celâluhu) onun reçetesini sunmuş. Öyle bir şey yaptığın zaman, Cenâb-ı Hakk’a teveccüh edersin, “istiğfar”da bulunursun, sonra “tevbe”de bulunursun, sonra “inâbe”de bulunursun. Bunun da ötesinde, eğer ufkun orayı ihraz ediyorsa şayet, tamamen o hatanın altında kalıp ezilecek şekilde Cenâb-ı Hak karşısında hep iki büklüm yaşar, bir “evbe”de bulunursun. Dolayısıyla Allah (celle celâluhu) da teşhir etmez; sen, öyle bir mahcubiyetin güdümü altında olmazsın.

Yoksa -hafizanallah- yaptığın öyle bir hatadan dolayı, “Aman bilirler, aman her şey elimden gider benim!” mülahazası, sana çok farklı cinayetler işletir; öyle cinayetler işletir ki, özür dilerim, şeytan zil takar bunların karşısında oynar, “Ben bile böylesini yapmamıştım!” der. “Ben bi-le böy-le-si-ni yap-ma-mış-tım!” der. Kadına iliştirir.. çocuğa iliştirir.. aile yuvalarını yıktırır.. öyle insana dokundurur ki, binlerce insanın sinesinde yara açar. Öyle büyük haltlar karıştırtır ki, tamiri imkânsız ayrıştırmalara sebebiyet verir. Bir yönüyle, toplumun temel unsurlarını yıkar, sütunlarını yıkar ve bir toplumu ayakta tutabilecek kaideleri yerle bir eder. Sonra o toplum bir gün derlenip toparlanmaya kalksa bile, bir nesil boyu -ancak- kendine gelebilir. Öyle bir sarhoşluğa düşer ki o toplum, öyle bir güdüme girer ki o toplum, yeniden onun kendi olması, yeniden insanî değerlere dönmesi, yeniden Allah’ın ondan beklediği hâli ihraz etmesi için siz uğraşsanız da ancak bir nesil ile onu halledebilirsiniz. O kadar korkunç bir cinayet işletir, hafizanallah.

Bütün bunlar, yapılan şeylerin -hafizanallah- dünyevî bazı şeylere bağlı yapılmasından kaynaklanır: “Nasıl olsa ben şuyum, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim, şunu da yapabilirim!” Hele bir de o “yaparsın-yapamazsın” mevzuunda söz sahibi olan kimselerin mahzur görmeleri karşısında, nâ-emin bir kısım fetva eminleri bulurlarsa… Nâ e-min fet-vâ e-min-le-ri… Yani, mesela rüşvete “hediye” diyecek fetva eminleri bulurlarsa… “Ee canım bir kere fuhşa düşmüşsün, ne var bunda?!.” Efendim, “Evet çalıyorlar fakat çalışıyorlar; başkaları da çalıyor (ama çalışmıyorlardı)!..” Böyle fetva eminleri, daha doğrusu, “nâ-emin fetva eminleri” de bulunca, onlar, iyice kesb-i cesaret ederler; “kesb” dememeli, “iktisâb-ı cesaret” ederler. Dolayısıyla hata içre hatalar işlerler, işlerler…

Dahası o hatalar sadece kendilerine de münhasır kalmaz, toplumu da değişik hatalara sevk ederler. Mesela, üzerlerine gelirler; bu defa insanlar bazen yalan söylemek suretiyle onların bu mevzudaki taarruzlarından, tecavüzlerinden, tasallutlarından, temellüklerinden sıyrılmaya çalışırlar. Dolayısıyla bir sürü insana günah işletmiş olurlar. Öyle bir şey yaparlar ki, o töhmet altında bulunan bin tane insan, bin tane iftiraya girer, bin tane yalancı itirafta bulunur, kendi sıyrılsın diye. Bakın bir tanesinin günahı, bir tanesinin şeytanî bir hâli, ne kadar insana zarar veriyor!.. O insanlar, bütünüyle âhiretlerini kaybederler!.. Öyle bir baskı uygularlar ki, Hitlerin baskı uygulaması gibi, Saddam’ın baskı uygulaması gibi, Kazzâfî’nin baskı uygulaması gibi, Lenin’in baskı uygulaması gibi… Evet, bunları da hep tekrar edip duruyorum! Amnofis’in, İbnü’ş-Şems’in baskı uygulamaları gibi… Bu baskılardan sıyrılmak için insanlar türlü türlü günahlara başvururlar. En temiz, en nezih insanlara çamur atarlar, “Bu da böyle idi!” derler, o işin içinden sıyrılmak için. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ “Sebep olan yapan gibidir.” sırrınca, o işe sebebiyet verenlerin sırtına, o veballer yüklenir, öbür tarafta. Ve zannediyorum bu, şeytanı bile şaşırtır: “Ben, işin bu kadarını yapmamıştım!” der. Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği gibi, orada “Benimki sadece bir vesveseydi.” der, hafizanallah.

Bu itibarla, Allah yolunuzu açık etsin, yürüdüğünüz yolda sizi sabit-kadem eylesin!.. Dünyada yaptığınız şeyler mevzuunda, Hazreti Gazzâlî’nin “mühlikât” dediği şeylere karşı hep mesafeli ve hep uzak durmaya ve “münciyât” dediği şeylere de sımsıkı sarılmaya muvaffak eylesin!..

   İnsan, neyin delisi olması gerektiğini iyi belirlemeli ve dünyayı kesben değil, kalben terk etmeli!..

Son okuduğumuz mevzu, İhyâ-i Ulûmiddîn’de “Zühd” meselesi idi. Bir yönüyle onu şöyle de hülasa edebiliriz: Derste geçtiği için, kendi mülahazalarım çerçevesinde, daraltarak anlatacağım, Gazzâlî’nin enginliği içinde değil. Hizmetler, çalışmalar, gayretler, cehtler, dünyevî herhangi bir şey elde etme hedeflenerek yapılıyorsa şayet, o mevzuda o niyetteki insanların başarılı olmaları düşünülemez. Onun, o insanlara hadd ü hesaba gelmeyecek günah işletmesi de kaçınılmaz olur, hafizanallah. “Ya benim elde ettiğim şeyleri, elde edeceğim şeyleri engellerlerse!” falan gibi vehimlerle dünya kadar cinayet işletir.

Onun içindir ki, kendini Hizmet’e adamış insanlar, sadece Allah’ın rızasını hedefleyip “Dû cihandan el yudum, hânümânım kalmadı!” diyerek -Allah’ın izni ile- o yolda yürümeli!.. Meşrû kazanmalar… Ticari işleri varsa, yatırımları varsa, inşaat yapmak suretiyle bir şeyler yapıyorlarsa… Ama onları katiyen kalblerine yerleştirmiyorlarsa şayet… Hazreti Pîr’in o mevzudaki anahtar ifadesi şudur: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek lazımdır!” Kalben… Gelirse, “Hoş geldi, safâ geldi!” Tahdîs-i nimet kabilinden, “Allah’ın gönderdiği bir şey idi, geldi.” Gittiği zaman da “Uğurlar olsun sana! Bir daha gelebilir; gelirse gelir, bir selam da ona çakarım. Giderken, bir de onun yoluna su serperim; döner gelirse, gelir.” Bu kadar, onlara karşı lakayt kalma…

Hafizanallah, onları “maksûdun bizzat” yapma ve hedef haline getirme mevzuu, insanı hedefsiz hale getirir, mihrapsız hale getirir, hâşâ ve kellâ Şemsü’ş-Şümûs’a (celle celâluhu) sırtını dönüp gölgesine takılır hâle getirir, hafizanallah. Onlar da akla-hayale gelmedik cinayetler işlerler. Öyle dünyevî bir şeye dilbeste olunca -hafizanallah- o dünya, evirir, çevirir, onu kendisine benzetir, onu şeytana benzetir, o da şeytanı sevindirir. Mele-i A’lâ’nın sakinlerine de şöyle dedirtir: Siz, bu şeyler için yaratılmamıştınız. Allah (celle celâluhu) sizi yarattıktan sonra şöyle buyurdu: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلاَّ لِيَعْبُدُونِ “Ben cinleri ve insanları sırf Beni tanıyıp yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) İbn Abbas, لِيَعْرِفُونِ sözüyle meseleyi şerh ediyor. “Ben, ins ve cinni, Beni bilsinler diye yarattım.” Biliyorlarsa şayet, kulluk yapacaklar. Kulluk yapacaklarsa şayet, muhabbet-i İlâhiyeye erecekler. Muhabbet-i İlâhiyeye ereceklerse, derin bir zevk-i ruhânî duyacaklar. O derin zevk-i ruhânîyi duyan kimseler, “Daha yok mu?!” deyip, aşk u iştiyâk-ı likâullah sevdasına tutulacaklar; sevdalanacaklar, esasen o işin delisi olacaklar.

Herkes bir şeyin delisidir. İnsan, neyin delisi olması gerektiğini çok iyi belirlemelidir. Bir şâir, “Âkıl isen, deme Mecnûn ile Ferhat’a ‘deli’ / Eylesen halka nazar, herkes bir gûna deli!” demiş.. İnsan, öyle bir şeye deli olmalı ki, o cinnet zarar vermesin!.. Yine, Hazreti Gazzâlî’de okuduk; Fakîr de çok sohbetlerde -âcizâne- arz etmişimdir: Hasan Basrî gibi, Tâbiîn’in sertâc-ı ibtihâcı, diyor ki: “Siz, sahabeyi görseydiniz, onlara ‘Deli!’ derdiniz. Dünya, hiç umurlarında değildi. Bir günlük yiyecekleri var ise, ‘Yahu acaba bir günlük yiyeceği stok etmek, nezd-i Ulûhiyette, Allah’a karşı tevekkülsüzlüğün, teslimiyetsizliğin ifadesi sayılır mı?’ derlerdi.”

“Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği / Âşık-ı dilhastenin gönlündeki, Dildâr’ıdır.” Zâhid, dünyayı terk etmiş, kalben terk etmiş; hatta kesben “Gelsen de olur, gelmesen de olur!” demiş. Fakat bir yönüyle, “Cennet!.. Allah’ım, Cennet!.. Huriler bana, yetmiş tane mi, seksen tane mi?!. Bana villalar, köşkler, orada; ayağımın dibinden akan ırmaklar!” filan diyor hala. Büyükler, bunları da istemişler. Şundan dolayı istemişler: O Cennet, Cenâb-ı Hakk’ın cemâl-i bâ-kemâlini müşahedenin zeminidir; “Ben, sizden râzıyım!” mübarek beyanını duyup iliklerine kadar o işin mesti ve sermesti olmanın zeminidir. Onları orada duyacaksın.

Ondan dolayı, اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!.. Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullar) ile beraber!..” Ama bakın, مَعَ اْلأَبْرَارِ، بِشَفَاعَةِ وَبِفَيْضِ وَبِبَرَكَةِ وَبِلُطْفِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الْمُصْطَفَى صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ “Allah’ım, ebrâr diye bilinen iyi ve hayırlı kullarınla beraber bizi de Cennet’ine dâhil eyle, seçkinlerden seçkin Peygamber’inin şefaati, feyzi, bereketi ve lütfuyla… Sallallâhu aleyhi ve sellem.” Evet, yine gayen “O” olarak isteme onu… Dolayısıyla bu da bir zühd’dür. Ama yine de “Zâhidin gönlündeki, Cennet’tir temennâ ettiği.” Fakat âşık-ı dilhastenin, aşk u iştiyak içinde yanıp tutuşan -esasen- magmalar gibi içten içe kaynayan insanın gönlündeki Dildâr’ıdır. “Cennet, cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver anları / Bana Seni gerek Seni!..” Yunus Emre.

   Âşık-ı Sâdıkların Sürekli Virdi: “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..”

Daha eskilere gittiğiniz zaman, mesela Tabiîn döneminde, bu çizgide çok insan görürsünüz. Râbia Adeviyye -o mübarek anamız da- onlardan biridir. Başım ayaklarının altında kaldırım taşı olsun, Râbia Adeviyye’nin. O’nun, Hasan Basrî gibi Tâbiîn imamına karşı bir ifadesi vardır. Hasan Basrî hazretleri Basra’da değişik çarpık düşüncelere karşı savaş veren ilk kahraman, sahabe görmüş ilk kahraman. Onun Usbûiyye’sine baktığınız zaman hayret edersiniz; kendisini nasıl yerden yere vuruyor!.. Seslendirme meselesinde endişe duydum ben, insanlarda ümitsizlik hâsıl eder diye. Zannediyorsunuz ki, meyhaneden çıkmış, demhâneye; demhâneden çıkmış, puthaneye; puthaneden çıkmış, bilmem ne melânet yere girmiş.

Öyle zannediyorsunuz; oysaki hayallerinin içine bile çirkin şey girmemiştir. Ama Hazret, Allah’la kurduğu münasebet açısından nasıl bir zihin duruluğu bekliyor, intizar ediyor, kendisini nasıl konumlandırıyor ise, o konuma aykırı bulduğu şeylerden ötürü ahlaksızlık yapmış gibi, bohemlik yapmış gibi yakarıyor; kendisini öyle vasfediyor, “Yazık sana!” diyor, “Yuf sana!” diyor. Öyle diyor; dolayısıyla da “Onu seslendirme, onu kendi karakteri ile canlandırma, acaba insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?” diye hep tereddüt yaşadım; “Acaba onu seslendirme insanlarda ümitsizlik hâsıl eder mi?!” diye tereddüt yaşadım, hâlâ da o tereddüdü yaşıyorum.

Evet, “Ey sârbân zimamı çek semt-i kûy-i yâre / Virâne dilde zirâ yer kalmadı karâre (…) Ey sârbân-ı müşfik hiç olmadın mı âşık / Ahesterevlik etme rahmeyleyip bu zâre!..” Âsım Molla, Allah Rasûlü’ne karşı giderken, Hac’da söylüyor bunu; kervanın içinde, “Daha hızlı, daha hızlı, daha hızlı!..” O gün öyle, atın-katırın sırtında gidiliyor. Bir an evvel o Kubbe-i Hadrâ’yı ziyaret etmek.. Muvâcehe karşısında durmak.. “Yâ Rasûlallah!” derken, pencerelerden, o deliklerden içeriye bakmak.. Kim bilir, belki de temessül eden Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm’ı görmek.. Âkif’in bir şiirinde ifade ettiği gibi, orada bayılıp kendinden geçen ve ölen insan gibi ölmek… Herhalde o idi onun derdi, Asım Molla’nın derdi o idi.

İnsan, öyle bir şeye dilbeste olduğu zaman, artık her şey gözünden silinir; sadece “O!” der, “O!” der durur hep. Bu açıdan, Râbia Adeviyye de esas, “Cennet, Cennet!..” yerine, “Ne helva ne de selva, illâ Rü’yet-i Mevlâ!..” diyor; “İlla Rü’yet-i Mevlâ!..”

İşte, Hasan Basri hazretlerinden bundan dolayı bahsediyordum: Râbia Adeviyye, ona “Bir seni, bu insanlar içinde yarım mü’min olarak görüyorum!” diyor. O mübarek anamız… İnşaallah, âhirette o anamızı görmek nasip olur, müyesser olur. O yolda yürünürse… Esasen, hangi yolda yürüyorsa, o yolun sonucunda mev’ûd olan (vaad edilen) şeylere, insan, mutlaka ulaşır. Evet, “Anamız!” diyoruz, Allah onların yolundan ayırmasın!.. Dünyayı elinin tersiyle öyle itmiş ki, “Sen bana lazım değilsin!” demiş. Belki şakır şakır, dünya başından aşağıya yağıyordu. İbn Sîrîn gibi bir insan, bir arkadaşı ile geliyor, “Ana, sen hiç başka şey düşünmedin mi?!.” diyorlar ona. Tâbiîn’in koca insanları bunlar. Bakıyor, dönüp bakıyor; “Allah Allah! Ben hep sizin adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum.” diyor. Anladınız mı?!. “Hep adınızı duyuyordum, sizi bir şey zannediyordum ben. Meğer neye bağlıymışsınız!..”

Yahu bağlı olunacak şey, başkadır esasen. Diğer şeylere gelince, onlar sadece muktezâ-i beşeriyet olarak ihtiyacı giderme işidir; tâife-i nisâ (kadınlar) için de, tavâif-i ricâl (erkekler) için de aynı şey söz konusudur. Yeme gibi, bir parça yatma/dinlenme gibi, istirahat etme gibi, bir yönüyle azıcık huzur soluklama gibi, oksijen soluklama gibi ihtiyac-ı fıtrîdir bunlar. Bu ihtiyac-ı fıtrîyi görme; hepsi, ondan ibarettir. Ama bütün bunlar yapılırken, gözler hep ötede, ötelerin ötesinde, -İmam Rabbânî’nin ifadesiyle- “vera, vera, vera, vera, vera”, sonra üç tane nokta; “öteler, öteler, öteler, öteler, öteler…” Ne birinci kat sema, ne ikinci kat sema, ne Seyyidinâ Hazreti Musa’nın bulunduğu yer, ne Hazreti İbrahim’in bulunduğu yer, ne Hazreti Âdem’in bulunduğu yer, ne Cennet, ne Huri, ne Gılman… İlla Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ, illa Rü’yet-i Mevlâ!.. Bu da “zühd”de zirve. Cenâb-ı Hak, o zirve ile zirvelendirsin, inşâallahu teâlâ!..

   Müslümanlık şekil ve suret değil mana ve özdür; kâlden ziyade haldir.

Bu, günümüzün insanının aklının ermediği, kalbinin kapılarının da bütünüyle kapalı olduğu bir konu… Şeklî/sûrî olarak, “İdarî Müslümanlık!” veya “Siyasî Müslümanlık!” falan diyorlar. Melekler de bunlara, semalardan bakıp “Yaptığınız gevezelikten utanın, Allah’tan korkun!” diyorlardır: Ona Müslümanlık demezler. Müslümanlık ona derler ki, otururken-kalkarken, “Hû!” dersin. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. Hep O’nu hecelersin, hep O’nunla gecelersin!.. İşin olmaz senin öyle bilmem neyli arabalarla, villalarla, filolarla, alkışlarla, takdirlerle, makam sevdasıyla…

İki cihanı dize getiren Hazreti Ömer efendimiz ruhunun ufkuna yürüdüğü zaman, onun arkada başını sokacağı bir kulübesi yoktu. Kendi oğlunu da vasiyet etmemişti. Kendi oğlu kendinden geri değildi; Abdullah İbn Ömer, kendinden geri değildi. Ama vasiyet etmemişti, hiç düşünmemişti; bir yere vali olmasını bile düşünmemişti. Kahrolası Saddamlar!.. Kahrolası Kazzâfîler!.. Kahrolası Hitlerler!.. Onlar gibi değil; Hazreti Ebu Bekir gibi, Hazreti Ömer gibi, Hazreti Osman gibi, Hazreti Ali gibi olmak lazım.

Hazreti Ali gibi… Kocaman bir devletin, Türkiye kadar yirmi devletin başında Hazreti Ali… Hazreti Fatıma validemiz, değirmen taşlarını çevirerek un öğütüyor, geçimini öyle temin ediyor. O da birinin kuyusundan su çekiyor, başkalarına satıyor, geçimini öyle temin ediyor. Günümüzde de çok nadir böyle insanlar var ama çok uzaklarda böyle insanlar var. Fakat maalesef günümüz dünyaya tapan insanların enflasyonunu yaşıyor.

Cenâb-ı Hak, “Mü’minim!” dedikleri halde Firavunca yaşayan; “Hârun’um!” dedikleri halde Kârun’ca yaşayan bu eşrârın şerrinden, siz ahyârı muhafaza buyursun!.. Vesselam.

***

Not: Selva, “bıldırcın eti” demektir. Kur’ân-ı Kerim’de, Hazreti Mûsâ’nın (aleyhisselâm) duası ile Allah Teâlâ’nın İsrâiloğulları’na gökten yağdırdığı kudret helvası (menn) ve bıldırcına benzer bir kuş eti (selva) anlatılmaktadır.

Bamteli: ALLAH’A SIĞINIYORUZ!..

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

Ne mutlu âhireti peyleme sevdasına tutulanlara; ne mutlu!.. Ne mutlu ki onlar, fâni ile bâkîyi birbirinden tefrik edebilecek dirayete, kiyasete, min vechin fetânete, min vechin firâsete sahipler. Neyin eğri, neyin doğru olduğunu görüyor, ona göre hüküm veriyorlar. Yürüyecekleri yolu, isabetli belirliyorlar. Önlerinde sürekli peygamberlerin izini görüyorlar; Râşid Halifelerin izini görüyorlar.

   Kötülük ve zulüm treninin son istasyonu, Cehennem; iyilik ve hakperestlik burağının nihâî durağı ise, Cennet’tir.

“Sahabî hayatı, sahabî düşüncesi, sahabînin hayat yorumu, hayat felsefesi, sahabînin peylediği şeyler!” diyen bir insan, attığı her adımla ayağını onların bastığı yerlere bastığı için, o izlerin çağrıştırdığı dünya kadar şey oluyor. Bir adımını atınca, sadakat adına birden bire gözünün önünde Hazreti Ebu Bekir tebellür ediyor (billurlaşıp beliriyor, meydana çıkıyor). Hak ve adaleti ikâme adına bir adım attığı zaman Hazreti Ömer tebellür ediyor. Edep ve hayâ adına, bohemliğe karşı koyma adına adımını attığı zaman da Hazreti Osman tebellür ediyor. Hak ve hakikati ikâme etme adına, Hayber kapılarını koparma izine ayağını bastığı zaman ise, birden bire Hazreti Ali tebellür ediyor. Daha niceleri, daha niceleri… Ve her haliyle, sıkıntıda olsa bile, başına balyozlar inse-kalksa bile o izlerle ayakta duruyor. Ulusalcı balyozu, çağdaşçı balyozu, kuvvacı balyozu, müstebit balyozu, diktatör balyozu… Bunlar başına indikçe, o, âdetâ onları duymuyor bile!.. Takip ettiği izler, onu öyle sevdalı hale getirmiş ki, kendinden geçmiş, mest u mahmur; “heymân” yaşıyor, hafakan yaşıyor, heyecan yaşıyor hep orada. “Amanın bu izleri kaybetmeyeyim!” diye, o izleri yakın takibe alıyor, takip ediyor.

Efendim, “Bu yol, uzaktır / Menzili, çoktur / Geçidi, yoktur / Derin sular var!” diyor, yedi asır evvel yaşamış Yunus Emre. Elbette bir kısım sıkıntıları vardır. Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) sahih hadis-i şerifleri ile buyuruyor ki: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihaları kabartan) şehevâtla kuşatılmıştır.” Cennet; âdetâ -bir yönüyle- insanın ağırına gidebilecek, üstesinden zor gelebileceği, biraz da cismaniyet ve belki nefsi itibarıyla hor karşılayacağı şeyler ile kuşatılmıştır. Biraz dikenler vardır o yolda. Dolayısıyla da insan bazen balyoz yiyebilir; bazen başından bir külünk yiyebilir; bazen sinesine bir mızrak saplanabilir, Hazreti Hamza’nın sinesine saplandığı gibi… Ama neticede varacağı yer, sevdalı olduğu yer, sevdalıların yeridir.

Gözünde hep orası olduğuna göre, orası gözünün önünde tüllenince… Hani, bilmem deniyor musunuz bazen?!. Böyle gözünüzü yumup اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut, koru!..” derken, magmalar gibi Cehennem ateşlerinin fışkırdığını, hayal dünyanız, gözünüzün önüne getiriyor. اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “İşte bundan koru!..” diyorsunuz. Sonra وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ “Bizi Cennete dâhil eyle!..” falan derken, birden bire bakıyorsunuz ki, güller açıyor, lâleler orada boy göstermeye başlıyor, bülbüller şakıyor, saraylar peşi peşine diziliyor. Gözlerinizi kapayıp dediğiniz şeyleri derken, böyle bir dünyaya dalıyorsunuz. Yürüdüğünüz yolda bütün bu türlü şeyler ile karşılaşacağınızdan dolayı, balyozların acısını/sızısını bile duymuyorsunuz.

Fakat dünyaya tapan insan, “Dünya adına sahip olduğum şeyleri elimden kaçırırım!” diye her adımında ayrı bir karın sancısı yaşıyor; her adımında kasıklarını tutuyor, “Aman!” diyor, “Çok ağır geldi bana; ya elimden alırlarsa bunu, ya kaçırırsam bunu!” Dolayısıyla o mevzuda akla hayale gelmedik firavunluklara giriyor. “Aman, şunların bunu elimden kaçırma ihtimali var; şunların elimden alma ihtimali var!” diye, paranoyalara bağlı değişik mesâvîyi irtikâp ediyor, değişik mezâlimi irtikâp ediyor; mesâvî ve mezâlim yolunda, mesâvî ve mezâlimin insanı götürdüğü/taşıdığı yere gidiyor.

Mesâvî ve mezâlim treninin son istasyonu, Cehennem’dir, esfel-i sâfilîndir, “gayyâ”dır. Orada “Haydi herkes dışarıya!” dendiği zaman, nereye döküleceğini düşüneceksin!.. Ama “a’lâ-i İlliyyîn-i kemâlât”a (Cennet’teki en yüksek dereceye, Cenâb-ı Hak indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesine) -bir yönüyle- teşne, gönül kaptırmış insanları da bir tren taşıyor; belki ayrı bir vasıta, daha hızlı bir vasıta taşıyor; belki kendileri melekler gibi kanatlanmışlar. “Haydi, aşağıya dökülün!” denip döküldükleri zaman, bülbül şakımalarıyla, güllerin onlara gülmeleriyle karşı karşıya kalacaklar.

Ve hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki!.. Onu müşahede edince, görüp ettikleri her şeyi unutacaklar. Hele bir şey var, hele bir şey var, hele bir şey var ki, görüp tattıkları, yaşadıkları her şeyi unutacaklar. فَيَنْسَوْنَ النَّعِيمَ إِذَا رَأوْهُ * فَيَا خُسْرَانَ أَهْلَ اْلاِعْتِزَالِ “O’nu gördükleri zaman bütün Cennet nimetlerini unuturlar. ‘Allah görülmez’ diyen Ehl-i İ’tizâl’e hüsran olsun!” Bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in binlerce senesine fâiktir. Bu da kesretten kinaye; bir dakika rü’yet-i Cemâli, Cennet’in bir milyon senesine fâiktir. Çünkü sizin çehrenizden kâinatın çehresine kadar, sizin ahsen-i takvîme mazhariyet keyfiyetinizden kâinatın çehresine kadar her şeye serpiştirilen, içli-dışlı, maddî-manevî ne kadar güzellikler var ise, hepsi O’nun cemalinin tecellilerinden ibarettir.

   Müjdeler olsun birer tohum gibi dünyanın dört bir yanına saçılıp başağa duran ıslah kahramanı gariplere!..

Öyle eltâf-ı Sübhâniye ile karşılaşacaksınız ki orada, “Ne iyi olmuş da çektirenlerin çektirmelerine katlanmışız.. فَصَبْرٌ جَمِيلٌ ‘Artık bize düşen, ümitvar olarak güzelce sabretmektir.’ demişiz.. وَاللهُ الْمُسْتَعَانُ ‘Yardımına müracaat edilip sığınılacak sadece Allah var.’ diyerek, Allah’a sığınmış; şikayet edeceksek, halimizi O’na açmış, O’na dert yanmış, niyazda bulunmuşuz.. إِنَّمَا أَشْكُو بَثِّي وَحُزْنِي وَشِكَايَتِي وَكَمَدِي إِلَى اللهِ ‘Tasa, hüzün, şikayet ve şiddetli elemimi, yürek yangınımı Allah’a arz ediyorum!..’ demişiz.. يَا مَنْ هُوَ عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ ‘Ey kalbi kırıkları maiyyetiyle şereflendiren!..’ diyerek, O’nun kapısının tokmağına dokunmuş; ‘Ey kalbi kırıklarla beraber olan Zât! Senin kapının önündeyiz, elimiz de kapının tokmağında. Sana geldik; şu, tepemize balyozlar indiren insanlara karşı, Sana geldik!’ diye yakarmışız. İyi ki bunları yapmışız!..” diyeceksiniz.

Yol bu ise, ses-soluk da bu olacaktır. Yol bu ise, varılacak yer de orası olacaktır. “Haydi, aşağıya inin!” dedikleri yerde, indiğiniz yerde, birden bire İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşınızda bulacaksınız; aile efradı ile beraber, Ehl-i Beyt’i ile beraber. “Kardeşlerim, hoş geldiniz!” diyecek. Dünyadayken size “Kardeşlerim!” dedi mi, demedi mi?!. “Kardeşlerim, âhir zamanda gelecek!”

Fitne ve fesadın boy gezdiği bir dönemde ıslah kahramanları, ıslah âbideleri… Gönülleri ıslah etmek, onların içindeki çirkinlikleri temizlemek, tezkiye etmek ve onların yüzlerini Hakk’a tevcih etmek için gayret sarf eden insanlar… طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ O gariplere, bir yönüyle her biri bir çeşit gurbete saçılan o insanlara ne mutlu!.. Onlar, elin-âlemin fitne-fesat çıkardığı, ortalığı bozduğu, yaşanmaz hale getirdiği dönemde saçıldıkları her yerde, başağa yürürler, ıslahçı olarak hareket ederler!.. Bozulmuş dimağları, huzura erdirirler; sarsıntı içinde olan kalblere kuvve-i maneviye olurlar; vicdanları rahatlatırlar, Allah’ın izni ve inâyetiyle. طُوبَى لِلْغُرَبَاءِ، اَلَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَهُ النَّاسُ İnsan şeklindeki bazı mahlukların halkı ifsat ettikleri dönemde, ahsen-i takvîme mazhariyetin hakkını veren ve onu koruyan, onu ayaklar altına almayan insanlar; onlar ıslahçılar…

Efendim, varsın o yol “uzun” olsun, “menzili çok” olsun, “geçidi yok” olsun, önünde “derin sular” olsun, aşılmaz uçurumlar bulunsun!.. Sonuçta konaklayacağınız yer, o ebedî saadet diyarı ise… Bu konaktan sonra… Ki burası “İki kapılı bir handır; konan göçer, konuk eğlenmez!” Fakat eğlenebileceğiniz bir yer, orası ise şayet, “Allah’a binlerce hamd u senâ olsun!” diyeceksiniz.

   Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ufuk karartan şeylerden Allah’a sığınıyordu.

Rasûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in şu duayı çok tekrarladığı rivayet edilmektedir: اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلمٍ لاَ يَنْفَعُ وَمِنْ قَلبٍ لاَ يَخْشَعُ وَمِنْ نَفْسٍ لاَ تَشْبَعُ وَمِنْ دَعْوَةٍ لاَ يُسْتَجَابُ لَهَا “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, saygıyla ürpermeyen gönülden, doyma bilmeyen nefisten ve kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.” Ayrıca O’nun daha başka musibet ve marazlardan da istiâzede bulunduğu nakledilmekte; bu cümleden olarak, Allah Rasûlü’nün “yaşarmayan gözden” de Allah’a sığındığı söylenmektedir.

Bir, O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) genel karakteri, bir de sığındığı şeylerin (müsteâzun minh) keyfiyetleri nazar-ı itibara alındığı zaman, o müstesnâ gibi görülen şeyleri de onların içinde görmek, biraz o ifade tarzının tabiatının gereğidir: Böyle düşünen, böyle eden, böyle söyleyen bir insan, bunları da söylemiştir. Çünkü deyip-ettiği şeylere bakıldığı zaman, esasen bunlar aynı kategoriye dâhil şeylerdir. Ama bazıları çok önemli olduğundan dolayı, belki meseleyi ilk rivayet eden insanlar, o önemli şeyler üzerinde durmuşlardır. Onların olmaması insan için çok olumsuz şeyler “vaîd”inde (وَعِيد), tehdidinde bulunduğundan dolayı onlar üzerinde durmuşlar. Pozitif şeylerin mevcudiyeti de güzel şeyler “vaad” (وَعْد) ettiğinden dolayı onlar üzerinde durmuşlar.

Hani bunlar olmaması gerekli olan şeyler olduğundan dolayı, bunları yaptığınız zaman kötülük yapmış olursunuz esasen; bir yönüyle kendi dünyanızı, kendi ufkunuzu karartmış olursunuz. Dolayısıyla Allah Rasûlü, ufuk karartan şeylerden Allah’a sığınıyor.

   Allah’ım, fayda vermeyen ilimden Sana sığınıyoruz!..

Birinci olarak, başta buyuruyor ki: أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Faydalı olmayan ilimden Sana sığınırım!” Ee Kur’an-ı Kerim, كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا “… (Onların durumları) tıpkı ciltlerle kitap taşıyan merkebe benzer…” (Cuma, 62/5) diyor. Yığın yığın kitap… Boyları aşkın kitaplar yazmış, etmiş; doktora üstüne doktora yapmış, duayen hale gelmiş. Fakat Sâdî’nin ifadesiyle, okuduğu şeyleri tabiatına mal edememiş, onu amel ile taçlandıramamış ise şayet.. meseleyi “marifet”e çevirememiş ise.. marifeti “muhabbet”e çevirememiş ise.. muhabbeti “aşk u iştiyâk-ı likâullah”a çevirememiş ise, beyhude yorulmuş o. Kur’an, lisân-ı nezihiyle meseleyi anlatırken böyle anlatıyor; bağışlayın, “sırtında kitaplar taşıyan eşek” diyor ona.

Günümüzde de çoktur böyle diplomalı cahiller. Ağızlarından hep zift akıyordur. Yalanlar, tezvirler mubah onlar için; iftiralar mubah onlar için; meseleleri ters anlamalar mubah onlar için. Bunların okudukları ilimler… Boyunuzu aşkın kitaplar da yazsalar… Hatta bunların çoğu İslam’ın kalbî ve ruhî hayatı ile ilgili kitap bile ortaya koysalar… Bunları tabiatlarına mal edememişler ise şayet.. söyleyecekleri/edecekleri her şey, Cenâb-ı Hakk’ın ortaya koyduğu kıstaslara göre değil ise.. attıkları her adım o kıstaslara göre değil ise… Allah Rasûlü’nün Allah’a sığındığı ilim, işte o ilimdir. اَللَّهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım, faydasız ilimden Sana sığınırım!..” Bir yönüyle, beni alıp Allah’a ulaştıracak, beni alıp Cennet’e ulaştıracak, beni Allah’ın nimetlerine ulaştıracak bir ilim değil ise, yerin dibine batsın öyle ilim! Efendim, biz de diyelim: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ “Allah’ım! Faydasız ilimden Sana sığınırız!”

Çok kitap okuma, çok kitaba bakma, o çok önemlidir, bir yönüyle; fakat gerçek önemi onun, hayata mal olmasındadır. Sâdî, Gülistan’ında -Zannediyorum başına doğru bir yerde; unuttum, şimdi hatırımda değil, çünkü altmış sene evvel bakmıştım.- diyor ki: “Sen, ilmin ile amel etmiyorsan, sen cahilin tâ kendisisin!” Bilmez, bilmediğini de bilmez, kendini biliyor zanneder. Ziya Gökalp ifadesi ile “mük’ab câhil”, üç derinlikli cahil demek bu. Bilmiyor, bilmediğini bilmiyor; fakat kendini biliyor zannediyor.

Bu, öyle tehlikeli bir canavardır ki, hafizanallah, dünya kadar insanı şaşırtır, yoldan/şirazeden çıkarır ve onları da birer canavar haline getirir, sonra toplumun üzerine saldırtır onları. Bazı yerde ehl-i imanı kaçırırlar, eşkıyanın insan kaçırması gibi; götürür derdest ederler, onları zindanlara atarlar. Kaçırma projeleri/planları oluştururlar: “Şimdi bizim kaçırma usulümüzü öğrendiler, bunun önünü alabilirler; yeni projeler oluşturmamız lazım! Dünyanın her yerinde, ne kadar temiz ses-soluk var ise, hepsini kesmemiz lazım ki, bizim karbondioksitimizi ‘oksijen’ diye yudumlasınlar insanlar!” derler. Çünkü vicdan bozukluğu yaşıyorlar, dimağ tefessühü yaşıyorlar, ruh dejenerasyonu yaşıyorlar.

Bunları değiştirmek çok zordur. Zannediyorum Râşid Halifeler döneminde de olsalardı bunlar, Müseylemetü’l-kezzâb’ın saflarında yerlerini alırlardı. Geri dönecekler de Tuleyha’nın yanında yerlerini alırlardı. Bohemliğe düşkün olanlar da Secâh’ın yanında yerlerini alırlardı. Ama hiç biri Ebu Bekr u Ömer u Osman u Ali’nin yanında yerlerini almazlardı. Bir daha diyelim: اَللَّهُمَّ إِنَّا نَعُوذُ بِكَ مِنْ عِلْمٍ لَا يَنْفَعُ

   Allah’ım, Zâtına karşı saygıyla ürpermeyen gönülden Sana sığınıyoruz!..

İkinci husus olarak, Efendimiz, وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ “Ürpermeyen kalbden, Allah’ım, Sana sığınırım!” buyuruyor. Bu duada zikredilen kelime “huşû” (خُشُوع / خ-ش-ع); “haşyet” (خَشْيَة / خ-ش-ي) ayrı bir şey. Huşû, bir yönüyle insanın tavırlarına da akseden şeydir; o, insanda, Allah karşısında duruşu belirleyen bir derinliktir. Şununla ifade edilebilir: İhsan şuuru ile, sürekli Allah tarafından görülüyor olma mülahazası ile hareket eden insanın halidir. لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ diyor Efendimiz; “Eğer kalbinde huşû (خُشُوع) olsaydı, o, aza ve cevârihine de aksederdi.” İşte huşû, öyle bir şey. Öbürü (haşyet), fokur fokur, içten içe, magmalar gibi kaynayıp duruyor; berikine gelince, o -bir yönüyle- lavlar gibi dışarıya vuruyor. Eğer Allah’a karşı böyle bir huşû ve haşyet var ise insanda, o gözünün irisine kadar, yüzündeki takallüslere kadar, el-ayak hareketlerine kadar, ses tonuna kadar, vurgulamalarına kadar, beyan keyfiyetine kadar, ortaya koyduğu fikirlere kadar her şeyine aksedecektir. لَوْ خَشَعَ قَلْبُهُ لَخَشَعَتْ جَوَارِحُهُ buyuruyor, Efendimiz.

Hani, Sir James Jeans karşısında İn’amullah’ın dediği şey var: Değişik sözler eviriliyor, çevriliyor bir şeye geliyor; orada (Pakistanlı) İn’amullah ona diyor ki… Sir James Jeans, filozof, hakperest esasen, bir yönüyle Pascal gibi. Manastır’ın pencerelerinden bakıp da -Hazreti Pîr-i Mugân’ın ağacın üstünde durup “Dinle de yıldızları, şu hutbe-i şirinini / Name-i nurîn-i hikmet, bak ne takrir eylemiş.” dediği gibi- gökyüzünü temâşa edip “Allah’ım! Allah’ım!” diye inleyen insan, filozof… Ama temsil ve hal ile kendisine gidilmediğinden dolayı, bir yönüyle, A’râf’ta kalmış. A’râf’ta kalmış; fakat hep doğruyu arama, hep doğru peşinde koşma, onun şiarı olmuş. O Sir James Jeans da öyle birisi. Söz eviriliyor, çevriliyor, ona geliyor; İn’amullah da hemen yapıştırıyor: إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ “Gerçek şu ki, kulları içinde, Allah karşısında, ancak âlimler saygıyla ürperir.” (Fâtır, 35/28) Sir James Jeans, “Ne bu?!” diyor. İn’amullah, “Bu, Kur’an’dan bir ayet” diyor. “Bunu Hazreti Muhammed mi söylüyor?” “Hazreti Muhammed söylüyor!” “O bunu diyorsa, O, peygamberdir!” diyor. Anlayan, meseleyi başka türlü anlıyor. Bakın biz de okuyoruz: إِنَّمَا يَخْشَى اللهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ Gerçekten ilmi sindirmiş insanlar, bütün benliğine mal etmiş insanlar, nöronlarına nakşediyor gibi onu nakşetmiş insanlar…

O davranışlarına öyle aksedecek ki, onu gören herkes لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyecek. O hadis ricâli (Efendimiz’in hadislerini nakleden râvîler) içinde böyle insanlar vardı. Sokakta gezerken, onu görenler, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ diyorlardı. Tavırlarından dökülüyordu, iki büklümdü, Allah tarafından görülüyor olma tavrını sergiliyordu. وَمِنْ قَلْبٍ لَا يَخْشَعُ Ürpermeyen kalbden Allah’a sığınıyor; latife-i Rabbâniyesi sürekli huşû ile köpürüp duruyor; dolayısıyla da bu onun tavır ve davranışlarına da aksediyordu. Bir temsil, bir hâl sergiliyordu ki, halledilmedik mesele kalmıyor; o temsil ile temessüle geçmeyecek insan da kalmıyordu.

Eksiğimiz/gediğimiz, bu olduğundan dolayı, o güzel sistemi, İslam sistemini, Allah sistemini, dünyaya olduğu gibi duyuramadık! Bilmem kaç asırdan beri… Hazreti Pîr “Üç asırdan beri, rahnedâr olmuş bir kaleyi tamir ediyoruz!” diyor. Üç asırdan beri… Demek ki -min vechin- surların bir kısmı yıkıldı, bazı yerlerde çatlamalar oldu, kubbede kopmalar oldu, dökülen taşlar oldu. Peşi peşine bütün bunlar oldu; bize gelinceye kadar hepsi zıp zıpır, “Müslümanım!” diyen cahillere kaldı. Dolayısıyla bu harap olmuş kale, tamir edilmek ister. Esasen o da tavır, davranış, temsil derinliğine bağlıdır. Onu görmeyince, insanlar niye sizin arkanızdan gelsinler ki?!.

   Allah’ım, doyma bilmeyen nefisten Sana sığınıyoruz!..

Peygamber Efendimiz, mezkûr duada üçüncü olarak, وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doymayan nefisten de Sana sığınırım!” buyuruyor. Hafizanallah, dünyaları versen doymayan nefis, hadisin ifadesiyle. Efendimiz ifade buyuruyor sahih hadiste: “İki dağ altını olsa, bir üçüncü dağı da ister.” Öyle bir tevehhüm-i ebediyet vardır ki!.. Tûl-i emel akıntılarına/çağlayanlarına kendini salmış; sürekli sürüklenip gidiyor; ne verirseniz verin, doyma bilmiyor!..

Evet, وَمِنْ نَفْسٍ لَا تَشْبَعُ “Doymayan nefisten, Sana sığınırım!” Bir tane bir yerdeki varlığıyla yetinmez. Mesela, hafizanallah, Karun gibi davranır. Bir yerde bir hazine yaptı; “Yahu ne olur, ne olmaz; bunun kilidini kırar veya bir anahtar uydurur, çalarlar. En iyisi mi, bir hazine de başka bir yerde yapayım, bir hazine de başka bir yerde yapayım, bir hazine de başka bir yerde yapayım!” Ee nereden çıkarıyorsun bunları?!. Kur’an, onu anlatırken, buyuruyor: وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ “Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas, 28/76) Kuvvetli on tane insanın, anahtarlarını taşıyacakları şekilde hazineleri vardı. Ee canım, büyük, o cami anahtarları gibi, şunun sapı gibi bile olsa, yine de on tane insanın taşıyacağı şeyi düşününce, her halde kucak kucak anahtar. Demek ki yirmi yerde, otuz yerde… Bakın, birine razı olmuyor.

Demek ki bir yerde bir tane villa yapıyor; “Yahu burada bıktım usandım; böyle, ülfet ünsiyet oldu; çocuklar hep çıkıyor, çıkıyor, aynı yeri görüyorlar; aynı bahçe!..” falan.. “Bu, bülbülün bile canını sıkar. Bir tane de başka bir yerde yapayım, bir tane de başka bir yerde yapayım! Ne olursa olsun; hatta tabii dengeye bile, ekosisteme bile dokunarak da olsa, falan yerde on bin tane ağacın kesilmesi pahasına, bir tane de orada yapayım. Bir tane de denizin kenarında yapayım; millet hazır, plaja girerken böyle, o enteresan şeyleri, bünyeleri temâşâ etmek için, gözlerimizin aydınlığı adına temâşâ etmek için, bir tane de denizin yanında yapayım. Bir tane de dağın başında yapayım; dağ, fazla oksijen almak için. Bir tane de çukur bir yerde yapayım, bilmem ne için. Bir tane de bilmem nerede, bir tane de bilmem nerede!.. Bunlar yetmez canım, bir de filolarımın olması lazım, denizin enginliklerine de yelken açmam lazım. Orada da neler oluyor, neler bitiyor, onları temâşâ etmem lazım!” Siz, bunlara itiraz etseniz, derler ki: “Âyât-ı tekvîniyeyi temâşâ etme adına, Zat-ı Ulûhiyetin eserlerini görme adına insana ne kazandırıyor, ne kazandırıyor; siz bilmiyorsunuz. Aklı ermeyen insanlar olarak ne diye bunlara itiraz ediyorsunuz?!.” Hemen orada meseleye dinî bir menât (temel, dayanak, merci) bulmak suretiyle kandırmayı pekiştirmeye çalışırlar.

Doymayan nefis… Allah Rasûlü, bunu o kadar tehlikeli buluyor ki, üçüncü derecede, faydasız ilim ve haşyetsiz kalbden sonra “doymayan nefis” diyor.

   Allah’ım, icâbet edilmeyen ve kabule mazhar olmayan duadan Sana sığınırım.

Bir de وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “Yapıldığı halde kabul olmayan duadan…” diyor, hafizanallah. Tirmizî hadis-i şerifinde, “kabul olmayan dualar” adına Allah Rasûlü şöyle buyuruyor: إِنَّ اللهَ لَا يَقْبَلُ دُعَاءً مِنْ قَلْبٍ غَافِلٍ لَاهٍ “Allah, ne dediğini bilmeyen, söylediğinden habersiz olan bir kalbin duasını kabul etmez.” Ne dediğinin farkında olmadan, ezberlediği şeyleri söylüyor. Hakikaten, dediği şeyler, doğru. Mesela diyor ki: اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ، اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ “Allah’ım bizi Cehennem ateşinden uzak tut! Allah’ım bizi ateşten koru! Bizi Cehennem’den âzâd eyle!..” Söylüyor fakat ne dediğinin farkında değil.

Biraz evvelki mülahaza ile, اَللَّهُمَّ أَجِرْنَا مِنَ النَّارِ derken, gözleri kapayıp Allah huzurunda bulunuyor olma mülahazasıyla, hakikaten magmalar gibi veya lavlar gibi fışkıran bir Cehennem’i hayalinde canlandırmaya çalışmalı: “Allah’ım! İşte ben, ondan Sana sığınıyorum! Allah’ım, işte ben, ondan Sana sığınıyorum!” demeli!.. Duygusu/düşüncesi, Sırât gibi olacak bir yönüyle; Allah (celle celâluhu) o sığınmayı boş bırakmaz. Duygusu/düşüncesi; zihninde, bakışında bir Sırât gibi temessül edecek ve sonra da kendini o Sırât’ın üstünde görecek. Bir de وَأَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ اْلأَبْرَارِ “Ve bizi dâhil eyle Cennet’e, ebrâr (iyiliğe kilitli sâlih kullarla) beraber!..” derken, birden bire Cennet’in bağının/bahçesinin, otunun-ağacının, selvisinin-bilmem nesinin salınıp durduklarını görecek ve kendinden geçecek, mest olacak..

Efendim, وَمِنْ دَعْوَةٍ لَا يُسْتَجَابُ لَهَا “İcâbet edilmeyen davetten (duadan/yakarıştan) Sana sığınırım!” Gönülden dua etmek lazım; “lâğî-lâhî” (faydasız, manasız ve şuursuz) olarak değil, eğlence değil. Esasen, ellerimizi kaldırdığımız zaman… Birinin mülahazası ile arz edeyim: Bilmem kaç insan vardır, ellerini kaldırdığında, heyecanından, ellerinin içine bir şeylerin yağdığını hisseden? Ellerinin içine bir şeyler yağıyor gibi olur, gerçekten Allah’a teveccüh etmiş insanın. Şimdi o diplomalı cahiller belki bunu da sorgularlar; “Yok öyle bir şey. İlmihaller yazmıyor öyle bir şeyi!” derler. A be ilmihâlci adam!.. Sen, ilmihalin ötesinde bir şey bilmiyorsun ki!.. Sen, kalbinden habersiz yaşıyorsun, ruhundan habersiz yaşıyorsun!.. كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا Sen, o kadar konsantre olunca, tepeden tırnağa sende bir ihtizaz hâsıl olacak, kalbinin ritmi değişecek ve ellerine de âdetâ bir şeyler yağıyor gibi olacak. Objektif değil. Zorlayın kendinizi!.. Allah huzurunda durduğunuz mülahazası ile, ciddî bir konsantrasyon ile, eskilerin ifadesiyle “im’ân-ı nazar” ile, O’nun tarafından görülüyor ve O’nu görüyor olmaya tâlip olma mülahazasıyla yaptığınız zaman, Allah (celle celâluhu) duayı kabul buyuracak… Bir, bu.

Bir ikincisi: Dua yapar, yapar… Allah (celle celâluhu) kulun duasını istiyordur; onun defter-i hasenâtına onun geçmesini istiyordur. Dolayısıyla da vereceği şeyi, kulunun çok dua etmesine bağlamıştır. Bu da hadis: يُسْتَجَابُ لِأَحَدِكُمْ مَا لَمْ يَعْجَلْ يَقُولُ: دَعَوْتُ فَلَمْ يُسْتَجَبْ لِي “Herhangi birinizin duasına icabet buyurulur, acele etmezse şayet.” Nasıl acele ediyor? “Dua ettim ettim de kabule karîn olmadı!” diyerek… Kırk sene dua etsen, Allah (celle celâluhu) seni kırk sene kapısında, kapısının eşiğine, rahmet eşiğine, şefkat eşiğine, re’fet eşiğine baş koymuş, yalvaran bir insan haline getirir: “Aferin Benim kuluma! Kırk sene, Ben, kulumun istediğini tam vermedim ama onu tam mahrum da etmedim. Yürüdüğü yolda avanslar verildi, değişik şeyler aldı ama kendi istekleri tamamen yerine getirilmedi. Fakat Benim kahraman kulum, hiç yılmadan, kırk sene, gönlünden gele gele, kalbinde ürpertiler hâsıl ede ede hep dua etti!”

Evet, Allah Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Kabul olmayan duadan da Sana sığınırım!” derken, lâğî-lâhî duadan ve duaya karşı bıkkınlık yapan insanların dualarından istiâzeye işarette bulunuyor, Allahu a’lem. Hazreti Pîr diyor ki kulunç rahatsızlığı için, “Otuz senedir şifa duasını ettiğim halde, duam zahirî kabul olmadığından, duayı terk etmek kalbime gelmedi. Zira hastalık, duanın vaktidir; şifa, duanın neticesi değil.” Vakıa yirmi bir defa zehirlenmiş. Bunlardan dolayı ben öyle “Allah’ım, bunları benden al, beni zehirleyenleri Sen de zehirle!” falan dediğini bilmiyorum; ben öyle bir şey görmedim; yok, öyle bir şey demiyor. Affediciliği ve bağışlayıcılığı şiar edinmiş bir insan. “Hakkımı helal ettim!” diyor. Bütün kötülükleri sayıyor, sıralıyor, paragraf paragraf; insanın içini bulandıracak şeyler yapılmış ama “Hakkımı helal ettim!” diyor. Evet, âbide şahsiyetlere düşen şey!..

   “Allah’ım, Sen’den diliyor ve dileniyoruz, gözlerimize yaş ver ve bizi ağlat; Sen’den uzak kalış hasretini duyamayışımıza ağlat; gönlün şâk şâk oluşuna, ağyâr ateşine yanışına ağlat!..”

Ha, bu -antrparantez- size de düşen, bize de düşen şeydir. Balyozculara karşı, külünkçülere karşı, sürekli sizin üzerinize mızraklarla gelenlere karşı, sizi zindanlara atanlara karşı, şakî bir şebeke gibi gösterenlere karşı, siz de “Hakkımı helal ettim!” demeye kendinizi hazırlayın. Efendim, bu, yiğitçe bir şey olacak, babayiğitçe bir şey olacak.

Tabii ki, şimdi kıskaçlarına düşmemeye bakmak lazım; onun çarelerini araştırmak lazım; o mevzuda stratejiler oluşturmak lazım. Ama aştı sizi her şey, geldi çattı size her şey; o zaman da affa kendinizi hazırlayın. Çünkü insanca tavrın gereği budur!..

El-âlem insanca tavır yapmıyor… وَإِنْ عَاقَبْتُمْ فَعَاقِبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِبْتُمْ بِهِ وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Size yapılan bir haksızlık ve kötü muameleye mukabele edecek olursanız, size yapılanın aynısıyla mukabelede bulunun. Fakat sabreder de mukabele yerine af yolunu seçerseniz, böyle davranmak, sabredenler için hiç kuşkusuz daha hayırlıdır.” (Nahl, 16/126) Sabrederseniz, bu, sizin için daha hayırlıdır!.. Hazreti Üstad, aynıyla karşılık vermeye  “mukabele-i bi’l-misil kâide-i zâlimânesi” diyor. Kötülüğe kötülük ile mukabele değil…

“İhsan, sana ihsanda bulunana ihsan değildir; ihsan, sana kötülükte bulunana karşı yapılan iyiliktir.” diyor Hazreti Ruhullah, Hazreti Mesih. Sana kötülük yapana iyilikte bulun!.. En azından bir tebessüm tasaddukunda bulun; tebessüm… Evet, karakteriniz, bu sizin. El-âlem canavarca davranmış… Ee, canavar, canavarca davranır. Allah, seni-beni insan yaratmış; bize düşen şey, insanca davranmaktır. Fedakârlıkta bulunulması, caiz olmayan bir şeydir, bu; fe-da-kar-lık-ta bu-lu-nul-ma-sı ca-iz ol-ma-yan bir şey, hakiki mü’min için.

Diğer bir husus da وَمِنْ عَيْنٍ لاَ تَدْمَعُ “Yaşarmayan gözden de Sana sığınırım!” Allah Teâlâ, şakır şakır gözyaşı dökmeye bizi muvaffak eylesin!.. Üç asır evvel biz, gözyaşlarını gömdük; üzerine de kocaman kayalar koyduk, “Bir daha kalkmasın!” diye. “Yerin altında otu-ağacı beslesin, bir su olarak; bize lazım değil!” falan dedik. Oysaki Cehennem’in alevlerini söndürecek bir iksir var ise, o da gözyaşlarıdır. Duaları kanatlandırıp Allah’a uçuracak bir şey var ise, o da Allah için dökülen gözyaşlarıdır.

Allah Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı: وَلَا تُكْثِرِ الضَّحِكَ فَإِنَّ كَثْرَةَ الضَّحِكِ تُمِيتُ الْقَلْبَ “Çok gülmeyin! O, kalbi öldürür!” Kur’an da şöyle buyuruyor: فَلْيَضْحَكُوا قَلِيلاً وَلْيَبْكُوا كَثِيرًا “Çok az gülünüz ama çok, çok, çok ağlayınız!” (Tevbe, 9/82) Seccadeleriniz ıslansın; hal dili ile “Yeter yahu! Sıkılacak hâle geldim, yeter yahu!” desin. Gece karanlıkta, Berzah yolunda projektörler yakmaya çalıştığınız anda, gözyaşlarınızı da -bir yönüyle- onlara gaz gibi, enerji gibi gönderin! Onlar, daha güçlü aydınlıklar meydana getirecektir. Allah, o türlü gözlere sahip olanlardan eylesin!..

Vesselam.

Bamteli: NESEBÎ VE MANEVÎ ÂL-İ BEYT

Herkul | | BAMTELI

Fethullah Gülen Hocaefendi, haftanın Bamteli sohbetinde şunları söyledi:

   İnsan, yalnızca Allah’a kul olamamış ise, elli türlü mahlûka kulluktan ve nefse cazip gelen dünyevîlikler karşılığında satılmaktan kurtulamaz.

Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “Dünya lezzetleri, zehirli bala benzer; lezzeti nispetinde elemi de vardır.” كَمْ حَسَّنَتْ لَذَّةً لِلْمَرْءِ قَاتِلَةً * مِنْ حَيْثُ لَمْ يَدْرِ أَنَّ السَّمَّ فِي الدَّسَمِ “Nefis insana, nice öldürücü lezzetleri öyle şirin göstermiştir de insan onun yağın içinde zehir sunduğunu bilememiştir.” Kaside-i Bürde (Bür’e)’de, Bûsîrî, böyle diyor: كَمْ حَسَّنَتْ لَذَّةً لِلْمَرْءِ قَاتِلَةً * مِنْ حَيْثُ لَمْ يَدْرِ أَنَّ السَّمَّ فِي الدَّسَمِ İnsanı öldüren nice şeyleri, (nefis) insana lezzetli, şeker-şerbet gösterdi; zavallı bilmiyor ki o yağın/balın içinde zehir var!..

Öyle bir çağrıya (nefis ve şeytanın davetine) uyarak yer değiştiren, konum değiştiren dünya kadar insan oldu. “Dünya kadar” derken, yerinde sâbit-kadem olanlara, hep aynı izleri takip edenlere ve aynı yere ayak basanlara nispeten çok sayılmaz, öbürleri. Fakat bir hayli yer değiştiren insan oldu; gözleri kamaştı dünyanın câzibedâr güzelliği karşısında.

Kur’an-ı Kerim’de ifade edildiği üzere; زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَاللهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الْمَآبِ “Kadınlar (kadınlar için de erkekler), oğullar, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş, güzel cins atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin hoşuna giden şeyler insanlara (süslenmiş) cazip gelmektedir. Bunlar dünya hayatının geçici bir metaından ibarettir. Asıl varılacak güzel yer ise, Allah’ın katındadır.” (Âl-i Imrân, 3/14)

Bazıları, bohemliğe saldılar kendilerini… زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَوَاتِ مِنَ النِّسَاءِ وَالْبَنِينَ Bazıları güya evlâd ü ıyâllerinin geleceğini düşündüler; esas, önemli bir geleceği kararttılar, hiç farkına varmadan!.. “Oğlum, kızım… Bunlara mutlu bir gelecek!” falan dediler ama ebedî bir geleceği kararttı, ebedî bir geleceğin ışığını/ziyasını söndürdüler. وَالْقَنَاطِيرِ الْمُقَنْطَرَةِ مِنَ الذَّهَبِ وَالْفِضَّةِ Dolarlar, Eurolar, Dinarlar, altınlar, gümüşler; bunlar, çoklarının başını döndürdü, bakışını bulandırdı… Yer değiştirdiler; Allah varken, o şeylere tapmaya başladılar ki, onların da meseleyi nereye çekeceği belli değildi!.. وَالْخَيْلِ الْمُسَوَّمَةِ وَالْأَنْعَامِ وَالْحَرْثِ ذَلِكَ مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا O zamanlar “at-katır”, insanların binekleri olduğundan dolayı, âyet-i kerimede ondan bahsediliyor. Günümüzde onlara tekabül eden, zırhlı arabalara kandılar, altınla yaldızlanmış klozetlere kandılar, banyo havuzlarına kandılar. Kandılar, aldandılar; o bâdirede iç içe yandılar, hafizanallah!..

Çok defa ehl-i dalâletin, dünyaperestlerin âkıbeti, bu olmuş ve çok defa Allah’a dilbeste olanların âkıbetleri de sizin ve emsallerinizin âkıbeti gibi olmuş. Fakat mutlak bir kararma olmamış; muvakkat bir “hüsûf” ve “küsûf” yaşanmış. Muvakkaten ay küsmüş, güneş darılmış, bazı şeyler kararmış; insan, gündüzü gece sanmaya başlamış. İnsan olarak, nihayet o, gözlerinin güdümünde, kulaklarının güdümünde, dilinin-dudağının güdümünde; başka türlü olması da çok zor!..

Her şeyi O’nun (celle celâluhu) güdümüne vermeyince, bir insan, çok farklı güdümlere girebilir. Değişik kulluklardan kurtulmanın yolu, sadece O’na kul olmaktan geçer!.. İnsan, O’na, sadece O’na ama sadece O’na kul olamamış ise, elli türlü şeye kul olmaktan paçayı sıyıramaz.

İnsanız, nihayet; değişik şeylere takılabiliriz. Ama o sarsılma, kısmen sendeleme, kısmen sürçme, olduğuyla kalmalı. Onu hemen bir doğrulma, yine aynı yolda azm-i râh edip “Yollar! Ben sizin emrinizde değilim; sizler, benim emrimdesiniz!” deyip yürüme takip etmeli. Yollara ayak öptürme, varacağınız tepelere ayak öptürme, el öptürme… Gerçi el öptürmeye, ayak öptürmeye meraklı değilsiniz sizler. Fakat siz istemeseniz dahi, yollar, ayağınızı öper; O’na doğru giden yollar, ayak öper. Öyle bir takdir ile gidersiniz ve öyle bir takdir ile hayatınız noktalanır.

Sizden evvel doğruluğu temsil eden insanlar, sizin öşrünü çektiğiniz şeyin onunu birden çekmişlerdir; onunu değil, onun da iki katını birden çekmişlerdir. Şayet onların çektikleri, dağların tepesine inseydi, dağlar, Lût Gölü’ne dönüşürdü. Çekmişler… İnanan insanların kaderidir o. Çok tekerrür eden bir husus, bu da tasdî’ yapmaz (baş ağrıtmaz, rahatsız etmez) inşallah: Hazreti Nuh, bildiğimiz, çeken insanlardan.. Hazreti Hûd, çeken insanlardan.. Hazreti Sâlih, çeken insanlardan.. Sodom-Gomore kahramanı, çeken insanlardan. -Evet, bir peygambere “kahraman” demek ancak bu türlü evsaf ile câizdir; yoksa onlardaki, “fetânet”tir.-

Peygamberler hep çekmişler ama vazifeleri mukabilinde oradan bir avuç bir şey alarak ayrılmamışlar, ayrılmayı düşünmemişler. El-etek silkmiş; “Varım ol Dost’a verdim hânümânım kalmadı / Cümlesinden el yudum pes dû-cihanım kalmadı” diyerek ayrılmışlar ayrıldıkları yerden. İnsanlığın İftihar Tablosu’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) kadar hepsi, dünyadan böyle ayrılmış ve geride maddî hiçbir şey bırakmamışlardır.

   Kırık testilerimize yükleyip Nebiler Sultanı’na hediye gönderdiğimiz salât ü selamlarımıza Muhammedî zümrütler, yakutlar ve zebercetlerle mukabele edileceği ümidini besliyoruz!..

Aleyhissalâtü Vesselam Efendimiz’in geride bıraktığı, içinde yattığı o Hücre-i Saadet’tir. Orasını da -ihtimal- Kendisine merkad olsun diye tutmuş elinde; yoksa “Burayı da alın, Mescid’e katın!” derdi. Ama orada Sultanlar yatıyor, üç tane Sultan; cihan sultanlığı ile değiştirilmeyecek sultanlık sahibi Sultanlar yatıyor.

O yerlerden birini, Âişe validemiz, kendisi için düşünüyor. Hazreti Ömer, bir zehirli hançer ile hançerlenince, Âişe validemize haber gönderiyor. Ne terbiyedir bu?!. Devlet reisi, iki süper gücü yere sermiş devlet reisi Hazreti Ömer, Hazreti Âişe annemizden izin istiyor: “Acaba müsaade buyururlar mı, ben, Peygamberimizin yanında, O’nun ayaklarının dibine gömülmek istiyorum?!.” Mübarek annemiz de öyle civanmert ki; “Ben, orayı, Efendimiz’in yanını kendim için düşünmüştüm ama Ömer’i nefsime tercih ederim!” diyor. Ve üçüncü şahıs, o oluyor. Candan sevdikleri İnsan’la, Berzah hayatını beraber yaşıyorlar orada. Aynı salât u selâmı paylaşıyorlar.

Siz de salât ü selam gönderiyorsunuz; Muvâcehe’ye çarpıyor, yankılanıyor orada. Paylaşıyorlar aralarında. “Paylaşma” değil; o iş, katlanarak onlara intikal ediyor. Onlar, nasıl orada katlanmış; bir, üç olmuş. Dolayısıyla sizden giden bir salât ü selam, otuz oluyor orada; otuz oluyor ve onlara ulaşıyor.

Antrparantez: اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ cümlesini her Tahiyyât’ta söylerken, aklıma geliyor. Bu, Allah’ın, O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) söylediği bir şeydir; bize de bir emanettir. Onu söylerken, el-Hüccetü’z-Zehrâ’da ifade edildiği gibi, doğrudan doğruya, Hazreti Rasûl-i Zîşân’a sunuyor gibi söylemeli. Muvâcehe’de, sanki oradan içeriye bakıyor gibi.. sanki O da içeriden bize bakıyor gibi.. “Bakalım ne diyecekler!” diye onu bekliyor gibi… Siz, sadakatinizin ifadesi olarak, اَلسَّلاَمُ عَلَيْكَ أَيُّهَا النَّبِيُّ “Bize, olmazlardan, bilinmezlerden, meçhullerden mesajlar ile gelen ey Sâhib-i Zîşân, Sana selâm!.. Ey Sâhib-i Zîşân, Sana binler selam!” diyorsunuz. Böyle salât ü selamlarınız O’na ulaşıyor. Ne geliyor geri O’ndan? “Benden de size selam! Benden de size selâm!..” Kendi buyuruyor: “Bana bir salât u selam okunduğunda, melek Bana haber verir; der ki: ‘Falan, Ali, Veli, Cemal Hoca, Reşid Hoca, Osman Hoca, Ramazan Hoca, Sana selam gönderdiler!’ Sen de Benden onlara selam gönder; onlara ‘Selam Harun!’ de; ‘Selam Reşid! Selam İsmail! Selam İbrahim! Selam Osman!..”

Ne gönderiyorsunuz, ne alıyorsunuz?!. Hani -antrparantez- adam, Bağdat’a giderken, “Padişaha ne götürsem?” diye düşünmüş. Bir testiye kendi beldesinden temiz, böyle Zemzem gibi bir su koymuş. Sonra Bağdat’a gidiyorken, Dicle’den geçerken veya bir ırmaktan geçerken, ırmağı görünce belki elinden testiyi atası geliyor: “Bu ırmak, onların kapısının önünde çağlıyorsa şayet, bir testi suyun ne kıymeti olur?!.” diye düşünüyor ama sonra “Yahu ben buraya kadar bunu taşıdım, getirdim; ne diye dökeceğim! Allah kerim!..” diyor. Elinde testi ile saraydan içeriye giriyor; onu hükümdara, Abbasî hükümdarına armağan ediyor. -Menkıbe, bu; aslına değil, fasla bakın!..- Padişah, yanındakilere hemen emrediyor: “O testiyi alın, o suyu, önemli bir yere boşaltın; sonra altın doldurun, verin ona!”

İşte senden Sultanlar Sultanı’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) giden armağan, bir testi su. Ama aldığın, o testinin birkaç katı dolu altın, gümüş, zebercet, yakut, cevher… Allah Rasûlü’nden sana gelen şey. Şimdi yol bu olunca, yolun sonu da bu olunca, bence bu uğurda insan, Hazreti Nuh’un da, Hazreti Hûd’un da, Hazreti Sâlih’in de, Hazreti Lût’un da, Hazreti İbrahim’in de, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun da (alâ seyyidinâ ve aleyhissalâtü vesselam) çektiği şeylere gönül rızası ile katlanır. “Gelse Celâlinden cefâ / Yahut Cemâlinden vefâ / İkisi de cana safâ / Lütfun da hoş, kahrın da hoş!..” der, sineye çeker, katlanır. Sen’den ne gelirse gelsin; رَضِينَا بِاللَّهِ رَبًّا، وَبِالْإِسْلَامِ دِينًا، وَبِمُحَمَّدٍ (صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ) رَسُولاً “Rabb olarak, Allah’tan razı olduk. Din olarak İslam’dan hoşnuduz. Peygamber olarak da Allah Rasûlü’nden bütün benliğimiz ile memnunuz!” der.

Ama gayr-ı meşrû yollar ile gelip belli koltuklara oturan insanlar, hiçbir zaman oldukları yerde ebedî kalamamışlar. Onlar, geldikleri gibi bir bir gitmişler, bulundukları yerleri terk etmişler; hem de geriye dönüp ağlayarak gitmişler. Şimdi öyle gitmek mi, yoksa geriye dönüp tebessümler yağdırarak, Allah’a doğru yürümek mi?!.

Yolunuz, bu… Kalbiniz bu heyecan ile çarpıyor. Ne mutlu size!.. Cenâb-ı Hak, bu mutlulukta sizleri sâbit-kadem eylesin. Sayılarınız binlerceye, milyonlarcaya ulaşıyor, o ızdırabı paylaşanlarla beraber… Bazıları, doğrudan çekiyor. Her ızdırap çeken insanın akrabası, annesi, babası, oğlu, eşi, baldızı, kayınvalidesi, kayınpederi, komşusu, onu “iyi” tanıyan insanlar var. Bunlar ile meseleyi çarptığınız zaman, riyazî düşünceye göre, milyonlara bâliğ olur. Paylaşırlar acılarını/acılarınızı, sizinle beraber. Fakat bulundukları yerde şikâyetçi değillerdir. “Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Küfür ve dalalete düşmedik ya, Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Ey Rasûl, Senden uzak düşmedik ya, Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun!.. Ey Allah’ım! Senden uzak düşmedik ya, Sana binlerce hamd ü senâ olsun!..” diye o yolda yürüyorlarsa, kazanma kuşağında kazanımlarını ona katlayarak elde ediyor, yüze katlayarak, bine katlayarak kazanıyorlar. -Bu kat kat kârı, Kur’an-ı Kerim söylüyor; on olur, yüz olur, bin de olabilir, Allah’ın izni-inayeti ile.- Hep böyle olmuş, bundan sonra da hep böyle olacak…

   Üstad Hazretleri’nin “Nesebî Âl-i Beyt” ile “Manevî Âl-i Beyt” tasnifi ve “Bu hizmet, bir Âl-i Beyt hizmetidir.” tespiti de nazar-ı itibara alınırsa, “Âl-i Beyt” denince kimler anlaşılmalıdır?

Burada bir şey daha diyeyim: Bazı ulemâ, fuhûl-i ulemâ (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) “Esas, Ehl-i Beyt, üç kategoride mütalaa edilir.” diyorlar. (“Ehl-i Beyt” sözlük itibarıyla “ev halkı” demektir; bu tabir, genel manada, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in ailesini ve yakın akrabalarını tanımlamak için kullanılmaktadır.)

Bir: Doğrudan doğruya Âl-i Abâ.

(Âl (آل) aile, akraba, sülale demektir; abâ ise, uzun, geniş, önü açık bir elbisesinin adıdır. Hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) Ümmü Seleme’nin evinde iken, “Ey Peygamberin şerefli hane halkı, ey Ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb 33/33) meâlindeki âyet nâzil olmuş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i abâsının altına alarak, “Allah’ım, benim ehl-i beytim işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!” diye dua etmiş. Bu vesileyle, Efendimiz ile beraber o dört güzide şahıs “Hamse-i Âl-i Abâ” unvanıyla anılagelmiştir.)

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), üzerlerine abâsını örtüp de dua buyurduğu aile fertleri: Kendisi, Hazreti Fâtıma, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin. Dolayısıyla, mübarek Hatice validemiz -Ayağı başımın tacı olsun!..- yoktu o gün. Fakat o da başımızın tacı… Çünkü analar anası idi. Efendimiz’e en dar gününde sahip çıkmış ve sonuna kadar da sâbit-kadem -sâbite-i kadem demek daha uygun- olmuş ve bağrını hep Efendimiz’e açık tutmuştu. Onun gidişi de bir yönüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için “hüzün senesi” (عَامُ الْحُزْنِ) olmuştu. Öyle derin bir hüzün ki, Cenâb-ı Hak, -adeta- “O hüznü, Benim Habîbimi huzuruma Mi’raç ile almak suretiyle giderebilirim!” demiş, Efendimiz’i huzuruna almıştı: “Sevgili Habîbim! Mahzun olma!.. Hatice’ni, Ebu Talip’ini kaybettin ama bak, Ben varım!” demiş, Mi’raç ile taçlandırmıştı benim Efendimi…

Mânen, kalbî ve ruhî hayatınızla, “mü’minin miracı” olan namaz hakikatiyle Allah sizi de taçlandırsın inşaallah!.. “Namazı öyle bil ki, o, mü’minin miracıdır.” diyor İmam Rabbânî. “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz, pîridir / Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.” Bu, Alvar İmamına ait, öbürü de İmam Rabbânî’ye ait. Rahimehumullah; Allah hepsine merhamet buyursun!..

Şimdi Ehl-i Beyt veya Âl-i Beyt denince, birincisi, doğrudan doğruya Âl-i Abâ anlaşılmaktadır.

İkincisi: O günkü kimseler, orta ölçekte Ehl-i Beyt sayılıyor. Öncekiler, ûlâ ölçekte, evlâ, bir numaralı Ehl-i Beyt; ehass-i havas (seçkinlerin en seçkini olan) Ehl-i Beyt. İki numaralı Ehl-i Beyt, havas (ileri gelenler, seçkinler) onlar; onlar da bütün Ashâb-ı kirâm, radıyallahu anhüm.

Üçüncü derecede, avam Ehl-i Beyt ise, onlar da Efendimiz’e yürekten bağlı olmuş, davasını bayraklaştıran bütün ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bugün o gaye-i hayali ve o kaderi paylaşan hizmetler, o kategoriye dâhildir; üçüncü derecede Ehl-i Beyt sayılırlar onlar. Çünkü bir yönüyle Ehl-i Beyt olma, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bıraktığı mirasa sahip çıkarak, o istikamette derdi paylaşma demektir.

Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) derdini paylaşmak… O (sallallâhu aleyhi ve sellem), âlem inansın diye nasıl bir ızdırap duyuyordu? Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ tabiri geçiyor. Bir yerde: لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3); diğer bir yerde ise, فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) buyuruluyor. Evet, O, âlem inansın diye âdetâ ölürcesine bir ızdırap içinde yaşıyordu.

Bu açıdan, “Benim Efendim’in nâm-ı celili, güneşin doğup-battığı her yerde, minarelerde birer ses ve soluk haline gelsin!” diye koşturan insanlar, günümüzde Ehl-i Beyt’in vazifesini temsil ediyorlar. Dolayısıyla üçüncü derecede Ehl-i Beyt sayılırlar.

Böyle bir pâyeyi, başka bir şey ile değiştirmemeliler. Her birerlerine bir İstanbul fethi verilse, bence, yine bu pâyeyi vermemeliler onlara. Varsın başkaları kapkara saraylar karşısında rükûa, secdeye varsınlar!.. Bunlara mukabil, onlar, öyle bir şey karşısında, serfürû etmiş, el-pençe divan durmuşlar ki, bütün dünyalar verilse, yine de onun dengi olamaz, ona mukabil gelemez. Bir kere o şeref, o pâye yeter!..

   Birinci dereceden Âl-i Beyt olan o güzide insanlar şayet bugün yaşasalardı, nebevî ızdırabı paylaşacak ve nâm-ı celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda bayrak gibi dalgalanmasını temine çalışacaklardı.

Başka bir ifadeyle, Âl-i Beyt dediğimiz şey… Nübüvvet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile mühürlenmiş; O, “Hâtemü’l-Enbiyâ”. Fakat o misyonu O’ndan sonra edâ edecek olan, Evliyâ, Asfiyâ, Ebrâr, Mukarrabîn… Bunlar da çoğunluğu itibarıyla O’nun mübarek sulbundan gelenlerde aranması lazım. Yani, Hazreti Hatice’den dünyaya gelmiş Hazreti Fâtıma.. Hazreti Fâtıma’dan dünyaya gelmiş Hazreti Hasan ve Hüseyin efendilerimiz.. Onlardan dünyaya gelen İmam Câfer-i Sâdık gibi, Zeynülâbidîn gibi, Muhammed İbn el-Hanefiyye gibi kimseler… Günümüze kadar devam etmiş; öteden beri “Âl-i Beyt” vazifesi hep görülmüş.

Çağımızda da Çağın Sözcüsü… Âl-i Beyt olduğu konusunda kendisi “Ben böyle olduğumu bilmiyorum” diyor. Fakat onun hayat-ı seniyyesini karıştıranlar diyorlar ki; belli bir dönemde İslam dünyasında yaşanan -günümüzde yaşandığı gibi- baskılar karşısında, Anadolu, bir güven yeri olması itibarıyla, oralardan kaçıp gelerek, Anadolu’da ulaşılamayan bir yerde, bir tepenin başında, çok küçük bir köye sığınan bir ailenin çocuğu olabilir. Fakat nesebi kütüklerde, kayıtlarda öyle görünmediğinden dolayı kendisi “Ben, öyle olduğumu bilmiyorum.” diyor. Ama daha sonra birileri tespit etti onu. Aslında “bilmiyorum” deyişi, onun kendisine ait tevazu, mahviyet ve hacâletinin ifadesi; mesleğinin esası da o olduğundan dolayı, mesleğinin esasına meseleyi bağlıyor, öyle diyor.

Fakat kim olursa olsun, bugün o yola baş koyan insanlar, “Ehl-i Beyt” vazifesini görüyorlar, Allah’ın izni-inayetiyle. Dolayısıyla da -antrparantez arz edeyim- o Ehl-i Beyt’i, Hazreti Ali’yi, Hazreti Hasan’ı, Hazreti Hüseyin’i başlarında -bir yönüyle- birer kumandan gibi gördüklerini hatırdan çıkarmamalılar.

Diğer taraftan, onlar da çektiler. Birisi zehirlenerek şehit edildi. Öbürü de Kerbelâ’da, Revan nehri kenarında şehit edildi, çevresindeki otuz-kırk tane insanla beraber. Otuz-kırk tane insan ile beraber bir insan, bir yerde bulunuyorsa, bence onu tehlikeli görmek, tehlikenin ne demek olduğunu bilmeyecek kadar -bağışlayın- ahmaklığın ifadesidir. O ahmaklığı, o çağın Yezîd’i yapmıştı. “Yezîd”, fiil-i muzârî kelimesi, “zâde-yezîdu”dan geliyor. Daha da ziyadeleşerek çağımızda, çağın Yezîdleri yaşıyor. Evet, arta, arta, arta, arta, arta, arta müzâaf Yezîdler, mük’ab Yezîdler… Daha başkalarını saymama lüzum var mı? Yok!.. Biri, diğerini çağrıştırdığına göre, bence israf-ı kelâm olur; diğerlerini siz tahmin edin. Böyle uykuya dalmış kafanızdaki nöronlar harekete geçer, uyanırlar; “Galiba şu da o kategoride mütalaa edilebilir, şu da o kategoride mütalaa edilebilir, şu da o kategoride mütalaa edilebilir.” derler.

Yine antrparantez bir şey diyeyim: Bence bunları söyleyerek, düşünerek hayal dünyanızı kirletmeyin!.. O hayal dünyanızın, yapmanız gerekli olan şeyler için pâk, temiz, Türkçemizde kullanılan tabir ile “pirüpak” kalmasına dikkat edin. Nöronları ne kadar temiz kalmışsa, insan, o ölçüde isabetli düşünür, isabetli karar verir. Günümüzün insanının, isabetli düşünmeye, isabetli karar vermeye çok ihtiyacı var: Bu kadar sıkışıklık içinde, nasıl isabetli karar vermeliyiz ki, Allah’ın izni-inayetiyle, meseleyi durdurmaya, önünü kesmeye çalışan insanlara karşılık, biz, durmadan -Allah’ın izni ile- yolumuzda yürüyüp gidelim, hedefimize doğru; hiçbir şeye takılmadan, Allah’ın izni-inayetiyle…

Çünkü bu yol, Ehl-i Beyt yolu… Ehl-i Beyt olsaydı bugün, onlar bin sene yaşasalardı, iki bin sene yaşasalardı, sizin yaptığınızı yapacaklardı. Ne yapacaklardı?!. Nâm-ı celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda şehbal açıp bayrak gibi dalgalanmasını temine çalışacaklardı. Şöyle-böyle, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevârüs ettikleri -gelenek mi, an’aneler mi, ef’âl-i Nebeviye mi, takrîrât-ı Nebeviye mi, her ne ise şayet- bütün o güzellikler mecmuasını birer gerdanlık gibi ulaştıkları her yerde insanların boyunlarına takacaklardı. “Alın bir tane de siz boynunuza takın! Alın, bir tane de siz boynunuza takın!” diyeceklerdi. Bazılarını hakikaten yürekleri hoplayarak, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ deme duygusuna sevk edecek.. bazılarını yumuşak bakmaya sevk edecek.. bazılarını da “Yahu bunlar, iyi insanlar, diyaloğa da açık insanlar.” filan duygusuna sevk edeceklerdi. Dolayısıyla dünyada hep Muhammedî bir hava (sallallâhu aleyhi ve sellem) esip duracak.. meltemler eserken, her yerde Muhammedî bir koku (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyulacak.. ve âdetâ bir ıtriyat çarşısı gibi, herkes güzel bir gül kokusu duyacaktı.

   Kompleks sebebiyle veya menfaat beklentisiyle, Âl-i Beyt’ten olduğunu iddia eden yalancıların sayısı da az değil!..

Farklı bir mülahaza… Çokları da var ki, bir yönüyle o adı, o ünvanı da suiistimal ediyorlar. Esas, kütüklerde, kayıtlarda hiç öyle bir şey yok; kendini seyyid zannediyor. Şundan dolayı: Ezilmişler, hor görülmüşler; kendilerine ikinci sınıf insan nazarıyla bakılmış, kast sistemine göre; dolayısıyla bir kompleks içine itilmişler böylece.

Oysaki insan, insandır; onu hor görmen, hakir görmen, senin horluğunun/hakirliğinin ifadesidir. İnsan, böyle yapmak suretiyle bir yönüyle kendi konumunu belirlemiş oluyor, ne olduğunu ortaya koymuş oluyor.

Fakat böyle bir kompleksten dolayı bazıları, “Ee ne yapsam, ne etsem?” derken “En iyisi mi, etrafıma ‘Âl-i Beyt’tenim’ diyeyim!” Hele bir de kaderden kendisine bir tekke, bir zaviye lütfedilmişse şayet… Birisi bir tekke açmış, ona da bir hilafet vermiş ise… O, artık çok rahatlıkla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) torunlarından birisi gibi, Ehl-i Beyt’ten birisi gibi…

Bir de böyle bir “Ehl-i Beyt” var; ona “Ehl-i Beyt’ten olma iddiasındaki kâzibûn” denir. Dinlerinden, diyanetlerinden dolayı bir şey denemez; fakat komplekslerinden dolayı ve öyle olmadıkları halde öyle olduklarını iddia ettikleri için günaha girmiş olurlar; çünkü yalan söylüyorlar, doğru değil esasen.

Diğer bir husus, Ehl-i Beyt’in kaderi… Onların başlarına da gelmişti hep Peygamberlerin başına gelenler… أَشَدُّ النَّاسِ بَلاَءً اَلْأَنْبِيَاءُ، ثُمَّ اْلأَمْثَلُ فَاْلأَمْثَلُ “Belanın en çetini, en zorlusu ve en amansızı başta enbiyaya, sonra da imanının derecesine göre diğer mü’minlere gelir.” Belânın en çetin, en zorlusu, peygamberlerin başına gelmiştir. Efendimiz’in başına hepsinden fazla gelmiştir. Ondan sonra da seviyesine göre, diğer hâlis mü’minlerin başlarına gelmiştir. İşte, Hazreti Ali’nin başına gelen şey… İşte Hazreti Fâtıma vâlidemiz… Efendimiz’den sonra zannediyorum altı ay kadar dayanabildi; o hicrana dayanamadı mübarek anamız, gitti. Ama iki tane zebercet evlâd bıraktı geriye… Ve işte onlardan kıyamete kadar din-i mübîn-i İslam’a dilbeste olmuş insanlar.. çağın sözcüsüne kadar.. Hazreti Şâh-ı Geylânî’ye kadar.. daha nice sıddîklara kadar…

Esasen, Ehl-i Beyt’ten insanlar, ihyâ-ı dine vesile oldular; ba’s-u ba’de’l-mevte, dirilişe vesile oldular, Allah’ın izni-inayetiyle. Fakat, hep çektiler onlar; çekmeyen kalmadı.. İmam Zeynülâbidîn çekti.. İmam Câfer-i Sâdık çekti.. Muhammed İbn el-Hanefiyye çekti… Hatta o çizgide hareket eden, işte üçüncü derecedeki Ehl-i Beyt diyebileceğimiz insanlar çektiler; Ebu Hasan eş-Şâzilî hazretleri çekti.. İmam Rabbânî hazretleri çekti; İmam Rabbânî olduğu halde, ömrünün büyük bir kısmını zindanda geçirdi.. Ebu Hanife çekti.. Serahsî çekti; Hanefi Fıkhı alanında el-Mebsût isimli otuz ciltlik koca telifâtını, içine atıldığı bir kuyuda hazırladı; çok küçük bir yiyecek de attılar, herhalde az su da vardı orada, abdest alıyor, namaz kılıyor; talebelerine o kuyunun içinden o kitabı takrir ediyordu; öyle deniyor. Çekmeyen, kalmadı.. İmam Ahmed İbn Hanbel, kırbaçlar altında çekti… Üçüncü derecede Ehl-i Beyt bunlar.

   Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, sizi tarihin ak sayfalarına yerleştirdi, hep hayırla yâd edileceksiniz; size zulmedenler ise, dünyada lânetle anılacak ve ötede ızdırap içinde kıvranacaklar.

Çağın Sözcüsü’ne gelince, o, çektiğini anlatırken -şikâyet mahiyetinde değil- diyor ki: -Yolun kaderi bu!.. Bir kitabın adını koydular: Yolun Kaderi. Yolun kaderi bu.- “Yirmi sekiz sene bana ceza çektirdiler. Memleket memleket, mahkeme mahkeme süründürdüler. Zindandan zindana attılar. Kimse ile görüştürmediler. Tecrîd ettiler, zehirlediler, türlü türlü hakaretlerde bulundular.” “…Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı Harblerde bir câni gibi muamele gördüm, bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilattan men’ edildim. Defalarca zehirlendim.” Hele bir yerde, can gırtlağa gelince diyor ki: “Eğer dinim intihardan beni men’ etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.” Öyle bir şeyi düşünmesi bile söz konusu değil, katiyen ve kâtıbeten. Esasen anlatmak istediği şey, çektikleri; başa gelen şeylerin tahammül-fersah olduğunu anlatıyor.

En sonuncusuna kadar, başa gelen şeyler, bunlar… Eğer, böyle bir doğru yolda yürümeye tâlip olmuş iseniz, sizin de bundan âzâde olmayacağınızı bilmeniz lazım. Doğru yolda yürüyorsanız… Şeytan, kendi avenesini, siyasî, askerî, iktisadî, idarî, bütün güçleri aleyhinizde kullanarak, dünyanın değişik yerlerindeki avenesini tahrik ederek darbeler yaptı. Şöyle-böyle Müslümanlığı yaşayan insanlara avenesini musallat etti ve onlar da onların bazılarını aldı, berdâr ettiler, astılar; bazılarını başka şekilde yok ettiler, bazılarını başka şekilde yok ettiler.

Evet, neyse ki Çağın Sözcüsü mahfuz kaldı. O gün idam edilen dünya kadar insan var; “on beş bin” diyorlar. Bu rakamı küçük saymayın; çünkü o zaman Anadolu’nun nüfusu on beş-on altı milyon kadar. Milyon başına, bin insan… Herhalde o idam kanunu kalkmasaydı -Günümüzde seksen milyonuz, değil mi?- zannediyorum seksen bin insan ancak onların hıncını dindirebilirdi. Seksen bin yere darağacı kurulurdu, seksen bin yerde sallanan insanlar görürdünüz. Temel felsefe, bu; temel anlayış, bu!..

Dolayısıyla, meseleye böyle bakarak “Yolun kaderi!..” deyip, bunu şeker-şerbet yudumluyor gibi yudumlamak lazım. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki.. tarihin bir dönemde ak sayfalar, bir dönemde de kara sayfalar.. bir dönemde tarihin sayfalarında ak paragraflar, bir yerde de kapkara paragraflar… O kapkara paragraflar içinde yer almamanız için, Cenâb-ı Hak, sizi ak paragraflar içine yerleştirdi. Birileri ile -şeytanla yâd ediliyor gibi- yâd edilmektense, bugün biraz çekerek esasen o ak paragraflar içinde yerinizi almanız şâyân-ı tercih bir husustur.

Evet, halinize hamdedin, şükredin. Allah’a binlerce hamd ü senâ olsun ki, bugün olmazsa yarın, yarın olmazsa öbür gün, öbür gün olmazsa daha öbür gün inşiraha erecek ve ileride de hayırla yâd edileceksiniz. Fakat yarınsız insanlar, ızdırap içinde kıvranacaklar ve lânetle yâd edilecekler. Onlar, lânet ile anılan cebâbireye rahmet okutturacaklar; sizi de millet hayır ile yâd edecek.

Şuarâ Sûresi’nde ifade buyurulduğu gibi: وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ * وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ “Bana sonrakiler içinde bir lisân-ı sıdk (ve bir yâd-ı cemîl) lütfeyle!.. Ve beni içinde nimetlerin kaynadığı Cennet’in mirasçılarından kıl.” (Şuarâ, 26/84-85) Hazreti İbrahim’in ifadesi… Arkadan gelen nesiller tarafından yâd-ı cemîl olarak anılmak: “Allah sizden ebediyen razı olsun, bize güzel bir miras bıraktınız. Dünyanın dört bir yanında nâm-ı celîl-i Muhammedî’yi bir bayrak gibi dalgalandırdınız!..” Yine, Yahya Kemal’in Ezan şiiri aklıma geldi:

“Emr-i bülendsin ey ezân-ı Muhammedî

Kâfî değil sadâna cihân-ı Muhammedî

Sultan Selim-i Evvel’i râm etmeyip ecel,

Fethetmeliydi âlemi, şân-ı Muhammedî..

Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden,

Şehbâl açınca rûh-i revân-ı Muhammedî..

Ervâh cümleten görür “Allahu Ekber”i

Akseyleyince arşa, lisân-ı Muhammedî..

Üsküp’te kabr-i mâdere olsun bu nev gazel,

Bir tuhfe-i bedi’ ü beyân-ı Muhammedî.”

Evet, çizgisi ne olursa olsun, makamı Cennet olsun!..

Bamteli: RAMAZAN, ORUÇ VE TAKVA

Herkul | | BAMTELI

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi haftanın Bamteli sohbetinde özetle şu hususları dile getirdi:

 “Dediler ki: Derttir dermanın seni!..”

*Dermanı derdin içinde aramak lazım. Kalbi tetikleyen ve gözü açan dert, dermandır. Bu manayı dile getiren çok güzel sözler vardır: Bunlardan biri şu mısralardır: “Derd-i derunuma derman arardım / Dediler ki: Derttir dermanın senin / Dergâh-ı dildare kurban arardım / Dediler ki: Canın kurbandır senin.”

*Hakka hizmet yolunda bulunan insanların öncelikle şu realiteyi kabul etmesi gerekir. Dün olduğu gibi bugün de kin, nefret, haset ve çekememezlik gibi kötü hasletlere sahip insanlar, paranoyak ruh hâliyle, kendileri gibi düşünmeyen kesimleri düşman ilân edecek, sürekli sağa sola saldıracak, çıkarlarını koruma adına da çeşit çeşit şenaat ve denaatleri işleyecektir.

Fakat adanmış ruhlar, tam bir tevekkül ve teslimiyet içinde sürekli Cenâb-ı Hakk’a sığınmalı, bütün faaliyetlerini O’na (celle celâluhu) bağlı götürmeli, daima Güller Gülü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) müteveccih bulunmalı, her türlü kötülük ve engellemeye rağmen bütün insanlığı kucaklayacak şekilde engin bir vicdanla sarsılmadan hak bildikleri yolda yürümeye devam etmelidirler.

 Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdine “takva” denir.

 Soru: Kur’an-ı Kerim’de, orucun farz oluşu anlatılırken, يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı ki, (nefsinizin gayrı meşrû ve aşırı arzularına karşı) Allah’ın koruması altına girip takvaya ulaşabilesiniz.” (Bakara, 2/183) buyuruluyor. Fezlekede “takva”nın nazara verilmesinden hareketle Ramazan, oruç ve takva münasebetini lütfeder misiniz?

*Takva, vikaye kökünden gelir; vikaye de gayet iyi korunma ve sakınma demektir. Şer’î ıstılahta takva, “Allah’ın emirlerini tutup, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’nun azabından korunma cehdi.” şeklinde tarif edilmiştir.

*Bir de takvanın oldukça şümûllü ve umumî mânâsı vardır ki, şeriat prensiplerini kemal-i hassasiyetle görüp gözetmeden, şeriat-ı fıtriye kanunlarına riayete; Cehennem ve Cehennem’i netice veren davranışlardan kaçınmaktan, Cennet’i semere verecek hareketlere; sırrını, hafîsini, ahfâsını şirkten, şirki işmam eden şeylerden koruyup kollamaktan, düşünce ve hayat tarzında başkalarına teşebbühten sakınmaya kadar geniş bir yer işgal eder.

 İster iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

*Kur’ân-ı Kerim,  يَۤا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اٰمِنُوا buyuruyor. (Nisâ, 4/136) Bu ayet-i kerimede “Ey iman edenler!” buyurulurken mazi kipi kullanılıyor. Fiillerde, teceddüt esastır. Bu açıdan burada mü’minlere yönelik olan hitap şu şekilde anlaşılır: “Ey imanını yenileyerek iman eden insanlar!” Fakat böyle olmakla birlikte, Cenâb-ı Hak bunun arkasından yine اٰمِنُوا “Yeniden bir kere daha iman edin” buyuruyor. Demek ki, insanın sürekli imanını kontrol etmesi, mârifet ve muhabbet açısından sürekli kendisiyle yüzleşmesi gerekiyor.

*Aslında herkes hem de her sabah gözlerini açarken yeni bir günün idrakiyle, dinini yeniden bir kere daha duymalıdır. Bugün ruhta, kalbde, histe duyulan din dünkü olmamalı. Yarın da bugünkü olmamalı. Öbür gün de yarınki olmamalı. Her gün ama her gün daha derin olmalı. Zât-ı Ulûhiyet ve eserleri vicdanda daha engince duyulmalı. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “İki günü müsavi olan aldanmıştır.” beyanı bu açıdan da çok önemlidir. Buna göre ister iman, İslam, ihsan mevzuunda isterse de hizmet konusunda iki günü eşit olan aldanmıştır.

 Oruç, sizden öncekiler için bir vazife olarak yazıldığı gibi size de farz kılındı.

*Levh; yassı, düz, üzerine yazı yazılabilecek bir cisim demektir. “Levh-i Mahfuz”; Allah tarafından üzerine maddî-mânevî, canlı-cansız her şeyin kayıt ve tesbit edildiği mânevî bir levha veya bütün bu hususlara bakan ilm-i ilâhînin bir unvanı kabul edilegelmiştir. Onun için herhangi bir tebeddül, tagayyür söz konusu olmadığından ötürü ona “Levh-i Mahfuz” denmiştir.

*Ulema, Levh-i Mahfuz’un yanında, يَمْحُوا اللهُ مَايَشَاءُ وَيُثْبِتُ وَعِنْدَهُ أُمُّ الْكِتَابِ “Allah dilediğini mahv u isbat eder ve ana kitap (Ümmü’l-Kitap) O’nun nezdindedir.” (Ra’d, 13/39) âyetinin delâletiyle, bir de “Levh-i Mahv u İsbat”tan bahsederler.

*Oruçtan maksad, Allah rızası, nefsin terbiyesi, irâde eğitimi ve takvadır. Oruç tutan insan Allah’ın bir emrini yerine getirdiği gibi, kötülüklerden kaçınma ve yasaklardan uzaklaşma konusunda kendine hâkim olmayı öğrenir. Bundan dolayı, geçmiş milletlerin üzerine de oruç farz olmuştu ve o, her dinin temel rükünlerinden birisiydi. Belki sadece orucu tutma keyfiyetinde bir kısım farklılıklar vardı.

*Allah Teâlâ’nın orucu bize farz kıldığı gibi bizden öncekilere de farz kıldığını beyan buyurması, ilahi emirlerin temel ve gaye bakımından birliğini iş’âr etmek; ayrıca bu farzın önemini belirtmek; onun bir ceza değil insanların menfaatine bir emir olduğunu bildirmek ve yerine getirilmesi için teşvik etmek sadedindedir.

 Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür.

*Her şeyin başı ve esası olan “hidayet”in kaynağı, başta Kur’ân-ı Kerim, sonra da Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) söz, fiil ve davranışlarını ihtiva eden Sünnet-i Sahiha’dır. Nitekim Bakara Sûresi’nin ikinci âyetinde, ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda.” beyanıyla Kur’ân’ın potansiyel olarak müttakiler için bir hidayet kaynağı olduğuna dikkat çekilmiştir. Üçüncü ve dördüncü âyetlerde müttakilerin özellikleri sayıldıktan sonra beşinci âyette أُولٰئِكَ عَلَى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılıp hidayet üzere olanlar.” buyrulmak suretiyle tekrar hidayete vurgu yapılmıştır. Ayrıca burada Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’dan hakkıyla istifade etmenin temel şartı olarak takva sahibi olma zikredilmiştir ki, hidayet ve takva arasındaki ilişkiyi göstermesi açısından dikkat çekicidir.

*Oruç, takvaya yürüme yolunda bir köprüdür; namaz ayrı bir köprüdür, zekat ayrı bir köprüdür, hac ayrı bir köprüdür, iffetli yaşamak başka bir köprüdür.

*Oruç insana sabrı öğretir. Sabredilen konular itibarıyla sabır çeşit çeşittir; ibadetlere devam hususunda sabır, günahlara girmeme mevzuunda sabır ve musibetlere karşı sabır en çok bilinen sabır çeşitleridir. İnsanları, kalb ve ruh ufkuna yönlendiren geçmiş asırlardaki büyük zatlar gibi Hazreti Pir de, eserlerinde özellikle bu üç sabır çeşidi üzerinde durmuştur. Evet, bütün çeşitleriyle sabır da bir takva yoludur ki orucun talim ettiği hususlardan biri de sabırdır.

 “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma!”

*Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmaktadır: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النَّارُ بِالشَّهَوَاتِ “Cennet çepeçevre nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle sarılmış, Cehennem de (bedenî arzu ve iştihâları kabartan) şehevâtla…” Evet, Cennet mekârihle, insana ters, ağır ve zor gelen bir kısım hadiselerle kuşatılmıştır. Onlara takılmadan ve o dikenli tarlalardan geçilmeden oraya ulaşılamaz. Cehenneme gelince, o da cismânî, bedenî, beşerî ve garizî hislerle, şehvetlerle, arzularla, bohemlikle, yemekle, içmekle, yan gelip yatmakla ve dünyada ebedî kalacakmış gibi davranmakla kuşatılmıştır.

*Kaynaklarda, Hazreti Ömer’in (radıyallahu anh) gözünün nuru olan bir delikanlıdan bahsedilir. O genç ismet ufkunun temsilcilerindendir. Bir tuzağa düşüp günaha karşı hafif bir temayül gösterecek gibi olunca birdenbire “Allah’a karşı gelmekten sakınanlara şeytandan bir dürtü ilişince, hemen düşünüp kendilerini toparlar, basiretlerine tam sahip olurlar.” (A’raf, 7/201) mealindeki ayetin diline dolandığını fark etmiş; Cenâb-ı Allah’tan hayâ etmiş; gönlü Allah korkusundan hâsıl olan heyecana dayanamamış ve genç oracığa yığılıp kalmıştır. Hazreti Ömer, gencin ölüm sebebini anlayınca hemen gömüldüğü yere gider ve orada ona şu ayetle seslenir: “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki Cennet vardır.” (Rahmân, 55/46) O, sözlerini bitirdikten sonra herkesin duyacağı şekilde mezardan şöyle bir ses yükselir: “Yâ Emire’l-Mü’minîn! Allah bana onun iki katını verdi.”

*Meseleleri hep kendi heva u hevesine göre ele alan kimseler hakkında Kur’ân, أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ “Görmedin mi o hevâsını ilah edinip de Allah’ın da kendisini ilmine rağmen saptırdığı kimseyi?” (Câsiye, 45/23) buyuruyor. Bir insan Allah ve Rasûlü’ne ait beyanın olduğu bir yerde, heva, heves ve arzularına uyarak söz söylüyor veya hareket ediyorsa bilmesi gerekir ki, o, hevasını ilah edinmiş demektir.

*Hesaplı yaşamak ve bir hata ile her şeyi batırmamak için Hazreti Üstad’ın şu ifadesine uygun davranmak gerekmektedir: “Mâdem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dâne, bir lem’a, bir işaret ve bir öpmekle batma! Dünyayı yutan büyük letâifini onda batırma.”

453. Nağme: Çözülmenin Önündeki Sur

Herkul | | HERKUL NAGME

Kıymetli arkadaşlar,

فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ أَضَاعُوا الصَّلَاةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا

Kendilerinden sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki namazı zâyi ettiler, şehvetlerinin peşine düştüler. İşte bunlar da azgınlıklarının cezasını bulacaklardır.” (Meryem Sûresi, 19/59) ayet-i kerimesinde peygamberlerden ve sâlih kullardan sonra gelen hayırsız nesiller anlatılırken “half” kelimesi tercih ediliyor. Aslında “halef”, (ki biz bu kelimeyi hayru’l-halef şeklinde kullanırız) birinin yerine sonradan geçen kimse, babadan sonra kalan oğul demektir. Ayette hususiyle “half” kelimesinin zikredilmesinde şöyle bir mana söz konusudur: Arkadan gelen bu kimseler, sanki evvelkilerin soyundan/yolundan değilmiş ve onlara bütün bütün muhalifmiş gibi yaşıyorlar; öncekilerin hiçbir güzelliği bunların üzerine sirayet etmemiş ve bunlar her şeyin altını üstüne getirmiş ters insanlar.

Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi, bu ilahi beyanı da açıkladığı sohbetinde hayırsız nesillerin ilk tersliğinin namazı zâyi etmeleri olduğunu anlattı. Özellikle şu hakikatler üzerinde durdu:

*Bir insan, namazını kâmil mânâda eda ederse, onun hayatındaki nurlu zaman dilimleri alabildiğine genişler; karanlık anları da daralır. Onun iç dünyasında şeytanlığa, nefsanîliğe açık menfezler daralır; melekliğe, ruhanîliğe dönük kapılar da ardına kadar açılır. Ancak bütün bunlar, namazın şuurluca idrak ve eda edilmesine bağlıdır.

*“Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût Sûresi, 29/45) âyetinin resmettiği namaz, kâmil mânâda bir namazdır. Böyle bir namaz ufkunu yakalayamayanların hata yapması ise kaçınılmazdır. Emredildiği ve Allah’ın hoşnutluğu için eda edilen bir namaz, diğer bir tabirle ihlâs yörüngeli, rıza hedefli kılınan bir namaz, bir de devam gözetilirse, bugün olmasa yarın mutlaka insanı fuhşiyat ve münkerattan alıkor. Onu fuhşiyat ve münkerattan alıkoyan bir ibadet, evleviyetle şirk ve şirki işmam eden şeylerden, dalâlet ve dalâlete sürükleyen saiklerden uzaklaştırır; uzaklaştırır zira namaz baştan sona kadar kavlî, fiilî ve hâlî zikrullah ile örülmüş bir ibadettir. Böyle bir zikir, çok büyüktür ve Allah’ın ululuğuna münasip bir keyfiyet arz etmektedir ki “Hiç kuşkusuz Allah’ı zikir en büyüktür.. ve Allah sizin yapageldiğiniz her şeyi bilmektedir.” (Ankebût Sûresi, 29/45) fermanıyla da bu espri hatırlatılmaktadır.

*Namaz zâyi edilince artık şehevâtın önündeki surlar yıkılmış olur; her türlü arzu ve iştiha, insanı şeytanın yoluna sürükleyen bir dürtüye dönüşür. Öyle ki, şehvetlere tâbi olma zamanla o insanın tabiatı haline gelir.