Posts Tagged ‘Şefaat’

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: İMAN EN BÜYÜK DEĞERDİR

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

En ilkel kavimlerden tutun da en uygar medeniyetlere varıncaya dek, genelde bütün toplumların özelde ise tek tek bireylerin tartışma mevzuu etmekten rahatsızlık duyacağı bir takım değerleri, inançları mutlaka olmuştur. Bu manada mutlak bir liberalizmin imkânına inanıp onu mümkün kılma uğruna varını yoğunu bezleden insanın dahi bir saplantısı mutlaka vardır ki bu -farkında olsun yahut olmasın- adeta tek tartışılmazı haline getirdiği, tabiri diğerle ilahlaştırdığı kendi mutlak liberalizm düşüncesidir. Burada “tartışma mevzuu edilemeyecek bir takım değerlere sahip olmanın, tenkit edilmesi gerekli olan bir şey olduğu” değildir anlatmak istediğimiz; hakikati ve mevsukiyeti münakaşa mevzuu olsun olmasın, her insanın bu türden sorgulanamazlarının olmasının tabi olduğu ve bunun da fıtratın bir neticesi olduğudur. Zira insan denen bu eşref-i mahlûkun en azından bir ayağını (inandığı değerler hakikatince) sağlama almadan ayakta durması mümkün değildir.

Bu fıtri kanundan hiçbir toplum müstağni kalamadığı/kalamayacağı gibi Saadet Asrı evvelinde putları kendi sorgulanamazları haline getiren Mekke müşriklerinin de bu kanunun nüfuz alanına girmemesi mümkün değildi. Kendi elleriyle şekil verdikleri tanrılarını dahi “layüs’el”lerinin (sorgulanamaz) başında görecek kadar düşünme ve akıl yürütme melekelerini rafa kaldırmış bir topluma, mucizeler bir sihir gibi gelecek; hakikatler ise duyulmak istenmeyenler arasındaki yerlerini alıp ademe mahkum edilecektir.

Böylesi bir toplumu inandığı şeylerin yanlışlığına irşad etmek ise başlı başına ilahi bir stratejinin yönlendirmesine muhtaçtır. Zira böylesine dikenlerle dolu bir arazide menzile selametle vasıl olmak ilahi bir menhec bir metod olmadan mümkün değildir. Bu Rabbani Metod ise ilk yönlendirmesini وَأَنذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ “Önce en yakınlarını uyar!”[1] ayet-i kerimesi ile yapmıştır. Bu ayet-i kerime nazil olduktan sonra Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in nasıl hareket ettikleri ve akabinde cereyan eden hadiseler hadis-i şeriflerde şöyle ifade olunmaktadır:

عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: لَمَّا نَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ: {وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ} [الشعراء: 214] وَرَهْطَكَ مِنْهُمُ الْمُخْلَصِينَ، خَرَجَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ حَتَّى صَعِدَ الصَّفَا، فَهَتَفَ: «يَا صَبَاحَاهْ» ، فَقَالُوا: مَنْ هَذَا الَّذِي يَهْتِفُ؟ قَالُوا: مُحَمَّدٌ، فَاجْتَمَعُوا إِلَيْهِ، فَقَالَ: «يَا بَنِي فُلَانٍ، يَا بَنِي فُلَانٍ، يَا بَنِي فُلَانٍ، يَا بَنِي عَبْدِ مَنَافٍ، يَا بَنِي عَبْدِ الْمُطَّلِبِ» فَاجْتَمَعُوا إِلَيْهِ، فَقَالَ: «أَرَأَيْتَكُمْ لَوْ أَخْبَرْتُكُمْ أَنَّ خَيْلًا تَخْرُجُ بِسَفْحِ هَذَا الْجَبَلِ، أَكُنْتُمْ مُصَدِّقِيَّ؟» قَالُوا: مَا جَرَّبْنَا عَلَيْكَ كَذِبًا، قَالَ: «فَإِنِّي نَذِيرٌ لَكُمْ بَيْنَ يَدَيْ عَذَابٍ شَدِيدٍ» قَالَ: فَقَالَ أَبُو لَهَبٍ: تَبًّا لَكَ أَمَا جَمَعْتَنَا إِلَّا لِهَذَا، ثُمَّ قَامَ فَنَزَلَتْ هَذِهِ السُّورَةُ تَبَّتْ يَدَا أَبِي لَهَبٍ وَقَدْ تَبَّ، كَذَا قَرَأَ الْأَعْمَشُ إِلَى آخِرِ السُّورَةِ.

İbni Abbas (radıyallahu anh) şöyle rivayet etmektedir:

“En yakın hısımlarını ve onlardan en seçkin kabileni inzar et.” âyet-i kerimesi nazil olunca Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) Safa tepesi üzerine çıkarak “Âgâh olun, teyakkuza geçin!..” diye seslendi. (Müşrikler) “Bu haykıran kimdir? dediler; (görenler), “Muhammed” diye cevap verdiler. Bunun üzerine onun yanına toplandılar. Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Ey filân oğulları! Ey filân oğulları! Ey filân oğulları! Ey Abdi Menaf oğulları!  Ey Abdulmuttalip oğulları!” diye hitapta bulundu. Hemen yanına toplandılar. Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) (onlara): “Ne dersiniz? Size şu dağın eteğinden bir takım atlıların çıkıp geldiğini haber versem beni tasdik eder misiniz?” dedi, oradakiler: “Biz senin hiç bir yalanını şahit olmuş değiliz.” dediler. Resulullâh (sallallâhu aleyhi ve sellem) “O halde ben size şiddetli bir azabın önünde (o azabı haber veren)  bir nezirim.” buyurdular. Bunun üzerine Ebu Leheb: “Yazıklar olsun sana! Bizi bunun için mi topladın!” dedi sonra kalkıp gitti. Arkasından şu sure nazil oldu: “Ebu Leheb’in elleri kurusun ve hem de hakikaten kurumuştur…” A’meş sûrenin sonuna kadar bu tarzda okumuştur.[2]

Müslim-i şerifteki bir diğer hadis-i şerifte ise Fahri Kâinat Efendimiz’in:

“Ey Kâ’b b. Lüey oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Murratü’bnü Kâ’b oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Abdi Şems oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Abdi Menaf oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Haşim oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Abdulmuttalip oğulları! Kendinizi cehennemden kurtarın. Ey Fatıma! Kendini cehennemden kurtar. Çünkü ben sizin için Allah’tan hiç bir şeye malik değilim. Şu kadar var ki, sizin bir hısımlığınız var, ben bu hısımlıktan doğan haklara riayet edeceğim.” buyurdukları rivayet olunmaktadır.

İmam Tahavi hazretlerine göre “nefisleri cehennemden kurtarmak”tan murad: “imanı olmayanların iman etmesi, imanı olanlarında onu kuvvetlendirmesidir”.

Bu ve bu minvalde, sair kütüb-ü sahihada zikredilen hadis-i şeriflerin ifade ettikleri hikmetler adına şu hususlara temas etmekte fayda var:

Öncelikle Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in “Ben sizin için Allah’tan hiçbir şeye malik değilim” buyurması; şefaat yetkisinin dahi Allah Teâla tarafından kendisine verilecek bir yetki olduğundan hareketle, bir hakikatin ifadesi olduğu gibi, aynı zamanda O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) Rabb-i Rahim’ine hürmetinin de bir ifadesidir. Zira Hak katında mağfur olmanın gerekçeleri arasında Nezd-i Uluhiyet’te kadr-u kıymeti âlî olan kullara hısım yahut akraba olmanın kişiyi azab-ı ilahiden masun kılacağına dair bir beyanın varlığı bilinmemektedir. O din gününde kişinin yoldaşı sadece yapıp ettikleri ve yapmayıp öteledikleri olacaktır. Bütün bunların da hakikatte değerleri itibaridir aslında. Zira affetmek de azaba düçar kılmak da O’nun (celle celâluhu) yed-i kudretinde, kabza-i tasarrufunda olan bir iştir. O nedenle Fahr-i Kâinat Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem)  açıktan tebliğ vazifesine, Kendisini bizzat terbiye eden Rabbi’ne derin bir saygı şuuru ile başlamıştır.

Öte yandan; ahirette şefaatin varlığını inkâr edenlerin bu hadis-i şerifi kendi görüşlerine payanda olarak kullanmak istemeleri ise hadis-i şerifi bağlamından kopararak okumanın acı bir neticesidir. Ki bunun da ilim adamı olmak ve ilmilikle alakasının olmadığı açıktır.

Öncelikle bu beyanlar tebliğin açıktan ilk kez yapıldığı bir ortamda ifade olunmuştur ki meclisi oluşturan bireyler asılları itibariyle ahiret inancına sahip olmasalar da ticarette bulundukları Yahudi ve Hristiyanlardan ahiret bilgisini elde etmişlerdi. Tebliğde önemli bir düstur ise ortak noktalardan, en azından ortak bilgilerden hareket etmektir. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in de metodu bunu göstermektedir. Bilgi düzeyinde bile olsa tebliğ ve irşada ortak bir zeminden başlanılmış olması, muhatapların tepkilerini aza indirme, en azından öteleme adına önemli bir stratejidir. Bu sebeple Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz onları cehennemden kendilerini kurtarmaya çağırmakta, “Eğer O dediklerinde haklı ise ve gerçekten de Allah’ın elçisi ise ona inanmamamızın bir zararı olmaz; zira aramızda bir hısımlık söz konusu” gibi bir mülahazaya zihinlerde meydan vermemektedir. Fahr-i Kâinat Efendimiz’ in daha en baştan böyle bir mülahazanın kapısını sürgülemiş olması, içinde neş’et ettiği toplumun kodlarına vukufiyetinin ne derece engin olduğunun bir ifadesidir. Zira kabile asabiyeti cahiliyede kabilelerin en önemli güç kaynaklarındandır. Davasında haklı olsun olmasın bir kabile üyesinin yahut o kabileye bir eman ile sığınan bir yabancının can ve mal güvenliğini temin etmek o kabilenin en önemli vazifesi ve hatta şerefi olarak kabul edilegelmiştir.

Ziyafete çağırdığı misafirlerinin aynı zamanda kendisinin hısımları, yakın akrabaları da olduğu göz önünde bulundurulacak olursa, inanmama adına her türlü argümanı değerlendirmeye müheyya bir müşriki de pek âlâ hısımlık düşüncesi idlal edebilir. Zira nasıl ki; dünyada kendilerine dokunacak en küçük bir zararda hısımlık ve akrabalık bağları koruyucu bir zırhtır; henüz varlığını ve mahiyetini bilmediği o yerde de (ahirette) bunun böyle olmaması için bir sebep yoktur. Çünkü O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) tebliğ buyurduklarına iman etmeleri demek dünyevi pek çok imkândan geri kalmaları demektir ki henüz o dönemde putlarla dolu Kâbe onlar için vazgeçilmesi neredeyse imkânsız bir gelir kaynağıdır. Bu düşünce kodları ile hareket eden bir kitlenin kaçış rampalarını çok iyi bilen Fahr-i Kâinat Efendimiz bu yolu da hemen oracıkta hakîm bir üslup ile kapatıvermiştir. Ve böyle yapmakla da; “Evet, ben dünyada size karşı hısımlıktan doğan haklarınıza riayet ederim ama bu hısımlığın orada size sağlayacağı bir fayda olmayacaktır!” demek istemektedir adeta.

Meselenin cereyan ettiği vasat bu olunca, mezkûr hadis-i şerifleri şefaatin yokluğuna delil olarak ileri sürmek aklen kabul edilebilir bir şey olmadığı gibi ilmen de mazur görülebilir bir hata değildir. Zira böyle bir ortamda, kendisine zaten iman etmiş sevgili kızı Fatıma Validemiz’e dahi böylesine şedid bir tahşidatta bulunması, müşriklere, iman etmeden gitmenin bedelinin ne derece ağır olacağını göstermesi bakımından son derece manidardır. Öte yandan şefaatin varlığına delil pek çok hadis-i şerifin bu hadiseden sonra ifade buyrulduğu da açıktır. Hatta ameli anlamda bir değer üretmesi imkânının kalmadığı sekerat-ı mevt hengâmında, amcası Ebu Talib’e “Amcacığım! Bir kez ‘La ilahe illallah’ de, sana ahirette şefaat edeyim” buyuran Fahr-i Kâinat nazarında iman en büyük değerdir ve şefaate istihkak açısından kâfi bir ameldir.

Bu üslubun hikmetleri açısından şunu da ifade etmekte fayda var: Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem)  “kendi mesajını başkalarına iletmekle kalmayıp bizzat kendisinin içtenlikle uyguladığını görmesi için yakınlarını da bunu benimsemeye çağırması gerekmekteydi. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhisselam) hayatı boyunca bu ilkeden ayrılmamıştı. Mekke’nin fethinde şehre girince şöyle ilan etmişti: “Cahiliye döneminde insanların ödediği her türlü faiz ayaklarımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de amcam Abbas’a ödenecek olan faizlerdir”[3] buyurmaları da bu ilkeden asla ödün vermediğinin bir ifadesidir.

Neden İlk Olarak En Yakın Akrabalar?

Mezkûr ayet-i kerimenin daima beraberinde taşıdığı sorulardan birisi “neden evvela akrabalardan başlanılmasının istendiği”dir. Böyle bir isteğin hikmetini sual eden bir soruya mübelliğ ve tebliğ olunan kimseler olmak üzere iki açıdan cevap aramak mümkündür.

Mübelliğ Açısından: Evvela kitle olarak ilk muhatapların sıhri yakınlıkları olan kimseler olması tebliğ eden açısından psikolojik bir rahatlık sağlayan önemli bir unsurdur. Zira kişinin kendi hısım ve akrabaları çağırılan bu yeni dine dair hakikatleri dinleme hususunda hısımlıkları bulunmayan sair insanlara kıyasla daha anlayışla hareket edeceklerdir. Nitekim Ebu Leheb gibi bir mütemerridin çıkışı olmasaydı o gün o mecliste Resulullah’a iman edenlerin sayısının farklı olacağı muhakkaktı.

Neticeleri açısından ise zaten hısımlıktan kaynaklanan bir sıyanet hep olagelmiştir. Fakat hısımlıktan kaynaklanan bu tabi sıyanetin imandan neş’et eden bir sıyanetle de perçinlenmesi davasına omuz verecek birilerini arayan bir Resul için son derece önemli bir güç kaynağıdır. Nitekim amcası Ebu Leheb’in iman etmeyişinin “ona kendi hısımlarından inanmayanlar varken biz neden inanalım ki” türünden bahane üretmeye teşne sair insanlara lojistik destek sağlamış olabileceği sonucuna varmak için azıcık insan ve toplum psikolojisi bilgisi kâfidir. O her halükarda davasını tebliğ ve savunmaya azmetmiş Şanı Yüce Nebidir! Bunda zerre miskal şüphe yoktur! Ne var ki -esbap açısından- kabilesinin hısım ve akrabalarının desteğini almış bir Mübelliğin kendi davasını insanlar nezdinde savunması ve daha seri neticeler alması çok daha kolaydır.

Tebliğ Olunanlar Açısından: Öncelikle akıl bunu emreder. Zira hısım ve akrabalık bağları ve hâkim toplumsal algı böylesi büyük bir nimetten öncelikle kendilerinin istifade etmesi gerektiği düşüncesini onlara verir. Başta amcası Ebu Talip olmak üzere; o çocukluğundan itibaren Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruyup kollamış, ihtiyaçlarını gidermek hususunda kardeşinin emanetini kendi öz oğullarından gözle görülür derecede üstün tutmuştur. Şimdi böylesi üzerine titreyen bir amcanın hanesinde, onun sevgisi ile büyümüş bir Peygamberin getirdiği dinin haberini başkalarından sonra almış olmasının hâsıl edeceği üzüntünün telafisi hiç de kolay olmayacaktır. İşte bu türden ictimai hayata dair her mevzuda Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) kendi kabilesiyle tabiî olarak ayrı bir ilişkisi olmuştur. Onlarla olan duygu alışverişi hısım olmanın fıtratı gereği; hısım yahut akrabası olmayan insanlara oranla da daha fazla olmuştur. O nedenle açıktan tebliğde ilk muhatapların yakın akrabalar olmasının istenmesinin geri planında bu türden hikmetler gizlidir denilebilir.

Cenâb-ı Hak her şeyin en doğrusunu bilendir.

Sefa Salman

[1]. Şuara suresi, 26/214

[2]. Sahih-i Müslim,İman 355.

[3]. Tefhimu’l-Kur’an, bkz. İlgili Ayet’in Tefsiri.

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: EBR-İ İHSANSIN EFENDİM!..

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Geçen haftaki yazımızda; Müslim-i şerifin üç yüz altıncı hadis-i şerifi perspektifinden “şefaatin aklen ve naklen imkânı” mevzuunu izah etmeye çalışmıştık. Bu hafta ise Müslim-i şerif üç yüz otuz sekizinci hadis-i şerif zaviyesinden Müminlere karşı “Rauf u Rahim”[1] olan Fahr-i Kâinat Efendimiz’in (sallâllahu aleyhi ve sellem) ümmetine rahmet, şefkat ve re’feti mevzuunu işleyeceğiz.

Fahr-i Âlem Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) Ebu Hureyre (radıyallahu anh)’tan mervi bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar:

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

لِكُلِّ نَبِيٍّ دَعْوَةٌ مُسْتَجَابَةٌ، فَتَعَجَّلَ كُلُّ نَبِيٍّ دَعْوَتَهُ، وَإِنِّي اخْتَبَأْتُ دَعْوَتِي شَفَاعَةً لِأُمَّتِي يَوْمَ الْقِيَامَةِ، فَهِيَ نَائِلَةٌ إِنْ شَاءَ اللهُ مَنْ مَاتَ مِنْ أُمَّتِي لَا يُشْرِكُ بِاللهِ شَيْئًا

“Her peygamberin kabul edilen bir duası vardır ve her peygamber duasını evvelce yapmıştır. Fakat ben duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için sakladım. İnşaallah (benim bu şefaatim) ümmetimden Allah’a hiçbir şeyi şerik(ortak) koşmadan ölenlere nasip olacaktır.”[2]

***

“Kâinata şefkat, rahmet ve re’fet gözleri muvacehesinden bakan bir insanın irtibata geçemeyeceği bir nesne yoktur.” İslamî hakikatini levhalaştırırcasına; “Şefkat sağır olanın işitebileceği, kör olanın da okuyabileceği bir dildir.” der batılı bir aydın. Şefkat, rahmet ve re’fet eksenli olan her eylem; insan, hayvan ve sair eşya ile münasebetlerimiz açısından en saf, en duru ve en yanıltmaz geri bildirimler sağlayan bir bumerangdır adeta. Zira insanın hakkı kabule meyyal o nezih fıtratı -tabiri caizse- öyle nazenin bir toprağın bağrına dercedilmiştir ki; o fıtratı orada filizlendirecek olan can suyunun şefkat, rahmet ve re’fet mineralleri ile dopdolu olması şarttır.

Bu hakikat ile hareket; bütün Enbiya-ı Kiram Efendilerimiz’in (aleyhimüsselam) davetlerinin ana mihverini oluşturduğu gibi, yine en kâmil manada temsilini de Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz’in tebliğ metodunda bulmuştur. O (sallâllahu aleyhi ve sellem), fetaneti a’zam sahibi olması hasebiyle; bu surette hareket etmenin fayda ve lüzumunu iz’an derecesinde derkeylemiş ve bi’setten, ruhunun ufkuna kanatlanacağı o ana kadar da bu tarz üzere hareketten bir milim olsun geri durmamıştır.

Hak dinin tebliği ile tavzif olunan Enbiya-ı Kiram Efendilerimiz’in (aleyhimüsselam) Hakk’a davetleri esnasında kavimlerinin inatta ve zulümde diretmelerinin, kâmil derecede insaniyetin temsili ile vazifeli olan peygamberlerin dahi takatinin fevkinde bir hal almaya başlaması neticesinde “Ya Rabbi sana havale ediyorum” manasına gelecek bir takım dualarda bulunduklarını yine Kur’an-ı Azimüşşan’dan öğreniyoruz.[3] Oysa Allah Resulü (sallâllahu aleyhi ve sellem)’in kendi kavmi aleyhine bu denli şümullü bir “havalesine” ne Kur’an’da ne de kütüb-ü sahiha’da rastlamak mümkün değildir. Zira O (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlara ve sair eşyaya rahmeti ve şefkati en zirve noktada temsile mazhar -belki de bununla mükellef ve muvazzaf-  bir mahz-ı rahmettir. O sebepledir ki O’nun (sallâllahu aleyhi ve sellem) sadece mübarek sîretleri değil nurefşan suretleri dahi adeta Cenâb-ı Hakk’ın ibadına olan rahmetini en kâmil manada aksettiren bir ayinedir. İşte bu mazhariyettir O’nu (sallâllahu aleyhi ve sellem)  âlemlere rahmet kılan.

“Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemlere rahmet olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in değişik ayetlerinde ifade edilmektedir: Enbiyâ sûresindeki وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ ‘Başka değil, Biz seni bütün âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik’[4] âyet-i kerimesi bu hakikati açıkça seslendirir. Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) , mertebe mertebe, kademe kademe, derece derece âlemlere rahmettir. Bu hakikati ise şu şekilde ifade etmek mümkündür:

O (sallâllahu aleyhi ve sellem) İnsanlık İçin Bir Rahmettir

Âlemin bir parçası olan bütün insanlık dünyası ve hususiyle de bizim için bir rahmet olması itibarıyla, O’nun sayesinde bütün kara delikler, ak delikler hâline gelmiştir. Bütün karanlıklar aydınlığa inkılâp etmiştir. Dünya bir matemhane-i umumiye iken, O’nun sayesinde bayramlara, şenliklere ve şehrayinlere dönüşmüştür. O’nun sayesinde insanlık sahipsiz ve yetim olmaktan kurtulmuştur.. ve yine O’nun sayesindedir ki insanlık, yokluk çukuruna yuvarlanmaktan necat bulmuştur. Ölüm, ahirete ve Cennet saraylarına giden bir koridor hâline gelmiş ve aydınlanmış; bu itibarla imanın kuvveti nispetinde herkes, değil ölümden korkmak ve kabirden geriye durmak, ahireti iştiyakla arzular hâle gelmiştir. Çünkü ahiret O’nun yanında bütün dostların da içtima ettiği bir yerdir. Yine O’nun neşrettiği nur sayesinde ihtiyarlık, başarılı bir hayatın finali hâline gelmiş; hastalıklar, musibetler, insanı mânevî kirlerden arındıran birer kurnaya dönüşmüş; hiç olmazsa öyle algılanmaya başlamış ve kâinat camidat-ü meyyite olmadan çıkmıştır.. evet o ziya, rahmet ve ümit insanının neşrettiği hakikat ve nur sayesinde dağlar, taşlar âdeta bize birer enîs (dost) hâline gelmiş ve O’nun mesajının ulaştığı yerlerde küfür ve nifakla kararmış ve zift gibi görünen bütün eşya birdenbire aydınlanıvermiştir. Evet, âdeta her şeyin mahiyeti değişmiş, başaşağı gidenler, ayaklarının üzerinde yürür hâle gelmiş; dağlar birer canavar görünümünde olmadan çıkmış, Allah’ın musahhar birer mahluku, vahşi hayvanlar ise emrimize âmâde birer mûnis ve muvazzaf memur hâline gelmişlerdir.

O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Âlem-i Hayvanat İçin Bir Rahmettir

Buradan hareketle bizler, Allah Resûlü’nün neşrettiği nur sayesinde, hiçbir canlının abes olmadığını ve Allah’ın abes yaratmadığını anlıyor, Allah’ın bu iç içe meşherleri karşısında iki büklüm oluyor ve “Sen ne büyüksün!” diyoruz; diyor, uzak yakın çevremizde görüp hissettiğimiz her şeye karşı derin bir hayranlık duyuyoruz. O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, büyük-küçük, canlı-cansız her şeyin çehresindeki hikmetleri müşâhede ediyor ve سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ sözleriyle [5] nefesleniyoruz. Ve yine O’nun neşrettiği nur sayesindedir ki, sağa sola atılmış değersiz emtia gibi olan şeylerin birer antika sanat eseri olduğunu anlıyor ve takdirle alıp yüzümüze gözümüze sürüyoruz. İnsanoğlunun kendisi de öyle kıymetli bir sanat abidesidir ve ancak O’nun neşrettiği ziya sayesinde hakikî mahiyeti okunup anlaşılabilmiştir.

O (sallâllahu aleyhi ve sellem) Bütün Cansız Varlıklar İçin Bir Rahmettir

O, eline bir avuç kum alınca onlar, “Minnet Sana, şükran Sana!” mânâsına, O’nun elinde Allah’ı (celle celâluhu) tesbih u takdis etmişlerdir. Ağaç, onun mânâ ve muhtevasını aydınlığa kavuşturduğundan ötürü, bir bedevinin imanına vesile olma sadedinde, vadinin öbür tarafından yeri yara yara ve yürür gibi Efendimiz’in davetine icabet edip gelmiş ve lisan-ı hâlle sanki şunları söylemiştir: “Yâ Resûlallah! Cemadat âlemi içinde anlaşılmaz bir şeydik. Senin neşrettiğin nur sayesinde, alınlarımızda Allah’ın sikkesini taşıyan çok kıymetli varlıklar hâline geldik.”[6]

Başka bir zamanda da O (sallâllahu aleyhi ve sellem) yağan yağmurun altına ridasını sermiş ve bunu neden yaptığını anlamaya çalışan hakikat aşığı sahabilerine de ‘onun Allah ile olan sözleşmesi benimkinden yeni’ buyurmuştur. Böyle yapmakla da adeta kâinata verilen değer açısından kâbına ulaşılamaz bir çıta koymuştur.

Evet, “O, öyle geniş bir rahmettir ki, ahirette de “rahmeten lil-âlemîn” olduğunun ifadesi, mücrimlere şefaat edecek ve şefaatinin ayrı bir tecellîsi olarak O’nun yolunu takip eden ulemâ ve sulehâ da şefaat edecektir.. ve tabiî, o gün en büyük şefaat en büyükten sâdır olacaktır; O Yüceler Yücesi de şefaat edecek ve milyonlarca kişiyi elim bir azaptan kurtarıp saadete ulaştıracaktır.

Tefsirciler, Allah Resûlü’nün mahşerde herkese rahmet olacağını ifade etmektedirler. Kâfirler, O’nun âlemlere rahmet olması sayesinde mahşerin dehşeti, şiddeti, hiddeti ve öldürücü havasından kurtulacak, hesapları tezden görülecek ve herkes gideceği yere gidecektir. Yazımıza temel aldığımız hadis-i şerifte ise Kamer-i Münir Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem)  ahirette mü’minlere şefaat edecektir. Bu müjdeyi Allah Resûlü bize, “Her peygamberin müstecap bir duası vardır. Ben ise –inşâallah– duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklıyorum.” ifadeleriyle vermektedir.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Mü’min, وَمَآ اَرْسَلْنَاكَ اِلاَّ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ derken, Cenâb-ı Hakk’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği O zâtın kamet-i bâlâsını, yaptığı ve yapacağı bütün bu şeylerle görmeye çalışmalıdır. Hatta bir mü’min sadece kendi şuur ve idrakiyle kendisine gelen şeyleri değil, zerrelerden kürelere kadar her şeyin, O’nun neşrettiği nur sayesinde aydınlığa kavuşmasını ve hâl diliyle O’na minnet ve şükranda bulunmasını, ayrıca onlara müekkel olan meleklerin, varlıklarındaki mânâ ve maksat O’nunla anlaşılan zerreler, küreler, sistemler ve canlılardaki hücreler namına, onlara ait hâl diliyle yaptıkları tesbih, takdis ve tahmidi Cenâb-ı Hakk’a takdim ettiklerini şuuren düşünmelidir. Böylece mü’min, Efendimiz’in nasıl büyük bir hamde vesile olduğunu anlamalı ve şöyle demelidir:

‘Elhak sen Ahmed-i Mahmud-u Muhammed’sin Efendim. Hak’tan bize Sultan-ı müebbedsin. Hammâdûn, senin ümmetin; Livâü’l-Hamd’in ve Kevser’in sahibi de sensin.”[7]

“Hâb-ı gafletten olan bidâr olanda Rûz-i Haşr

Eşk-i hasretten tökende dîde-i bidâre su

Umduğum oldur ki Rûz-i Haşr mahrum olmayam

Çeşme-i vasilin vire men teşne-i dîdâre su”[8]

Sefa Salman

[1]. Tevbe suresi, 9/128.

[2]. Sahih-i Müslim, İman, 338.

[3]. Nuh suresi, 71/26.

[4]. Enbiyâ sûresi, 21/107.

[5]. “Akılların sanatına hayran kaldığı Zât’ı takdis ederiz.”

[6]. M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

[7]. M. Fethullah Gülen, Yol Mülahazaları

[8]. Fuzuli, Su Kasidesi

Haftanın Hadîs-i Şerîfi: HER BİR İSMİNLE ŞEFAAT LÜTFEYLE!..

Herkul | | HERKULDEN BIR DEMET HADIS

Zihnin bir ameli de düşünmektir. Düşünmek bir manada; kulun kendisine nimet olarak bahşedilen dimağın şükrünü eda gayretidir. Bu kabulden hareketle; İslam dininde hakikat incilerine gavvas olma hedefiyle derinlere dalanların nefeslerinin kuvveti duaya layık, bu yoldaki cesaret ve gayretleri de tebrike şayan kabul edilmiştir.

Cesaret dedik; zira düşünmek bir yürek işidir ki bu açıdan cesaret gerektirir. Bazen bununla da kalmaz bedel ödettirir. Bu hatarlı yolun saliklerinin bu yolda mesafe kat’ etme adına en büyük müşevviki, daha müstakim bir ifadeyle; bu yolda ilerleyen insanların en büyük cesaret kaynakları da yine Kur’an-ı Kerim’dir. Zira Cenâb-ı Hak Yüce Kitabı’nı; önyargı ve taassuplarından tecerrüt etmiş olarak ona yaklaşan herkese, “evet bu kitap ilme, araştırmaya, düşünmeye, tefekküre ve üretmeye engel olmadığı gibi; mezkûr bütün bu eylemlere bizzat sevk eden bir kitaptır” dedirtecek -tabiri caizse- pasajlarla inzal buyurmuştur. İfadelerimize delaleti açısından Kur’an’ın الَّذِينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ أَحْسَنَهُ “Onlar ki, sözü dinler ve onun en güzeline uyarlar”[1] ayet-i kerimesini de İslam’ın, düşünme ameliyesinin önündeki engelleri, kendisiyle bertaraf ettiği bir bürhanı olarak kabul ediyoruz.

Öte yandan; dine dair bir takım mevzuların anlaşılamamış olması yahut bu gayretler neticesinde farklı anlamaların zuhur etmiş olması, dinin -esasata dokunan sabiteler istisna tutulmak kaydıyla- medar-ı münakaşa olagelmiş meselelerinin vuzuha kavuşturulmasında bu hazinenin sunacaklarından müstağni kalamadığının ve kalamayacağının bir delilidir. Nitekim bu sistem dinin alanına giren hemen her mevzuda da azami derecede işletilmiş ve bazı hakikatlerin çehresindeki nikap bu yolla aralanmaya çalışılmıştır.

Fakat dinin alanına giren mevzuların irdelenmesinde sergilenen hassasiyet ve titizliğin lüzumu ve daima bir takım usul ve esasların göz önünde bulundurulmasının gerekliliği, bu alanda beyin teri dökenlerin omuzlarına sair alanlarda çok da gerek görülmeyen ekstra sorumluluklar yüklemektedir. Zira âlimin ortaya koyduklarıyla, din alanında bir hakikatin inkişafına vesile olması da, bir hakikatin -hafizanallah- sönüp gitmesine sebep olması da, öncesi ve sonrasıyla kıyas edilemeyecek derecede devasa bir fark ortaya koyacaktır kendi ukbası adına. O yüzden; bin yılı aşkın bir süre zarfında teşekkül etmiş olan İslam’ın düşünmede ortaya koyduğu kıstaslar; sabitelere zarar vermeden düşünebilmenin kodlarını vermektedir ki, bu kriterler hem düşüncenin tutarlılığı hem de sabitelerin sıhhatini muhafaza adına son derece önem arz etmektedir. Bu kriterlerden azade bir düşünce, yer yer değerli bir takım şeyler ortaya koysa da, bir düşünce ürünü olarak ileri sürdüğü şeyler çoğu zaman dinin esasatına dokunmuş, fikirler de iç içe çelişkilerden kurtulamamıştır.

Bu kıstaslara ehemmiyet vermeyen bir düşünce tarzının, din sahasında verilen hükümler ve varılan kanaatlerde kendini daima hissettirdiği konulardan birisi de şefaat konusudur.

“Şefaat; lügat itibarıyla, bir insanın affedilmesi için aracı olmak, bir kimseden, üçüncü bir şahsa iyilik yapmasını istemek ve bir ihtiyaç sahibinin işinin görülmesi için onun önüne düşüp yetkili makama çıkarak istirhamda bulunmaktır. Istılah açısından ise, Peygamberler, sıddîklar, şehidler, ilmiyle amel eden ihlâslı âlimler ve kâmil mü’minler gibi, Allah nezdinde bir değere ve yakınlığa erişmiş Hak dostlarının, âhiret gününde bir kısım günahkâr mü’minlerin bağışlanmaları ve bazı salih kulların da daha yüksek mertebelere ulaşmaları için Mevlâ-yı Müteâl’e yalvarmaları ve böylece Cenâb-ı Hakk’ın izniyle onların ebedî saadetlerine vesile olmaları demektir.”[2]

İslam akidesine göre şefaat haktır ve icma ile iman edilmesi gerekli olan hakikatlerdendir.

Şefaat, Ehl-i Sünnet ulemasınca, ayet ve hadis-i şeriflerden hareketle beş kısımda mütalaa edilmiştir:

İnsanların bir an evvel hesaba çekilmeleri için yapılan şefaat.

Müminlerden bir topluluğun, hesaba çekilmeden Cennet’e girmesi için yapılan şefaat.

Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi için yapılan şefaat.

Cehennem’e giren müminlerin oradan çıkarılması için yapılan şefaat.

Cehennem’de ebedî olarak kalanlardan, bazılarının azaplarının hafifletilmesi için yapılan şefaat.

Bin yılı aşkın süre zarfında Ehl-i Sünnet uleması beyninde şefaatin varlığı tartışma konusu olmamış ve hak olduğu icma ile kabul edilmiştir. Hatta bu mevzuda Mu’tezile dahi sınırlı da olsa şefaatin hak olduğunu kabul etmiştir. Mu’tezile’ye göre şefaat sadece “Şefaat-i uzma” olarak ifade edilen; insanların bir an evvel hesaba çekilmeleri ve Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi şeklinde vuku bulacaktır. Hal böyle olunca şefaatin hak olup olmadığı mevzuunu sürekli gündemde tutan müstağrip şirzime-i kalile, bin yılı aşkın bir birikimin bütün müktesebat ve kametlerini karşılarına aldıklarını hatırlatmakta fayda görüyoruz.

Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz Ebu Said el-Hudri (radıyallahu anh)’ın rivayet ettiği bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadırlar:

قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:

أَمَّا أَهْلُ النَّارِ الَّذِينَ هُمْ أَهْلُهَا، فَإِنَّهُمْ لَا يَمُوتُونَ فِيهَا وَلَا يَحْيَوْنَ، وَلَكِنْ نَاسٌ أَصَابَتْهُمُ النَّارُ بِذُنُوبِهِمْ – أَوْ قَالَ بِخَطَايَاهُمْ – فَأَمَاتَهُمْ إِمَاتَةً حَتَّى إِذَا كَانُوا فَحْمًا، أُذِنَ بِالشَّفَاعَةِ، فَجِيءَ بِهِمْ ضَبَائِرَ ضَبَائِرَ، فَبُثُّوا عَلَى أَنْهَارِ الْجَنَّةِ، ثُمَّ قِيلَ: يَا أَهْلَ الْجَنَّةِ، أَفِيضُوا عَلَيْهِمْ، فَيَنْبُتُونَ نَبَاتَ الْحِبَّةِ تَكُونُ فِي حَمِيلِ السَّيْلِ، فَقَالَ: رَجُلٌ مِنَ الْقَوْمِ، كَأَنَّ رَسُولَ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَدْ كَانَ بِالْبَادِيَةِ.

“Cehennem ehli olan cehennemliklere gelince onlar, cehennemde ne ölürler ve ne de dirilirler. Fakat bazı insanlara, günahları ya da hataları sebebiyle (cehennem) ateşi isabet etmiş olup onları adam akıllı öldürmüştür. Nihayet (yanıp) kömür oldukları zaman (onlar hakkında) şefaate izin verilecek. Gruplar halinde getirilip cennetin nehirlerine serpiştirilecekler. Daha sonra (cennetliklere hitaben): “Ey cennetlikler! Şunların üzerine su serpin.” denilecek. Bunun üzerine bunlar, sel suyunun getirip biriktirdiği toprakta açan çiçek tohumları gibi hemen yetişip bitivereceklerdir” buyurdu. (O sırada orada bulunan) topluluktan biri, “Galiba Rasûlullah (s.a.v.) çölde bulunmuş.” dedi..”[3]

***

Mezkûr hadis-i şerif mevzumuzla alakalı bizlere ulaşan sahih pek çok rivayetten sadece bir tanesidir ki Cenâb-ı Hakk’ın cehenneme girip de yanmaktan adeta kömür olmuş kullarına şefaat izni verdiğini ifade etmektedir.

Şefaatin Aklen İmkânı

Şefaatin aklen imkânını ispat mevzuunda genel de şu hakikatler isti’mal olunmaktadır ki sadece bu hakikatler dahi mevzuyu izah sadedinde zihinde suale mecal bırakmamaktadırlar:

“Cenâb-ı Hakk’ın (celle celâluhu) bu âlemde icraatını sebeplere bağlı yürüttüğünü müşahede etmekteyiz. Şüphesiz ki bu, O’nun kudsî takdir ve hikmetinin bir gereğidir. Sebepleri yaratan O olduğu gibi, onları neticelerin vücuduna vesile kılan da yine O’dur. İnsanlara merhamet edip onları rızıklandıran Allah’tır; ama O, ağaç, toprak ve sâir sebepleri lütfuna vesile kılmıştır. Aynı şekilde Güneş’i de zeminin aydınlanmasına bir vesile yapmıştır. Rızık ve ışık gibi maddî ihsanlarına böylesine sebepler yaratan Allah’ın mânevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde makul görülmelidir.

İnanan insanlar -Kur’ân’dan almış oldukları bilgiyle- bilirler ki, hidâyet Allah’tandır. Yine ondan aldıkları ders ile bilirler ki, bu hidâyete vesile kılınan da öncelikli olarak nebilerden başkası değildir.[4] Bilinen bu gerçekten hareketle konuyu şu noktaya taşımak istiyoruz: Hidâyet, şefaatten çok daha önemli ve neticesi çok daha büyük bir hâdisedir. Çünkü imanla ahirete göçmüş bir insanın -işlediği günahlarından dolayı yolu geçici olarak Cehennem’e uğramış bile olsa- sonunda Cennet’e gireceği hadîs-i şerîflerde açıkça belirtilmiştir;[5] ancak hidâyet olmaksızın şefaatin bir mânâ ifade etmeyeceği açıktır. Bu da gösteriyor ki, bir insan için hidâyet şefaatten çok daha önemlidir. Konuya bu açıdan bakıldığında da, insanlar için hayatî olan bir nimete (hidâyete) vesile kılınan bir peygamberin, insanların belli günahlarının affına vesile kılınmasının dinin ruhuna ters gelebilecek ve akılca garipsenecek bir tarafının olmadığı anlaşılacaktır.

Bu cümleden olarak denilebilir ki, peygamberlere ve salih insanlara verilecek olan şefaat izni, kendisini bize ‘..Rahmetim her şeyi kaplamıştır.’[6] şeklinde tanıtan yüce Allah’ın hesap sonrası tecelli edecek olan hususi bir rahmetinden/fazlından başka bir şey değildir. İşin esasına bakılacak olursa, affetmeyi murad eden ve buna izin veren Allah’ın kendisidir; yani, bu hâdise O’na rağmen değildir. Ancak O bu hususi lütfunu, başta Hz. Peygamber (sas) olmak üzere, katında makbul diğer bir kısım insanların vesilesiyle gerçekleştirmeyi dilemiştir.

Bununla, şefaat edecek olanların, nezdindeki değerlerinin bütün insanlara ilân edilmesi ve onlara bir nevi şeref ve pâye verilmesi gibi bir kısım hikmetler gözetilmiştir.”[7]

Şefaatin Naklen İmkânı

İslam ulemasınca Kur’an’ı Kerim’de şefaati mevzu edinen yirmi sekiz ayet-i kerime vardır ki bunları da dört kategoride cem’ etmek mümkündür:

Putların şefaatini/aracılığını reddeden ayetler.

Şefaatin hak olduğunu ve vuku bulacağını bildiren ayetler.

Hakk’ı inkâr edenler için şefaatin mümkün olmadığını bildiren ayetler.

Şefaat mevzuunda yanlış anlaşılan ayetler.

Şefaat mevzunda yanlış anlaşılan ayet-i kerimelerden birisinin izahı ile mevzumuzu örneklendirmek istiyoruz:

“Kur’an-ı Kerîm’de şefaatle ilgili birçok ayet vardır ki bunlar, şefaat izninin çıkmasından evvelki zaman dilimiyle alâkalıdır. Bu ayetlerde, sorgulanma ve yargılanmaya eli/heybesi boş olarak gelen inkârcıların acıklı durumları müminlerin dikkatine arz edilir:

‘Ey iman edenler, hiçbir alış-verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık verdiklerimizden Allah yolunda infak ediniz. Kâfirler ki onlar kendilerine bütünüyle yazık edenlerin (zalimlerin) ta kendisidir.’[8]

Hitabın ‘ey iman edenler’ diye başlamasının bir kısım zihinlerde yanlış algılamalara sebep olduğu görülmektedir. Dikkat edilirse bu ayet, ‘Kâfirler ki onlar kendilerine tümüyle yazık edenlerin (zalimlerin) ta kendileridirler’ şeklinde bitirilmektedir.

Allâme Hamdi Yazır bu ayetin yorumunda şöyle der: ‘O gün bütün dostlar birbirlerine düşman kesilecek, şefaat kapıları kapanacaktır, bu felâketlerden ancak iman edip vazifesini yapan ve önceden korunan muttakiler müstesna olacaktır. Binaenaleyh böyle bir korunmayı elde etmek ve o felâketten uzak kalmak için müminler, o gün gelmeden evvel görevlerini eda etmeli; Allah namına infaklar yapmalı, seve seve zekâtlarını vermeli, kardeşlik bağlarını güçlendirerek ve cemiyetlerini tanzim ederek hazırlanmalı, uyumayıp uyanık bulunmalıdırlar. Kâfirler gibi Allah’ın emirlerine muhalefet edip de kendilerine yazık etmemelidirler.’[9]

Şu hâlde ‘bu ibareler, şefaati müminler açısından imkânsız kılmaktadır’ denemez. Zira bu ifadelerle, inkârcıların, hesap günü içine düştükleri acınacak duruma müminlerin de düşmemeleri için infak gibi, dinin amelî esaslarının gereğini yerine getirmelerine dikkat çekilmektedir. Bir diğer ifadeyle, bu minvalde nazil olan ayetlerle ‘herhangi bir iltimasa ve yanlışlığa meydan vermeksizin amellerin karşılıklarının sahiplerine olduğu gibi bildirileceği zorlu hesap gününde, müminlere, başkasının yardımına bel bağlamadan, dünyada iken elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesi’ öğüdü verilmektedir.

Sonuç itibariyle; şefaatin vukuu ve vukuunun mahiyeti, ne şekilde olursa olsun Kur’an ayetleri ve hadis-i nebevide ispat edilmiştir. Bu mevzuda başta Sahibu-ş Şefêa Efendimiz (sallâllahu aleyhi ve sellem) olmak üzere, Allah’a kurbiyet kesbetmiş diğer salih kullara da bu yetkinin verileceği noktasında şüpheye mahal yoktur.

Münkirler ise daha en baştan kendilerini bu rahmetin dışına itmişlerdir.

Öte yandan; “Bir müminin, sırf şefaate güvenerek kendisinden istenilen ameli/pratiği terk etmesi, her şeyden önce Allah’a karşı bir saygısızlıktır; zira O (celle celâluhu), insanların her an yardım ve rahmetine muhtaç olduğu; bu itibarla da şükre yegâne layık yüce bir Varlık’tır. Bu gerçeğin farkında olmak kaydıyla, bir mümin, şefaat inancını her an gönlünde hissedebileceği bir ümit olarak taşıyabilir. Bunun ötesi tefrit veya ifrata çıkar. Şunu da ifade etmeliyiz ki, şefaati kabul edenlerin kaybedecekleri, inkâr edenlerin de ahirette kazanacakları bir şey olmayacaktır.”[10]

Giriş kısmında zikredilen, kaynaklarımıza mezkûr disiplinler çerçevesinde yaklaşamıyor olmanın neticesi; Kur’an ve ehadis-i nebeviye gibi bu iki şahdamara, heva ve hevesimizin hırıltılarını söylettirmek olur ki bunun ne ilimle ne de ilmilikle alakasının olmadığı açıktır.

“Nûr-ı âlemsin bugün hem dahi mahbûb-ı Hudâ

Eyleme âşıkların bir lahza kapından cüda

Gitmesin nam-ı şerîfîn bu dilimden dem-be-dem

Dertli gönlüme devadır can bulur ondan ‘safa’

Umaram her bir adın başka şefaat eyleye

Ahmed ü Mahmûd Ebu’l-Kâsım Muhammed Mustafâ”[11]

            Sefa Salman

[1]. Zümer suresi, 39/18.

[2]. M. Fethullah Gülen, Kalp İbresi

[3]. Sahih-i Müslim, İman 304.

[4]. Şûrâ suresi, 42/52.

[5]. Buharî, Tevhid 66.

[6]. A’raf suresi, 7/156. Ayrıca bkz., Ğafir suresi, 40/7.

[7]. Yeni Ümit Dergisi, İslam’da Şefaat İnancı

[8]. Bakara suresi, 2/254.

[9]. Yazır, Hak DiniKur’an Dili, II, 848.

[10]. Yeni Ümit Dergisi, İslam’da Şefaat İnancı

[11]. Kanunî Sultan Süleyman Hazretleri